<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>köy arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/koy/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/koy</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Wed, 15 May 2019 12:12:59 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Anadolu’yu sanayileştirmek</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/anadoluyu-sanayilestirmek</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Doğan Kuban]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 11 Mar 2019 12:29:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Doğan Kuban]]></category>
		<category><![CDATA[anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[fabrika]]></category>
		<category><![CDATA[göç]]></category>
		<category><![CDATA[işçi sınıfı]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[kalkınma]]></category>
		<category><![CDATA[kent]]></category>
		<category><![CDATA[kentli]]></category>
		<category><![CDATA[köy]]></category>
		<category><![CDATA[köylü]]></category>
		<category><![CDATA[sanayi]]></category>
		<category><![CDATA[sanayileşme]]></category>
		<category><![CDATA[şehir]]></category>
		<category><![CDATA[sınıf farkı]]></category>
		<category><![CDATA[teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[üretim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=13216</guid>

					<description><![CDATA[<p>Anadolu’nun bazı bölgelerinde hatırı sayılı bir sanayi atılımı var. Büyük fabrikalar açıldı. Fakat Türkiye’nin yerleşme yapısı, büyük kentlere, özellikle İstanbul’a akarak, kökten değiştikten sonra bunlarla Anadolu sanayileşmiş olmuyor. Bizim sanayi sektörümüz dünyanın teknolojik gelişmesinin birincil üretim alanlarında atılım yapamadı. Montaj, tekstil, ev araçları, inşaat, sıradan ilaç ve ambalaj malzemesi üretiyor. Karabük’te sınırlı bir inşaat demiri sanayisi var. Bir de madencilik. Küçük bir gemi üretimi de var. Makinesi dışarıdan gelen. Kırıkkale’de ordu gereksinmeleri için sınırlarını bilmediğim bir üretim yapılıyor. Bundan 50 yıl öncesinin Türkiye’sinde yaşamıyoruz. Ama bunlar Türkiye’yi bir Güney Kore yapamıyor. Yüksek ve önde gelen teknolojilere henüz sahip olamadığımızı söylemek için motorlu araçlardan telefonlara kadar hepsinin ithal olduğunu bilmek ve ulusal ihracat ve ithalat listelerine bakmak yeterli. Henüz bir sanayi ülkesi değil, bir sanayi pazarıyız. Anadolu’nun sanayi hatta tarım açısından ihmal edilmesindeki temel neden Türk sanayi üretiminin İstanbul ve çevresinde yoğunlaşmasıdır. Osmanlı döneminin İstanbul imgesi, Türk halkının cahil ve az okumuş kesiminde günümüze kadar çekiciliğini korudu. Bizim halkın tarih imgesi hala mitoloji ile besleniyor. Kırsal kesim özellikle 1970-80’li yıllardan sonra kentlere göç ederken genel seçim İstanbul’du. Bugün, ülke ekonomisini kemiren İstanbul, spekülatif inşaatın ülkenin milyarlarını toprağa gömen ve fakir insanları aptal tüketicilere çeviren bir emme-basma makinesi olarak çalışıyor. Ürettiği ahlaksızlık, kargaşa ve güvensizlik Türk toplumunu dejenere ettiği gibi, Anadolu’nun gelişmesini de engelliyor. Bu yazının konusu ülkeyi topallaştırıp dengesini bozan gelişmeler değil. Anadolu’yu ve onunla birlikte Türkiye’yi, hakkı olan çağdaş üretim düzeyine yükseltmek için bir programın sunulması. Bu Anadolu’yu bir Ruhr Havzası’na dönüştürme önerisi değil. Bütün ülkeye dengeli olarak yayılan bir sanayileşme önerisi. Ve bu sanayileşme çevresinde bölgenin her alanda gelişmesini sağlamak, yüzyıllardır süren bölgeler arası dengesizlik ve eşitsizlikleri ortadan kaldırmak için bir öneri. Bugün İstanbul’da kentli olamadan sokak ve caddeleri dolduran kırsal kökenli yoksul işçiler, son 50 yılda Anadolu’ya ve halkına bilinçsizce yapılan haksızlık ve eziyeti gösteriyor. ‘Cahil toplum buna kendi karar verdi’ diyenler vardır. Fakat bu ya ‘bu toplum cahillerden oluşuyor’ demek, ya da ‘bu toplumun okumuşları halkı ve ülkeyi sevmiyorlar’ demek anlamına geliyor. İstanbul’a fabrika yapıp çiftçiyi İstanbul’a çağırmak, sonra Ardahan’a, Bayburt’a, hocasız üniversite açmak Cumhuriyet tarihinin son dönemlerinin trajikomedisidir. Türkiye ulusal gelirinin yüzde kaçı Bitlis’e ya da Erzincan’a gidiyor? Bu ülkede bu soruyu soran kaç kişi var? Kişiler arasındaki gelir dengesizlikleri yetmiyormuş gibi, ülkede bölgesel farklar hala günümüzde kabul edilemeyecek kadar uygarlık boyutlarda. Bugün Doğu Anadolu’da bundan yarım yüz yıl önceki koşullarda yaşayanlar var. Sunduğum sanayileşme ağı önerisinde, bir sanayi dalına tahsis edilen kentlerin 200.000 ile 1.000.000 boyutlarında kalması, gelişmenin dengeli yayılması için önerdiğim sayısal limitler. Bu bağlamda Almanya, Türkiye’ye yakın nüfusu ve daha küçük yüzey ölçüsü ile, etkin bir nüfus dağılım modeli olarak yol gösterici olmuştur. Öneri kapsamında, her seçilen kente konan nüfus sınırı, kentin var olan sanayi potansiyeli, yeni yerleşecek üretim potansiyeli ve ham madde sağlanmasının modalitelerine bağlı olarak saptanır. Kentin üretim alanı içeriği ve boyutları saptandıktan sonra, bu alanı besleyecek yüksek teknik öğretim potansiyeli ona bağlı olarak ayrıca belirlenir. Üniversite, bölgenin işlevi ve görevi olan bilim ve sanayi alanında AR-GE kurumu olarak çalışacak, aynı zamanda toplumsal çağdaşlaşmanın odağı olacaktır. Bu merkezlerin gelişmesi idari formalitelerin tamamlanmasını beklerken saptanan sanayi alanında üretime geçmek olasılığı vardır. Yerel olarak gelişme formel oluşum tamamlanmadan, üretimle birlikte çevre insanı için yararlı olmaya başlayabilir.  Kaldı ki Anadolu’nun birçok kenti birkaç sanayi kuruluşuna ve   öğretim odağı olarak, bir üniversiteye sahiptir. Bu üniversitelerin klasik bilgi veren merkezler olmaktan çıkıp araştırma kurumu olmaya doğru bir evrim geçirmeleri yaşamsal bir zorunluluktur. Bu sanayi merkezleri güneydoğu-kuzeybatı ve güneybatı-kuzeydoğu aksları üzerinde, başkentte buluşan bir ulaşım sistemi içinde bütün yurdu kapsayan bir ağ dokusu oluşturacaklardır. Üniversite ile sanayi arasındaki iş birliğinin yaratacağı ekonomik güç ve kültürel sinerji ile yöre halkının çağdaş bilinçlenmesine ve uluslararası uygarlığın bilinçli üyeleri olmalarına hizmet edeceklerdir. Türk halkı teknoloji ithal etmekten teknoloji kullanmaya geçişi böyle bir ortamda gerçekleştirebilir. Bunun için megapollere göç etmesine gerek kalmayacaktır. Türkiye’nin hemen hemen her yöresinde uygarlık tarihinin bir aşamasının mirası vardır. Bu varlık bu merkezlerin büyük çoğunluğunu turizm ve tarih açısından da çekici kılmaktadır. Yerel üniversiteler bu maddi potansiyeli kültürel ve ekonomik olarak değerlendirmek açısından yöre halkıyla iş birliği yaparak, Türkiye turizmini dünya turizminin en üst düzeyine çıkarabilirler. Bu sistemin tüm kapasitesi ile çalışması mevcut ulaşım ağının daha mükemmel olmasını da gerektirecek ve sağlayacaktır. Bu yazıda önerdiğim Anadolu sanayileşme tasarısı, Anadolu’da fabrika kurmak değil, tümel ve yurt yüzeyine yayılan bir sanayileşmeyi öngören ve onun çevresinde gelişecek bir uygar yaşamı hedefleyen bütüncül bir kalkınma projesi taslağı ve önerisidir. Bu gelişmenin finansmanı bölgeye taşınacak sanayi kuruluşlarının yatırımları (başka bir dille İstanbul çevresinde yoğunlaşan yatırımlarını Anadolu’ya yapmaları) yerel sermayenin, sigorta şirketlerinin, bankaların ve ilgi duyarsa yabancı sermayenin ve yerel belediyelerin ve halkın katkılarıyla olacaktır. Burada en önemli toplumsal olgu yöre halkının bilinçli ilgisi, irade ve katkısıdır. Bunu yörenin entelektüelleri desteklemelidirler. Böylece her sanayi merkezi geleceğin Anadolu’sunda bir ulusal kültür odağı olmanın potansiyelini taşıyacaktır. Bu Anadolu kentlerini, geçmişin mitosu ile değil, geleceğin inşasına katkıları ile kimlik sahibi yapacaktır. Kentlerin seçiminde amaca en çabuk varma potansiyeli kuşkusuz önemli olacaktır. Sanayi alt yapısı, öğretim alt yapısı, ulaşım, tarımsal potansiyel, yöresel gelir, çevresel zenginlik, tarihi miras olarak temel veriler başından değerlendirilmelidir. Eğer Türkiye böyle bir program gerçekleştirebilirse, ulusal gelirini, 2025’e kadar 15.000 Dolar düzeyine çıkarabilir. Türkiye’de ve dünyada ister devlet ister bakkal, her işletmenin en önemli ölçütü kontrol edilebilir boyutlardır. Gerçi dünyada   devletlerin tarihi mekanik ölçütlere ve parametrelere sokulamaz. Örneğin Çin ve Hindistan’ı, anormal coğrafi boyutları olan Rusya, Birleşik Amerika, Brezilya, Avustralya, Kanada gibi ülkeleri sadece fiziksel ölçülerle değerlendiremezsiniz. Günümüzde teknoloji insana her şeyi kontrol edebildiği sanısını veriyor. Oysa sekizde biri aç, kaza, cinayet ve savaş içinde yaşayan dengesiz bir dünya, yaşam standartları arasında dağlar kadar fark olan ülkeler, toplumlar içinde rahatsız edici eşitsizlikler var. Birleşik Amerika’da son araştırmalarda alt ve üst gruplar arasında 350 kata kadar çıkan farklar olduğunu, Kaliforniya Üniversitesi kampüsünde politika bilimi profesörü Robert B. Reich söylüyordu. (Spiegel, 6-8-2016). Fakat uygarlık ve yaşam standartlarını ölçülebilir parametrelerin işlevleri olarak tanımlayabiliriz. Bunları başında, öğretim, üretim, bilim, teknoloji ve örgütlenme başta gelir. Bunlara bağlı bilgi birikimi, sanat, felsefe, toplumsal davranışlar gibi daha özel ve tanımı güç özellikler de var. Fakat kontrol edilebilirlik ve disiplin yaşamı güvenilir kılmanın temel ölçütüdür. Bunu yapısal nitelikleri ile gerçekleştiren, zorbalıkla gerçekleştiren, ya da gerçekleştiremeyen ülkeler var. Fakat bazı açık ve gözle görülen hastalıklar var: Nüfus, bilgi birikimi, üretim, teknolojik kapasite, bunlar bu çağda insanca yaşamak ve üretmek için yetersiz. Sevgili Okurlar, Bütün yurda Batı uygarlığı ile aynı düzeyde modern ve çağdaş olanı yaymak düşüncesi Cumhuriyet’in temelinde yatar. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra İstanbul, hükümetin temel ilgi odağı olunca Anadolu yeniden gözden düşmüştür. Bugün bile doğuya tayin edilmek gençleri irkilten bir durumdur. Kuşkusuz 1950’lerle karşılaştırılınca çok daha ileri ve zengin bir ülkede yaşıyoruz. Ama Van, Ağrı, hatta Erzincan, Niğde ve daha pek çok kent merkezi çağdaş uygarlıktan çok uzak ortamlardır. Bugün eski dönemlere karşı, insanları dünyadan izole olmaktan kurtaran radyo, televizyon ve telefondur. Anadolu’nun temel ekonomik sorunu bölgeler arsındaki farklılıklardır. Kırsal yörelerde bu fark kabul edilemeyecek kadar geridir. Bu geri kalmışlık çölünün izolasyon hissini hafifleten modern iletişim araçları ve ulaşımdır. Van’a giden bir uçak bir uygarlık mesajıdır. Fakat bölgesel kalkınma için ulaşım ve iletişimin cahil insanlarda yarattığı memnuniyet, onların yoksul yaşamlarına bir rahatlık getirmez. Modern iletişim ve ulaşım araçları ülkeyi kalkındırma araçları değildir. Onlar bilim, teknoloji ve sanayi üretimini destekleyen araçlardır. Bu araçlar, insanlarda o zamana kadar akıllarına bile gelmeyen tüketim eğilimleri yaratıyorsa, bu Profesör Reich’ın söylediği yeni bir sınıfsallaşmaya giden yoldur. Amerikalı profesör bu durumun, dar gelirli kimselerde yarattığı duygulara ‘şiddetli kızgınlık’ demiş. Ama Türkiye gibi ülkelerde sınıfsal kin ve nefrete dönüşebilir. Cumhuriyet’in 10. Yıl Marşı ‘imtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir ülkeyiz!’ diyordu. Bu gerçek demokrasinin tanımıdır. Türkiye’de yabancılar ve politikacılar kızgınlığı laik aydına çevirmeyi becerdiler. Fakat bunun giderek ekonomik sınıfsallığa dönüşmesi olasılığı var. Bugünden yarına olacakları göremeyen kapitalist çıraklarını, ülke ile birlikte kurtaracak olan Anadolu kalkınmasıdır. Eğer Anadolu sanayileşir ve megapol İstanbul’un Türkiye üzerindeki boğucu   mirasyedi baskısı kalkarsa, yerel sanayi atılımları üzerine kurulacak ülkesel kalkınma geleceğimize güvenlik getirebilir. Bu sanayileşmenin çevresinde, ülkenin arkeolojik, tarihi ve doğal verilerin de yardımı ile ülkeyi yüzyıl ortasında Avrupa refah standartlarının alt basamaklarına ulaştırabiliriz. Ülkenin geleceği politikacıların ekonomik, kültürel ve politik boş tartışmalarında amacından uzaklaşıyor. Eğer toplum iki kuşakta Avrupa ekonomilerine yaklaşan bir atılım yapacağına inansa, 1923-38 arasındaki irade ve disiplinini kazanamaz mı? Yakın geleceğe umutla bakan bir Türk insanı olamaz mı? Sevgili Okurlar, Bu programın politika ile ilgisi yoktur. Kentin hangi patiye oy verdiği, hangi partinin belediyesinin elinde olduğu, yatırımcının partili olması önemli değildir. Ulaşımın AKP tarafından yapılması da önemli değildir. Bana göre böyle bir programa sahip çıkacak herkes ulustan yanadır. Yöreden yana olması da önemli değildir. Bu, ulusu, bilimsel ve teknolojik olarak bütün ülkeyi içine alan bir bütünlük içinde, her yöreye en iyi katkı yapabileceği teknoloji alanında ülke ekonomisine yeni bir ivme verecek ulusal bir plandır. Her yöre toprağın verdiği geleneksel olanakların çağdaş   bilim ve teknolojinin katkıları ile gelişecek patlamasının insana, topluma ve ülkeye ekonomik refah getirecek bir çaba olarak ve kendi toprağını, dağını, ovasını ve kültürünü güçlendirecek bir atılım olarak görecek bir tutum içinde bu çabaya katılacaktır. Bu çalışan üniteler çok daha gelişmiş bir kara yolu ağı ile bütünleşecektir. Büyük kentlerin yalancı çekiciliğini kendi kentimize, ana baba yurduna neden getirmeyelim? Bu hiçbir politik ideolojinin parçalayamayacağı kadar büyük bir örgütlenmedir. Zaten var olan bir dengesiz gelişmenin yurda yayılması ve kentleşme aşamasının sadece Batı’nın büyük kentlerinde değil, Rize’de, Erzurum’da, Van’da, Sivas’ta, Samsun’da, Konya’da teknolojiye dönük olarak, daha ekonomik, insancıl boyutlarda sürmesi demektir. Böyle bir ulusal program Türkiye’de bilim ve teknolojinin ülkeye onur verecek bir etkinliğe yükselmesine de yardım edecektir. Olasılıkla İslam dünyasında Türkiye’yi yine bir örnek ve lider düzeyine çıkaracaktır. Çağdaş İslam toplumlarının kurtuluşu da petrol satmak ya da gökdelen yapmakta değil, Çin’in, Kore’nin örnek olduğu bilimsel ve teknolojik atılımı gerçekleştirmekten geçmektedir. Kuşkusuz Müslümanların entelektüel performansını da tetikleyecektir. Sevgili Okurlar, Bunu yapamayız demeyin! Ulusal gelirin %10’u, 20 yılda bunu başarabilir. Buna sanayi şirketlerinin, bankaların, sigorta şirketlerinin, olasılıkla yabancı sermayenin ve kişilerin katkıları da eklenecektir. Sürekli yükselen bir büyüme eğrisi içinde, yüzyıl ortalarında ülkenin ekonomik potansiyeli Avrupa’nın orta basamaklarına ulaşabilir. Doğan Kuban </p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/anadoluyu-sanayilestirmek">Anadolu’yu sanayileştirmek</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Anadolu’nun bazı bölgelerinde hatırı sayılı bir sanayi atılımı var. Büyük fabrikalar açıldı. Fakat Türkiye’nin yerleşme yapısı, büyük kentlere, özellikle İstanbul’a akarak, kökten değiştikten sonra bunlarla Anadolu sanayileşmiş olmuyor.</p>
<p>Bizim sanayi sektörümüz dünyanın teknolojik gelişmesinin birincil üretim alanlarında atılım yapamadı. Montaj, tekstil, ev araçları, inşaat, sıradan ilaç ve ambalaj malzemesi üretiyor. Karabük’te sınırlı bir inşaat demiri sanayisi var. Bir de madencilik. Küçük bir gemi üretimi de var. Makinesi dışarıdan gelen. Kırıkkale’de ordu gereksinmeleri için sınırlarını bilmediğim bir üretim yapılıyor. Bundan 50 yıl öncesinin Türkiye’sinde yaşamıyoruz. Ama bunlar Türkiye’yi bir Güney Kore yapamıyor.</p>
<p>Yüksek ve önde gelen teknolojilere henüz sahip olamadığımızı söylemek için motorlu araçlardan telefonlara kadar hepsinin ithal olduğunu bilmek ve ulusal ihracat ve ithalat listelerine bakmak yeterli. Henüz bir sanayi ülkesi değil, bir sanayi pazarıyız.</p>
<p>Anadolu’nun sanayi hatta tarım açısından ihmal edilmesindeki temel neden Türk sanayi üretiminin İstanbul ve çevresinde yoğunlaşmasıdır. Osmanlı döneminin İstanbul imgesi, Türk halkının cahil ve az okumuş kesiminde günümüze kadar çekiciliğini korudu. Bizim halkın tarih imgesi hala mitoloji ile besleniyor. Kırsal kesim özellikle 1970-80’li yıllardan sonra kentlere göç ederken genel seçim İstanbul’du.</p>
<p>Bugün, ülke ekonomisini kemiren İstanbul, spekülatif inşaatın ülkenin milyarlarını toprağa gömen ve fakir insanları aptal tüketicilere çeviren bir emme-basma makinesi olarak çalışıyor. Ürettiği ahlaksızlık, kargaşa ve güvensizlik Türk toplumunu dejenere ettiği gibi, Anadolu’nun gelişmesini de engelliyor.</p>
<p>Bu yazının konusu ülkeyi topallaştırıp dengesini bozan gelişmeler değil. Anadolu’yu ve onunla birlikte Türkiye’yi, hakkı olan çağdaş üretim düzeyine yükseltmek için bir programın sunulması. Bu Anadolu’yu bir Ruhr Havzası’na dönüştürme önerisi değil. Bütün ülkeye dengeli olarak yayılan bir sanayileşme önerisi. Ve bu sanayileşme çevresinde bölgenin her alanda gelişmesini sağlamak, yüzyıllardır süren bölgeler arası dengesizlik ve eşitsizlikleri ortadan kaldırmak için bir öneri.</p>
<p>Bugün İstanbul’da kentli olamadan sokak ve caddeleri dolduran kırsal kökenli yoksul işçiler, son 50 yılda Anadolu’ya ve halkına bilinçsizce yapılan haksızlık ve eziyeti gösteriyor. ‘Cahil toplum buna kendi karar verdi’ diyenler vardır. Fakat bu ya ‘bu toplum cahillerden oluşuyor’ demek, ya da ‘bu toplumun okumuşları halkı ve ülkeyi sevmiyorlar’ demek anlamına geliyor. İstanbul’a fabrika yapıp çiftçiyi İstanbul’a çağırmak, sonra Ardahan’a, Bayburt’a, hocasız üniversite açmak Cumhuriyet tarihinin son dönemlerinin trajikomedisidir.</p>
<p>Türkiye ulusal gelirinin yüzde kaçı Bitlis’e ya da Erzincan’a gidiyor? Bu ülkede bu soruyu soran kaç kişi var? Kişiler arasındaki gelir dengesizlikleri yetmiyormuş gibi, ülkede bölgesel farklar hala günümüzde kabul edilemeyecek kadar uygarlık boyutlarda. Bugün Doğu Anadolu’da bundan yarım yüz yıl önceki koşullarda yaşayanlar var.</p>
<p>Sunduğum sanayileşme ağı önerisinde, bir sanayi dalına tahsis edilen kentlerin 200.000 ile 1.000.000 boyutlarında kalması, gelişmenin dengeli yayılması için önerdiğim sayısal limitler. Bu bağlamda Almanya, Türkiye’ye yakın nüfusu ve daha küçük yüzey ölçüsü ile, etkin bir nüfus dağılım modeli olarak yol gösterici olmuştur.</p>
<p>Öneri kapsamında, her seçilen kente konan nüfus sınırı, kentin var olan sanayi potansiyeli, yeni yerleşecek üretim potansiyeli ve ham madde sağlanmasının modalitelerine bağlı olarak saptanır. Kentin üretim alanı içeriği ve boyutları saptandıktan sonra, bu alanı besleyecek yüksek teknik öğretim potansiyeli ona bağlı olarak ayrıca belirlenir. Üniversite, bölgenin işlevi ve görevi olan bilim ve sanayi alanında AR-GE kurumu olarak çalışacak, aynı zamanda toplumsal çağdaşlaşmanın odağı olacaktır.</p>
<p>Bu merkezlerin gelişmesi idari formalitelerin tamamlanmasını beklerken saptanan sanayi alanında üretime geçmek olasılığı vardır. Yerel olarak gelişme formel oluşum tamamlanmadan, üretimle birlikte çevre insanı için yararlı olmaya başlayabilir.  Kaldı ki Anadolu’nun birçok kenti birkaç sanayi kuruluşuna ve   öğretim odağı olarak, bir üniversiteye sahiptir. Bu üniversitelerin klasik bilgi veren merkezler olmaktan çıkıp araştırma kurumu olmaya doğru bir evrim geçirmeleri yaşamsal bir zorunluluktur.</p>
<p>Bu sanayi merkezleri güneydoğu-kuzeybatı ve güneybatı-kuzeydoğu aksları üzerinde, başkentte buluşan bir ulaşım sistemi içinde bütün yurdu kapsayan bir ağ dokusu oluşturacaklardır. Üniversite ile sanayi arasındaki iş birliğinin yaratacağı ekonomik güç ve kültürel sinerji ile yöre halkının çağdaş bilinçlenmesine ve uluslararası uygarlığın bilinçli üyeleri olmalarına hizmet edeceklerdir. Türk halkı teknoloji ithal etmekten teknoloji kullanmaya geçişi böyle bir ortamda gerçekleştirebilir. Bunun için megapollere göç etmesine gerek kalmayacaktır.</p>
<p>Türkiye’nin hemen hemen her yöresinde uygarlık tarihinin bir aşamasının mirası vardır. Bu varlık bu merkezlerin büyük çoğunluğunu turizm ve tarih açısından da çekici kılmaktadır. Yerel üniversiteler bu maddi potansiyeli kültürel ve ekonomik olarak değerlendirmek açısından yöre halkıyla iş birliği yaparak, Türkiye turizmini dünya turizminin en üst düzeyine çıkarabilirler.</p>
<p>Bu sistemin tüm kapasitesi ile çalışması mevcut ulaşım ağının daha mükemmel olmasını da gerektirecek ve sağlayacaktır.</p>
<p>Bu yazıda önerdiğim Anadolu sanayileşme tasarısı, Anadolu’da fabrika kurmak değil, tümel ve yurt yüzeyine yayılan bir sanayileşmeyi öngören ve onun çevresinde gelişecek bir uygar yaşamı hedefleyen bütüncül bir kalkınma projesi taslağı ve önerisidir.</p>
<p>Bu gelişmenin finansmanı bölgeye taşınacak sanayi kuruluşlarının yatırımları (başka bir dille İstanbul çevresinde yoğunlaşan yatırımlarını Anadolu’ya yapmaları) yerel sermayenin, sigorta şirketlerinin, bankaların ve ilgi duyarsa yabancı sermayenin ve yerel belediyelerin ve halkın katkılarıyla olacaktır. Burada en önemli toplumsal olgu yöre halkının bilinçli ilgisi, irade ve katkısıdır. Bunu yörenin entelektüelleri desteklemelidirler. Böylece her sanayi merkezi geleceğin Anadolu’sunda bir ulusal kültür odağı olmanın potansiyelini taşıyacaktır. Bu Anadolu kentlerini, geçmişin mitosu ile değil, geleceğin inşasına katkıları ile kimlik sahibi yapacaktır.</p>
<p>Kentlerin seçiminde amaca en çabuk varma potansiyeli kuşkusuz önemli olacaktır. Sanayi alt yapısı, öğretim alt yapısı, ulaşım, tarımsal potansiyel, yöresel gelir, çevresel zenginlik, tarihi miras olarak temel veriler başından değerlendirilmelidir. Eğer Türkiye böyle bir program gerçekleştirebilirse, ulusal gelirini, 2025’e kadar 15.000 Dolar düzeyine çıkarabilir.</p>
<p>Türkiye’de ve dünyada ister devlet ister bakkal, her işletmenin en önemli ölçütü kontrol edilebilir boyutlardır. Gerçi dünyada   devletlerin tarihi mekanik ölçütlere ve parametrelere sokulamaz. Örneğin Çin ve Hindistan’ı, anormal coğrafi boyutları olan Rusya, Birleşik Amerika, Brezilya, Avustralya, Kanada gibi ülkeleri sadece fiziksel ölçülerle değerlendiremezsiniz. Günümüzde teknoloji insana her şeyi kontrol edebildiği sanısını veriyor. Oysa sekizde biri aç, kaza, cinayet ve savaş içinde yaşayan dengesiz bir dünya, yaşam standartları arasında dağlar kadar fark olan ülkeler, toplumlar içinde rahatsız edici eşitsizlikler var. Birleşik Amerika’da son araştırmalarda alt ve üst gruplar arasında 350 kata kadar çıkan farklar olduğunu, Kaliforniya Üniversitesi kampüsünde politika bilimi profesörü Robert B. Reich söylüyordu. (Spiegel, 6-8-2016). Fakat uygarlık ve yaşam standartlarını ölçülebilir parametrelerin işlevleri olarak tanımlayabiliriz. Bunları başında, öğretim, üretim, bilim, teknoloji ve örgütlenme başta gelir. Bunlara bağlı bilgi birikimi, sanat, felsefe, toplumsal davranışlar gibi daha özel ve tanımı güç özellikler de var. Fakat kontrol edilebilirlik ve disiplin yaşamı güvenilir kılmanın temel ölçütüdür. Bunu yapısal nitelikleri ile gerçekleştiren, zorbalıkla gerçekleştiren, ya da gerçekleştiremeyen ülkeler var. Fakat bazı açık ve gözle görülen hastalıklar var: Nüfus, bilgi birikimi, üretim, teknolojik kapasite, bunlar bu çağda insanca yaşamak ve üretmek için yetersiz.</p>
<p>Sevgili Okurlar,</p>
<p>Bütün yurda Batı uygarlığı ile aynı düzeyde modern ve çağdaş olanı yaymak düşüncesi Cumhuriyet’in temelinde yatar. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra İstanbul, hükümetin temel ilgi odağı olunca Anadolu yeniden gözden düşmüştür. Bugün bile doğuya tayin edilmek gençleri irkilten bir durumdur. Kuşkusuz 1950’lerle karşılaştırılınca çok daha ileri ve zengin bir ülkede yaşıyoruz. Ama Van, Ağrı, hatta Erzincan, Niğde ve daha pek çok kent merkezi çağdaş uygarlıktan çok uzak ortamlardır. Bugün eski dönemlere karşı, insanları dünyadan izole olmaktan kurtaran radyo, televizyon ve telefondur.</p>
<p>Anadolu’nun temel ekonomik sorunu bölgeler arsındaki farklılıklardır. Kırsal yörelerde bu fark kabul edilemeyecek kadar geridir. Bu geri kalmışlık çölünün izolasyon hissini hafifleten modern iletişim araçları ve ulaşımdır. Van’a giden bir uçak bir uygarlık mesajıdır. Fakat bölgesel kalkınma için ulaşım ve iletişimin cahil insanlarda yarattığı memnuniyet, onların yoksul yaşamlarına bir rahatlık getirmez.</p>
<p>Modern iletişim ve ulaşım araçları ülkeyi kalkındırma araçları değildir. Onlar bilim, teknoloji ve sanayi üretimini destekleyen araçlardır. Bu araçlar, insanlarda o zamana kadar akıllarına bile gelmeyen tüketim eğilimleri yaratıyorsa, bu Profesör Reich’ın söylediği yeni bir sınıfsallaşmaya giden yoldur. Amerikalı profesör bu durumun, dar gelirli kimselerde yarattığı duygulara ‘şiddetli kızgınlık’ demiş. Ama Türkiye gibi ülkelerde sınıfsal kin ve nefrete dönüşebilir. Cumhuriyet’in 10. Yıl Marşı ‘imtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir ülkeyiz!’ diyordu. Bu gerçek demokrasinin tanımıdır. Türkiye’de yabancılar ve politikacılar kızgınlığı laik aydına çevirmeyi becerdiler. Fakat bunun giderek ekonomik sınıfsallığa dönüşmesi olasılığı var.</p>
<p>Bugünden yarına olacakları göremeyen kapitalist çıraklarını, ülke ile birlikte kurtaracak olan Anadolu kalkınmasıdır. Eğer Anadolu sanayileşir ve megapol İstanbul’un Türkiye üzerindeki boğucu   mirasyedi baskısı kalkarsa, yerel sanayi atılımları üzerine kurulacak ülkesel kalkınma geleceğimize güvenlik getirebilir. Bu sanayileşmenin çevresinde, ülkenin arkeolojik, tarihi ve doğal verilerin de yardımı ile ülkeyi yüzyıl ortasında Avrupa refah standartlarının alt basamaklarına ulaştırabiliriz.</p>
<p>Ülkenin geleceği politikacıların ekonomik, kültürel ve politik boş tartışmalarında amacından uzaklaşıyor. Eğer toplum iki kuşakta Avrupa ekonomilerine yaklaşan bir atılım yapacağına inansa, 1923-38 arasındaki irade ve disiplinini kazanamaz mı? Yakın geleceğe umutla bakan bir Türk insanı olamaz mı?</p>
<p>Sevgili Okurlar,</p>
<p>Bu programın politika ile ilgisi yoktur. Kentin hangi patiye oy verdiği, hangi partinin belediyesinin elinde olduğu, yatırımcının partili olması önemli değildir. Ulaşımın AKP tarafından yapılması da önemli değildir. Bana göre böyle bir programa sahip çıkacak herkes ulustan yanadır. Yöreden yana olması da önemli değildir. Bu, ulusu, bilimsel ve teknolojik olarak bütün ülkeyi içine alan bir bütünlük içinde, her yöreye en iyi katkı yapabileceği teknoloji alanında ülke ekonomisine yeni bir ivme verecek ulusal bir plandır. Her yöre toprağın verdiği geleneksel olanakların çağdaş   bilim ve teknolojinin katkıları ile gelişecek patlamasının insana, topluma ve ülkeye ekonomik refah getirecek bir çaba olarak ve kendi toprağını, dağını, ovasını ve kültürünü güçlendirecek bir atılım olarak görecek bir tutum içinde bu çabaya katılacaktır. Bu çalışan üniteler çok daha gelişmiş bir kara yolu ağı ile bütünleşecektir.</p>
<p>Büyük kentlerin yalancı çekiciliğini kendi kentimize, ana baba yurduna neden getirmeyelim? Bu hiçbir politik ideolojinin parçalayamayacağı kadar büyük bir örgütlenmedir. Zaten var olan bir dengesiz gelişmenin yurda yayılması ve kentleşme aşamasının sadece Batı’nın büyük kentlerinde değil, Rize’de, Erzurum’da, Van’da, Sivas’ta, Samsun’da, Konya’da teknolojiye dönük olarak, daha ekonomik, insancıl boyutlarda sürmesi demektir.</p>
<p>Böyle bir ulusal program Türkiye’de bilim ve teknolojinin ülkeye onur verecek bir etkinliğe yükselmesine de yardım edecektir. Olasılıkla İslam dünyasında Türkiye’yi yine bir örnek ve lider düzeyine çıkaracaktır. Çağdaş İslam toplumlarının kurtuluşu da petrol satmak ya da gökdelen yapmakta değil, Çin’in, Kore’nin örnek olduğu bilimsel ve teknolojik atılımı gerçekleştirmekten geçmektedir. Kuşkusuz Müslümanların entelektüel performansını da tetikleyecektir.</p>
<p>Sevgili Okurlar,</p>
<p>Bunu yapamayız demeyin! Ulusal gelirin %10’u, 20 yılda bunu başarabilir. Buna sanayi şirketlerinin, bankaların, sigorta şirketlerinin, olasılıkla yabancı sermayenin ve kişilerin katkıları da eklenecektir. Sürekli yükselen bir büyüme eğrisi içinde, yüzyıl ortalarında ülkenin ekonomik potansiyeli Avrupa’nın orta basamaklarına ulaşabilir.</p>
<p><strong>Doğan Kuban</strong><strong> </strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/anadoluyu-sanayilestirmek">Anadolu’yu sanayileştirmek</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">13216</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Panel: Türkiye&#8217;de Orman Köyleri</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/duyurular/panel-turkiyede-orman-koyleri</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 Feb 2019 10:09:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Duyuru ve Etkinlikler]]></category>
		<category><![CDATA[antropoloji]]></category>
		<category><![CDATA[kalkınma]]></category>
		<category><![CDATA[köy]]></category>
		<category><![CDATA[orman]]></category>
		<category><![CDATA[orman köyleri]]></category>
		<category><![CDATA[panel]]></category>
		<category><![CDATA[tübitak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=12961</guid>

					<description><![CDATA[<p>Antropoloji Buluşmaları kapsamında &#8220;Türkiye&#8217;de Orman Köyleri&#8221; başlıklı bir panel gerçekleştiriliyor. Panelde, 2014-2017 yılları arasında 12 orman köyünde yürütülen &#8220;Türkiye’de Orman Köyleri Üzerine Sosyal Antropolojik Araştırma” başlıklı ve TÜBİTAK destekli, Türkiye’deki orman köylerinde yaşanan sosyal değişimi, bu köylerin özelliklerini, yaşam biçimlerini ve sorunlarını anlamaya yönelik araştırmanın hem sonuçları hem de tüm araştırma sürecinde edinilen deneyimler, karşılaşılan güçlükler tartışılacak. Tarih: 16 Şubat 2019, Cumartesi Saat: 14.00 Yer: Aynalıgeçit Etkinlik Mekanı Adres: Meşrutiyet Cad. Avrupa Pasajı K.2 Galatasaray, Beyoğlu, İstanbul Herkese açık olan etkinlik için kayıt ve ücret gerekmiyor.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/duyurular/panel-turkiyede-orman-koyleri">Panel: Türkiye&#8217;de Orman Köyleri</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div>Antropoloji Buluşmaları kapsamında &#8220;Türkiye&#8217;de Orman Köyleri&#8221; başlıklı bir panel gerçekleştiriliyor.</div>
<div></div>
<div>Panelde, 2014-2017 yılları arasında 12 orman köyünde yürütülen &#8220;Türkiye’de Orman Köyleri Üzerine Sosyal Antropolojik Araştırma” başlıklı ve TÜBİTAK destekli, Türkiye’deki orman köylerinde yaşanan sosyal değişimi, bu köylerin özelliklerini, yaşam biçimlerini ve sorunlarını anlamaya yönelik araştırmanın hem sonuçları hem de tüm araştırma sürecinde edinilen deneyimler, karşılaşılan güçlükler tartışılacak.</div>
<div></div>
<div>Tarih: 16 Şubat 2019, Cumartesi<br />
Saat: 14.00<br />
Yer: Aynalıgeçit Etkinlik Mekanı</div>
<div>Adres: Meşrutiyet Cad. Avrupa Pasajı K.2 Galatasaray, Beyoğlu, İstanbul
</div>
<div>Herkese açık olan etkinlik için kayıt ve ücret gerekmiyor.</div>
<div></div>
<div><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-12962" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/02/ormankoyleri.jpeg" alt="" width="720" height="540" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/02/ormankoyleri.jpeg 720w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/02/ormankoyleri-300x225.jpeg 300w" sizes="(max-width: 720px) 100vw, 720px" /></div>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/duyurular/panel-turkiyede-orman-koyleri">Panel: Türkiye&#8217;de Orman Köyleri</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">12961</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Yerel yönetimler kalkınma ilişkisi</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mufit-akyos/yerel-yonetimler-kalkinma-iliskisi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Müfit Akyos]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 23 Jan 2019 11:00:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Müfit Akyos]]></category>
		<category><![CDATA[kalkınma]]></category>
		<category><![CDATA[kent]]></category>
		<category><![CDATA[kır]]></category>
		<category><![CDATA[köy]]></category>
		<category><![CDATA[seçim]]></category>
		<category><![CDATA[seçmen]]></category>
		<category><![CDATA[yerel yönetim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=12761</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yerel yönetimlerin kurumsal kapasiteleri yükseltilmelidir! Önceki yerel seçimler döneminde de o zamanki Cumhuriyet Bilim Teknoloji’de bir dizi yazı yayınlamışım. Örneğin “Yerel Yönetimlerde Yenilikçilik (CBT 13.12.2013) başlıklı yazımda, “çağdaş kentsel sorunlar büyük kentlerde, büyüme ve farklılıkların yönetilmesi ve küçük yerleşimlerde doğal kaynaklardan yerel ekonomiyi güçlendirecek bilgi ekonomisine yönelme olarak kendini göstermektedir. Bu gelişimler karşısında yerel yönetimlerin öncelikle kurumsal kapasitelerini artırmaları(no) gözeten bir strateji geliştirmeleri beklenir… Sonuç olarak, kentin fiziki varlığı ile insan varlığının, yaratıcı ve yenilikçi yaklaşımlarla, sosyal, sanatsal ve kültürel faaliyetler ve nitelikli hizmetler oluşturmak üzere bir araya getirilmesinin siyasa ve araçlarının oluşturulması biçiminde özetleyebileceğimiz bir yönetim anlayışının kent yönetimlerine hakim olmasını talep ediyorum. Katılır mısınız?” demişim. Geçen beş yıl ve projecilik illeti Geçen beş yıl içinde yönetim yapımızdaki geriye gidiş esaslı köklü değişimin beslediği yönetim beceriksizliğinin ve boşluğunun da etkisi ile yerel ve bölgesel kalkınma konularıyla ilgilenen belediyelerin sayısı artmaktadır. Tekil veya modele dayalı başarılı örnekler dünyada da görülmektedir. Ülkemizde ortaya çıkan örneklerin bütünsel bir kalkınma bakış açısına sahip olduğunu söyleyebilmek zordur. Bu durumda, artarak merkezileşen yönetim anlayışından kaynaklanan ve süregiden idari belirsizliğin yanı sıra yerel yönetimlerin görev sınırlarının da payı vardır. Yine de başarı örnekleri ve yerel dinamiklerin kalkınma alanında artan önemleri yerel yönetimler kalkınma ilişkisini ele almayı gerektiriyor. Son iki yazımda bu konuyu sınırlı araç ve yöntem önerilerini örnekleyerek tartışmaya çalışacağım. Sosyal yenilikle katılım Her bir yerel yönetim bölgesi aynı zamanda üretim yapılan ve artı değer yaratılan bir ekonomik bölgeyi de tanımlamaktadır. Bununla ilgili olarak yönetmenliği 8.10.2016’da yayınlanan Kent Konseyleri’nin görevi “Yerel düzeyde demokratik katılımın yaygınlaştırılmasını, hemşehrilik hukuku ve ortak yaşam bilincinin geliştirilmesini, çok ortaklı ve çok aktörlü yönetişim anlayışının benimsenmesini sağlamak” olarak tanımlanmaktadır. Buna göre yerelde demokrasinin inşası ve sosyal yenilikle birleştirilerek katılımcı yönetimin başarılı örnekleri verebilir. Ancak şu ana kadarki uygulama çok sınırlı birkaç örnek dışında bu önemli aracın belediye başkanlarınca kullanılmak istenmediğini göstermektedir. Kent Konseylerini, semt konseylerine hatta mahalle konseylerine yaygınlaştırarak yenilikçi bir örgütlenme ve karar mekanizması oluşturmak neden denenmesin? Böylece “başkanlar” kentin yaratıcı gücünü halktan yana uygulamalara dönüştürme, birlikte iş yapmanın etkin araçlarını oluşturma fırsatını yakalayabilirler. Kır-Kent ilişkisi ve yerel yönetimlerin rolü 30.000 köyün mahalleleştirilerek belediyelerin sınırları içine alınması ile köylerin belediye hizmetlerinden yararlanabilmelerinin yolu açılmış gibi görünse de uygulama pek çok köyün merasını kaybetmesi, asfaltlanan köy yolları karşılığı arazilerinin kolayca ranta açılmasıyla sonuçlanmış ve tarımsal yetkinliklerini kaybeden kırsal kesimden kente göç de ivmelenmiştir. Bu olumsuzluk yenilikçi yaklaşımlarla yerel yönetimler için fırsata dönüştürülebilir mi? Örneğin, kentlere yakın kırsal kesimin kalkınması da düşünülerek yerel yönetimlerin desteği ile kentlerin yakın çevresinde “tarımsal üretim arka bahçeleri” oluşturulabilir mi? Merkezinde kooperatif tipi yapıların olduğu, kırsalın, doğanın korunduğu, tarım ve hayvancılığın ekonomik uzaklıklar içinde sürdürülebildiği, tarımsal üretimin katma değerini artıracak yatırımların teşvik edildiği, bilimsel dağıtım ağları ile üretim zincirlerine bağlanmış bir “üretim modeli”. Elbette yerel yönetimlerin bölgesel kalkınma yetkinliklerine ve planlama becerilerine kavuşması koşulu ile. Devam edeceğiz… Akıl, bilgi ve sevgimizden güç alacak dayanışmalarımızla gelecek umudu yaratacağımız yeni bir yıl dileklerimle&#8230; Müfit Akyos</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mufit-akyos/yerel-yonetimler-kalkinma-iliskisi">Yerel yönetimler kalkınma ilişkisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p2">Yerel yönetimlerin kurumsal kapasiteleri yükseltilmelidir! Önceki yerel seçimler döneminde de o zamanki Cumhuriyet Bilim Teknoloji’de bir dizi yazı yayınlamışım. Örneğin “Yerel Yönetimlerde Yenilikçilik (CBT 13.12.2013) başlıklı yazımda, “çağdaş kentsel sorunlar büyük kentlerde, büyüme ve farklılıkların yönetilmesi ve küçük yerleşimlerde doğal kaynaklardan yerel ekonomiyi güçlendirecek bilgi ekonomisine yönelme olarak kendini göstermektedir.</p>
<p class="p2">Bu gelişimler karşısında yerel yönetimlerin öncelikle kurumsal kapasitelerini artırmaları(no) gözeten bir strateji geliştirmeleri beklenir… Sonuç olarak, kentin fiziki varlığı ile insan varlığının, yaratıcı ve yenilikçi yaklaşımlarla, sosyal, sanatsal ve kültürel faaliyetler ve nitelikli hizmetler oluşturmak üzere bir araya getirilmesinin siyasa ve araçlarının oluşturulması biçiminde özetleyebileceğimiz bir yönetim anlayışının kent yönetimlerine hakim olmasını talep ediyorum. Katılır mısınız?” demişim.</p>
<p class="p3"><strong>Geçen beş yıl ve projecilik illeti</strong></p>
<p class="p3">Geçen beş yıl içinde yönetim yapımızdaki geriye gidiş esaslı köklü değişimin beslediği yönetim beceriksizliğinin ve boşluğunun da etkisi ile yerel ve bölgesel kalkınma konularıyla ilgilenen belediyelerin sayısı artmaktadır. Tekil veya modele dayalı başarılı örnekler dünyada da görülmektedir. Ülkemizde ortaya çıkan örneklerin bütünsel bir kalkınma bakış açısına sahip olduğunu söyleyebilmek zordur. Bu durumda, artarak merkezileşen yönetim anlayışından kaynaklanan ve süregiden idari belirsizliğin yanı sıra yerel yönetimlerin görev sınırlarının da payı vardır.</p>
<p class="p2">Yine de başarı örnekleri ve yerel dinamiklerin kalkınma alanında artan önemleri yerel yönetimler kalkınma ilişkisini ele almayı gerektiriyor. Son iki yazımda bu konuyu sınırlı araç ve yöntem önerilerini örnekleyerek tartışmaya çalışacağım.</p>
<p class="p3">Sosyal yenilikle katılım Her bir yerel yönetim bölgesi aynı zamanda üretim yapılan ve artı değer yaratılan bir ekonomik bölgeyi de tanımlamaktadır. Bununla ilgili olarak yönetmenliği 8.10.2016’da yayınlanan Kent Konseyleri’nin görevi “Yerel düzeyde demokratik katılımın yaygınlaştırılmasını, hemşehrilik hukuku ve ortak yaşam bilincinin geliştirilmesini, çok ortaklı ve çok aktörlü yönetişim anlayışının benimsenmesini sağlamak” olarak tanımlanmaktadır. Buna göre yerelde demokrasinin inşası ve sosyal yenilikle birleştirilerek katılımcı yönetimin başarılı örnekleri verebilir. Ancak şu ana kadarki uygulama çok sınırlı birkaç örnek dışında bu önemli aracın belediye başkanlarınca kullanılmak istenmediğini göstermektedir. Kent Konseylerini, semt konseylerine hatta mahalle konseylerine yaygınlaştırarak yenilikçi bir örgütlenme ve karar mekanizması oluşturmak neden denenmesin? Böylece “başkanlar” kentin yaratıcı gücünü halktan yana uygulamalara dönüştürme, birlikte iş yapmanın etkin araçlarını oluşturma fırsatını yakalayabilirler.</p>
<p class="p3"><strong>Kır-Kent ilişkisi ve yerel yönetimlerin rolü</strong></p>
<p class="p2">30.000 köyün mahalleleştirilerek belediyelerin sınırları içine alınması ile köylerin belediye hizmetlerinden yararlanabilmelerinin yolu açılmış gibi görünse de uygulama pek çok köyün merasını kaybetmesi, asfaltlanan köy yolları karşılığı arazilerinin kolayca ranta açılmasıyla sonuçlanmış ve tarımsal yetkinliklerini kaybeden kırsal kesimden kente göç de ivmelenmiştir.</p>
<p class="p2">Bu olumsuzluk yenilikçi yaklaşımlarla yerel yönetimler için fırsata dönüştürülebilir mi? Örneğin, kentlere yakın kırsal kesimin kalkınması da düşünülerek yerel yönetimlerin desteği ile kentlerin yakın çevresinde “tarımsal üretim arka bahçeleri” oluşturulabilir mi? Merkezinde kooperatif tipi yapıların olduğu, kırsalın, doğanın korunduğu, tarım ve hayvancılığın ekonomik uzaklıklar içinde sürdürülebildiği, tarımsal üretimin katma değerini artıracak yatırımların teşvik edildiği, bilimsel dağıtım ağları ile üretim zincirlerine bağlanmış bir “üretim modeli”. Elbette yerel yönetimlerin bölgesel kalkınma yetkinliklerine ve planlama becerilerine kavuşması koşulu ile. Devam edeceğiz…</p>
<p class="p2">Akıl, bilgi ve sevgimizden güç alacak dayanışmalarımızla gelecek umudu yaratacağımız yeni bir yıl dileklerimle&#8230;</p>
<p><strong>Müfit Akyos</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mufit-akyos/yerel-yonetimler-kalkinma-iliskisi">Yerel yönetimler kalkınma ilişkisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">12761</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Yerel yönetimlerden kentli haklarına</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mufit-akyos/yerel-yonetimlerden-kentli-haklarina</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Müfit Akyos]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 07 Jan 2019 13:50:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Müfit Akyos]]></category>
		<category><![CDATA[insan hakları]]></category>
		<category><![CDATA[insan hakları evrensel bildirgesi]]></category>
		<category><![CDATA[kent]]></category>
		<category><![CDATA[kentlilik]]></category>
		<category><![CDATA[köy]]></category>
		<category><![CDATA[seçim]]></category>
		<category><![CDATA[şehir]]></category>
		<category><![CDATA[yerel yönetim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=12612</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Yasalar kent yapımıdır. Köylerin töreleri vardır.&#8221; 30 Maddelik İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi BM Genel Kurulu&#8217;nda 10 Aralık 1948&#8217;de kabul edilmiştir. İnsanlığın ulaştığı uygarlık aşamasında Bildirge’nin tamamının uygulanabildiğini söylemek güçtür. AB uyumu uğruna valilik ve kaymakamlıkların web-sayfalarında insan hakları başlığı yer alsa da ülkemizdeki uygulamaların pek parlak olmadığı bilinen bir gerçeğimizdir. İnsan haklarının yaşama geçirilebilmesi eşitliği, özgürlüğü, yaşam, eğitim, örgütlenme vb. haklarını bence özetle insanlığın mutluluğunu sağlayacağı için önemlidir. İnsan hakları ile yerel yönetimler arasında bir ilişki kurulabilir mi? Merkezi yönetimlere göre halka çok daha yakın olmaları ve “doğum öncesinden ölüm sonrasına kadar” bütün süreçlerde iç içe yaşanıyor ve “hizmet” alınıyor olması, yerel yönetimler ve halk ilişkisini demokrasi-haklar-hizmetler bağlamında daha da önemli kılmaktadır. Bu ilişkinin verimliliğini, katılımını, kalitesini ve sonuçta toplumsal mutluluğu artırmayı hedefleyen bir modelin hiç olmazsa satır başlarını oluşturmaya çalışalım. Elbette burada yazılacak olanlar bir uzmanın görüşleri veya hiç düşünülmemiş şeyler olmayabilir. Ancak öyle görülüyor ki son yılların her alandaki tahribatı ancak akılların bir araya getirilmesi ve yeniden inşa ile aşılabilecektir. Kentlileşme, insan hakları ve yerel yönetimler Kentlileşme bir “başkalaşma” sürecidir. Bu sürece vatandaşlaşma da denilebilir. Bu süreçte kentte yaşayanlar “kent yapımı” yasalara uyarlarken daha da önemlisi, İnsan Hakları Beyannamesi’nden kaynaklanan haklarının bilincine varabilir ve onlara sahip çıkıp korumayı öğrenebilirler. Geçmiş yüzyılların çok zorlu insan hakları mücadelelerine bakıldığında bunun öyle pek de kolay olmayacağı çok açıktır. Hele tek başına neredeyse hiç. Konumuz bağlamında yerel yönetimlere bu konuda düşen görevler nelerdir? Belki bir önceki soru “neden görev edinmelidirler ki?” olmalıdır. Buna en basit yanıt vatandaşlaşma sürecine katkıda bulunmaları ve birlikte yöneterek halkın mutluluğunu sağlamaları olabilir mi? Bu yanıtın görev olarak karşılığı “haklara saygı gösterme, hakları koruma ve hakların kullanılmasını sağlama” temelinde bir yönetim stratejisinin oluşturulması olarak ilkeselleştirilebilir. “İnsan hakları şehirleri” kurulmasının amaçlanması insanımızın hak ettiği evrensel değerin karşılığı olabilir mi? Model denemesi Şekli izleyerek, bir insanın “doğum öncesinden ölüm sonrasına kadar” olası bütün adımlarını ve alabileceği hizmetlerle (1), yerel yönetimin verdiği ve vermesi gereken bütün hizmetleri (2) sıralayarak eşleştirmeye çalışalım. Yaşamımızın pek çok adımında yolumuz bir nedenle belediye ile kesişmekte ve bir hizmet alınmaktadır. Yaşamımızın konforunu artıracak yeni hizmetlerin talep edilip vatandaş gözüyle tasarlanması, var olanların iyileştirilmesi bizi “katılımcılığa” getirecektir (3). Yerel yönetimler karar süreçlerinde “hakları” referans alırlarsa adil, tarafsız, eşit davranarak kaynaklarını doğru kullanabilirler mi?  Bu amaçla İnsan Hakları Beyannamesi İlgili Hakları ve/veya Avrupa Kentsel Şartı İlkeleri kullanılabilir mi (4)?  Bu model, kentlilerin – vatandaşların kendi yarattıkları kaynakları kullanmalarını, hizmet aldıkları otoritelerle “hak” temelli ilişkiler kurmalarını esas almaktadır.  Kurulacak kentli-vatandaş, yerel yöneticiler, sivil toplum örgütleri vb. birlikteliklerde sürtüşmeleri giderici, yenilikçi çözümler üretmek üzere akıllarımızı birleştirerek “insan hakları şehirleri” kurulması için çabalamaya değmez mi? Müfit Akyos</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mufit-akyos/yerel-yonetimlerden-kentli-haklarina">Yerel yönetimlerden kentli haklarına</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>&#8220;Yasalar kent yapımıdır. Köylerin töreleri vardır.&#8221;</strong></em></p>
<p>30 Maddelik İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi BM Genel Kurulu&#8217;nda 10 Aralık 1948&#8217;de kabul edilmiştir. İnsanlığın ulaştığı uygarlık aşamasında Bildirge’nin tamamının uygulanabildiğini söylemek güçtür. AB uyumu uğruna valilik ve kaymakamlıkların web-sayfalarında insan hakları başlığı yer alsa da ülkemizdeki uygulamaların pek parlak olmadığı bilinen bir gerçeğimizdir. İnsan haklarının yaşama geçirilebilmesi eşitliği, özgürlüğü, yaşam, eğitim, örgütlenme vb. haklarını bence özetle insanlığın mutluluğunu sağlayacağı için önemlidir.</p>
<p>İnsan hakları ile yerel yönetimler arasında bir ilişki kurulabilir mi? Merkezi yönetimlere göre halka çok daha yakın olmaları ve “doğum öncesinden ölüm sonrasına kadar” bütün süreçlerde iç içe yaşanıyor ve “hizmet” alınıyor olması, yerel yönetimler ve halk ilişkisini demokrasi-haklar-hizmetler bağlamında daha da önemli kılmaktadır.</p>
<p>Bu ilişkinin verimliliğini, katılımını, kalitesini ve sonuçta toplumsal mutluluğu artırmayı hedefleyen bir modelin hiç olmazsa satır başlarını oluşturmaya çalışalım. Elbette burada yazılacak olanlar bir uzmanın görüşleri veya hiç düşünülmemiş şeyler olmayabilir. Ancak öyle görülüyor ki son yılların her alandaki tahribatı ancak akılların bir araya getirilmesi ve yeniden inşa ile aşılabilecektir.</p>
<p><strong>Kentlileşme, insan hakları ve yerel yönetimler</strong></p>
<p>Kentlileşme bir “başkalaşma” sürecidir. Bu sürece vatandaşlaşma da denilebilir. Bu süreçte kentte yaşayanlar “kent yapımı” yasalara uyarlarken daha da önemlisi, İnsan Hakları Beyannamesi’nden kaynaklanan haklarının bilincine varabilir ve onlara sahip çıkıp korumayı öğrenebilirler. Geçmiş yüzyılların çok zorlu insan hakları mücadelelerine bakıldığında bunun öyle pek de kolay olmayacağı çok açıktır. Hele tek başına neredeyse hiç. Konumuz bağlamında yerel yönetimlere bu konuda düşen görevler nelerdir? Belki bir önceki soru “neden görev edinmelidirler ki?” olmalıdır. Buna en basit yanıt vatandaşlaşma sürecine katkıda bulunmaları ve birlikte yöneterek halkın mutluluğunu sağlamaları olabilir mi? Bu yanıtın görev olarak karşılığı “haklara saygı gösterme, hakları koruma ve hakların kullanılmasını sağlama” temelinde bir yönetim stratejisinin oluşturulması olarak ilkeselleştirilebilir. “<strong>İnsan hakları şehirleri</strong>” kurulmasının amaçlanması insanımızın hak ettiği evrensel değerin karşılığı olabilir mi?</p>
<p><strong>Model denemesi</strong></p>
<p><img decoding="async" class="alignnone wp-image-12615 size-large" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/01/yerel-1024x724.jpg" alt="" width="730" height="516" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/01/yerel-1024x724.jpg 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/01/yerel-300x212.jpg 300w" sizes="(max-width: 730px) 100vw, 730px" /></p>
<p>Şekli izleyerek, bir insanın “doğum öncesinden ölüm sonrasına kadar” olası bütün adımlarını ve alabileceği hizmetlerle (1), yerel yönetimin verdiği ve vermesi gereken bütün hizmetleri (2) sıralayarak eşleştirmeye çalışalım. Yaşamımızın pek çok adımında yolumuz bir nedenle belediye ile kesişmekte ve bir hizmet alınmaktadır. Yaşamımızın konforunu artıracak yeni hizmetlerin talep edilip vatandaş gözüyle tasarlanması, var olanların iyileştirilmesi bizi “katılımcılığa” getirecektir (3).</p>
<p>Yerel yönetimler karar süreçlerinde “hakları” referans alırlarsa adil, tarafsız, eşit davranarak kaynaklarını doğru kullanabilirler mi?  Bu amaçla İnsan Hakları Beyannamesi İlgili Hakları ve/veya Avrupa Kentsel Şartı İlkeleri kullanılabilir mi (4)?  Bu model, kentlilerin – vatandaşların kendi yarattıkları kaynakları kullanmalarını, hizmet aldıkları otoritelerle “hak” temelli ilişkiler kurmalarını esas almaktadır.  Kurulacak kentli-vatandaş, yerel yöneticiler, sivil toplum örgütleri vb. birlikteliklerde sürtüşmeleri giderici, yenilikçi çözümler üretmek üzere akıllarımızı birleştirerek “<strong>insan hakları şehirleri</strong>” kurulması için çabalamaya değmez mi?</p>
<p><strong>Müfit Akyos</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mufit-akyos/yerel-yonetimlerden-kentli-haklarina">Yerel yönetimlerden kentli haklarına</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">12612</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Cipolla’nın aptalları</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/cipollanin-aptallari</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Doğan Kuban]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 02 Aug 2017 11:42:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Doğan Kuban]]></category>
		<category><![CDATA[ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[aptal]]></category>
		<category><![CDATA[aptallık]]></category>
		<category><![CDATA[carlo cipolla]]></category>
		<category><![CDATA[din eğitimi]]></category>
		<category><![CDATA[dünya tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[haydut]]></category>
		<category><![CDATA[kent]]></category>
		<category><![CDATA[köy]]></category>
		<category><![CDATA[peter sellers]]></category>
		<category><![CDATA[saf]]></category>
		<category><![CDATA[sanayi devrimi]]></category>
		<category><![CDATA[tehlikeli]]></category>
		<category><![CDATA[tolumsal statü]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[zararlı]]></category>
		<category><![CDATA[zeka]]></category>
		<category><![CDATA[zeki]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=7359</guid>

					<description><![CDATA[<p>Carlo Cipolla ünlü bir İtalyan ekonomi tarihçisidir. Avrupa sanayi öncesi çağının ekonomik tarihini yazmıştır. Aynı döneme ilişkin başka önemli yapıtları arasında, sömürülenler, cahiller ve aptallar bağlamında duyarlı olan bu entelektüel ve zeki yazarın &#8220;fatihler, korsanlar, tüccarlar&#8221;  üzerine de çok güzel bir kitabı var. 1988’de yayınlanan &#8220;Allegro ma non troppo&#8221; (Hızlıca, ama fazla hızlı değil) adlı küçük kitabının ikinci bölümünde aptallığın yasalarını anlatır. Bu küçük yapıt klinik araştırmaların sonuçları ve yazarın tarihi araştırmalarına dayanan ilginç bir toplumsal analizdir. Her toplumda genetik aptallık oranı %2 imiş. Okumuş, okumamış, zengin fakir, köyde kentte, üniversitede, ilkokulda, sarayda, zengin bir büroda, ortalama değişmiyor. Dünyada 150 milyon, Amerika’da 6,5 milyon, Türkiye’de 1,6 milyon genetik aptal var. Profesörler, iş adamları, doktorlar, mühendisler, öğretmenler, politikacılar işçiler, arasında da oran %2. Her mesleğin %10’u aptal Örneğin 60.000 mimar varsa 1.200’ü aptal. Bir hastanede 500 doktor varsa 10 tanesi aptal. Her kurum ya da özgün toplulukta aynı. Bu bilimsel bir saptama, kimseye hakaret değil. Çünkü kimin aptal olduğunu kimse bilmiyor. Bu araştırmaları yapan üniversitelerde birbirlerinden farklı konumlarda olan üyeleri, aynı ortamda olmalarına karşın, doktorlar, öğrenciler, hemşireler arasında da aynı aptal oranı var. Araştırmalar kadın ve erkekler arasında da bu oranın değişmediğini gösteriyor. Boş insanlarla üniversite profesörü, yazar, politikacı arasında yüzde iki oranı açısından fark yok. Şoförler, hamallar arasında da yok. Aynı elbiseleri giyip aynı işleri yaptıkça ve aynı yollarda yürüdükçe aptalla akıllıyı ayırmak olanaksız. Aristo’nun ‘sosyal hayvanlar’ kategorisindeyiz. Saflar, zekiler, haydutlar, aptallar Birlikte yaşamak zorunda olan insanoğlunu Cipolla dört sınıfa ayırıyor: Saflar, zekiler, haydutlar, aptallar. Pratik olarak tanımlarsak, birisi kazanmak için bir şey yapar ve kaybederse onu saflar arasına koyuyoruz. Fakat kazanır ve bu bir başkası aleyhine olursa onu haydutlar arasına koyuyoruz. Hem kendisine hem de başkalarına kaybettirirse aptal sayılıyor. Bu bilimsel bir sınıflandırma. Cipolla aptal insanlara ilişkin temel yasaları tanımlamış: Birinci Yasa: Bir toplumda herkes çevresindeki aptalların sayısını olduğundan daha az tahmin eder. İkinci yasa: Bir insanın aptallığı onun hiç bir başka özelliğiyle ilişkili ve orantılı değildir. Üçüncü Yasa: Aptal insan başkasına ya da başkalarına zarar veren ve bu arada kendisi de bir şey kazanmayan hatta ziyan edendir. Dördüncü Yasa: Aptal olmayanlar aptalların gücünü hep daha az sanırlar. Genellikle aptal olmayanlar herhangi koşulda da olursa olsun, bir aptalla işbirliği yapmanın neye mal olacağını hesaplayamazlar. Beşinci Yasa: En tehlikeli insan, aptal olandır. Benzer ve eşit değiliz İnsanlar, tarih boyunca, kendi aralarında benzer ve eşit olmadılar. Ulusal toplumlar da bu bağlamda aynı. Hayvanlar ve bitkiler gibi onlar da farklı. Renkleri bile aynı değil. Fiziksel yapıları, davranışları da. Ahlakın, dinin, eğitimin ve uygarlığın bu farklılığa karşı yapacağı bir şey yok. Fakat birlikte yaşamak ve çalışmak zorundalar. Sanayi devrimlerini hala gerçekleştirememiş ülkelerin aptal olmayanları için Cipolla’nın çok yararlı gözlemleri var. Toplum böyle ayrımları göz önüne almadan bütün olarak çalışan bir mekanizma olduğu için, her gün para, enerji, zaman kaybettiren olaylarda birbirimizle işbirliği yapıyoruz. Yaşam karmaşık ve anlaşılmaz olaylarla dolu. Örneğin büyük kentlerde diyelim İstanbul’da ulaşım gerçekten Arap saçına dönmüş otomobillerin yaşamı zehir ettiği, tümel bir düzensizliktir. Çirkinlik, tehlike, gürültü ve solunmayan bir havaya insanları mahkûm etmişler. Teneke ve cinayet egemenliği. Enerji kaybına neden olduğuna; saçınızı başınızı yoldurduğuna göre nedeninin aptallık olduğu belli bir olgudur. Aptalların tepkileri birbirine benziyor Ne var ki bu tek kişinin değil, grupların işidir. Aralarında aptallarla birlikte saflar, haydutlar ve zekiler birlikte olacaktır. Bu tür olaylar kişi, grup, köy, kent, toplum, ülke çapında yaşamın ortak belalarıdır. Bu olaylarda, etkinliklerde insan ve grupların tepkileri farklıdır. İnsanların tepkisi bazen zekice, bazen de safça olabilir. Fakat aptalların tepkilerinin her zaman çok homojen olduğu saptanmıştır. Çünkü her olayda aptalca karar verirler. Olan bitenin farkında oldukları söylenemez. Haydut tipi, başkasının hakkını tam yiyendir. Haydut tipinin en kötüsü hırsızdır; işin kötüsü, haydutun, aptal ve zeki parametreleri arasında yer değiştirmesidir. Başarılı haydutlar genelde zeki olurlar. Aptallıkla iktidar arasında bir ilişki de saptanmış. İnsanlar birbirlerini etkiledikleri ve kimse de ortaklık ettiğinin aptal olup olmadığını bilmediği için aptallık, toplumsal statüyle sınırlı değil. Peter Sellers’in filmi Ünlü İngiliz artisti Peter Sellers’in zekice sahnelenmiş bir filmi vardı: ‘Being There’ (Orada Olmak). Bu aptal bir uşağın, kimse yeterince kişiliğinin farkına varmadan, Amerikan Cumhurbaşkanı&#8217;nın çevresine çıkıp düşüncelerini dinlettiğini gösteren olağanüstü bir aptallık hikâyesiydi. Aptal bir insan hoşa giden, sevimli bir görünüşe sahip olabilir. Dünya tarihinde, krallar, aristokratlar, komutanlar, kilise adamları arasında %2 oranında aptal var. Bunlar Peter Sellers’in filminde olduğu gibi, kimsenin farkına varmadan ulaşabildikleri mevkilere göre, çok zararlı olabilirler. Sanayi öncesinde bunlara daha çok rastlanıyor. Tarihimizde Deli İbrahim gibi sultanları biliyoruz. Seçimler ve %2 Demokratik seçim %2 katsayısının neredeyse şaşmadan çalıştığı bir sistemdir. Oy veren ve oy alanlarıyla genel seçimlerde, Türkiye nüfusuna göre yüz binlerce genetik aptal özgürce oy kullanıyor. Tanımları gereği, hangi eyleme, hangi karara karışırlarsa hem kendilerini, hem de ortaklarını hiç hayal edilemeyecek zararlara sokabiliyorlar. Araştırmacılar için bu çok bereketli bir alandır. Schiller aptallara karşı Tanrının boşuna uğraştığını söylermiş. Bu, aptalın kendi varlığının bilincinden (selfconsciousness) haberi olmamasından kaynaklanır. Peter Sellers filmde sakin, sevimli, çevreye ve olan bitene karşı tepkisiz ve bahçıvan olduğu için, her olguyu bitki yaşamının bir ayrıntısıyla anlatan büyüleyici bir aptaldı. Biz bitkisel yaşamı fizyolojik olarak biliyoruz. Fakat bir aptalın beynindeki genetik ve görünüşte zararsız dejenerasyon, Cipolla’ya göre tarihte insanlara pahalıya mal olmuştur. Zeki haydutların topluma zararları pek yok. Kendileriyle birlikte toplumun dengesini de fazla değiştirmiyorlar. Fakat aptal haydutlar daha zararlı oluyormuş. Yine de hayduttan daha tehlikelidir aptallar. Türkler ve Amerikalıların esircilik tarihleri üzerinde karşılaştırmalı bir çalışma tarihimizi aydınlatma açısından yararlı olurdu. Afrika’dan esir kaçırmadık, ama esirlerden ordu ve padişah anası çıkardık. Başkalarına zarar verdik, ama kendimiz kazandık. Bu haydut tanımına giriyor, fakat aptal tanımına girmiyor. Türkler Amerikalılardan daha zeki davranıyorlar. Belki de daha insancıl.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/cipollanin-aptallari">Cipolla’nın aptalları</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Carlo Cipolla ünlü bir İtalyan ekonomi tarihçisidir. Avrupa sanayi öncesi çağının ekonomik tarihini yazmıştır. Aynı döneme ilişkin başka önemli yapıtları arasında, sömürülenler, cahiller ve aptallar bağlamında duyarlı olan bu entelektüel ve zeki yazarın <em>&#8220;fatihler, korsanlar, tüccarlar&#8221;  </em>üzerine de çok güzel bir kitabı var.</p>
<p>1988’de yayınlanan <em>&#8220;</em><i>Allegro ma non troppo&#8221; (Hızlıca, ama fazla hızlı değil)</i><em> </em>adlı küçük kitabının ikinci bölümünde aptallığın yasalarını anlatır. Bu küçük yapıt klinik araştırmaların sonuçları ve yazarın tarihi araştırmalarına dayanan ilginç bir toplumsal analizdir.</p>
<p>Her toplumda genetik aptallık oranı %2 imiş. Okumuş, okumamış, zengin fakir, köyde kentte, üniversitede, ilkokulda, sarayda, zengin bir büroda, ortalama değişmiyor.</p>
<p>Dünyada 150 milyon, Amerika’da 6,5 milyon, Türkiye’de 1,6 milyon genetik aptal var. Profesörler, iş adamları, doktorlar, mühendisler, öğretmenler, politikacılar işçiler, arasında da oran %2.</p>
<p><strong>Her mesleğin %10’u aptal</strong></p>
<p>Örneğin 60.000 mimar varsa 1.200’ü aptal. Bir hastanede 500 doktor varsa 10 tanesi aptal. Her kurum ya da özgün toplulukta aynı. Bu bilimsel bir saptama, kimseye hakaret değil. Çünkü kimin aptal olduğunu kimse bilmiyor. Bu araştırmaları yapan üniversitelerde birbirlerinden farklı konumlarda olan üyeleri, aynı ortamda olmalarına karşın, doktorlar, öğrenciler, hemşireler arasında da aynı aptal oranı var.</p>
<p>Araştırmalar kadın ve erkekler arasında da bu oranın değişmediğini gösteriyor. Boş insanlarla üniversite profesörü, yazar, politikacı arasında yüzde iki oranı açısından fark yok. Şoförler, hamallar arasında da yok.</p>
<p>Aynı elbiseleri giyip aynı işleri yaptıkça ve aynı yollarda yürüdükçe aptalla akıllıyı ayırmak olanaksız. Aristo’nun ‘sosyal hayvanlar’ kategorisindeyiz.</p>
<p><strong>Saflar, zekiler, haydutlar, aptallar </strong></p>
<p>Birlikte yaşamak zorunda olan insanoğlunu Cipolla dört sınıfa ayırıyor: Saflar, zekiler, haydutlar, aptallar.</p>
<p>Pratik olarak tanımlarsak, birisi kazanmak için bir şey yapar ve kaybederse onu saflar arasına koyuyoruz. Fakat kazanır ve bu bir başkası aleyhine olursa onu haydutlar arasına koyuyoruz. Hem kendisine hem de başkalarına kaybettirirse aptal sayılıyor. Bu bilimsel bir sınıflandırma.</p>
<p>Cipolla aptal insanlara ilişkin temel yasaları tanımlamış:</p>
<p><strong>Birinci Yasa</strong>: Bir toplumda herkes çevresindeki aptalların sayısını olduğundan daha az tahmin eder.</p>
<p><strong>İkinci yasa</strong>: Bir insanın aptallığı onun hiç bir başka özelliğiyle ilişkili ve orantılı değildir.</p>
<p><strong>Üçüncü Yasa</strong>: Aptal insan başkasına ya da başkalarına zarar veren ve bu arada kendisi de bir şey kazanmayan hatta ziyan edendir.</p>
<p><strong>Dördüncü Yasa</strong>: Aptal olmayanlar aptalların gücünü hep daha az sanırlar. Genellikle aptal olmayanlar herhangi koşulda da olursa olsun, bir aptalla işbirliği yapmanın neye mal olacağını hesaplayamazlar.</p>
<p><strong>Beşinci Yasa</strong>: En tehlikeli insan, aptal olandır.</p>
<p><strong>Benzer ve eşit değiliz</strong></p>
<p>İnsanlar, tarih boyunca, kendi aralarında benzer ve eşit olmadılar. Ulusal toplumlar da bu bağlamda aynı. Hayvanlar ve bitkiler gibi onlar da farklı. Renkleri bile aynı değil. Fiziksel yapıları, davranışları da. Ahlakın, dinin, eğitimin ve uygarlığın bu farklılığa karşı yapacağı bir şey yok.</p>
<p>Fakat birlikte yaşamak ve çalışmak zorundalar. Sanayi devrimlerini hala gerçekleştirememiş ülkelerin aptal olmayanları için Cipolla’nın çok yararlı gözlemleri var.</p>
<p>Toplum böyle ayrımları göz önüne almadan bütün olarak çalışan bir mekanizma olduğu için, her gün para, enerji, zaman kaybettiren olaylarda birbirimizle işbirliği yapıyoruz.</p>
<p>Yaşam karmaşık ve anlaşılmaz olaylarla dolu. Örneğin büyük kentlerde diyelim İstanbul’da ulaşım gerçekten Arap saçına dönmüş otomobillerin yaşamı zehir ettiği, tümel bir düzensizliktir. Çirkinlik, tehlike, gürültü ve solunmayan bir havaya insanları mahkûm etmişler. Teneke ve cinayet egemenliği. Enerji kaybına neden olduğuna; saçınızı başınızı yoldurduğuna göre nedeninin aptallık olduğu belli bir olgudur.</p>
<p><strong>Aptalların tepkileri birbirine benziyor</strong></p>
<p>Ne var ki bu tek kişinin değil, grupların işidir. Aralarında aptallarla birlikte saflar, haydutlar ve zekiler birlikte olacaktır. Bu tür olaylar kişi, grup, köy, kent, toplum, ülke çapında yaşamın ortak belalarıdır. Bu olaylarda, etkinliklerde insan ve grupların tepkileri farklıdır. İnsanların tepkisi bazen zekice, bazen de safça olabilir. Fakat aptalların tepkilerinin her zaman çok homojen olduğu saptanmıştır. Çünkü her olayda aptalca karar verirler. Olan bitenin farkında oldukları söylenemez.</p>
<p>Haydut tipi, başkasının hakkını tam yiyendir. Haydut tipinin en kötüsü hırsızdır; işin kötüsü, haydutun, aptal ve zeki parametreleri arasında yer değiştirmesidir. Başarılı haydutlar genelde zeki olurlar.</p>
<p>Aptallıkla iktidar arasında bir ilişki de saptanmış. İnsanlar birbirlerini etkiledikleri ve kimse de ortaklık ettiğinin aptal olup olmadığını bilmediği için aptallık, toplumsal statüyle sınırlı değil.</p>
<p><strong>Peter Sellers’in filmi</strong></p>
<p>Ünlü İngiliz artisti Peter Sellers’in zekice sahnelenmiş bir filmi vardı: ‘Being There’ (Orada Olmak). Bu aptal bir uşağın, kimse yeterince kişiliğinin farkına varmadan, Amerikan Cumhurbaşkanı&#8217;nın çevresine çıkıp düşüncelerini dinlettiğini gösteren olağanüstü bir aptallık hikâyesiydi.</p>
<p>Aptal bir insan hoşa giden, sevimli bir görünüşe sahip olabilir. Dünya tarihinde, krallar, aristokratlar, komutanlar, kilise adamları arasında %2 oranında aptal var. Bunlar Peter Sellers’in filminde olduğu gibi, kimsenin farkına varmadan ulaşabildikleri mevkilere göre, çok zararlı olabilirler. Sanayi öncesinde bunlara daha çok rastlanıyor. Tarihimizde Deli İbrahim gibi sultanları biliyoruz.</p>
<p><strong>Seçimler ve %2</strong></p>
<p>Demokratik seçim %2 katsayısının neredeyse şaşmadan çalıştığı bir sistemdir. Oy veren ve oy alanlarıyla genel seçimlerde, Türkiye nüfusuna göre yüz binlerce genetik aptal özgürce oy kullanıyor.</p>
<p>Tanımları gereği, hangi eyleme, hangi karara karışırlarsa hem kendilerini, hem de ortaklarını hiç hayal edilemeyecek zararlara sokabiliyorlar. Araştırmacılar için bu çok bereketli bir alandır.</p>
<p><strong>Schiller</strong> aptallara karşı Tanrının boşuna uğraştığını söylermiş. Bu, aptalın kendi varlığının bilincinden (selfconsciousness) haberi olmamasından kaynaklanır.</p>
<p>Peter Sellers filmde sakin, sevimli, çevreye ve olan bitene karşı tepkisiz ve bahçıvan olduğu için, her olguyu bitki yaşamının bir ayrıntısıyla anlatan büyüleyici bir aptaldı. Biz bitkisel yaşamı fizyolojik olarak biliyoruz. Fakat bir aptalın beynindeki genetik ve görünüşte zararsız dejenerasyon, Cipolla’ya göre tarihte insanlara pahalıya mal olmuştur.</p>
<p>Zeki haydutların topluma zararları pek yok. Kendileriyle birlikte toplumun dengesini de fazla değiştirmiyorlar. <strong>Fakat aptal haydutlar daha zararlı oluyormuş</strong>. Yine de hayduttan daha tehlikelidir aptallar.</p>
<p>Türkler ve Amerikalıların <strong>esircilik tarihleri üzerinde karşılaştırmalı bir çalışma</strong> tarihimizi aydınlatma açısından yararlı olurdu. Afrika’dan esir kaçırmadık, ama esirlerden ordu ve padişah anası çıkardık. Başkalarına zarar verdik, ama kendimiz kazandık. Bu haydut tanımına giriyor, fakat aptal tanımına girmiyor.</p>
<p>Türkler Amerikalılardan daha zeki davranıyorlar. Belki de daha insancıl.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/cipollanin-aptallari">Cipolla’nın aptalları</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">7359</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Eşitsizlik, nükleer silah ve nefretten daha tehlikeli. Peki, eşitliğin sınırları nedir?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/esitsizlik-nukleer-silah-nefretten-daha-tehlikeli-peki-esitligin-sinirlari-nedir</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 05 May 2017 05:44:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editör ne diyor?]]></category>
		<category><![CDATA[adaletsizlik]]></category>
		<category><![CDATA[adil]]></category>
		<category><![CDATA[adil dağıtım]]></category>
		<category><![CDATA[akıllı giysi]]></category>
		<category><![CDATA[beyin]]></category>
		<category><![CDATA[dna]]></category>
		<category><![CDATA[eşitlik]]></category>
		<category><![CDATA[eşitsizlik]]></category>
		<category><![CDATA[homo sapiens]]></category>
		<category><![CDATA[kasaba]]></category>
		<category><![CDATA[kent]]></category>
		<category><![CDATA[kentlilik]]></category>
		<category><![CDATA[köy]]></category>
		<category><![CDATA[köylü]]></category>
		<category><![CDATA[neandertal]]></category>
		<category><![CDATA[nüfus]]></category>
		<category><![CDATA[nüfus bilim]]></category>
		<category><![CDATA[uygarlık]]></category>
		<category><![CDATA[yoksulluk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=6384</guid>

					<description><![CDATA[<p>Eşitsizlik günümüzün en derin sorunlarından biri. Hatta yeni yayınlanan bir rapora göre eşitsizlik dünya için nükleer silahlanma, kirlilik, etnik ve dini nefretten bile daha büyük bir tehdit. Ama mutlak eşitlik söz konusu olamayacağına göre şu soru karşımıza çıkıyor: “Ne kadar eşitlik?” İnsanoğlu, tamam eşitliği istiyor, ama eşitliğin sınırları yok mudur? İnsanoğlu, hangi noktada eşitlik isteğinin yanına başka ölçütler koyuyor? Bilim dünyası bu konuda farklı araştırmalarla yıllardan beri yol almaya çalışıyor. Deney koşullarında şu ortaya çıkıyor: Az sayıda kişi arasındaki paylaştırmada eşitlik için ısrar eden insanlar, iş gerçek yaşamda kaynakları kalabalık bir grup insana dağıtmaya gelince, eşit dağılıma yanaşmayıp bile bile bir miktar eşitsizliği tercih ediyorlar. Çünkü dağıtımda işin içine adalet duygusu, “adil dağıtım” giriyor. Bilimciler bu çelişkiyi, eşitlik ile adaletin bir görülmediğiyle açıklıyor. Herkese Bilim Teknoloji, bu sayıda eşitlik ve adalet arasındaki ilişkiyi irdeliyor. Sinan Kayalıgil araştırmaları incelediği makalesinde “belli ki görünüşte eşitlik kaygısı taşıyan insanlar, gerçekte eşitliğin kendisi için değil de, eşitsizliğin yol açtığını düşündükleri demokratik ideallerin aşınması, yoksulluk ve -hepsinden önemlisi- adaletsizlikler yüzünden endişelenmekteler” gibi saptamaların altını çiziyor. Konuya destek çıkan ikinci bir araştırma yazısı da, eşitsizliğin azaltılması konusunda devletlere hükümetlere 8 somut öneriye yer veriyoruz. Ayrıca Tanol Türkoğlu, eşitsizliğe başka bir boyuttan bakıyor ve dijital dünyadaki büyüt eşitsizliği yazıyor. Bir diğer konu, insanın evrimsel yolculuğu. Şempanze insan ayırımı 6-7 milyon yıl önce gerçekleşmişti; ama biz Homo sapienslerin Neandertallerden ne zaman ayrıldığı sorusunun yanıtı uzun süredir aranıyor. Bilim dünyası bunu belirlemek üzere DNA araştırmalarına yöneldi ve mutasyon hızı hesaplamalarıyla yol ayırımında belli bir noktaya kadar ilerledi&#8230; Bununla ilgili gelişmeleri bu sayımızda bulabilirsiniz. Çok ilginç bulguları sunuyoruz… Güçlü bir sav Doğa ve insan arasındaki yaşamsal denge son derece önemli. Hatta uygarlığın asıl tanımının burada yattığını da söyleyebiliriz. Vahşi kentleşme, kültürel yozlaşma, dünya kaynaklarının nasıl insan eliyle yok edildiğini bilmek bu dengeyi daha da önemli kılıyor. Doğan Kuban yıllardan beri Anadolu Hisarı’nda yaşayan ve semtin değişimini yakından izleyen biri olarak, bu kez “1946’da neden daha uygardık?” sorusunu yöneltiyor ve yanıtını bu bağlamda arıyor. Yaşamları boyunca bu ülkede bilimsel anlayış ve davranışın yerleşmesine çaba harcayan güzel insanlar da oldu. Ancak ne yazık ki içlerinde çok azı tanınıyor. Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi’ne yıllarını vermiş 5 bilim insanının yaşam öyküleri 5 ayrı kitapta toplandı ve güzel bir vefa örneği göstererek ‘Armağan’ adı altında yayınlandı. Kim bunlar: Profesörler, Ziya Bursalıoğlu, Fatma Varış, İbrahim Ethem Başaran, Mahmut Adem ve Cahit Kavcar. Sağlık her zaman olduğu gibi yine gündemimizde. Bu kez, konu insanların gerçekten obez olup olmadıklarını nasıl anlayacakları&#8230; Bugüne kadar kitle beden endeksi üzerinde duruluyordu, ama bu kez ezber bozuluyor. Sağlık ile ilgili bir diğer haber, ağzımızdaki bakterilerin özellikle pankreas ve yemek borusu kanseri gibi sinsi hastalıkların erken tanısında önemli bir rol üstlendikleri konusunda. İlgiyle okuyacağınızdan eminiz. Yazarımız Erdal Musoğlu Silikon Vadisi’nin Nöro-teknolojilere odaklandığına dikkat çekiyor. Yakın bir gelecekte birbirimizle ve bilgisayarlarla doğrudan beynimizle konuşacağımız üzerine ilginç bir yazı daha. Mümtaz Peker, nüfus bilimci, çok önemli bir konuyu gündeme getiriyor: Kağıt üzerinde köylü nüfusumuz %8’e indirildi, ama nasıl? Köylü nasıl kentli yapılır? Yazarımız Ali Akurgal’in bir meslek edinmek için herkesin çırpındığı günümüzde, artık her şeyin değişmekte olduğunu belirten “Meslek yok, insanda yetenek kümeleri aranacak” yazısı, bugünden gerçekleşmekte olan geleceği yazıyor. Mustafa Çetiner hemşire haklarını konu edinirken, akıllı giyilebilir teknolojiler ve hijyen eksikliğinin yol açtığı içimizi kemiren bağırsak kurtları konuları da ilginizi çekecektir. Her Cuma beyin besleme günü. HBT ile geleceği yeniden kuruyoruz ve herkesi HBT’yi desteklemeye, bulamıyorsanız bayilerde, dijital ve basılı abone olmaya çağırıyoruz… Gelecek Cuma’ya kadar sevgiyle kalın ve bize yazın… *** BU CUMARTESİ İKİ BİLGE: Toplumu Değiştiren Dinamikler Bu Cumartesi, 6 Mayıs saat 17.00’de, Bahçeşehir Üniversitesi Beşiktaş yerleşkesinde, Doğan Kuban ve Bozkurt Güvenç ile Toplumu Değiştiren Dinamikler”i tartışacağız. Herkesi bekliyoruz.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/esitsizlik-nukleer-silah-nefretten-daha-tehlikeli-peki-esitligin-sinirlari-nedir">Eşitsizlik, nükleer silah ve nefretten daha tehlikeli. Peki, eşitliğin sınırları nedir?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Eşitsizlik günümüzün en derin sorunlarından biri. Hatta yeni yayınlanan bir rapora göre eşitsizlik dünya için nükleer silahlanma, kirlilik, etnik ve dini nefretten bile daha büyük bir tehdit. Ama mutlak eşitlik söz konusu olamayacağına göre şu soru karşımıza çıkıyor: “Ne kadar eşitlik?” İnsanoğlu, tamam eşitliği istiyor, ama eşitliğin sınırları yok mudur? İnsanoğlu, hangi noktada eşitlik isteğinin yanına başka ölçütler koyuyor?</p>
<p>Bilim dünyası bu konuda farklı araştırmalarla yıllardan beri yol almaya çalışıyor. Deney koşullarında şu ortaya çıkıyor: Az sayıda kişi arasındaki paylaştırmada eşitlik için ısrar eden insanlar,<strong> </strong>iş gerçek yaşamda kaynakları kalabalık bir grup insana dağıtmaya gelince, eşit dağılıma yanaşmayıp bile bile bir miktar eşitsizliği tercih ediyorlar. Çünkü dağıtımda işin içine adalet duygusu, “adil dağıtım” giriyor. Bilimciler bu çelişkiyi, eşitlik ile adaletin bir görülmediğiyle açıklıyor.</p>
<p>Herkese Bilim Teknoloji, bu sayıda eşitlik ve adalet arasındaki ilişkiyi irdeliyor. <strong>Sinan Kayalıgil</strong> araştırmaları incelediği makalesinde “belli ki görünüşte eşitlik kaygısı taşıyan insanlar, gerçekte eşitliğin kendisi için değil de, eşitsizliğin yol açtığını düşündükleri demokratik ideallerin aşınması, yoksulluk ve -hepsinden önemlisi- adaletsizlikler yüzünden endişelenmekteler” gibi saptamaların altını çiziyor.</p>
<p>Konuya destek çıkan ikinci bir araştırma yazısı da, eşitsizliğin azaltılması konusunda devletlere hükümetlere 8 somut öneriye yer veriyoruz. Ayrıca <strong>Tanol Türkoğlu</strong>, eşitsizliğe başka bir boyuttan bakıyor ve dijital dünyadaki büyüt eşitsizliği yazıyor.</p>
<p>Bir diğer konu, insanın evrimsel yolculuğu. Şempanze insan ayırımı 6-7 milyon yıl önce gerçekleşmişti; ama biz Homo sapienslerin Neandertallerden ne zaman ayrıldığı sorusunun yanıtı uzun süredir aranıyor. Bilim dünyası bunu belirlemek üzere DNA araştırmalarına yöneldi ve mutasyon hızı hesaplamalarıyla yol ayırımında belli bir noktaya kadar ilerledi&#8230; Bununla ilgili gelişmeleri bu sayımızda bulabilirsiniz. Çok ilginç bulguları sunuyoruz…</p>
<p><strong>Güçlü bir sav</strong></p>
<p>Doğa ve insan arasındaki yaşamsal denge son derece önemli. Hatta uygarlığın asıl tanımının burada yattığını da söyleyebiliriz. Vahşi kentleşme, kültürel yozlaşma, dünya kaynaklarının nasıl insan eliyle yok edildiğini bilmek bu dengeyi daha da önemli kılıyor. <strong>Doğan Kuban</strong> yıllardan beri Anadolu Hisarı’nda yaşayan ve semtin değişimini yakından izleyen biri olarak, bu kez “1946’da neden daha uygardık?” sorusunu yöneltiyor ve yanıtını bu bağlamda arıyor.</p>
<p>Yaşamları boyunca bu ülkede bilimsel anlayış ve davranışın yerleşmesine çaba harcayan güzel insanlar da oldu. Ancak ne yazık ki içlerinde çok azı tanınıyor.</p>
<p>Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi’ne yıllarını vermiş 5 bilim insanının yaşam öyküleri 5 ayrı kitapta toplandı ve güzel bir vefa örneği göstererek ‘Armağan’ adı altında yayınlandı. Kim bunlar: Profesörler, Ziya Bursalıoğlu, Fatma Varış, İbrahim Ethem Başaran, Mahmut Adem ve Cahit Kavcar.</p>
<p>Sağlık her zaman olduğu gibi yine gündemimizde. Bu kez, konu insanların gerçekten obez olup olmadıklarını nasıl anlayacakları&#8230; Bugüne kadar kitle beden endeksi üzerinde duruluyordu, ama bu kez ezber bozuluyor.</p>
<p>Sağlık ile ilgili bir diğer haber, ağzımızdaki bakterilerin özellikle pankreas ve yemek borusu kanseri gibi sinsi hastalıkların erken tanısında önemli bir rol üstlendikleri konusunda. İlgiyle okuyacağınızdan eminiz.</p>
<p>Yazarımız <strong>Erdal Musoğlu</strong> Silikon Vadisi’nin Nöro-teknolojilere odaklandığına dikkat çekiyor. Yakın bir gelecekte birbirimizle ve bilgisayarlarla doğrudan beynimizle konuşacağımız üzerine ilginç bir yazı daha.</p>
<p><strong>Mümtaz Peker</strong>, nüfus bilimci, çok önemli bir konuyu gündeme getiriyor: Kağıt üzerinde köylü nüfusumuz %8’e indirildi, ama nasıl? Köylü nasıl kentli yapılır? Yazarımız <strong>Ali Akurgal</strong>’in bir meslek edinmek için herkesin çırpındığı günümüzde, artık her şeyin değişmekte olduğunu belirten “Meslek yok, insanda yetenek kümeleri aranacak” yazısı, bugünden gerçekleşmekte olan geleceği yazıyor. <strong>Mustafa Çetiner</strong> hemşire haklarını konu edinirken, akıllı giyilebilir teknolojiler ve hijyen eksikliğinin yol açtığı içimizi kemiren bağırsak kurtları konuları da ilginizi çekecektir.</p>
<p>Her Cuma beyin besleme günü. HBT ile geleceği yeniden kuruyoruz ve herkesi HBT’yi desteklemeye, bulamıyorsanız bayilerde, dijital ve basılı abone olmaya çağırıyoruz…</p>
<p>Gelecek Cuma’ya kadar sevgiyle kalın ve bize yazın…</p>
<p><strong>***</strong></p>
<p><strong>BU CUMARTESİ İKİ BİLGE: Toplumu Değiştiren Dinamikler</strong></p>
<p><strong>Bu Cumartesi, 6 Mayıs saat 17.00’de, Bahçeşehir Üniversitesi Beşiktaş yerleşkesinde, Doğan Kuban ve Bozkurt Güvenç ile Toplumu Değiştiren Dinamikler”i tartışacağız. Herkesi bekliyoruz.</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/esitsizlik-nukleer-silah-nefretten-daha-tehlikeli-peki-esitligin-sinirlari-nedir">Eşitsizlik, nükleer silah ve nefretten daha tehlikeli. Peki, eşitliğin sınırları nedir?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">6384</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Bir projenin trajik sonu ve Türkiye tarımının durumu</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mufit-akyos/bir-projenin-trajik-sonu-turkiye-tariminin-durumu</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Müfit Akyos]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 27 Jul 2016 14:51:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Müfit Akyos]]></category>
		<category><![CDATA[cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[fidanlık]]></category>
		<category><![CDATA[gıda]]></category>
		<category><![CDATA[köy]]></category>
		<category><![CDATA[nüfus]]></category>
		<category><![CDATA[tar-gel]]></category>
		<category><![CDATA[tarım]]></category>
		<category><![CDATA[tohum]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[ziraat]]></category>
		<category><![CDATA[ziraat mühendisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=3267</guid>

					<description><![CDATA[<p>2003 yılında Dünya Bankası kredisi ile Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu kapsamında mikro projelerin fonlanmasıyla ilgili bir projede Erzurum ve Kars’ta çalışma yaparken Erzurum’un ilçesi Tortum’un bir köyünde, 2003 yılında “1000 Köye 1000 Ziraat Mühendisi Projesi” kapsamında sözleşmeli olarak işe alınan genç bir ziraat mühendisiyle karşılaştık. Kurduğu serada saksı çiçeği yetiştirmeye çalışıyordu. Köylüye de öğretip ekonomik değer yaratacaktı. Yalnızlığı, çaresizliği her halinden belliydi. İl Ziraat Müdürlüğü’nde yaptığımız görüşmelerde bu yeni atamaların pek de benimsenmediğini, desteklenmediğini anlamıştık. Dönemin Tarım ve Köy İşleri Bakanı Sami Güçlü projeyle ilgili olarak, ”köylerde görevlendirilecek ziraat mühendislerinin ve veterinerlerin, bulundukları bölgede çiftçi eğitimiyle ilgili çalışma yapacaklarını ve köyün sorunlarıyla ilgili çözüm önerileri üreteceklerini, köyün her türlü sorununu başta siyasiler olmak üzere (a.t.ç) vilayete ve özel idareye ileteceklerini” söylemekteydi. 1.1.2007’de ise tarımsal işletme sahiplerinin bilgi, beceri ve teknik yöntemler konusundaki ihtiyaçlarının zamanında ve yeterli düzeyde karşılanması amacıyla “Her Köye Bir Ziraat Mühendisi” olarak da anılan Tarımsal Yayımı Geliştirme Projesi &#8211; Tar-Gel, performansa dayalı  personel çalıştırılması (iş güvencesi olmayan olarak da okunabilir)  esasıyla uygulamaya konuldu. Ve 6 Şubat 2016 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’ndeki başlık, &#8220;10 bin kişinin çalıştığı Tar-Gel’i de bitirdiler”. Bir başka beceriksizlik örneği! Ülkemizin tarımsal başarımına genel olarak bakıldığında (artan tarım ve gıda ürünleri dış alımı, kırsaldan kentlere süregiden göç, küçülen tarım arazileri vb.) Tar-Gel’in ve tarım politikalarının başarısız olduğu görülmektedir. Görünen o ki pek çok alanda olduğu gibi ABD veya Avrupa’da uygulanan bir proje kes-yapıştır yöntemiyle uygulanmaya konulmuştur. Başarılı örneklerin uygulanmasında bir sakınca yok elbette. Ancak önce öğrenmek, özümsemek ve ülke koşullarına ve gereksinimlerine göre uyarlamak (bir üst düzeyde yeniden üretmek) koşuluyla. Tar-Gel’de otuz binden fazla yerleşkenin ekolojik durumunun göz önünde bulundurulmaması ve tarımsal üretim şekline uygun yeterli sayıda ziraat mühendisinin atanmaması, ihtiyaçla kaynağın ve çözümün buluşturulamaması sonucunu doğurmuştur. Böylesi büyük bir projenin başarısızlıkla sonlandırılmasında ana neden uygulayıcı kurumların kurumsal kapasitelerinin yetersizliğidir. Son on yılda hemen bütün kurumlarda görülen liyakatten uzak görevlendirmeler, öğrenmeyen, yaratıcılıktan uzak yapılar, önceki dönemlerin inkârına dayalı siyasalar Tar-Gel projesinin uygulayıcısı kurumlar için de geçerlidir. Cumhuriyetimizin öncelikle yapılandırdığı (tohum ıslah istasyonları, fidanlıklar, aşı enstitüleri, il-ilçe yapılanmaları, üniversiteler) alanlardan birisi de tarım olmuştur.  Bu sayededir ki ülkemiz 1980’lere kadar tarımda kendine yeterli sayılı ülkeler arasında yer alabilmiştir. Ancak özellikle son 13 yılda Cumhuriyetin kurumlarını reddederek amblemleri dahil değiştirme gayretine giren yönetimlerin çılgın proje merakı bu projede olduğu gibi hüsranla sonuçlanmaktadır. 2011 yılı verilerine göre köylerde yaşayan nüfus ülke nüfusunun %23&#8217;üdür ve bu nüfusun büyük bölümünü yaşlılar oluşturmaktadır. Sözleşmeleri gereği köyde yaşamaları zorunlu tarım danışmanlarının köylerde muhatap olacağı veya yenilikleri aktarabileceği nitelikte çiftçi de kalmamıştır. Bir de buna HES felaketi nedeniyle yok olan ekolojimiz ve inşaat rantına kurban edilen tarım alanları eklendiğinde projenin varlık nedeni kendiliğinden ortadan kalkmaktadır. Projenin tek çıktısı, okumuşu, aydını işlevsizleştirerek, itibarsızlaştırarak köylünün önüne atıp hiç bitmeyen aydın düşmanlığı hazzının yaşanması ve mutsuz 10.300 nitelikli insan. Mutsuzluğa boğulan ülkede 10.300 nitelikli insanın mutsuzluğunun lafı mı olur. Müfit Akyos</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mufit-akyos/bir-projenin-trajik-sonu-turkiye-tariminin-durumu">Bir projenin trajik sonu ve Türkiye tarımının durumu</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>2003 yılında Dünya Bankası kredisi ile Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu kapsamında mikro projelerin fonlanmasıyla ilgili bir projede Erzurum ve Kars’ta çalışma yaparken Erzurum’un ilçesi Tortum’un bir köyünde, 2003 yılında “1000 Köye 1000 Ziraat Mühendisi Projesi” kapsamında sözleşmeli olarak işe alınan genç bir ziraat mühendisiyle karşılaştık. Kurduğu serada saksı çiçeği yetiştirmeye çalışıyordu. Köylüye de öğretip ekonomik değer yaratacaktı. Yalnızlığı, çaresizliği her halinden belliydi. İl Ziraat Müdürlüğü’nde yaptığımız görüşmelerde bu yeni atamaların pek de benimsenmediğini, desteklenmediğini anlamıştık.</p>
<p>Dönemin Tarım ve Köy İşleri Bakanı <strong>Sami Güçlü</strong> projeyle ilgili olarak, ”köylerde görevlendirilecek ziraat mühendislerinin ve veterinerlerin, bulundukları bölgede çiftçi eğitimiyle ilgili çalışma yapacaklarını ve köyün sorunlarıyla ilgili çözüm önerileri üreteceklerini, köyün her türlü sorununu <u>başta siyasiler olmak üzere</u> (a.t.ç) vilayete ve özel idareye ileteceklerini” söylemekteydi.</p>
<p>1.1.2007’de ise tarımsal işletme sahiplerinin bilgi, beceri ve teknik yöntemler konusundaki ihtiyaçlarının zamanında ve yeterli düzeyde karşılanması amacıyla “Her Köye Bir Ziraat Mühendisi” olarak da anılan Tarımsal Yayımı Geliştirme Projesi &#8211; Tar-Gel, performansa dayalı  personel çalıştırılması (iş güvencesi olmayan olarak da okunabilir)  esasıyla uygulamaya konuldu.</p>
<p>Ve 6 Şubat 2016 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’ndeki başlık, <em>&#8220;10 bin kişinin çalıştığı Tar-Gel’i de bitirdiler</em>”. Bir başka beceriksizlik örneği!</p>
<p>Ülkemizin tarımsal başarımına genel olarak bakıldığında (artan tarım ve gıda ürünleri dış alımı, kırsaldan kentlere süregiden göç, küçülen tarım arazileri vb.) Tar-Gel’in ve tarım politikalarının başarısız olduğu görülmektedir.</p>
<p>Görünen o ki pek çok alanda olduğu gibi ABD veya Avrupa’da uygulanan bir proje kes-yapıştır yöntemiyle uygulanmaya konulmuştur. Başarılı örneklerin uygulanmasında bir sakınca yok elbette. Ancak önce öğrenmek, özümsemek ve ülke koşullarına ve gereksinimlerine göre uyarlamak (bir üst düzeyde yeniden üretmek) koşuluyla. Tar-Gel’de otuz binden fazla yerleşkenin ekolojik durumunun göz önünde bulundurulmaması ve tarımsal üretim şekline uygun yeterli sayıda ziraat mühendisinin atanmaması, ihtiyaçla kaynağın ve çözümün buluşturulamaması sonucunu doğurmuştur.</p>
<p>Böylesi büyük bir projenin başarısızlıkla sonlandırılmasında ana neden uygulayıcı kurumların kurumsal kapasitelerinin yetersizliğidir. Son on yılda hemen bütün kurumlarda görülen liyakatten uzak görevlendirmeler, öğrenmeyen, yaratıcılıktan uzak yapılar, önceki dönemlerin inkârına dayalı siyasalar Tar-Gel projesinin uygulayıcısı kurumlar için de geçerlidir.</p>
<p><strong>Cumhuriyetimizin öncelikle yapılandırdığı</strong> (tohum ıslah istasyonları, fidanlıklar, aşı enstitüleri, il-ilçe yapılanmaları, üniversiteler) alanlardan birisi de tarım olmuştur.  Bu sayededir ki ülkemiz 1980’lere kadar tarımda kendine yeterli sayılı ülkeler arasında yer alabilmiştir. Ancak özellikle son 13 yılda Cumhuriyetin kurumlarını reddederek amblemleri dahil değiştirme gayretine giren yönetimlerin çılgın proje merakı bu projede olduğu gibi hüsranla sonuçlanmaktadır.</p>
<p>2011 yılı verilerine göre köylerde yaşayan nüfus ülke nüfusunun %23&#8217;üdür ve bu nüfusun büyük bölümünü yaşlılar oluşturmaktadır. Sözleşmeleri gereği köyde yaşamaları zorunlu tarım danışmanlarının köylerde muhatap olacağı veya yenilikleri aktarabileceği nitelikte çiftçi de kalmamıştır. Bir de buna HES felaketi nedeniyle yok olan ekolojimiz ve inşaat rantına kurban edilen tarım alanları eklendiğinde projenin varlık nedeni kendiliğinden ortadan kalkmaktadır.</p>
<p>Projenin tek çıktısı, okumuşu, aydını işlevsizleştirerek, itibarsızlaştırarak köylünün önüne atıp hiç bitmeyen aydın düşmanlığı hazzının yaşanması ve mutsuz 10.300 nitelikli insan. Mutsuzluğa boğulan ülkede 10.300 nitelikli insanın mutsuzluğunun lafı mı olur.</p>
<p><strong>Müfit Akyos</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mufit-akyos/bir-projenin-trajik-sonu-turkiye-tariminin-durumu">Bir projenin trajik sonu ve Türkiye tarımının durumu</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">3267</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
