<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>yaşam arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/yasam/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/yasam</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Sat, 17 May 2025 07:29:34 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Aşırı sıcak havalarda yaşlılardan çok gençler ölüyor</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/asiri-sicak-havalarda-yaslilardan-cok-gencler-oluyor</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 17 May 2025 07:29:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gezegenimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[aşırı sıcak]]></category>
		<category><![CDATA[gençler]]></category>
		<category><![CDATA[güneş]]></category>
		<category><![CDATA[ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[sıcak]]></category>
		<category><![CDATA[yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[yaşlılar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=32432</guid>

					<description><![CDATA[<p>Amerika’da gerçekleştirilen son bir araştırma, aşırı sıcaklarda genç yetişkinlerin daha büyük risk altında olduklarını ortaya koydu. Gelecekte ölüm riskinin daha da artmasından endişe ediliyor. Columbia Üniversitesi bilim insanları, yirmi yılda toplanan verileri inceleyerek, yaşları 18 ve 35 arasında değişen genç yetişkinlerin aşırı sıcaklarda daha büyük tehdit altında olduklarını ortaya koydu. ABD’li bilim insanları Meksika’daki ölümler, sıcaklıklar ve nem arasındaki bağlantıyı incelediler. 1998 ila 2019 yılları arasında yaşanan aşırı sıcaklara bağlı 3300 ölüm vakasından üçte biri genç yetişkinlere ait. Fizyolojik açıdan bakıldığında genç yetişkinler en dayanıklı insanlar. Meksika’daki yaşlılar aşırı sıcaklardan çok orta dereceli soğukta ölüyorlar. Bebekler ve küçük çocuklar da sıcaklarda büyük risk altına giriyorlar, çünkü sıcağı daha çok aldıkları gibi verimli bir şekilde terleyemiyorlar. Ayrıca bağışıklık sistemleri hala tam gelişmediği için de ishal ve sıcak ve nemden kaynaklanan enfeksiyonlardan daha fazla etkileniyorlar. Araştırmacılara göre söz konusu yaş grubunda ölüm vakalarının fazla oluşunu, zorlu çalışma koşullarına bağlıyorlar. Genç Meksikalıların tarım ve inşaat gibi açık alanlarda çalışma olasılıkları daha yüksek. Bu yüzden de sıcak çarpması ve dehidrasyon riski daha yüksek. Açık havada yapılan zorlu sporların da rolü var. Meksika’da gerçekleştirilen daha önceki araştırmalar, çalışma çağındaki erkeklerin ölüm belgelerinde aşırı hava koşullarına bağlı ölüm nedenine oldukça sık rastlanıyor. Araştırmacılar sonuçların diğer bölgeler için de geçerli olabileceğini söylüyorlar. Özellikle Afrika ve Asya’da sıcaklığın ve nemin yüksek olduğu ülkeler için.  Bu bölgelerde de tarım alanlarında çalışan gençler arasında ölüm oranı daha yüksek olabilir diye düşünülüyor. İklim değişiminin sürmesi ve artan sıcak hava dalgaları nedeniyle bu riskin daha da artması öngörülüyor. Kaynak: https://www.science.org/doi/10.1126/sciadv.adq3367</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/asiri-sicak-havalarda-yaslilardan-cok-gencler-oluyor">Aşırı sıcak havalarda yaşlılardan çok gençler ölüyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1">Amerika’da gerçekleştirilen son bir araştırma, aşırı sıcaklarda genç yetişkinlerin daha büyük risk altında olduklarını ortaya koydu. Gelecekte ölüm riskinin daha da artmasından endişe ediliyor.</p>
<p class="p2">Columbia Üniversitesi bilim insanları, yirmi yılda toplanan verileri inceleyerek, yaşları 18 ve 35 arasında değişen genç yetişkinlerin aşırı sıcaklarda daha büyük tehdit altında olduklarını ortaya koydu. ABD’li bilim insanları Meksika’daki ölümler, sıcaklıklar ve nem arasındaki bağlantıyı incelediler. 1998 ila 2019 yılları arasında yaşanan aşırı sıcaklara bağlı 3300 ölüm vakasından üçte biri genç yetişkinlere ait.</p>
<p class="p2">Fizyolojik açıdan bakıldığında genç yetişkinler en dayanıklı insanlar. Meksika’daki yaşlılar aşırı sıcaklardan çok orta dereceli soğukta ölüyorlar. Bebekler ve küçük çocuklar da sıcaklarda büyük risk altına giriyorlar, çünkü sıcağı daha çok aldıkları gibi verimli bir şekilde terleyemiyorlar. Ayrıca bağışıklık sistemleri hala tam gelişmediği için de ishal ve sıcak ve nemden kaynaklanan enfeksiyonlardan daha fazla etkileniyorlar.</p>
<p class="p2">Araştırmacılara göre söz konusu yaş grubunda ölüm vakalarının fazla oluşunu, zorlu çalışma koşullarına bağlıyorlar. Genç Meksikalıların tarım ve inşaat gibi açık alanlarda çalışma olasılıkları daha yüksek. Bu yüzden de sıcak çarpması ve dehidrasyon riski daha yüksek. Açık havada yapılan zorlu sporların da rolü var. Meksika’da gerçekleştirilen daha önceki araştırmalar, çalışma çağındaki erkeklerin ölüm belgelerinde aşırı hava koşullarına bağlı ölüm nedenine oldukça sık rastlanıyor.</p>
<p class="p2">Araştırmacılar sonuçların diğer bölgeler için de geçerli olabileceğini söylüyorlar. Özellikle Afrika ve Asya’da sıcaklığın ve nemin yüksek olduğu ülkeler için.<span class="Apple-converted-space">  </span>Bu bölgelerde de tarım alanlarında çalışan gençler arasında ölüm oranı daha yüksek olabilir diye düşünülüyor. İklim değişiminin sürmesi ve artan sıcak hava dalgaları nedeniyle bu riskin daha da artması öngörülüyor.</p>
<p class="p1"><strong>Kaynak: <a href="https://www.science.org/doi/10.1126/sciadv.adq3367">https://www.science.org/doi/10.1126/sciadv.adq3367</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/asiri-sicak-havalarda-yaslilardan-cok-gencler-oluyor">Aşırı sıcak havalarda yaşlılardan çok gençler ölüyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">32432</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Müzik dinleme alışkanlıklarınız aşk yaşamınızı etkiliyor</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/muzik-dinleme-aliskanliklariniz-ask-yasaminizi-etkiliyor</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 05 May 2025 07:22:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[aşk]]></category>
		<category><![CDATA[duygusallık]]></category>
		<category><![CDATA[müzik]]></category>
		<category><![CDATA[oksitosin]]></category>
		<category><![CDATA[yaşam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=32377</guid>

					<description><![CDATA[<p>Müziğin, ötüşerek birbirlerine kur yapan kuşlar gibi, insanların da eş seçmelerine yardımcı olmak üzere evrildiği ilk kez İnsanın Türeyişi yapıtında Charles Darwin tarafından öne sürülmüştü. Patrick Savage, “Kişinin düşlediği eşi bulmasında müziğin nasıl bir katkısı olabilir?” sorusuna, “Bir karaoke barına gidip birlikte bir düeti seslendirin. Bilim öncelikle bunu öneriyor,” yanıtını veriyor. Savage’ın bir müzikbilimci olduğu düşünülürse, müziğin eşiyle ilişkisinin önemli bir parçasını oluşturması hiç de şaşırtıcı olmasa gerek. Ancak müzikten duygusal bir araç olarak yararlanmak yalnızca Savage’a özgü bir davranış değil. Tarih boyunca her kültürde var olan aşk şarkıları müziğin en gözde türünü oluşturmuş, liste başı şarkıların %67’si aşkı konu almıştır. Savage’ın da belirttiği gibi, aşk şarkılarını müzikal açıdan özel kılan bir şey olmasa bile, müzik ilişkilerin kurulup sürdürülmesi açısından son derece etkili bir araç. Müziğin, ötüşerek birbirlerine kur yapan kuşlar gibi, insanların da eş seçmelerine yardımcı olmak üzere evrildiği ilk kez İnsanın Türeyişi yapıtında Charles Darwin tarafından öne sürüldü. Şimdi Savage gibi kimi araştırmacılar müzik yapmamıza olanak tanıyan beceriler dizisinin insanları birbirine bağlayan bir araç takımı olarak evrildiğine, evrilme nedeni ne olursa olsun, müziğin gücünün duygusal ilişkilerin oluşturulmasına katkıda bulunabileceğine inanıyorlar. Toplumsal bağ Bu da ruhbilimde müzik yeteneğinin aşık olma ve aşık kalma sürecini destekleyen en eşsiz unsur olduğu yönündeki yeni bir görüşün temelini oluşturuyor. Bu görüşü öne süren Finlandiya’daki Jyväskylä Üniversitesi araştırmacılarından Joshua Bamford, eş seçimi ve duygusal ilişki sürecindeki toplumsal bağın sürdürülmesinde müziğin son derece etkili olduğuna inanıyor. Bamford, genelde eş seçimini içeren bir ilişkinin başlangıcında müziğin buluşma kararlarında etkili olabileceğine, bunun nedeninin şarkı söyleme ve dans etmenin bireyin genel sağlık durumunu ve genlerinin gücünü başkalarına sergilemeye yaramasından kaynaklandığına dikkat çekiyor. Müzik ile çekicilik arasındaki ilişki 2022’de, Viyana Üniversitesi’nden Manuela Marin ile Innsbruck Üniversitesi’nden Ines Rathgeber olası bir eşin müzikal becerilerinin onu daha çekici kılıp kılmadığını araştırdılar. Psikoloji eğitimi gören 58 heteroseksüel üniversite öğrencisinin katıldığı araştırmada, gelişigüzel iki gruba ayrılan katılımcılara iki deney uygulandı. İlkinde, sessizce otururlarken katılımcılara ekrandan karşı cinsten kişilerin yüzleri gösterildi. İkincisinde, bu yüzlere katılımcılara yüzün sahibi tarafından yorumlandığı söylenen piyano müzikleri eşlik etti. Katılımcılara gördükleri her yüzü ne denli çekici buldukları ve o kişiyle buluşmak isteyip istemeyecekleri soruldu. Beklendiği gibi, erkek ve kadın katılımcılar piyanist olduğunu düşündükleri kişiyle buluşmaya daha istekli olurlarken, kadınlar bu kişilerin yüzlerini de daha çekici buldular. Bir kişinin normal koşullarda çekici bulmayacağı bir müzisyene gönlünü kaptırması bunun somut bir örneğidir. Ancak tüm bunlar müzik kulağı olmayanları ürkütmemeli. Marin, tanık olunan bu etkinin istatistiksel açıdan anlamlı olsa bile, gerçekte iki deney arasındaki farklılığın küçük olduğuna, sonuçların yalnızca bir avuç heteroseksüel Alman ve Avusturyalı katılımcıya dayandığına dikkat çekiyor. São Paulo Üniversitesi müzikbilimcilerinden Marco Varella, kanıtlar bir noktada birleşse bile, konuyla ilgili kaynaklarda bunu geçersiz kılan verilerin de olduğunu ve bu nedenle çok daha kapsamlı çalışmaların yapılması gerektiğini belirtiyor. Bunu destekleyici çok daha kayda değer araştırmaların olduğu bir alan da, müzik seçimlerinde kişiliğin rolüyle ilgili. Buna göre, müzikle ilgili zevkleriniz olası bir eş için uygunluğu gözler önüne seren toplumsal bir gösterge işlevini görebiliyor. Günümüzde Spotify’ın rolü Günümüzde denenip doğrulanmış bir yöntemden yararlanarak hoşlandığı kişiye dinlediği müziklerden bir seçki hazırlayanlara (ya da Spotify üzerinden bir çalma listesi oluşturanlara) bu durum şaşırtıcı gelmeyebilir. Cambridge Üniversitesi araştırmacılardan David Greenberg, “Tanışma ve flört sürecinin başlarında müzik tarafların birbirlerini tanımalarına yardımcı olur,” diyor. Gerçekten de, kişilik ve değerleri yansıtması açısından son derece etkili olan müzik yeni tanışanların en gözde sohbet konularından birini oluşturuyor. Kısa süre önce yapılan bir araştırmada Greenberg ve arkadaşları 36 ülkeden 70 bini aşkın yetişkinden kişiliklerini ve kendilerine izletilen 16 farklı batı müziği türünde video kliplerini ne denli beğendiklerini değerlendirmelerini istediler. Sonuçta, daha açık görüşlü kişilerin caz gibi karmaşık müzik türlerini yeğledikleri, buna karşılık dışa dönük kişilerin daha çok Europop gibi temposu hızlı çağdaş müziklerden, uysal ve uyumlu kişilerin de yumuşak rock ve R&#38;B gibi hafif ve rahatlatıcı müziklerden hoşlandıkları görüldü.     İlişkiyi daha kalıcı hale de getiriyor Müziğin duygusal gücü aranan eş bulunduğunda sona ermiyor ve tarafların daha da yakınlaşıp ilişkiyi daha kalıcı kılmalarına da yardımcı oluyor. Araştırmalar birlikte şarkı söylemek türünde karşılıklı uyumu gerektiren davranışların beyinde haz duygusunu körükleyen oksitosin akışını hızlandırabileceğini, müzik dinlemenin stres hormonu kortizol düzeylerinde bir düşüşe neden olabileceğini ortaya koyuyor. Öyle ki, çiftlerin kendileri için anlamlı bir şarkı eşliğinde dans etmeleri ya da 40 yıllık birliktelikleriyle ilgili anılarını canlandıran müzikler dinlemeleri ilişkiyi ayakta tutmaya yarıyor. Ayrılık durumunda insanları rahatlatabilecek şarkılar da var, ama müzik psikolojisinde bu tür hüzünlü şeylerden söz edilmesinden pek hoşlanılmıyor. Rita Urgan Kaynak: https://www.theguardian.com/science/2025/jan/12/music-sounds-better-with-you-how-your-listening-habits-affect-your-love-life</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/muzik-dinleme-aliskanliklariniz-ask-yasaminizi-etkiliyor">Müzik dinleme alışkanlıklarınız aşk yaşamınızı etkiliyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p2"><b>Müziğin, ötüşerek birbirlerine kur yapan kuşlar gibi, insanların da eş seçmelerine yardımcı olmak üzere evrildiği ilk kez </b><b><i>İnsanın Türeyişi </i></b><b>yapıtında Charles Darwin tarafından öne sürülmüştü.</b></p>
<p class="p3">Patrick Savage, “Kişinin düşlediği eşi bulmasında müziğin nasıl bir katkısı olabilir?” sorusuna, “Bir karaoke barına gidip birlikte bir düeti seslendirin. Bilim öncelikle bunu öneriyor,” yanıtını veriyor. Savage’ın bir müzikbilimci olduğu düşünülürse, müziğin eşiyle ilişkisinin önemli bir parçasını oluşturması hiç de şaşırtıcı olmasa gerek. Ancak müzikten duygusal bir araç olarak yararlanmak yalnızca Savage’a özgü bir davranış değil.</p>
<p class="p3">Tarih boyunca her kültürde var olan aşk şarkıları müziğin en gözde türünü oluşturmuş, liste başı şarkıların %67’si aşkı konu almıştır.</p>
<p class="p2">Savage’ın da belirttiği gibi, aşk şarkılarını müzikal açıdan özel kılan bir şey olmasa bile, müzik ilişkilerin kurulup sürdürülmesi açısından son derece etkili bir araç.</p>
<p class="p3">Müziğin, ötüşerek birbirlerine kur yapan kuşlar gibi, insanların da eş seçmelerine yardımcı olmak üzere evrildiği ilk kez <i>İnsanın Türeyişi </i>yapıtında Charles Darwin tarafından öne sürüldü. Şimdi Savage gibi kimi araştırmacılar müzik yapmamıza olanak tanıyan beceriler dizisinin insanları birbirine bağlayan bir araç takımı olarak evrildiğine, evrilme nedeni ne olursa olsun, müziğin gücünün duygusal ilişkilerin oluşturulmasına katkıda bulunabileceğine inanıyorlar.</p>
<p class="p3"><b>Toplumsal bağ</b></p>
<p class="p3">Bu da ruhbilimde müzik yeteneğinin aşık olma ve aşık kalma sürecini destekleyen en eşsiz unsur olduğu yönündeki yeni bir görüşün temelini oluşturuyor. Bu görüşü öne süren Finlandiya’daki Jyväskylä Üniversitesi araştırmacılarından Joshua Bamford, eş seçimi ve duygusal ilişki sürecindeki toplumsal bağın sürdürülmesinde müziğin son derece etkili olduğuna inanıyor.</p>
<p class="p2">Bamford, genelde eş seçimini içeren bir ilişkinin başlangıcında müziğin buluşma kararlarında etkili olabileceğine, bunun nedeninin şarkı söyleme ve dans etmenin bireyin genel sağlık durumunu ve genlerinin gücünü başkalarına sergilemeye yaramasından kaynaklandığına dikkat çekiyor.</p>
<p class="p4"><b>Müzik ile çekicilik arasındaki ilişki</b></p>
<p class="p4">2022’de, Viyana Üniversitesi’nden Manuela Marin ile Innsbruck Üniversitesi’nden Ines Rathgeber olası bir eşin müzikal becerilerinin onu daha çekici kılıp kılmadığını araştırdılar. Psikoloji eğitimi gören 58 heteroseksüel üniversite öğrencisinin katıldığı araştırmada, gelişigüzel iki gruba ayrılan katılımcılara iki deney uygulandı. İlkinde, sessizce otururlarken katılımcılara ekrandan karşı cinsten kişilerin yüzleri gösterildi. İkincisinde, bu yüzlere katılımcılara yüzün sahibi tarafından yorumlandığı söylenen piyano müzikleri eşlik etti. Katılımcılara gördükleri her yüzü ne denli çekici buldukları ve o kişiyle buluşmak isteyip istemeyecekleri soruldu.</p>
<p class="p4">Beklendiği gibi, erkek ve kadın katılımcılar piyanist olduğunu düşündükleri kişiyle buluşmaya daha istekli olurlarken, kadınlar bu kişilerin yüzlerini de daha çekici buldular. Bir kişinin normal koşullarda çekici bulmayacağı bir müzisyene gönlünü kaptırması bunun somut bir örneğidir.</p>
<p class="p4">Ancak tüm bunlar müzik kulağı olmayanları ürkütmemeli. Marin, tanık olunan bu etkinin istatistiksel açıdan anlamlı olsa bile, gerçekte iki deney arasındaki farklılığın küçük olduğuna, sonuçların yalnızca bir avuç heteroseksüel Alman ve Avusturyalı katılımcıya dayandığına dikkat çekiyor.</p>
<p class="p2">São Paulo Üniversitesi müzikbilimcilerinden Marco Varella, kanıtlar bir noktada birleşse bile, konuyla ilgili kaynaklarda bunu geçersiz kılan verilerin de olduğunu ve bu nedenle çok daha kapsamlı çalışmaların yapılması gerektiğini belirtiyor.</p>
<p class="p2">Bunu destekleyici çok daha kayda değer araştırmaların olduğu bir alan da, müzik seçimlerinde kişiliğin rolüyle ilgili. Buna göre, müzikle ilgili zevkleriniz olası bir eş için uygunluğu gözler önüne seren toplumsal bir gösterge işlevini görebiliyor.</p>
<p class="p4"><b>Günümüzde Spotify’ın rolü</b></p>
<p class="p4">Günümüzde denenip doğrulanmış bir yöntemden yararlanarak hoşlandığı kişiye dinlediği müziklerden bir seçki hazırlayanlara (ya da Spotify üzerinden bir çalma listesi oluşturanlara) bu durum şaşırtıcı gelmeyebilir.</p>
<p class="p2">Cambridge Üniversitesi araştırmacılardan David Greenberg, “Tanışma ve flört sürecinin başlarında müzik tarafların birbirlerini tanımalarına yardımcı olur,” diyor. Gerçekten de, kişilik ve değerleri yansıtması açısından son derece etkili olan müzik yeni tanışanların en gözde sohbet konularından birini oluşturuyor.</p>
<p class="p2">Kısa süre önce yapılan bir araştırmada Greenberg ve arkadaşları 36 ülkeden 70 bini aşkın yetişkinden kişiliklerini ve kendilerine izletilen 16 farklı batı müziği türünde video kliplerini ne denli beğendiklerini değerlendirmelerini istediler. Sonuçta, daha açık görüşlü kişilerin caz gibi karmaşık müzik türlerini yeğledikleri, buna karşılık dışa dönük kişilerin daha çok Europop gibi temposu hızlı çağdaş müziklerden, uysal ve uyumlu kişilerin de yumuşak rock ve R&amp;B gibi hafif ve rahatlatıcı müziklerden hoşlandıkları görüldü. <span class="Apple-converted-space">   </span></p>
<p class="p2"><b>İlişkiyi daha kalıcı hale de getiriyor</b></p>
<p class="p3">Müziğin duygusal gücü aranan eş bulunduğunda sona ermiyor ve tarafların daha da yakınlaşıp ilişkiyi daha kalıcı kılmalarına da yardımcı oluyor. Araştırmalar birlikte şarkı söylemek türünde karşılıklı uyumu gerektiren davranışların beyinde haz duygusunu körükleyen oksitosin akışını hızlandırabileceğini, müzik dinlemenin stres hormonu kortizol düzeylerinde bir düşüşe neden olabileceğini ortaya koyuyor.</p>
<p class="p2">Öyle ki, çiftlerin kendileri için anlamlı bir şarkı eşliğinde dans etmeleri ya da 40 yıllık birliktelikleriyle ilgili anılarını canlandıran müzikler dinlemeleri ilişkiyi ayakta tutmaya yarıyor. Ayrılık durumunda insanları rahatlatabilecek şarkılar da var, ama müzik psikolojisinde bu tür hüzünlü şeylerden söz edilmesinden pek hoşlanılmıyor.</p>
<p class="p2"><b>Rita Urgan</b></p>
<p><strong>Kaynak: <a href="https://www.theguardian.com/science/2025/jan/12/music-sounds-better-with-you-how-your-listening-habits-affect-your-love-life">https://www.theguardian.com/science/2025/jan/12/music-sounds-better-with-you-how-your-listening-habits-affect-your-love-life</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/muzik-dinleme-aliskanliklariniz-ask-yasaminizi-etkiliyor">Müzik dinleme alışkanlıklarınız aşk yaşamınızı etkiliyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">32377</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Dünya dışı yaşamın en güçlü belirtisi keşfedildi</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/dunya-disi-yasamin-en-guclu-belirtisi-kesfedildi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 17 Apr 2025 10:03:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fizik ve Uzay]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Astrophysical Journal Letters]]></category>
		<category><![CDATA[Cambridge Üniversitesi]]></category>
		<category><![CDATA[Dimetil sülfür]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya dışı yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Johns Hopkins Üniversitesi]]></category>
		<category><![CDATA[K2-18b]]></category>
		<category><![CDATA[yaşam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=32311</guid>

					<description><![CDATA[<p>Gökbilimcilerden oluşan bir ekip, Dünya&#8217;dan 120 ışık yılı uzaklıktaki bir yıldızın yörüngesinde dönen ve “K2-18b” olarak bilinen devasa bir gezegende, Dünya dışı yaşamın şimdiye kadarki en güçlü belirtisi olduğunu ileri sürdü. Astrophysical Journal Letters dergisinde yayımlanan çalışma kapsamında söz konusu gezegenin atmosferine dair analizler, deniz yosunu gibi canlı organizmalara benzer bir molekülün bolluğunu gösteriyor. Cambridge Üniversitesi’nden gökbilimci Nikku Madhusudhan, Salı günü düzenlediği basın toplantısında, şunları söyledi: “Erken yaşamı tespit ettiğimizi iddia etmek için erken ama K2-18b yaşamla dolu sıcak bir okyanusla kaplı olabilir. Bu devrim niteliğinde bir an. İnsanlığın, bir gezegende potansiyel biyolojik işaretleri ve yaşanabilirliği gördüğü bir andayız.&#8221; Bu araştırmayı K2-18b&#8217;de ne olduğunu anlamak için “heyecan verici ve düşündürücü bir ilk adım” olarak nitelendiren diğer araştırmacılar, iddialı sonuçlara varmaktan çekindiler. Johns Hopkins Üniversitesi&#8217;nde gezegen bilimci olan Stephen Schmidt, “Bu bir ipucu. Ancak henüz yaşanabilir olduğu sonucuna varamayız,&#8221; ifadelerini kullandı. Bilim insanlarına göre, K2-18b&#8217;de veya başka bir yerde “Dünya dışı yaşam” varsa, kesin keşfi yavaş bir hızda gerçekleşecek. San Antonio&#8217;daki Southwest Araştırma Enstitüsü&#8217;nden gezegen bilimci Christopher Glein, “E.T&#8217;nin bize el salladığını görmediğimiz sürece, bu kesin bir kanıt olmayacak,” dedi. K2-18b&#8217;nin keşfi Kanadalı gökbilimciler, K2-18b&#8217;yi 2017&#8217;de Şili&#8217;deki yer tabanlı teleskoplardan bakarken keşfetti. K2-18b, Güneş sistemimizin dışında yaygın olarak bulunan bir gezegen türü olsa da Dünya&#8217;nın yakınında bilim insanlarının yaşam belirtisi ipucu için yakından inceleyebileceği herhangi bir benzeri yoktu. Daha büyük bir kütleye sahip olmasına rağmen Neptün&#8217;den daha küçük yarıçaplı bir gezegen (Alt-Neptün) olarak bilinen bu gezegenler, iç Güneş sistemimizdeki kayalık gezegenlerden çok daha büyük. Ancak dış Güneş sistemindeki Neptün ve diğer gaz ağırlıklı gezegenlerden daha küçükler. Dr. Madhusudhan ve meslektaşları, alt-Neptünlerin ılık su okyanuslarıyla kaplı olduğunu ve hidrojen, metan ve diğer karbon bileşikleri içeren atmosferlerle sarıldığını 2021&#8217;de öne sürmüştü. Bu garip gezegenleri tanımlamak içinse &#8220;hidrojen&#8221; ve &#8220;okyanus&#8221; kelimelerinin birleşiminden oluşan &#8220;Hycean&#8221; adlı yeni bir terim ortaya atmışlardı. Aralık 2021&#8217;de James Webb Uzay Teleskobu&#8217;nun fırlatılması, gökbilimcilerin alt Neptün gezegenlere ve diğer uzak gezegenlere daha yakından bakmasını; değişen dalga boylarını analiz ederek atmosferin kimyasal bileşimini çıkarabilmelerini sağladı. Dr. Madhusudhan ve meslektaşları, K2-18b&#8217;yi incelerken bu gezegenin bir Hycean gezegeninin sahip olacağını tahmin ettikleri moleküllerin çoğuna sahip olduğunu keşfetti. 2023&#8217;te ise başka bir molekülün ve büyük potansiyel öneme sahip bir molekülün de belirsiz ipuçlarını tespit ettiklerini bildirdiler. Bunlar kükürt, karbon ve hidrojenden oluşan dimetil sülfürdü. Dimetil sülfür = Yaşam Dünya&#8217;da dimetil sülfürün bilinen tek kaynağı yaşamdır. Örneğin okyanusta, belirli alg türleri, havaya karışan ve denizin kendine özgü kokusuna katkıda bulunan bileşiği üretiyor. Webb teleskobu fırlatılmadan çok önce, astrobiyologlar, dimetil sülfürün diğer gezegenlerde yaşam belirtisi olup olmadığını merak etmişlerdi. Geçtiğimiz yıl ise Dr. Madhusudhan ve meslektaşları dimetil sülfür aramak için ikinci bir şans elde etti. K2-18b yörüngede dönerken, gezegenin atmosferinden geçen yıldız ışığını analiz etmek için Webb teleskopunda farklı bir alet kullandılar. Bu sefer dimetil disülfür adı verilen benzer bir molekülle birlikte daha da güçlü bir dimetil sülfür sinyali gördüler. Karşıt görüş Pazar günü yayınlanan bir makalede Dr. Glein ve meslektaşları, K2-18b&#8217;nin magma okyanusu ve kalın, kavurucu bir hidrojen atmosferine sahip devasa bir kaya parçası olabileceğini ve bunun bildiğimiz şekliyle yaşama pek de elverişli olmadığını savundu. Bilim insanlarının ayrıca yeni çalışmayı anlamlı kılmak için laboratuvar deneyleri yapmaları gerekecek. Örneğin, dimetil sülfürün Dünya&#8217;daki gibi davranıp davranmadığını görmek için, alt-Neptünlerdeki olası koşulları yeniden yaratmaları gerekecek. Cornell Üniversitesi&#8217;nde bir dış gezegen bilimcisi olan Nikole Lewis, “Uzaylılar!” diye bağırmıyorum. Ama her zaman &#8216;uzaylılar!&#8217; diye bağırma hakkımı saklı tutuyorum.” Kaynak Kapak görseli: A. Smith, N. Madhusudhan/University of Cambridge</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/dunya-disi-yasamin-en-guclu-belirtisi-kesfedildi">Dünya dışı yaşamın en güçlü belirtisi keşfedildi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Gökbilimcilerden oluşan bir ekip, Dünya&#8217;dan 120 ışık yılı uzaklıktaki bir yıldızın yörüngesinde dönen ve “K2-18b” olarak bilinen devasa bir gezegende, Dünya dışı yaşamın şimdiye kadarki en güçlü belirtisi olduğunu ileri sürdü.</p>
<p>Astrophysical Journal Letters dergisinde yayımlanan çalışma kapsamında söz konusu gezegenin atmosferine dair analizler, deniz yosunu gibi canlı organizmalara benzer bir molekülün bolluğunu gösteriyor.</p>
<p>Cambridge Üniversitesi’nden gökbilimci Nikku Madhusudhan, Salı günü düzenlediği basın toplantısında, şunları söyledi:</p>
<p>“Erken yaşamı tespit ettiğimizi iddia etmek için erken ama K2-18b yaşamla dolu sıcak bir okyanusla kaplı olabilir. Bu devrim niteliğinde bir an. İnsanlığın, bir gezegende potansiyel biyolojik işaretleri ve yaşanabilirliği gördüğü bir andayız.&#8221;</p>
<p>Bu araştırmayı K2-18b&#8217;de ne olduğunu anlamak için “heyecan verici ve düşündürücü bir ilk adım” olarak nitelendiren diğer araştırmacılar, iddialı sonuçlara varmaktan çekindiler.</p>
<p>Johns Hopkins Üniversitesi&#8217;nde gezegen bilimci olan Stephen Schmidt, “Bu bir ipucu. Ancak henüz yaşanabilir olduğu sonucuna varamayız,&#8221; ifadelerini kullandı.</p>
<p>Bilim insanlarına göre, K2-18b&#8217;de veya başka bir yerde “Dünya dışı yaşam” varsa, kesin keşfi yavaş bir hızda gerçekleşecek.</p>
<p>San Antonio&#8217;daki Southwest Araştırma Enstitüsü&#8217;nden gezegen bilimci Christopher Glein, “E.T&#8217;nin bize el salladığını görmediğimiz sürece, bu kesin bir kanıt olmayacak,” dedi.</p>
<h4><strong>K2-18b&#8217;nin keşfi</strong></h4>
<p>Kanadalı gökbilimciler, K2-18b&#8217;yi 2017&#8217;de Şili&#8217;deki yer tabanlı teleskoplardan bakarken keşfetti.</p>
<p>K2-18b, Güneş sistemimizin dışında yaygın olarak bulunan bir gezegen türü olsa da Dünya&#8217;nın yakınında bilim insanlarının yaşam belirtisi ipucu için yakından inceleyebileceği herhangi bir benzeri yoktu.</p>
<p>Daha büyük bir kütleye sahip olmasına rağmen Neptün&#8217;den daha küçük yarıçaplı bir gezegen (Alt-Neptün) olarak bilinen bu gezegenler, iç Güneş sistemimizdeki kayalık gezegenlerden çok daha büyük. Ancak dış Güneş sistemindeki Neptün ve diğer gaz ağırlıklı gezegenlerden daha küçükler.</p>
<p>Dr. Madhusudhan ve meslektaşları, alt-Neptünlerin ılık su okyanuslarıyla kaplı olduğunu ve hidrojen, metan ve diğer karbon bileşikleri içeren atmosferlerle sarıldığını 2021&#8217;de öne sürmüştü. Bu garip gezegenleri tanımlamak içinse &#8220;hidrojen&#8221; ve &#8220;okyanus&#8221; kelimelerinin birleşiminden oluşan &#8220;Hycean&#8221; adlı yeni bir terim ortaya atmışlardı.</p>
<p>Aralık 2021&#8217;de James Webb Uzay Teleskobu&#8217;nun fırlatılması, gökbilimcilerin alt Neptün gezegenlere ve diğer uzak gezegenlere daha yakından bakmasını; değişen dalga boylarını analiz ederek atmosferin kimyasal bileşimini çıkarabilmelerini sağladı.</p>
<p>Dr. Madhusudhan ve meslektaşları, K2-18b&#8217;yi incelerken bu gezegenin bir Hycean gezegeninin sahip olacağını tahmin ettikleri moleküllerin çoğuna sahip olduğunu keşfetti.</p>
<p>2023&#8217;te ise başka bir molekülün ve büyük potansiyel öneme sahip bir molekülün de belirsiz ipuçlarını tespit ettiklerini bildirdiler. Bunlar kükürt, karbon ve hidrojenden oluşan dimetil sülfürdü.</p>
<h4><strong>Dimetil sülfür = Yaşam</strong></h4>
<p>Dünya&#8217;da dimetil sülfürün bilinen tek kaynağı yaşamdır. Örneğin okyanusta, belirli alg türleri, havaya karışan ve denizin kendine özgü kokusuna katkıda bulunan bileşiği üretiyor. Webb teleskobu fırlatılmadan çok önce, astrobiyologlar, dimetil sülfürün diğer gezegenlerde yaşam belirtisi olup olmadığını merak etmişlerdi.</p>
<p>Geçtiğimiz yıl ise Dr. Madhusudhan ve meslektaşları dimetil sülfür aramak için ikinci bir şans elde etti. K2-18b yörüngede dönerken, gezegenin atmosferinden geçen yıldız ışığını analiz etmek için Webb teleskopunda farklı bir alet kullandılar. Bu sefer dimetil disülfür adı verilen benzer bir molekülle birlikte daha da güçlü bir dimetil sülfür sinyali gördüler.</p>
<h4><strong>Karşıt görüş</strong></h4>
<p>Pazar günü yayınlanan bir makalede Dr. Glein ve meslektaşları, K2-18b&#8217;nin magma okyanusu ve kalın, kavurucu bir hidrojen atmosferine sahip devasa bir kaya parçası olabileceğini ve bunun bildiğimiz şekliyle yaşama pek de elverişli olmadığını savundu.</p>
<p>Bilim insanlarının ayrıca yeni çalışmayı anlamlı kılmak için laboratuvar deneyleri yapmaları gerekecek. Örneğin, dimetil sülfürün Dünya&#8217;daki gibi davranıp davranmadığını görmek için, alt-Neptünlerdeki olası koşulları yeniden yaratmaları gerekecek.</p>
<p>Cornell Üniversitesi&#8217;nde bir dış gezegen bilimcisi olan Nikole Lewis, “Uzaylılar!” diye bağırmıyorum. Ama her zaman &#8216;uzaylılar!&#8217; diye bağırma hakkımı saklı tutuyorum.”</p>
<p><a href="https://www.nytimes.com/2025/04/16/science/astronomy-exoplanets-habitable-k218b.html" target="_blank" rel="noopener">Kaynak</a></p>
<p><em><strong>Kapak görseli:</strong> A. Smith, N. Madhusudhan/University of Cambridge</em></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/dunya-disi-yasamin-en-guclu-belirtisi-kesfedildi">Dünya dışı yaşamın en güçlü belirtisi keşfedildi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">32311</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Genç bilim insanı Furkan Öztürk ile hayatın başlangıcına giden yol</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/video/genc-bilim-insani-furkan-ozturk-ile-hayatin-baslangicina-giden-yol</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 21 Feb 2025 15:54:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Video]]></category>
		<category><![CDATA[Furkan Öztürk]]></category>
		<category><![CDATA[harvard üniversitesi]]></category>
		<category><![CDATA[orhan bursalı]]></category>
		<category><![CDATA[yaşam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=32109</guid>

					<description><![CDATA[<p>HBT’nin bu haftaki konuğu, 4 milyar yıl önce yaşamın nasıl başladığına dair gizemi ortaya çıkaran keşfi ile Harvard Üniversitesi tarafından ödüle layık görülen genç bilim insanı Furkan Öztürk. Furkan Öztürk, HBT Yayın Danışmanı Orhan Bursalı’nın kendisiyle yaptığı söyleşinin ilk bölümünde, bilim dünyasının “çığır açıcı” olarak nitelendirdiği çalışmalarını anlattı.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/video/genc-bilim-insani-furkan-ozturk-ile-hayatin-baslangicina-giden-yol">Genç bilim insanı Furkan Öztürk ile hayatın başlangıcına giden yol</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>HBT’nin bu haftaki konuğu, 4 milyar yıl önce yaşamın nasıl başladığına dair gizemi ortaya çıkaran keşfi ile Harvard Üniversitesi tarafından ödüle layık görülen genç bilim insanı Furkan Öztürk.</p>
<p>Furkan Öztürk, HBT Yayın Danışmanı Orhan Bursalı’nın kendisiyle yaptığı söyleşinin ilk bölümünde, bilim dünyasının “çığır açıcı” olarak nitelendirdiği çalışmalarını anlattı.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/video/genc-bilim-insani-furkan-ozturk-ile-hayatin-baslangicina-giden-yol">Genç bilim insanı Furkan Öztürk ile hayatın başlangıcına giden yol</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">32109</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Mantarlar olmazsa yaşam da mümkün değil, ama yalnızca %8’i biliniyor</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/mantarlar-olmazsa-yasam-da-mumkun-degil-ama-yalnizca-8i-biliniyor</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Oct 2023 12:14:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam Bilimleri]]></category>
		<category><![CDATA[bitki]]></category>
		<category><![CDATA[doğa]]></category>
		<category><![CDATA[domingo yayınevi]]></category>
		<category><![CDATA[Entangled Life]]></category>
		<category><![CDATA[kök]]></category>
		<category><![CDATA[mantar bilimi]]></category>
		<category><![CDATA[mantarlar]]></category>
		<category><![CDATA[Merlin Sheldrake]]></category>
		<category><![CDATA[mikolog]]></category>
		<category><![CDATA[mikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[wood wide web]]></category>
		<category><![CDATA[yaşam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=30318</guid>

					<description><![CDATA[<p>Muhteşem bir şey: Bitkilerle simbiyoz (ortak yaşam) halinde yaşayan tür olan mikorizal mantarlar, bitki köklerinin uçlarına iplikçik adı verilen “uzuvlarıyla” hücresel düzeyde dokunuyor. Bu şekilde, tek tek bitkiler ağaçlar bir yeraltı ağıyla birbirine bağlanıyor. Mantarlar üzerine yapılan araştırmalar, genelde arka planda kaldı. Ancak mikolog (mantar bilimci) Merlin Sheldrake bunu değiştirmeye çalışıyor: “Mantarlar her yerde ve gelecek mantarlarda” diyor ve mikolojinin neden yükselişte olduğunu ve niçin önemli olduğunu anlatıyor. Merlin Sheldrake çocukken sonbaharı çok seviyordu. Ailesinin evinin bahçesindeki yapraklar büyük bir kestane ağacından düşerek yerde hoş bir örtü oluşturuyordu. Merlin kendini yere bırakıp o yumuşak örtünün üstünde “yüzmeyi” çok seviyor, “hışırtıya gömülmüş, tuhaf kokularda kaybolmuş” bir halde mutluluk içinde yerde yatıyordu. Yeni kitabı Entangled Life’da da yazdığı gibi, bu sonbahar yığınları hem saklanacak yerler hem de keşfedilecek dünyalardı. Ancak üstünde uzandığı yapraklar ve bazı kütükler, aylar geçtikçe küçülüyor, büzüşüyor ve yok oluyordu. Peki ama bu neden oluyordu? Bir cevap bulmak için bilim yazarı babası Rupert Sheldrake’e dönüyordu. İşte Merlin orada, yaşam döngüsünün bir parçası olan çürümenin nasıl olduğunu öğrenmişti. Merlin meraklı bir çocuktu; büyüdü ve bu merakını mantar bilimi (mikoloji) eğitimiyle sürdürdü. Şimdi The Guardian yazarı Rachel Cooke, onunla mantarlarla tanıştığı ve çürümenin ne demek olduğunu öğrendiği yerde sohbet ediyordu. Merlin, “Doğu Asya’da mantarlar binlerce yıldır seviliyor ve saygı görüyor” diyor ve ekliyor “Çin’de, shiitake mantarlarının nasıl yetiştirileceğini bulan insan için yapılan tapınaklar var. Ama evet, Batı’da ihmal edildi.” Mikolojiye ilgi artıyor Merlin bu ihmalin iki nedeni olduğunu düşünüyor. Birincisi basit: Bilim insanlarının mantar dünyasını tam olarak araştırmasına olanak tanıyan teknolojiler ancak son zamanlarda mevcut olmaya başladı. Sonuçta bugünkü teknolojiler sayesinde altımızda uzanan, gözle görülemeyen o devasa ve muhteşem gizli alemlere kapı açan teknolojiler mevcut. İkinci neden ise tarihsel. “Yerleşik bir disiplin önyargısı var” diyor Merlin. “Mantarlar 1960’lara kadar kendi halinde bir yaşam döngüsüne sahip olarak görülmüyordu. Bu sebeple de mikologlar, başlı başına mantar bilimi bölümü yerine bitki bilimi bölümünün bir köşesine yerleştirildi. Bunun da büyük bir etkisi oldu” diyor ve “Eğer bir alanda araştırmacı yetiştirmezseniz o bölüm ihmal edilecektir” diye sözlerini tamamlıyor. Merlin burada mantarların kendi iç yaşamları ve doğal etkileşim dünyasının çok önemli bir parçası olduklarına dikkat çekiyor. Yani mantar biliminin başlı başına araştırmaya değer bir alan olduğuna vurgu yapıyor. Merlin devam ediyor: “Mantar taksonomisi, çağlar boyunca tam bir karışıklık yarattı. Botaniğin babası Linnaeus bunu kaos olarak nitelendirdi. Orta Çağ boyunca ve 18. yüzyıla kadar, insanlar hiçbir şeyi kavrayamadı. Mantarların şimşeğin çaktığı yerde ortaya çıktığını ve hangisinin zehirli olduğunu tahta kaşıkla kaynatarak anlayabileceklerini düşündüler.” Gerçekten de şimdi bile özellikle mikolog olmayanlar, mantarlar konusunda garip hisler yaşıyor; mantarlar söz konusu olduğunda hem tiksinti hem de korkuyu ve aynı zamanda güçlü bir çekiciliği kapsayabilen tuhaf bir kararsızlık içine giriyorlar. Ancak Merlin, mikoloji alanının ne denli önemli olduğunu anlattığı yeni kitabı Entangled Life’la bu ön kabulleri yıkmaya, mantarlara yönelik tiksintileri gidermeye ve mantarların büyülü dünyasını anlaşılır bir dille anlatmaya çalışıyor. Doğa yazarları Robert Macfarlane ve Helen Macdonald’ın övgüyle karşıladığı kitap, mantar algımızı sonsuza dek değiştirebilecek şaşırtıcı bir kitap; doğal dünyaya dair klişe fikirleri bir şekilde alt üst ediyor gibi görünüyor. Mantarlar olmazsa bitkiler, kısacası yaşam olmaz Merlin, Panama’nın Barro Colorado Adası’ndaki ormanlarda yeraltı mantar ağları ile ağaçlar arasındaki ilişkiyi incelediği çalışmalarıyla Cambridge Üniversitesi’nden tropikal ekoloji alanında doktora derecesi aldı. Başlıca ilgi alanı, bitkilerle simbiyoz (ortak yaşam) halinde yaşayan tür olan mikorizal mantarlar. Bu tür mantarlar, bitki köklerinin uçlarına iplikçik (hypae) adı verilen “uzuvlarıyla” hücresel düzeyde dokunuyor; bu şekilde, tek tek bitkiler bir yeraltı ağıyla birbirine bağlanıyor. Bu muhteşem bir şey! Geniş, oldukça karmaşık, iş birliğine dayalı ve “Wood Wide Web” olarak adlandırılan bir yapıdan bahsediyoruz. Merlin aynı zamanda zor fikirleri kolay anlaşılır hale getirme yeteneğine de sahip. Aynı zamanda gelecekte, mantarların ekoloji anlayışımızda önemli bir rolü olduğuna değiniyor. Çünkü yapı malzemelerinden sürdürülebilir gıdalara, ambalaj ürünlerinden alternatif “deriye” kadar bir dizi yeni teknoloji ve atıklarımızla da ilişki bir fenomen bu. Endüstriyel tarım mantarlara zarar veriyor Peki ama mikorizal ilişkiler niçin önemli? Çünkü bizi ayakta tutan her şeyin temeli olan bitkilerin %90’ı onlara bağlı. Merlin, “Mekanize endüstriyel tarım, bitkilerin mikrobiyal ortak yaşamına büyük zarar verdi” diyor. “Bu mantarlar, sadece bitkileri beslemekle kalmıyor, onları hastalıklardan koruyor, toprağı bir arada tutuyor ve içine karbon kanalları oluşturuyorlar.” Karbonlar, toprağın ana bileşeni, suyu tutmasına yardımcı oluyor ve onu verimli kılıyor. Bilim insanları, bu tür ağların gücünden yararlanıyor. Sözgelimi Japonya’da, cıvık mantarlar (slime mould), ulaşım ağlarını tasarlamak için kullanılıyor. Merlin, “Bilgisayarların tüm olanaklar arasında dolaşması uzun zaman alıyor, ancak bir organizma oldukça hızlı bir şekilde en uygun yolu bulabiliyor ve ‘algoritmalar’ geliştirilebiliyor” diyor. Ve bu sadece başlangıç! Kullanılmayan çok fazla potansiyel var. Çünkü şimdiye kadar dünyadaki mantarların yalnızca % 6-8’i tespit edildi. Merlin Sheldrake, kitabında zihinsel değişikliklere neden olan mantarlardan da bahsediyor: “Bazılarının neden psilosibin (bir psychedelic bileşik) içerdiğini halen bilmiyoruz. Onları yemek için yaklaşan haşereleri şaşırtarak uzaklaştırmak için olduğu bile öne sürüldü, ancak bu teorideki sorun, bunun çok etkili görünmemesidir” diyor. Ama onda asıl bir merak uyandıran şey, mantarlarla ilgili daha acayip gerçekler: Bir çocukken, yerin altındaki dünyanın da yukarıdakiler kadar çeşitli, ustalıklı ve sonsuz derecede geniş olduğunu ilk kez kavradığında yaşadığı “baş dönmesi” hissi. Tek bir mantar iplikçiği 8 tonluk otobüsü kaldırabilir İşte mantarların bu acayip dünyası, Merlin’de çocuksu bir merakla birlikte bir baş dönmesi yaratıyor. Birkaç örnek vermek için önce mantarların iplikçiklerini açıklayalım: İplikçikler, mantarın istem dışı (vejetatif) kısmını oluşturan dallanma kütlesi miselyumu oluşturuyor. Aynı zamanda daha özel ve şaşırtıcı özellikler gösterebilen yapılar da “inşa” ediyorlar. Bazıları sporlarını patlama etkisi gibi boşalttıklarında, bir uzay mekiğinden 10.000 kat daha hızlı davranabiliyor. Dahası, o kadar güçlüler ki asfaltlardan bile geçebiliyor ve kaldırım taşlarını kaldırabiliyorlar. Bir çalışmaya göre, bir insan eli kadar geniş olması durumunda tek bir iplikçiğin bile 8 tonluk bir otobüsü kaldırabileceğini tahmin ediyor. Büyüklükleri de bir orman kadar devasa; bir gram toprakta bulunan miselyumu ayırıp uçtan uca sererseniz, 100 metreden 10 kilometreye kadar uzayabiliyor. Mantarlara nasıl davranmak gerekiyor? Rachel Cooke, Merlin’e mantar alemine en iyi nasıl davranılması gerektiğini sorduğunda ise aldığı cevap basit ve net: “Mantar ilacı (fungusit) püskürtmeyi bırakmalıyız” diyor. “Yasada ufak bir değişiklik bu uygulamayı yasadışı kılabilir.” Rachel, “Peki ama biz ne yapmalıyız?” diye sorunca da Merlin, “yılın belirli zamanlarında, mantarları rapor eden ve iklim değişikliğine nasıl tepki verdiklerini gösteren vatandaş-bilim insanları var. Bu, mantarlar için yapılacak güzel bir şey” diyor ve ekliyor: “Ancak mantarların korunması henüz emekleme aşamasında. 2018’de Uluslararası Doğa Koruma Birliği (IUCN) kırmızı listesinde on binlerce bitki ve hayvanla karşılaştırıldığında yalnızca 56 mantar türü vardı. Bunun ötesinde, eğer mantar topluyorsanız hepsini almayın, bir kısmını bırakın ve toprağı kazarak ağlara zarar vermemeye çalışın.” Mantarlarla bağlantı kurmanın pek çok yolu var. Merlin Sheldrake, Entangled Life üzerinde çalışırken her gün mantar yedi: “Bu, kendime canlılardan bahsettiğimi hatırlatmanın bir yoluydu; yazdığım metabolik döngülerin bir parçasıyım” diyor. Kitabın fiziksel bir kopyasına sahip olduğunda üzerinde biraz mantar yetiştirdi. Ardından kitabının üstünde yetişen mantarları pişirip yediği bir video yayınladı. “Yayınlayacak çok bilimsel makalem var. Yapılacak çok fazla deney var. Ancak biraz paraya ihtiyacım var” diyor Merlin ve bunun zor olduğunu söylüyor: “Özellikle de meslekten olmayan kişilere mikolojiyi açıklamak kolay değil. Herkes bir kuşun veya ağacın ne olduğunu bilirken, mikrobiyal alemin dili yabancı geliyor ve onu oluşturan unsurlar çıplak gözle görülmüyor.” Merlin işte tam buralarda, biyolojinin bu uzak kıyılarında dolaşıyor. Kitap Türkçe&#8217;ye çevrildi Merlin Sheldrake’in Entangled Life kitabı, bitkilerin karaya çıkmasını sağlayan mantarlara bir övgü niteliğinde. Bir ağ düşünün ki bu ağ, bize yaşam veren ağaçları birbirine bağlıyor. Öyle bir ağ ki canlı yaşamının zihin kontrolünü ele geçiren devasa bir ağ. Ve tarımın başlangıcından beri insanlıkla ilişki içinde olan ve alkol ile ekmek yapımını sağlayan da işte bu mantarlar. Domingo Yayınevi, kitabı Saklı Dünya: Mantarlar yaşamı, zihnimizi ve geleceğimizi nasıl değiştirir? adıyla Ağustos 2022&#8217;de yayınladı. Anlaşılır dili ve mantarların büyülü ama bilimsel dünyasına ışık tutan içeriğiyle okunmaya hazır. Batuhan Sarıcan / batusarican@gmail.com Kaynak: https://www.theguardian.com/science/2020/aug/23/the-future-is-fungal-why-the-megascience-of-mycology-is-on-the-rise</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/mantarlar-olmazsa-yasam-da-mumkun-degil-ama-yalnizca-8i-biliniyor">Mantarlar olmazsa yaşam da mümkün değil, ama yalnızca %8’i biliniyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Muhteşem bir şey:</strong> Bitkilerle simbiyoz (ortak yaşam) halinde yaşayan tür olan mikorizal mantarlar, bitki köklerinin uçlarına iplikçik adı verilen “uzuvlarıyla” hücresel düzeyde dokunuyor. Bu şekilde, tek tek bitkiler ağaçlar bir yeraltı ağıyla birbirine bağlanıyor.</p>
<p>Mantarlar üzerine yapılan araştırmalar, genelde arka planda kaldı. Ancak mikolog (mantar bilimci) <strong>Merlin Sheldrake</strong> bunu değiştirmeye çalışıyor: “Mantarlar her yerde ve gelecek mantarlarda” diyor ve mikolojinin neden yükselişte olduğunu ve niçin önemli olduğunu anlatıyor.</p>
<p>Merlin Sheldrake çocukken sonbaharı çok seviyordu. Ailesinin evinin bahçesindeki yapraklar büyük bir kestane ağacından düşerek yerde hoş bir örtü oluşturuyordu. Merlin kendini yere bırakıp o yumuşak örtünün üstünde “yüzmeyi” çok seviyor, “hışırtıya gömülmüş, tuhaf kokularda kaybolmuş” bir halde mutluluk içinde yerde yatıyordu. Yeni kitabı Entangled Life’da da yazdığı gibi, bu sonbahar yığınları hem saklanacak yerler hem de keşfedilecek dünyalardı.</p>
<p>Ancak üstünde uzandığı yapraklar ve bazı kütükler, aylar geçtikçe küçülüyor, büzüşüyor ve yok oluyordu. Peki ama bu neden oluyordu? Bir cevap bulmak için bilim yazarı babası <strong>Rupert Sheldrake</strong>’e dönüyordu. İşte Merlin orada, yaşam döngüsünün bir parçası olan çürümenin nasıl olduğunu öğrenmişti.</p>
<p>Merlin meraklı bir çocuktu; büyüdü ve bu merakını mantar bilimi (mikoloji) eğitimiyle sürdürdü. Şimdi <em>The Guardian</em> yazarı <strong>Rachel Cooke</strong>, onunla mantarlarla tanıştığı ve çürümenin ne demek olduğunu öğrendiği yerde sohbet ediyordu. Merlin, “Doğu Asya’da mantarlar binlerce yıldır seviliyor ve saygı görüyor” diyor ve ekliyor “Çin’de, shiitake mantarlarının nasıl yetiştirileceğini bulan insan için yapılan tapınaklar var. Ama evet, Batı’da ihmal edildi.”</p>
<div id="attachment_30322" style="width: 710px" class="wp-caption alignnone"><img fetchpriority="high" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-30322" class="wp-image-30322 size-full" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/10/merlin.jpg" alt="" width="700" height="420" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/10/merlin.jpg 700w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/10/merlin-300x180.jpg 300w" sizes="(max-width: 700px) 100vw, 700px" /><p id="caption-attachment-30322" class="wp-caption-text">Mantar biyoloğu (mikolog) Merlin Sheldrake, mantarların artan ekoloji farkındalığında önemli bir rol oynayacağına inanıyor. (Fotoğraf: Cosmo Sheldrake)</p></div>
<p><strong>Mikolojiye ilgi artıyor</strong></p>
<p>Merlin bu ihmalin iki nedeni olduğunu düşünüyor. <strong>Birincisi basit:</strong> Bilim insanlarının mantar dünyasını tam olarak araştırmasına olanak tanıyan teknolojiler ancak son zamanlarda mevcut olmaya başladı. Sonuçta bugünkü teknolojiler sayesinde altımızda uzanan, gözle görülemeyen o devasa ve muhteşem gizli alemlere kapı açan teknolojiler mevcut.</p>
<p><strong>İkinci neden</strong> ise tarihsel. “Yerleşik bir disiplin önyargısı var” diyor Merlin. “Mantarlar 1960’lara kadar kendi halinde bir yaşam döngüsüne sahip olarak görülmüyordu. Bu sebeple de mikologlar, başlı başına mantar bilimi bölümü yerine bitki bilimi bölümünün bir köşesine yerleştirildi. Bunun da büyük bir etkisi oldu” diyor ve “Eğer bir alanda araştırmacı yetiştirmezseniz o bölüm ihmal edilecektir” diye sözlerini tamamlıyor.</p>
<p>Merlin burada mantarların kendi iç yaşamları ve doğal etkileşim dünyasının çok önemli bir parçası olduklarına dikkat çekiyor. Yani mantar biliminin başlı başına araştırmaya değer bir alan olduğuna vurgu yapıyor.</p>
<p>Merlin devam ediyor: “Mantar taksonomisi, çağlar boyunca tam bir karışıklık yarattı. Botaniğin babası <strong>Linnaeus</strong> bunu kaos olarak nitelendirdi. Orta Çağ boyunca ve 18. yüzyıla kadar, insanlar hiçbir şeyi kavrayamadı. Mantarların şimşeğin çaktığı yerde ortaya çıktığını ve hangisinin zehirli olduğunu tahta kaşıkla kaynatarak anlayabileceklerini düşündüler.”</p>
<p>Gerçekten de şimdi bile özellikle mikolog olmayanlar, mantarlar konusunda garip hisler yaşıyor; mantarlar söz konusu olduğunda hem tiksinti hem de korkuyu ve aynı zamanda güçlü bir çekiciliği kapsayabilen tuhaf bir kararsızlık içine giriyorlar.</p>
<p>Ancak Merlin, mikoloji alanının ne denli önemli olduğunu anlattığı yeni kitabı <em>Entangled Life</em>’la bu ön kabulleri yıkmaya, mantarlara yönelik tiksintileri gidermeye ve mantarların büyülü dünyasını anlaşılır bir dille anlatmaya çalışıyor. Doğa yazarları <strong>Robert Macfarlane</strong> ve <strong>Helen Macdonald</strong>’ın övgüyle karşıladığı kitap, mantar algımızı sonsuza dek değiştirebilecek şaşırtıcı bir kitap; doğal dünyaya dair klişe fikirleri bir şekilde alt üst ediyor gibi görünüyor.</p>
<div id="attachment_30323" style="width: 710px" class="wp-caption alignnone"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-30323" class="wp-image-30323 size-full" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/10/m2.jpg" alt="" width="700" height="420" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/10/m2.jpg 700w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/10/m2-300x180.jpg 300w" sizes="(max-width: 700px) 100vw, 700px" /><p id="caption-attachment-30323" class="wp-caption-text">Yeraltı ağı, bir kütüğü keşfedip tüketen odun çürüten mantar miselyumu. (Fotoğraf: Alison Pouliot)</p></div>
<p><strong>Mantarlar olmazsa bitkiler, kısacası yaşam olmaz</strong></p>
<p>Merlin, Panama’nın Barro Colorado Adası’ndaki ormanlarda yeraltı mantar ağları ile ağaçlar arasındaki ilişkiyi incelediği çalışmalarıyla Cambridge Üniversitesi’nden tropikal ekoloji alanında doktora derecesi aldı. Başlıca ilgi alanı, bitkilerle simbiyoz (ortak yaşam) halinde yaşayan tür olan mikorizal mantarlar. Bu tür mantarlar, bitki köklerinin uçlarına iplikçik (hypae) adı verilen “uzuvlarıyla” hücresel düzeyde dokunuyor; bu şekilde, tek tek bitkiler bir yeraltı ağıyla birbirine bağlanıyor. Bu muhteşem bir şey! Geniş, oldukça karmaşık, iş birliğine dayalı ve “Wood Wide Web” olarak adlandırılan bir yapıdan bahsediyoruz.</p>
<p>Merlin aynı zamanda zor fikirleri kolay anlaşılır hale getirme yeteneğine de sahip. Aynı zamanda gelecekte, mantarların ekoloji anlayışımızda önemli bir rolü olduğuna değiniyor. Çünkü yapı malzemelerinden sürdürülebilir gıdalara, ambalaj ürünlerinden alternatif “deriye” kadar bir dizi yeni teknoloji ve atıklarımızla da ilişki bir fenomen bu.</p>
<p><strong>Endüstriyel tarım mantarlara zarar veriyor</strong></p>
<p>Peki ama mikorizal ilişkiler niçin önemli? Çünkü bizi ayakta tutan her şeyin temeli olan bitkilerin %90’ı onlara bağlı. Merlin, “Mekanize endüstriyel tarım, bitkilerin mikrobiyal ortak yaşamına büyük zarar verdi” diyor. “Bu mantarlar, sadece bitkileri beslemekle kalmıyor, onları hastalıklardan koruyor, toprağı bir arada tutuyor ve içine karbon kanalları oluşturuyorlar.” Karbonlar, toprağın ana bileşeni, suyu tutmasına yardımcı oluyor ve onu verimli kılıyor.</p>
<p>Bilim insanları, bu tür ağların gücünden yararlanıyor. Sözgelimi Japonya’da, cıvık mantarlar (slime mould), ulaşım ağlarını tasarlamak için kullanılıyor. Merlin, “Bilgisayarların tüm olanaklar arasında dolaşması uzun zaman alıyor, ancak bir organizma oldukça hızlı bir şekilde en uygun yolu bulabiliyor ve ‘algoritmalar’ geliştirilebiliyor” diyor. Ve bu sadece başlangıç! Kullanılmayan çok fazla potansiyel var. Çünkü şimdiye kadar dünyadaki mantarların yalnızca % 6-8’i tespit edildi.</p>
<div id="attachment_30324" style="width: 710px" class="wp-caption alignnone"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-30324" class="wp-image-30324 size-full" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/10/m3.jpg" alt="" width="700" height="420" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/10/m3.jpg 700w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/10/m3-300x180.jpg 300w" sizes="(max-width: 700px) 100vw, 700px" /><p id="caption-attachment-30324" class="wp-caption-text">Bitki köklerinde yaşayan mantarları kırmızı ve bitkileri maviyle gösteren lazer taraması, bitkilerle mantarların nasıl da iç içe olduğunu gösteriyor. (Fotoğraf: Merlin Sheldrake)</p></div>
<p>Merlin Sheldrake, kitabında zihinsel değişikliklere neden olan mantarlardan da bahsediyor: “Bazılarının neden <em>psilosibin</em> (bir <em>psychedelic</em> bileşik) içerdiğini halen bilmiyoruz. Onları yemek için yaklaşan haşereleri şaşırtarak uzaklaştırmak için olduğu bile öne sürüldü, ancak bu teorideki sorun, bunun çok etkili görünmemesidir” diyor. Ama onda asıl bir merak uyandıran şey, mantarlarla ilgili daha acayip gerçekler: Bir çocukken, yerin altındaki dünyanın da yukarıdakiler kadar çeşitli, ustalıklı ve sonsuz derecede geniş olduğunu ilk kez kavradığında yaşadığı “baş dönmesi” hissi.</p>
<p><strong>Tek bir mantar iplikçiği 8 tonluk otobüsü kaldırabilir</strong></p>
<p>İşte mantarların bu acayip dünyası, Merlin’de çocuksu bir merakla birlikte bir baş dönmesi yaratıyor. Birkaç örnek vermek için önce mantarların iplikçiklerini açıklayalım: İplikçikler, mantarın istem dışı (vejetatif) kısmını oluşturan dallanma kütlesi miselyumu oluşturuyor. Aynı zamanda daha özel ve şaşırtıcı özellikler gösterebilen yapılar da “inşa” ediyorlar. Bazıları sporlarını patlama etkisi gibi boşalttıklarında, bir uzay mekiğinden 10.000 kat daha hızlı davranabiliyor.</p>
<p>Dahası, o kadar güçlüler ki asfaltlardan bile geçebiliyor ve kaldırım taşlarını kaldırabiliyorlar. Bir çalışmaya göre, bir insan eli kadar geniş olması durumunda tek bir iplikçiğin bile 8 tonluk bir otobüsü kaldırabileceğini tahmin ediyor. Büyüklükleri de bir orman kadar devasa; bir gram toprakta bulunan miselyumu ayırıp uçtan uca sererseniz, 100 metreden 10 kilometreye kadar uzayabiliyor.</p>
<p><strong>Mantarlara nasıl davranmak gerekiyor?</strong></p>
<p>Rachel Cooke, Merlin’e mantar alemine en iyi nasıl davranılması gerektiğini sorduğunda ise aldığı cevap basit ve net: “Mantar ilacı (fungusit) püskürtmeyi bırakmalıyız” diyor. “Yasada ufak bir değişiklik bu uygulamayı yasadışı kılabilir.” Rachel, “Peki ama biz ne yapmalıyız?” diye sorunca da Merlin, “yılın belirli zamanlarında, mantarları rapor eden ve iklim değişikliğine nasıl tepki verdiklerini gösteren vatandaş-bilim insanları var. Bu, mantarlar için yapılacak güzel bir şey” diyor ve ekliyor: “Ancak mantarların korunması henüz emekleme aşamasında. 2018’de Uluslararası Doğa Koruma Birliği (IUCN) kırmızı listesinde on binlerce bitki ve hayvanla karşılaştırıldığında yalnızca 56 mantar türü vardı. Bunun ötesinde, eğer mantar topluyorsanız hepsini almayın, bir kısmını bırakın ve toprağı kazarak ağlara zarar vermemeye çalışın.”</p>
<div id="attachment_30325" style="width: 908px" class="wp-caption alignnone"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-30325" class="wp-image-30325 size-full" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/10/m4.jpg" alt="" width="898" height="570" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/10/m4.jpg 898w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/10/m4-300x190.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 898px) 100vw, 898px" /><p id="caption-attachment-30325" class="wp-caption-text">Merlin Sheldrake, Entangled Life kitabı üzerinde çalışırken her gün mantar yedi. Kitabı basıldıktan sonra da bir nüshasının üstünde mantar yetiştirip onları da yediği bir video paylaştı.</p></div>
<p>Mantarlarla bağlantı kurmanın pek çok yolu var. Merlin Sheldrake, <em>Entangled Life</em> üzerinde çalışırken her gün mantar yedi: “Bu, kendime canlılardan bahsettiğimi hatırlatmanın bir yoluydu; yazdığım metabolik döngülerin bir parçasıyım” diyor. Kitabın fiziksel bir kopyasına sahip olduğunda üzerinde biraz mantar yetiştirdi. Ardından kitabının üstünde yetişen <a href="https://www.youtube.com/watch?v=JJfDaIVl-tE&amp;ab_channel=MerlinSheldrake">mantarları pişirip yediği bir video</a> yayınladı.</p>
<p>“Yayınlayacak çok bilimsel makalem var. Yapılacak çok fazla deney var. Ancak biraz paraya ihtiyacım var” diyor Merlin ve bunun zor olduğunu söylüyor: “Özellikle de meslekten olmayan kişilere mikolojiyi açıklamak kolay değil. Herkes bir kuşun veya ağacın ne olduğunu bilirken, mikrobiyal alemin dili yabancı geliyor ve onu oluşturan unsurlar çıplak gözle görülmüyor.” Merlin işte tam buralarda, biyolojinin bu uzak kıyılarında dolaşıyor.</p>
<p><strong>Kitap Türkçe&#8217;ye çevrildi</strong></p>
<p>Merlin Sheldrake’in <em>Entangled Life</em> kitabı, bitkilerin karaya çıkmasını sağlayan mantarlara bir övgü niteliğinde. Bir ağ düşünün ki bu ağ, bize yaşam veren ağaçları birbirine bağlıyor. Öyle bir ağ ki canlı yaşamının zihin kontrolünü ele geçiren devasa bir ağ. Ve tarımın başlangıcından beri insanlıkla ilişki içinde olan ve alkol ile ekmek yapımını sağlayan da işte bu mantarlar.</p>
<p>Domingo Yayınevi, kitabı <a href="https://domingo.com.tr/products/sakli-dunya-mantarlar-yasami-zihnimizi-ve-gelecegimizi-nasil-degistirir"><strong><em>Saklı Dünya: Mantarlar yaşamı, zihnimizi ve geleceğimizi nasıl değiştirir?</em></strong></a> adıyla Ağustos 2022&#8217;de yayınladı. Anlaşılır dili ve mantarların büyülü ama bilimsel dünyasına ışık tutan içeriğiyle okunmaya hazır.</p>
<p><strong>Batuhan Sarıcan / <a href="mailto:batusarican@gmail.com">batusarican@gmail.com</a></strong></p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p><strong><a href="https://www.theguardian.com/science/2020/aug/23/the-future-is-fungal-why-the-megascience-of-mycology-is-on-the-rise">https://www.theguardian.com/science/2020/aug/23/the-future-is-fungal-why-the-megascience-of-mycology-is-on-the-rise</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/mantarlar-olmazsa-yasam-da-mumkun-degil-ama-yalnizca-8i-biliniyor">Mantarlar olmazsa yaşam da mümkün değil, ama yalnızca %8’i biliniyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">30318</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Ve yaşamın ilk yemeği bulundu&#8230;</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/ve-yasamin-ilk-yemegi-bulundu</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 26 Apr 2023 09:18:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gezegenimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam Bilimleri]]></category>
		<category><![CDATA[Charles Darwin]]></category>
		<category><![CDATA[deniz]]></category>
		<category><![CDATA[dna]]></category>
		<category><![CDATA[evrim]]></category>
		<category><![CDATA[evrimsel biyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[hidrojen]]></category>
		<category><![CDATA[hidrotermal menfez]]></category>
		<category><![CDATA[mineral]]></category>
		<category><![CDATA[okyanus]]></category>
		<category><![CDATA[organik]]></category>
		<category><![CDATA[organizma]]></category>
		<category><![CDATA[yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[yemek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29344</guid>

					<description><![CDATA[<p>İlk yaşam formunun besin kaynağının ne olduğu konusunda yeni gelişmeler var. Kaynama sıcaklıklarında gelişen ve hidrojen gazı “yiyen” ilkel bir mikrobun hidrotermal menfezlerlerde yaşayarak çoğaldığı anlaşıldı. Yeni sonuçlar, “ilk metabolizma hipotezi” olarak bilinen, yaşamın kökeni hakkında uzun zamandır devam eden bir fikri destekliyor. Yaşamın kökeniyle ilgili çalışmalar paradokslarla doludur. Bir örnek verelim: Bilinen her organizma, hücrelerimizin yapı taşlarını inşa etmek için bir dizi protein ve onu inşa etmeye yardımcı olan DNA’yı kullanır. Ancak DNA ve proteinleri oluşturmak için de bu yapı taşlarına ihtiyaç vardır. Yani ortada bir “yumurta mı tavuktan yoksa tavuk mu yumurtadan çıkar?” paradoksu var. Araştırmacılara göre, bu “tavuk-yumurta” paradoksunun çözümü, hidrotermal menfezler, yani deniz tabanındaki sıcak suyu yayan ve diğer birçok kimyasal maddeyi parçalayan çatlaklarda yatıyor. Bilim insanları, menfezlerdeki deliklerin etrafında bol miktarda bulunan üç metal bileşiğinin, hücre büyümesi için kritik enerji açısından zengin organik bileşikleri bir araya getirmek üzere hidrojen gazı ve karbondioksitle (CO2) reaksiyona girmesine neden olabileceğini bulduklarını söylüyor. Ekip, hava deliklerinin etrafındaki yüksek sıcaklık ve basınçların, gezegenimizdeki yaşamı başlatmış olabileceğini savunuyor. Çalışmaya dahil olmayan Münih’teki Ludwig Maximilian Üniversitesi’nden yaşam bilimci kimyager Thomas Carell, yeni çalışmayı “heyecan verici” bulduğunu söylüyor. Zira çalışmanın ortaya çıkardığı organik moleküller arasında Carell’ın “enerji metabolizmasının en temel molekülleri” olarak adlandırdığı asetat ve piruvat da bulunuyor; bunlar besin maddelerini hücre büyümesine dönüştürme sürecini oluşturan etkenler olarak biliniyor. İlk metabolizma nasıl oluştu? Yeni sonuçlar, “ilk metabolizma hipotezi” olarak bilinen, yaşamın kökeni hakkında uzun zamandır devam eden bir fikri destekliyor. Bu görüş, Erken Dünya’daki jeokimyasal süreçlerin, karmaşık moleküllerin sentezini sağlayan, basit enerji açısından zengin bileşikleri yarattığını öne sürüyor ki bu sürecin sonunda Darwinci evrim ve yaşam için gerekli materyaller sağlanmış oluyor. Bu ilkel metabolizmaya dair başka bir ipucu da 2016 yılında gelmişti. Düsseldorf’daki Heinrich Heine Üniversitesi’nden evrimsel biyolog William Martin liderliğindeki araştırmacılar, binlerce bakteri ve arkanın genomlarını taramış ve muhtemelen bir mikrobik ataya ait paylaşılan genlerin kodlandığı 355 proteini tespit etmişti. Bu proteinler de kaynama sıcaklıklarında gelişen ve hidrojen gazı “yiyen” bu ilkel mikrobun, okyanusta çözünen inorganik karbondioksiti, enerji açısından zengin organik bileşiklere dönüştürmek için elektronlarını kullanarak çoğaldığını gösteriyor. Bu da mikropların, bu koşulların mevcut olduğu hidrotermal menfezlerin yakınında yaşamış olabileceği fikrini destekliyor. Bu fikir, modern organizmaların hidrojen ve karbondioksiti, “asetil-koenzim A (asetil-CoA) yolu” olarak bilinen bir işlem sayesinde organik moleküller oluşturmak için birleştirmesi gerçeğiyle destekleniyor. Bu işlem, temel organik molekülleri, hücrelerdeki enerji metabolizmasının merkezinde yer alan protein, karbonhidrat ve lipitlerin üretimini sağlayan biyokimyasal süreçlerle besliyor. Ancak ortada bir sorun var; modern organizmalar, asetil-CoA yolunu, çok iyi bir biçimde konumlandırılmış 15.000 amino asitten oluşan 11 enzim kullanarak çalıştırıyor. Duruma açıklık getiren Martin, “doğru protein mekanizmaları veya katalizör olmadan hidrojen ve karbondioksiti bir araya getirirseniz hiçbir şey olmaz” diyor. Peki organizmalar, asetil-CoA yolunu sürdürme konusundaki yeteneklerini kendiliğinden nasıl geliştirebildi? İki yıl önce, Strazburg Üniversitesi’nden kimyager Joseph Moran liderliğindeki araştırmacılar, en azından kısmi bir cevap önerdi: Demir, nikel ve kobalt dahil saf metallerin, asetil-CoA yolunun kilit üyeleri olan asetat ve piruvat oluşturmak için su (su molekülleri hidrojen içerir) ve karbondioksit reaksiyonunu katalize edebileceğini bildirmişti. Bu bulgu, en erken yaşamın, bir organik madde elde etmek için organik bileşiklerden beslenebileceğini ve zamanla reaksiyonları daha da verimli hale getirmek için bir dizi protein geliştirdiğini gösteriyor. O ve meslektaşları, su ve Dünya’nın kabuğunun derinliklerindeki metaller arasındaki reaksiyonların sonucu olarak hidrotermal menfezlerin sürekli hidrojen gazı yaydığını biliyorlardı. Araştırmacılar daha önce, erken Dünya okyanuslarında bulunan karbondioksitin bugünkünden yaklaşık 1000 kat daha fazla olduğunu da belirlediler. Ardından Martin ve ekibi, hidrotermal menfezlerin çevresinde yaygın olan metal açısından zengin minerallerin hidrojenin karbondioksit ile reaksiyona girmesine neden olup olamayacağını merak etti. İki ekip güçlerini birleştirdi Öğrenmek için Martin’in ve Moran’ın ekipleri menfezlerdeki deliklerin yakınında bulunan demir açısından zengin üç minerali (greigit, manyetit ve avaruit) araştırmak için güçlerini birleştirdi. Bunları bir su çözeltisine eklediler, ardından 100° C ve 25 bar basınçta hidrojen ve karbondioksit içinde kaynattılar ki bu, derin deniz menfezleri çevresinde yaygın koşullar anlamına geliyor. Her üç mineral de hidrojen ve karbondioksit reaksiyonunu katalize ederek format, asetat ve piruvat gibi organik maddelerin bir karışımını oluşturuyordu. Grup, bu bulguyu Nature Ecology &#38; Evolution’da yayımladı. Martin, bu çalışmada sahip oldukları şeyin, sürekli bir kimyasal enerji kaynağı olduğunu ve bunun, metabolizmada kullanılan enerji açısından zengin molekülleri ürettiğini belirtiyor. Öyleyse, organik yaşamın ilk “yemeği” budur diyebilir miyiz? Uygulamalı Moleküler Evrim Birliği’nden kimyager Steven Benner, bunun mümkün olduğunu söylüyor. Yaşam, evrimin başlaması için bir organizmanın ardıllarına bilgi aktarmak için hem bir gıda kaynağına hem de bir çeşit protojen molekülüne ihtiyaç duyacaktı. Nasıl bir araya geldikleri ise halen belirsiz. Ancak, erken dönemdeki herhangi bir Darwinci sistemin beslenmesi gerekiyordu. Ve Benner şöyle diyor: “[Martin’in ve Moran’ın ekipleri] tarafından tanımlanan süreç kesinlikle besinlerinin bir kısmı olabilir.” Batuhan Sarıcan / batusarican@gmail.com Kaynak: https://www.sciencemag.org/news/2020/03/was-life-s-first-meal</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/ve-yasamin-ilk-yemegi-bulundu">Ve yaşamın ilk yemeği bulundu&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İlk yaşam formunun besin kaynağının ne olduğu konusunda yeni gelişmeler var. Kaynama sıcaklıklarında gelişen ve hidrojen gazı “yiyen” ilkel bir mikrobun hidrotermal menfezlerlerde yaşayarak çoğaldığı anlaşıldı. Yeni sonuçlar, “ilk metabolizma hipotezi” olarak bilinen, yaşamın kökeni hakkında uzun zamandır devam eden bir fikri destekliyor.</p>
<p>Yaşamın kökeniyle ilgili çalışmalar paradokslarla doludur. Bir örnek verelim: Bilinen her organizma, hücrelerimizin yapı taşlarını inşa etmek için bir dizi protein ve onu inşa etmeye yardımcı olan DNA’yı kullanır. Ancak DNA ve proteinleri oluşturmak için de bu yapı taşlarına ihtiyaç vardır. Yani ortada bir “yumurta mı tavuktan yoksa tavuk mu yumurtadan çıkar?” paradoksu var.</p>
<p>Araştırmacılara göre, bu “tavuk-yumurta” paradoksunun çözümü, hidrotermal menfezler, yani deniz tabanındaki sıcak suyu yayan ve diğer birçok kimyasal maddeyi parçalayan çatlaklarda yatıyor.</p>
<p>Bilim insanları, menfezlerdeki deliklerin etrafında bol miktarda bulunan üç metal bileşiğinin, hücre büyümesi için kritik enerji açısından zengin organik bileşikleri bir araya getirmek üzere hidrojen gazı ve karbondioksitle (CO2) reaksiyona girmesine neden olabileceğini bulduklarını söylüyor. Ekip, hava deliklerinin etrafındaki yüksek sıcaklık ve basınçların, gezegenimizdeki yaşamı başlatmış olabileceğini savunuyor.</p>
<p>Çalışmaya dahil olmayan Münih’teki Ludwig Maximilian Üniversitesi’nden yaşam bilimci kimyager Thomas Carell, yeni çalışmayı “heyecan verici” bulduğunu söylüyor. Zira çalışmanın ortaya çıkardığı organik moleküller arasında Carell’ın “enerji metabolizmasının en temel molekülleri” olarak adlandırdığı asetat ve piruvat da bulunuyor; bunlar besin maddelerini hücre büyümesine dönüştürme sürecini oluşturan etkenler olarak biliniyor.</p>
<p><strong>İlk metabolizma nasıl oluştu?</strong></p>
<p>Yeni sonuçlar, “ilk metabolizma hipotezi” olarak bilinen, yaşamın kökeni hakkında uzun zamandır devam eden bir fikri destekliyor. Bu görüş, Erken Dünya’daki jeokimyasal süreçlerin, karmaşık moleküllerin sentezini sağlayan, basit enerji açısından zengin bileşikleri yarattığını öne sürüyor ki bu sürecin sonunda Darwinci evrim ve yaşam için gerekli materyaller sağlanmış oluyor.</p>
<p>Bu ilkel metabolizmaya dair başka bir ipucu da 2016 yılında gelmişti. Düsseldorf’daki Heinrich Heine Üniversitesi’nden evrimsel biyolog William Martin liderliğindeki araştırmacılar, binlerce bakteri ve arkanın genomlarını taramış ve muhtemelen bir mikrobik ataya ait paylaşılan genlerin kodlandığı 355 proteini tespit etmişti. Bu proteinler de kaynama sıcaklıklarında gelişen ve hidrojen gazı “yiyen” bu ilkel mikrobun, okyanusta çözünen inorganik karbondioksiti, enerji açısından zengin organik bileşiklere dönüştürmek için elektronlarını kullanarak çoğaldığını gösteriyor. Bu da mikropların, bu koşulların mevcut olduğu hidrotermal menfezlerin yakınında yaşamış olabileceği fikrini destekliyor.</p>
<p>Bu fikir, modern organizmaların hidrojen ve karbondioksiti, “asetil-koenzim A (asetil-CoA) yolu” olarak bilinen bir işlem sayesinde organik moleküller oluşturmak için birleştirmesi gerçeğiyle destekleniyor. Bu işlem, temel organik molekülleri, hücrelerdeki enerji metabolizmasının merkezinde yer alan protein, karbonhidrat ve lipitlerin üretimini sağlayan biyokimyasal süreçlerle besliyor. Ancak ortada bir sorun var; modern organizmalar, asetil-CoA yolunu, çok iyi bir biçimde konumlandırılmış 15.000 amino asitten oluşan 11 enzim kullanarak çalıştırıyor. Duruma açıklık getiren Martin, “doğru protein mekanizmaları veya katalizör olmadan hidrojen ve karbondioksiti bir araya getirirseniz hiçbir şey olmaz” diyor.</p>
<p>Peki organizmalar, asetil-CoA yolunu sürdürme konusundaki yeteneklerini kendiliğinden nasıl geliştirebildi? İki yıl önce, Strazburg Üniversitesi’nden kimyager Joseph Moran liderliğindeki araştırmacılar, en azından kısmi bir cevap önerdi: Demir, nikel ve kobalt dahil saf metallerin, asetil-CoA yolunun kilit üyeleri olan asetat ve piruvat oluşturmak için su (su molekülleri hidrojen içerir) ve karbondioksit reaksiyonunu katalize edebileceğini bildirmişti. Bu bulgu, en erken yaşamın, bir organik madde elde etmek için organik bileşiklerden beslenebileceğini ve zamanla reaksiyonları daha da verimli hale getirmek için bir dizi protein geliştirdiğini gösteriyor.</p>
<p>O ve meslektaşları, su ve Dünya’nın kabuğunun derinliklerindeki metaller arasındaki reaksiyonların sonucu olarak hidrotermal menfezlerin sürekli hidrojen gazı yaydığını biliyorlardı. Araştırmacılar daha önce, erken Dünya okyanuslarında bulunan karbondioksitin bugünkünden yaklaşık 1000 kat daha fazla olduğunu da belirlediler. Ardından Martin ve ekibi, hidrotermal menfezlerin çevresinde yaygın olan metal açısından zengin minerallerin hidrojenin karbondioksit ile reaksiyona girmesine neden olup olamayacağını merak etti.</p>
<p><strong>İki ekip güçlerini birleştirdi</strong></p>
<p>Öğrenmek için Martin’in ve Moran’ın ekipleri menfezlerdeki deliklerin yakınında bulunan demir açısından zengin üç minerali (greigit, manyetit ve avaruit) araştırmak için güçlerini birleştirdi. Bunları bir su çözeltisine eklediler, ardından 100° C ve 25 bar basınçta hidrojen ve karbondioksit içinde kaynattılar ki bu, derin deniz menfezleri çevresinde yaygın koşullar anlamına geliyor. Her üç mineral de hidrojen ve karbondioksit reaksiyonunu katalize ederek format, asetat ve piruvat gibi organik maddelerin bir karışımını oluşturuyordu. Grup, bu bulguyu Nature Ecology &amp; Evolution’da yayımladı. Martin, bu çalışmada sahip oldukları şeyin, sürekli bir kimyasal enerji kaynağı olduğunu ve bunun, metabolizmada kullanılan enerji açısından zengin molekülleri ürettiğini belirtiyor.</p>
<p>Öyleyse, organik yaşamın ilk “yemeği” budur diyebilir miyiz? Uygulamalı Moleküler Evrim Birliği’nden kimyager Steven Benner, bunun mümkün olduğunu söylüyor. Yaşam, evrimin başlaması için bir organizmanın ardıllarına bilgi aktarmak için hem bir gıda kaynağına hem de bir çeşit protojen molekülüne ihtiyaç duyacaktı. Nasıl bir araya geldikleri ise halen belirsiz. Ancak, erken dönemdeki herhangi bir Darwinci sistemin beslenmesi gerekiyordu. Ve Benner şöyle diyor: “[Martin’in ve Moran’ın ekipleri] tarafından tanımlanan süreç kesinlikle besinlerinin bir kısmı olabilir.”</p>
<p><strong>Batuhan Sarıcan / <a href="mailto:batusarican@gmail.com">batusarican@gmail.com</a></strong></p>
<p><strong>Kaynak: <a href="https://www.sciencemag.org/news/2020/03/was-life-s-first-meal">https://www.sciencemag.org/news/2020/03/was-life-s-first-meal</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yasam/ve-yasamin-ilk-yemegi-bulundu">Ve yaşamın ilk yemeği bulundu&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29344</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Olağanüstü bir bilimci, doğacı, araştırmacı ve bilimsel düzen kurucu: Humboldt</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/olaganustu-bir-bilimci-dogaci-arastirmaci-ve-bilimsel-duzen-kurucu-humboldt</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Altaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 26 Sep 2019 15:54:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editör ne diyor?]]></category>
		<category><![CDATA[adria kıtası]]></category>
		<category><![CDATA[Alexander von Humboldt]]></category>
		<category><![CDATA[burun]]></category>
		<category><![CDATA[evren]]></category>
		<category><![CDATA[iklim değişikliği]]></category>
		<category><![CDATA[rita levi-montalcini]]></category>
		<category><![CDATA[sivrisinek]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<category><![CDATA[yaşam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=15326</guid>

					<description><![CDATA[<p>250 yıl önce doğdu. Ona selam göndermek boynumuzun borcu, ne de olsa kurduğu bilim düzeninin bir parçası olarak izinden gidiyoruz. Büyük doğa bilimci Alexander von Humboldt pek çok bilim konusuna derinlemesine el atmaktan kendini alamamış, bütün bu bilim alanlarının da kendilerini sahiplenecek üstün insanlara ihtiyacı olduğu zamanlarda! Bitki biliminden bitki illüstrasyonculuğuna, coğrafyadan jeolojiye ve jeofiziğe, okyanus biliminden volkanolojiye kadar, dahası iktisattan etnolojiye uzanan çok yönlü bir araştırmacı merakı.. Hepsinin toplamıdır Humboldt. Bu kadar değil. En önemli özelliğin unutmayalım: Araştırmacı üniversite fikrinin temelini atan adam.. Bugün üniversiteler ne kadar Humboldt’un özelliğini taşıyor, çok tartışmalı. Ekvador’da kubbe şeklindeki yanardağ Chimborazo’ya yanında ölçüm aletleri, defteri kalemi ile kan ter içinde tırmanan bir bilim insanının günümüzde yeri yok. Humboldt hatta ilk çevrebilimci-ekolog olarak bile tanımlanıyor. Batuhan Sarıcan anlamlı bir yazı derledi. Bir parça: “Rastladığı herhangi bir canlıyı; kuşu, böceği veya bitkiyi defterine ayrıntılarıyla not alıp çiziktiriyor. Yerçekimi, sıcaklık ve basınç ölçümleri yapmak için ekibi zaman zaman durduruyor. 5.400 metre rakıma ulaştıklarında bir kayada gördüğü yosun parçası, bildiği anlamda canlılığın son belirtisiydi. Tırmanmaya devam ettiler. Buzul yarığını aşarak zirveye ulaştığında Humboldt, ayakları kanlar içinde, sislerin arasından önce yere, ardından göğe baktı. Resmen bulutların arasındaydı ve işte o anda büyük bir&#8230;” Nilgün Özbaşaran Dede, bilim dünyasındaki son gelişmeleri derledi: K2-18b olarak bilinen bir öte gezegende bulunan su, dev karadeliğin hiç olmadığı kadar parlak olduğunun bulunması, cesetlerin ölüm sonrasında bile hareket ediyor olması gibi ilginç haber ve gelişmeler, Araştırma Gündemi’nde sizi bekliyor&#8230; Tekno Vitrin köşesinde de yine kullanıcıları bekleyen yeni teknoloji ürünleri var: Dünyanın ilk doldurulabilir lazer yazıcısı, 16K çözünürlüğünde sinema ekranı ve yaşlılar için akıllı saat bunlardan birkaçı. Üçüncü sayfamızda ise Reyhan Oksay’ın derlediği ilginç bir konu sizi bekliyor; milyonlarca yıl önce Avrupa kıtasının altına gömülen Büyük Adria. Bilim insanları, o zamanlar var olan süper kıta Gondwana’dan ayrılan bu kayıp kıtayı en ince ayrıntısına kadar yeniden tasarlamayı başardılar. Hemen yanında insan vücudunun bilinmeyenleri dizisini okuyacaksınız. İklim değişikliği çağımızın en büyük sorunu olarak medyada da geniş yer bulurken Erdal Musoğlu, Küresel Uyum Komisyonu’nun “Şimdi Uyum Sağla: İklim Direnci İçin Küresel bir Önderlik Çağrısı” raporuna mercek tuttu. İlkleri yaşatan kadın: Rita Levi-Montalcini! Bir Nobel başarı öyküsüne devam ediyoruz. 200’den fazla bilimsel makaleyle bilim dünyasında ilklerin kadını olan ve 102 yaşına kadar araştıran Rita Levi-Montalcini’yi Bahçeşehir Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Prof. Dr. Kadircan Keskinbora’nın kaleminden okumanızı tavsiye ediyoruz. Doğan Kuban hoca, ülkemizin teknoloji geliştirmede eksik ve başarısız kaldığını, oysa Türkiye’nin çok zengin olanaklara sahip olduğuna dikkat çekiyor. Müfit Akyos ise Bilim-Teknoloji-Yenilik (B-T-Y) sisteminin yeniden yapılandırılmasının gereği üzerine eğilerek, B-T-Y firmalar dünyasındaki sektörel tekelleşmeleri ve ülkeler düzeyinde yeni yapılanmaları gündeme getiriyor. Mustafa Çetiner geçtiğimiz hafta başlattığı “E-sigara” yazı dizisine devam ediyor. Çetiner, e-sigara tüketiminin sağlığa olan zararlarını, FDA’nın e-sigara hakkında görüş ve istatistikleriyle ilişkilendirilerek anlatılıyor. Beslenme sayfalarımız da yine sağlığına önem veren okurları bekliyor. Buzlukta, buzdolabında ve buzdolabının dışında etin nasıl saklanması gerektiğini işledik. İnsan, Teknoloji ve Yapay Zekâ yazısında ise Bilgehan Gürlek, “Acaba kapitalizm, insanın üretim sürecinde devre dışı bırakıldığı yeni bir ekonomik aşamaya mı geçmek istemektedir?” sorusunu soruyor. Dijital Kültür köşesinde Tanol Türkoğlu ise geçtiğimiz hafta hayatını kaybeden Neslican Tay’ı andığı yazısında, talihsiz bir açıklamada bulunan Nevzat Tarhan’ı eleştirerek, “Bu aşağılık yer (dünya) seküler olduğu için aşağılık bir hale gelmemiştir. Ontolojik olarak aşağılıktır.” yorumunu yapıyor. Özlem Yüzak, Girişimcilik Vakfı Girvak Genel Müdürü Mehru Aygül ile konuştu: “Gençlerde değişimin anahtarı oluyoruz.” Gençlere, ana babalara şiddetle tavsiye ediyoruz. Bahçeşehir Koleji Metodbox yapay zeka programını eğitime adapte etti. Hikayesi sayfalarımızda. Yanında ilginç bir haber okuyacaksınız: Beyin, atık ve zehirleri nasıl temizliyor? Evrenin yaşı ve büyüklüğü sanıldığı gibi değil mi? Fizikçi ve gökbilimciler, bugün Hubble Sabiti konusunda anlaşmazlıkta. Astrofizik meraklıları için büyük önem taşıyan bir tartışmayı Batuhan Sarıcan derledi: Yoksa evrenin yaşı ve büyüklüğü sandığımızdan daha mı farklı? İstanbul Kültür Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nden Doç. Dr. Mehmet Toran, yeni öğretim yılı başlarken oldukça önemli bir konu olan çocuğun katılım hakkını savunmak üzerine yazdı. Tartışma sayfamızda ise Texas Üniversitesi’nden Yıldıray Erdener, müzikte Ortaçağ anlayışlarını irdeleyerek Ortaçağ piskoposları ile modern Türkiye ilahiyatçılarının müzik hakkında örtüşen görüşlerine yer verdi. Önemle üzerinde duruyoruz! İbrahim Gedik’in ise görsellerle evrimi anlatan yazısını kaçırmayın: Kozmolojik, jeolojik, biyolojik toplumsal süreç, iletişim, TV ve havacılıkta evrim başlıkları altında geniş anlamda evrimsel gelişmeyi anlattı. *** HBT, bilginin ışığına doğru sürekli koşuyor. Sizin için her hafta dopdolu ve anlaşılır içerikler sunmaya çalışıyor. Bilginin yayılması ve ülkemizde bilim ve teknolojinin gelişmesi umuduyla. Yayacağız, okuyacağız ve geleceği elbirliğiyle kuracağız. Gelecek Cumaya kadar iyi okumalar.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/olaganustu-bir-bilimci-dogaci-arastirmaci-ve-bilimsel-duzen-kurucu-humboldt">Olağanüstü bir bilimci, doğacı, araştırmacı ve bilimsel düzen kurucu: Humboldt</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><img loading="lazy" decoding="async" class="alignright size-medium wp-image-15320" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/09/183-251x300.jpg" alt="" width="251" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/09/183-251x300.jpg 251w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/09/183-856x1024.jpg 856w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/09/183.jpg 1654w" sizes="auto, (max-width: 251px) 100vw, 251px" /></strong>250 yıl önce doğdu. Ona selam göndermek boynumuzun borcu, ne de olsa kurduğu bilim düzeninin bir parçası olarak izinden gidiyoruz. Büyük doğa bilimci Alexander von Humboldt pek çok bilim konusuna derinlemesine el atmaktan kendini alamamış, bütün bu bilim alanlarının da kendilerini sahiplenecek üstün insanlara ihtiyacı olduğu zamanlarda! Bitki biliminden bitki illüstrasyonculuğuna, coğrafyadan jeolojiye ve jeofiziğe, okyanus biliminden volkanolojiye kadar, dahası iktisattan etnolojiye uzanan çok yönlü bir araştırmacı merakı.. Hepsinin toplamıdır Humboldt.</p>
<p>Bu kadar değil. En önemli özelliğin unutmayalım: Araştırmacı üniversite fikrinin temelini atan adam.. Bugün üniversiteler ne kadar Humboldt’un özelliğini taşıyor, çok tartışmalı.</p>
<p>Ekvador’da kubbe şeklindeki yanardağ Chimborazo’ya yanında ölçüm aletleri, defteri kalemi ile kan ter içinde tırmanan bir bilim insanının günümüzde yeri yok. Humboldt hatta ilk çevrebilimci-ekolog olarak bile tanımlanıyor.</p>
<p><strong>Batuhan Sarıcan</strong> anlamlı bir yazı derledi. Bir parça: “<em>Rastladığı herhangi bir canlıyı; kuşu, böceği veya bitkiyi defterine ayrıntılarıyla not alıp çiziktiriyor. Yerçekimi, sıcaklık ve basınç ölçümleri yapmak için ekibi zaman zaman durduruyor. 5.400 metre rakıma ulaştıklarında bir kayada gördüğü yosun parçası, bildiği anlamda canlılığın son belirtisiydi. Tırmanmaya devam ettiler. Buzul yarığını aşarak zirveye ulaştığında Humboldt, ayakları kanlar içinde, sislerin arasından önce yere, ardından göğe baktı. Resmen bulutların arasındaydı ve işte o anda büyük bir</em>&#8230;”</p>
<p><strong>Nilgün Özbaşaran Dede</strong>, bilim dünyasındaki son gelişmeleri derledi: K2-18b olarak bilinen bir öte gezegende bulunan su, dev karadeliğin hiç olmadığı kadar parlak olduğunun bulunması, cesetlerin ölüm sonrasında bile hareket ediyor olması gibi ilginç haber ve gelişmeler, <strong>Araştırma Gündemi</strong>’nde sizi bekliyor&#8230; <strong>Tekno Vitrin</strong> köşesinde de yine kullanıcıları bekleyen yeni teknoloji ürünleri var: Dünyanın ilk doldurulabilir lazer yazıcısı, 16K çözünürlüğünde sinema ekranı ve yaşlılar için akıllı saat bunlardan birkaçı.</p>
<p>Üçüncü sayfamızda ise <strong>Reyhan Oksay</strong>’ın derlediği ilginç bir konu sizi bekliyor; milyonlarca yıl önce Avrupa kıtasının altına gömülen <strong>Büyük Adria</strong>. Bilim insanları, o zamanlar var olan süper kıta Gondwana’dan ayrılan bu kayıp kıtayı en ince ayrıntısına kadar yeniden tasarlamayı başardılar. Hemen yanında <strong>insan vücudunun bilinmeyenleri</strong> dizisini okuyacaksınız.</p>
<p>İklim değişikliği çağımızın en büyük sorunu olarak medyada da geniş yer bulurken <strong>Erdal Musoğlu</strong>, Küresel Uyum Komisyonu’nun “Şimdi Uyum Sağla: İklim Direnci İçin Küresel bir Önderlik Çağrısı” raporuna mercek tuttu.</p>
<p><strong>İlkleri yaşatan kadın: Rita Levi-Montalcini!</strong></p>
<p>Bir Nobel başarı öyküsüne devam ediyoruz. 200’den fazla bilimsel makaleyle bilim dünyasında ilklerin kadını olan ve 102 yaşına kadar araştıran <strong>Rita Levi-Montalcini</strong>’yi Bahçeşehir Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden <strong>Prof. Dr. Kadircan Keskinbora</strong>’nın kaleminden okumanızı tavsiye ediyoruz.</p>
<p><strong>Doğan Kuban</strong> hoca, ülkemizin teknoloji geliştirmede eksik ve başarısız kaldığını, oysa Türkiye’nin çok zengin olanaklara sahip olduğuna dikkat çekiyor. <strong>Müfit Akyos</strong> ise Bilim-Teknoloji-Yenilik (B-T-Y) sisteminin yeniden yapılandırılmasının gereği üzerine eğilerek, B-T-Y firmalar dünyasındaki sektörel tekelleşmeleri ve ülkeler düzeyinde yeni yapılanmaları gündeme getiriyor.</p>
<p><strong>Mustafa Çetiner</strong> geçtiğimiz hafta başlattığı “E-sigara” yazı dizisine devam ediyor. Çetiner, e-sigara tüketiminin sağlığa olan zararlarını, FDA’nın e-sigara hakkında görüş ve istatistikleriyle ilişkilendirilerek anlatılıyor.<strong> Beslenme </strong>sayfalarımız da yine sağlığına önem veren okurları bekliyor. Buzlukta, buzdolabında ve buzdolabının dışında <strong>etin nasıl saklanması </strong>gerektiğini işledik.</p>
<p>İnsan, Teknoloji ve Yapay Zekâ yazısında ise <strong>Bilgehan Gürlek</strong>, “Acaba kapitalizm, insanın üretim sürecinde devre dışı bırakıldığı yeni bir ekonomik aşamaya mı geçmek istemektedir?” sorusunu soruyor.</p>
<p><strong>Dijital Kültür</strong> köşesinde <strong>Tanol Türkoğlu</strong> ise geçtiğimiz hafta hayatını kaybeden <strong>Neslican Tay</strong>’ı andığı yazısında, talihsiz bir açıklamada bulunan <strong>Nevzat Tarhan</strong>’ı eleştirerek, “Bu aşağılık yer (dünya) seküler olduğu için aşağılık bir hale gelmemiştir. Ontolojik olarak aşağılıktır.” yorumunu yapıyor.</p>
<p><strong>Özlem Yüza</strong>k, Girişimcilik Vakfı Girvak Genel Müdürü <strong>Mehru Aygül</strong> ile konuştu: “Gençlerde değişimin anahtarı oluyoruz.” Gençlere, ana babalara şiddetle tavsiye ediyoruz.</p>
<p>Bahçeşehir Koleji Metodbox yapay zeka programını eğitime adapte etti. Hikayesi sayfalarımızda. Yanında ilginç bir haber okuyacaksınız: Beyin, atık ve zehirleri nasıl temizliyor?</p>
<p><strong>Evrenin yaşı ve büyüklüğü sanıldığı gibi değil mi?</strong></p>
<p>Fizikçi ve gökbilimciler, bugün Hubble Sabiti konusunda anlaşmazlıkta. Astrofizik meraklıları için büyük önem taşıyan bir tartışmayı <strong>Batuhan Sarıcan</strong> derledi: Yoksa evrenin yaşı ve büyüklüğü sandığımızdan daha mı farklı?</p>
<p><strong>İstanbul Kültür Üniversitesi Eğitim Fakültesi’</strong>nden<strong> Doç. Dr. Mehmet Toran</strong>, yeni öğretim yılı başlarken oldukça önemli bir konu olan <strong>çocuğun katılım hakkını</strong> savunmak üzerine yazdı.</p>
<p>Tartışma sayfamızda ise <strong>Texas Üniversitesi’nden Yıldıray Erdener</strong>, müzikte Ortaçağ anlayışlarını irdeleyerek Ortaçağ piskoposları ile modern Türkiye ilahiyatçılarının müzik hakkında örtüşen görüşlerine yer verdi. Önemle üzerinde duruyoruz! <strong>İbrahim Gedik’in</strong> ise görsellerle evrimi anlatan yazısını kaçırmayın: Kozmolojik, jeolojik, biyolojik toplumsal süreç, iletişim, TV ve havacılıkta evrim başlıkları altında geniş anlamda evrimsel gelişmeyi anlattı.</p>
<p>***</p>
<p>HBT, bilginin ışığına doğru sürekli koşuyor. Sizin için her hafta dopdolu ve anlaşılır içerikler sunmaya çalışıyor. Bilginin yayılması ve ülkemizde bilim ve teknolojinin gelişmesi umuduyla. Yayacağız, okuyacağız ve geleceği elbirliğiyle kuracağız.</p>
<p>Gelecek Cumaya kadar iyi okumalar.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/olaganustu-bir-bilimci-dogaci-arastirmaci-ve-bilimsel-duzen-kurucu-humboldt">Olağanüstü bir bilimci, doğacı, araştırmacı ve bilimsel düzen kurucu: Humboldt</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">15326</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Bir damla suya bile hürmet</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/bir-damla-suya-bile-hurmet</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Bozkurt Güvenç]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 26 Jul 2019 10:02:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bozkurt Güvenç]]></category>
		<category><![CDATA[anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[boğaz]]></category>
		<category><![CDATA[hayat suyu]]></category>
		<category><![CDATA[iklim değişikliği]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[kutup bölgesi]]></category>
		<category><![CDATA[lodos]]></category>
		<category><![CDATA[mevlana]]></category>
		<category><![CDATA[ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[poyraz]]></category>
		<category><![CDATA[su]]></category>
		<category><![CDATA[su sorunu]]></category>
		<category><![CDATA[su tasarrufu]]></category>
		<category><![CDATA[uygarlık]]></category>
		<category><![CDATA[yaşam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=14547</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mevlana’nın &#8220;Bir damla suya bile hürmet&#8221; sözüne rastladığımda durdum ve sordum. Varlığımızın olmazsa olmaz şartına saygılı davranacağımıza göre, bilge Mevlana acaba neden &#8216;bir damlasına bile saygı&#8217; diyerek suyun değerini vurgulamak istemiş olabilir? Güneş yıldızının Dünya gezegeninde ve belki de bütün Evren&#8217;de hayat suda ve suyla başladı, çeşitlendi. Hayvanlar âleminin soluduğu havayı ve oksijeni de sudaki bitkiler yarattı. Dünyamızın benzerini, suyu olan gezegenlerde arıyoruz. Sağlığımız, varlığımız, geleceğimiz suya bağlı. Selçuk başkenti Konya’da su azdı, nüfus 30 binin üstüne çıkamadı. Günümüzde su değer kazandı, &#8216;sudan ucuz&#8217; deyimi artık geçerli değil. Yakın geçmişimize değin olgun kişiler &#8220;Su gibi aziz ol&#8221; diye teşekkür ederlerdi bir bardak suya. Yolcu Fuzuli, bir kap su veren güzele âşık olur; yoluna devam edemez, bir kap suyla döner, suyu verir, kalbini geri ister. Şair Nedim ünlü kasidesinde, mealen, İstanbul’u, &#8220;Bir benzeri olmayan, değer biçilemeyen bu İstanbul şehrinin bir taşına İran ülkesi baştan başa feda edilse yeridir / Yüce cennet (İstanbul&#8217;un) altında mıdır, üstünde midir; gerçekten bu nasıl hâl, bu ne hoş su, ne hoş havadır!” diye övmüştür, Osmanlı başkentini. Mimar Sinan, Selatin camilerinden önce, İstanbul’un günlük suyunu getirerek, Osmanlı Devleti’nin Hassa Mimarı (İmar Bakanı) olmuştu. Cami yaptıramayan kimi sultanlar, adlarıyla anılan çeşmeler bıraktı. Yüzyıl başında Boğaz&#8217;ı inceleyen bir Alman coğrafyacı, &#8220;Bu kentte iklim ve mevsim yoktur, lodosla poyrazın kavgası vardır. Boğaz, insan yaşamına elverişli değildir&#8221; sonucuna varıyordu. Günümüzde, yönetilemez boyutlara ulaşan İstanbul’un su ihtiyacı İç Anadolu’dan büyük çabalarla sağlanıyor. Ülkemize ilk gelen bir Japon akademisyen, İstanbul Boğazı’nı büyük bir nehir olarak algılamıştı. Uygarlığın Nil, Fırat, Me Kong ve Yang Tze gibi büyük akarsular üstünde veya çevresinde gelişmesi, halk arenasının ülkeye Ege kıyılarından seslenmesi tesadüf değildir. Kara ve hava yolları sadece ülkeleri, oysa denizler yeryüzündeki bütün limanları, insanları bağlıyor birbirine. Denizlere açılanların dünyaya egemen olmasının sırrı yine denizlerde saklıdır. “Su” deyip geçmeyin! Sözlüklere bakın Mevlana’dan bu yana suyun hayatımızdaki yerini ve değerini, belki biraz daha iyi biliyoruz ama yeterince değil. Elle tutulur gözle görülür canlıların yüzde yetmişi su. Günde en az iki litre su içmek için elimizde su şişeleriyle dolaşıyoruz, ne var ki, suyun özgün yapısını bilmiyoruz. Çoğu maddeler ısındığı zaman genişliyor da, ısınan su buharlaşarak kendini arıtıyor. Uygarlığın çer çöpünü temizlerken kendisi kirlenmeyen kutsal ve soylu bir hazinemizdir su. Ortadoğu savaşlarının tarihi ve güncel nedeni, petrolün bolluğu kadar suyun kıtlığıdır. Ülkemizi bölmeye çalışanların hedefi Anadolu’nun su kaynaklarıdır. Yeryüzünün, yaşam kürenin büyük bölümü denizlerle kaplıdır. Ancak içtiğimiz ya da içebileceğimiz su, sandığımız kadar bol değil. Teknoloji, deniz suyunu içilir suya çevirmenin maliyetini düşürmeye çalışıyor, refah toplumun atıkları, akarsularda ve denizlerde yaşayan canlı türlerini tüketiyor. Sıra biz insanlara geliyor. Yaşamın sonunu &#8216;ben görmem&#8217; demeyin. Kutup buzları hızla eriyor. Fas’ta yapılan BM İklim Konferansı, Paris İklim Antlaşması’nı destekledi: &#8220;Yaşayan kuşaklar, Yaşam Küre’nin çöküş sürecine tanık olacaktır!&#8221; Öyleyse ne yapalım? Saygı yetmez, suyun damlasını bile sakınmak sorumluluğunu taşıyoruz. Bozkurt Güvenç *Aramızdan ayrılan Bozkurt Güvenç&#8216;in anısına saygıyla. Bu yazı Kasım 2016&#8217;da HBT Dergi&#8217;de yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/bir-damla-suya-bile-hurmet">Bir damla suya bile hürmet</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mevlana</strong>’nın <em>&#8220;Bir damla suya bile hürmet&#8221; </em>sözüne rastladığımda durdum ve sordum. Varlığımızın olmazsa olmaz şartına saygılı davranacağımıza göre, bilge Mevlana acaba neden &#8216;bir damlasına bile saygı&#8217; diyerek suyun değerini vurgulamak istemiş olabilir?</p>
<p>Güneş yıldızının Dünya gezegeninde ve belki de bütün Evren&#8217;de hayat suda ve suyla başladı, çeşitlendi. Hayvanlar âleminin soluduğu havayı ve oksijeni de sudaki bitkiler yarattı. Dünyamızın benzerini, suyu olan gezegenlerde arıyoruz. Sağlığımız, varlığımız, geleceğimiz suya bağlı.</p>
<p>Selçuk başkenti Konya’da su azdı, nüfus 30 binin üstüne çıkamadı.</p>
<p>Günümüzde su değer kazandı, &#8216;sudan ucuz&#8217; deyimi artık geçerli değil. Yakın geçmişimize değin olgun kişiler<em> &#8220;Su gibi aziz ol&#8221;</em> diye teşekkür ederlerdi bir bardak suya.</p>
<p>Yolcu<strong> Fuzuli</strong>, bir kap su veren güzele âşık olur; yoluna devam edemez, bir kap suyla döner, suyu verir, kalbini geri ister.</p>
<p>Şair<strong> Nedim</strong> ünlü kasidesinde, mealen, İstanbul’u, <em>&#8220;Bir benzeri olmayan, değer biçilemeyen bu İstanbul şehrinin bir taşına İran ülkesi baştan başa feda edilse yeridir / Yüce cennet (İstanbul&#8217;un) altında mıdır, üstünde midir; gerçekten bu nasıl hâl, bu ne hoş su, ne hoş havadır!” </em>diye övmüştür, Osmanlı başkentini.</p>
<p><strong>Mimar Sinan</strong>, Selatin camilerinden önce, İstanbul’un günlük suyunu getirerek, Osmanlı Devleti’nin Hassa Mimarı (İmar Bakanı) olmuştu. Cami yaptıramayan kimi sultanlar, adlarıyla anılan çeşmeler bıraktı.</p>
<p>Yüzyıl başında Boğaz&#8217;ı inceleyen bir Alman coğrafyacı, <em>&#8220;</em><strong><em>Bu kentte iklim ve mevsim yoktur, lodosla poyrazın kavgası vardır. Boğaz, insan yaşamına elverişli değildir</em></strong><em>&#8221; </em>sonucuna varıyordu.</p>
<p>Günümüzde, yönetilemez boyutlara ulaşan İstanbul’un su ihtiyacı İç Anadolu’dan büyük çabalarla sağlanıyor. Ülkemize ilk gelen bir Japon akademisyen, İstanbul Boğazı’nı büyük bir nehir olarak algılamıştı. Uygarlığın Nil, Fırat, Me Kong ve Yang Tze gibi büyük akarsular üstünde veya çevresinde gelişmesi, halk arenasının ülkeye Ege kıyılarından seslenmesi tesadüf değildir. Kara ve hava yolları sadece ülkeleri, oysa denizler yeryüzündeki bütün limanları, insanları bağlıyor birbirine.</p>
<p>Denizlere açılanların dünyaya egemen olmasının sırrı yine denizlerde saklıdır.</p>
<p><strong>“Su” deyip geçmeyin!</strong> <strong>Sözlüklere bakın</strong></p>
<p>Mevlana’dan bu yana suyun hayatımızdaki yerini ve değerini, belki biraz daha iyi biliyoruz ama yeterince değil. Elle tutulur gözle görülür canlıların yüzde yetmişi su. Günde en az iki litre su içmek için elimizde su şişeleriyle dolaşıyoruz, ne var ki, suyun özgün yapısını bilmiyoruz. Çoğu maddeler ısındığı zaman genişliyor da, ısınan su buharlaşarak kendini arıtıyor.</p>
<p>Uygarlığın çer çöpünü temizlerken kendisi kirlenmeyen kutsal ve soylu bir hazinemizdir su. Ortadoğu savaşlarının tarihi ve güncel nedeni, petrolün bolluğu kadar suyun kıtlığıdır.</p>
<p>Ülkemizi bölmeye çalışanların hedefi Anadolu’nun su kaynaklarıdır.</p>
<p>Yeryüzünün, yaşam kürenin büyük bölümü denizlerle kaplıdır. Ancak içtiğimiz ya da içebileceğimiz su, sandığımız kadar bol değil. Teknoloji, deniz suyunu içilir suya çevirmenin maliyetini düşürmeye çalışıyor, refah toplumun atıkları, akarsularda ve denizlerde yaşayan canlı türlerini tüketiyor. Sıra biz insanlara geliyor. Yaşamın sonunu &#8216;ben görmem&#8217; demeyin. Kutup buzları hızla eriyor. Fas’ta yapılan BM İklim Konferansı, Paris İklim Antlaşması’nı destekledi: <em>&#8220;Yaşayan kuşaklar, Yaşam Küre’nin çöküş sürecine tanık olacaktır!&#8221;</em></p>
<p>Öyleyse ne yapalım?</p>
<p>Saygı yetmez, suyun damlasını bile sakınmak sorumluluğunu taşıyoruz.</p>
<p><strong>Bozkurt Güvenç</strong></p>
<p><strong><em>*Aramızdan ayrılan <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/yazarimiz-bozkurt-guvenci-kaybettik">Bozkurt Güvenç</a>&#8216;in anısına saygıyla. Bu yazı Kasım 2016&#8217;da HBT Dergi&#8217;de yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/bir-damla-suya-bile-hurmet">Bir damla suya bile hürmet</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">14547</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Gülmek iyidir</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mustafa-cetiner/gulmek-iyidir</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Çetiner]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 Mar 2019 14:07:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mustafa Çetiner]]></category>
		<category><![CDATA[gülmek]]></category>
		<category><![CDATA[gülümsemek]]></category>
		<category><![CDATA[kalp]]></category>
		<category><![CDATA[sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[yaşam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=13344</guid>

					<description><![CDATA[<p>Son yıllarda ülke olarak gülümsemeyi unuttuk. Hatta çoğu kişi için gülümsemenin avanaklıkla bir ilişkisi olduğu bile söylenebilir. Nasıl olmasın, ülkemizde onca yaşanandan sonra&#8230; Oysa bilim insanları gülümsemenin, gülmenin insan biyolojisi üzerinde olumlu bir rolü olduğunu iddia ediyor. Mesela kuvvetli bir kahkaha endorfin salgımızı yükseltiyor, stres hormonu olarak bilinen kortizon ve adrenalin düzeylerini düşüyor. Gülümsemeyi başardığınızda kızgınlık, endişe, depresyon ve stres düzeylerinde azalma görülüyor, dayanma ve direnme gücü artıyor. Hatta daha da ileri giderek, kimi araştırmacılar, gülmek ile kanser hücrelerinin çoğalmasını engelleyen kimi sitokin ve interferon benzeri maddelerin salınımının arttığını ileri sürüyor. Bütün bunlar ne kadar doğru bilemem. Ama bu işi ciddiye alanlar var, son zamanlarda “gülme ile tedaviyi” meslek edinen kişiler bile ortaya çıktı. Sadece Türkiye’de mi, tüm dünyada tabii. İngiltere’de Diş hekimleri, Mayıs 19 ile 19 Haziran arasını “Ulusal Gülümseme Ayı” olarak belirlediler. Gülümsemenin diş hekimleri arasında “ticari” bir önemi var tabii, bunu aklımızda tutarak yine de İngiliz diş hekimlerini kutlamak gerek. Bu gülme uzmanlarına (!) bakacak olursanız kahkaha organizmada mucizeler yaratıyor, hele grup halinde gülüyorsanız daha da iyi, kahkaha etkisi katlanarak büyüyor. Yapılan çalışmalar, gülümseyenlerin asık suratlılara göre ortalama 10 yıl daha uzun yaşadığını, bağışıklık sisteminin gülümsemek eylemi ile daha aktif çalıştığını ileri sürüyor. Gülümsemek kalp sağlığımız için de iyi, ayrıca daha genç görünmemize neden oluyor. Yapılan bir anket çalışmasına katılanların %69’u gülümseyen kadınları, mükemmel makyajlı kadınlara tercih ettiklerini söylüyor. Gülümsemenin iş yaşamını kolaylaştırdığını ve üretkenliği arttırdığını da ileri sürenler var. Gülmek, sosyalleşmek için de çok iyi bir yol. İnsanlar grup içinde iki kişilik ortamlara göre 30 kat daha fazla gülüyormuş. Konuşanlar dinleyenlere, kadınlar da erkeklere göre daha çok gülüyormuş. Devam edelim mi? Gülme insanın acıya olan dayanıklılığını artırıyormuş. Hatta gülme ile kalp krizi arasında bile olumlu bir ilişki olduğu, kronik akciğer hastalarında solunumu düzelttiği bile söyleniyor. Eğer 15 dakika gülerseniz toplam 40 kalori harcıyorsunuz, hiç fena değil. Şeker hastalığı olanlarda yemek sonrası kan şekeri düzeyi, komedi izleyenlerde sıkıcı bir konferans izleyenlere göre daha az yükseliyormuş. Şaşırıyorsunuz değil mi? Oysa tıp literatüründe o kadar yazı var ki, gülmekle ilgili. İlgilenenlere iki örnek; İlki, immün sistem ile mizah ve gülme etkisinin konu edildiği bir yazı: “Humor and Laughter May Influence Health IV. Humor and Immune Function.” Makale 2009 yılında Evid Based Complement Alternat Med isimli dergide basılmış. İkincisi; ünlü İngiliz dergisi British Medical Journal’da çıkan bir Noel makalesi. Ama unutmayın, bu derginin Noel sayıları hep eğlenceli ama bilimsel derinliği tartışmalı ve sığ yazılardan oluşur. Makale “Laughter and MIRTH Methodical Investigation of Risibility, Therapeutic and Harmful): narrative synthesis” ismini taşıyor. Bir de zararları var gülmenin. Onu bir dahaki sayıda yazayım en iyisi. Ama sonuçta bana sorarsanız gülmek, gülümsemek iyidir. Sizin için olmasa bile en azından karşınızdaki için iyidir. Ben yaşamım boyunca gülümseyen, yeri gelince sakınmadan kahkahalarla gülebilen hiçbir insandan kötülük görmedim. Francis Benson’un dediği gibi: “Yüzünüzdeki gülümseme kalbinizin evde olduğunu bildiren, ışık yanan bir pencereye benzer”. Haklı&#8230; Mustafa Çetiner, dr.m.cetiner@gmail.com</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mustafa-cetiner/gulmek-iyidir">Gülmek iyidir</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Son yıllarda ülke olarak gülümsemeyi unuttuk. Hatta çoğu kişi için gülümsemenin avanaklıkla bir ilişkisi olduğu bile söylenebilir.</p>
<p>Nasıl olmasın, ülkemizde onca yaşanandan sonra&#8230; Oysa bilim insanları gülümsemenin, gülmenin insan biyolojisi üzerinde olumlu bir rolü olduğunu iddia ediyor. Mesela kuvvetli bir kahkaha endorfin salgımızı yükseltiyor, stres hormonu olarak bilinen kortizon ve adrenalin düzeylerini düşüyor. Gülümsemeyi başardığınızda kızgınlık, endişe, depresyon ve stres düzeylerinde azalma görülüyor, dayanma ve direnme gücü artıyor.</p>
<p>Hatta daha da ileri giderek, kimi araştırmacılar, gülmek ile kanser hücrelerinin çoğalmasını engelleyen kimi sitokin ve interferon benzeri maddelerin salınımının arttığını ileri sürüyor.</p>
<p>Bütün bunlar ne kadar doğru bilemem. Ama bu işi ciddiye alanlar var, son zamanlarda “gülme ile tedaviyi” meslek edinen kişiler bile ortaya çıktı. Sadece Türkiye’de mi, tüm dünyada tabii. İngiltere’de Diş hekimleri, Mayıs 19 ile 19 Haziran arasını “Ulusal Gülümseme Ayı” olarak belirlediler. Gülümsemenin diş hekimleri arasında “ticari” bir önemi var tabii, bunu aklımızda tutarak yine de İngiliz diş hekimlerini kutlamak gerek.</p>
<p>Bu gülme uzmanlarına (!) bakacak olursanız kahkaha organizmada mucizeler yaratıyor, hele grup halinde gülüyorsanız daha da iyi, kahkaha etkisi katlanarak büyüyor. Yapılan çalışmalar, gülümseyenlerin asık suratlılara göre ortalama 10 yıl daha uzun yaşadığını, bağışıklık sisteminin gülümsemek eylemi ile daha aktif çalıştığını ileri sürüyor.</p>
<p>Gülümsemek kalp sağlığımız için de iyi, ayrıca daha genç görünmemize neden oluyor. Yapılan bir anket çalışmasına katılanların %69’u gülümseyen kadınları, mükemmel makyajlı kadınlara tercih ettiklerini söylüyor. Gülümsemenin iş yaşamını kolaylaştırdığını ve üretkenliği arttırdığını da ileri sürenler var. Gülmek, sosyalleşmek için de çok iyi bir yol. İnsanlar grup içinde iki kişilik ortamlara göre 30 kat daha fazla gülüyormuş. Konuşanlar dinleyenlere, kadınlar da erkeklere göre daha çok gülüyormuş.</p>
<p>Devam edelim mi? Gülme insanın acıya olan dayanıklılığını artırıyormuş. Hatta gülme ile kalp krizi arasında bile olumlu bir ilişki olduğu, kronik akciğer hastalarında solunumu düzelttiği bile söyleniyor. Eğer 15 dakika gülerseniz toplam 40 kalori harcıyorsunuz, hiç fena değil. Şeker hastalığı olanlarda yemek sonrası kan şekeri düzeyi, komedi izleyenlerde sıkıcı bir konferans izleyenlere göre daha az yükseliyormuş.</p>
<p>Şaşırıyorsunuz değil mi? Oysa tıp literatüründe o kadar yazı var ki, gülmekle ilgili. İlgilenenlere iki örnek;</p>
<p>İlki, immün sistem ile mizah ve gülme etkisinin konu edildiği bir yazı: “<em>Humor and Laughter May Influence Health IV. Humor and Immune Function.</em>” Makale 2009 yılında Evid Based Complement Alternat Med isimli dergide basılmış.</p>
<p>İkincisi; ünlü İngiliz dergisi British Medical Journal’da çıkan bir Noel makalesi. Ama unutmayın, bu derginin Noel sayıları hep eğlenceli ama bilimsel derinliği tartışmalı ve sığ yazılardan oluşur. Makale <em>“Laughter and MIRTH Methodical Investigation of Risibility, Therapeutic and Harmful): narrative synthesis”</em> ismini taşıyor.</p>
<p>Bir de zararları var gülmenin. Onu bir dahaki sayıda yazayım en iyisi. Ama sonuçta bana sorarsanız gülmek, gülümsemek iyidir. Sizin için olmasa bile en azından karşınızdaki için iyidir. Ben yaşamım boyunca gülümseyen, yeri gelince sakınmadan kahkahalarla gülebilen hiçbir insandan kötülük görmedim. Francis Benson’un dediği gibi: “<em>Yüzünüzdeki gülümseme kalbinizin evde olduğunu bildiren, ışık yanan bir pencereye benzer</em>”.</p>
<p>Haklı&#8230;</p>
<p><strong>Mustafa Çetiner, <a href="mailto:dr.m.cetiner@gmail.com">dr.m.cetiner@gmail.com</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mustafa-cetiner/gulmek-iyidir">Gülmek iyidir</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">13344</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Matematik ne değildir?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/matematik-ne-degildir</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 18 Oct 2018 11:22:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[aksiyom]]></category>
		<category><![CDATA[aşk]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[bölme]]></category>
		<category><![CDATA[çarpma]]></category>
		<category><![CDATA[çıkarma]]></category>
		<category><![CDATA[hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[matematik]]></category>
		<category><![CDATA[mathema]]></category>
		<category><![CDATA[mathematikos]]></category>
		<category><![CDATA[rakamlar]]></category>
		<category><![CDATA[resim]]></category>
		<category><![CDATA[sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Sayılar]]></category>
		<category><![CDATA[soyut]]></category>
		<category><![CDATA[toplama]]></category>
		<category><![CDATA[yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[yunanca]]></category>
		<category><![CDATA[zeka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=11585</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Matematik aşk gibidir. Basit bir fikir, fakat her an karmaşıklaşabilir.&#8221; R. Drabek Günlük hayatta alışverişten, kullanılan bilgisayara, fen, mühendislik, tıp, sanat ve hukuk gibi hemen her alanda etkisi görülen matematik, kelime olarak Yunanca &#8220;bilim, bilgi ya da öğrenme&#8221; anlamına gelen “mathema” sözcüğünden türetilmiş olan ve &#8220;öğrenmekten hoşlanan&#8221; anlamını taşıyan “mathematikos” kelimesinden gelmektedir. “Matematik nedir?” sorusuna her matematikçi ya da matematiğe ilgi duyan herkes farklı bir yanıt verebilir. Eksik, abartılı, sade, doğru ya da yanlış bulunabilecek yanıtlardan bazıları aşağıdaki gibidir: Matematik bir disiplindir. Matematik bir bilgi alanıdır. Matematik, bir iletişim aracıdır. Matematik, ardışık ve yığmalı, birbiri üzerine kurulan; insan yapısı ve insan beyninin yarattığı bir soyutlamadır. Matematik, varlıkların kendileriyle değil, aralarındaki ilişkilerle ilgilenir. Matematik, birçok bilim dalının kullandığı bir araçtır. Matematik, bir düşünce biçimidir. Matematik, mantıksal bir sistemdir. Matematik, matematikçilerin oynadığı bir oyundur. Matematik, bir anahtardır. Matematik, bir değerdir. Matematik; dil, ırk, din ve ülke tanımadan uygarlıklara zenginleşerek geçen sağlam, kullanışlı evrensel bir dil, bir ekindir. Birey için, toplum için, bilim için, teknoloji için vazgeçilmez değerdedir. Yayılma alanına ve derinliğine sınır konamayan bir bilimdir, bir sanattır. Matematik, insan aklının yarattığı en büyük ortak değerdir. Evrenselliği onun gücüdür. Çağları aşarak bize ulaşmıştır. Çağları aşarak, yeni kuşaklara ulaşacaktır. Büyüyerek, gelişerek, insanlığa hizmet edecek; her zaman taptaze ve doğru kalacaktır. Matematik, insanın düşünce sistemini düzenler. Matematik, insanın doğru düşünmesini, analiz ve sentez yapabilmesini sağlar. Matematik, doğruyu, gerçeği görmek, iyi düşünmek, sonuca giderek kazanmak, yani rahat bir hayat geçirmek demektir ve hayatımızda devamlı olarak mevcuttur. Matematik bir yaşam biçimidir. Matematik matematiktir. Bu yanıtların ötesinde, matematikte önce aksiyom var. Aksiyom &#8220;her sayı kendine eşittir&#8221;, &#8220;iki noktadan bir doğru geçer&#8221; gibi  &#8220;kanıtlanamayan ama kanıtlanmasına gerek duyulmayacak derecede doğru olan tümce&#8221; dir. Buna göre, matematik , &#8220;aksiyomlar ve aksiyomlarla donatılmış sembollerden oluşan küme&#8221; biçiminde tanımlanabilir. Matematikte, aksiyomlardan hareket edilerek teoremler ispatlanır. Dolayısıyla matematik başka bir biçimde aşağıdaki gibi tanımlayabilir: &#8220;Matematik, nesnel gerçeklikten (yani, aksiyomlar ya da aksiyomlar yardımıyla ispatlanmış teoremlerden) hareketle gene nesnel gerçekliği anlamak, onu biçimlendirmek için soyutlanan kavramlar ve bu kavramlar arasındaki ilişkilerdir.&#8221; Bu tanım günlük hayattaki uğraşlarımız, resim ya da müzik yapmak, tartışmaya girmek, genel olarak Bilim ve Teknoloji için geçerlidir. Bu nedenle, matematik, sanatta, edebiyatta, hukukta yani, yaşamın her alanında kullanılan yöntemlerin bir sistematiğidir. Çünkü günlük hayatta &#8220;kural dışı&#8221; olmasına karşın, matematikte &#8220;kural dışı&#8221; yoktur. Bu duruma iyi bir örnek olarak,  daha önce duymuş olabileceğiniz fıkrayı, hanımların hoşgörüsüne sığınarak hatırlayalım: “Evin küçük oğlu dedesine sorar: &#8211; Dedeciğim siz nenemle hiç kavga etmiyorsunuz. Nasıl başarıyorsunuz bunu? İhtiyar torununa evlendiği günü anlatır: &#8211; Nenen komşu köyün en güzel kızıydı, onu çok beğendiğim için babasından istedim ve kendiside razı olunca köyünde düğünümüzü yaptık. Ertesi gün tek atlı bir arabaya eşyalarımızı yükleyerek benim köyüme doğru yola koyulduk. Yol bozuk olduğundan bir müddet sonra at tökezledi. Ben “biiir” diye bağırdım. At ikinci kez tökezlediğinde “ikii” diye bağırdım. Yolun bozuk olması nedeniyle, doğal olarak at üçüncü kez tökezleyince hemen arabadan aşağı atladım ve tabancamı çekip atı vurdum. Nenen ilk şaşkınlığı geçirip bağırıp çağırmaya başlayınca sakin bir şekilde fakat yüksek sesle &#8220;biir&#8221;  dedim. O gün bugündür hiç kavga etmiyoruz.&#8221; Komik olduğu için hemen herkes, tekrar dinlese bile güler böyle bir fıkraya. Peki, matematik bunun neresinde? “1, 2, 3 gibi sayıların olmasında” denebilir. Ya da  “neden sonuç ilişkisi kuruluyor; ”bir” in ne anlama geldiği anlaşılıyor ve 1, 2, 3 hipotezleri varsa 1 den hemen 3 sonucu elde edilir” bu nedenle burada matematik var denebilir. Ancak fıkranın kendisi matematiktir, çünkü matematikte mantık, kalıp, kurallar ve yapı vardır, mizahta da bunlar vurgulanır. Mizahta mantık tersyüz edilir, kalıplar bozulur, kurallar yanlış anlaşılır, yapılar karıştırılır. Fakat bu dönüşümler rastgele değildir, belirli bir düzen içinde anlam kazanır. Mizahtaki “doğru” mantık, kalıp ve yapı anlaşıldığında espri kapılır yani jeton düşer. Matematikte de aynı şey var. Ayrıca her ikisi de tutumlu ve açık ise güzeldir. Hantal bir ispatta fazladan düşünceler vardır, uzadıkça uzar. Mizahta da yakışık almayan, kaba anlatım, gereksiz ayrıntılar varsa anlam yitirilir ve espri ortaya çıkmaz. Oldukça erken çağlarda başlayan ve genel toplumsal yaşamın gerektirdiği ölçüde gelişen ve belirli bir gelişmişlik düzeyinde Araplar aracılığıyla Avrupa ya ulaşan matematik, 15. yüzyıla kadar sadece az sayıda din adamı ya da filozofun elinde birer eğlence ya da güç gösterisi olmaktan öteye gidememiştir. 15. yüzyılda tam sayılarla toplama ve çıkarma, Avrupa’nın sadece birkaç üniversitesinde öğretilebiliyordu.  Çarpmayı öğrenmek için İtalya’nın önemli üniversitelerinden birine gitmek gerekiyordu. Geometri olarak, Öklid geometrisinin basit konuları, sadece büyük filozofların tartışma konusuydu. Bölme işlemi ise, 16. yüzyılın getirdiği bir yenilikti. Matematikte bilim kavramı ancak 17. yüzyılda kullanılmaya başlamıştır. 20. yüzyılın başlarında analiz, cebir ve geometri belirli bir düzeye erişebildi. Kümeler teorisinin kurulması ile matematik büyük bir gelişme hızı kazandı. Matematik dışında hangi bilim dalında çalışılsa az ya da çok, “matematik bilmek” gereksinimi duyulur. Ancak, soyut bir bilim olan matematik için matematikten başka bilinmesi gereken hemen hemen hiçbir şey yoktur. Ama örneğin, tarih için sosyoloji, ekonomi, felsefe, matematik ve daha pek çok şey bilmek gerekir. Bu nedenle, normal bir zekâya sahip olan herkes matematiği baştan sona anlayabilir. Matematik için normal bir zekâya gereksinim olmasına karşın, genel olarak matematik yapmanın ve matematiği uygulamanın zorluklarından söz edilmesinin nedeni, matematiğin bir zekâ oyunu değil bir süreç olduğunun göz ardı edilmesidir. Önemli olan, kabul edilen ilk aksiyomdan başlayarak çözülmek istenen probleme kadar olan ve basit halkalardan oluşan mantık zincirini koparmamaktır. Bu ise, kişiye göre değişen zaman ve çalışma gerektirir.&#8221;Zekiyim ama matematiği anlamıyorum&#8221; demek, gerektiği kadar çalışmamanın, bir anlamda tembelliğin itirafıdır. Erhan Güzel, İstanbul Kültür Üniversitesi Kaynak: Ali Nesin, Matematik ve Korku Erhan Güzel, Cumhuriyet Bilim Teknik, Sayı 1245, Sayfa 14 http://web.iku.edu.tr/~eguzel/is.edu.tr-1//Matematik%20Felsefesi.htm#MM Nazif Tepedelenlioğlu, Kim Korkar Matematikten? G.H. Hardy, Bir Matematikçinin Savunması</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/matematik-ne-degildir">Matematik ne değildir?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-11586 size-medium alignleft" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2018/10/matematiknedir-300x180.jpg" alt="" width="300" height="180" /><em><strong>&#8220;Matematik aşk gibidir. Basit bir fikir, fakat her an karmaşıklaşabilir.&#8221; R. Drabek</strong></em></p>
<p>Günlük hayatta alışverişten, kullanılan bilgisayara, fen, mühendislik, tıp, sanat ve hukuk gibi hemen her alanda etkisi görülen matematik, kelime olarak Yunanca &#8220;bilim, bilgi ya da öğrenme&#8221; anlamına gelen “mathema” sözcüğünden türetilmiş olan ve &#8220;öğrenmekten hoşlanan&#8221; anlamını taşıyan “mathematikos” kelimesinden gelmektedir.</p>
<p><strong>“Matematik nedir?”</strong> sorusuna her matematikçi ya da matematiğe ilgi duyan herkes farklı bir yanıt verebilir. Eksik, abartılı, sade, doğru ya da yanlış bulunabilecek yanıtlardan bazıları aşağıdaki gibidir:</p>
<ul>
<li>Matematik bir disiplindir.</li>
<li>Matematik bir bilgi alanıdır.</li>
<li>Matematik, bir iletişim aracıdır.</li>
<li>Matematik, ardışık ve yığmalı, birbiri üzerine kurulan; insan yapısı ve insan beyninin yarattığı bir soyutlamadır.</li>
<li>Matematik, varlıkların kendileriyle değil, aralarındaki ilişkilerle ilgilenir.</li>
<li>Matematik, birçok bilim dalının kullandığı bir araçtır.</li>
<li>Matematik, bir düşünce biçimidir.</li>
<li>Matematik, mantıksal bir sistemdir.</li>
<li>Matematik, matematikçilerin oynadığı bir oyundur.</li>
<li>Matematik, bir anahtardır.</li>
<li>Matematik, bir değerdir.</li>
<li>Matematik; dil, ırk, din ve ülke tanımadan uygarlıklara zenginleşerek geçen sağlam, kullanışlı evrensel bir dil, bir ekindir. Birey için, toplum için, bilim için, teknoloji için vazgeçilmez değerdedir. Yayılma alanına ve derinliğine sınır konamayan bir bilimdir, bir sanattır.</li>
<li>Matematik, insan aklının yarattığı en büyük ortak değerdir. Evrenselliği onun gücüdür. Çağları aşarak bize ulaşmıştır. Çağları aşarak, yeni kuşaklara ulaşacaktır. Büyüyerek, gelişerek, insanlığa hizmet edecek; her zaman taptaze ve doğru kalacaktır.</li>
<li>Matematik, insanın düşünce sistemini düzenler.</li>
<li>Matematik, insanın doğru düşünmesini, analiz ve sentez yapabilmesini sağlar.</li>
<li>Matematik, doğruyu, gerçeği görmek, iyi düşünmek, sonuca giderek kazanmak, yani rahat bir hayat geçirmek demektir ve hayatımızda devamlı olarak mevcuttur.</li>
<li>Matematik bir yaşam biçimidir.</li>
<li>Matematik matematiktir.</li>
</ul>
<p>Bu yanıtların ötesinde, matematikte önce aksiyom var. Aksiyom &#8220;her sayı kendine eşittir&#8221;, &#8220;iki noktadan bir doğru geçer&#8221; gibi  &#8220;kanıtlanamayan ama kanıtlanmasına gerek duyulmayacak derecede doğru olan tümce&#8221; dir. Buna göre, matematik , &#8220;aksiyomlar ve aksiyomlarla donatılmış sembollerden oluşan küme&#8221; biçiminde tanımlanabilir. Matematikte, aksiyomlardan hareket edilerek teoremler ispatlanır. Dolayısıyla matematik başka bir biçimde aşağıdaki gibi tanımlayabilir:</p>
<p><strong><em>&#8220;Matematik, nesnel gerçeklikten (yani, aksiyomlar ya da aksiyomlar yardımıyla ispatlanmış teoremlerden) hareketle gene nesnel gerçekliği anlamak, onu biçimlendirmek için soyutlanan kavramlar </em></strong><strong><em>ve bu kavramlar arasındaki ilişkilerdir.&#8221;</em></strong></p>
<p>Bu tanım günlük hayattaki uğraşlarımız, resim ya da müzik yapmak, tartışmaya girmek, genel olarak Bilim ve Teknoloji için geçerlidir. Bu nedenle, matematik, sanatta, edebiyatta, hukukta yani, yaşamın her alanında kullanılan yöntemlerin bir sistematiğidir. Çünkü <strong>günlük hayatta &#8220;kural dışı&#8221; olmasına karşın, matematikte &#8220;kural dışı&#8221; yoktur</strong>. Bu duruma iyi bir örnek olarak,  daha önce duymuş olabileceğiniz fıkrayı, hanımların hoşgörüsüne sığınarak hatırlayalım:</p>
<p>“Evin küçük oğlu dedesine sorar:</p>
<p>&#8211; Dedeciğim siz nenemle hiç kavga etmiyorsunuz. Nasıl başarıyorsunuz bunu?</p>
<p>İhtiyar torununa evlendiği günü anlatır:</p>
<p>&#8211; Nenen komşu köyün en güzel kızıydı, onu çok beğendiğim için babasından istedim ve kendiside razı olunca köyünde düğünümüzü yaptık. Ertesi gün tek atlı bir arabaya eşyalarımızı yükleyerek benim köyüme doğru yola koyulduk. Yol bozuk olduğundan bir müddet sonra at tökezledi. Ben “biiir” diye bağırdım. At ikinci kez tökezlediğinde “ikii” diye bağırdım. Yolun bozuk olması nedeniyle, doğal olarak at üçüncü kez tökezleyince hemen arabadan aşağı atladım ve tabancamı çekip atı vurdum. Nenen ilk şaşkınlığı geçirip bağırıp çağırmaya başlayınca sakin bir şekilde fakat yüksek sesle &#8220;biir&#8221;  dedim. O gün bugündür hiç kavga etmiyoruz.&#8221;</p>
<p>Komik olduğu için hemen herkes, tekrar dinlese bile güler böyle bir fıkraya. Peki, matematik bunun neresinde? “1, 2, 3 gibi sayıların olmasında” denebilir. Ya da  “neden sonuç ilişkisi kuruluyor; ”bir” in ne anlama geldiği anlaşılıyor ve 1, 2, 3 hipotezleri varsa 1 den hemen 3 sonucu elde edilir” bu nedenle burada matematik var denebilir. <strong>Ancak fıkranın kendisi matematiktir,</strong> çünkü <strong>matematikte mantık, kalıp, kurallar ve yapı vardır</strong>, mizahta da bunlar vurgulanır. Mizahta mantık tersyüz edilir, kalıplar bozulur, kurallar yanlış anlaşılır, yapılar karıştırılır. Fakat bu dönüşümler rastgele değildir, belirli bir düzen içinde anlam kazanır.<strong> Mizahtaki “doğru” mantık, kalıp ve yapı anlaşıldığında espri kapılır </strong>yani jeton düşer. Matematikte de aynı şey var.<strong> Ayrıca her ikisi de tutumlu ve açık ise güzeldir</strong>. Hantal bir ispatta fazladan düşünceler vardır, uzadıkça uzar. Mizahta da yakışık almayan, kaba anlatım, gereksiz ayrıntılar varsa anlam yitirilir ve espri ortaya çıkmaz.</p>
<p>Oldukça erken çağlarda başlayan ve genel toplumsal yaşamın gerektirdiği ölçüde gelişen ve belirli bir gelişmişlik düzeyinde Araplar aracılığıyla Avrupa ya ulaşan matematik, 15. yüzyıla kadar sadece az sayıda din adamı ya da filozofun elinde birer eğlence ya da güç gösterisi olmaktan öteye gidememiştir. 15. yüzyılda tam sayılarla toplama ve çıkarma, Avrupa’nın sadece birkaç üniversitesinde öğretilebiliyordu.  Çarpmayı öğrenmek için İtalya’nın önemli üniversitelerinden birine gitmek gerekiyordu. Geometri olarak, Öklid geometrisinin basit konuları, sadece büyük filozofların tartışma konusuydu. Bölme işlemi ise, 16. yüzyılın getirdiği bir yenilikti. Matematikte bilim kavramı ancak 17. yüzyılda kullanılmaya başlamıştır. 20. yüzyılın başlarında analiz, cebir ve geometri belirli bir düzeye erişebildi. Kümeler teorisinin kurulması ile matematik büyük bir gelişme hızı kazandı.</p>
<p>Matematik dışında hangi bilim dalında çalışılsa az ya da çok, “matematik bilmek” gereksinimi duyulur. Ancak, soyut bir bilim olan matematik için matematikten başka bilinmesi gereken hemen hemen hiçbir şey yoktur. Ama örneğin, tarih için sosyoloji, ekonomi, felsefe, matematik ve daha pek çok şey bilmek gerekir. Bu nedenle, normal bir zekâya sahip olan herkes matematiği baştan sona anlayabilir. Matematik için normal bir zekâya gereksinim olmasına karşın, genel olarak matematik yapmanın ve matematiği uygulamanın zorluklarından söz edilmesinin nedeni,<em> <strong>matematiğin bir zekâ oyunu değil bir süreç </strong></em>olduğunun göz ardı edilmesidir. Önemli olan, kabul edilen ilk aksiyomdan başlayarak çözülmek istenen probleme kadar olan ve basit halkalardan oluşan mantık zincirini koparmamaktır. Bu ise, kişiye göre değişen zaman ve çalışma gerektirir<strong>.&#8221;Zekiyim ama matematiği anlamıyorum&#8221; demek, gerektiği kadar çalışmamanın, bir anlamda tembelliğin itirafıdır.</strong></p>
<p><strong>Erhan Güzel, İstanbul Kültür Üniversitesi</strong></p>
<p><strong>Kaynak:<br />
</strong>Ali Nesin, <em>Matematik ve Korku<br />
</em>Erhan Güzel, Cumhuriyet Bilim Teknik, Sayı 1245, Sayfa 14<br />
<a href="http://web.iku.edu.tr/~eguzel/is.edu.tr-1//Matematik%20Felsefesi.htm#MM">http://web.iku.edu.tr/~eguzel/is.edu.tr-1//Matematik%20Felsefesi.htm#MM</a><br />
Nazif Tepedelenlioğlu, <em>Kim Korkar Matematikten?</em><br />
G.H. Hardy, <em>Bir Matematikçinin Savunması</em></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/matematik-ne-degildir">Matematik ne değildir?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">11585</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
