<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>sanat arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/sanat/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/sanat</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Mon, 29 Apr 2024 11:52:04 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Cumhuriyet harcı&#8230;</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ozlem-yuzak/cumhuriyet-harci</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özlem Yüzak]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 29 Oct 2023 07:28:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Özlem Yüzak]]></category>
		<category><![CDATA[atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[aydınlanma]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[cumhuriyet 100 yaşında]]></category>
		<category><![CDATA[sanat]]></category>
		<category><![CDATA[tarih]]></category>
		<category><![CDATA[türk devrimi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=30381</guid>

					<description><![CDATA[<p>Cumhuriyet harcı&#8230; Tam 100 yıllık&#8230;Tuttu tabii. Tutmasaydı bugünleri de göremezdik. İdil Biret’ler, Fazıl Say’lar, Nuri Bilge Ceylan’lar, Aziz Nesin’ler, Aziz Sancar’lar, Canan Dağdeviren’ler, Türkan Saylan’lar, Leyla Gencer’ler, Yıldız Kenter’ler yetişebilir miydi? Dünyaca ünlü başarılı doktorlarımız, cerrahlarımız, bilim insanlarımız, sanatçılarımız, mimarlarımız olur muydu? Olmazdı tabii&#8230; Tuttu tabii&#8230; Atatürk ve arkadaşlarının ülküsü, çağdaşlık hedefi o kadar güçlüydü, yaptıkları devrimler o kadar radikal ve önemliydi ki tuttu. Tüm Cumhuriyeti yok etme çabalarına, tüm engellemelere, tüm baştan savmalara, tüm “mış gibi” yapmalara karşın tuttu. Tüm gerici dini yapılanmalara, din borazanlarına, tüm “Ben yaptım, oldu” anlayışına, sahte Atatürkçülere, kurumların içlerinin boşaltılmasına, liyakatten uzaklaşılmasına rağmen tuttu. Tuttu çünkü Cumhuriyetin devrimlerine, kazanımlarına inanan sahip çıkan, içselleştiren insanlar var. Sayıları hiç de az değil. Öğrenciler yetiştirdiler, önderlik yaptılar, Atatürk ve Cumhuriyetin kuruluş ilkelerine sahip çıktılar. Hâlâ da yapıyorlar. Geçtiğimiz günlerde yitirdiğimiz bilim tarihçimiz Osman Bahadır’ın önemli bir saptaması var. Bahadır, “Türk Devrimi’ni yöneten, yürüten ve destekleyenler de nitekim, olmayan Osmanlı sanayicileri ve sermayedarları değil fakat Osmanlı Aydınlanmasının eseri olan genç subaylar, doktorlar, hukukçular, gazeteciler, öğretmenler vb.den oluşan entelektüel bir tabakaydı. Bu kadro, köylülerin ve bir kısım toprak sahiplerinin de desteğini arkasına alarak kurtuluşu gerçekleştirdi” diyor. O dönem gerçekten bir avuçtu. Şimdi ise yüz binlerce, milyonlarca&#8230; Doğan Kuban hocanın 2018 tarihli, “Kaya sınıfı” başlıklı yazısı çok önemli. “Toplumun en geniş sınıfı, en kalabalık, politik söylemden en az etkilenen, kaya gibi dayanıklı, politikadan çok yaşama sarıldığı için kurucu, devirici&#8230; Cumhuriyeti kuran geç Osmanlılar da bu sınıftandı. Cumhuriyeti yok etme zorbalığını durduracak umudun taşıyıcısı da işte bu kaya sınıfı olacak, proletarya” diyor. Evet. Cumhuriyet harcı tuttu. Tabii bunu coşkuyla, gururla kutlayalım. Ama Cumhuriyetin ikinci yüzyılında bizi bekleyen tehlikeleri de unutmadan. Hoca, “Gelişmiş teknolojik toplumların dünya görüşüne benzer bir yaşama sahip olmaya en hazır olan kaya sınıfının, ülke nüfusunun çoğunluğunu oluşturması, okumuş olması, amaçladığı geleceğin gerçekleşmesi için yeterli potansiyele sahip olması, ülkenin geleceği için bir garantidir. Ve bu amacın tanımının daha iyi anlatılması bir ulusal gerekliliktir” diyor. Artık bu garantinin tehlikede olduğunu unutmadan kutlayalım. Derinleşen yoksulluk yüzünden öğrencilerin okuldan uzaklaştığı, yoksul ailelerin çocuklarının okula aç gittiği daha fazla sayıda öğrencinin çocuk işçiliği veya çocuk evliliği gibi sorunlarla karşı karşıya kaldığını unutmadan&#8230; Cumhuriyeti ikinci yüzyılına girerken Atatürk’ün ülkeyi emanet ettiği gençlerin 3.2 milyonunun “ne eğitimde ne istihdamda” olduğunu, kendilerini çaresiz, umutsuz hissettiklerini unutmadan kutlayalım. Partili rektörlerin yönetimine verilen üniversitelerin nitelikli eğitimden giderek uzaklaştığını, kendilerine bu ülkede gelecek göremeyen gençlerin büyük beyin gücünü unutmadan kutlayalım&#8230; Ve şunu düşünelim: Atatürk, “Ben manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır” demişti. Bu mirasa sadık kalmış ve onun izinden vazgeçmeden gidilmiş olsaydı bu güzel ülke bugün nerelerde olurdu? Cumhuriyetimizin 100. yılı hepimize kutlu olsun&#8230; Özlem Yüzak *Bu yazı 27 Ekim 2023 tarihli Cumhuriyet Gazetesi&#8217;nde yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ozlem-yuzak/cumhuriyet-harci">Cumhuriyet harcı&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Cumhuriyet harcı&#8230; Tam 100 yıllık&#8230;Tuttu tabii. Tutmasaydı bugünleri de göremezdik. <strong>İdil Biret’</strong>ler, <strong>Fazıl Say’</strong>lar, <strong>Nuri Bilge Ceylan’</strong>lar, <strong>Aziz Nesin’</strong>ler, <strong>Aziz Sancar’</strong>lar, <strong>Canan Dağdeviren’</strong>ler, <strong>Türkan Saylan’</strong>lar, <strong>Leyla Gencer’</strong>ler, <strong>Yıldız Kenter’</strong>ler yetişebilir miydi? Dünyaca ünlü başarılı doktorlarımız, cerrahlarımız, bilim insanlarımız, sanatçılarımız, mimarlarımız olur muydu? Olmazdı tabii&#8230;</p>
<p>Tuttu tabii&#8230; <strong>Atatürk</strong> ve arkadaşlarının ülküsü, çağdaşlık hedefi o kadar güçlüydü, yaptıkları devrimler o kadar radikal ve önemliydi ki tuttu. Tüm Cumhuriyeti yok etme çabalarına, tüm engellemelere, tüm baştan savmalara, tüm <em>“mış gibi”</em> yapmalara karşın tuttu. Tüm gerici dini yapılanmalara, din borazanlarına, tüm<em> “Ben yaptım, oldu”</em> anlayışına, sahte Atatürkçülere, kurumların içlerinin boşaltılmasına, liyakatten uzaklaşılmasına rağmen tuttu.</p>
<p>Tuttu çünkü Cumhuriyetin devrimlerine, kazanımlarına inanan sahip çıkan, içselleştiren insanlar var. Sayıları hiç de az değil. Öğrenciler yetiştirdiler, önderlik yaptılar, Atatürk ve Cumhuriyetin kuruluş ilkelerine sahip çıktılar. Hâlâ da yapıyorlar.</p>
<p>Geçtiğimiz günlerde yitirdiğimiz bilim tarihçimiz <strong>Osman Bahadır’</strong>ın önemli bir saptaması var. Bahadır, <em>“Türk Devrimi’ni yöneten, yürüten ve destekleyenler de nitekim, olmayan Osmanlı sanayicileri ve sermayedarları değil fakat Osmanlı Aydınlanmasının eseri olan </em><strong>genç subaylar, doktorlar, hukukçular, gazeteciler, öğretmenler </strong><em>vb.den oluşan entelektüel bir tabakaydı. Bu kadro, köylülerin ve bir kısım toprak sahiplerinin de desteğini arkasına alarak kurtuluşu gerçekleştirdi”</em> diyor.</p>
<p>O dönem gerçekten bir avuçtu. Şimdi ise yüz binlerce, milyonlarca&#8230;</p>
<p><strong>Doğan Kuban</strong> hocanın 2018 tarihli,<em> “Kaya sınıfı”</em> başlıklı yazısı çok önemli. <em>“Toplumun en geniş sınıfı, en kalabalık, politik söylemden en az etkilenen, kaya gibi dayanıklı, politikadan çok yaşama sarıldığı için kurucu, devirici&#8230; Cumhuriyeti kuran geç Osmanlılar da bu sınıftandı. Cumhuriyeti yok etme zorbalığını durduracak umudun taşıyıcısı da işte bu kaya sınıfı olacak, proletarya”</em> diyor.</p>
<p>Evet. Cumhuriyet harcı tuttu. Tabii bunu coşkuyla, gururla kutlayalım. Ama Cumhuriyetin ikinci yüzyılında bizi bekleyen tehlikeleri de unutmadan. Hoca, <em>“Gelişmiş teknolojik toplumların dünya görüşüne benzer bir yaşama sahip olmaya en hazır olan kaya sınıfının, ülke nüfusunun çoğunluğunu oluşturması, okumuş olması, amaçladığı geleceğin gerçekleşmesi için yeterli potansiyele sahip olması, ülkenin geleceği için bir garantidir. Ve bu amacın tanımının daha iyi anlatılması bir ulusal gerekliliktir”</em> diyor.</p>
<p>Artık bu garantinin tehlikede olduğunu unutmadan kutlayalım. Derinleşen yoksulluk yüzünden öğrencilerin okuldan uzaklaştığı, yoksul ailelerin çocuklarının okula aç gittiği daha fazla sayıda öğrencinin çocuk işçiliği veya çocuk evliliği gibi sorunlarla karşı karşıya kaldığını unutmadan&#8230; Cumhuriyeti ikinci yüzyılına girerken Atatürk’ün ülkeyi emanet ettiği gençlerin 3.2 milyonunun <em>“ne eğitimde ne istihdamda”</em> olduğunu, kendilerini çaresiz, umutsuz hissettiklerini unutmadan kutlayalım. Partili rektörlerin yönetimine verilen üniversitelerin nitelikli eğitimden giderek uzaklaştığını, kendilerine bu ülkede gelecek göremeyen gençlerin büyük beyin gücünü unutmadan kutlayalım&#8230;</p>
<p>Ve şunu düşünelim: Atatürk, <em>“Ben manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır”</em> demişti. Bu mirasa sadık kalmış ve onun izinden vazgeçmeden gidilmiş olsaydı bu güzel ülke bugün nerelerde olurdu?</p>
<p>Cumhuriyetimizin 100. yılı hepimize kutlu olsun&#8230;</p>
<p><strong>Özlem Yüzak</strong></p>
<p><em><strong>*Bu yazı <a href="https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/ozlem-yuzak/cumhuriyet-harci-2134533">27 Ekim 2023</a> tarihli Cumhuriyet Gazetesi&#8217;nde yayınlanmıştır.</strong></em></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ozlem-yuzak/cumhuriyet-harci">Cumhuriyet harcı&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">30381</post-id>	</item>
		<item>
		<title>HBT Merak Konferansları 5: Bilim, sanat ve felsefede merakın yeri nedir?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/hbt-merak-konferanslari-5-bilim-sanat-ve-felsefede-merakin-yeri-nedir</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 09 Mar 2020 10:37:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Duyuru ve Etkinlikler]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[HBT]]></category>
		<category><![CDATA[konferans]]></category>
		<category><![CDATA[merak]]></category>
		<category><![CDATA[mustafa çetiner]]></category>
		<category><![CDATA[Pelin Dilara Çolak]]></category>
		<category><![CDATA[sanat]]></category>
		<category><![CDATA[tevfik uyar]]></category>
		<category><![CDATA[yaratıcılık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=17501</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bilim ve sanatın, merak ve yaratıcılıkla ilişkisi Merak konferanslarımız devam ediyor. Dr. Tevfik Uyar’ın moderatörü olduğu 5. buluşmamızda, yazarımız Prof. Dr. Mustafa Çetiner ile felsefe “meraklısı” ve sanat tarihçisi Pelin Dilara Çolak, merakı bilim, sanat ve felsefe bağlamında tartıştı. HBT Merak Konferansları dizimizin beşincisini, geçtiğimiz cumartesi günü, değişmeyen adresimiz Bahçeşehir Üniversitesi’nde gerçekleştirdik. Orhan Bursalı’nın sürpriz video sunumlarıyla başlayan etkinlikte, moderatörlüğü Dr. Tevfik Uyar üstlendi ve yazarımız Prof. Dr. Mustafa Çetiner’in yanı sıra her daim felsefe “öğrencisi” Pelin Dilara Çolak, bilim ve sanatın doğum noktası olarak merakı tartıştılar. Bursalı, merak kavramından yola çıktığımız bu etkinliğin gittikçe dallanıp budaklandığına vurgu yaparak bu defa bilimi, sanatla ve hatta hayalle ilişkilendirip merak kavramını bu bağlamda değerlendireceğimizi söyleyerek konferansın açılışını yaptı. Konuşmacılarımızı tanıtan video sunumlarının ardından konferans, Uyar’ın moderatörlüğünde başladı. Uyar’ın “Özgür bir toplumda bilim ile sanatın buluşma noktası neresidir?” sorusu, tartışmayı şekillendirdi. “Bilim, bilebileceğimiz inancı üzerine kuruludur.” Merakın, bir ilk adım olduğunu ama bilimin tek motivasyonu da olmadığının altını çizen Çetiner, merak duyduğunuz alanı veya yanıtını aradığınız soruları bir arada düşünmek ve dünyayı daha iyi anlayabilmek için merakın çok önemli bir yeri olduğunu belirtti. Albert Einstein’dan yaptığı alıntıyı paylaşalım: “Bilim, bilebileceğimiz inancı üzerine kuruludur.” Yani biz her şeyi bilemeyebiliriz ama bilmek için her şeyi yapmalıyız. Buradaki itici güçlerden biri de kuşkusuz meraktır. Çetiner’in verdiği Antonie van Leeuwenhoek (1632-1723) örneği de bir hayli önemliydi. Leeuwenhoek aslında Hollandalı zengin bir tüccar ama bugün mikrobiyolojinin babası olarak biliniyor. Çünkü mikroskobun mucidi. İlk başta kumaşların kalitesini anlamak için kullandığı mercekler, zamanla optik bilimine olan ilgiye dönüşmüş ve temel bilimlerde olan bilgisizliğine rağmen ortaya bir icat çıkarmış ve deli olarak yaftalanmıştı. Bu icadın özünde tek bir şey vardı: Merak! Bize öğretilen, bildiğimizi sandığımız ve alışılagelenin dışında bir şeyler aramaya itmesi açısından merakın, aslında anarşist ve devrimci bir güdü olduğunu da sözlerine ekleyen Çetiner, daha önceki konferanslarımızda da dile getirildiği üzere rastgele merak (komşuya kim geldi?) ile yıkıcı/yaratıcı merak (Evrenin bir sınırı var mı?) arasındaki ayrıma değinerek merakın, bilinmezin bilinir hale gelmesi için itici bir güç olduğu dile getirdi. Uyar, merakın bilimdeki yerinin somut olduğunu düşünüyordu. Öncelikle bir soru sorup bunun cevabını merak ederek başlayan bir araştırma süreci söz konusu, bu sürecin sonunda ise yanıtını bulup bunu kanıtlayabiliyoruz. Bu ilişkiden yola çıkan Uyar, “Peki ama sanatta merakın yeri nedir; merak, sanatın bir motivasyonu olabilir mi?” sorusunu sorarak Çolak’a söz verdi. “Sanatı sanat için yapıyorsanız meraktan bahsedebiliriz.” Aynı zamanda bir sanat tarihçisi olan Çolak, sanatın temel motivasyonunun sanat tarihi boyunca sürekli farklılık gösterdiğini ve merakın ilk aşamada söz konusu olmadığını hatırlattı: İnsanlık imge ürettiği ilk andan, 60.000 yıl öncesinden itibaren sanat üretimine de başlıyor. Toplumsal bilinçte değişmeler oldukça sanat da değişiyordu. İmge üretimi, 60.000 yıl önce mağara resimleri başlasa da günümüzdeki estetiğe dayalı sanat anlayışının daha 200 senelik bir Avrupa icadı olduğuna değinen Çolak, ilkel insanlar için “sanatın” temel motivasyonunun merak olmadığını, daha ziyade daha pratik bir fayda sağlaması açısından “Nasıl hayatta kalırım?” sorusuna aradıkları dini ve ritüelistik bir cevabın karşılığı olduğunu söyledi. Çolak, sanatı ancak sanat için yapıyorsanız bugün konuştuğumuz meraktan bahsedebileceğimizi belirtti. Bilimden ve sanattan daha kökensel olan şey olan felsefeyi, insanın kendi varoluşunu anlamlandırma çabası olarak “özetleyebileceğimizi” belirten Çolak, “Ben neden buradayım?” sorusuna verilen iki temel yanıt olduğunu söyledi: Bilim ve sanat. Bu açıdan önceki konferanslarımızda da dile getirilen sıradan merak ile yıkıcı/yaratıcı merak arasındaki farkı da göz önünde bulundurursak ilkel sanatın temel motivasyonunun yıkıcı/yaratıcı bir meraktan ziyade daha temel, sıradan ve araçsal bir merak olarak nitelendirmek de mümkün olsa gerek. Yani bugün bilim ve teknolojide ilerlemeyi sağlayan yıkıcı/yaratıcı merakın, sanatta ancak ve ancak birkaç yüzyıllık bir geçmişi olduğunu söyleyebiliriz. Daha öncesinde hep araçsal bir nitelik taşıyordu. Bilimsel merakın ayrıldığı nokta: Sekülerlik Merak bağlamında kesişen bilim, sanat ve felsefenin, bir karşıtlık da barındırdığının altını çizen Çetiner ise bilimin, dini motifler içeren ilkel sanat ve Antik Yunan öncesi felsefeye göre “seküler olduğu” ayrımının net bir şekilde yapılması gerektiğini belirtti. Antik Yunan okullarının girişindeki “Biz bu dünya için öğreniriz.” alıntısını paylaşan Çetiner, bu açıdan bilimsel merakı da “pür seküler” olarak tanımladı. Buna karşın yukarıda bahsettiğimiz üzere ilkel sanat ve felsefede bir araçsallık ve metafizik ögeler işin içine giriyor. Bu açıdan yaptığı ayrım oldukça önemliydi. Çetiner’in bu savını destekleyen Çolak, sanatta meraktan bahsetmek için öncelikle sanatın, gündelik kullanımdan (araçsallıktan) sıyrılarak özerkleşmesi gerektiğini dile getirdi. Ancak kilisenin sanattan uzaklaşmasıyla birlikte sanatsal üretimde sanatçının merakı devreye girecekti. Bu bağlamda sanatta merakın ortaya çıkışı Rönesans’la başlıyor diyebiliriz. Bu dönemde bilimle sanatın bir noktada kesiştiğini ifade eden Çolak, toplumsal hayatta bazı değişiklikler olduğunu, felsefe metinlerinin yaygınlaştığını; bununla birlikte insanların sorgulamaya başladığını, bunun da sanat eserlerine yansımaya başladığını söyledi. Mesela Leonardo da Vinci, sanat aracılığıyla bilimi icra ettiğini söylüyordu. Yani sanat, dogmalardan ve önkabullerden koptukça; özgürleştikçe 20. yüzyılda merakı ve bununla birlikte estetiği de içine alarak bugünkü halini almaya başlayacaktı. Konferansla ilgili daha fazla detay, bu haftaki dergimizde olacak. &#160; Not: Bir sonraki konferansımız 4 Nisan&#8217;da yine Bahçeşehir Üniversitesi’nde; kayıtsız ve ücretsizdir, hepiniz davetlisiniz. Konferansı izlemek isteyenler için video linki: https://www.youtube.com/watch?v=t5SNNqlGnhw Yazı: Batuhan Sarıcan (batusarican@gmail.com)</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/hbt-merak-konferanslari-5-bilim-sanat-ve-felsefede-merakin-yeri-nedir">HBT Merak Konferansları 5: Bilim, sanat ve felsefede merakın yeri nedir?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h4>Bilim ve sanatın, merak ve yaratıcılıkla ilişkisi</h4>
<p><em>Merak konferanslarımız devam ediyor. Dr. Tevfik Uyar’ın moderatörü olduğu 5. buluşmamızda, yazarımız Prof. Dr. Mustafa Çetiner ile felsefe “meraklısı” ve sanat tarihçisi Pelin Dilara Çolak, merakı bilim, sanat ve felsefe bağlamında tartıştı.</em></p>
<p>HBT Merak Konferansları dizimizin beşincisini, geçtiğimiz cumartesi günü, değişmeyen adresimiz Bahçeşehir Üniversitesi’nde gerçekleştirdik. Orhan Bursalı’nın sürpriz video sunumlarıyla başlayan etkinlikte, moderatörlüğü Dr. Tevfik Uyar üstlendi ve yazarımız Prof. Dr. Mustafa Çetiner’in yanı sıra her daim felsefe “öğrencisi” Pelin Dilara Çolak, bilim ve sanatın doğum noktası olarak merakı tartıştılar.</p>
<p>Bursalı, merak kavramından yola çıktığımız bu etkinliğin gittikçe dallanıp budaklandığına vurgu yaparak bu defa bilimi, sanatla ve hatta hayalle ilişkilendirip merak kavramını bu bağlamda değerlendireceğimizi söyleyerek konferansın açılışını yaptı. Konuşmacılarımızı tanıtan video sunumlarının ardından konferans, Uyar’ın moderatörlüğünde başladı. Uyar’ın “Özgür bir toplumda bilim ile sanatın buluşma noktası neresidir?” sorusu, tartışmayı şekillendirdi.</p>
<p><strong>“Bilim, bilebileceğimiz inancı üzerine kuruludur.”</strong></p>
<p>Merakın, bir ilk adım olduğunu ama bilimin tek motivasyonu da olmadığının altını çizen Çetiner, merak duyduğunuz alanı veya yanıtını aradığınız soruları bir arada düşünmek ve dünyayı daha iyi anlayabilmek için merakın çok önemli bir yeri olduğunu belirtti. Albert Einstein’dan yaptığı alıntıyı paylaşalım: “Bilim, bilebileceğimiz inancı üzerine kuruludur.” Yani biz her şeyi bilemeyebiliriz ama bilmek için her şeyi yapmalıyız. Buradaki itici güçlerden biri de kuşkusuz meraktır.</p>
<p>Çetiner’in verdiği Antonie van Leeuwenhoek (1632-1723) örneği de bir hayli önemliydi. Leeuwenhoek aslında Hollandalı zengin bir tüccar ama bugün mikrobiyolojinin babası olarak biliniyor. Çünkü mikroskobun mucidi. İlk başta kumaşların kalitesini anlamak için kullandığı mercekler, zamanla optik bilimine olan ilgiye dönüşmüş ve temel bilimlerde olan bilgisizliğine rağmen ortaya bir icat çıkarmış ve deli olarak yaftalanmıştı. Bu icadın özünde tek bir şey vardı: Merak!</p>
<p>Bize öğretilen, bildiğimizi sandığımız ve alışılagelenin dışında bir şeyler aramaya itmesi açısından merakın, aslında anarşist ve devrimci bir güdü olduğunu da sözlerine ekleyen Çetiner, daha önceki konferanslarımızda da dile getirildiği üzere rastgele merak (komşuya kim geldi?) ile yıkıcı/yaratıcı merak (Evrenin bir sınırı var mı?) arasındaki ayrıma değinerek merakın, bilinmezin bilinir hale gelmesi için itici bir güç olduğu dile getirdi.</p>
<p>Uyar, merakın bilimdeki yerinin somut olduğunu düşünüyordu. Öncelikle bir soru sorup bunun cevabını merak ederek başlayan bir araştırma süreci söz konusu, bu sürecin sonunda ise yanıtını bulup bunu kanıtlayabiliyoruz. Bu ilişkiden yola çıkan Uyar, “Peki ama sanatta merakın yeri nedir; merak, sanatın bir motivasyonu olabilir mi?” sorusunu sorarak Çolak’a söz verdi.</p>
<p><strong>“Sanatı sanat için yapıyorsanız meraktan bahsedebiliriz.”</strong></p>
<p>Aynı zamanda bir sanat tarihçisi olan Çolak, sanatın temel motivasyonunun sanat tarihi boyunca sürekli farklılık gösterdiğini ve merakın ilk aşamada söz konusu olmadığını hatırlattı: İnsanlık imge ürettiği ilk andan, 60.000 yıl öncesinden itibaren sanat üretimine de başlıyor. Toplumsal bilinçte değişmeler oldukça sanat da değişiyordu.</p>
<p>İmge üretimi, 60.000 yıl önce mağara resimleri başlasa da günümüzdeki estetiğe dayalı sanat anlayışının daha 200 senelik bir Avrupa icadı olduğuna değinen Çolak, ilkel insanlar için “sanatın” temel motivasyonunun merak olmadığını, daha ziyade daha pratik bir fayda sağlaması açısından “Nasıl hayatta kalırım?” sorusuna aradıkları dini ve ritüelistik bir cevabın karşılığı olduğunu söyledi. Çolak, sanatı ancak sanat için yapıyorsanız bugün konuştuğumuz meraktan bahsedebileceğimizi belirtti.</p>
<p>Bilimden ve sanattan daha kökensel olan şey olan felsefeyi, insanın kendi varoluşunu anlamlandırma çabası olarak “özetleyebileceğimizi” belirten Çolak, “Ben neden buradayım?” sorusuna verilen iki temel yanıt olduğunu söyledi: <strong>Bilim ve sanat. </strong>Bu açıdan önceki konferanslarımızda da dile getirilen sıradan merak ile yıkıcı/yaratıcı merak arasındaki farkı da göz önünde bulundurursak ilkel sanatın temel motivasyonunun yıkıcı/yaratıcı bir meraktan ziyade daha temel, sıradan ve araçsal bir merak olarak nitelendirmek de mümkün olsa gerek. Yani bugün bilim ve teknolojide ilerlemeyi sağlayan yıkıcı/yaratıcı merakın, sanatta ancak ve ancak birkaç yüzyıllık bir geçmişi olduğunu söyleyebiliriz. Daha öncesinde hep araçsal bir nitelik taşıyordu.</p>
<p><strong>Bilimsel merakın ayrıldığı nokta: Sekülerlik</strong></p>
<p>Merak bağlamında kesişen bilim, sanat ve felsefenin, bir karşıtlık da barındırdığının altını çizen Çetiner ise bilimin, dini motifler içeren ilkel sanat ve Antik Yunan öncesi felsefeye göre “seküler olduğu” ayrımının net bir şekilde yapılması gerektiğini belirtti. Antik Yunan okullarının girişindeki <strong>“Biz bu dünya için öğreniriz.”</strong> alıntısını paylaşan Çetiner, bu açıdan bilimsel merakı da “pür seküler” olarak tanımladı. Buna karşın yukarıda bahsettiğimiz üzere ilkel sanat ve felsefede bir araçsallık ve metafizik ögeler işin içine giriyor. Bu açıdan yaptığı ayrım oldukça önemliydi.</p>
<p>Çetiner’in bu savını destekleyen Çolak, sanatta meraktan bahsetmek için öncelikle sanatın, gündelik kullanımdan (araçsallıktan) sıyrılarak özerkleşmesi gerektiğini dile getirdi. Ancak kilisenin sanattan uzaklaşmasıyla birlikte sanatsal üretimde sanatçının merakı devreye girecekti. Bu bağlamda sanatta merakın ortaya çıkışı Rönesans’la başlıyor diyebiliriz. Bu dönemde bilimle sanatın bir noktada kesiştiğini ifade eden Çolak, toplumsal hayatta bazı değişiklikler olduğunu, felsefe metinlerinin yaygınlaştığını; bununla birlikte insanların sorgulamaya başladığını, bunun da sanat eserlerine yansımaya başladığını söyledi. Mesela Leonardo da Vinci, sanat aracılığıyla bilimi icra ettiğini söylüyordu. Yani sanat, dogmalardan ve önkabullerden koptukça; özgürleştikçe 20. yüzyılda merakı ve bununla birlikte estetiği de içine alarak bugünkü halini almaya başlayacaktı.</p>
<p><b>Konferansla ilgili daha fazla detay, bu haftaki dergimizde olacak.</b></p>
<p>&nbsp;</p>
<blockquote><p>Not: <strong>Bir sonraki konferansımız 4 Nisan&#8217;da yine Bahçeşehir Üniversitesi’nde; k</strong><strong>ayıtsız ve ücretsizdir, hepiniz davetlisiniz.</strong></p></blockquote>
<p><em>Konferansı izlemek isteyenler için video linki: <a href="https://www.youtube.com/watch?v=t5SNNqlGnhw">https://www.youtube.com/watch?v=t5SNNqlGnhw</a></em></p>
<p>Yazı: <strong>Batuhan Sarıcan </strong>(<a href="mailto:batusarican@gmail.com">batusarican@gmail.com</a>)</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/hbt-merak-konferanslari-5-bilim-sanat-ve-felsefede-merakin-yeri-nedir">HBT Merak Konferansları 5: Bilim, sanat ve felsefede merakın yeri nedir?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">17501</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Bitmemiş Senfoni’yi “bitirdiler”</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/bitmemis-senfoniyi-bitirdiler</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Edip Emil Öymen]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 20 Dec 2019 09:09:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edip Emil Öymen]]></category>
		<category><![CDATA[sanat]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<category><![CDATA[yaratıcılık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=16252</guid>

					<description><![CDATA[<p>Beethoven’le aynı dönemde yaşayan, ondan bir yıl sonra 1828’de ölen Alman besteci Franz Schubert’in Bitmemiş Senfonisi’ni “bitirmek” Huawei’nin yapay zekâsına nasip oldu. Besteci, Sekizinci Senfonisi’nin ilk iki bölümünü bestelemiş, sonra yarım bırakmıştı. Huawei ise, film müziği bestecisi Emmy Ödüllü Lucas Cantor ve Huawei telefonundaki “Mate 20 pro” yazılımı eşliğinde, senfoni “olsa olsa böyle devam eder, şöyle de biter” diye bir yapay zekâ bestesi yaptı. Ortaya çıkan müziğin tınısını takdir edenler oldu, ama bu müziğin Schubert’in stiliyle hiç ilgisi olmadığını söyleyenler ağır bastı. Hele eserin final bölümünü, Schubert’in lirik, estetik, romantik müziğine değil, bir Hollywood bilim kurgu filminin “coşku müziğine” benzettiler (https://bit.ly/38WKaPe). Mate 20 pro yazılımı Schubert’in müziğini 90 eseri üzerinden 6 ay süreyle “çalıştıktan” sonra, 20 değişik melodi besteledi. Bu arada, Schubert’i “etkilemiş” başka bestecilerin eserleri de yazılıma “dinletildi.” Böylece yazılımın, Schubert’in stilindeki esinlenme ve özgünlüğü daha iyi “anlamasına” fırsat verildi. Besteci Cantor, 20 melodiyi orkestraya uyarlamak için bir ay daha çalıştı. Sonuçta ortaya senfoninin üçüncü ve dördüncü bölümleri çıktı. Eser, Londra’da Cadogan Konser Salonu’nda 67 kişilik English Session Orkestrası tarafından 4 Şubat 2019’da seslendirildi. Bitmemiş Senfoni’nin süresi 27 dakikadan, “bitmişi” ile 48 dakikaya uzadı. Bu haliyle eser, Huawei’nin her gün artan teknik gücüne, üstün rekabetçiliğine bir PR malzemesi oldu. Konseri izleyenlerden, Fransız “Diapason” müzik dergisi yazarı Vincent Agrech, girişimin orijinal olduğunu, ama Schubert’in stiliyle ilgisi olmadığını yazdı: “Üçüncü bölümde Mendelssohn’un İskoç Senfonisi, Smetana’nın Moldau Süiti’ni andıran melodilere rağmen ortada Schubert yoktu. Dördüncü bölümde biraz ortaya çıkar gibi oldu. Ama final, Assassin’s Creed finaline daha çok benziyordu.” Nouvelle Observateur yazarı Claire Fleury: “Huawei, senfoniyi bitireyim derken Schubert’i bitirdi. Schubert, evet, eserinde trombon kullanmıştı. Ama şimdiki beste, askeri bando müziğine benziyor.” Schubert’in eksik bıraktığı senfoniyi “tamamlama” girişimi ilk değil. 1928’de Columbia Records, bestecinin ölümünün 100’üncü yıldönümünde, senfoniyi tamamlama yarışması açtı. İngiliz piyanist Frank Merrick kazandıysa da bunun, müzik kültürüne katkısı olmadı. 2011’de ise Cambridge Üniversitesi hocası Robin Holloway, Schubert’in defterleri ve notlarındaki fikirlerden hareketle, senfoninin eksik kalan üçüncü bölümünü kendince “tamamladı.” Bu işe kalkışan başkaları da oldu. Ama onların “tamamlaması”, bu eksik eseri tamamlamaya yetmedi. Zaten acaba, bir bestecinin bitirmediği eserini başka birinin bitirmeye çalışmasının ne anlamı var? Hele de bu işi bir yazılıma (yapay zekâya) devretmenin? Bunda anlam bulanlar, bir tek “Teknoloji Vaizleri” aslında. 2020, Beethoven’in doğumunun 250’inci yıldönümü: Döneminin örneksiz yaratıcı &#8211; yenilikçi bestecisinin hangi eserini yapay zekâ taklit edebilir? Çünkü evet, onun da bir bitmemiş senfonisi var: 10’uncusu&#8230; Bunu da, Salzburg’daki Karajan Enstitüsü’nün girişimi ve Deutsche Telekom’un sponsorluğu ile yapay zekâ “tamamlayacak” hayırlısıyla bakalım&#8230; Önümüzdeki 28 Nisan’da “bitmiş” senfoni, Beethoven’in doğduğu şehir Bonn’da Telekom Forum’daki konserde seslendirilecek (https://bit.ly/2Q0SHYX). A &#8211; Grubu besteci Beethoven’i “tamamlamaya” bile cüret ettiklerine göre, B &#8211; Grubu bestecileri taklit için ortam daha da uygun. Çek besteci Antonin Dvorak’ın (1841 – 1904) bir piyano eserinin “bitmemiş” bir bölümünü de yapay zekâ “tamamladı” (!). Bu işi “başarması” için yapay zekâya bestecinin 115 eseri dinletilmiş. Ve ortaya bir “müzik” çıkmış (https://bit.ly/2s47slF). Bu “müzik” Haziran’da Çekya’da bir müzik festivalinde çalınacak. Orkestraya uyarlanmış biçimi ise Kasım’da Prag’da Rudolfinum Konser Salonu’nda seslendirilecek. Bunun, Dvorak’ın lirik, romantik, dönemine göre yenilikçi üslubuna ne kadar uyduğunu/uymadığını eleştirmenler söyleyecektir. Dvorak Projesi’nde baş rolde AIVA (Artificial Intelligence Virtual Artist) adlı yapay zekâ yazılımı var. Luxembourg merkezli AIVA, “dinlediği” Bach, Vivaldi, Beethoven, Mozart ve başkalarının eserlerinden “kes – yapıştır” yapay beste üretiyor: Filmlerde, reklamlarda, etkinliklerde müzik olarak kullanılmak üzere. Bunların telif hakkı AIVA’ya “ait.” Evet, bir yapay zekâ yazılımı, Fransız müzik yazarları, bestecileri ve yayıncıları sendikası (SACEM) tarafından “besteci” olarak tanımlandı. AIVA’nın “bestelerinden” oluşan bir albümü bile var: Genesis. Konuyla ilgili müzikologlara göre, klasik müzik tarihinde en eski eserleri yapay zekâ daha kolay kopyalıyormuş. Örneğin Bach ile yapay zekânın arası gayet “iyi” imiş, çünkü üstadın müziği matematik kurallara birebir uygunmuş. Yapay zekânın da zaten tek anladığı, matematik. MIT Technology Review, Bach’ın eserlerini matematik adımlar halinde “öğrenen” yapay zekânın (ki, adı gayet uygun: DeepBach) üstad “gibi” müzik ürettiğini anlatıyor (https://bit.ly/2r7OhXJ). Ama daha yakın yüzyıllara geldikçe, yapay zekânın bestecileri taklit yeteneği işte orada yetersiz. Çünkü duygu ve izlenimlerini notaya yansıtan besteciyi matematikle anlaması mümkün değil. Avusturyalı besteci Gustav Mahler (1860 – 1911) de bitiremediği 10’uncu Senfonisi yüzünden bu yapay zekâ işkencesine maruz kaldı. Linz’de geçen Eylül’de Ars Electronica Festivali’nde Mahler’in senfonisine eklenen 6 dakikalık yapay zekâ yaması yine kimseleri ikna edemedi. Evet, müzik Mahler’i andırıyordu belki ama Mahler değildi işte! Ve zaten Mahler taklit edilemezdi&#8230; (https://bit.ly/2sKE1W1) Matematik demişken, son olarak: İngiliz elektronik müzik sanatçısı Tom Jenkinson (sahne adı: Squarepusher) ile Tokyo Üniversitesi bilişim hocası Yoichiro Kawaguchi, mekanik tasarımcı Naofumi Yonetsuka ve ekibi arasındaki işbirliğiyle, ortaya “müzisyen” görünümlü yazılım (robotlar) çıktı. Bu ürüne Z-Machines (Z-Makineleri) adını verdiler. Ashura adlı bir tanesinin 78 parmağı var: Öyle bir gitar çalıyor ki, insan öyle çalamaz. Mach adlı ikincisinin 22 kolu var: O da baterist. Öyle bir davul çalıyor ki, bir insanın onun gibi çalması mümkün değil. Üçüncüsü Cosmo, lazer ışınıyla, önündeki elektronik klavyedeki tuşların üzerinden uçuyor. Böylece, hepsi saniyede 100 nota birden çalabiliyor. Ortaya çıkan “ürün” müzikten başka herşey! Ama 2000’den az önce ve az sonra doğan Z-Kuşağı’nın “tarzına uygun.” (https://bit.ly/2PVhFZy) Onlarınki en medyatik robot orkestra belki ama, bu işin öncüsü Alman ürünü Compressorhead. Biri İngiliz ses mühendisi, ikisi Alman bilişimciler, atık metallerden yarattıkları üç robotlu gruba, “hadlerini aşıp” bir de vokalist robot yaratmaya kalkıştılar. Bunun için kitle fonlamaya (Kickstarter) başvurdular ama aradıkları para çıkmadı. 322 bin Euro istediler, 45 bin Euro geldi. Robot “şarkıcı” isteyen yok, belli. Şimdilik&#8230; Japon hocalar ise, gösterilerini “sadece” bu dünyada değil, başka dünyalarda da yapmayı arzu ediyormuş. En yakın (!) başka dünya Ay, ama esas hedefleri Mars’ın Kuzey Kutbu’nda bu orkestrayı çaldırmakmış: İnsanı ne kadar hayrete düşürse de yapay zekâ, müzik ve sanat konusunda, tek anladığı matematik kadar başarılı olabilecek/olamayacak. İnsan ruhunu anlaması ise sadece Hollywood senaryolarında mümkün bir hayal. Gerçek yaşamda değil.● Edip Emil Öymen</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/bitmemis-senfoniyi-bitirdiler">Bitmemiş Senfoni’yi “bitirdiler”</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Beethoven’le aynı dönemde yaşayan, ondan bir yıl sonra 1828’de ölen Alman besteci Franz Schubert’in Bitmemiş Senfonisi’ni “bitirmek” Huawei’nin yapay zekâsına nasip oldu. Besteci, Sekizinci Senfonisi’nin ilk iki bölümünü bestelemiş, sonra yarım bırakmıştı. Huawei ise, film müziği bestecisi Emmy Ödüllü Lucas Cantor ve Huawei telefonundaki “Mate 20 pro” yazılımı eşliğinde, senfoni “olsa olsa böyle devam eder, şöyle de biter” diye bir yapay zekâ bestesi yaptı. Ortaya çıkan müziğin tınısını takdir edenler oldu, ama bu müziğin Schubert’in stiliyle hiç ilgisi olmadığını söyleyenler ağır bastı. Hele eserin final bölümünü, Schubert’in lirik, estetik, romantik müziğine değil, bir Hollywood bilim kurgu filminin “coşku müziğine” benzettiler (<a href="https://bit.ly/38WKaPe">https://bit.ly/38WKaPe</a>).</p>
<p>Mate 20 pro yazılımı Schubert’in müziğini 90 eseri üzerinden 6 ay süreyle “çalıştıktan” sonra, 20 değişik melodi besteledi. Bu arada, Schubert’i “etkilemiş” başka bestecilerin eserleri de yazılıma “dinletildi.” Böylece yazılımın, Schubert’in stilindeki esinlenme ve özgünlüğü daha iyi “anlamasına” fırsat verildi. Besteci Cantor, 20 melodiyi orkestraya uyarlamak için bir ay daha çalıştı. Sonuçta ortaya senfoninin üçüncü ve dördüncü bölümleri çıktı.</p>
<p>Eser, Londra’da Cadogan Konser Salonu’nda 67 kişilik English Session Orkestrası tarafından 4 Şubat 2019’da seslendirildi. Bitmemiş Senfoni’nin süresi 27 dakikadan, “bitmişi” ile 48 dakikaya uzadı. Bu haliyle eser, Huawei’nin her gün artan teknik gücüne, üstün rekabetçiliğine bir PR malzemesi oldu.</p>
<p>Konseri izleyenlerden, Fransız “Diapason” müzik dergisi yazarı Vincent Agrech, girişimin orijinal olduğunu, ama Schubert’in stiliyle ilgisi olmadığını yazdı: “Üçüncü bölümde Mendelssohn’un İskoç Senfonisi, Smetana’nın Moldau Süiti’ni andıran melodilere rağmen ortada Schubert yoktu. Dördüncü bölümde biraz ortaya çıkar gibi oldu. Ama final, Assassin’s Creed finaline daha çok benziyordu.” Nouvelle Observateur yazarı Claire Fleury: “Huawei, senfoniyi bitireyim derken Schubert’i bitirdi. Schubert, evet, eserinde trombon kullanmıştı. Ama şimdiki beste, askeri bando müziğine benziyor.”</p>
<p>Schubert’in eksik bıraktığı senfoniyi “tamamlama” girişimi ilk değil. 1928’de Columbia Records, bestecinin ölümünün 100’üncü yıldönümünde, senfoniyi tamamlama yarışması açtı. İngiliz piyanist Frank Merrick kazandıysa da bunun, müzik kültürüne katkısı olmadı. 2011’de ise Cambridge Üniversitesi hocası Robin Holloway, Schubert’in defterleri ve notlarındaki fikirlerden hareketle, senfoninin eksik kalan üçüncü bölümünü kendince “tamamladı.”</p>
<p>Bu işe kalkışan başkaları da oldu. Ama onların “tamamlaması”, bu eksik eseri tamamlamaya yetmedi. Zaten acaba, bir bestecinin bitirmediği eserini başka birinin bitirmeye çalışmasının ne anlamı var? Hele de bu işi bir yazılıma (yapay zekâya) devretmenin? Bunda anlam bulanlar, bir tek “Teknoloji Vaizleri” aslında.</p>
<p>2020, Beethoven’in doğumunun 250’inci yıldönümü: Döneminin örneksiz yaratıcı &#8211; yenilikçi bestecisinin hangi eserini yapay zekâ taklit edebilir? Çünkü evet, onun da bir bitmemiş senfonisi var: 10’uncusu&#8230; Bunu da, Salzburg’daki Karajan Enstitüsü’nün girişimi ve Deutsche Telekom’un sponsorluğu ile yapay zekâ “tamamlayacak” hayırlısıyla bakalım&#8230; Önümüzdeki 28 Nisan’da “bitmiş” senfoni, Beethoven’in doğduğu şehir Bonn’da Telekom Forum’daki konserde seslendirilecek (<a href="https://bit.ly/2Q0SHYX">https://bit.ly/2Q0SHYX</a>).</p>
<p>A &#8211; Grubu besteci Beethoven’i “tamamlamaya” bile cüret ettiklerine göre, B &#8211; Grubu bestecileri taklit için ortam daha da uygun. Çek besteci Antonin Dvorak’ın (1841 – 1904) bir piyano eserinin “bitmemiş” bir bölümünü de yapay zekâ “tamamladı” (!). Bu işi “başarması” için yapay zekâya bestecinin 115 eseri dinletilmiş. Ve ortaya bir “müzik” çıkmış (<a href="https://bit.ly/2s47slF">https://bit.ly/2s47slF</a>). Bu “müzik” Haziran’da Çekya’da bir müzik festivalinde çalınacak. Orkestraya uyarlanmış biçimi ise Kasım’da Prag’da Rudolfinum Konser Salonu’nda seslendirilecek. Bunun, Dvorak’ın lirik, romantik, dönemine göre yenilikçi üslubuna ne kadar uyduğunu/uymadığını eleştirmenler söyleyecektir.</p>
<p>Dvorak Projesi’nde baş rolde AIVA (Artificial Intelligence Virtual Artist) adlı yapay zekâ yazılımı var. Luxembourg merkezli AIVA, “dinlediği” Bach, Vivaldi, Beethoven, Mozart ve başkalarının eserlerinden “kes – yapıştır” yapay beste üretiyor: Filmlerde, reklamlarda, etkinliklerde müzik olarak kullanılmak üzere. Bunların telif hakkı AIVA’ya “ait.” Evet, bir yapay zekâ yazılımı, Fransız müzik yazarları, bestecileri ve yayıncıları sendikası (SACEM) tarafından “besteci” olarak tanımlandı. AIVA’nın “bestelerinden” oluşan bir albümü bile var: Genesis.</p>
<p>Konuyla ilgili müzikologlara göre, klasik müzik tarihinde en eski eserleri yapay zekâ daha kolay kopyalıyormuş. Örneğin Bach ile yapay zekânın arası gayet “iyi” imiş, çünkü üstadın müziği matematik kurallara birebir uygunmuş. Yapay zekânın da zaten tek anladığı, matematik. MIT Technology Review, Bach’ın eserlerini matematik adımlar halinde “öğrenen” yapay zekânın (ki, adı gayet uygun: DeepBach) üstad “gibi” müzik ürettiğini anlatıyor (<a href="https://bit.ly/2r7OhXJ">https://bit.ly/2r7OhXJ</a>). Ama daha yakın yüzyıllara geldikçe, yapay zekânın bestecileri taklit yeteneği işte orada yetersiz. Çünkü duygu ve izlenimlerini notaya yansıtan besteciyi matematikle anlaması mümkün değil. Avusturyalı besteci Gustav Mahler (1860 – 1911) de bitiremediği 10’uncu Senfonisi yüzünden bu yapay zekâ işkencesine maruz kaldı. Linz’de geçen Eylül’de Ars Electronica Festivali’nde Mahler’in senfonisine eklenen 6 dakikalık yapay zekâ yaması yine kimseleri ikna edemedi. Evet, müzik Mahler’i andırıyordu belki ama Mahler değildi işte! Ve zaten Mahler taklit edilemezdi&#8230; (<a href="https://bit.ly/2sKE1W1">https://bit.ly/2sKE1W1</a>)</p>
<p>Matematik demişken, son olarak: İngiliz elektronik müzik sanatçısı Tom Jenkinson (sahne adı: Squarepusher) ile Tokyo Üniversitesi bilişim hocası Yoichiro Kawaguchi, mekanik tasarımcı Naofumi Yonetsuka ve ekibi arasındaki işbirliğiyle, ortaya “müzisyen” görünümlü yazılım (robotlar) çıktı. Bu ürüne Z-Machines (Z-Makineleri) adını verdiler. Ashura adlı bir tanesinin 78 parmağı var: Öyle bir gitar çalıyor ki, insan öyle çalamaz. Mach adlı ikincisinin 22 kolu var: O da baterist. Öyle bir davul çalıyor ki, bir insanın onun gibi çalması mümkün değil. Üçüncüsü Cosmo, lazer ışınıyla, önündeki elektronik klavyedeki tuşların üzerinden uçuyor. Böylece, hepsi saniyede 100 nota birden çalabiliyor. Ortaya çıkan “ürün” müzikten başka herşey! Ama 2000’den az önce ve az sonra doğan Z-Kuşağı’nın “tarzına uygun.” (<a href="https://bit.ly/2PVhFZy">https://bit.ly/2PVhFZy</a>)</p>
<p>Onlarınki en medyatik robot orkestra belki ama, bu işin öncüsü Alman ürünü Compressorhead. Biri İngiliz ses mühendisi, ikisi Alman bilişimciler, atık metallerden yarattıkları üç robotlu gruba, “hadlerini aşıp” bir de vokalist robot yaratmaya kalkıştılar. Bunun için kitle fonlamaya (Kickstarter) başvurdular ama aradıkları para çıkmadı. 322 bin Euro istediler, 45 bin Euro geldi. Robot “şarkıcı” isteyen yok, belli. Şimdilik&#8230;</p>
<p>Japon hocalar ise, gösterilerini “sadece” bu dünyada değil, başka dünyalarda da yapmayı arzu ediyormuş. En yakın (!) başka dünya Ay, ama esas hedefleri Mars’ın Kuzey Kutbu’nda bu orkestrayı çaldırmakmış: İnsanı ne kadar hayrete düşürse de yapay zekâ, müzik ve sanat konusunda, tek anladığı matematik kadar başarılı olabilecek/olamayacak. İnsan ruhunu anlaması ise sadece Hollywood senaryolarında mümkün bir hayal. Gerçek yaşamda değil.●</p>
<p><strong>Edip Emil Öymen</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/bitmemis-senfoniyi-bitirdiler">Bitmemiş Senfoni’yi “bitirdiler”</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">16252</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Bilimle sanat bir arada: Bauhaus 100 yaşında!</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/bilimle-sanat-bir-arada-bauhaus-100-yasinda</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 Nov 2019 14:10:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[ankara]]></category>
		<category><![CDATA[Bauhaus]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[mimari]]></category>
		<category><![CDATA[Paul Klee]]></category>
		<category><![CDATA[sanat]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Walter Gropius]]></category>
		<category><![CDATA[Wassily Kandinsky]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=15835</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bilimle sanatı bir araya getirmekle kalmayıp mimariden resime birçok alanı etkileyen Bauhaus 100 yaşında. Kurucusu, mimar Walter Gropius ve ardıllarının izinde, asırlık çınar Bauhaus Okulu’na kısa bir bakış atıyoruz. Bundan tam 100 yıl önce, vizyon sahibi Alman mimar Walter Gropius tarafından kurulan Bauhaus’un bilim, mühendislik ve tasarımı bir araya getirerek sadece mimariyi değil, sanatı da bu kadar etkileyeceğini kim bilebilirdi ki? 1883 doğumlu Gropius, tek bir basit ilkeyi izleyecekti; tekrarlı bir cephede yaratıcı ögeleri kilit noktalara yerleştirmek: Girişler, merdivenler ve yapı işlevleri arasındaki bağlantı noktalarını birleştirdiğinizde sanat, endüstriyel bir çerçeveyle buluşacaktı. Bu da sanatla bilimin, tasarımda birleşmesi demekti. Bugün Gropius’un bu füzyonu Fagus Fabrikası ve Bauhaus binalarında görebiliriz. 1938’de Harvard Üniversitesi Mimarlık Bölümü Başkanı da olan Gropius, dünyanın en seçkin ve çağdaş mimarlarını, sanatçılarla bir araya getirerek yalnızca bir eğitim kurumu yaratmamış, aynı zamanda bir üretim merkezi ve tüm bunların konuşulup tartışıldığı bir platform haline getirmişti Bauhaus’u. Okul; güzel sanatlar, uygulamalı sanatlar ve mimarlığa, matematiksel ilke ve mühendisliği titizlikle uygulamasıyla fark yaratacak, görkemli bir bilim ve sanat birleşmesine öncülük edecekti. Bauhaus estetiği, her şeyden önce geometrik formlara, tasarıma ve makine mühendisliğine bağlıydı. Çelik ve beton gibi modern endüstriyel malzemeler kullanıldı. Tüm bunlara rağmen Bauhaus, ilhamını doğadan aldı. Kaosun ortasında Okul aslında pek de sessiz sakin bir ortamda kurulmadı. Gropius, Birinci Dünya Savaşı’nın ortasında, Weimar’ın emriyle kurulan Grand-Ducal Sakson Güzel Sanatlar Akademisi’nde mimarlık öğretmek üzere davet edilmişti. Gropius ordu kampına döndüğünde, güzel ve uygulamalı sanatlara zanaat kaynağı olacak bir akademi için kafasında fikirler belirmeye başlamıştı. Kuracağı okula “Bauhaus” diyecekti; kelimenin tam anlamıyla ev inşası; net ve mükemmel. Okul, mobilyadan sofra takımına kadar süslemesiz, işlevsel ve seri üretime yönelik ev eşyaları geliştirdi. Okulun atölyeleri, öğrencilerin “eşit bir teknoloji ve form disiplini” kazanacağı laboratuvarlar olacaktı. Bauhaus&#8217;un estetiği işlevsellikten geliyordu; başka bir deyişle işlevsellik formu belirliyor ve estetik kararları yönetiyordu. Gropius bilimsellikten hiçbir zaman sapmıyordu. 1937’de yazdığı bir makalede felsefesini açıklıyordu: “Mimaride tasarım; biyolojik, sosyal, teknik ve sanatsal sorunlara ilişkin samimi bir bilgi gerektirir.” Kullanılan materyallerin “kesin bilgisine” dayanması gerektiğini düşündüğü mimarlığın; şekil, doku ile rengin psikolojik ve duyusal etkisini yansıtması gerektiğine inanıyordu. Gropius, Nisan 1919&#8217;da Bauhaus&#8217;u açtığında öğrencilerini malzeme, kompozisyon ve renk konusunda titizlikle eğitmesi için İsviçreli tasarımcı Johannes Itten&#8217;i tercih etmişti. Itten, 19. yüzyıl bilim insanlarından Fransız kimyacı Michel Eugène Chevreul ve Alman bilge Johann Wolfgang von Goethe’nin renk teorilerinden etkilenen sıcaklık ve doygunluk da dahil olmak üzere yedi değişkene bağlı bir renk kontrastı bilimini teorikleştirmişti. Itten ayrıca 1920’de Georg Muche ve Paul Klee&#8217;yi okulun öğretim kadrosuna katılmaya ikna etti. (Klee de daha sonra Wasilly Kandinsky’yi ikna edecekti.) Zerdüştlük akımından fazlasıyla etkilenen Itten, Gropius&#8217;un aradığından çok farklı bir devrim gerçekleştirerek, öğrencilere yeri geldiğinde oruç tutmaya varan sıkı bir disiplin uyguladı. 1923&#8217;te Gropius, onun yerine Macar konstruktivist sanatçı Lázló Moholy-Nagy’yi getirdi. Moholy-Nagy, bilimsel donanım, teleskop, mikroskop ve radyografinin sanat yapımında kullanılmasını öneren ilk öncü sanatçıydı. Albert Einstein’ın fizik teorilerinden çok etkilenmiş, optik ile hareket, mekân ve zaman algısı kavramları arasında gidip gelmişti. 1928’de Bauhaus’tan ayrıldı ve Berlin’de kendi tasarım stüdyosunu kurdu. “Muhteşem Ütopya” Bilimsel yönelimli bir başka sanatçı olan Wassily Kandinsky ise 1922&#8217;de fakülteye, Paul Klee sayesinde katıldı. Walter Gropius, Kandinsky’nin duvar resimi bölümü başkanı olmasını istiyordu. Kandinsky, Weimar’a vardığında Klee’yle buluşmuş, onunla birlikte kahve alacak paraları bile olmamasına çok gülmüş, böylelikle yıllar süren bir arkadaşlığın temelini atmışlardı. İkisi de ortak yönleri olan sanat ve sanat eğitimi üzerine birbirini derinden etkileyecekti. Arkadaşlıkları, Bauhaus’u şekillendirmiş ve “Muhteşem Ütopya” adıyla anılmıştı. Kandinsky’nin üzerinde Ernest Rutherford&#8217;un 1911&#8217;de atom çekirdeğini keşfetmesinin etkisi derindi. Kozmosun anlaşılmasındaki bu büyük paradigma değişimi, Kandinsky&#8217;nin maddi gerçekliğin değişken doğasını nasıl yakalayacağına karar vermesine ve soyutlama konusundaki fikirlerinin beslemesine yol açtı. Ayrıca, resimlerinin çoğunda kullandığı biyomorfik (dirimbiçimsel) formlara ilham veren mikrop, embriyo ve böceklerin bilimsel görüntülerini ve doğa tarihi, zooloji ve embriyolojiye yönelik kitaplar topladı. Onunki de sanatla iç içe bir bilimdi. Ve aynı zamanda tam bir bilim insanı refleksine sahipti. Soğukkanlı, bilimsel ve ilham vericiydi. Bir öğrencisi şöyle diyecekti: “Kandinsky varsayımda bulunmaz, açıklamalarda bulunur.”  Kadınların büyük etkisi Kadınların Bauhaus’a getirdiği yenilik büyük oldu. Endüstri tasarımcısı Marianne Brandt, şık geometrik ev eşyalarıyla mobilyalar üretti ve nihayetinde metal işleme şefi oldu. 1920&#8217;lerde Moholy-Nagy ile evli olan fotoğrafçı Lucia Moholy (née Schulz), ışığa duyarlı kâğıda nesnelerin teşhir edilmesini içeren karmaşık bir süreçte fotogramlar oluşturdu. Okuldaki cam sanatçısı ve öğretmen Josef Albers ile tanışan ve evlenen Anni Albers (née Fleischmann), çarpıcı duvar askılarında ızgara desenlerini ve rengini araştırdı. Bauhaus&#8217;a ayrıca Otti Berger ve Gunta Stölzl de dahil olmak üzere, birçok önemli tekstil tasarımcısı katılmıştı. Weimar’a ve Gestapo’ya karşı Yeterli ödeneği olmayan radikal sanat ve tasarım okulu, zamanla finansal krizler ve hükümetin baskılarıyla mücadele etti. Nazilerin, Dessau şehir konseyine seçilmesi üzerine 1925&#8217;te Weimar’dan Dessau&#8217;ya taşınmak zorunda kaldı. Doğrusal formun mimarı ve ustası Ludwig Mies van der Rohe, 1930&#8217;da okulun başına geçti ancak iki yıl sonra faşist yerel yönetim, okulu kapatmaya zorladı. Gestapo, 1933&#8217;te Bauhaus’un kapılarını mühürlese de okulun gücü sanıldığından daha fazlaydı. O zamana kadar Bauhaus ürünleri, Hindistan&#8217;dan Amerika Birleşik Devletleri&#8217;ne kadar dünyanın dört bir yanına yayılmış, Gropius’un 1925’te yayımladığı “Uluslararası Mimari” kitabı başta olmak üzere belli başlı eserleri, özellikle Hollanda ve İskandinav tasarımını etkilemişti. Birkaç yıl içinde Gropius, Moholy-Nagy, Mies ve Albers Almanya&#8217;dan kaçarak sonunda Amerika Birleşik Devletleri&#8217;ne yerleşti ve “Bauhaus ekolünü” yeni nesillere aktarmak üzere eğitimler verdi. Gropius ise Cambridge, Massachusetts&#8217;teki Harvard Tasarım Enstitüsü&#8217;nde ders verdi. Moholy-Nagy ve Mies, sırasıyla Chicago Tasarım Okulu ve Illinois Teknoloji Enstitüsü’nün mimarlık okuluna başkanlık ettikleri Illinois’e taşındı. Kuzey Carolina’daki yeni Black Mountain College’i yönetmeye davet eden Josef Albers, Robert Rauschenberg ve Ruth Asawa gibi radikal genç sanatçıları eğitti. Kolejde de ders veren Anni Albers, bir tekstil tasarımcısı ve grafik sanatçısı olarak ün kazandı. Klee ve Kandinsky Avrupa&#8217;da kaldı ve şaşırtıcı güzellikteki işlere imza attı. Burada adını saydığımız (üzerine ciltlerce kitap yazılabilecek) her isim, kültürden sanata birçok alanda bugüne uzanan büyük bir etki bıraktı. Türkiye&#8217;de Bauhaus etkisi: Ankara Bauhaus Okulu, tüm dünyayı olduğu gibi Türkiye&#8217;yi de etkiledi. Nazilerin Bauhaus&#8217;un kapısına kilit vurmasıyla birlikte okulun temsilcilerinin sürgün noktalarından biri Ankara&#8217;ydı. Örneğin Bauhaus&#8217;un kuruluşundaki ikinci isim olan Bruno Taut, kaldığı iki yıl gibi kısa bir süre içinde Türkiye&#8217;deki mimarlık eğitimini Bauhaus ile tanıştıracak, ekolü Almanya dışında ilk defa Güzel Sanatlar Akademisi&#8217;ne getirecekti. Aynı zamanda uygulamada da Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi, Ankara Atatürk Lisesi ve Cebeci Ortaokulu gibi eserler inşa edecekti. Bauhaus’un bir diğer temsilcisi olan Ernst Egli de Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık Şube Başkanlığı yapmasıyla birlikte Ankara Gazi Lisesi ve Ankara Üniversitesi Siyasi Bilgiler Fakültesi gibi okul binalarının dışında Marmara Köşkü ve Bira Fabrikası&#8217;nı projelendirip yapacaktı. Türkiye&#8217;de Alman modern mimarların etkisi azımsanacak gibi değildir. Zira Ankara&#8217;daki kamu binalarının çoğu, Clemens Holzmeister&#8217;ın imzasını taşıyor. Pembe Köşk, III.TBMM, T.C. Merkez Bankası, Harp Okulu, Genelkurmay Başkanlığı ve Yargıtay Binası bunlardan birkaçı. Bir de Bauhaus etkisinde kalan Türk mimarlar vardı. Emin Onat ve Sedad Hakkı Eldem başta olmak üzere Şevki Balmumcu, Seyfi Arkan, Abidin Mortaş ve Zeki Sayar gibi isimler; 1938-1950 arasında, Türkiye’ye gelen Alman ve Avusturyalı mimarların Bauhaus ekolüyle kendi mimarlık pratiklerini sentezleyeceklerdi. Daha sonraları Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi&#8217;ne dönüşecek olan İstanbul Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu&#8217;nun başına 1957&#8217;de Bauhaus kökenli Alman Prof. Adolf G. Schneck&#8217;in getirilmesi ise Türkiye&#8217;de gelecek nesil mimarlarda Bauhaus etkisinin görülmesine ön ayak olacak, Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi de bu akımın Türkiye&#8217;deki çıkış noktalarından sayılacaktı. Bauhaus vizyonu, sanatı ve mühendisliği tasarımda birleştirmişti. Bauhaus sanatçıları, işlevselliğin formu belirleyerek estetik kararları yönettiği bir anlayış geliştirmekle kalmayıp doğanın biçimlerinin ötesindeki bir geometri ve renk kullanımıyla süreklilik sağlamıştı. Bununla birlikte yenilikçi anlayışlarını kaybetmeden günümüze ışık tuttular. Bauhaus bugün 100 yaşında! Yazı: Batuhan Sarıcan / batusarican@gmail.com &#160; Kaynakça: Jerzy Elzanowski, Mimarlık, Çev: Derya Nüket Özer, NTV Yayınları, 2009, İstanbul Annabel Howard, İşte Kandinsky, Çev: Zeynep Kürük, Hep Kitap, 2017, İstanbul Nicholas Fox Weber, The Bauhaus at 100: science by design, https://www.nature.com/articles/d41586-019-02355-4 www.bilimvegelecek.com.tr/index.php/2014/12/01/her-milli-mimari-fenadir-her-iyi-mimari-millidir/</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/bilimle-sanat-bir-arada-bauhaus-100-yasinda">Bilimle sanat bir arada: Bauhaus 100 yaşında!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Bilimle sanatı bir araya getirmekle kalmayıp mimariden resime birçok alanı etkileyen Bauhaus 100 yaşında. Kurucusu, mimar Walter Gropius ve ardıllarının izinde, asırlık çınar Bauhaus Okulu’na kısa bir bakış atıyoruz.</em></p>
<p>Bundan tam 100 yıl önce, vizyon sahibi Alman mimar Walter Gropius tarafından kurulan Bauhaus’un bilim, mühendislik ve tasarımı bir araya getirerek sadece mimariyi değil, sanatı da bu kadar etkileyeceğini kim bilebilirdi ki?</p>
<p>1883 doğumlu Gropius, tek bir basit ilkeyi izleyecekti; tekrarlı bir cephede yaratıcı ögeleri kilit noktalara yerleştirmek: Girişler, merdivenler ve yapı işlevleri arasındaki bağlantı noktalarını birleştirdiğinizde sanat, endüstriyel bir çerçeveyle buluşacaktı. Bu da sanatla bilimin, tasarımda birleşmesi demekti. Bugün Gropius’un bu füzyonu Fagus Fabrikası ve Bauhaus binalarında görebiliriz.</p>
<p>1938’de Harvard Üniversitesi Mimarlık Bölümü Başkanı da olan Gropius, dünyanın en seçkin ve çağdaş mimarlarını, sanatçılarla bir araya getirerek yalnızca bir eğitim kurumu yaratmamış, aynı zamanda bir üretim merkezi ve tüm bunların konuşulup tartışıldığı bir platform haline getirmişti Bauhaus’u. Okul; güzel sanatlar, uygulamalı sanatlar ve mimarlığa, matematiksel ilke ve mühendisliği titizlikle uygulamasıyla fark yaratacak, görkemli bir bilim ve sanat birleşmesine öncülük edecekti.</p>
<p>Bauhaus estetiği, her şeyden önce geometrik formlara, tasarıma ve makine mühendisliğine bağlıydı. Çelik ve beton gibi modern endüstriyel malzemeler kullanıldı. Tüm bunlara rağmen Bauhaus, ilhamını doğadan aldı.</p>
<div id="attachment_15836" style="width: 233px" class="wp-caption alignright"><img fetchpriority="high" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-15836" class="wp-image-15836 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/11/gropius-223x300.jpeg" alt="" width="223" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/11/gropius-223x300.jpeg 223w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/11/gropius-761x1024.jpeg 761w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/11/gropius.jpeg 768w" sizes="(max-width: 223px) 100vw, 223px" /><p id="caption-attachment-15836" class="wp-caption-text">Alman mimar Walter Gropius, 1919&#8217;da Bauhaus Okulu’nu kurdu. Fotoğrafta, Chicago Tribune Tower tasarımının yanında poz veriyor.</p></div>
<p><strong>Kaosun ortasında</strong></p>
<p>Okul aslında pek de sessiz sakin bir ortamda kurulmadı. Gropius, Birinci Dünya Savaşı’nın ortasında, Weimar’ın emriyle kurulan Grand-Ducal Sakson Güzel Sanatlar Akademisi’nde mimarlık öğretmek üzere davet edilmişti. Gropius ordu kampına döndüğünde, güzel ve uygulamalı sanatlara zanaat kaynağı olacak bir akademi için kafasında fikirler belirmeye başlamıştı.</p>
<p>Kuracağı okula “Bauhaus” diyecekti; kelimenin tam anlamıyla ev inşası; net ve mükemmel. Okul, mobilyadan sofra takımına kadar süslemesiz, işlevsel ve seri üretime yönelik ev eşyaları geliştirdi. Okulun atölyeleri, öğrencilerin “eşit bir teknoloji ve form disiplini” kazanacağı laboratuvarlar olacaktı. Bauhaus&#8217;un estetiği işlevsellikten geliyordu; başka bir deyişle işlevsellik formu belirliyor ve estetik kararları yönetiyordu.</p>
<p>Gropius bilimsellikten hiçbir zaman sapmıyordu. 1937’de yazdığı bir makalede felsefesini açıklıyordu:<em> “Mimaride tasarım; biyolojik, sosyal, teknik ve sanatsal sorunlara ilişkin samimi bir bilgi gerektirir.”</em> Kullanılan materyallerin “kesin bilgisine” dayanması gerektiğini düşündüğü mimarlığın; şekil, doku ile rengin psikolojik ve duyusal etkisini yansıtması gerektiğine inanıyordu.</p>
<p>Gropius, Nisan 1919&#8217;da Bauhaus&#8217;u açtığında öğrencilerini malzeme, kompozisyon ve renk konusunda titizlikle eğitmesi için İsviçreli tasarımcı Johannes Itten&#8217;i tercih etmişti. Itten, 19. yüzyıl bilim insanlarından Fransız kimyacı Michel Eugène Chevreul ve Alman bilge Johann Wolfgang von Goethe’nin renk teorilerinden etkilenen sıcaklık ve doygunluk da dahil olmak üzere yedi değişkene bağlı bir renk kontrastı bilimini teorikleştirmişti. Itten ayrıca 1920’de Georg Muche ve Paul Klee&#8217;yi okulun öğretim kadrosuna katılmaya ikna etti. (Klee de daha sonra Wasilly Kandinsky’yi ikna edecekti.)</p>
<p>Zerdüştlük akımından fazlasıyla etkilenen Itten, Gropius&#8217;un aradığından çok farklı bir devrim gerçekleştirerek, öğrencilere yeri geldiğinde oruç tutmaya varan sıkı bir disiplin uyguladı. 1923&#8217;te Gropius, onun yerine Macar konstruktivist sanatçı Lázló Moholy-Nagy’yi getirdi. Moholy-Nagy, bilimsel donanım, teleskop, mikroskop ve radyografinin sanat yapımında kullanılmasını öneren ilk öncü sanatçıydı. Albert Einstein’ın fizik teorilerinden çok etkilenmiş, optik ile hareket, mekân ve zaman algısı kavramları arasında gidip gelmişti. 1928’de Bauhaus’tan ayrıldı ve Berlin’de kendi tasarım stüdyosunu kurdu.</p>
<p><strong>“Muhteşem Ütopya”</strong></p>
<p>Bilimsel yönelimli bir başka sanatçı olan Wassily Kandinsky ise 1922&#8217;de fakülteye, Paul Klee sayesinde katıldı. Walter Gropius, Kandinsky’nin duvar resimi bölümü başkanı olmasını istiyordu. Kandinsky, Weimar’a vardığında Klee’yle buluşmuş, onunla birlikte kahve alacak paraları bile olmamasına çok gülmüş, böylelikle yıllar süren bir arkadaşlığın temelini atmışlardı. İkisi de ortak yönleri olan sanat ve sanat eğitimi üzerine birbirini derinden etkileyecekti. Arkadaşlıkları, Bauhaus’u şekillendirmiş ve “Muhteşem Ütopya” adıyla anılmıştı.</p>
<p>Kandinsky’nin üzerinde Ernest Rutherford&#8217;un 1911&#8217;de atom çekirdeğini keşfetmesinin etkisi derindi. Kozmosun anlaşılmasındaki bu büyük paradigma değişimi, Kandinsky&#8217;nin maddi gerçekliğin değişken doğasını nasıl yakalayacağına karar vermesine ve soyutlama konusundaki fikirlerinin beslemesine yol açtı. Ayrıca, resimlerinin çoğunda kullandığı biyomorfik (dirimbiçimsel) formlara ilham veren mikrop, embriyo ve böceklerin bilimsel görüntülerini ve doğa tarihi, zooloji ve embriyolojiye yönelik kitaplar topladı. Onunki de sanatla iç içe bir bilimdi. Ve aynı zamanda tam bir bilim insanı refleksine sahipti. Soğukkanlı, bilimsel ve ilham vericiydi. Bir öğrencisi şöyle diyecekti: “Kandinsky varsayımda bulunmaz, açıklamalarda bulunur.”</p>
<div id="attachment_15837" style="width: 948px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-15837" class="wp-image-15837 size-full" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/11/yellow-red-blue-kandinsky.jpg" alt="" width="938" height="604" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/11/yellow-red-blue-kandinsky.jpg 938w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/11/yellow-red-blue-kandinsky-300x193.jpg 300w" sizes="(max-width: 938px) 100vw, 938px" /><p id="caption-attachment-15837" class="wp-caption-text">Sınırlı bir renk yelpazesinde temel geometrik formları tasvir etmeye ve sanatı objeden uzaklaştırmaya odaklanmış, soyutlaştırmaya dayalı sanat hareketi süprematizmin iyi örneklerinden “Sarı-Kırmızı-Mavi” tablosu (1925), Vassily Kandinsky’nin en bilinen eserleri arasındadır. Kandinsky’nin Bauhaus’taki zamanlarında yaptığı resimde; solda parlak renklerde geometrik şekiller ve sağda koyu renklerde soyut şekiller dikkat çekiyor.</p></div>
<p><em> </em><strong>Kadınların büyük etkisi</strong></p>
<p>Kadınların Bauhaus’a getirdiği yenilik büyük oldu. Endüstri tasarımcısı Marianne Brandt, şık geometrik ev eşyalarıyla mobilyalar üretti ve nihayetinde metal işleme şefi oldu. 1920&#8217;lerde Moholy-Nagy ile evli olan fotoğrafçı Lucia Moholy (née Schulz), ışığa duyarlı kâğıda nesnelerin teşhir edilmesini içeren karmaşık bir süreçte fotogramlar oluşturdu. Okuldaki cam sanatçısı ve öğretmen Josef Albers ile tanışan ve evlenen Anni Albers (née Fleischmann), çarpıcı duvar askılarında ızgara desenlerini ve rengini araştırdı. Bauhaus&#8217;a ayrıca Otti Berger ve Gunta Stölzl de dahil olmak üzere, birçok önemli tekstil tasarımcısı katılmıştı.</p>
<div id="attachment_15838" style="width: 310px" class="wp-caption alignleft"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-15838" class="size-medium wp-image-15838" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/11/wasilly-and-paul-300x212.jpg" alt="" width="300" height="212" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/11/wasilly-and-paul-300x212.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/11/wasilly-and-paul.jpg 992w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /><p id="caption-attachment-15838" class="wp-caption-text">Bauhaus’un önemli isimlerinden Paul Klee ile Wassily Kandinsy, Dessau, Almanya, 1929</p></div>
<p><strong>Weimar’a ve Gestapo’ya karşı</strong></p>
<p>Yeterli ödeneği olmayan radikal sanat ve tasarım okulu, zamanla finansal krizler ve hükümetin baskılarıyla mücadele etti. Nazilerin, Dessau şehir konseyine seçilmesi üzerine 1925&#8217;te Weimar’dan Dessau&#8217;ya taşınmak zorunda kaldı.</p>
<p>Doğrusal formun mimarı ve ustası Ludwig Mies van der Rohe, 1930&#8217;da okulun başına geçti ancak iki yıl sonra faşist yerel yönetim, okulu kapatmaya zorladı. Gestapo, 1933&#8217;te Bauhaus’un kapılarını mühürlese de okulun gücü sanıldığından daha fazlaydı. O zamana kadar Bauhaus ürünleri, Hindistan&#8217;dan Amerika Birleşik Devletleri&#8217;ne kadar dünyanın dört bir yanına yayılmış, Gropius’un 1925’te yayımladığı “Uluslararası Mimari” kitabı başta olmak üzere belli başlı eserleri, özellikle Hollanda ve İskandinav tasarımını etkilemişti.</p>
<p>Birkaç yıl içinde Gropius, Moholy-Nagy, Mies ve Albers Almanya&#8217;dan kaçarak sonunda Amerika Birleşik Devletleri&#8217;ne yerleşti ve “Bauhaus ekolünü” yeni nesillere aktarmak üzere eğitimler verdi. Gropius ise Cambridge, Massachusetts&#8217;teki Harvard Tasarım Enstitüsü&#8217;nde ders verdi. Moholy-Nagy ve Mies, sırasıyla Chicago Tasarım Okulu ve Illinois Teknoloji Enstitüsü’nün mimarlık okuluna başkanlık ettikleri Illinois’e taşındı. Kuzey Carolina’daki yeni Black Mountain College’i yönetmeye davet eden Josef Albers, Robert Rauschenberg ve Ruth Asawa gibi radikal genç sanatçıları eğitti. Kolejde de ders veren Anni Albers, bir tekstil tasarımcısı ve grafik sanatçısı olarak ün kazandı. Klee ve Kandinsky Avrupa&#8217;da kaldı ve şaşırtıcı güzellikteki işlere imza attı. Burada adını saydığımız (üzerine ciltlerce kitap yazılabilecek) her isim, kültürden sanata birçok alanda bugüne uzanan büyük bir etki bıraktı.</p>
<div id="attachment_15843" style="width: 310px" class="wp-caption alignright"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-15843" class="wp-image-15843 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/11/dtcf-300x169.jpg" alt="" width="300" height="169" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/11/dtcf-300x169.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/11/dtcf.jpg 692w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /><p id="caption-attachment-15843" class="wp-caption-text">Ankara&#8217;daki Dil Tarih Coğrafya Fakültesi de Türkiye mimarisindeki Bauhaus etkisine iyi bir örnek.</p></div>
<p><strong>T</strong><strong>ü</strong><strong>rkiye&#8217;de Bauhaus etkisi: Ankara</strong></p>
<p>Bauhaus Okulu, tüm dünyayı olduğu gibi Türkiye&#8217;yi de etkiledi. Nazilerin Bauhaus&#8217;un kapısına kilit vurmasıyla birlikte okulun temsilcilerinin sürgün noktalarından biri Ankara&#8217;ydı. Örneğin Bauhaus&#8217;un kuruluşundaki ikinci isim olan Bruno Taut, kaldığı iki yıl gibi kısa bir süre içinde Türkiye&#8217;deki mimarlık eğitimini Bauhaus ile tanıştıracak, ekolü Almanya dışında ilk defa Güzel Sanatlar Akademisi&#8217;ne getirecekti. Aynı zamanda uygulamada da Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi, Ankara Atatürk Lisesi ve Cebeci Ortaokulu gibi eserler inşa edecekti. Bauhaus’un bir diğer temsilcisi olan Ernst Egli de Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık Şube Başkanlığı yapmasıyla birlikte Ankara Gazi Lisesi ve Ankara Üniversitesi Siyasi Bilgiler Fakültesi gibi okul binalarının dışında Marmara Köşkü ve Bira Fabrikası&#8217;nı projelendirip yapacaktı. Türkiye&#8217;de Alman modern mimarların etkisi azımsanacak gibi değildir. Zira Ankara&#8217;daki kamu binalarının çoğu, Clemens Holzmeister&#8217;ın imzasını taşıyor. Pembe Köşk, III.TBMM, T.C. Merkez Bankası, Harp Okulu, Genelkurmay Başkanlığı ve Yargıtay Binası bunlardan birkaçı.</p>
<p>Bir de Bauhaus etkisinde kalan Türk mimarlar vardı. Emin Onat ve Sedad Hakkı Eldem başta olmak üzere Şevki Balmumcu, Seyfi Arkan, Abidin Mortaş ve Zeki Sayar gibi isimler; 1938-1950 arasında, Türkiye’ye gelen Alman ve Avusturyalı mimarların Bauhaus ekolüyle kendi mimarlık pratiklerini sentezleyeceklerdi. Daha sonraları Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi&#8217;ne dönüşecek olan İstanbul Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu&#8217;nun başına 1957&#8217;de Bauhaus kökenli Alman Prof. Adolf G. Schneck&#8217;in getirilmesi ise Türkiye&#8217;de gelecek nesil mimarlarda Bauhaus etkisinin görülmesine ön ayak olacak, Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi de bu akımın Türkiye&#8217;deki çıkış noktalarından sayılacaktı.</p>
<p>Bauhaus vizyonu, sanatı ve mühendisliği tasarımda birleştirmişti. Bauhaus sanatçıları, işlevselliğin formu belirleyerek estetik kararları yönettiği bir anlayış geliştirmekle kalmayıp doğanın biçimlerinin ötesindeki bir geometri ve renk kullanımıyla süreklilik sağlamıştı. Bununla birlikte yenilikçi anlayışlarını kaybetmeden günümüze ışık tuttular. Bauhaus bugün 100 yaşında!</p>
<p><strong>Yazı:</strong> Batuhan Sarıcan / <a href="mailto:batusarican@gmail.com">batusarican@gmail.com</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynakça: </strong></p>
<p>Jerzy Elzanowski, <strong>Mimarlık</strong>, Çev: Derya Nüket Özer, NTV Yayınları, 2009, İstanbul</p>
<p>Annabel Howard, <strong>İşte Kandinsky</strong>, Çev: Zeynep Kürük, Hep Kitap, 2017, İstanbul</p>
<p>Nicholas Fox Weber, <strong>The Bauhaus at 100: science by design</strong>, <a href="https://www.nature.com/articles/d41586-019-02355-4">https://www.nature.com/articles/d41586-019-02355-4</a></p>
<p><a href="http://www.bilimvegelecek.com.tr/index.php/2014/12/01/her-milli-mimari-fenadir-her-iyi-mimari-millidir/">www.bilimvegelecek.com.tr/index.php/2014/12/01/her-milli-mimari-fenadir-her-iyi-mimari-millidir/</a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/bilimle-sanat-bir-arada-bauhaus-100-yasinda">Bilimle sanat bir arada: Bauhaus 100 yaşında!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">15835</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Kültür Üniversitesi’ne “Sanatsever Kurum Onur Ödülü”</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/kultur-universitesine-sanatsever-kurum-onur-odulu</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Altaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 05 Nov 2019 10:58:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[kültür eğitim kurumları]]></category>
		<category><![CDATA[sanat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=15799</guid>

					<description><![CDATA[<p>TÜYAP İstanbul Sanat Fuarı “Artist 2019 Sanatsever Kurum Onur Ödülü” 4 Kasım Pazartesi günü fuarda düzenlenen törende İstanbul Kültür Üniversitesi’ne verildi. Ödülü, törene kızı Dr. Bahar Akıngüç Günver ile katılan Kültür Koleji Kurucusu ve İKÜ Mütevelli Heyet Onursal Başkanı İnş. Yük. Müh. Fahamettin Akıngüç’e TÜYAP Kültür Fuarları Danışma Kurulu Başkanı Doğan Hızlan sundu. Hızlan, “Çok güzel bir ödül veriyorum çünkü o koleksiyonu gördüm.” diyerek Kültür Üniversitesi’nde zaman zaman açılan sergilerle koleksiyonun sanatseverle buluştuğunu hatırlattı. Akıngüç ise, konuşmasında sanatın okullarında, üniversitesi ve hayatımdaki yerine, önemine dair yaptığı konuşmada 60 yıldır, her fırsatta sanata hep bir başlık olarak yer vermeye çalıştığını ifade etti. &#8220;Sanat benim dostum oldu&#8221; “1930’larda büyüdüğüm Eskişehir’de sanat benim için dergiydi, kitaptı, edebiyattı. 1940’larda üniversite okumak için geldiğim İstanbul’da büyük şehirle taşra arasındaki o derin uçuruma sürüklenmekten sanata tutunarak kurtuldum… Ben sanatı seviyorum demekle olmuyor. Sevginin içinde sabır, emek, çaba olmalı. Akıngüç Oditoryumu ve Sanat Merkezi, İstanbul Kültür Üniversitesi’nin sanat galerisi, koleksiyonumuz, atölyelerimiz&#8230; Bütün bunlar yalnızca sevgiyle ya da sahip olmak dürtüsüyle olmadı. Evet, ben sanatı çok sevdim. Ancak bu sevgide sahip olmak hırsı değil paylaşmak heyecanı baskındı. Bu nedenle ardına düştüğüm her tablo, izini sürdüğüm her eser, ona bakmak için heyecan duyanın, anlamak için çabalayanın, anlamasa bile ardındaki emeğe şapka çıkarmasını bilenindir. Koleksiyonumuzdaki eserler, evlatlarımın, torunlarımın, kurumlarımın mülkü değil öğrencilerimin, çalışma arkadaşlarımın, yolu galerimize düşen sanatseverlerindir.” diyerek yapmaya çalıştıklarının eserlerin daha geniş kitlelere tanıtılması ve sanat emekçilerinin anlaşılması yolunda mütevazı bir elçilik olduğunun altını çizdi. Akıngüç, “Sanatsever kurum onur ödülü Kültürü, sanat yolculuğunda biraz daha yüreklendirdi” diyerek emeği geçen, düşünen, takdir eden herkese şahsı, Kültür Koleji ve İstanbul Kültür Üniversitesi adına teşekkür etti.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/kultur-universitesine-sanatsever-kurum-onur-odulu">Kültür Üniversitesi’ne “Sanatsever Kurum Onur Ödülü”</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>TÜYAP İstanbul Sanat Fuarı “Artist 2019 Sanatsever Kurum Onur Ödülü” 4 Kasım Pazartesi günü fuarda düzenlenen törende İstanbul Kültür Üniversitesi’ne verildi.</p>
<p>Ödülü, törene kızı Dr. Bahar Akıngüç Günver ile katılan Kültür Koleji Kurucusu ve İKÜ Mütevelli Heyet Onursal Başkanı İnş. Yük. Müh. Fahamettin Akıngüç’e TÜYAP Kültür Fuarları Danışma Kurulu Başkanı Doğan Hızlan sundu.</p>
<p>Hızlan, “Çok güzel bir ödül veriyorum çünkü o koleksiyonu gördüm.” diyerek Kültür Üniversitesi’nde zaman zaman açılan sergilerle koleksiyonun sanatseverle buluştuğunu hatırlattı.</p>
<p>Akıngüç ise, konuşmasında sanatın okullarında, üniversitesi ve hayatımdaki yerine, önemine dair yaptığı konuşmada 60 yıldır, her fırsatta sanata hep bir başlık olarak yer vermeye çalıştığını ifade etti.</p>
<p><strong>&#8220;Sanat benim dostum oldu&#8221;</strong></p>
<p>“1930’larda büyüdüğüm Eskişehir’de sanat benim için dergiydi, kitaptı, edebiyattı. 1940’larda üniversite okumak için geldiğim İstanbul’da büyük şehirle taşra arasındaki o derin uçuruma sürüklenmekten sanata tutunarak kurtuldum…</p>
<p>Ben sanatı seviyorum demekle olmuyor. Sevginin içinde sabır, emek, çaba olmalı. Akıngüç Oditoryumu ve Sanat Merkezi, İstanbul Kültür Üniversitesi’nin sanat galerisi, koleksiyonumuz, atölyelerimiz&#8230; Bütün bunlar yalnızca sevgiyle ya da sahip olmak dürtüsüyle olmadı.</p>
<p>Evet, ben sanatı çok sevdim. Ancak bu sevgide sahip olmak hırsı değil paylaşmak heyecanı baskındı. Bu nedenle ardına düştüğüm her tablo, izini sürdüğüm her eser, ona bakmak için heyecan duyanın, anlamak için çabalayanın, anlamasa bile ardındaki emeğe şapka çıkarmasını bilenindir. Koleksiyonumuzdaki eserler, evlatlarımın, torunlarımın, kurumlarımın mülkü değil öğrencilerimin, çalışma arkadaşlarımın, yolu galerimize düşen sanatseverlerindir.” diyerek yapmaya çalıştıklarının eserlerin daha geniş kitlelere tanıtılması ve sanat emekçilerinin anlaşılması yolunda mütevazı bir elçilik olduğunun altını çizdi.</p>
<div>Akıngüç, “Sanatsever kurum onur ödülü Kültürü, sanat yolculuğunda biraz daha yüreklendirdi” diyerek emeği geçen, düşünen, takdir eden herkese şahsı, Kültür Koleji ve İstanbul Kültür Üniversitesi adına teşekkür etti.</div>
<div></div>
<div>
<div id="attachment_15801" style="width: 510px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-15801" class="wp-image-15801" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/11/erd_3707-300x208.jpeg" alt="" width="500" height="347" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/11/erd_3707-300x208.jpeg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/11/erd_3707-1024x711.jpeg 1024w" sizes="auto, (max-width: 500px) 100vw, 500px" /><p id="caption-attachment-15801" class="wp-caption-text">Dr. Bahar Akıngüç Günver, Doğan Hızlan ve Yük. Müh. Fahamettin Akıngüç</p></div>
</div>
<div dir="ltr"></div>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/kultur-universitesine-sanatsever-kurum-onur-odulu">Kültür Üniversitesi’ne “Sanatsever Kurum Onur Ödülü”</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">15799</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Tabloda 130 yıllık parmak izi</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/tabloda-130-yillik-parmak-izi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Edip Emil Öymen]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 28 Jun 2019 12:44:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edip Emil Öymen]]></category>
		<category><![CDATA[sanat]]></category>
		<category><![CDATA[sanat eseri]]></category>
		<category><![CDATA[van gogh]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=14253</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hollanda’nın küresel markalarından biri de ressam Vincent Van Gogh. Seneye, ölümünün 130’uncu yılı “resmen” anılacak. 37 yıl süren kahırlı ve yoksul yaşamında, eserlerini sadece 10 yıla sığdıran, ölümünden sonra süper star olan bu talihsiz sanatçının “anılmadığı” yıl -aslında- yok. Hollanda’nın bu en sürdürülebilir (!) markalarından biri hakkında hep yeni bir veri, yeni bilgi, yeni haber dünya medyasına damla damla çıkıyor. Son “çıkan” haber ise, sanatçının en ünlü tablosu Ayçiçekleri’nde “keşfedilen” parmak izi. Ölümünden bir yıl önce 1889’da yaptığı bu tablo o kadar medyatik, o kadar turist-çeker ki müzedeki yerinden onlarca yıldır kıpırdatılmıyor. Ama mobil teknoloji sayesinde tablo santimetre karelerce incelendi. Sanatçının daha önce (1888’de) yaptığı benzer bir tablosuyla da karşılaştırıldı. https://bit.ly/2TcGTHm Sonuç: Sanatçı, tablosunun üst kısmına tahta ek yapıp tuvali büyüterek çiçeklere yer açmış. Bu işlem sırasında iki parmak izi, tabloya çıkmış. Bunlar, her halde ona ait? Bulguyu kesinleştirmek amacıyla daha ince ayar araştırma yapmak gerekecek. Sanatçının parmak izlerine başka tablolarının kenarlarında rastlanmıştı. Şimdi, en ünlü tablosunda da bulunmuş olabilir. Tablosunu bugün görseydi? Amsterdam Van Gogh Müzesi’nde “yaz turizmi” sergisi olarak 21 Haziran’da açılan sergide, sıra dışı bir iş de yapıldı: Ayçiçekleri tablosunun “arkası” da sergileniyor. Tabloların arkası, onların referans listesi: Satın alan galerinin adresi, başka notlar, bilgiler. Van Gogh’unkinde ise, Ayçiçekleri’ni daha ferah göstermek için tablonun tuvaline nasıl ek yaptırdığı görülecek. Tabloya ilk müdahaleyi yapan Van Gogh olmuş, ama ölümünden sonra başkaları da… 1927’de tabloya vernik sürülmüş, sonra silinmiş. 1961’de iki kez daha vernik sürülmüş. Bugün yapılmayan bu “estetik” müdahaleler, önceki dönemlerde olağan. Tıpkı yüze yapılan kötü estetik gibi, tablonun renkleri vernikten kirlenmiş, sararmış görünüyor. Vernik, tabloya artık yapıştığı için silmek de mümkün değil. Ama, tabloyu korumak amacıyla yapılan başka müdahaleler, ilerleyen teknoloji sayesinde düzeltilebilmiş. Müze’nin uzmanları, “Tablo, Van Gogh’un yaptığından daha farklı görünüyor bugün” diyorlar. Vernik, tablonun renklerini daha yumuşatmış. Kırmızı renkler koyu görünüyor. Bazı sarılar kaybolmuş… Burada, teknoloji yine yardımcı olacak: Sergide, Van Gogh’un kullandığı “esas” renklerle yapılmış, yepyeni bir Ayçiçekleri de sergilenecek. Tabloyu daha iyi korumak adına “ne hale” geldiğini göstermek için… Tablo da herkes gibi yaşlandığı için, sarsıntıya, ısı ve nem farklarına karşı hassas. Bu yüzden sergilenmek üzere başka yerlere gönderilmesi mümkün değil. Yüzeyinde oluşan mikroskopik delikler tabloyu hasta ediyor. Bir sarsıntı, bunları büyütebilir. [Müze, bütün bu konuları ansiklopedi gibi anlatan 256 sayfalık bir katalog yayınladı. Fiyatı 50 euro] Vazoya giren ayçiçekleri Bu nedenle, 2013’te bu ve başka tabloların bire-bir kopyaları yapıldı. Hem de üç boyutlu (3D)! Ama ticari bir amaçla: Fujifilm’le ortak bir projeyle, sanatçının önce 5, sonra 9 tablosunu eklemeli üç boyutlu olarak aynen yeniden ürettiler. Hatta, tablonun çerçevesine, arkasındaki etiketlere ve çentiklerine kadar. “Yeni” tablolar, Hong Kong, Los Angeles ve Dubai’de sergilendi. Tabloların tanesine 35 bin dolar fiyat konuldu. Sergiyi gezenler, beğendikleri tabloyu “sipariş” edince onlara 3D ile “yapıldı.” Van Gogh Müzesi Müdürü Axel Ruger, Hong Kong ve Los Angeles “sergilerini” Hollanda Prensesi Anita ile birlikte açtı. Dubai’yi ise ressamın büyük büyük yeğeni Vincent Willem Van Gogh şereflendirdi. Ayçiçekleri ile Dubai kumsalında fotoğraflar çektirdi. Los Angeles Times, “Bir Van Gogh ne zaman Van Gogh değildir?” başlıklı makalesinde durumla açıkça alay etti. “Dehşet ve utanç: Bu çöpü Müze de onaylıyor,” diye yazdı. https://lat.ms/31RGZVC Bu konuda bir başka inovasyon daha: Ayçiçekleri tablosu, bilgisayar modelleme yöntemiyle üç boyutlu şekle dönüştürüldü. Bunun için bir dijital heykeltraşlık programı (zbrush) kullanıldı. Vazoya konulacak biçimde “yeniden” imal edildi: İngiliz sanatçı karı-koca Rob ve Nick Carter’ın buluşu bu&#8230; Ömrü ruhsal fırtınalarla geçen sanatçı, üç boyutlu tabloya “uygun” eserler vermiş: Fırça darbeleri, gözle görülecek kadar tutkulu. Bunu bir de 3D tekniğiyle “büyütünce,” ortaya sanki dağlık-tepelik-ovalık engebeli bir arazi çıkıyor. Üç boyutlu “yaratılan” çiçekler, “visijet-x” maddesi 16 mikron incelikte püskürtülerek üç boyutlu “basıldı.” Ortaya çıkan kalıptan, silikon bronz (% 96 bakır) bir kalıba dönüştürüldü. Ayçiçekleri, vazo içinde Londra’da sergilendi. https://bit.ly/2J9pJ5z Van Gogh’a ilgi azalmayacak 2011’de Amerikalı sanat tarihi araştırmacıları Steven Naifeh ve Gregory White Smith, Van Gogh hakkında yazılabilecek en kapsamlı kitabı “Bir Ömür” (The Life) başlığıyla yayınladılar. 976 sayfada kullandıkları 28 bini aşkın referans notu, sayıları yüzleri aşan kayıtlar, kitaplar, makaleler, sergi ve müze katalogları, mektuplar ve akla gelen-gelmeyen diğer bütün belge ve bilgiler 6 bin sayfa tutuyor. Bu kadar çok kaynak arasından süzülen kitap, şimdiye kadar Van Gogh hakkındaki en kapsamlı eser. Yalnız, bir sorun var: Bu kadar çok şeyi kitaba koyamadılar. Bir site yaptılar. Orada yayınladılar. Bu uygulama bir ilk: Kitabı okuduktan sonra referansını görmek için siteye bakmak. Sitede ise bilgi, kara delik gibi: Bütün belgelerdeki bütün referans notları. Dizi dizi bibliografyalar. Van Gogh’un sözünü ettiği herkesin listesi: Sayılamayacak kadar çok. Sanatçının aile ağacı. Kitaptaki görsellerin hepsi. İlgili müzelere linkler. Kitapla ilgili tanıtım toplantıları. ABD dışında kitabı yayınlayan şirketlere erişim. Ve dahası&#8230; Van Gogh, kısa yaşamında ağabeyi Theo’ya, eserlerini nasıl yarattığını anlatan 902 mektup yazmıştı. Theo’nun eşi Johanna Van Gogh-Bonger, mektupları Hollandacadan İngilizceye çevirerek 1914’te üç cilt olarak yayınladı. Amsterdam Van Gogh Müzesi mektupları tekrar ve daha düzenli olarak çevirip 2009’da kitap ve online yayınladı. Theo, önemli bir sanat galerisinde çalışıyordu. Kardeşinin dehasının farkındaydı. Eserlerini pazarlamaya uğraşıyordu. Ama eserleri, o döneme göre fazla yenilikçiydi. Sadece tek bir tablosunu satabildi. Theo, kardeşine yaşamı boyunca maddi destek sağladı. Vincent de ona sürekli yazdı. Mektuplarda bol çizimler var. Bu mektuplar şimdi online. Hem tıpkı basım olarak. Hem Fransızca/Hollandaca/İngilizce transkripsiyon olarak. Mükemmel bir kaynak. https://bit.ly/2xkr3gp Van Gogh’un gizemli ölümü Ve hakkında yapılan yığınla yayınlara, yazılan biyografilere, çekilen filmlere, ruh ve beden sağlığını didikleyen akademik makalelere rağmen Van Gogh’a ilgi azalmıyor. Artıyor hatta! Ölümüne dair kuşkulara ve bilinmezlere rağmen, ölümüne neden olduğu “anlaşılan” tabanca geçtiğimiz 19 Haziran’da Paris’te açık artırmada 162 bin 500 euro’ya satıldı. Sanatçının intihar etmediği, kovboyculuk oynayan çocukların “yanlışlıkla veya bilerek” karnından vurduğu da bir hipotez. Hatta bu, Amerikalı film sanatçısı Willem Defoe’ya 2019 Oscar adaylığı getiren “Sonsuzluğun Kapısında” (Eternity’s Gate) filmine de konu oldu. Ne var ki, ruh ve beden sağlığı gitgide bozulan sanatçı, bu vurulmayı “şerefli ve romantik bir ölüm vesilesi sayarak, çileli hayatından kurtulmak istemiş olabilir” diyenler de var. Tabanca, Van Gogh’un “vurulduğu” tarlada 1960’da bulunmuş. Kullandığı kurşun, Van Gogh’un vücudundan çıkartılanla aynı. Tabanca o tarihten beri özel mülkiyetteydi. 2016’da Van Gogh Müzesi’nde açılan “Deliliğin Sınırında: Van Gogh ve Hastalığı” sergisinde ilk kez görülmüştü. Çağdaş tıp analizleri, sanatçının beyninde alın hizasındaki temporal lobda epilepsi olabileceğine işaret ediyor. Anne ve baba tarafında epilepsi olduğunu, Van Gogh’da da kalıtsal bir anomali olarak bulunabileceğini öne süren hipotezler kadar, yine kalıtsal ama daha seyrek rastlanan porfiria, veya ağır migren olabileceğini savunanlar da var. Gerçek bilinemeyecek. Sanatçının, yaşamında ne yazık ki göremediği takdir ve saygının, artarak süreceği ise kesin. Eserlerinin sadece bir kısmının bulunduğu Amsterdam’daki müzeyi yılda 2 milyon kişi ziyaret ediyor. Edip Emil Öymen *Bu yazı 28.06.2019 tarihli Dünya gazetesinde yayınlandı.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/tabloda-130-yillik-parmak-izi">Tabloda 130 yıllık parmak izi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hollanda’nın küresel markalarından biri de ressam Vincent Van Gogh. Seneye, ölümünün 130’uncu yılı “resmen” anılacak. 37 yıl süren kahırlı ve yoksul yaşamında, eserlerini sadece 10 yıla sığdıran, ölümünden sonra süper star olan bu talihsiz sanatçının “anılmadığı” yıl -aslında- yok. Hollanda’nın bu en sürdürülebilir (!) markalarından biri hakkında hep yeni bir veri, yeni bilgi, yeni haber dünya medyasına damla damla çıkıyor. Son “çıkan” haber ise, sanatçının en ünlü tablosu Ayçiçekleri’nde “keşfedilen” parmak izi. Ölümünden bir yıl önce 1889’da yaptığı bu tablo o kadar medyatik, o kadar turist-çeker ki müzedeki yerinden onlarca yıldır kıpırdatılmıyor. Ama mobil teknoloji sayesinde tablo santimetre karelerce incelendi. Sanatçının daha önce (1888’de) yaptığı benzer bir tablosuyla da karşılaştırıldı. <a href="https://bit.ly/2TcGTHm">https://bit.ly/2TcGTHm</a></p>
<p>Sonuç: Sanatçı, tablosunun üst kısmına tahta ek yapıp tuvali büyüterek çiçeklere yer açmış. Bu işlem sırasında iki parmak izi, tabloya çıkmış. Bunlar, her halde ona ait? Bulguyu kesinleştirmek amacıyla daha ince ayar araştırma yapmak gerekecek. Sanatçının parmak izlerine başka tablolarının kenarlarında rastlanmıştı. Şimdi, en ünlü tablosunda da bulunmuş olabilir.</p>
<p><strong>Tablosunu bugün görseydi?</strong></p>
<p>Amsterdam Van Gogh Müzesi’nde “yaz turizmi” sergisi olarak 21 Haziran’da açılan sergide, sıra dışı bir iş de yapıldı: Ayçiçekleri tablosunun “arkası” da sergileniyor. Tabloların arkası, onların referans listesi: Satın alan galerinin adresi, başka notlar, bilgiler. Van Gogh’unkinde ise, Ayçiçekleri’ni daha ferah göstermek için tablonun tuvaline nasıl ek yaptırdığı görülecek.</p>
<p>Tabloya ilk müdahaleyi yapan Van Gogh olmuş, ama ölümünden sonra başkaları da… 1927’de tabloya vernik sürülmüş, sonra silinmiş. 1961’de iki kez daha vernik sürülmüş. Bugün yapılmayan bu “estetik” müdahaleler, önceki dönemlerde olağan. Tıpkı yüze yapılan kötü estetik gibi, tablonun renkleri vernikten kirlenmiş, sararmış görünüyor. Vernik, tabloya artık yapıştığı için silmek de mümkün değil. Ama, tabloyu korumak amacıyla yapılan başka müdahaleler, ilerleyen teknoloji sayesinde düzeltilebilmiş.</p>
<p>Müze’nin uzmanları, “Tablo, Van Gogh’un yaptığından daha farklı görünüyor bugün” diyorlar. Vernik, tablonun renklerini daha yumuşatmış. Kırmızı renkler koyu görünüyor. Bazı sarılar kaybolmuş… Burada, teknoloji yine yardımcı olacak: Sergide, Van Gogh’un kullandığı “esas” renklerle yapılmış, yepyeni bir Ayçiçekleri de sergilenecek. Tabloyu daha iyi korumak adına “ne hale” geldiğini göstermek için…</p>
<p>Tablo da herkes gibi yaşlandığı için, sarsıntıya, ısı ve nem farklarına karşı hassas.</p>
<p>Bu yüzden sergilenmek üzere başka yerlere gönderilmesi mümkün değil. Yüzeyinde oluşan mikroskopik delikler tabloyu hasta ediyor. Bir sarsıntı, bunları büyütebilir. [Müze, bütün bu konuları ansiklopedi gibi anlatan 256 sayfalık bir katalog yayınladı. Fiyatı 50 euro]</p>
<p><strong>Vazoya giren ayçiçekleri</strong></p>
<p>Bu nedenle, 2013’te bu ve başka tabloların bire-bir kopyaları yapıldı. Hem de üç boyutlu (3D)! Ama ticari bir amaçla: Fujifilm’le ortak bir projeyle, sanatçının önce 5, sonra 9 tablosunu eklemeli üç boyutlu olarak aynen yeniden ürettiler. Hatta, tablonun çerçevesine, arkasındaki etiketlere ve çentiklerine kadar. “Yeni” tablolar, Hong Kong, Los Angeles ve Dubai’de sergilendi. Tabloların tanesine 35 bin dolar fiyat konuldu. Sergiyi gezenler, beğendikleri tabloyu “sipariş” edince onlara 3D ile “yapıldı.”</p>
<p>Van Gogh Müzesi Müdürü Axel Ruger, Hong Kong ve Los Angeles “sergilerini” Hollanda Prensesi Anita ile birlikte açtı. Dubai’yi ise ressamın büyük büyük yeğeni Vincent Willem Van Gogh şereflendirdi. Ayçiçekleri ile Dubai kumsalında fotoğraflar çektirdi. Los Angeles Times, “Bir Van Gogh ne zaman Van Gogh değildir?” başlıklı makalesinde durumla açıkça alay etti. “Dehşet ve utanç: Bu çöpü Müze de onaylıyor,” diye yazdı. <a href="https://lat.ms/31RGZVC">https://lat.ms/31RGZVC</a></p>
<p>Bu konuda bir başka inovasyon daha: Ayçiçekleri tablosu, bilgisayar modelleme yöntemiyle üç boyutlu şekle dönüştürüldü. Bunun için bir dijital heykeltraşlık programı (zbrush) kullanıldı. Vazoya konulacak biçimde “yeniden” imal edildi: İngiliz sanatçı karı-koca Rob ve Nick Carter’ın buluşu bu&#8230;</p>
<p>Ömrü ruhsal fırtınalarla geçen sanatçı, üç boyutlu tabloya “uygun” eserler vermiş: Fırça darbeleri, gözle görülecek kadar tutkulu. Bunu bir de 3D tekniğiyle “büyütünce,” ortaya sanki dağlık-tepelik-ovalık engebeli bir arazi çıkıyor.</p>
<p>Üç boyutlu “yaratılan” çiçekler, “visijet-x” maddesi 16 mikron incelikte püskürtülerek üç boyutlu “basıldı.” Ortaya çıkan kalıptan, silikon bronz (% 96 bakır) bir kalıba dönüştürüldü. Ayçiçekleri, vazo içinde Londra’da sergilendi. <a href="https://bit.ly/2J9pJ5z">https://bit.ly/2J9pJ5z</a></p>
<p><strong>Van Gogh’a ilgi azalmayacak</strong></p>
<p>2011’de Amerikalı sanat tarihi araştırmacıları Steven Naifeh ve Gregory White Smith, Van Gogh hakkında yazılabilecek en kapsamlı kitabı “Bir Ömür” (The Life) başlığıyla yayınladılar. 976 sayfada kullandıkları 28 bini aşkın referans notu, sayıları yüzleri aşan kayıtlar, kitaplar, makaleler, sergi ve müze katalogları, mektuplar ve akla gelen-gelmeyen diğer bütün belge ve bilgiler 6 bin sayfa tutuyor. Bu kadar çok kaynak arasından süzülen kitap, şimdiye kadar Van Gogh hakkındaki en kapsamlı eser.</p>
<p>Yalnız, bir sorun var: Bu kadar çok şeyi kitaba koyamadılar. Bir site yaptılar. Orada yayınladılar. Bu uygulama bir ilk: Kitabı okuduktan sonra referansını görmek için siteye bakmak.</p>
<p>Sitede ise bilgi, kara delik gibi: Bütün belgelerdeki bütün referans notları. Dizi dizi bibliografyalar. Van Gogh’un sözünü ettiği herkesin listesi: Sayılamayacak kadar çok. Sanatçının aile ağacı. Kitaptaki görsellerin hepsi. İlgili müzelere linkler. Kitapla ilgili tanıtım toplantıları. ABD dışında kitabı yayınlayan şirketlere erişim. Ve dahası&#8230;</p>
<p>Van Gogh, kısa yaşamında ağabeyi Theo’ya, eserlerini nasıl yarattığını anlatan 902 mektup yazmıştı. Theo’nun eşi Johanna Van Gogh-Bonger, mektupları Hollandacadan İngilizceye çevirerek 1914’te üç cilt olarak yayınladı. Amsterdam Van Gogh Müzesi mektupları tekrar ve daha düzenli olarak çevirip 2009’da kitap ve online yayınladı.</p>
<p>Theo, önemli bir sanat galerisinde çalışıyordu. Kardeşinin dehasının farkındaydı. Eserlerini pazarlamaya uğraşıyordu. Ama eserleri, o döneme göre fazla yenilikçiydi. Sadece tek bir tablosunu satabildi. Theo, kardeşine yaşamı boyunca maddi destek sağladı. Vincent de ona sürekli yazdı. Mektuplarda bol çizimler var. Bu mektuplar şimdi online. Hem tıpkı basım olarak. Hem Fransızca/Hollandaca/İngilizce transkripsiyon olarak. Mükemmel bir kaynak. <a href="https://bit.ly/2xkr3gp">https://bit.ly/2xkr3gp</a></p>
<p><strong>Van Gogh’un gizemli ölümü</strong></p>
<p>Ve hakkında yapılan yığınla yayınlara, yazılan biyografilere, çekilen filmlere, ruh ve beden sağlığını didikleyen akademik makalelere rağmen Van Gogh’a ilgi azalmıyor. Artıyor hatta! Ölümüne dair kuşkulara ve bilinmezlere rağmen, ölümüne neden olduğu “anlaşılan” tabanca geçtiğimiz 19 Haziran’da Paris’te açık artırmada 162 bin 500 euro’ya satıldı.</p>
<p>Sanatçının intihar etmediği, kovboyculuk oynayan çocukların “yanlışlıkla veya bilerek” karnından vurduğu da bir hipotez. Hatta bu, Amerikalı film sanatçısı Willem Defoe’ya 2019 Oscar adaylığı getiren “Sonsuzluğun Kapısında” (Eternity’s Gate) filmine de konu oldu. Ne var ki, ruh ve beden sağlığı gitgide bozulan sanatçı, bu vurulmayı “şerefli ve romantik bir ölüm vesilesi sayarak, çileli hayatından kurtulmak istemiş olabilir” diyenler de var.</p>
<p>Tabanca, Van Gogh’un “vurulduğu” tarlada 1960’da bulunmuş. Kullandığı kurşun, Van Gogh’un vücudundan çıkartılanla aynı. Tabanca o tarihten beri özel mülkiyetteydi. 2016’da Van Gogh Müzesi’nde açılan “Deliliğin Sınırında: Van Gogh ve Hastalığı” sergisinde ilk kez görülmüştü.</p>
<p>Çağdaş tıp analizleri, sanatçının beyninde alın hizasındaki temporal lobda epilepsi olabileceğine işaret ediyor. Anne ve baba tarafında epilepsi olduğunu, Van Gogh’da da kalıtsal bir anomali olarak bulunabileceğini öne süren hipotezler kadar, yine kalıtsal ama daha seyrek rastlanan porfiria, veya ağır migren olabileceğini savunanlar da var. Gerçek bilinemeyecek. Sanatçının, yaşamında ne yazık ki göremediği takdir ve saygının, artarak süreceği ise kesin. Eserlerinin sadece bir kısmının bulunduğu Amsterdam’daki müzeyi yılda 2 milyon kişi ziyaret ediyor.</p>
<p><strong>Edip Emil Öymen</strong></p>
<p><strong><em>*Bu yazı 28.06.2019 tarihli Dünya gazetesinde yayınlandı.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/tabloda-130-yillik-parmak-izi">Tabloda 130 yıllık parmak izi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">14253</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Kadın sanatçılar 8 Mart’ta İKÜ’de buluşuyor</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/duyurular/kadin-sanatcilar-8-martta-ikude-bulusuyor</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 05 Mar 2019 14:00:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Duyuru ve Etkinlikler]]></category>
		<category><![CDATA[8 mart]]></category>
		<category><![CDATA[8 mart kadınlar günü]]></category>
		<category><![CDATA[İKÜ]]></category>
		<category><![CDATA[kadın]]></category>
		<category><![CDATA[sanat]]></category>
		<category><![CDATA[sanatçı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=13141</guid>

					<description><![CDATA[<p>İlki geçtiğimiz yıl Boğaziçi Üniversitesi’nde gerçekleşen Miss Power II &#8211; Dünya Kadınlar Günü Sanatçılar Buluşması’nın ev sahipliğini bu sene İstanbul Kültür Üniversitesi (İKÜ) üstleniyor. İKÜ Güzel Sanatlar Uygulama ve Araştırma Merkezi ile Kadın ve Sosyal Araştırmalar Birimi tarafından düzenlenen Miss Power &#8211; Dünya Kadınlar Günü Sanatçılar Buluşması’nın ikincisi 8 Mart Cuma günü İKÜ Ataköy yerleşkesinde bulunan Önder Öztunalı Konferans Salonu’nda gerçekleşecek. Kavramsal çerçevesini Beral Madra’nın çizdiği Miss Power II Forumu’nun açılış konuşmasını İKÜ Mimarlık Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Neslihan Dostoğlu yapacak. Organizasyonun moderatörlüğünü Beral Madra üstlenecek. Kendi kimliğini kazanan 8 kadın sanatçının, üretimleri bağlamında sanattaki ayrım ve çeşitliliği anlatacağı etkinliğin konuşmacıları ise Beyza Boynudelik, Bengisu Bayrak, Deniz Pireci, Duygu Nazlı Akova, Gökçe Er, Melike Kılıç ve Manolya Çelikler olacak. &#160;</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/duyurular/kadin-sanatcilar-8-martta-ikude-bulusuyor">Kadın sanatçılar 8 Mart’ta İKÜ’de buluşuyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="m_-3998489567041738631ydp6cd404caMsoNormal">İlki geçtiğimiz yıl Boğaziçi Üniversitesi’nde gerçekleşen Miss Power II &#8211; Dünya Kadınlar Günü Sanatçılar Buluşması’nın ev sahipliğini bu sene İstanbul Kültür Üniversitesi (İKÜ) üstleniyor.</p>
<p class="m_-3998489567041738631ydp6cd404caMsoNormal">İKÜ Güzel Sanatlar Uygulama ve Araştırma Merkezi ile Kadın ve Sosyal Araştırmalar Birimi tarafından düzenlenen Miss Power &#8211; Dünya Kadınlar Günü Sanatçılar Buluşması’nın ikincisi 8 Mart Cuma günü İKÜ Ataköy yerleşkesinde bulunan Önder Öztunalı Konferans Salonu’nda gerçekleşecek.</p>
<p class="m_-3998489567041738631ydp6cd404caMsoNormal">Kavramsal çerçevesini Beral Madra’nın çizdiği Miss Power II Forumu’nun açılış konuşmasını İKÜ Mimarlık Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Neslihan Dostoğlu yapacak. Organizasyonun moderatörlüğünü Beral Madra üstlenecek. Kendi kimliğini kazanan 8 kadın sanatçının, üretimleri bağlamında sanattaki ayrım ve çeşitliliği anlatacağı etkinliğin konuşmacıları ise Beyza Boynudelik, Bengisu Bayrak, Deniz Pireci, Duygu Nazlı Akova, Gökçe Er, Melike Kılıç ve Manolya Çelikler olacak.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-13143" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/03/kadinlargunuiku.png" alt="" width="662" height="945" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/03/kadinlargunuiku.png 662w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/03/kadinlargunuiku-210x300.png 210w" sizes="auto, (max-width: 662px) 100vw, 662px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/duyurular/kadin-sanatcilar-8-martta-ikude-bulusuyor">Kadın sanatçılar 8 Mart’ta İKÜ’de buluşuyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">13141</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Sanat için, en “kara” siyah</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/sanat-icin-en-kara-siyah</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Edip Emil Öymen]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 08 Feb 2019 09:12:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edip Emil Öymen]]></category>
		<category><![CDATA[kara]]></category>
		<category><![CDATA[mimari]]></category>
		<category><![CDATA[sanat]]></category>
		<category><![CDATA[siyah]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=12929</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bugün, nanoteknoloji sayesinde “olabilecek en siyah” da var artık. NanoSystem adlı İngiliz şirketinin (askeri amaçlı ürettiği) Vantablack adlı bu “kara” siyah, o kadar mat ki üzerine düşen ışığın yüzde 99.96’sını emiyor. Üç boyutlu bir zemine sürülünce, boyutlar kayıp. Aslında bu süper boyaya “boya” demek zor: Kaplama malzemesi demek daha uygun. Üzeri kaplanacak şeyi, üretici firmanın teknisyenleri kaplıyor. Çabuk alev alan tehlikeli bir madde. Her isteyen kullanamaz. Bu tuhaf, ama çok işe yarayacak malzeme ilk kez sivil amaçlı olarak, 2017’de Güney Kore’de yapılan olimpiyatlarda bir binada kullanıldı: Hyundai’nin ürünleri için yaptırdığı ambar/depo. Hyundai, ileri teknolojik araçlarını, yine ileri teknolojik bir dekorasyonla tanıttı. Yeni boya/kaplama, ışığı o kadar çok emiyordu ki, binanın ayrıntıları dışardan “anlaşılmıyordu”. İşte tam askeri amaçlı bir kamuflaj malzemesi. Zaten düzinelerle inovasyon, askeri/savunma amaçlı yapılmadı mı taa eski çağlardan beri? Değişen bir şey yok. Uzayın karanlığı, yeni boyada Binanın mimarı Asif Khan, Hyundai binasında neden böyle bir orijinallik yaptığını “Dikkati üzerimize çekmek için” diye açıklamıyor elbette (esas gaye, o olsa bile!), ama şöyle diyor: “Uzayın derinliklerine açılan bir pencere yaptık.”  Açıklama şiirsel (!): “Yakıt pillerimizdeki hidrojenin uzaydan kaynaklandığını temsil ediyoruz.” İki açıklamada da uzay var. Uzayın kapkaralığına yeni boya/kaplama uygun. Zaten bu kapkara boya, uzaydaki bir kara delik gibi. “Görülmüyor.” İngiliz Guardian gazetesi, “Dünyanın en karanlık binası sizi yutmaya hazır” diye yazdı. Abartma yok: Vantablack’in ışığı yansıtma oranı sadece yüzde 0.0365. Gerisi kara delik. 1,200 metrekare alanda, 10 metre yükseklikteki bina için Vantablack VBx 2 adlı bir başka model boya/kaplama da üretildi: Daha “az” kara! Olimpiyatların yapılacağı iklim koşullarına uyacak, sıfırın çok altındaki soğuğa dayanacak, inşaat sırasında güvenle kullanılacak bir başka model. Boyanın kullanım hakkı olur mu? Vantablack ilk kez üretildiğinde, ünü dünyayı tutmuş plastik sanatçı, Hint asıllı İngiliz  Anish Kapoor, “Bunu sadece ben kullanayım” diyerek kullanım haklarını satın aldı. Açıklaması, sanat dünyasında alay ve itirazla karşılandı. Bunların başında gelen İngiliz sanatçı Stuart Semple, aynı teknolojiyle “en ultra floresan pembe” boyayı icat etti. Ayrıca Black 2.0 adını verdiği bir kapkara/simsiyah pigment daha yaptı. Ve şimdi Bay Stuart, Black 3.0 adlı daha da “kapkara” siyah olacağını iddia ettiği yepyeni bir boya daha yapmaya hazırlanıyor. Kickstarter kitle fonlama sitesinde projesine destekçi aradı: Destekçi sayısı 4 bini buldu. (Siz bunu okurken aşmıştır da).  Bir tür kan davası gibi Bay Stuart’ın Black 3.0 projesi, sanatçı Anish Kapoor’la “kapışmasının” uzantısı aslında. Çünkü, Kickstarter’da destekçi olmak için dahi şu koşullar gerekiyor: Anish Kapoor “olmayacaksınız.” Onunla bir bağlantınız, iş/sanat ilişkiniz olmadığını doğrulayacaksınız. Anish’i desteklemediğinizi, ona yardım etmediğinizi, işbirliği yapmadığınızı da&#8230; Çünkü bu yeni boya/malzeme, Anish’in eline geçmeyecektir. Yeni “en kara” siyahın 150 mililitresi, Mayıs 2019’da itibaren 33 dolara satılmaya başlanacak. Böylece, Anish’in “kara” siyahından daha “kara” Black 3.0 markasını herkes, hem de ucuza alabilecek. Rekabetin, inovasyona yol açışına sanatsal ve kimyasal bir örnek bu&#8230; Sanat, meğerse çukurmuş Bu arada, Anish Kapoor’un geçen yıl Porto/Portekiz’de sergilenen, siyah daireden oluşan bir konumlandırması, kazaya yol açmıştı. Dairenin, üç boyutlu olduğunu fark etmeyen bir ziyaretçi, üzerine yürüyünce içine düştü: 2,5 metre aşağıya. Eserin adı da zaten “Cennetle Cehennem Arası Araf’a İniş (Descent into Limbo) idi. Araf’a inen sanatsever ziyaretçiye geçirdiği şok dışında bir şey olmamış. Ama sergi yetkilileri, Kapoor’un “kara deliğini” kaldırdılar&#8230; Bu eserini 1992’de yapan sanatçının, Vantablack’le daha ne tür post-modern şakalar yapabileceğini kestirmek zor değil. Boyasına patent alan ressam Ve, mat boya – sanat ilişkisine dair başka bir öykü ise Fransız ressam Yves Klein’la ilgili. Mavi tutkunu ressam öyle bir mavi arıyordu ki daha önce “öyle” bir mavi olmamış olsun. Bu iş için Paris’te ressamlara kuşaklar boyu malzeme ve boya satmış Adam Montparnasse şirketiyle işbirliği yaptı. Adam’a nasıl bir mavi istediğini anlattı. Onun yarattığı “yeni” mavinin patentini Klein, 1960’da kendi adına aldı. Bu “çok” mat mavi, International Klein Blue oldu. Sanatçının, 34 yaşında, 1962 Cannes Film Festivali töreninde kalp kriziyle biten kısacık yaşamından kalan bu mavili eserleri, göz kamaştıran, “bakılamayacak kadar” mat, şahane, başka bir dünyadan gibi bir mavidir&#8230; Geçen yıl Klein’ın doğumunun 90’ıncı yıldönümünde, Fransa’nın güneyinde Le Muy’da (Cannes’a 50 km) açılan serginin girişinde 200 metrekare alan, Klein’ın anısına onun “masmavisi” ile boyandı. Edip Emil Öymen</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/sanat-icin-en-kara-siyah">Sanat için, en “kara” siyah</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bugün, nanoteknoloji sayesinde “olabilecek en siyah” da var artık. NanoSystem adlı İngiliz şirketinin (askeri amaçlı ürettiği) Vantablack adlı bu “kara” siyah, o kadar mat ki üzerine düşen ışığın yüzde 99.96’sını emiyor. Üç boyutlu bir zemine sürülünce, boyutlar kayıp. Aslında bu süper boyaya “boya” demek zor: Kaplama malzemesi demek daha uygun. Üzeri kaplanacak şeyi, üretici firmanın teknisyenleri kaplıyor. Çabuk alev alan tehlikeli bir madde. Her isteyen kullanamaz.</p>
<p>Bu tuhaf, ama çok işe yarayacak malzeme ilk kez sivil amaçlı olarak, 2017’de Güney Kore’de yapılan olimpiyatlarda bir binada kullanıldı: Hyundai’nin ürünleri için yaptırdığı ambar/depo. Hyundai, ileri teknolojik araçlarını, yine ileri teknolojik bir dekorasyonla tanıttı. Yeni boya/kaplama, ışığı o kadar çok emiyordu ki, binanın ayrıntıları dışardan “anlaşılmıyordu”. İşte tam askeri amaçlı bir kamuflaj malzemesi. Zaten düzinelerle inovasyon, askeri/savunma amaçlı yapılmadı mı taa eski çağlardan beri? Değişen bir şey yok.</p>
<p><strong>Uzayın karanlığı, yeni boyada</strong></p>
<p>Binanın mimarı Asif Khan, Hyundai binasında neden böyle bir orijinallik yaptığını “Dikkati üzerimize çekmek için” diye açıklamıyor elbette (esas gaye, o olsa bile!), ama şöyle diyor: “Uzayın derinliklerine açılan bir pencere yaptık.”  Açıklama şiirsel (!): “Yakıt pillerimizdeki hidrojenin uzaydan kaynaklandığını temsil ediyoruz.” İki açıklamada da uzay var. Uzayın kapkaralığına yeni boya/kaplama uygun. Zaten bu kapkara boya, uzaydaki bir kara delik gibi. “Görülmüyor.” İngiliz Guardian gazetesi, “Dünyanın en karanlık binası sizi yutmaya hazır” diye yazdı. Abartma yok: Vantablack’in ışığı yansıtma oranı sadece yüzde 0.0365. Gerisi kara delik.</p>
<p>1,200 metrekare alanda, 10 metre yükseklikteki bina için Vantablack VBx 2 adlı bir başka model boya/kaplama da üretildi: Daha “az” kara! Olimpiyatların yapılacağı iklim koşullarına uyacak, sıfırın çok altındaki soğuğa dayanacak, inşaat sırasında güvenle kullanılacak bir başka model.</p>
<p><strong>Boyanın kullanım hakkı olur mu?</strong></p>
<p>Vantablack ilk kez üretildiğinde, ünü dünyayı tutmuş plastik sanatçı, Hint asıllı İngiliz  Anish Kapoor, “Bunu sadece ben kullanayım” diyerek kullanım haklarını satın aldı. Açıklaması, sanat dünyasında alay ve itirazla karşılandı. Bunların başında gelen İngiliz sanatçı Stuart Semple, aynı teknolojiyle “en ultra floresan pembe” boyayı icat etti. Ayrıca Black 2.0 adını verdiği bir kapkara/simsiyah pigment daha yaptı.</p>
<p>Ve şimdi Bay Stuart, Black 3.0 adlı daha da “kapkara” siyah olacağını iddia ettiği yepyeni bir boya daha yapmaya hazırlanıyor. Kickstarter kitle fonlama sitesinde projesine destekçi aradı: Destekçi sayısı 4 bini buldu. (Siz bunu okurken aşmıştır da).<strong> </strong></p>
<p><strong>Bir tür kan davası gibi</strong></p>
<p>Bay Stuart’ın Black 3.0 projesi, sanatçı Anish Kapoor’la “kapışmasının” uzantısı aslında. Çünkü, Kickstarter’da destekçi olmak için dahi şu koşullar gerekiyor: Anish Kapoor “olmayacaksınız.” Onunla bir bağlantınız, iş/sanat ilişkiniz olmadığını doğrulayacaksınız. Anish’i desteklemediğinizi, ona yardım etmediğinizi, işbirliği yapmadığınızı da&#8230; Çünkü bu yeni boya/malzeme, Anish’in eline geçmeyecektir.</p>
<p>Yeni “en kara” siyahın 150 mililitresi, Mayıs 2019’da itibaren 33 dolara satılmaya başlanacak. Böylece, Anish’in “kara” siyahından daha “kara” Black 3.0 markasını herkes, hem de ucuza alabilecek. Rekabetin, inovasyona yol açışına sanatsal ve kimyasal bir örnek bu&#8230;</p>
<p><strong>Sanat, meğerse çukurmuş</strong></p>
<p>Bu arada, Anish Kapoor’un geçen yıl Porto/Portekiz’de sergilenen, siyah daireden oluşan bir konumlandırması, kazaya yol açmıştı. Dairenin, üç boyutlu olduğunu fark etmeyen bir ziyaretçi, üzerine yürüyünce içine düştü: 2,5 metre aşağıya. Eserin adı da zaten “Cennetle Cehennem Arası Araf’a İniş (Descent into Limbo) idi. Araf’a inen sanatsever ziyaretçiye geçirdiği şok dışında bir şey olmamış. Ama sergi yetkilileri, Kapoor’un “kara deliğini” kaldırdılar&#8230; Bu eserini 1992’de yapan sanatçının, Vantablack’le daha ne tür post-modern şakalar yapabileceğini kestirmek zor değil.</p>
<p><strong>Boyasına patent alan ressam</strong></p>
<p>Ve, mat boya – sanat ilişkisine dair başka bir öykü ise Fransız ressam Yves Klein’la ilgili. Mavi tutkunu ressam öyle bir mavi arıyordu ki daha önce “öyle” bir mavi olmamış olsun. Bu iş için Paris’te ressamlara kuşaklar boyu malzeme ve boya satmış Adam Montparnasse şirketiyle işbirliği yaptı. Adam’a nasıl bir mavi istediğini anlattı. Onun yarattığı “yeni” mavinin patentini Klein, 1960’da kendi adına aldı. Bu “çok” mat mavi, International Klein Blue oldu. Sanatçının, 34 yaşında, 1962 Cannes Film Festivali töreninde kalp kriziyle biten kısacık yaşamından kalan bu mavili eserleri, göz kamaştıran, “bakılamayacak kadar” mat, şahane, başka bir dünyadan gibi bir mavidir&#8230; Geçen yıl Klein’ın doğumunun 90’ıncı yıldönümünde, Fransa’nın güneyinde Le Muy’da (Cannes’a 50 km) açılan serginin girişinde 200 metrekare alan, Klein’ın anısına onun “masmavisi” ile boyandı.</p>
<p><strong>Edip Emil Öymen</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/sanat-icin-en-kara-siyah">Sanat için, en “kara” siyah</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">12929</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Nasıl Louvre olunur?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/nasil-louvre-olunur</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Edip Emil Öymen]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 18 Jan 2019 09:26:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edip Emil Öymen]]></category>
		<category><![CDATA[beyonce]]></category>
		<category><![CDATA[fransa]]></category>
		<category><![CDATA[italya]]></category>
		<category><![CDATA[leonardo da vinci]]></category>
		<category><![CDATA[louvre müzesi]]></category>
		<category><![CDATA[mona lisa]]></category>
		<category><![CDATA[müze]]></category>
		<category><![CDATA[sanat]]></category>
		<category><![CDATA[sanat eseri]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal medya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=12713</guid>

					<description><![CDATA[<p>Geçen yıl dünyada en çok ziyaret edilen müze, Louvre (Paris) olmuş: 10 milyon 200 bin. Bu rakam, bir yıl önceye göre yüzde 25 artmış. Gelenlerin 1.5 milyonu Amerikalı. Bir milyonu Çinli. 2.5 milyonu Fransız. Müzeye giriş parasız. Ama sergilere giriş paralı. Louvre, sergilerden 15 milyon Euro gelir sağlamış. Müze, Çarşamba ve Cuma geceleri 18.00-21.45 arasında da açık olacak. Ayrıca, her ayın ilk Cumartesi gecesi de açık ve bedava olacak. 5 Ocak Cumartesi gecesi 11 bin kişi müzeyi ziyaret etti. (Bu rakamlar bir fikir versin diye: UNWTO 2017 verisi: Fransa’ya giden turist sayısı 87 milyon. Dünyada birinci sırada. Biz, 37.6 milyonla 8’inci sıradayız. Turizm geliri açısında ise ilk 10’da değiliz.) Sosyal medya yardımı Louvre’un zaten pek ünlü olmasına rağmen “gençler” tarafından da merak edilerek gezilmesini sağlayan tanıtım stratejisinde YouTube influencer’ları rol oynuyor. Bunların en eğlencelisi, Charlie Danger adlı (gerçek adı bu!) bir genç hanım. Evet, olmadık bir Fransız ismi. Ama hanım gerçek. Arkeolog bir aileden geliyor. Kendisi de sanat tarihi ve arkeoloji okumuş. YouTube’da “Bu ayın haberleri” (Les Revues Du Monde) adlı bir arkeoloji, tarih, antropoloji programı var. Öğrence/eğitlence (infotainment) şeklinde, sempatik programlarını takip edenler şimdilik 400 bin. Louvre, YouTube “gençliğini” odağına alacak komik bir projeyi bu hanımla gerçekleştirdi: “Nasıl mumya yapılır?” (On a recréé une momie au Louvre). https://bit.ly/1HHaGXJ) Temel hedef: Ziyaretçi sayısını nasıl artırırız? Gençlerin ilgisini nasıl çekeriz? Milyonlar, Louvre’u izliyor Sosyal medyaya yaslanan tanıtım stratejisiyle Louvre’un, bugün Facebook’ta 2 milyon 700 bin, Instagram’da 2 milyon 400 bin, Twitter’da 1 milyon 400 bin takipçisi var. Louvre’un toplam 15 sosyal medya hesabını 6.1 milyon kişi izliyor. YouTube’da Louvre’un yayınladığı video sayısı ise 337. Bu hesaba, 32 bin kişi abone. Tanıtım için YouTube’da “etkili” (influencer) olan, bol takipçili 12 gençle uyguladığı proje ile Louvre, “hakkında” 24 video yayınladı. Şimdiye kadar bunları 3 milyon kişi tıkladı. Videolar, bürokratik laf ebelikleri değil, içerik ve sunum olarak özgün, infotainment özelliği zengin, müzeye/sergiye gelme merakı yaratan, sanat tarihine heves uyandıran videolardı. Louvre, eski eserlerin, arkeoloji ve tarihin “pekala” (!) eğlenceli olabileceğini, geçmişin bugüne ışık tuttuğunu gençlere anlatmayı hedefledi. Müzeye gelenlerin yarıdan çoğu 30 yaş altı, beşte biri ise 18 yaş altıydı! Beyoncé etkisi büyük Louvre için en mega tanıtımı ise Beyoncé ve eşi Jay-Z (&#8216;Apes**t&#8217; The Carters adlı video ile) yaptı geçen yaz. Müzede 6 dakikalık bir rap eşliğinde çektikleri videoyu dünya gördü. YouTube’da 150 milyon kez izlendi&#8230; Beyonce’nin, Louvre’u seçmesinin “anlamı” var: Hamileliğini, Rönesans’ın simge sanatçılarından Bottiçelli’nin bir tablosuna benzeten bir fotoğrafla açıklamıştı. Doğum yaptığını, yine aynı sanatçının Hz. Meryem ve Hz. İsa’yı tasvir eden tablosuna benzeterek yapmıştı. Bu iki tablo da Louvre’da. Yakın zamanlarda Louvre’un ününden başkaları da yararlandı. Çevreciler, tabloların önünde yere yatarak ölü taklidi yaptılar. Total adlı petrol şirketinin Louvre’a sponsor olmasını böyle protesto ettiler. Mona Lisa’lı reklam? Mona Lisa, tablodaki tebessümünden vazgeçip, bir anda kendine gelip, “Off, sürekli gülümsemekten çenem ağrıdı” diyor. Hemen menajerine telefon ediyor. “Burada böyle sürekli sırıtamam.” Menajer, “Ama, senin tebessümün için oraya her gün 20 bin kişi geliyor.” Mona, kararlı: “1503’ten beri bu işi her gün yaptığımı bir düşünsene. Üstelik, tabloda yalnızım. Hani buna çare bulacaktın?” Menajer: “Seni başka bir tabloya transfer edemeyiz.” Mona: “Son Yemek’e katılsam? Onu da Leonardo yaptı nasıl olsa.” Menajer: “Ama o tablo sadece 13 kişilik. Bir de sen olamazsın. Üstelik, Milano’da.” Mona: “İyi de salak salak gülümsemesem?” Menajer: “Herkes onu görmeye geliyor. Sen bir mega star’sın.” Mona: “Çok çok sıkıldım. Grev yapacağım. Fransa’da her gün grev var nasıl olsa.” Menajer: “Bak, daha önce söylemedim ama, film artisti olacaksın. Leonardo Di Caprio, DaVinci Şifresi’nde oynayacak seninle.” Mona, buna pek seviniyor. “Tamam o halde, beklerim ben de” diyor. Menajer ise, Mona telefonu kapattı sanıp “Bu artistlere de her rolü yutturursun” derken Mona’nın yüz ifadesi şeytanlaşıyor. The End. Leonardo 500 Sergisi Fas asıllı Fransız grafik sanatçı Fouzia Kechkech’in bu yaratıcı reklam filmi, Fransız-Alman kültür-sanat Tv’si Arte’de yayınlandı. Louvre, en baş taç yıldız eseri Mona Lisa’nın bütün ününden yararlanıyor. Haklı da. Ve bu yıl, Leonardo’nun Fransa’da son 3 yılını geçirdikten sonra ölümünün 500’üncü yıldönümü dolayısıyla “en büyük” Leonardo Sergisi -elbette- Louvre’da 24 Ekim’de açılacak. İtalyan Leonardo’ya Fransızların “sahip çıkmasına” bozulan “milliyetçi” İtalyan Hükümeti, Louvre sergisi için 3 tabloyu göndermeyeceğini açıkladı. Nedeni basit: Tablolar, seyahate çıkamayacak kadar hassas. Bu, makul gerekçe aslında gerçeği yansıtmıyor: Milano’da 2015’te açılan büyük Leonardo Sergisi’ne Louvre’un Mona Lisa’yı göndermemesine bir misilleme&#8230; İtalyan Kültür Bakanlığı’nın üst düzey yetkilisi gerçeği saklamadı: “Leonardo İtalyan’dır. Sadece, Fransa’da öldü.” Edip Emil Öymen *Bu yazı 18.01.2019 tarihli Dünya gazetesinde yayınlandı.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/nasil-louvre-olunur">Nasıl Louvre olunur?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Geçen yıl dünyada en çok ziyaret edilen müze, Louvre (Paris) olmuş: 10 milyon 200 bin. Bu rakam, bir yıl önceye göre yüzde 25 artmış. Gelenlerin 1.5 milyonu Amerikalı. Bir milyonu Çinli. 2.5 milyonu Fransız. Müzeye giriş parasız. Ama sergilere giriş paralı. Louvre, sergilerden 15 milyon Euro gelir sağlamış. Müze, Çarşamba ve Cuma geceleri 18.00-21.45 arasında da açık olacak. Ayrıca, her ayın ilk Cumartesi gecesi de açık ve bedava olacak. 5 Ocak Cumartesi gecesi 11 bin kişi müzeyi ziyaret etti. (Bu rakamlar bir fikir versin diye: UNWTO 2017 verisi: Fransa’ya giden turist sayısı 87 milyon. Dünyada birinci sırada. Biz, 37.6 milyonla 8’inci sıradayız. Turizm geliri açısında ise ilk 10’da değiliz.)</p>
<p><strong>Sosyal medya yardımı</strong></p>
<p>Louvre’un zaten pek ünlü olmasına rağmen “gençler” tarafından da merak edilerek gezilmesini sağlayan tanıtım stratejisinde YouTube influencer’ları rol oynuyor. Bunların en eğlencelisi, Charlie Danger adlı (gerçek adı bu!) bir genç hanım. Evet, olmadık bir Fransız ismi. Ama hanım gerçek. Arkeolog bir aileden geliyor. Kendisi de sanat tarihi ve arkeoloji okumuş. YouTube’da “Bu ayın haberleri” (Les Revues Du Monde) adlı bir arkeoloji, tarih, antropoloji programı var.</p>
<p>Öğrence/eğitlence (infotainment) şeklinde, sempatik programlarını takip edenler şimdilik 400 bin. Louvre, YouTube “gençliğini” odağına alacak komik bir projeyi bu hanımla gerçekleştirdi: “Nasıl mumya yapılır?” (On a recréé une momie au Louvre). <a href="https://bit.ly/1HHaGXJ">https://bit.ly/1HHaGXJ</a>) Temel hedef: Ziyaretçi sayısını nasıl artırırız? Gençlerin ilgisini nasıl çekeriz?</p>
<p><strong>Milyonlar, Louvre’u izliyor</strong></p>
<p>Sosyal medyaya yaslanan tanıtım stratejisiyle Louvre’un, bugün Facebook’ta 2 milyon 700 bin, Instagram’da 2 milyon 400 bin, Twitter’da 1 milyon 400 bin takipçisi var. Louvre’un toplam 15 sosyal medya hesabını 6.1 milyon kişi izliyor. YouTube’da Louvre’un yayınladığı video sayısı ise 337. Bu hesaba, 32 bin kişi abone.</p>
<p>Tanıtım için YouTube’da “etkili” (influencer) olan, bol takipçili 12 gençle uyguladığı proje ile Louvre, “hakkında” 24 video yayınladı. Şimdiye kadar bunları 3 milyon kişi tıkladı. Videolar, bürokratik laf ebelikleri değil, içerik ve sunum olarak özgün, infotainment özelliği zengin, müzeye/sergiye gelme merakı yaratan, sanat tarihine heves uyandıran videolardı. Louvre, eski eserlerin, arkeoloji ve tarihin “pekala” (!) eğlenceli olabileceğini, geçmişin bugüne ışık tuttuğunu gençlere anlatmayı hedefledi. Müzeye gelenlerin yarıdan çoğu 30 yaş altı, beşte biri ise 18 yaş altıydı!</p>
<p><strong>Beyoncé etkisi büyük</strong></p>
<p>Louvre için en mega tanıtımı ise Beyoncé ve eşi Jay-Z (&#8216;Apes**t&#8217; The Carters adlı video ile) yaptı geçen yaz. Müzede 6 dakikalık bir rap eşliğinde çektikleri videoyu dünya gördü. YouTube’da 150 milyon kez izlendi&#8230; Beyonce’nin, Louvre’u seçmesinin “anlamı” var: Hamileliğini, Rönesans’ın simge sanatçılarından Bottiçelli’nin bir tablosuna benzeten bir fotoğrafla açıklamıştı. Doğum yaptığını, yine aynı sanatçının Hz. Meryem ve Hz. İsa’yı tasvir eden tablosuna benzeterek yapmıştı. Bu iki tablo da Louvre’da.</p>
<p>Yakın zamanlarda Louvre’un ününden başkaları da yararlandı. Çevreciler, tabloların önünde yere yatarak ölü taklidi yaptılar. Total adlı petrol şirketinin Louvre’a sponsor olmasını böyle protesto ettiler.</p>
<p><strong>Mona Lisa’lı reklam?</strong></p>
<p>Mona Lisa, tablodaki tebessümünden vazgeçip, bir anda kendine gelip, “Off, sürekli gülümsemekten çenem ağrıdı” diyor. Hemen menajerine telefon ediyor. “Burada böyle sürekli sırıtamam.” Menajer, “Ama, senin tebessümün için oraya her gün 20 bin kişi geliyor.” Mona, kararlı: “1503’ten beri bu işi her gün yaptığımı bir düşünsene. Üstelik, tabloda yalnızım. Hani buna çare bulacaktın?” Menajer: “Seni başka bir tabloya transfer edemeyiz.” Mona: “Son Yemek’e katılsam? Onu da Leonardo yaptı nasıl olsa.” Menajer: “Ama o tablo sadece 13 kişilik. Bir de sen olamazsın. Üstelik, Milano’da.” Mona: “İyi de salak salak gülümsemesem?” Menajer: “Herkes onu görmeye geliyor. Sen bir mega star’sın.” Mona: “Çok çok sıkıldım. Grev yapacağım. Fransa’da her gün grev var nasıl olsa.” Menajer: “Bak, daha önce söylemedim ama, film artisti olacaksın. Leonardo Di Caprio, DaVinci Şifresi’nde oynayacak seninle.” Mona, buna pek seviniyor. “Tamam o halde, beklerim ben de” diyor. Menajer ise, Mona telefonu kapattı sanıp “Bu artistlere de her rolü yutturursun” derken Mona’nın yüz ifadesi şeytanlaşıyor. The End.</p>
<p><strong>Leonardo 500 Sergisi</strong></p>
<p>Fas asıllı Fransız grafik sanatçı Fouzia Kechkech’in bu yaratıcı reklam filmi, Fransız-Alman kültür-sanat Tv’si Arte’de yayınlandı. Louvre, en baş taç yıldız eseri Mona Lisa’nın bütün ününden yararlanıyor. Haklı da. Ve bu yıl, Leonardo’nun Fransa’da son 3 yılını geçirdikten sonra ölümünün 500’üncü yıldönümü dolayısıyla “en büyük” Leonardo Sergisi -elbette- Louvre’da 24 Ekim’de açılacak. İtalyan Leonardo’ya Fransızların “sahip çıkmasına” bozulan “milliyetçi” İtalyan Hükümeti, Louvre sergisi için 3 tabloyu göndermeyeceğini açıkladı. Nedeni basit: Tablolar, seyahate çıkamayacak kadar hassas. Bu, makul gerekçe aslında gerçeği yansıtmıyor: Milano’da 2015’te açılan büyük Leonardo Sergisi’ne Louvre’un Mona Lisa’yı göndermemesine bir misilleme&#8230; İtalyan Kültür Bakanlığı’nın üst düzey yetkilisi gerçeği saklamadı: “Leonardo İtalyan’dır. Sadece, Fransa’da öldü.”</p>
<p><strong>Edip Emil Öymen</strong></p>
<p><strong><em>*Bu yazı 18.01.2019 tarihli Dünya gazetesinde yayınlandı.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/nasil-louvre-olunur">Nasıl Louvre olunur?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">12713</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Instagram, turizme ayar veriyor</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/instagram-turizme-ayar-veriyor</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Edip Emil Öymen]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 14 Dec 2018 07:37:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edip Emil Öymen]]></category>
		<category><![CDATA[app]]></category>
		<category><![CDATA[avatar]]></category>
		<category><![CDATA[beğeni]]></category>
		<category><![CDATA[fotoğraf]]></category>
		<category><![CDATA[görsel]]></category>
		<category><![CDATA[hashtag]]></category>
		<category><![CDATA[influencer]]></category>
		<category><![CDATA[instagram]]></category>
		<category><![CDATA[kullanıcı]]></category>
		<category><![CDATA[like]]></category>
		<category><![CDATA[popüler]]></category>
		<category><![CDATA[sanat]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal medya]]></category>
		<category><![CDATA[turizm]]></category>
		<category><![CDATA[ünlü]]></category>
		<category><![CDATA[uygulama]]></category>
		<category><![CDATA[video]]></category>
		<category><![CDATA[YouTube]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=12360</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu, bir reklam: Genç aşıkları, sakin bir gölde sandalda görürüz. Erkek, kızın resimlerini çeker. Instagram’a yükler. Ama, o ne? Gölün içinden insanlar fırlamaya başlar. Bunlardan biri, erkeğin eski sevgilisi. Diğeri erkeğin çektiği resimleri “eleştiren” bir fotoğrafçı. Diğeri “Bu resimlere yeterince beğeni (like) yok” diyen bir başkası. “Daha fazla istiyoruz” diyenler&#8230; Çiftimiz, olup bitene çaresizlikle bakarken, sakin, vakur bir adam aniden sandalın başında belirir. Erkeğin omuzuna elini koyar. Kendisi bir fotoğraf çeker, Instagram’a gönderir. Ve işte, nihayet, Instagram’a “layık” bir fotoğraf yayınlanmıştır. Mutlu son. Instagram dadısı Bu reklam filmini Accor Hotels grubunda yer alan İbis/Cenevre ve İbis/Zürih yayınladı:  Turistler için Instagram Dadılık Hizmeti&#8230; Şudur: Tatildesiniz. Ama sosyal medya hesabınız tatilde değil. O hesabın 7/24 işlemesi şart. Her yerde her şeyin resmini çekmek, hepsine etiket (#hashtag) uydurmak zorundasınız. Bu işin tatili yok. Sorun değil: Oteliniz, bu işi “sizin adınıza” yapabilir. Resimleri “Instagram Dadısı” çeker, Instagram’a koyar. Elbette bu hizmetin arka plan koşulları var: Adınıza çekilecek resmi otel, hesabınızda “Dadımız tarafından çekilmiştir” diye belirtecek (#postedbysocialmediasitter). Bu hizmet için müşteri, Instagram şifresini (bu hizmeti kaç günlüğüne alacaksa&#8230;) otelin görevlisine verecek. Müşteri ile otel, müşterinin ne tür görüntüler isteyeceğine dair görüşecekler.   Instagram ünlüsü = yeni reklamcı “Siz tatlı canınızı sıkmayın, biz Instagram’a yükleriz” (Relax We Post) isimli bu hizmetin fotoğraf çekiminden sonraki yüklemesini ise Instagram Ünlüleri (influencer) yapacak. Avrupa’da tanınan “ünlü” hanımlar Sylwina (55 bin takipçi), Sara Leutenegger (106 bin), Cristina Gheiceanu (144 bin) ve başkaları&#8230; Sizin çekip de sosyal medyada paylaştığınız resimlerinizi sadece takipçileriniz görecekken, sizin “adınıza” çekilen resimleri, bu ünlü hanımların takipçileri görecek. Zaten oteller, hanımlara o şehirde “en çok beğeni alacak” görüntü noktalarının listesini verdiği için, adınıza çekilen bütün resimlerin “like” alması garanti. Hanımlar bu işle meşgulken siz, hesabınızı taşerona devretmenin rahatlığını yaşarsınız. THY influencer kullandı Ama, Cenevre ve Zürih’teki bu hizmet meğerse yepyeni bir fikir değilmiş. Maldivler’de Conrad Maldives Rangali Adası, benzerini 2017’de #InstaTrail adıyla sunmuş. Müşterilerin “zahmet edip” resim çekmesine gerek kalmadan, onlar adına güzel resimler çeken Instagram Uşağı uygulamasını bir yıl önce yapmış. “Kanaat önderi etkili kişi” (influencer) kullanarak, özellikle turizm alanında tanıtımı bu kişilere YouTube, Instagram, Pinterest, Twitter gibi ortamlarda yaptırmak “Reklam 4.0” sayılıyor artık. Örneğin Türk Hava Yolları 16 milyon takipçisi olan Jerome Jarre, ayrıca Casey Neistat, Sami Slimani gibi, toplam 40 milyon takipçisi olan 10 YouTube “ünlüsü” ile mükemmel bir proje yapmıştı (https://youtu.be/voOtpQY-ewc). Geçen hafta, ucuzcu havayolu EasyJet, bilet satış sayfasını Instagram görselleriyle eşgüdümlü hale getirdi: “Look &#38; Book” (Gör ve Seç). Bu uygulama size, Instagram’daki bir şehir görselini tıklayarak doğruca EasyJet sitesine bağlanıp, derhal o şehre hop diye bilet alma fırsatı veriyor. Video, yazıyı yiyor 8 yıl önce kurulan Instagram, yazısız ama resimli/videolu öyle bir ortam yarattı ki aylık kullanıcı sayısı 1 milyarı geçti (06.2018). Her gün “beğeni” (like) tıklanma sayısı 4.2 milyar. Her gün eklenen görsel 95 milyon. Videoların, diğer görsellere göre izlenme oranı %38 daha fazla. Kullanıcının %90’ı 35 yaşın altında (ABD için bu veri). Bu parlak heyecanın bir de gri tarafı var. Örneğin, Miquela Sousa (veya Lil Miquela) ismiyle tanınan, Instagram’ın “çok” ünlüsü hanım, aslında dijital bir simülasyon. Sadece ekranda “var.” O, bir avatar. Ama yaşam tarzı dergisi Dazed, “kendisini” sanat editörü olarak atadığını açıkladı! (Bu, tuhaflıkları anlatmak, başka bir yazının konusu). Edip Emil Öymen *Bu yazı 14.12.2018 tarihli Dünya gazetesinde yayınlandı.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/instagram-turizme-ayar-veriyor">Instagram, turizme ayar veriyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bu, bir reklam: Genç aşıkları, sakin bir gölde sandalda görürüz. Erkek, kızın resimlerini çeker. Instagram’a yükler. Ama, o ne? Gölün içinden insanlar fırlamaya başlar. Bunlardan biri, erkeğin eski sevgilisi. Diğeri erkeğin çektiği resimleri “eleştiren” bir fotoğrafçı. Diğeri “Bu resimlere yeterince beğeni (like) yok” diyen bir başkası. “Daha fazla istiyoruz” diyenler&#8230; Çiftimiz, olup bitene çaresizlikle bakarken, sakin, vakur bir adam aniden sandalın başında belirir. Erkeğin omuzuna elini koyar. Kendisi bir fotoğraf çeker, Instagram’a gönderir. Ve işte, nihayet, Instagram’a “layık” bir fotoğraf yayınlanmıştır. Mutlu son.</p>
<p><strong>Instagram dadısı</strong></p>
<p>Bu reklam filmini Accor Hotels grubunda yer alan İbis/Cenevre ve İbis/Zürih yayınladı:  Turistler için Instagram Dadılık Hizmeti&#8230; Şudur: Tatildesiniz. Ama sosyal medya hesabınız tatilde değil. O hesabın 7/24 işlemesi şart. Her yerde her şeyin resmini çekmek, hepsine etiket (#hashtag) uydurmak zorundasınız. Bu işin tatili yok. Sorun değil: Oteliniz, bu işi “sizin adınıza” yapabilir. Resimleri “Instagram Dadısı” çeker, Instagram’a koyar. Elbette bu hizmetin arka plan koşulları var: Adınıza çekilecek resmi otel, hesabınızda “Dadımız tarafından çekilmiştir” diye belirtecek (#postedbysocialmediasitter). Bu hizmet için müşteri, Instagram şifresini (bu hizmeti kaç günlüğüne alacaksa&#8230;) otelin görevlisine verecek. Müşteri ile otel, müşterinin ne tür görüntüler isteyeceğine dair görüşecekler. <strong> </strong></p>
<p><strong>Instagram ünlüsü = yeni reklamcı</strong></p>
<p>“Siz tatlı canınızı sıkmayın, biz Instagram’a yükleriz” (Relax We Post) isimli bu hizmetin fotoğraf çekiminden sonraki yüklemesini ise Instagram Ünlüleri (influencer) yapacak. Avrupa’da tanınan “ünlü” hanımlar Sylwina (55 bin takipçi), Sara Leutenegger (106 bin), Cristina Gheiceanu (144 bin) ve başkaları&#8230; Sizin çekip de sosyal medyada paylaştığınız resimlerinizi sadece takipçileriniz görecekken, sizin “adınıza” çekilen resimleri, bu ünlü hanımların takipçileri görecek. Zaten oteller, hanımlara o şehirde “en çok beğeni alacak” görüntü noktalarının listesini verdiği için, adınıza çekilen bütün resimlerin “like” alması garanti. Hanımlar bu işle meşgulken siz, hesabınızı taşerona devretmenin rahatlığını yaşarsınız.</p>
<p><strong>THY influencer kullandı</strong></p>
<p>Ama, Cenevre ve Zürih’teki bu hizmet meğerse yepyeni bir fikir değilmiş. Maldivler’de Conrad Maldives Rangali Adası, benzerini 2017’de #InstaTrail adıyla sunmuş. Müşterilerin “zahmet edip” resim çekmesine gerek kalmadan, onlar adına güzel resimler çeken Instagram Uşağı uygulamasını bir yıl önce yapmış. “Kanaat önderi etkili kişi” (influencer) kullanarak, özellikle turizm alanında tanıtımı bu kişilere YouTube, Instagram, Pinterest, Twitter gibi ortamlarda yaptırmak “Reklam 4.0” sayılıyor artık. Örneğin Türk Hava Yolları 16 milyon takipçisi olan Jerome Jarre, ayrıca Casey Neistat, Sami Slimani gibi, toplam 40 milyon takipçisi olan 10 YouTube “ünlüsü” ile mükemmel bir proje yapmıştı (<a href="https://youtu.be/voOtpQY-ewc">https://youtu.be/voOtpQY-ewc</a>). Geçen hafta, ucuzcu havayolu EasyJet, bilet satış sayfasını Instagram görselleriyle eşgüdümlü hale getirdi: “Look &amp; Book” (Gör ve Seç). Bu uygulama size, Instagram’daki bir şehir görselini tıklayarak doğruca EasyJet sitesine bağlanıp, derhal o şehre hop diye bilet alma fırsatı veriyor.</p>
<p><strong>Video, yazıyı yiyor</strong></p>
<p>8 yıl önce kurulan Instagram, yazısız ama resimli/videolu öyle bir ortam yarattı ki aylık kullanıcı sayısı 1 milyarı geçti (06.2018). Her gün “beğeni” (like) tıklanma sayısı 4.2 milyar. Her gün eklenen görsel 95 milyon. Videoların, diğer görsellere göre izlenme oranı %38 daha fazla. Kullanıcının %90’ı 35 yaşın altında (ABD için bu veri). Bu parlak heyecanın bir de gri tarafı var. Örneğin, Miquela Sousa (veya Lil Miquela) ismiyle tanınan, Instagram’ın “çok” ünlüsü hanım, aslında dijital bir simülasyon. Sadece ekranda “var.” O, bir avatar. Ama yaşam tarzı dergisi Dazed, “kendisini” sanat editörü olarak atadığını açıkladı! (Bu, tuhaflıkları anlatmak, başka bir yazının konusu).</p>
<p><strong>Edip Emil Öymen</strong></p>
<p><strong><em>*Bu yazı 14.12.2018 tarihli Dünya gazetesinde yayınlandı. </em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/instagram-turizme-ayar-veriyor">Instagram, turizme ayar veriyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">12360</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
