<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>erkek arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/erkek/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/erkek</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Sat, 08 Apr 2023 11:57:11 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Anneler ve öğretmenler</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/anneler-ve-ogretmenler</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Doğan Kuban]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Mar 2023 07:48:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Doğan Kuban]]></category>
		<category><![CDATA[8 mart kadınlar günü]]></category>
		<category><![CDATA[adalet]]></category>
		<category><![CDATA[anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[anne]]></category>
		<category><![CDATA[aydınlık]]></category>
		<category><![CDATA[baba]]></category>
		<category><![CDATA[cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[cumhuriyet tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[erkek]]></category>
		<category><![CDATA[fedakarlık]]></category>
		<category><![CDATA[hak]]></category>
		<category><![CDATA[kadın]]></category>
		<category><![CDATA[öğretim]]></category>
		<category><![CDATA[öğretmen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29214</guid>

					<description><![CDATA[<p>Cumhuriyet’i, belki de en çok, çağdaşlığın bir göstergesi olan kadın katılımı, kadın öğretmenler kurdu. Anadolu’nun kültür fukarası, tutucu ortamında genç kadınlar azize nitelikli inanç savaşçılarıdır. Onların bu ülkeye kazandırdıkları insancıl niteliği, 90 yıllık Cumhuriyet tarihinde hiçbir kurum kazandıramamıştır. 8 Mart, kadınlar günüydü. Yıldönümlerini insanların en güzel anılarıyla birleştiren, yalancı ve hediyeli sevgi günlerini, zorlama sempati gösterilerini, tüketim dürtülerini hiç sevmedim. Bizim çocukluğumuzda böyle günler yoktu. Baba günü, ana günü, kadın günü, sevgili günü görüp işitmeden büyüdüm. Ama annemle birlikte Dârülmuallimât’tan çıkan başları örtülü mezunlarının 1917 tarihli fotoğrafının koca bir kopyasını saklıyorum. 6 yaşında Davutpaşa ilkokuluna birinci sınıfa kaydolduğum zaman bu fotoğrafın farkına vardım. Annem ile, 1-5 yaşlarım arasında birçok fotoğraflarımız var. Bunlardan ne kadar etkilendiğimi anımsamıyorum. Fakat 1932-1933 yıllarında ilkokulun 1. yılını Davutpaşa İlk Mektebi’nde ve 2. yılını Beşiktaş Akaretler’de okurken annemin öğretmen olan genç arkadaşlarıyla tanışmıştım. Adlarını artık çok az anımsıyorum. Aralarında çok sevdiklerim vardı. Asıl anımsadığım onların kadınlıkları değil, öğretmenlikleri idi. Anadolu kentlerinin ilkokullarında okurken gencecik kadın öğretmenler bana annem gibi göründüler. O Anadolulu genç kadınlardan, birisi hariç, fotoğrafları yok. Yüzlerini, kadın olarak hiçbir özelliklerini anımsamıyorum. Zaten o sırada kadınların en sevimli ve güzelleri bile seks nesnesi olarak algılanmıyordu. Ya da ben o hislerin henüz farkında değildim. Ben onları hep öğretmenler ve annem olarak algıladım. Kadınlar sevgi kaynağı Yaşlanıp çocukluk günlerimi anımsadığım zaman Anadolu köylerinde, kasabadan büyük olmayan kentlerindeki o gencecik öğretmenleri annem olarak düşünmeye devam ediyorum. Fakat o uzak ve dumanlı imgeleri kendi iradesiyle gelmiş genç Anadolu kızları olarak düşününce, içimi büyük bir devrim sevinci dolduruyor. Onlar Anadolu&#8217;da yeni filizlenen öğretim seferberliğinin savaşçıları idi. Bugün çalışan kadına, çocuğunu evine bırakıp kentin dört bir köşesine para kazanmak için giden kadınlara olan saygımın ve sevgimin, fedakar öğretmenlerden ve annemden kaynaklandığını da artık biliyorum. Onlar Cumhuriyet&#8217;in Anadolu ilkokullarında açmış en güzel çiçekleriydi. Otorite olarak değil, sevgi kaynağı olarak bildim. 1930’un Anadolu&#8217;sunda onların toplum tarafından nasıl algılandığını da tam olarak bilmiyorum, ama oralara kadar gittiklerine göre daha kara çarşaftan tam çıkmamış bir toplumda (benim anneannem 1930’larda kara çarşaftan çıkmıştı) o baş örtüsüz genç öğretmenlerin cesaretlerinin bir savaş kahramanlığı olduğunu düşünüyorum. Eski kuşaklardan biri olarak Reşat Nuri Güntekin’in “Çalıkuşu” romanın anımsıyorum. Bugün milyonlarca genç öğrencinin, öğretmenlerine o gözlerle baktığını sanmıyorum. Olasılıkla yeni öğretmenler de dünyayı ve insanları başka türlü algılıyorlar, ama öğrencilerin öğretmenlere saygısı hala benim küçüklüğümdeki gibi devam etmiyor. Cumhuriyet&#8217;in en önemli kurucuları O zamanlar bu fidan gibi Anadolulu genç kızlar için belki sadece o meslek vardı. Geçen gün Cumhuriyet’in unutulan kurucuları arasında vurgulamadığım için bu yazıyı yazmak istedim. Onların en önemli Cumhuriyet kurucuları olduğuna inanıyorum, çünkü simge olarak başka bir kadını, gelecek kuşakları müjdeliyorlardı. Onlar Cumhuriyet&#8217;in anneleriydi. Bu geçmiş gözlemlerin ve değerlendirmelerin duygusal olduğunu biliyorum. Öyle olmalarından da memnunum. Kadın öğretmenler, Anadolu kadınlarına örnek oldular, cesaret verdiler. Belki yalnız başlarına o ıssız köy ve kasabalara gitme cesaretleri, Anadolu kadının içten bir desteğine dayanıyordu. Onlar olmasaydı Cumhuriyet olur muydu? diye düşünüyorum. Bu Cumhuriyet’i sadece askerler, sadece erkekler kurmadı. Belki de hepsinden çok, çağdaşlığın göstergesi olan kadın katılımı, kadın öğretmenler kurdu. Bugün bunun duygusal bir abartma olduğunu düşünen birçok budala olabilir. 1930’lar Anadolu&#8217;sunda bir genç kız öğretmeniniz olsaydı o gün farkına varmamış olsanız bile sonradan onun bir kahraman, fedakar cesur bir toplum kurucusu olduğunu düşünebilirsiniz. Biz küçükken, Ankara’nın köylerinden eşekle pazara mal getiren köylü kadınlar vardı. Anadolu roman kahramanları arasında Yaşar Kemal’in Meryemce gibi roman kahramanlarını okuyanlar anımsarlar. O genç öğretmen kızlar o roman kahramanları, Anadolu kadınlarının çocuklarıydı. Bugünlerde kadınlar için yaygara koparan ve Anadolu kadınını cahiliye dönemi kadınına benzeten ilkel insanları düşündükçe, Türk kadınının başka bir kökten geldiğine inanasım geliyor. Anne ve baba kısrak ve aygır mı Sevgili okurlar, Kadın bir seks objesi olarak algılanabilir. Erkeğin aptalı da kendini damızlık bir boğa olarak algılayabilir. Ama kimse anasını bir seks objesi, babasını bir boğa olarak görmez. Gerçi bu duygular dışında daha karmaşık, olasılıkla psikologların sınıflandırdıkları davranışsal adlar vardır. Bunlar bizim anne ve babalarımızı bir üreme ve seks şeması içinde değerlendirmemizi gerektirmiyor. Öyle de algılamıyoruz. Anne ve babaya kısrak ve aygır diye bakmıyoruz. Aileyi temel bir sosyal kategori olarak tanımlayıp onları tarih boyunca yüceltmişiz. Sosyal kategoriler içinde öğretmenin de özel bir konumu ve saygınlığı var. Kanımca bundan da öte, Cumhuriyet&#8217;in gelişmemiş Anadolu’sunun kültür fukarası, tutucu ortamında genç kadınlar azize nitelikli inanç savaşçılarıdır. Onların bu ülkeye kazandırdıkları insancıl niteliği 90 yıllık Cumhuriyet tarihinde hiçbir kurum kazandıramamıştır. O fedakar, insanlık dolu genç kadın öğretmenler kadar güçlü bir Cumhuriyet simgesi bir daha olmayacak. Onlar Türk tarihinin yıldızının parladığı yerde açan çiçeklerdi. Ne kadar övsem onlara bu ülkenin borcunu ödeyebileceğini sanmıyorum. Bugünkü utanç verici düşünsel yozlaşmayı onlarla birlikte düşünemeyiz. Cumhuriyet&#8217;in aydınlığının bugünlere uzanan ışığını onlar yaktı. Eğer bugün hala umudumuzu yitirmemişsek kadın erkek, fakat özellikle kadın öğretmenlere borçluyuz. Çünkü gericilikle savaşmak zorunda olanların başında onlar vardı. Kentli olup, çalışkan olup yurtdışındaki uygar ortamlarda Türk kızı olarak okumak da bir onur olabilir. Fakat bir köy okulunda öğretmenlik yapan genç kadın gerçek bir savaşçı idi. Onlar, halkın ileriyi görmesi için umudu canlı tutan meşaleler idi. O günleri aydınlatan duyarlı, bilgili insanları mutlu edecek çok hikaye olmalı. Kuşkusuz o güzelim kuşakların temsilcileri çok kalmadı. Fakat kitapçı raflarını dolduran roman ve çeviriler yanında daha kendimize ilişik dolduracağımız çok boş sayfa var. Bunlar uydurma televizyon destanları değil. Yaşar Kemal&#8217;leri, Rıfat Ilgaz&#8217;ları, Orhan Kemal&#8217;leri, Nazım Hikmet&#8217;leri izleyen genç yazar kuşaklarının Anadolu’yu aydınlatan cesur, fedakar, sevecen, alçak gönüllü, vatansever ve fakir öğretmenlere çok selam göndermeleri gerek. Daha ulaşılacak çok gönül ve akıl var. ‘Ana gibi yar olmaz!’ demişiz. O fedakar kurucular için de bir özdeyişimiz olmalı&#8230; Doğan Kuban</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/anneler-ve-ogretmenler">Anneler ve öğretmenler</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Cumhuriyet’i, belki de en çok, çağdaşlığın bir göstergesi olan kadın katılımı, kadın öğretmenler kurdu. Anadolu’nun kültür fukarası, tutucu ortamında genç kadınlar azize nitelikli inanç savaşçılarıdır. Onların bu ülkeye kazandırdıkları insancıl niteliği, 90 yıllık Cumhuriyet tarihinde hiçbir kurum kazandıramamıştır.</strong></p>
<p>8 Mart, kadınlar günüydü. Yıldönümlerini insanların en güzel anılarıyla birleştiren, yalancı ve hediyeli sevgi günlerini, zorlama sempati gösterilerini, tüketim dürtülerini hiç sevmedim.</p>
<p>Bizim çocukluğumuzda böyle günler yoktu. Baba günü, ana günü, kadın günü, sevgili günü görüp işitmeden büyüdüm. Ama annemle birlikte Dârülmuallimât’tan çıkan başları örtülü mezunlarının 1917 tarihli fotoğrafının koca bir kopyasını saklıyorum.</p>
<p>6 yaşında Davutpaşa ilkokuluna birinci sınıfa kaydolduğum zaman bu fotoğrafın farkına vardım. Annem ile, 1-5 yaşlarım arasında birçok fotoğraflarımız var. Bunlardan ne kadar etkilendiğimi anımsamıyorum. Fakat 1932-1933 yıllarında ilkokulun 1. yılını Davutpaşa İlk Mektebi’nde ve 2. yılını Beşiktaş Akaretler’de okurken annemin öğretmen olan genç arkadaşlarıyla tanışmıştım. Adlarını artık çok az anımsıyorum. Aralarında çok sevdiklerim vardı. Asıl anımsadığım onların kadınlıkları değil, öğretmenlikleri idi. Anadolu kentlerinin ilkokullarında okurken gencecik kadın öğretmenler bana annem gibi göründüler. O Anadolulu genç kadınlardan, birisi hariç, fotoğrafları yok. Yüzlerini, kadın olarak hiçbir özelliklerini anımsamıyorum. Zaten o sırada kadınların en sevimli ve güzelleri bile seks nesnesi olarak algılanmıyordu. Ya da ben o hislerin henüz farkında değildim. Ben onları hep öğretmenler ve annem olarak algıladım.</p>
<p><strong>Kadınlar sevgi kaynağı</strong></p>
<p>Yaşlanıp çocukluk günlerimi anımsadığım zaman Anadolu köylerinde, kasabadan büyük olmayan kentlerindeki o gencecik öğretmenleri annem olarak düşünmeye devam ediyorum. Fakat o uzak ve dumanlı imgeleri kendi iradesiyle gelmiş genç Anadolu kızları olarak düşününce, içimi büyük bir devrim sevinci dolduruyor. Onlar Anadolu&#8217;da yeni filizlenen öğretim seferberliğinin savaşçıları idi.</p>
<p>Bugün çalışan kadına, çocuğunu evine bırakıp kentin dört bir köşesine para kazanmak için giden kadınlara olan saygımın ve sevgimin, fedakar öğretmenlerden ve annemden kaynaklandığını da artık biliyorum. Onlar Cumhuriyet&#8217;in Anadolu ilkokullarında açmış en güzel çiçekleriydi. Otorite olarak değil, sevgi kaynağı olarak bildim.</p>
<p>1930’un Anadolu&#8217;sunda onların toplum tarafından nasıl algılandığını da tam olarak bilmiyorum, ama oralara kadar gittiklerine göre daha kara çarşaftan tam çıkmamış bir toplumda (benim anneannem 1930’larda kara çarşaftan çıkmıştı) o baş örtüsüz genç öğretmenlerin cesaretlerinin bir savaş kahramanlığı olduğunu düşünüyorum. Eski kuşaklardan biri olarak Reşat Nuri Güntekin’in “Çalıkuşu” romanın anımsıyorum. Bugün milyonlarca genç öğrencinin, öğretmenlerine o gözlerle baktığını sanmıyorum. Olasılıkla yeni öğretmenler de dünyayı ve insanları başka türlü algılıyorlar, ama öğrencilerin öğretmenlere saygısı hala benim küçüklüğümdeki gibi devam etmiyor.</p>
<p><strong>Cumhuriyet&#8217;in en önemli kurucuları</strong></p>
<p>O zamanlar bu fidan gibi Anadolulu genç kızlar için belki sadece o meslek vardı. Geçen gün Cumhuriyet’in unutulan kurucuları arasında vurgulamadığım için bu yazıyı yazmak istedim. Onların en önemli Cumhuriyet kurucuları olduğuna inanıyorum, çünkü simge olarak başka bir kadını, gelecek kuşakları müjdeliyorlardı. Onlar Cumhuriyet&#8217;in anneleriydi.</p>
<p>Bu geçmiş gözlemlerin ve değerlendirmelerin duygusal olduğunu biliyorum. Öyle olmalarından da memnunum.</p>
<p>Kadın öğretmenler, Anadolu kadınlarına örnek oldular, cesaret verdiler. Belki yalnız başlarına o ıssız köy ve kasabalara gitme cesaretleri, Anadolu kadının içten bir desteğine dayanıyordu. Onlar olmasaydı Cumhuriyet olur muydu? diye düşünüyorum. Bu Cumhuriyet’i sadece askerler, sadece erkekler kurmadı. Belki de hepsinden çok, çağdaşlığın göstergesi olan kadın katılımı, kadın öğretmenler kurdu. Bugün bunun duygusal bir abartma olduğunu düşünen birçok budala olabilir. 1930’lar Anadolu&#8217;sunda bir genç kız öğretmeniniz olsaydı o gün farkına varmamış olsanız bile sonradan onun bir kahraman, fedakar cesur bir toplum kurucusu olduğunu düşünebilirsiniz.</p>
<p>Biz küçükken, Ankara’nın köylerinden eşekle pazara mal getiren köylü kadınlar vardı. Anadolu roman kahramanları arasında Yaşar Kemal’in <em>Meryemce</em> gibi roman kahramanlarını okuyanlar anımsarlar. O genç öğretmen kızlar o roman kahramanları, Anadolu kadınlarının çocuklarıydı. Bugünlerde kadınlar için yaygara koparan ve Anadolu kadınını cahiliye dönemi kadınına benzeten ilkel insanları düşündükçe, Türk kadınının başka bir kökten geldiğine inanasım geliyor.</p>
<p><strong>Anne ve baba kısrak ve aygır mı</strong></p>
<p>Sevgili okurlar,</p>
<p>Kadın bir seks objesi olarak algılanabilir. Erkeğin aptalı da kendini damızlık bir boğa olarak algılayabilir. Ama kimse anasını bir seks objesi, babasını bir boğa olarak görmez. Gerçi bu duygular dışında daha karmaşık, olasılıkla psikologların sınıflandırdıkları davranışsal adlar vardır. Bunlar bizim anne ve babalarımızı bir üreme ve seks şeması içinde değerlendirmemizi gerektirmiyor. Öyle de algılamıyoruz. Anne ve babaya kısrak ve aygır diye bakmıyoruz.</p>
<p>Aileyi temel bir sosyal kategori olarak tanımlayıp onları tarih boyunca yüceltmişiz. Sosyal kategoriler içinde öğretmenin de özel bir konumu ve saygınlığı var. Kanımca bundan da öte, Cumhuriyet&#8217;in gelişmemiş Anadolu’sunun kültür fukarası, tutucu ortamında genç kadınlar azize nitelikli inanç savaşçılarıdır. Onların bu ülkeye kazandırdıkları insancıl niteliği 90 yıllık Cumhuriyet tarihinde hiçbir kurum kazandıramamıştır. O fedakar, insanlık dolu genç kadın öğretmenler kadar güçlü bir Cumhuriyet simgesi bir daha olmayacak. Onlar Türk tarihinin yıldızının parladığı yerde açan çiçeklerdi. Ne kadar övsem onlara bu ülkenin borcunu ödeyebileceğini sanmıyorum.</p>
<p>Bugünkü utanç verici düşünsel yozlaşmayı onlarla birlikte düşünemeyiz. Cumhuriyet&#8217;in aydınlığının bugünlere uzanan ışığını onlar yaktı. Eğer bugün hala umudumuzu yitirmemişsek kadın erkek, fakat özellikle kadın öğretmenlere borçluyuz. Çünkü gericilikle savaşmak zorunda olanların başında onlar vardı. Kentli olup, çalışkan olup yurtdışındaki uygar ortamlarda Türk kızı olarak okumak da bir onur olabilir. Fakat bir köy okulunda öğretmenlik yapan genç kadın gerçek bir savaşçı idi. Onlar, halkın ileriyi görmesi için umudu canlı tutan meşaleler idi.</p>
<p>O günleri aydınlatan duyarlı, bilgili insanları mutlu edecek çok hikaye olmalı. Kuşkusuz o güzelim kuşakların temsilcileri çok kalmadı. Fakat kitapçı raflarını dolduran roman ve çeviriler yanında daha kendimize ilişik dolduracağımız çok boş sayfa var. Bunlar uydurma televizyon destanları değil. Yaşar Kemal&#8217;leri, Rıfat Ilgaz&#8217;ları, Orhan Kemal&#8217;leri, Nazım Hikmet&#8217;leri izleyen genç yazar kuşaklarının Anadolu’yu aydınlatan cesur, fedakar, sevecen, alçak gönüllü, vatansever ve fakir öğretmenlere çok selam göndermeleri gerek.</p>
<p>Daha ulaşılacak çok gönül ve akıl var. ‘Ana gibi yar olmaz!’ demişiz.</p>
<p>O fedakar kurucular için de bir özdeyişimiz olmalı&#8230;</p>
<p><strong>Doğan Kuban</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/anneler-ve-ogretmenler">Anneler ve öğretmenler</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29214</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Üniversitelerde cinsiyet eşitsizliği hâlâ büyük</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/orhan-bursali/universitelerde-cinsiyet-esitsizligi-hala-buyuk</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Orhan Bursalı]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Aug 2019 13:07:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Orhan Bursalı]]></category>
		<category><![CDATA[akademi]]></category>
		<category><![CDATA[akademisyen]]></category>
		<category><![CDATA[cinsiyetçilik]]></category>
		<category><![CDATA[erkek]]></category>
		<category><![CDATA[kadın]]></category>
		<category><![CDATA[toplumsal cinsiyet eşitliği]]></category>
		<category><![CDATA[üniversite]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=14637</guid>

					<description><![CDATA[<p>Üniversitelerin en tepe yönetiminde kadınların sayısı veya oranı azın da azı iken, akademik piramidin tabanına inildikçe giderek artan kadın sayısı&#8230; Ama hayale kapılmayın, üniversitelerimiz erkek egemen yapıda. Üniversitelerde akademisyenlerin %61,8’i erkek, %38,2’si kadın. Vakıf üniversitelerinde daha iyi bir durum var: 57’ye 43. (Devlet üniversitelerinde 63’e 37). Önemli ayrıntılar var ama önce bilgi: Araştırma Kadir Has Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalışmaları (UAM)’ca gerçekleştirildi. Bu kurum Prof. Dr. Mary Lou O’Neil (*) tarafından yönetiliyor. AB’nin Ufuk 2020 Toplumsal Cinsiyet Eşitliği için Sistematik Eylem (SAGE **) bilim programının desteğiyle gerçekleştirilen araştırmada bazı sonuçları, yayınladıkları kitapçığın Akademik Özet’inden aktarıyorum : Erkek rektörlere mahkum muyuz? * Rektörlerin %9,1’i, Rektör yardımcılarının ise %10,3’i kadın. (Yorum benden: Cumhurbaşkanı neden durmadan erkek atıyor? Politikalarına daha uyum sağlayacağını düşündüğü için mi? Erkek rektörler de kadın rektör yardımcıları seçecek değil herhalde!) * Neyse ki dekanlıklarda kadın akademisyen sayısında artış var, %21,3. * Eşitsizlik profesör orantısında: 68,8 erkek, 31,2’si kadın. Akademik hiyerarşisinin aşağılarına inince, ancak doçent sayısında erkek / kadın akademisyen oranına yakın bir orana ulaşılıyor: 61,2 ye 38,8. * Doktor öğretim üyesi kadrolarına gelince: %60’a 40&#8230; Vakıf üniversitelerinde ise bu oran %50-50 gibi. En çok eşitlik! * Öğretim görevlisi: Devlette 60/40 iken, Vakıf üniversitelerinde kadınlar öne geçiyor: %58,9.  Kadınlar ancak en alt akademik unvanda öne geçebiliyorlar. * Araştırma görevlisi kadrolarında ise devlette cinsiyet eşitliği söz konusu: 50/50.. Vakıflarda ise 60/40 erkekler.. İlahiyat erkek egemenliğinde Araştırmanın bölgesel tarafı da var. Marmara, iç Anadolu ve Ege’de 60/40 erkek kadın oranı korunurken, Güneydoğu Anadolu bölgesi bir felaket: Kadın akademisyen oranı 22,8. Prof.’ların %80’i erkek. Doğu Anadolu’da ise profesörlerin sadece %14’ü kadın. Ne kadar az kadın o kadar daha çok kadınlar üzerinde erkeklerin her türlü baskısını tahmin edebiliriz. Fakülteler temelinde de eşitliğe veya eşitsizliğe bakılmış: “Pek çok fakülte ülke çapındaki eğilimlere uymakta, ve kısmi eşitliğe doğru ilerlemektedir.  Ancak mimarlık ve mühendislik, orman, ilahiyat ve veteriner fakültelerinde erkekler çoğunlukta.” İlahiyatta durum tahmin ettiğiniz gibi: %10 kadın. Ne zaman yüzde 90 kadın olur burada, o zaman dinci erkek baskısı son erer. Mimarlık, iletişim ve sağlık bilimlerine gelince, kadınlar buralarda çoğunlukta. Böylece kadınların ana yönelişleri hakkında bir fikrimiz oluyor. Sağlık bilimleri fakültelerinde kadınlar egemen: %72,7. Kadınlar engelleniyor Araştırmada kullanılan “cam-tavan” endeksi hesaplarına göre 1984-2018 yılları arasındaki durumda, atanma-yükseltmelerde kadınların engellendiği ortaya çıkıyor. Üniversitelerde kadın akademisyen örgütlülüğü çok önemli bu gidişatı tersine çevirebilir. Tabii, toplumsal destek de şart. Orhan Bursalı *Bu yazı, 30 Temmuz 2019 tarihli Cumhuriyet Gazetesi, Bilim ve Siyaset köşesinde yayınlanmıştır. (*) O’Neil ve çalışma arkadaşları: Bahar Aldanmaz, Rosa Maria Qierant Quilles, Nathaniel Rose, Deniz Altuntaş, Hilal Tekmen.. (**) SAGE Programı, “bilimsel araştırmalarda toplumsal eşitliğin sağlanması için Avrupa ve ötesinde benimsenmek üzere yaratıcı bir model  ve tanısal bir araç takımı geliştirmektedir. 3 temel hedefi var: Kadınların işe alım, devamlılık ve kariyer ilerlemesi konusunda karşılaştıkları engellerin kaldırılması, karar alıcı mekanizmalardaki toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin vurgulanması gerekli adımların atılması, araştırma projelerindeki toplumsal cinsiyet odağının güçlendirilmesi&#8230;”</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/orhan-bursali/universitelerde-cinsiyet-esitsizligi-hala-buyuk">Üniversitelerde cinsiyet eşitsizliği hâlâ büyük</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Üniversitelerin en tepe yönetiminde kadınların sayısı veya oranı azın da azı iken, akademik piramidin tabanına inildikçe giderek artan kadın sayısı&#8230; Ama hayale kapılmayın, üniversitelerimiz erkek egemen yapıda. Üniversitelerde akademisyenlerin %61,8’i erkek, %38,2’si kadın. Vakıf üniversitelerinde daha iyi bir durum var: 57’ye 43. (Devlet üniversitelerinde 63’e 37).</p>
<p>Önemli ayrıntılar var ama önce bilgi: Araştırma Kadir Has Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalışmaları (UAM)’ca gerçekleştirildi. Bu kurum <strong>Prof. Dr. Mary Lou O’Neil</strong> (*) tarafından yönetiliyor. AB’nin Ufuk 2020 Toplumsal Cinsiyet Eşitliği için Sistematik Eylem (SAGE **) bilim programının desteğiyle gerçekleştirilen araştırmada bazı sonuçları, yayınladıkları kitapçığın Akademik Özet’inden aktarıyorum :</p>
<p><strong>Erkek rektörlere mahkum muyuz?</strong></p>
<p>* Rektörlerin %9,1’i, Rektör yardımcılarının ise %10,3’i kadın.</p>
<p>(<strong>Yorum benden</strong>: Cumhurbaşkanı neden durmadan erkek atıyor? Politikalarına daha uyum sağlayacağını düşündüğü için mi? Erkek rektörler de kadın rektör yardımcıları seçecek değil herhalde!)</p>
<p>* Neyse ki dekanlıklarda kadın akademisyen sayısında artış var, %21,3.</p>
<p>* Eşitsizlik <strong>profesör</strong> orantısında: 68,8 erkek, 31,2’si kadın. Akademik hiyerarşisinin aşağılarına inince, ancak <strong>doçent</strong> sayısında erkek / kadın akademisyen oranına yakın bir orana ulaşılıyor: 61,2 ye 38,8.</p>
<p>* <strong>Doktor öğretim üyesi</strong> kadrolarına gelince: %60’a 40&#8230; Vakıf üniversitelerinde ise bu oran %50-50 gibi. En çok eşitlik!</p>
<p>* Öğretim görevlisi: Devlette 60/40 iken, Vakıf üniversitelerinde kadınlar öne geçiyor: %58,9.  Kadınlar ancak en alt akademik unvanda öne geçebiliyorlar.</p>
<p>* Araştırma görevlisi kadrolarında ise devlette cinsiyet eşitliği söz konusu: 50/50.. Vakıflarda ise 60/40 erkekler..</p>
<p><strong>İlahiyat erkek egemenliğinde</strong></p>
<p>Araştırmanın bölgesel tarafı da var. Marmara, iç Anadolu ve Ege’de 60/40 erkek kadın oranı korunurken, Güneydoğu Anadolu bölgesi bir felaket: Kadın akademisyen oranı 22,8. Prof.’ların %80’i erkek. Doğu Anadolu’da ise profesörlerin sadece %14’ü kadın.</p>
<p>Ne kadar az kadın o kadar daha çok kadınlar üzerinde erkeklerin her türlü baskısını tahmin edebiliriz.</p>
<p>Fakülteler temelinde de eşitliğe veya eşitsizliğe bakılmış: “Pek çok fakülte ülke çapındaki eğilimlere uymakta, ve kısmi eşitliğe doğru ilerlemektedir.  Ancak mimarlık ve mühendislik, orman, ilahiyat ve veteriner fakültelerinde erkekler çoğunlukta.” İlahiyatta durum tahmin ettiğiniz gibi: %10 kadın. Ne zaman yüzde 90 kadın olur burada, o zaman dinci erkek baskısı son erer.</p>
<p>Mimarlık, iletişim ve sağlık bilimlerine gelince, kadınlar buralarda çoğunlukta. Böylece kadınların ana yönelişleri hakkında bir fikrimiz oluyor.</p>
<p>Sağlık bilimleri fakültelerinde <strong>kadınlar egemen</strong>: <strong>%72,7.</strong></p>
<p><strong>Kadınlar engelleniyor</strong></p>
<p>Araştırmada kullanılan “cam-tavan” endeksi hesaplarına göre 1984-2018 yılları arasındaki durumda, atanma-yükseltmelerde kadınların engellendiği ortaya çıkıyor.</p>
<p>Üniversitelerde <strong>kadın akademisyen örgütlülüğü</strong> çok önemli bu gidişatı tersine çevirebilir. Tabii, toplumsal destek de şart.</p>
<p><strong>Orhan Bursalı</strong></p>
<p><strong><em>*Bu yazı, 30 Temmuz 2019 tarihli Cumhuriyet Gazetesi, Bilim ve Siyaset köşesinde yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p>(*) O’Neil ve çalışma arkadaşları: Bahar Aldanmaz, Rosa Maria Qierant Quilles, Nathaniel Rose, Deniz Altuntaş, Hilal Tekmen..</p>
<p>(**) SAGE Programı, “bilimsel araştırmalarda toplumsal eşitliğin sağlanması için Avrupa ve ötesinde benimsenmek üzere yaratıcı bir model  ve tanısal bir araç takımı geliştirmektedir. 3 temel hedefi var: Kadınların işe alım, devamlılık ve kariyer ilerlemesi konusunda karşılaştıkları engellerin kaldırılması, karar alıcı mekanizmalardaki toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin vurgulanması gerekli adımların atılması, araştırma projelerindeki toplumsal cinsiyet odağının güçlendirilmesi&#8230;”</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/orhan-bursali/universitelerde-cinsiyet-esitsizligi-hala-buyuk">Üniversitelerde cinsiyet eşitsizliği hâlâ büyük</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">14637</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Ağrı, cinsiyetlere göre farklı etkiliyor</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/agri-cinsiyetlere-gore-farkli-etkiliyor</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 20 May 2019 12:46:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[acı duymak]]></category>
		<category><![CDATA[acı eşiği]]></category>
		<category><![CDATA[ağrı]]></category>
		<category><![CDATA[ağrı eşiği]]></category>
		<category><![CDATA[ağrı kesici]]></category>
		<category><![CDATA[cinsiyet]]></category>
		<category><![CDATA[erkek]]></category>
		<category><![CDATA[hormon]]></category>
		<category><![CDATA[ilaç]]></category>
		<category><![CDATA[kadın]]></category>
		<category><![CDATA[sınır]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=13987</guid>

					<description><![CDATA[<p>Son yıllarda yapılan araştırmalar, ağrı hissedilmesiyle ilgili fizyolojik mekanizmanın cinsiyete göre değişiklik gösterdiğini ve bu farklılıkta hormonların kilit rol oynadığını işaret ediyor. Ağrı mekanizması üzerine çalışan Robert Sorge (McGill Üniversitesi, Kanada) ve meslektaşlarının 2009’da fareler üzerinde yaptığı araştırmada dokunmaya karşı hassasiyeti incelerken, erkek farelerin aynı uyarıcıya maruz kaldığında dişilere kıyasla daha hassas olduğunu tespit etmiş ve devamındaki araştırmalarda ağrı mekanizmanın cinsiyete göre değişiklik gösterdiği sonucuna varmıştı. Bu alandaki çalışmalarda farklı cinsiyetlerde farelerin kullanılması yeni bir durumdu. Birçok araştırmacı, hormonal döngülerin sonuçları karmaşık hale getireceğini düşündüğünden sadece erkek farelerle çalışmayı tercih ediyordu. Sorge ve meslektaşlarının elde ettiği bulguların etkisiyle, ağrı üzerine araştırmalarda cinsiyeti bir değişken olarak dikkate alan çalışmaların sayısı giderek artıyor. Kanada Sağlık Araştırma Enstitüleri bünyesindeki Cinsiyet ve Sağlık Enstitüsü’nün bilim direktörü Cara Tannenbaum, bu araştırmaların daha etkili ağrı kesicilerin geliştirilmesi imkan sağlayabileceğini ifade ediyor ve dünya genelinde çoğunlukla kadın olmak üzere insanların %20&#8217;sinin kronik ağrıdan muzdarip olduğuna dikkat çekerek bunun oldukça önemli olduğunu belirtiyor. Merkezi İngiltere’de bulunan AstraZeneca ilaç firmasının başkan yardımcısı Iain Chessel, gelecekteki ağrı kesici ilaçların kişiye özel olarak düzenleneceğini ve bu kişiselleştirilmiş ilaçların geliştirilmesinde cinsiyetin önemli bir faktör olacağını öngörüyor. Robert Sorge ve meslektaşlarının 2011 ve 2015 yıllarında sonuçları yayınlanan çalışmaları, ağrı mekanizmasında hormon seviyelerinin belirleyici olduğunu; testosteron düzeyi belli bir eşiğin üstünde olan dişi farelerin erkeklerde görülen ağrı mekanizmasına, testosteron seviyesi bu eşiğin altına düşen erkeklerin de dişilerdeki ağrı mekanizmasına sahip olduğunu gösteriyor. Teksas Üniversitesi’nden nörofarmakolog Ted Price ve meslektaşlarının 2018’de yaptığı araştırmada, aynı ilacın dişi ve erkek farelerdeki ağrı mekanizmasını farklı şekilde etkilediğini sonucuna varıldı. Söz konusu çalışmada metformin verilen farelerde, omurilikte bulunan sinir hücrelerin etrafındaki mikroglial sayısının düştüğü ve sinir hasarına bağlı ağrıya karşı duyarlılığın sadece erkek farelerde azaldığı gözlemlendi. Daha etkili ağrı kesicilerin geliştirilmesine yönelik çabalarda, ağrı mekanizmasındaki cinsiyete bağlı farklılığın yanında genetik faktörler, hormon seviyelerindeki değişimler ve anatomik gelişim gibi bir dizi değişkeni de hesaba katmak gerekecek gibi görünüyor. Bu değişkenleri dikkate alarak ağrı mekanizması çözmeye yönelik araştırmaların sayısı artmakta olsa da, araştırmacılar henüz yolun yarısında bile olmadığımız görüşünde. &#160; Murat Altaş / @murataltas_ Kaynak: https://www.nature.com/articles/d41586-019-00895-3</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/agri-cinsiyetlere-gore-farkli-etkiliyor">Ağrı, cinsiyetlere göre farklı etkiliyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Son yıllarda yapılan araştırmalar, ağrı hissedilmesiyle ilgili fizyolojik mekanizmanın cinsiyete göre değişiklik gösterdiğini ve bu farklılıkta hormonların kilit rol oynadığını işaret ediyor.</p>
<p>Ağrı mekanizması üzerine çalışan Robert Sorge (McGill Üniversitesi, Kanada) ve meslektaşlarının 2009’da fareler üzerinde yaptığı araştırmada dokunmaya karşı hassasiyeti incelerken, erkek farelerin aynı uyarıcıya maruz kaldığında dişilere kıyasla daha hassas olduğunu tespit etmiş ve devamındaki araştırmalarda ağrı mekanizmanın cinsiyete göre değişiklik gösterdiği sonucuna varmıştı.</p>
<p>Bu alandaki çalışmalarda farklı cinsiyetlerde farelerin kullanılması yeni bir durumdu. Birçok araştırmacı, hormonal döngülerin sonuçları karmaşık hale getireceğini düşündüğünden sadece erkek farelerle çalışmayı tercih ediyordu. Sorge ve meslektaşlarının elde ettiği bulguların etkisiyle, ağrı üzerine araştırmalarda cinsiyeti bir değişken olarak dikkate alan çalışmaların sayısı giderek artıyor.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignleft wp-image-13988" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/05/agri.png" alt="" width="400" height="599" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/05/agri.png 937w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/05/agri-200x300.png 200w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/05/agri-683x1024.png 683w" sizes="(max-width: 400px) 100vw, 400px" /></p>
<p>Kanada Sağlık Araştırma Enstitüleri bünyesindeki Cinsiyet ve Sağlık Enstitüsü’nün bilim direktörü Cara Tannenbaum, bu araştırmaların daha etkili ağrı kesicilerin geliştirilmesi imkan sağlayabileceğini ifade ediyor ve dünya genelinde çoğunlukla kadın olmak üzere insanların %20&#8217;sinin kronik ağrıdan muzdarip olduğuna dikkat çekerek bunun oldukça önemli olduğunu belirtiyor.</p>
<p>Merkezi İngiltere’de bulunan <em>AstraZeneca</em> ilaç firmasının başkan yardımcısı Iain Chessel, gelecekteki ağrı kesici ilaçların kişiye özel olarak düzenleneceğini ve bu kişiselleştirilmiş ilaçların geliştirilmesinde cinsiyetin önemli bir faktör olacağını öngörüyor.</p>
<p>Robert Sorge ve meslektaşlarının 2011 ve 2015 yıllarında sonuçları yayınlanan çalışmaları, ağrı mekanizmasında hormon seviyelerinin belirleyici olduğunu; testosteron düzeyi belli bir eşiğin üstünde olan dişi farelerin erkeklerde görülen ağrı mekanizmasına, testosteron seviyesi bu eşiğin altına düşen erkeklerin de dişilerdeki ağrı mekanizmasına sahip olduğunu gösteriyor.</p>
<p>Teksas Üniversitesi’nden nörofarmakolog Ted Price ve meslektaşlarının 2018’de yaptığı araştırmada, aynı ilacın dişi ve erkek farelerdeki ağrı mekanizmasını farklı şekilde etkilediğini sonucuna varıldı. Söz konusu çalışmada metformin verilen farelerde, omurilikte bulunan sinir hücrelerin etrafındaki mikroglial sayısının düştüğü ve sinir hasarına bağlı ağrıya karşı duyarlılığın sadece erkek farelerde azaldığı gözlemlendi.</p>
<p>Daha etkili ağrı kesicilerin geliştirilmesine yönelik çabalarda, ağrı mekanizmasındaki cinsiyete bağlı farklılığın yanında genetik faktörler, hormon seviyelerindeki değişimler ve anatomik gelişim gibi bir dizi değişkeni de hesaba katmak gerekecek gibi görünüyor. Bu değişkenleri dikkate alarak ağrı mekanizması çözmeye yönelik araştırmaların sayısı artmakta olsa da, araştırmacılar henüz yolun yarısında bile olmadığımız görüşünde.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Murat Altaş / <a href="https://twitter.com/murataltas_">@murataltas_</a></strong></p>
<p><strong>Kaynak: <a href="https://www.nature.com/articles/d41586-019-00895-3">https://www.nature.com/articles/d41586-019-00895-3</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/agri-cinsiyetlere-gore-farkli-etkiliyor">Ağrı, cinsiyetlere göre farklı etkiliyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">13987</post-id>	</item>
		<item>
		<title>İleri yaşta baba olan erkeklerin çocukları daha uzun yaşayabilir</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/ileri-yasta-baba-olan-erkeklerin-cocuklari-daha-uzun-yasayabilir</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 30 Apr 2019 12:25:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[dna]]></category>
		<category><![CDATA[erkek]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[telomer]]></category>
		<category><![CDATA[uzun yaşam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=13761</guid>

					<description><![CDATA[<p>ABD’de yapılan bir araştırma ileri yaşta baba olan kişilerin çocuklarının daha uzun yaşayabildiğini gösterdi. Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayımlanan çalışmaya göre, erkeklerin yaşla birlikte spermlerinde meydana gelen değişiklikler, daha uzun yaşama olanağı sağlayan bir DNA kodunun ortaya çıkmasına yol açıyor. Bu özellik, kişinin çocuklarına aktarılıyor. Washington Üniversitesi’nden Dr. Dan Eisenberg ve arkadaşları, araştırmayı deneklerin telomerleri üzerinde yürüttü. Telomer her bir DNA sarmalının ucunda bulunan ve kromozomları koruyan parçalara deniyor. Daha önce yapılan araştırmalarda insanın yaşam süresinin, bu telomer adlı yapıların uzunluğu tarafından belirlendiği ortaya çıkarılmıştı. Kromozom uçlarının hasar görmesini engelleyerek yaşam süresini artıran telomerler, yaşlanmaya bağlı olarak kısalıyor. Bir kadının yumurtaları doğmadan önce oluşur; ancak erkeklerin testislerindeki hücreler yaşamları boyunca bölünür. Bizi yapan yumurta ve sperm hücrelerinin telomer uzunluklarını miras aldığımız için, yaşlı babaların çocukları teorik olarak daha kısa telomerlere sahip olduğu düşünülüyordu. Ancak Eisenberg ve ekibi, spermlerde bu durumun tam tersine olduğunu ve telomerlerin yaşla birlikte uzadığını ortaya çıkardılar. Deneklerden alınan örnekleri incelediklerinde ileri yaşta baba olan kişilerin çocuklarında telomerlerin daha uzun olduğunu keşfetti. Peki bunun nedeni neydi? Bunun nedeni muhtemelen telomerlere daha fazla DNA ekleyerek onların uzamasını sağlayan telomeraz adındaki enzimin testislerde çok aktif olması. Zaten bazı araştırmalar, yaşlı erkeklerden gelen spermlerin ortalamadan daha uzun telomerlere sahip olduğunu göstermekteydi. Erkekler DNA’larını çocuklarına spermleri ile geçirdikleri için sahip oldukları telomerler de sonraki nesillere aktarılıyor. İşte, telomerazın kromozoma DNA eklemesi sayesinde uzamış olan telomerleri de çocuklarına aktarılmış oluyor. Araştırmalarını yaklaşık 3 bin büyükbaba, oğulları ve torunları ile yürüten Eisenberg, erkeklerin çocuk sahibi olmayı ertelemesiyle uzun telomerlerin sonraki nesillere aktarılarak insan ömrünün uzamasına neden olacağını belirtiyor. Telomer uzunluğu, kişinin dedesinin de ileri yaşta baba olması durumunda çok daha fazla oluyor. Bilim insanları yaşlı babalardan miras alınan uzun telomerlerin bağışıklık sistemi, sindirim sistemi ve cilt gibi hızlı hücre gelişiminin  görüldüğü doku ve biyolojik fonksiyonlarda son derece olumlu etkilere yol açabileceğini iddia ediyor. Kaynak: https://www.newscientist.com/article/mg24232263-000-men-who-have-children-later-in-life-may-prime-their-kids-for-longevity/</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/ileri-yasta-baba-olan-erkeklerin-cocuklari-daha-uzun-yasayabilir">İleri yaşta baba olan erkeklerin çocukları daha uzun yaşayabilir</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>ABD’de yapılan bir araştırma ileri yaşta baba olan kişilerin çocuklarının daha uzun yaşayabildiğini gösterdi. <em>Proceedings of the National Academy of Sciences</em> dergisinde yayımlanan çalışmaya göre, erkeklerin yaşla birlikte spermlerinde meydana gelen değişiklikler, daha uzun yaşama olanağı sağlayan bir DNA kodunun ortaya çıkmasına yol açıyor. Bu özellik, kişinin çocuklarına aktarılıyor.</p>
<p>Washington Üniversitesi’nden <strong>Dr. Dan Eisenberg</strong> ve arkadaşları, araştırmayı deneklerin telomerleri üzerinde yürüttü. Telomer her bir DNA sarmalının ucunda bulunan ve kromozomları koruyan parçalara deniyor. Daha önce yapılan araştırmalarda insanın yaşam süresinin, bu telomer adlı yapıların uzunluğu tarafından belirlendiği ortaya çıkarılmıştı. Kromozom uçlarının hasar görmesini engelleyerek yaşam süresini artıran telomerler, yaşlanmaya bağlı olarak kısalıyor.</p>
<p>Bir kadının yumurtaları doğmadan önce oluşur; ancak erkeklerin testislerindeki hücreler yaşamları boyunca bölünür. Bizi yapan yumurta ve sperm hücrelerinin telomer uzunluklarını miras aldığımız için, yaşlı babaların çocukları teorik olarak daha kısa telomerlere sahip olduğu düşünülüyordu. Ancak Eisenberg ve ekibi, spermlerde bu durumun tam tersine olduğunu ve telomerlerin yaşla birlikte uzadığını ortaya çıkardılar.</p>
<p>Deneklerden alınan örnekleri incelediklerinde ileri yaşta baba olan kişilerin çocuklarında telomerlerin daha uzun olduğunu keşfetti.</p>
<p><strong>Peki bunun nedeni neydi?</strong></p>
<p>Bunun nedeni muhtemelen telomerlere daha fazla DNA ekleyerek onların uzamasını sağlayan telomeraz adındaki enzimin testislerde çok aktif olması. Zaten bazı araştırmalar, yaşlı erkeklerden gelen spermlerin ortalamadan daha uzun telomerlere sahip olduğunu göstermekteydi.</p>
<p>Erkekler DNA’larını çocuklarına spermleri ile geçirdikleri için sahip oldukları telomerler de sonraki nesillere aktarılıyor. İşte, telomerazın kromozoma DNA eklemesi sayesinde uzamış olan telomerleri de çocuklarına aktarılmış oluyor.</p>
<p>Araştırmalarını yaklaşık 3 bin büyükbaba, oğulları ve torunları ile yürüten Eisenberg, erkeklerin çocuk sahibi olmayı ertelemesiyle uzun telomerlerin sonraki nesillere aktarılarak insan ömrünün uzamasına neden olacağını belirtiyor. Telomer uzunluğu, kişinin dedesinin de ileri yaşta baba olması durumunda çok daha fazla oluyor.</p>
<p>Bilim insanları yaşlı babalardan miras alınan uzun telomerlerin bağışıklık sistemi, sindirim sistemi ve cilt gibi hızlı hücre gelişiminin  görüldüğü doku ve biyolojik fonksiyonlarda son derece olumlu etkilere yol açabileceğini iddia ediyor.</p>
<p><strong>Kaynak: <a href="https://www.newscientist.com/article/mg24232263-000-men-who-have-children-later-in-life-may-prime-their-kids-for-longevity/">https://www.newscientist.com/article/mg24232263-000-men-who-have-children-later-in-life-may-prime-their-kids-for-longevity/</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/ileri-yasta-baba-olan-erkeklerin-cocuklari-daha-uzun-yasayabilir">İleri yaşta baba olan erkeklerin çocukları daha uzun yaşayabilir</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">13761</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Centilmen erkek neden daha çekici?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/centilmen-erkek-daha-cekici</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 26 Dec 2018 14:54:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[ataerkil]]></category>
		<category><![CDATA[centilmen]]></category>
		<category><![CDATA[centilmenlik]]></category>
		<category><![CDATA[cinsiyetçi]]></category>
		<category><![CDATA[erkek]]></category>
		<category><![CDATA[erkek egemen]]></category>
		<category><![CDATA[güç]]></category>
		<category><![CDATA[kadın]]></category>
		<category><![CDATA[para]]></category>
		<category><![CDATA[pozitif ayrımcılık]]></category>
		<category><![CDATA[seksist]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=12478</guid>

					<description><![CDATA[<p>Cinsiyet eşitliği kavramı ile örtüşmüyor olsa da centilmen erkekler kadınlara daha çekici geliyor. Peki neden? Kapıyı açarak önce kadının geçmesi için yol vermek, arabasını park etmeyi teklif etmek ya da ağır valizini taşımayı önermek&#8230; Kadınlar, erkeklerin bu ve benzeri davranışlarını nasıl algılıyor? Zararsız bir nezaket eylemi olarak mı? Yoksa, kadının gücü ve yetkinliğine karşı cinsiyetçi bir hakaret olarak mı? Sosyal psikologlar bunu &#8220;pozitif ayrımcılık&#8221; olarak tanımlıyor. Fakat araştırmacılara göre ortada bir çelişki var: Kadınlar, centilmence davranan erkekleri tercih ediyor. Iowa Eyalet Üniversitesi’nden Pelin Gül ve Kent Üniversitesi’nden Tom Kupfer, Britanya’da yaşları 18 ile 70 arasında değişen 700’ü aşkın heteroseksüel kadın ile bir dizi deney gerçekleştirdi ve pozitif ayrımcılık ile ilgili tutumlarını inceledi. Gül, erkeklerin centilmence davranışlarının görünürde olumlu bir izlenim yarattığına, ancak kadınları erkeklerden daha güçsüz ve yetersiz bir konuma yerleştirerek cinsiyet eşitsizliğini de körükleyebileceğine dikkat çekti. Deneylerden birinde, Mark adında hayali bir eşin canlandırılması istendi. Deneklerin yarısına, hayali eş Mark ile ilgili “Bir felaket anında, ya da acil durumlarda erkeklerden önce kadınlara yardım edilmesi gerektiğine inanır&#8221; minvalinde bilgiler verildi. Diğer yarısına ise, “Bir felaket anında ya da acil durumlarda yardım elinin ilk kime uzatılacağı konusunda cinsiyetin bir önemi olmadığına inanır” gibi, cinsiyet ayrımı içermeyen bilgiler verildi. Sonuçta, katılımcıların büyük bir bölümü, centilmen Mark&#8217;ın kendilerini küçük düşüreceğini ve zarar verebileceğini düşünmekle birlikte, centilmen Mark’ı centilmen olmayan Mark’tan çok daha çekici bulduğunu ifade etti. Deneylere göre kadınlar, iş yerinde de eşyaların taşınması konusunda kendilerine yardımcı olacak veya kapıları tutacak erkekleri yeğliyor. Duygusal ilişki söz konusu olduğunda ise centilmenlik, bir nezaket göstergesi olmaktan çok, erkeğin &#8220;yatırım yapmaya istekli&#8221; olduğunun bir göstergesi. Yani kadına göre bu erkek, eşini koruyup kollayabilecek biri. Avustralya Queensland Üniversitesi&#8217;nden Fiona Barlow, kadınların bu seçimini erkeklerin daha çok kazanıyor olmasına bağlıyor; çünkü daha çok kazanan erkek çocukların bakımını da üstlenebilir.Yani, kadınlar aşağılanma pahasına bu seçimi yapmak zorunda kalıyor olabilir. Bu görüşü destekleyen başka araştırmalar da var. Cinsiyet eşitsizliğinin daha çok olduğu ülkelerde kadınlar centilmenliğe daha fazla değer veriyor. Barlow, “Konuyu elverişlilik açısından ele alacak olursak, para ve gücün erkeğin elinde olduğu bir toplumda yaşayan kadının, ona bakmayı kendisine görev edinmiş bir erkeği seçmesi son derece mantıklı” diyor. Lawrence Üniversitesi’nden Peter Glick de bu görüşe katılıyor. Ancak pozitif ayrımcılığın, ataerkil yapıdaki toplumların sürdürülmesine katkıda bulunabileceğini ve kadın-erkek eşitliğine inanan erkeklerde birtakım ikilemlere neden olabileceği konusunda uyarıyor. Mesela, erkek akşam yemeğinde hesabı ödemek istediğinde cinsiyetçilik ile suçlanabileceğine, fakat bunun tam tersi bir tavır sergilediğinde ise kaba ve itici olarak değerlendirileceğine dair çekinceler yaşayabilir. Centilmenliğin cinsiyetçi bir niyet içermediği sürece cinsiyet eşitliğiyle birlikte var olup olmayacağını merak eden ve çalışmasının bir sonraki aşamasında bu konuyu araştırmayı tasarlayan Gül&#8217;e göre, hem eşitlikçi hem de centilmen olunabilir, bunun yollarını bulmak gerekiyor. Kaynak: https://www.newscientist.com/article/2174407-why-chivalry-remains-attractive-to-some-women-despite-being-sexist/</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/centilmen-erkek-daha-cekici">Centilmen erkek neden daha çekici?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Cinsiyet eşitliği kavramı ile örtüşmüyor olsa da centilmen erkekler kadınlara daha çekici geliyor. Peki neden?</p>
<p>Kapıyı açarak önce kadının geçmesi için yol vermek, arabasını park etmeyi teklif etmek ya da ağır valizini taşımayı önermek&#8230; Kadınlar, erkeklerin bu ve benzeri davranışlarını nasıl algılıyor? Zararsız bir nezaket eylemi olarak mı? Yoksa, kadının gücü ve yetkinliğine karşı cinsiyetçi bir hakaret olarak mı?</p>
<p>Sosyal psikologlar bunu &#8220;pozitif ayrımcılık&#8221; olarak tanımlıyor. Fakat araştırmacılara göre ortada bir çelişki var: Kadınlar, centilmence davranan erkekleri tercih ediyor.</p>
<p>Iowa Eyalet Üniversitesi’nden Pelin Gül ve Kent Üniversitesi’nden Tom Kupfer, Britanya’da yaşları 18 ile 70 arasında değişen 700’ü aşkın heteroseksüel kadın ile bir dizi deney gerçekleştirdi ve pozitif ayrımcılık ile ilgili tutumlarını inceledi.</p>
<p>Gül, erkeklerin centilmence davranışlarının görünürde olumlu bir izlenim yarattığına, ancak kadınları erkeklerden daha güçsüz ve yetersiz bir konuma yerleştirerek cinsiyet eşitsizliğini de körükleyebileceğine dikkat çekti.</p>
<p>Deneylerden birinde, Mark adında hayali bir eşin canlandırılması istendi. Deneklerin yarısına, hayali eş Mark ile ilgili <em>“Bir felaket anında, ya da acil durumlarda erkeklerden önce kadınlara yardım edilmesi gerektiğine inanır&#8221;</em> minvalinde bilgiler verildi. Diğer yarısına ise, <em>“Bir felaket anında ya da acil durumlarda yardım elinin ilk kime uzatılacağı konusunda cinsiyetin bir önemi olmadığına inanır”</em> gibi, cinsiyet ayrımı içermeyen bilgiler verildi.</p>
<p>Sonuçta, katılımcıların büyük bir bölümü, centilmen Mark&#8217;ın kendilerini küçük düşüreceğini ve zarar verebileceğini düşünmekle birlikte, centilmen Mark’ı centilmen olmayan Mark’tan çok daha çekici bulduğunu ifade etti.</p>
<p>Deneylere göre kadınlar, iş yerinde de eşyaların taşınması konusunda kendilerine yardımcı olacak veya kapıları tutacak erkekleri yeğliyor.</p>
<p>Duygusal ilişki söz konusu olduğunda ise centilmenlik, bir nezaket göstergesi olmaktan çok, erkeğin &#8220;yatırım yapmaya istekli&#8221; olduğunun bir göstergesi. Yani kadına göre bu erkek, eşini koruyup kollayabilecek biri. Avustralya Queensland Üniversitesi&#8217;nden Fiona Barlow, kadınların bu seçimini erkeklerin daha çok kazanıyor olmasına bağlıyor; çünkü daha çok kazanan erkek çocukların bakımını da üstlenebilir.Yani, kadınlar aşağılanma pahasına bu seçimi yapmak zorunda kalıyor olabilir.</p>
<p>Bu görüşü destekleyen başka araştırmalar da var. Cinsiyet eşitsizliğinin daha çok olduğu ülkelerde kadınlar centilmenliğe daha fazla değer veriyor. Barlow, <em>“Konuyu elverişlilik açısından ele alacak olursak, para ve gücün erkeğin elinde olduğu bir toplumda yaşayan kadının, ona bakmayı kendisine görev edinmiş bir erkeği seçmesi son derece mantıklı”</em> diyor.</p>
<p>Lawrence Üniversitesi’nden Peter Glick de bu görüşe katılıyor. Ancak pozitif ayrımcılığın, ataerkil yapıdaki toplumların sürdürülmesine katkıda bulunabileceğini ve kadın-erkek eşitliğine inanan erkeklerde birtakım ikilemlere neden olabileceği konusunda uyarıyor. Mesela, erkek akşam yemeğinde hesabı ödemek istediğinde cinsiyetçilik ile suçlanabileceğine, fakat bunun tam tersi bir tavır sergilediğinde ise kaba ve itici olarak değerlendirileceğine dair çekinceler yaşayabilir.</p>
<p>Centilmenliğin cinsiyetçi bir niyet içermediği sürece cinsiyet eşitliğiyle birlikte var olup olmayacağını merak eden ve çalışmasının bir sonraki aşamasında bu konuyu araştırmayı tasarlayan Gül&#8217;e göre, hem eşitlikçi hem de centilmen olunabilir, bunun yollarını bulmak gerekiyor.</p>
<p><strong>Kaynak: <a href="https://www.newscientist.com/article/2174407-why-chivalry-remains-attractive-to-some-women-despite-being-sexist/">https://www.newscientist.com/article/2174407-why-chivalry-remains-attractive-to-some-women-despite-being-sexist/</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/centilmen-erkek-daha-cekici">Centilmen erkek neden daha çekici?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">12478</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Kimerik insanlar</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/kimerik-insanlar</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 16 Aug 2018 10:38:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[anne]]></category>
		<category><![CDATA[dna]]></category>
		<category><![CDATA[embriyo]]></category>
		<category><![CDATA[erkek]]></category>
		<category><![CDATA[gen]]></category>
		<category><![CDATA[genetik]]></category>
		<category><![CDATA[ikiz]]></category>
		<category><![CDATA[kadın]]></category>
		<category><![CDATA[kimera]]></category>
		<category><![CDATA[kimerik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=10742</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bilim insanlarının yarı insan yarı hayvan kimeralar oluşturmak istediği yönündeki haberler ateşli tartışmalara yol açtı. Bu haberler Frankeştayn yaratma deneyini akla getirebilir. Ne var ki kimera illa insan eliyle yaratılmaz. Dünyada çoktandır var olan birkaç kimerik insan örneği de var! Kimera, temelde iki ya da daha çok sayıda &#8220;bireyin&#8221; hücrelerinden oluşan, bir başka deyişle, iki farklı organizma oluşturmak üzere kodlanmış iki DNA dizgesini içeren tek bir organizmadır. Kimeraların, doğal süreç ile meydana gelmesinin bir yolu embriyonik ikizini içine almasıdır. Çift yumurta ikizlerinde, embriyolardan biri gebeliğin çok erken bir döneminde ölürse, böyle bir durum söz konusu olabilir ve ölen ikizin kimi hücreleri öteki kardeş tarafından &#8220;emilir&#8221;. Hayatta kalan embriyoda, hem kendi hücreleri, hem de ikizinden aldığı hücreler bulunur. Kimera olduğunun farkında olmayan bireyler Bazı insanlar kimera olduklarını çoğu zaman bilmezler. Örneğin, 2002&#8217;de böbrek nakli bekleyen Karen Keegan ile böbrek bağışlamak isteyen aile bireylerinin birtakım genetik incelemelerden geçtiği ve Keegan&#8217;ın kendi çocuklarının annesi olamayacağına dair bulgular elde edildiği haberi yayınlanmıştı. Uzmanlar, Keegan&#8217;ın kan hücrelerinde iki farklı DNA dizisi bulmuş ve onun bir kimera olduğunu ortaya çıkarmışlardı. Bir kişi, kendisine kemik iliği aktarılması durumunda da kimeraya dönüşebilir. Genellikle löseminin sağaltılması amacıyla uygulanan bu tür işlemler sırasında kişinin kendi kemik iliği yok olur ve yerini bir başkasından aktarılan kemik iliği alır. Kemik iliği alyuvarlara dönüşen kök hücreler içerir. Böylece kişi, kemik iliğini veren kişiyle özdeş kan hücrelerine sahip olur. Kimi durumlarda ise, kemik iliği aktarılan kişinin tüm kan hücreleri vericinin DNA’sıyla uyumlu olurken, Bone Marrow Transplantation (Kemik İliği Nakli) dergisinde 2004 yılında yayımlanan bir rapora göre, alıcı kimi zaman hem kendi kan hücrelerini, hem de vericiden aldığı hücreleri taşıyabilir. Mikrokimerizm  Kan nakli sırasında da kişiye geçici olarak bir başkasının hücreleri aktarılabilir. Ancak uzmanlar kemik iliği sırasında aktarılan yeni kan hücrelerinin kalıcı olduğuna dikkat çekiyor. İnsanlarda çok daha yaygın olarak &#8211; bir bireye ait az sayıda hücre ya da DNA’nın başka bir bireyde bulunması biçiminde tanımlanan &#8211; mikrokimerizm durumuna tanık olunabilir. Bu durum gebelik sırasında az sayıda hücrenin embriyodan çıkması ve annenin kanına karışarak farklı organlarına taşınması durumunda görülebilir. 2015 yılında yapılan bir araştırma bu sürecin, en azından geçici olarak, hemen hemen tüm gebe kadınlarda yaşandığına işaret ediyor. Araştırma kapsamında uzmanlar, gebelik sırasında ya da doğumu izleyen bir ay içerisinde hayatını kaybeden 26 kadının böbrek, karaciğer, dalak, akciğer, kalp ve beyinlerinden aldıkları doku örneklerini inceledi. Sonuçta, tüm bu dokularda embriyodan gelen hücreler olduğunu gördüler. Nedeni ise, bu hücrelerin yalnızca erkekte bulunan bir Y kromozomunu içermesiydi. Ayrıca bu kadınların tümü erkek çocuğa gebeydi. Kimi zaman embriyodan gelen hücreler uzun yıllar annenin vücudunda kalabilir. 2012 yılında yapılan bir araştırmada, yaşları 32 ile 101 arasında değişen 59 kadının ölümden sonra beyinleri incelendi ve %63’ünün beyninde embriyodan gelen ve erkeğe ait DNA izleri görüldü. Rita Urgan Kaynak: http://www.livescience.com/55684-human-chimeras.html </p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/kimerik-insanlar">Kimerik insanlar</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bilim insanlarının yarı insan yarı hayvan kimeralar oluşturmak istediği yönündeki haberler ateşli tartışmalara yol açtı. Bu haberler Frankeştayn yaratma deneyini akla getirebilir. Ne var ki kimera illa insan eliyle yaratılmaz. Dünyada çoktandır var olan birkaç kimerik insan örneği de var!</p>
<p>Kimera, temelde iki ya da daha çok sayıda &#8220;bireyin&#8221; hücrelerinden oluşan, bir başka deyişle, iki farklı organizma oluşturmak üzere kodlanmış iki DNA dizgesini içeren tek bir organizmadır.</p>
<p>Kimeraların, doğal süreç ile meydana gelmesinin bir yolu embriyonik ikizini içine almasıdır. Çift yumurta ikizlerinde, embriyolardan biri gebeliğin çok erken bir döneminde ölürse, böyle bir durum söz konusu olabilir ve ölen ikizin kimi hücreleri öteki kardeş tarafından &#8220;emilir&#8221;. Hayatta kalan embriyoda, hem kendi hücreleri, hem de ikizinden aldığı hücreler bulunur.</p>
<p><strong>Kimera olduğunun farkında olmayan bireyler</strong></p>
<p>Bazı insanlar kimera olduklarını çoğu zaman bilmezler. Örneğin, 2002&#8217;de böbrek nakli bekleyen Karen Keegan ile böbrek bağışlamak isteyen aile bireylerinin birtakım genetik incelemelerden geçtiği ve Keegan&#8217;ın kendi çocuklarının annesi olamayacağına dair bulgular elde edildiği haberi yayınlanmıştı. Uzmanlar, Keegan&#8217;ın kan hücrelerinde iki farklı DNA dizisi bulmuş ve onun bir kimera olduğunu ortaya çıkarmışlardı.</p>
<p>Bir kişi, kendisine kemik iliği aktarılması durumunda da kimeraya dönüşebilir. Genellikle löseminin sağaltılması amacıyla uygulanan bu tür işlemler sırasında kişinin kendi kemik iliği yok olur ve yerini bir başkasından aktarılan kemik iliği alır. Kemik iliği alyuvarlara dönüşen kök hücreler içerir. Böylece kişi, kemik iliğini veren kişiyle özdeş kan hücrelerine sahip olur.</p>
<p>Kimi durumlarda ise, kemik iliği aktarılan kişinin tüm kan hücreleri vericinin DNA’sıyla uyumlu olurken, <em>Bone Marrow Transplantation</em> (Kemik İliği Nakli) dergisinde 2004 yılında yayımlanan bir rapora göre, alıcı kimi zaman hem kendi kan hücrelerini, hem de vericiden aldığı hücreleri taşıyabilir.</p>
<p><strong>Mikrokimerizm </strong></p>
<p>Kan nakli sırasında da kişiye geçici olarak bir başkasının hücreleri aktarılabilir. Ancak uzmanlar kemik iliği sırasında aktarılan yeni kan hücrelerinin kalıcı olduğuna dikkat çekiyor.</p>
<p>İnsanlarda çok daha yaygın olarak &#8211; bir bireye ait az sayıda hücre ya da DNA’nın başka bir bireyde bulunması biçiminde tanımlanan &#8211; mikrokimerizm durumuna tanık olunabilir. Bu durum gebelik sırasında az sayıda hücrenin embriyodan çıkması ve annenin kanına karışarak farklı organlarına taşınması durumunda görülebilir.</p>
<p>2015 yılında yapılan bir araştırma bu sürecin, en azından geçici olarak, hemen hemen tüm gebe kadınlarda yaşandığına işaret ediyor. Araştırma kapsamında uzmanlar, gebelik sırasında ya da doğumu izleyen bir ay içerisinde hayatını kaybeden 26 kadının böbrek, karaciğer, dalak, akciğer, kalp ve beyinlerinden aldıkları doku örneklerini inceledi. Sonuçta, tüm bu dokularda embriyodan gelen hücreler olduğunu gördüler. Nedeni ise, bu hücrelerin yalnızca erkekte bulunan bir Y kromozomunu içermesiydi. Ayrıca bu kadınların tümü erkek çocuğa gebeydi.</p>
<p>Kimi zaman embriyodan gelen hücreler uzun yıllar annenin vücudunda kalabilir. 2012 yılında yapılan bir araştırmada, yaşları 32 ile 101 arasında değişen 59 kadının ölümden sonra beyinleri incelendi ve %63’ünün beyninde embriyodan gelen ve erkeğe ait DNA izleri görüldü.</p>
<p><strong>Rita Urgan</strong></p>
<p><strong>Kaynak: <a href="http://www.livescience.com/55684-human-chimeras.html">http://www.livescience.com/55684-human-chimeras.html </a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/kimerik-insanlar">Kimerik insanlar</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">10742</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Patentte cinsiyetçilik: Kadının adı az&#8230;</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/patentte-cinsiyetcilik-kadinin-adi-az</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Edip Emil Öymen]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 24 Nov 2017 09:16:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edip Emil Öymen]]></category>
		<category><![CDATA[cinsiyetçilik]]></category>
		<category><![CDATA[dahi]]></category>
		<category><![CDATA[deha]]></category>
		<category><![CDATA[erkek]]></category>
		<category><![CDATA[erkek egemen]]></category>
		<category><![CDATA[eşitlik]]></category>
		<category><![CDATA[güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[hedy lamarr]]></category>
		<category><![CDATA[kadın]]></category>
		<category><![CDATA[kadın bilimci]]></category>
		<category><![CDATA[patent]]></category>
		<category><![CDATA[zeka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=8366</guid>

					<description><![CDATA[<p>Psikoloji deneyinde 30 yaşlarında 700 kişiye soruldu: “Bilimsel bir buluş için ‘zihninde şimşek çaktı’ dersek, bu kişi erkek midir, kadın mıdır?” Ciddi istatistik analize, sağlam deney koşullarına uygun araştırmanın temel sonucu özetle: Eğer “şimşek çaktıysa” o bilimci erkektir, ona dâhi diyebiliriz. Ama kadın bilimcide “zihinde şimşek çakmaz,” onun buluşu zaman alır, zamanla olgunlaşır. ABD Cornell ve Columbia üniversitelerinden Kristen Elmore ile Myra Luna-Lucero’nun “ön yargıları doğrulayan” bu araştırması, 21. yüzyılın 20. yılında bilim dünyasında da cinsiyet ayrımının hâlâ aşılamadığını kanıtlıyor. Hem de dünyada bilimsel çalışmaların en yoğun yapıldığı ülkede: Erkeğe ilham şak diye, bir anda gelir, zihninde şimşekler çakar. Kadın ise nasıl bir bebeği 9 ay karnında taşıdıktan sonra doğurursa, sonra yıllarca beslerse, bilimsel fikri de evirir çevirir, zamanla olgunlaştırır. Bu yüzden dehâ ve dâhi denildiğinde erkek bilimciler akla gelir. Kadın bilimciler için bu sıfat kullanılmaz bile. Patentte kadının adı az Bu cinsiyetçi ön yargıların, gerçek yaşama yansımasıyla ilgili olarak ABD Kadınlık Araştırmaları Enstitüsü’nün (IWPR) bir çalışması var. 2010-16 döneminde ABD’de patent başvurularında “birinci isim” esasına göre 667 bin 500’ünü erkekler, 221 binini kadınlar yapmış. Fark büyük. Ama iş, patent onayına gelince durum şu: Erkeklerde onay oranı %73. Kadınlarsa, başvurudaki azlıklarına rağmen başarılı: %67 ile erkeklerin hemen arkasından geliyor. Ama, işin aması var: ABD’de halen “yaşayan” patentlerin %81’inde hiç kadın bilimci adı yok. Kadın bilimcinin de yer aldığı patent oranı %19. Bunun da sadece 7.7’sinde kadın bilimci “birinci isim” olarak yer alıyor. Veriler 2010 yılına aitse de aradan geçen 7 yılda anlamlı bir iyileşme olsaydı haberimiz olurdu (ülkemizdeki durum ise, çok çok “üzgün” bir araştırma konusu olur). Hedy Lamarr’ın kaderi Patente başvurup patenti alan birinci ismin kadın olması bazen patentin aleyhine bile olabiliyor. Bunun, çok medyatik bir örneği şu sırada ABD’de 1.5 saatlik belgesel film olarak gösterime girdi: Hedy Lamarr’ın Öyküsü. 1930-40’larda “dünyanın en güzel kadını” diye tanınan ABD’li sinema sanatçısı Hedy Lamarr, Nazilere silah satan kocasıyla katıldığı yemeklerde her halde dönemin en yenilikçi silahlarına dair konuşmalara tanık olmuştu. Kocasından ABD’ye kaçıp ünlü bir film yıldızı olduktan sonra “radyo kontrollü güdümlü torpil” fikrini, belli ki yıllarca zihninde evirip çevirip, George Antheil adlı piyanist ve besteci arkadaşıyla ortaklaşa bir patent başvurusuna dönüştürdü. 11 Ağustos 1942’de patentini aldı. Ancak ordu, buluşla ilgilenmedi. Savaş koşulları, başka öncelikler vardı. Hem, binlerce erkek mühendisin aklına gelmeyen bir teknolojiyi “bir artist” mi düşünmüştü? Üstelik bir de kadın! Oysa Lamarr’ın patenti, eğer uygulansaydı Amerikan donanmasının savaş gücünü daha artıracaktı. Patent 15 yıl sonra anlaşıldı Hedy Lamarr, patentini yaşatmak için hukuki işlemlere girişmedi. Orduya bıraktı.  Bu patent, 1950’lerde transistör icat edilene kadar unutuldu. Ne zaman ki Silikon Vadisi’nde teknoloji kümelenmesi, yarı-iletkenler derken bir iletişim devrimi başladı, patent akla geldi. Bugün cep telefonlardaki GSM, GPS, WiFi, Bluetooth işlemleri, hepsi Lamarr’ın patentiyle çalışıyor. Ama o, bir dâhi olarak tanınmıyor. Deminki psikoloji deneyine uygun bir sonuç bu. Belki yeni belgeselle gençler, ölümünden 17 yıl sonra onu bir “dâhi” olarak yeniden keşfeder? Hatayı telâfi gayretleri var ABD’de teknoloji geliştirmede rol almış ama “unutulmuş” kadınlara dair yeni yayınlara iki örnek: 1960’larda ırk ayrımcılığına rağmen NASA’da çalışan siyah matematikçi kadınların gerçek öyküsünden, 3 kadına odaklanan bir film yapıldı (Gizli Sayılar). Film, kadınları STEM eğitimine heveslendirecek bir kaynak olarak beğenildi, 32 ödül aldı. Yeni çıkan 416 sayfalık bir kitapta ise “isimsiz” kadın matematikçilerin İkinci Savaş’taki kod çözme öyküleri belgeleniyor (Code Girls). Edip Emil Öymen *Bu yazı 24.11.2017 tarihli Dünya gazetesinde yayınlandı.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/patentte-cinsiyetcilik-kadinin-adi-az">Patentte cinsiyetçilik: Kadının adı az&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Psikoloji deneyinde 30 yaşlarında 700 kişiye soruldu: “Bilimsel bir buluş için ‘zihninde şimşek çaktı’ dersek, bu kişi erkek midir, kadın mıdır?” Ciddi istatistik analize, sağlam deney koşullarına uygun araştırmanın temel sonucu özetle: Eğer “şimşek çaktıysa” o bilimci erkektir, ona dâhi diyebiliriz. Ama kadın bilimcide “zihinde şimşek çakmaz,” onun buluşu zaman alır, zamanla olgunlaşır.</p>
<p>ABD Cornell ve Columbia üniversitelerinden Kristen Elmore ile Myra Luna-Lucero’nun “ön yargıları doğrulayan” bu araştırması, 21. yüzyılın 20. yılında bilim dünyasında da cinsiyet ayrımının hâlâ aşılamadığını kanıtlıyor. Hem de dünyada bilimsel çalışmaların en yoğun yapıldığı ülkede: Erkeğe ilham şak diye, bir anda gelir, zihninde şimşekler çakar. Kadın ise nasıl bir bebeği 9 ay karnında taşıdıktan sonra doğurursa, sonra yıllarca beslerse, bilimsel fikri de evirir çevirir, zamanla olgunlaştırır. Bu yüzden dehâ ve dâhi denildiğinde erkek bilimciler akla gelir. Kadın bilimciler için bu sıfat kullanılmaz bile.</p>
<p><strong>Patentte kadının adı az</strong></p>
<p>Bu cinsiyetçi ön yargıların, gerçek yaşama yansımasıyla ilgili olarak ABD Kadınlık Araştırmaları Enstitüsü’nün (IWPR) bir çalışması var. 2010-16 döneminde ABD’de patent başvurularında “birinci isim” esasına göre 667 bin 500’ünü erkekler, 221 binini kadınlar yapmış. Fark büyük. Ama iş, patent onayına gelince durum şu: Erkeklerde onay oranı %73. Kadınlarsa, başvurudaki azlıklarına rağmen başarılı: %67 ile erkeklerin hemen arkasından geliyor.</p>
<p>Ama, işin aması var: ABD’de halen “yaşayan” patentlerin %81’inde hiç kadın bilimci adı yok. Kadın bilimcinin de yer aldığı patent oranı %19. Bunun da sadece 7.7’sinde kadın bilimci “birinci isim” olarak yer alıyor. Veriler 2010 yılına aitse de aradan geçen 7 yılda anlamlı bir iyileşme olsaydı haberimiz olurdu (ülkemizdeki durum ise, çok çok “üzgün” bir araştırma konusu olur).</p>
<p><strong>Hedy Lamarr’ın kaderi</strong></p>
<p>Patente başvurup patenti alan birinci ismin kadın olması bazen patentin aleyhine bile olabiliyor. Bunun, çok medyatik bir örneği şu sırada ABD’de 1.5 saatlik belgesel film olarak gösterime girdi: Hedy Lamarr’ın Öyküsü.</p>
<p>1930-40’larda “dünyanın en güzel kadını” diye tanınan ABD’li sinema sanatçısı Hedy Lamarr, Nazilere silah satan kocasıyla katıldığı yemeklerde her halde dönemin en yenilikçi silahlarına dair konuşmalara tanık olmuştu. Kocasından ABD’ye kaçıp ünlü bir film yıldızı olduktan sonra “radyo kontrollü güdümlü torpil” fikrini, belli ki yıllarca zihninde evirip çevirip, George Antheil adlı piyanist ve besteci arkadaşıyla ortaklaşa bir patent başvurusuna dönüştürdü. 11 Ağustos 1942’de patentini aldı. Ancak ordu, buluşla ilgilenmedi. Savaş koşulları, başka öncelikler vardı. Hem, binlerce erkek mühendisin aklına gelmeyen bir teknolojiyi “bir artist” mi düşünmüştü? Üstelik bir de kadın! Oysa Lamarr’ın patenti, eğer uygulansaydı Amerikan donanmasının savaş gücünü daha artıracaktı.</p>
<p><strong>Patent 15 yıl sonra anlaşıldı</strong></p>
<p>Hedy Lamarr, patentini yaşatmak için hukuki işlemlere girişmedi. Orduya bıraktı.  Bu patent, 1950’lerde transistör icat edilene kadar unutuldu. Ne zaman ki Silikon Vadisi’nde teknoloji kümelenmesi, yarı-iletkenler derken bir iletişim devrimi başladı, patent akla geldi. Bugün cep telefonlardaki GSM, GPS, WiFi, Bluetooth işlemleri, hepsi Lamarr’ın patentiyle çalışıyor. Ama o, bir dâhi olarak tanınmıyor. Deminki psikoloji deneyine uygun bir sonuç bu. Belki yeni belgeselle gençler, ölümünden 17 yıl sonra onu bir “dâhi” olarak yeniden keşfeder?</p>
<p><strong>Hatayı tel</strong><strong>â</strong><strong>fi gayretleri var</strong></p>
<p>ABD’de teknoloji geliştirmede rol almış ama “unutulmuş” kadınlara dair yeni yayınlara iki örnek: 1960’larda ırk ayrımcılığına rağmen NASA’da çalışan siyah matematikçi kadınların gerçek öyküsünden, 3 kadına odaklanan bir film yapıldı (Gizli Sayılar). Film, kadınları STEM eğitimine heveslendirecek bir kaynak olarak beğenildi, 32 ödül aldı. Yeni çıkan 416 sayfalık bir kitapta ise “isimsiz” kadın matematikçilerin İkinci Savaş’taki kod çözme öyküleri belgeleniyor (Code Girls).</p>
<p><strong>Edip Emil Öymen</strong></p>
<p><strong><em>*Bu yazı 24.11.2017 tarihli Dünya gazetesinde yayınlandı.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/patentte-cinsiyetcilik-kadinin-adi-az">Patentte cinsiyetçilik: Kadının adı az&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">8366</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı üniversite ve kadın dostu kampüs</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/toplumsal-cinsiyet-esitligine-duyarli-universite-kadin-dostu-kampus</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 Sep 2017 12:36:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[atılım üniversitesi]]></category>
		<category><![CDATA[ayrımcılık]]></category>
		<category><![CDATA[cinsel taciz]]></category>
		<category><![CDATA[cinsiyet]]></category>
		<category><![CDATA[cinsiyetçilik]]></category>
		<category><![CDATA[erkek]]></category>
		<category><![CDATA[erkek şiddeti]]></category>
		<category><![CDATA[güvenlik]]></category>
		<category><![CDATA[hak]]></category>
		<category><![CDATA[hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[ideoloji]]></category>
		<category><![CDATA[kadın]]></category>
		<category><![CDATA[kadın dostu kampüs]]></category>
		<category><![CDATA[kampüs]]></category>
		<category><![CDATA[LGBTİ]]></category>
		<category><![CDATA[taciz]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[toplumsal cinsiyet eşitliği]]></category>
		<category><![CDATA[üniversite]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=7890</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dünyadaki başta kadın hareketleri olmak üzere cinsiyet eşitliğine yönelik mücadeleler sonucunda hukuki pek çok kazanım elde edilmesine rağmen; bu durumun sosyal hayata yansıtılamadığı, cinsiyete dayalı ayrımcılığın ve şiddetin devam ettiği görülmekte. Bir cinsiyetin diğerinden üstün olduğunu savunan görüş ve ideoloji olarak cinsiyet eşitsizliği, niceliksel olarak özellikle ve başta kadına yönelik olmakla birlikte, toplumdaki tüm bireylerin insan olma değerini hiçe sayarak; bireyleri, dar bir çerçeveye indirgenmiş hayat, ayrımcılık, genişletilemeyen yetenekler, varlığını ve değerini yeterli olarak gerçekleştirememe şeklinde dezavantajlı konuma getiriyor. Öyle ki, kadınların yanı sıra LGBTİ bireyler ve erkekler de toplumsal cinsiyet rolleri nedeniyle toplumun baskısı altında kalmaktadır (2). Ancak bu dezavantaj, kadınları (ve LGBTİ bireyleri) sosyal anlamda güçsüz kılarak; erkekleri ise hegemonik bir konuma getirerek etkisini gösteriyor. Böyle bir durumun yaygınlaşarak kanıksanmasının temel nedeni, kasıtlı ya da kasıtsız, bilgi eksikliği ve bilinç düzeyinin düşüklüğüdür. Dolayısıyla sosyal hayatta ve gündelik pratiklerde cinsiyetçi dil ve tutumlar norm haline geldi. Bu durum, toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda verilen mücadele ve kazanımları anlamsızlaştırıyor. Hukuki kazanımların sosyal hayata yansıtılmasında, bu yönde cinsiyet eşitliğini sağlayacak politikalar geliştirmesi ve kadının güçlendirilmesi gerekir. Erkeğe benimsetilen üstün olma algı baskısının da kaldırılması gerekir. Birleşmiş Milletler’in de bir insan hakkı olarak ele aldığı Toplumsal Cinsiyet Eşitliği, tüm bireylerin toplumsal yaşama katılımı ve kendini gerçekleştirmesi bakımından önemlidir; özellikle kadına (ve LGBTİ bireylere) yönelik şiddet boyutuyla güncel bir toplumsal sorundur (3). Bu kapsamda, eğitim, araştırma ve topluma hizmet olmak üzere üç temel misyonu bulunan ve toplumsal yaşam alanının küçük bir simülasyonunu sunan üniversiteler, sorunun çözümü ve uygulama alanı bulması açısından önemli rol üstlenmelidir; üniversitelerin bu yönde politika geliştirmek ve uygulamak bakımından sorumluluğu vardır (4). Üniversiteler rol modeli Üniversiteler nezdinde geliştirilecek toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamaya yönelik politikalar, çarpan etkisi ile etki alanında yer alan öğrenci veya personel tüm bireylerin cinsiyet eşitliğini benimsemesinde ve ayrımcılıkların ortadan kaldırılmasında önemli bir işleve sahiptir. Nitekim üniversitelerde Kadın Dostu Kampüs koşullarının sağlanmasıyla daha güvenli ve eşitlikçi bir ortamın oluşturulması, bireylerin eğitim ve çalışma hakkının teminat altına alınması bakımından da aynı zamanda bir zorunluluktur. Üniversitelerin bu konuda yükümlülüğünün diğer boyutu ise sorunu doğru tespit ederek uygun yöntemleri kullanmasıdır. Aksi takdirde çalışmalar, en iyi ihtimalle boşa bir çaba ya da en kötü ihtimalle yanlış yönlendirmelerle sorunun daha da derinleşmesinin nedeni olabilecektir. Öyle ki, cinsiyetçi tutum ve davranışlar, kimi zaman korumacı kimi zaman düşmanca cinsiyetçilik olarak karşımıza çıkmakta; bu tutum ve davranışlar, toplumun ataerkil aile yapısından, akrabalık ilişkisine dayalı toplum modeli özelliğinden doğan koşullandırılmalara bağlı olarak bilgi ve bilinç eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Atılım’da eylem planı Bu kapsamda Atılım Üniversitesi Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi (KASAUM) Kasım 2015 itibariyle &#8220;Toplumsal Cinsiyet Eşitliğine Duyarlı Üniversite ve Kadın Dostu Kampüs&#8221;  projesini (5) yürütmeye başladı ve bu projeyle Atılım Üniversitesi’nin toplumsal cinsiyet eşitliği bakımından mevcut durumunu analiz ederek, kısa ve uzun vadeli eylem planı hazırlamayı amaçladı. Araştırmanın hem teorik hem de saha çalışması yönü bulunmaktadır. Teorik çalışmada, keşfetmeye ve hipotez oluşturmaya yönelik doküman incelemesi ve içerik analizi yapıldı. Saha çalışması ise betimleme ve hipotez sınamaya yönelik olup; bu kapsamda anket uygulaması gerçekleştirildi. Anket çalışmasında, kullanılan Çelişik Duygulu Cinsiyetçilik Ölçeği (6) ile katılımcıların toplumsal cinsiyet eşitliği algısı ölçümlenmeye çalışıldı; Hacettepe Üniversitesi Kadın Sorunları Uygulama ve Araştırma Merkezi (HÜKSAM) tarafından hazırlanan cinsel taciz ve saldırıya ilişkin sorularla da katılımcıların cinsel taciz ve saldırı davranışlarını nasıl tanımladıkları ve bunlara karşı tutumları araştırıldı. Anket sonuçları Anket sonuçlarına bakıldığında, katılımcıların cinsel taciz/saldırı eylemleri konusunda bilgi ve bilinç düzeyini tespit etmeye yönelik cinsel taciz/saldırı olduğu düşünülen davranışlara evet cevabının istendiği soruda, &#8220;Rahatsız edici hitaplarda bulunulması&#8221;, &#8220;Sevgilinizle ilgili ısrarlı sorular sorulması&#8221;  ve &#8220;Kadınlar ve erkekler hakkında cinsiyetçi (bir cinsiyetin diğerinden üstün olduğunu ima eden) sözler söylenmesi&#8221;  eylemlerinin bu kapsamda olduğu konusunda bilgi ve bilinç düzeyinin en düşük olduğu (%29,44 ila %38,08 oranlarında evet cevabı alınmadı) görüldü. Herhangi bir cinsel taciz ve saldırı eylemine maruz kalındığında ise, katılımcıların sadece %1,89’u &#8220;resmi şikâyette bulunma&#8221;  yolunu seçtiğini belirtmiş; neden resmi bir şikâyette bulunmadınız sorusuna ise, sırasıyla &#8220;uzatmak istemedim&#8221; ve &#8220;bir şey yapılacağına inanmıyordum&#8221;  ve &#8220;cinsel taciz olup olmadığından emin olamadım&#8221; seçenekleri en yüksek oranda işaretlendi. Uygulanan anket ve diğer araştırmalar sonucunda ortaya çıkan sonuçlar, toplumun da bir aynasını bize sunmaktadır. Buna göre, toplumda bir yandan cinsiyete dayalı şiddet bir sevgi biçimi olarak görülmekte; cinsiyete dayalı kimi tacizler &#8220;şaka olsun&#8221;  diye gerçekleştirilmektedir. Diğer yandan ise bireyler, maruz kaldıkları cinsiyete dayalı ayrımcılık ve şiddetten rahatsız olmakla beraber bunları doğru tanımlayamayarak sorunu teşhis edememekte ve zaman içerisinde &#8220;bunlarla yaşamayı öğrenmekte&#8221;  yani sorunları kanıksayarak olağan kabul etmeye başlamaktadır. Bu nedenle geleceğin teminatını oluşturan üniversitelerin tümünde daha eşitlikçi ve güvenli bir ortamın sağlanması adına kurum içi toplumsal cinsiyet eşitliği duyarlılığının geliştirilmesi ve bunun sürdürülebilir hale getirilmesi gerekmektedir. Öğr. Gör. Damla Songur (1) Atılım Üniversitesi, Hukuk Fakültesi Dipnotlar: (1) Atılım Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ticaret Hukuku Anabilim Dalı Öğretim Görevlisi, KASAUM üyesi. (2) Nitekim cinsiyetçi zihniyete erkekler kadar kadınlar da sahiptir. Ayrıntılı bilgi için bkz. Şimşek, A. – Öner, V. (2013). Medyanın Olumsuz İnşasına Karşı Feminizmi Yeniden Konumlandırmak: Marka Değer Yönetimi Bağlamında Bir İmaj Çalışması, 1. Uluslararası Medya Çalışmaları Sempozyumu, Sempozyum Kitabı, Antalya, s. 369- 371. (3) Şimşek/ Öner, s. 370. (4) YÖK bu konuda gerçekleştirdiği çalıştay sonucunda 28.05.2015 tarihli Yükseköğretim Kurulu Genel Kurul Kararı ile üniversiteler nezdinde yapılması gerekenler konusunda karar almış; ardından da YÜKSEKÖĞRETİM KURUMLARI TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİ TUTUM BELGESİ’ni yayımlayarak YÖK bileşenlerinin bu kararları uygulayacağını taahüt etmiştir. Üniversitelerin toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda yapması gerekenler, bu son kararlar bakımından da bir yükümlülüktür. (5) Atılım Üniversitesi Lisans Araştırma Projeleri Programı kapsamında gerçekleştirilen proje, Öğr. Gör. Damla Songur danışmanlığında, Öğr. Gör. Dr. Aslı Şimşek ve Ar. Gör. Erhan Küçük ile birlikte yürütülmektedir. Proje kapsamında 16 öğrenci araştırmacı olarak çalıştı: Bedia Albayrak, Yiğitcan Çankaya, Elif Çetin, Hasan Ozan Dilli, Erhan Gök, Feray Karaçınar, Ezgi Çiğdem Yıldırım, Gözde Yılmaz, Esra Abca, Ayşenur Alpay, Sinem Arpaguş, Gamze Tuğçe Bolat, Aslıhan Okutucu, Ayşe Ceren Tonyalıoğlu, Çağrı Başçı. Proje, yaptığı sunumla birincilik ödülü almaya hak kazanmış olup; detaylı bilgi için bkz. http://kasaum.atilim.edu.tr/toplumsal-cinsiyet-esitligine-duyarli-universite-ve-kadin-dostu-kampus-projesi (6) Glick, P., &#38; Fiske, T. S. (1996). The ambivalent sexism inventory: Differentiating hostile and benevolent sexism, Journal of Personality and Social Psychology, 70, 491-512; Glick, P., &#38; Fiske, T. S. (1997). Hostile and benevolent sexism: Measuring ambivalent sexist attitudes toward women, Psychology of Women Quarterly, 21, 119-135; Glick, P. ve Fiske, T. S. (1999). The ambivalence toward men inventory: Differentiating hostile and benevolent beliefs about men, Psychology of Women Quarterly, 23, 519- 536; Sakallı Uğurlu, N. (2002). Çelişik Duygulu Cinsiyetçilik Ölçeği: Geçerlik ve Güvenirlik Çalışması, Türk Psikoloji Dergisi, 17 (49), 47 – 58; Sakallı Uğurlu, N. (2008). Erkeklere İlişkin Çelişik Duygular Ölçeği’nin Türkçe’ye Uyarlanması, Türk Psikoloji Yazıları, Haziran, 11 (21), 1-11</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/toplumsal-cinsiyet-esitligine-duyarli-universite-kadin-dostu-kampus">Toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı üniversite ve kadın dostu kampüs</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dünyadaki başta kadın hareketleri olmak üzere cinsiyet eşitliğine yönelik mücadeleler sonucunda hukuki pek çok kazanım elde edilmesine rağmen; bu durumun sosyal hayata yansıtılamadığı, cinsiyete dayalı ayrımcılığın ve şiddetin devam ettiği görülmekte.</p>
<p>Bir cinsiyetin diğerinden üstün olduğunu savunan görüş ve ideoloji olarak cinsiyet eşitsizliği, niceliksel olarak özellikle ve başta kadına yönelik olmakla birlikte, toplumdaki tüm bireylerin insan olma değerini hiçe sayarak; bireyleri, dar bir çerçeveye indirgenmiş hayat, ayrımcılık, genişletilemeyen yetenekler, varlığını ve değerini yeterli olarak gerçekleştirememe şeklinde dezavantajlı konuma getiriyor.</p>
<p>Öyle ki, kadınların yanı sıra LGBTİ bireyler ve erkekler de toplumsal cinsiyet rolleri nedeniyle toplumun baskısı altında kalmaktadır (2). Ancak bu dezavantaj, kadınları (ve LGBTİ bireyleri) sosyal anlamda güçsüz kılarak; erkekleri ise hegemonik bir konuma getirerek etkisini gösteriyor.</p>
<p>Böyle bir durumun yaygınlaşarak kanıksanmasının temel nedeni, kasıtlı ya da kasıtsız, bilgi eksikliği ve bilinç düzeyinin düşüklüğüdür. Dolayısıyla sosyal hayatta ve gündelik pratiklerde cinsiyetçi dil ve tutumlar norm haline geldi. Bu durum, toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda verilen mücadele ve kazanımları anlamsızlaştırıyor.</p>
<p>Hukuki kazanımların sosyal hayata yansıtılmasında, bu yönde cinsiyet eşitliğini sağlayacak politikalar geliştirmesi ve kadının güçlendirilmesi gerekir. Erkeğe benimsetilen üstün olma algı baskısının da kaldırılması gerekir. Birleşmiş Milletler’in de bir insan hakkı olarak ele aldığı <em>Toplumsal Cinsiyet Eşitliği</em>, tüm bireylerin toplumsal yaşama katılımı ve kendini gerçekleştirmesi bakımından önemlidir; özellikle kadına (ve LGBTİ bireylere) yönelik şiddet boyutuyla güncel bir toplumsal sorundur (3).</p>
<p>Bu kapsamda, <strong>eğitim, araştırma ve topluma hizmet</strong> olmak üzere üç temel misyonu bulunan ve toplumsal yaşam alanının küçük bir simülasyonunu sunan üniversiteler, sorunun çözümü ve uygulama alanı bulması açısından önemli rol üstlenmelidir; üniversitelerin bu yönde politika geliştirmek ve uygulamak bakımından sorumluluğu vardır (4).</p>
<p><strong>Üniversiteler rol modeli</strong></p>
<p>Üniversiteler nezdinde geliştirilecek toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamaya yönelik politikalar, çarpan etkisi ile etki alanında yer alan öğrenci veya personel tüm bireylerin cinsiyet eşitliğini benimsemesinde ve ayrımcılıkların ortadan kaldırılmasında önemli bir işleve sahiptir. Nitekim üniversitelerde <strong><em>Kadın Dostu Kampüs</em></strong> koşullarının sağlanmasıyla daha güvenli ve eşitlikçi bir ortamın oluşturulması, bireylerin eğitim ve çalışma hakkının teminat altına alınması bakımından da aynı zamanda bir zorunluluktur.</p>
<p>Üniversitelerin bu konuda yükümlülüğünün diğer boyutu ise sorunu doğru tespit ederek uygun yöntemleri kullanmasıdır. Aksi takdirde çalışmalar, en iyi ihtimalle boşa bir çaba ya da en kötü ihtimalle yanlış yönlendirmelerle sorunun daha da derinleşmesinin nedeni olabilecektir. Öyle ki, cinsiyetçi tutum ve davranışlar, kimi zaman korumacı kimi zaman düşmanca cinsiyetçilik olarak karşımıza çıkmakta; bu tutum ve davranışlar, toplumun ataerkil aile yapısından, akrabalık ilişkisine dayalı toplum modeli özelliğinden doğan koşullandırılmalara bağlı olarak bilgi ve bilinç eksikliğinden kaynaklanmaktadır.</p>
<p><strong>Atılım’da eylem planı</strong></p>
<p>Bu kapsamda Atılım Üniversitesi Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi (KASAUM) Kasım 2015 itibariyle <em>&#8220;Toplumsal Cinsiyet Eşitliğine Duyarlı Üniversite ve Kadın Dostu Kampüs&#8221;</em>  projesini (5) yürütmeye başladı ve bu projeyle Atılım Üniversitesi’nin toplumsal cinsiyet eşitliği bakımından mevcut durumunu analiz ederek, kısa ve uzun vadeli eylem planı hazırlamayı amaçladı.</p>
<p>Araştırmanın hem teorik hem de saha çalışması yönü bulunmaktadır. Teorik çalışmada, keşfetmeye ve hipotez oluşturmaya yönelik doküman incelemesi ve içerik analizi yapıldı. Saha çalışması ise betimleme ve hipotez sınamaya yönelik olup; bu kapsamda anket uygulaması gerçekleştirildi. Anket çalışmasında, kullanılan <strong>Çelişik Duygulu Cinsiyetçilik Ölçeği</strong> (6) ile katılımcıların toplumsal cinsiyet eşitliği algısı ölçümlenmeye çalışıldı; Hacettepe Üniversitesi Kadın Sorunları Uygulama ve Araştırma Merkezi (HÜKSAM) tarafından hazırlanan cinsel taciz ve saldırıya ilişkin sorularla da katılımcıların cinsel taciz ve saldırı davranışlarını nasıl tanımladıkları ve bunlara karşı tutumları araştırıldı.</p>
<p><strong>Anket sonuçları</strong></p>
<p>Anket sonuçlarına bakıldığında, katılımcıların cinsel taciz/saldırı eylemleri konusunda bilgi ve bilinç düzeyini tespit etmeye yönelik cinsel taciz/saldırı olduğu düşünülen davranışlara evet cevabının istendiği soruda, <em>&#8220;Rahatsız edici hitaplarda bulunulması&#8221;</em>, <em>&#8220;Sevgilinizle ilgili ısrarlı sorular sorulması&#8221;</em>  ve <em>&#8220;Kadınlar ve erkekler hakkında cinsiyetçi (bir cinsiyetin diğerinden üstün olduğunu ima eden) sözler söylenmesi&#8221;  </em>eylemlerinin bu kapsamda olduğu konusunda bilgi ve bilinç düzeyinin en düşük olduğu (%29,44 ila %38,08 oranlarında evet cevabı alınmadı) görüldü. Herhangi bir cinsel taciz ve saldırı eylemine maruz kalındığında ise, katılımcıların sadece %1,89’u <em>&#8220;resmi şikâyette bulunma&#8221; </em> yolunu seçtiğini belirtmiş; neden resmi bir şikâyette bulunmadınız sorusuna ise, sırasıyla <em>&#8220;uzatmak istemedim&#8221; </em>ve <em>&#8220;bir şey yapılacağına inanmıyordum&#8221;</em>  ve <em>&#8220;cinsel taciz olup olmadığından emin olamadım&#8221; </em>seçenekleri en yüksek oranda işaretlendi.</p>
<p>Uygulanan anket ve diğer araştırmalar sonucunda ortaya çıkan sonuçlar, toplumun da bir aynasını bize sunmaktadır. Buna göre, toplumda bir yandan cinsiyete dayalı şiddet bir sevgi biçimi olarak görülmekte; cinsiyete dayalı kimi tacizler<em> &#8220;şaka olsun&#8221; </em> diye gerçekleştirilmektedir. Diğer yandan ise bireyler, maruz kaldıkları cinsiyete dayalı ayrımcılık ve şiddetten rahatsız olmakla beraber bunları doğru tanımlayamayarak sorunu teşhis edememekte ve zaman içerisinde <em>&#8220;</em><strong><em>bunlarla yaşamayı öğrenmekte&#8221; </em></strong> yani sorunları kanıksayarak olağan kabul etmeye başlamaktadır.</p>
<p>Bu nedenle geleceğin teminatını oluşturan üniversitelerin tümünde daha eşitlikçi ve güvenli bir ortamın sağlanması adına kurum içi toplumsal cinsiyet eşitliği duyarlılığının geliştirilmesi ve bunun sürdürülebilir hale getirilmesi gerekmektedir.</p>
<p><strong>Öğr. Gör. Damla Songur (1) </strong><strong>Atılım Üniversitesi, Hukuk Fakültesi</strong></p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>(1) Atılım Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ticaret Hukuku Anabilim Dalı Öğretim Görevlisi, KASAUM üyesi.</p>
<p>(2) Nitekim cinsiyetçi zihniyete erkekler kadar kadınlar da sahiptir. Ayrıntılı bilgi için bkz. <strong>Şimşek, A. – Öner, V. (2013). Medyanın Olumsuz İnşasına Karşı Feminizmi Yeniden Konumlandırmak: Marka Değer Yönetimi Bağlamında Bir İmaj Çalışması, 1. Uluslararası Medya Çalışmaları Sempozyumu, Sempozyum Kitabı, Antalya, s. 369- 371.</strong></p>
<p>(3) Şimşek/ Öner, s. 370.</p>
<p>(4) YÖK bu konuda gerçekleştirdiği çalıştay sonucunda 28.05.2015 tarihli Yükseköğretim Kurulu Genel Kurul Kararı ile üniversiteler nezdinde yapılması gerekenler konusunda karar almış; ardından da YÜKSEKÖĞRETİM KURUMLARI TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİ TUTUM BELGESİ’ni yayımlayarak YÖK bileşenlerinin bu kararları uygulayacağını taahüt etmiştir. Üniversitelerin toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda yapması gerekenler, bu son kararlar bakımından da bir yükümlülüktür.</p>
<p>(5) Atılım Üniversitesi Lisans Araştırma Projeleri Programı kapsamında gerçekleştirilen proje, Öğr. Gör. Damla Songur danışmanlığında, Öğr. Gör. Dr. Aslı Şimşek ve Ar. Gör. Erhan Küçük ile birlikte yürütülmektedir. Proje kapsamında 16 öğrenci araştırmacı olarak çalıştı: Bedia Albayrak, Yiğitcan Çankaya, Elif Çetin, Hasan Ozan Dilli, Erhan Gök, Feray Karaçınar, Ezgi Çiğdem Yıldırım, Gözde Yılmaz, Esra Abca, Ayşenur Alpay, Sinem Arpaguş, Gamze Tuğçe Bolat, Aslıhan Okutucu, Ayşe Ceren Tonyalıoğlu, Çağrı Başçı. Proje, yaptığı sunumla birincilik ödülü almaya hak kazanmış olup; detaylı bilgi için bkz. <a href="http://kasaum.atilim.edu.tr/toplumsal-cinsiyet-esitligine-duyarli-universite-ve-kadin-dostu-kampus-projesi">http://kasaum.atilim.edu.tr/toplumsal-cinsiyet-esitligine-duyarli-universite-ve-kadin-dostu-kampus-projesi</a></p>
<p>(6) Glick, P., &amp; Fiske, T. S. (1996). The ambivalent sexism inventory: Differentiating hostile and benevolent sexism, Journal of Personality and Social Psychology, 70, 491-512; Glick, P., &amp; Fiske, T. S. (1997). Hostile and benevolent sexism: Measuring ambivalent sexist attitudes toward women, Psychology of Women Quarterly, 21, 119-135; Glick, P. ve Fiske, T. S. (1999). The ambivalence toward men inventory: Differentiating hostile and benevolent beliefs about men, Psychology of Women Quarterly, 23, 519- 536; Sakallı Uğurlu, N. (2002). Çelişik Duygulu Cinsiyetçilik Ölçeği: Geçerlik ve Güvenirlik Çalışması, Türk Psikoloji Dergisi, 17 (49), 47 – 58; Sakallı Uğurlu, N. (2008). Erkeklere İlişkin Çelişik Duygular Ölçeği’nin Türkçe’ye Uyarlanması, Türk Psikoloji Yazıları, Haziran, 11 (21), 1-11</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/toplumsal-cinsiyet-esitligine-duyarli-universite-kadin-dostu-kampus">Toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı üniversite ve kadın dostu kampüs</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">7890</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Âşık olmanın da bilimi var!</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/can-gurses/asik-olmanin-da-bilimi-var</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Can Gürses]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 14 Feb 2017 09:27:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Can Gürses]]></category>
		<category><![CDATA[aşık]]></category>
		<category><![CDATA[aşk]]></category>
		<category><![CDATA[beğenmek]]></category>
		<category><![CDATA[beyin]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[dürtü]]></category>
		<category><![CDATA[erkek]]></category>
		<category><![CDATA[feromon]]></category>
		<category><![CDATA[glukoz]]></category>
		<category><![CDATA[hormon]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[ışık]]></category>
		<category><![CDATA[kadın]]></category>
		<category><![CDATA[kimya]]></category>
		<category><![CDATA[kimyasal]]></category>
		<category><![CDATA[nörepinefrin]]></category>
		<category><![CDATA[öpüşmek]]></category>
		<category><![CDATA[pheromone]]></category>
		<category><![CDATA[platonik]]></category>
		<category><![CDATA[sevmek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=5360</guid>

					<description><![CDATA[<p>Geçtiğimiz Cumartesi uzun ve sıkıcı bir toplantıdan çıkıp kendimi zar zor bulduğum taksiye yeni atmış radyoda haberleri dinlerken, işte bu düşüncelerle aklımdan “bu haftada yazacak olumsuz dünya kadar gelişme mevcut” gibi fikirler geçmeye başlamıştı bile… Taa ki taksiciyle olan muhabbet koyulaşmaya başlayana dek… Son 4 yıldır taksicilik yaparak Boğaziçi Üniversitesi’nde okuttuğu oğlundan gururla bahsediyordu. Hem makine mühendisliği hem de inşaat mühendisliği bölümlerini okuyup çift anadal yapan oğlu da onu utandırmıyordu dinlediğim kadarıyla… Taksici muhabbetinin esasında vardır, nereden hangi konuya hangi ara geldiğini anlamazsın bile… Mevzu önce benim mezun olduğum okul ODTÜ’ye oradan da Ankara’ya geçti derken taksicinin aklına Ankara ile ilgili gelen ilk anı her şeyi bırakıp bugünkü konu üzerine yazmaya karar vermeme sebep oldu. Yıl 1987 diye başladı… Semtiyle beraber bir banka ismi verdi… O bankanın müşterilerinin sıra beklemekten asla sıkılmadığını, sebebinin de bankada görev yapan kadın memurlardan birinin dillere destan güzelliği olduğundan yaklaşık on beş dakika kadar bahsetti… Anlatırken gerçekten mutluydu, neredeyse otuz yıl önce bir süre olduğu bir yere dair aklına gelen ilk şey hep uzaktan görmüş olduğu o kadının muhteşem güzelliğiydi… Bir insan nasıl olur da on yıllar öncesinde sadece platonik olarak ilgi duyduğu birisini bu kadar canlı hatırlayabilir, anlatırken hala mutlu olabilir soruları kafamda dönmeye başlamıştı bile… Ve açıkçası bundan daha önemli ne olabilirdi?! Bir aya kalmaz unutacağımızın garanti olduğu bunca kötülüğün, olumsuzluğun arasında bir adam on yıllar öncesinde hissettiklerini bugün hala bütün canlılığıyla anlatabiliyordu… Yeni başlayan yaz aylarının da verdiği motivasyonla konunun üzerine gitmeye karar verdim ve belki olayın tüm romantizmini kaçıracağım ama gördüm ki âşık olmanın bile tahmin edilemeyecek kadar çok bilimsel yanı mevcut! Öncelikle bir kadın veya erkeğe ilgi duyup duymadığımızın kararını aslında saniyeler içerisinde ve tamamen beş duyumuzu kullanarak veriyoruz. İlk görüşte aşk sözü çok da yanlış değil anlayacağınız. Gördüğümüz birini beğendiğimizde de bu sefer istemsiz bir refleks olarak yakınlaşma dürtümüz devreye giriyor. Sebebi çok basit; beynimiz görme haricindeki diğer duyularımızı da devreye sokmak istiyor. Ve birine yaklaştığımızda devreye giren ikinci ve belki de en önemli duyumuz koku alma duyusu. Fakat yaptığımız iş aslında karşımızdakinin parfümünü beğenmenin çok ötesinde… Birine yaklaştığınızda istemsiz olarak feromon (pheromone) hormonunun kimyasal sinyallerini algılıyoruz. Bu sinyaller sadece karşımızdaki insanın fiziksel durumu, genetik yapısı ve bize uyumluluğu konusunda beynimize bir fikir vermekle kalmıyor aynı zamanda ilk konuşmanın yani ilk etkileşimin başlamasına da ön ayak oluyor. Bu da bizi üçüncü duyuya yani işitme duyumuza götürüyor. Hem kadınların hem de erkeklerin belirli frekanslardaki seslere daha hassas olduğu da bilimsel bir gerçek. Erkekler ağırlıklı olarak daha tiz ve geniş ses aralığına sahip kadınları, kadınlar da tam tersi kalın ve dar ses aralığına sahip erkekleri çekici buluyorlar. Diyelim ilgilendiğimiz insan, ona uyguladığımızın farkında dahi olmadığımız tüm bu testlerden geçti… İş yine de bununla bitmiyor! Çok çok önemli son bir test var ve kalan iki duyumuz bu testte beraber çalışıyor! O son test; ilk öpüşme. Karşımızdaki istediği testten geçmiş olsun, istediği kadar mükemmel bir insan olursa olsun sonuç itibariyle beraber olup olmayacağımızın akıbetini %90 oranında bu ilk öpücük belirliyor. Ve o ilk öpücük gerçekten iyiyse, işte o an vücudumuz yoğun bir şekilde norepinefrin salgılamaya başlıyor ve işte karşınızdaki ile aranızdaki bağın kurulduğu an tam olarak bu an!.. Norepinefrin salgılandığı andan itibaren dış dünya ile bağın koptuğu, vücudun aşı miktarda glukoz salgıladığı ve hafıza dâhil tüm beyin aktivitelerinin boyut atladığı bilinen gerçekler. İşte insanların evlendikleri gün dâhil her şeyi unutup sevdiği insanla ilk öpüşmelerini unutmamalarının sebebi tam da bu. Tüm mekanizma bu şekilde anlatınca oldukça basit gibi görünüyor aslında ancak bu denklemde karşı tarafında benzer bir yoldan geçtiğini unutmamak lazım!.. Karşılıklı olarak bu uyumu yakalamanın olasılığı ne yazık ki milyonda bir seviyelerinde çıkıyor ancak bu sizi hemen umutsuzluğa itmesin. Siz de biliyorsunuz ki belirleyici birçok başka faktör daha var ve bunlardan en önemlisi de hayatınızda biri yokken de mutlu olabilmesini bilmek. Bunun sırrı önce ne yapmaktan hoşlandığını keşfetmekten ve gerçekten sevdiğin bu şeyleri yapmaktan vazgeçmemekten geçiyor… Uzun lafı kısası; Yapmayı gerçekten sevdiğin şeyleri bul ve bunlara kendini ada… Tabii abartmadan!.. Kendini adarken yaydığın ışık kimin dikkatini çekiyorsa o kişi doğru kişidir ve inan bu yazıda bahsi geçen tüm testleri zaten geçmiştir!.. Can Gürses / @canitti *Bu yazı, yazarın Haziran 2014 tarihli Radikal Web&#8217;deki köşesinden alınmıştır. </p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/can-gurses/asik-olmanin-da-bilimi-var">Âşık olmanın da bilimi var!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Geçtiğimiz Cumartesi uzun ve sıkıcı bir toplantıdan çıkıp kendimi zar zor bulduğum taksiye yeni atmış radyoda haberleri dinlerken, işte bu düşüncelerle aklımdan “bu haftada yazacak olumsuz dünya kadar gelişme mevcut” gibi fikirler geçmeye başlamıştı bile…</p>
<p>Taa ki taksiciyle olan muhabbet koyulaşmaya başlayana dek…</p>
<p>Son 4 yıldır taksicilik yaparak Boğaziçi Üniversitesi’nde okuttuğu oğlundan gururla bahsediyordu. Hem makine mühendisliği hem de inşaat mühendisliği bölümlerini okuyup çift anadal yapan oğlu da onu utandırmıyordu dinlediğim kadarıyla… Taksici muhabbetinin esasında vardır, nereden hangi konuya hangi ara geldiğini anlamazsın bile… Mevzu önce benim mezun olduğum okul ODTÜ’ye oradan da Ankara’ya geçti derken taksicinin aklına Ankara ile ilgili gelen ilk anı her şeyi bırakıp bugünkü konu üzerine yazmaya karar vermeme sebep oldu.</p>
<p>Yıl 1987 diye başladı… Semtiyle beraber bir banka ismi verdi… O bankanın müşterilerinin sıra beklemekten asla sıkılmadığını, sebebinin de bankada görev yapan kadın memurlardan birinin dillere destan güzelliği olduğundan yaklaşık on beş dakika kadar bahsetti… Anlatırken gerçekten mutluydu, neredeyse otuz yıl önce bir süre olduğu bir yere dair aklına gelen ilk şey hep uzaktan görmüş olduğu o kadının muhteşem güzelliğiydi…</p>
<p>Bir insan nasıl olur da on yıllar öncesinde sadece platonik olarak ilgi duyduğu birisini bu kadar canlı hatırlayabilir, anlatırken hala mutlu olabilir soruları kafamda dönmeye başlamıştı bile… Ve açıkçası bundan daha önemli ne olabilirdi?!</p>
<p><img decoding="async" class="size-medium wp-image-5361 alignleft" src="http://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/02/ask-1-300x269.jpg" alt="" width="300" height="269" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/02/ask-1-300x269.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/02/ask-1.jpg 301w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Bir aya kalmaz unutacağımızın garanti olduğu bunca kötülüğün, olumsuzluğun arasında bir adam on yıllar öncesinde hissettiklerini bugün hala bütün canlılığıyla anlatabiliyordu… Yeni başlayan yaz aylarının da verdiği motivasyonla konunun üzerine gitmeye karar verdim ve belki olayın tüm romantizmini kaçıracağım ama gördüm ki âşık olmanın bile tahmin edilemeyecek kadar çok bilimsel yanı mevcut!</p>
<p>Öncelikle bir kadın veya erkeğe ilgi duyup duymadığımızın kararını aslında saniyeler içerisinde ve tamamen beş duyumuzu kullanarak veriyoruz. İlk görüşte aşk sözü çok da yanlış değil anlayacağınız.</p>
<p>Gördüğümüz birini beğendiğimizde de bu sefer istemsiz bir refleks olarak yakınlaşma dürtümüz devreye giriyor. Sebebi çok basit; beynimiz görme haricindeki diğer duyularımızı da devreye sokmak istiyor. Ve birine yaklaştığımızda devreye giren ikinci ve belki de en önemli duyumuz koku alma duyusu. Fakat yaptığımız iş aslında karşımızdakinin parfümünü beğenmenin çok ötesinde… Birine yaklaştığınızda istemsiz olarak feromon (pheromone) hormonunun kimyasal sinyallerini algılıyoruz. Bu sinyaller sadece karşımızdaki insanın fiziksel durumu, genetik yapısı ve bize uyumluluğu konusunda beynimize bir fikir vermekle kalmıyor aynı zamanda ilk konuşmanın yani ilk etkileşimin başlamasına da ön ayak oluyor.</p>
<p>Bu da bizi üçüncü duyuya yani işitme duyumuza götürüyor. Hem kadınların hem de erkeklerin belirli frekanslardaki seslere daha hassas olduğu da bilimsel bir gerçek. Erkekler ağırlıklı olarak daha tiz ve geniş ses aralığına sahip kadınları, kadınlar da tam tersi kalın ve dar ses aralığına sahip erkekleri çekici buluyorlar.</p>
<p>Diyelim ilgilendiğimiz insan, ona uyguladığımızın farkında dahi olmadığımız tüm bu testlerden geçti… İş yine de bununla bitmiyor! Çok çok önemli son bir test var ve kalan iki duyumuz bu testte beraber çalışıyor!</p>
<p><strong>O son test; ilk öpüşme.</strong></p>
<p>Karşımızdaki istediği testten geçmiş olsun, istediği kadar mükemmel bir insan olursa olsun sonuç itibariyle beraber olup olmayacağımızın akıbetini %90 oranında bu ilk öpücük belirliyor.</p>
<p>Ve o ilk öpücük gerçekten iyiyse, işte o an vücudumuz yoğun bir şekilde norepinefrin salgılamaya başlıyor ve işte karşınızdaki ile aranızdaki bağın kurulduğu an tam olarak bu an!.. Norepinefrin salgılandığı andan itibaren dış dünya ile bağın koptuğu, vücudun aşı miktarda glukoz salgıladığı ve hafıza dâhil tüm beyin aktivitelerinin boyut atladığı bilinen gerçekler.</p>
<p>İşte insanların evlendikleri gün dâhil her şeyi unutup sevdiği insanla ilk öpüşmelerini unutmamalarının sebebi tam da bu.</p>
<p>Tüm mekanizma bu şekilde anlatınca oldukça basit gibi görünüyor aslında ancak bu denklemde karşı tarafında benzer bir yoldan geçtiğini unutmamak lazım!.. Karşılıklı olarak bu uyumu yakalamanın olasılığı ne yazık ki milyonda bir seviyelerinde çıkıyor ancak bu sizi hemen umutsuzluğa itmesin. Siz de biliyorsunuz ki belirleyici birçok başka faktör daha var ve bunlardan en önemlisi de hayatınızda biri yokken de mutlu olabilmesini bilmek.</p>
<p>Bunun sırrı önce ne yapmaktan hoşlandığını keşfetmekten ve gerçekten sevdiğin bu şeyleri yapmaktan vazgeçmemekten geçiyor… Uzun lafı kısası;</p>
<p>Yapmayı gerçekten sevdiğin şeyleri bul ve bunlara kendini ada… Tabii abartmadan!.. Kendini adarken yaydığın ışık kimin dikkatini çekiyorsa o kişi doğru kişidir ve inan bu yazıda bahsi geçen tüm testleri zaten geçmiştir!..</p>
<p><strong>Can Gürses / <a href="https://twitter.com/canitti">@canitti</a></strong></p>
<p><strong><em>*Bu yazı, yazarın Haziran 2014 tarihli Radikal Web&#8217;deki köşesinden alınmıştır. </em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/can-gurses/asik-olmanin-da-bilimi-var">Âşık olmanın da bilimi var!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">5360</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Erkek saldırganlığını besleyen bir arkaik kültür üzerine</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/erkek-saldirganligini-besleyen-bir-arkaik-kultur-uzerine</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 03 Feb 2017 11:45:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editör ne diyor?]]></category>
		<category><![CDATA[arkaik]]></category>
		<category><![CDATA[aşiret]]></category>
		<category><![CDATA[cinayet]]></category>
		<category><![CDATA[din]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[erkek]]></category>
		<category><![CDATA[etnik]]></category>
		<category><![CDATA[hayat]]></category>
		<category><![CDATA[ilkel]]></category>
		<category><![CDATA[kadın]]></category>
		<category><![CDATA[kültür]]></category>
		<category><![CDATA[mutant]]></category>
		<category><![CDATA[namus]]></category>
		<category><![CDATA[saldırganlık]]></category>
		<category><![CDATA[tavla]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=5240</guid>

					<description><![CDATA[<p>HBT’nin 45. sayısının ana konusu: namus kültürü. Kökenleri, bugünü ve ne yapılması gerektiği üzerine uzman görüşleri. Namus adına ne cinayetler işleniyor, ne ocaklar sönüyor&#8230; Yılda neredeyse her gün bir kadın öldürülüyor namus uğruna, veya terk ettiği, boşanmak istediği için. Boşansa bile karısını hâlâ  “kendi malı” sanan bir erkek kültürünün dışa vurumu&#8230; Sonuçları mahvedici, hem bir canı ortadan kaldırıyor hem de kendini ve çocuklarını yakıp kül ediyor. Belki daha da vahimi: Toplum da bu ilkel kültürün sürmesine katkıda bulunuyor. En vahimi ve bu kültürün sürdürülmesinde ana etken, aile ve çevrenin “namusunu temizle” baskısı ve cinayeti işleyenin bu sayede “temize çıktığını” sanması! “Namusunu temizlemesi” adeta yaşamı, kendisi, varoluşu için olmazsa olmaz. Kendini yok edici nitelikte olmasına rağmen. Bu açıdan değerlendirildiğinde, namus kültürü cinayetlerine adeta intihara, canlı bomba eylemine denk gelen bir nitelik atfedebiliriz. Hikayesini, konu üzerinde çalışan uluslararası uzmanlar, ve şüphesiz ki Prof. Çiğdem Kağıtçıbaşı’nın görüşlerinden okuyacaksınız. Kişinin “şerefi” ve bunu koruması ile yakından ilgili bu kültürün çeşitli tanımlarını veriyor Reyhan Oksay yaptığı derlemede. “Namus kültürü”nün katı ve yaygın olduğu toplumlarda, arkaik yapı güçlü bir şekilde ayakta. Yani ilk zamanlardan bugüne gelen ataerkil ve feodal ilişkilerin güçlü olduğu ve kapitalist ilişkilerin henüz yeterince tam parçalayamadığı, bireyselleşmeden çok aşiret diyebileceğimiz yapı içinde yaşamın sürdüğü bir yapı. Şüphesiz, kapitalizmin henüz iyi nüfuz edemediği, demokratik devrimlerin yapılamadığı etnik ve mezhepsel güçlü küçük toplumsal yapılar da namus kültürünü durmadan üretiyorlar. Kağıtçıbaşı diyor ki: “Namus cinayetlerini azaltmanın tek yolu geniş kapsamlı bir eğitim. Bu eğitim yalnızca okulla sınırlı kalmamalı. Çocuğun evde tanık olduğu ilişki örnekleri namus konusundaki görüşlerini şekillendirir.” Yani eşitlikçi bir ilişki egemen olmalı. Bir de, namus kültürü ile din kültürü arasında birebir ilişkinin görülmemesi de ilginç bir bulgu. Siz kimsiniz, yoksa hepimiz mutant mıyız?  Gökhan Oral ve Sema Sözer Dabanlıoğlu, toplumun ve insanlığın yaşadığı derin travmayı yazıyor. Ve diyorlar ki “Savaşlar, kitlesel çatışmalar, zorunlu göçler, katliamlar sadece buna maruz kalan nesillere değil, gelecek nesillere de çok zor yükler bindirir; açılan yaraların sarılması bazen yüz yıllar alabilir&#8230;” Travmasız bir toplum ve dünya, herhalde büyük ütopya bu olsa gerek! Sürekli köşelerimizde, geleceğe daha geniş açıdan bakan yazılara dikkatinizi çekeriz. Siz Kimsiniz? Bu köşede “siz bir mutantsınız” bölümü var. Yani siz salt siz değilsiniz! Biyolojik yapınız geçmişlerle, başka canlılarla dolu! “Diğer türlerden gelen genler ve akrabalarınızdan gelen hücreler vücudunuzun içinde yaşar&#8230;” Doğan Kuban, “Değişim de bir yaşam yasasıdır, buna evrim deniyor” diyor yazısında&#8230;  Müfit Akyos, Mustafa Çetiner, Bozkurt Güvenç, Tanol Türkoğlu yine ilginç konularla hepimize katkılarını sürdürüyorlar. Tabii bunların yanı sıra, geçen sayılarımızda yayınladığımız “Satranç ve 7 Hayat Dersi” yazısına, şimdi de “Tavladan Öğrenilecek 7 hayat Dersi” yazısıyla Kamil Karaali katkıda bulunuyor. Beslenme sayfamızı düzenli okuyunuz. Sağlıklı ve bilimsel beslenme üzerine gelişmeleri izliyorsunuz. Bu arada sadece nefesten tanınan 17 hastalık, son araştırma haberleri, evren kadar karmaşık bir yapıya sahip beyine ilk dokunanlardan Cushing’in öyküsü&#8230; Ve daha pek çok konu, hayata, bilime, geleceğe ve bize dair&#8230; Her Cuma geleceği kuruyoruz. Gelecek sayıda yine dolu dolu bilim, kültür ve eleştirel dünyamızda bir arada olmak üzere, hoşça kalın&#8230;</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/erkek-saldirganligini-besleyen-bir-arkaik-kultur-uzerine">Erkek saldırganlığını besleyen bir arkaik kültür üzerine</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>HBT’nin 45. sayısının ana konusu: namus kültürü. Kökenleri, bugünü ve ne yapılması gerektiği üzerine uzman görüşleri.</p>
<p>Namus adına ne cinayetler işleniyor, ne ocaklar sönüyor&#8230; Yılda neredeyse her gün bir kadın öldürülüyor namus uğruna, veya terk ettiği, boşanmak istediği için. Boşansa bile karısını hâlâ  “kendi malı” sanan bir erkek kültürünün dışa vurumu&#8230; Sonuçları mahvedici, hem bir canı ortadan kaldırıyor hem de kendini ve çocuklarını yakıp kül ediyor.</p>
<p>Belki daha da vahimi: Toplum da bu ilkel kültürün sürmesine katkıda bulunuyor. En vahimi ve bu kültürün sürdürülmesinde ana etken, aile ve çevrenin “namusunu temizle” baskısı ve cinayeti işleyenin bu sayede “temize çıktığını” sanması! “Namusunu temizlemesi” adeta yaşamı, kendisi, varoluşu için olmazsa olmaz. Kendini yok edici nitelikte olmasına rağmen. Bu açıdan değerlendirildiğinde, namus kültürü cinayetlerine adeta intihara, canlı bomba eylemine denk gelen bir nitelik atfedebiliriz. Hikayesini, konu üzerinde çalışan uluslararası uzmanlar, ve şüphesiz ki Prof. Çiğdem Kağıtçıbaşı’nın görüşlerinden okuyacaksınız. Kişinin “şerefi” ve bunu koruması ile yakından ilgili bu kültürün çeşitli tanımlarını veriyor <strong>Reyhan Oksay</strong> yaptığı derlemede.</p>
<p>“Namus kültürü”nün katı ve yaygın olduğu toplumlarda, arkaik yapı güçlü bir şekilde ayakta. Yani ilk zamanlardan bugüne gelen ataerkil ve feodal ilişkilerin güçlü olduğu ve kapitalist ilişkilerin henüz yeterince tam parçalayamadığı, bireyselleşmeden çok aşiret diyebileceğimiz yapı içinde yaşamın sürdüğü bir yapı. Şüphesiz, kapitalizmin henüz iyi nüfuz edemediği, demokratik devrimlerin yapılamadığı etnik ve mezhepsel güçlü küçük toplumsal yapılar da namus kültürünü durmadan üretiyorlar.</p>
<p>Kağıtçıbaşı diyor ki: “Namus cinayetlerini azaltmanın tek yolu geniş kapsamlı bir eğitim. Bu eğitim yalnızca okulla sınırlı kalmamalı. Çocuğun evde tanık olduğu ilişki örnekleri namus konusundaki görüşlerini şekillendirir.” Yani eşitlikçi bir ilişki egemen olmalı. Bir de, namus kültürü ile din kültürü arasında birebir ilişkinin görülmemesi de ilginç bir bulgu.</p>
<p><strong>Siz kimsiniz, yoksa hepimiz mutant mıyız?</strong></p>
<p><strong> </strong><strong>Gökhan Oral </strong>ve <strong>Sema Sözer Dabanlıoğlu, </strong>toplumun ve insanlığın yaşadığı derin travmayı yazıyor. Ve diyorlar ki “Savaşlar, kitlesel çatışmalar, zorunlu göçler, katliamlar sadece buna maruz kalan nesillere değil, gelecek nesillere de çok zor yükler bindirir; açılan yaraların sarılması bazen yüz yıllar alabilir&#8230;” Travmasız bir toplum ve dünya, herhalde <strong>büyük ütopya </strong>bu olsa gerek!</p>
<p>Sürekli köşelerimizde, geleceğe daha geniş açıdan bakan yazılara dikkatinizi çekeriz. <strong>Siz Kimsiniz</strong>? Bu köşede “<strong>siz bir mutantsınız</strong>” bölümü var. Yani siz salt siz değilsiniz! Biyolojik yapınız geçmişlerle, başka canlılarla dolu! “<strong>Diğer türlerden gelen genler ve akrabalarınızdan gelen hücreler vücudunuzun içinde yaşar&#8230;”</strong></p>
<p><strong>Doğan Kuban</strong>, “Değişim de bir yaşam yasasıdır, buna evrim deniyor” diyor yazısında&#8230;  <strong>Müfit Akyos, Mustafa Çetiner, Bozkurt Güvenç, Tanol Türkoğlu</strong> yine ilginç konularla hepimize katkılarını sürdürüyorlar. Tabii bunların yanı sıra, geçen sayılarımızda yayınladığımız “Satranç ve 7 Hayat Dersi” yazısına, şimdi de “Tavladan Öğrenilecek 7 hayat Dersi” yazısıyla <strong>Kamil Karaali</strong> katkıda bulunuyor.</p>
<p><strong>Beslenme</strong> sayfamızı düzenli okuyunuz. Sağlıklı ve bilimsel beslenme üzerine gelişmeleri izliyorsunuz. Bu arada sadece nefesten tanınan 17 hastalık, son araştırma haberleri, evren kadar karmaşık bir yapıya sahip beyine ilk dokunanlardan Cushing’in öyküsü&#8230; Ve daha pek çok konu, hayata, bilime, geleceğe ve bize dair&#8230;</p>
<p>Her Cuma geleceği kuruyoruz. Gelecek sayıda yine dolu dolu bilim, kültür ve eleştirel dünyamızda bir arada olmak üzere, hoşça kalın&#8230;</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/erkek-saldirganligini-besleyen-bir-arkaik-kultur-uzerine">Erkek saldırganlığını besleyen bir arkaik kültür üzerine</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">5240</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
