<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>teknoloji arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/teknoloji/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/teknoloji</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Mon, 21 Apr 2025 11:28:24 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Yazılımların tamamen yapay zekâ tarafından oluşturulması niçin sorun yaratabilir? Ne yapmalı?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/yazilimlarin-tamamen-yapay-zeka-tarafindan-olusturulmasi-nicin-sorun-yaratabilir-ne-yapmali</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 21 Apr 2025 11:28:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoyaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Jordi Cabot]]></category>
		<category><![CDATA[LLM'ler]]></category>
		<category><![CDATA[Lüksemburg Bilim ve Teknoloji Enstitüsü]]></category>
		<category><![CDATA[makine öğrenimi]]></category>
		<category><![CDATA[programlama]]></category>
		<category><![CDATA[teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<category><![CDATA[yazılım]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=32335</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yazılımlar hayatımızın her yerinde… Sadece bir arabadaki bilgisayarlı sistem bile onlarca milyon satır kod içeriyor. Gün geçtikçe artan dijital dönüşümle birlikte daha fazla ve daha iyi yazılıma olan talep de artıyor. Ancak ortada bir sorun var: Artan talebi karşılayacak yeterli sayıda insan programcı yok! Hal böyle olunca da her gün kullandığımız yazılımların giderek daha fazlası yapay zekâ (YZ) yardımıyla yapılmaya başladı. Yazılım geliştiriciler ve programcılar, ChatGPT gibi araçlara aşina. Bu tip teknolojiler, insan programcıların üretkenliğini artırmak için akıllı bir otomatik tamamlama aracı, bir nevi yardımcı gibi çalışıyor. Ancak işler değişiyor, boynuz kulağı geçmek üzere! Tamamen özerkleşiyor Lüksemburg Bilim ve Teknoloji Enstitüsü’nden (LIST) yardımcı araştırmacı Iván Alfonso ve aynı üniversiteden Yazılım Mühendisliği Birimi Başkanı Yrd. Doç. Jordi Cabot, yakın gelecekte birçok yazılım uygulamasının tamamen, özerk bir şekilde YZ tarafından oluşturulacağını öngörüyor. Bakıldığında yapay zekânın, bir insan programcıya ihtiyaç duymadan program yazması, yazılım programlama becerileri olmayan kullanıcıların ihtiyaçlarına göre yazılım oluşturulmasını veya uyarlamasını sağlayabilir. Bu olumlu gibi görünse de potansiyel olumsuz sonuçları da söz konusu. Çünkü her YZ modelinde olduğu gibi yazılım oluşturan YZ’ler de mükemmel olmaktan uzak ve saldırılara karşı savunmasız. Ayrıca belirli topluluklara karşı önyargılı kodlar oluşturma ihtimalleri var. Örneğin, işe alım yazılımı oluşturan bir YZ, onu eğitmek veya geliştirmek için kullanılan verilerdeki önyargılar nedeniyle erkek adayları kadın adaylara tercih edebilir. Bu nedenle, bu tür riskleri en aza indirmek için AB&#8217;nin Yapay Zekâ Yasası gibi mekanizmalar oluşturulması gerekiyor. “İnsan geliştiricilerin bariyerler kurması gerekiyor” Günümüzde insan yazılım geliştiricileri, doğruluk, güvenlik açıkları ve önyargılar gibi bir dizi endişeye karşı tüm LLM&#8217;leri (büyük dil modelleri) analiz ederek en iyi ve etik olanları seçiyor. Bu da belirli bir miktarda etik davranışın sağlanmasına yardımcı oluyor. Ancak araştırmacılar soruyor: “Talimatlarımızı anlayıp takip ettiklerinden nasıl emin olabiliriz?” Alfonso ve Cabot’a göre çözüm, inşa edilecek yazılımın tasarımında açık kapı bırakmamaktan geçiyor. Geliştirdikleri açık kaynaklı BESSER isimli platform, uygulamaların tasarımdan itibaren etik olacak şekilde inşa edilmesine ön ayak oluyor, açık kapı bırakmıyor. Alfonso ve Cabot, şunları söylüyor: “Biz ve diğer birçok araştırmacı, yazılım oluşturan yapay zekâların davranışlarını kontrol altında tutmak için bariyerler (olası zararları önleme mekanizmaları) koymak için çalışıyoruz. Bunlar, her vatandaşı ve şirketi, ideal yazılım çözümlerini özerk bir şekilde oluşturma gücüne sahip, yetenekli bir geliştiriciye dönüştürmeye yardımcı olacaktır.” Kaynak</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/yazilimlarin-tamamen-yapay-zeka-tarafindan-olusturulmasi-nicin-sorun-yaratabilir-ne-yapmali">Yazılımların tamamen yapay zekâ tarafından oluşturulması niçin sorun yaratabilir? Ne yapmalı?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yazılımlar hayatımızın her yerinde… Sadece bir arabadaki bilgisayarlı sistem bile onlarca milyon satır kod içeriyor.</p>
<p>Gün geçtikçe artan dijital dönüşümle birlikte daha fazla ve daha iyi yazılıma olan talep de artıyor. Ancak ortada bir sorun var: Artan talebi karşılayacak yeterli sayıda insan programcı yok!</p>
<p>Hal böyle olunca da her gün kullandığımız yazılımların giderek daha fazlası yapay zekâ (YZ) yardımıyla yapılmaya başladı.</p>
<p>Yazılım geliştiriciler ve programcılar, ChatGPT gibi araçlara aşina. Bu tip teknolojiler, insan programcıların üretkenliğini artırmak için akıllı bir otomatik tamamlama aracı, bir nevi yardımcı gibi çalışıyor. Ancak işler değişiyor, boynuz kulağı geçmek üzere!</p>
<h4><strong>Tamamen özerkleşiyor</strong></h4>
<p>Lüksemburg Bilim ve Teknoloji Enstitüsü’nden (LIST) yardımcı araştırmacı Iván Alfonso ve aynı üniversiteden Yazılım Mühendisliği Birimi Başkanı Yrd. Doç. Jordi Cabot, yakın gelecekte birçok yazılım uygulamasının tamamen, özerk bir şekilde YZ tarafından oluşturulacağını öngörüyor.</p>
<p>Bakıldığında yapay zekânın, bir insan programcıya ihtiyaç duymadan program yazması, yazılım programlama becerileri olmayan kullanıcıların ihtiyaçlarına göre yazılım oluşturulmasını veya uyarlamasını sağlayabilir. Bu olumlu gibi görünse de potansiyel olumsuz sonuçları da söz konusu.</p>
<p>Çünkü her YZ modelinde olduğu gibi yazılım oluşturan YZ’ler de mükemmel olmaktan uzak ve saldırılara karşı savunmasız. Ayrıca belirli topluluklara karşı önyargılı kodlar oluşturma ihtimalleri var.</p>
<p>Örneğin, işe alım yazılımı oluşturan bir YZ, onu eğitmek veya geliştirmek için kullanılan verilerdeki önyargılar nedeniyle erkek adayları kadın adaylara tercih edebilir. Bu nedenle, bu tür riskleri en aza indirmek için AB&#8217;nin Yapay Zekâ Yasası gibi mekanizmalar oluşturulması gerekiyor.</p>
<h4><strong>“İnsan geliştiricilerin bariyerler kurması gerekiyor”</strong></h4>
<p>Günümüzde insan yazılım geliştiricileri, doğruluk, güvenlik açıkları ve önyargılar gibi bir dizi endişeye karşı tüm LLM&#8217;leri (büyük dil modelleri) analiz ederek en iyi ve etik olanları seçiyor.</p>
<p>Bu da belirli bir miktarda etik davranışın sağlanmasına yardımcı oluyor. Ancak araştırmacılar soruyor: “Talimatlarımızı anlayıp takip ettiklerinden nasıl emin olabiliriz?”</p>
<p>Alfonso ve Cabot’a göre çözüm, inşa edilecek yazılımın tasarımında açık kapı bırakmamaktan geçiyor. Geliştirdikleri açık kaynaklı BESSER isimli platform, uygulamaların tasarımdan itibaren etik olacak şekilde inşa edilmesine ön ayak oluyor, açık kapı bırakmıyor.</p>
<p>Alfonso ve Cabot, şunları söylüyor:</p>
<p>“Biz ve diğer birçok araştırmacı, yazılım oluşturan yapay zekâların davranışlarını kontrol altında tutmak için bariyerler (olası zararları önleme mekanizmaları) koymak için çalışıyoruz. Bunlar, her vatandaşı ve şirketi, ideal yazılım çözümlerini özerk bir şekilde oluşturma gücüne sahip, yetenekli bir geliştiriciye dönüştürmeye yardımcı olacaktır.”</p>
<p><a href="https://theconversation.com/software-is-increasingly-being-built-by-ai-so-its-vital-to-know-if-it-can-be-trusted-251728" target="_blank" rel="noopener">Kaynak</a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/yazilimlarin-tamamen-yapay-zeka-tarafindan-olusturulmasi-nicin-sorun-yaratabilir-ne-yapmali">Yazılımların tamamen yapay zekâ tarafından oluşturulması niçin sorun yaratabilir? Ne yapmalı?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">32335</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Avrupa Birliği hâlâ yolunu arıyor</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/ab-hala-yolunu-ariyor</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 08 Apr 2025 06:31:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Müfit Akyos]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<category><![CDATA[avrupa birliği]]></category>
		<category><![CDATA[Draghi Raporu]]></category>
		<category><![CDATA[Pusula]]></category>
		<category><![CDATA[sanayi]]></category>
		<category><![CDATA[savunma]]></category>
		<category><![CDATA[silah]]></category>
		<category><![CDATA[teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Ursula von der Leyen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=32275</guid>

					<description><![CDATA[<p>Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, AB’nin kronik sorunlarına çözüm bulmak amacıyla yayınladıkları raporlardaki (Letta, Nisan 2024 ve Draghi, Eylül 2024)  tespitlerden hareketle hazırlanan stratejiyi &#8211; A Competitiveness Compass for the EU (Pusula) &#8211;  29.1.2025 tarihinde açıkladı. Draghi Raporu (bkz., HBT S..441) üç ana fikir üzerine kurgulanmıştı: “1) AB&#8217;nin iş ortamını iyileştirmek için koordinasyon; 2) temiz teknolojiyi teşvik etmek, güvenlik açısından hassas sektörlerde kapasiteyi sağlamak ve karbondan arındırılmayı hedefleyen bir endüstriyel politika; 3) enerji ve dijital altyapıda, merkezi olarak finanse edilen bir kamu yatırım hamlesi. Bu yıllık 700-800 milyar avro gerektiren pahalı bir vizyondu. Pusula için, Draghi&#8217;nin mali ve politika reçetelerine daha gerçekçi bir yol haritası özelliği kazandırmayı amaçlayan daha düşük maliyetli bir strateji dokümanı denilebilir. Pusula, Avrupa&#8217;nın düşük üretkenlik ve yenilikçilikçilik dinamiklerini üç faktörle açıklıyor: i) ABD teknoloji ve dijital sektörüyle karşılaştırıldığında bir yenilik açığı; ii) daha az sayıda yeni girişimin olduğu durağan bir endüstriyel yapı ve iii) düşük özel sektör araştırma ve yenilik harcaması. Pusula, rekabetçilik için beş yatay kolaylaştırıcı tanımlıyor: 1. Bürokrasinin basitleştirilmesi; 2. Tek Pazar&#8217;a yönelik engellerin azaltılması; 3. Rekabetçiliğin finansmanı. 4. İşgücü becerilerinin yükseltilmesi ve kaliteli işlerin teşvik edilmesi; 5. AB ve ulusal düzeyde politikaların daha iyi koordinasyonu. Sihirli sözcükleri “işbirliği ve koordinasyon” olan dokümanda yer verilen onlarca eylem, yasa, strateji, plan vb. kağıt üzerinde çalışılmamış hiçbir konunun olmadığına işaret etse de AB düzeyinde bunları yaşama geçirecek yönetişim kapasitesinin olup olmadığı tartışma götürür. Bir yandan bürokrasinin azaltılması hedeflenirken söz konusu pek çok referans doküman arasında kaybolmamak olanaksız. Letta ve Draghi raporlarındaki derinlik ve vizyonu yansıtmaktan uzak olan Pusula, benzer dokümanlardaki şablonlaşmış kavramlarla dolu ve Avrupa’nın giderek karmaşıklaşan dünya düzeni karşısında yol haritası olabilecek yenilikçi yaklaşımlardan uzak görünmektedir. Lizbon Ajandası’ndan (2000) bu yana kaçıncısıdır bilinmez ama yayınladığı stratejik dokümanlarla AB hâlâ yolunu arıyor. Ancak öyle anlaşılıyor ki AB’nin dünyayı ve kendisini anlayıp yorumlamakta sorunları var. Sorun yalnızca rekabet zayıflığı olsa sahip olunan kapasite ile (üretim becerisi, yetenek ve yetkinlikler, kültür vb.) konu bir biçimde yenilenip düzenlenerek çözümlenebilir. Sorun, yüz yılların değerlerindeki yıpranma, entelektüel zayıflama vb. nedenlerle son elli yılın ideoloji yoksunu “liderlerinin” yollarını bulamamaları olabilir mi? Çözüm olarak AB bütçe kurallarında yer alan savunma harcamalarındaki kısıtın kaldırmasıs görülmesi irdelenmesi gereken bir yaklaşım. Avrupa ordusunun ve güvenliğinin tartışıldığı günlerde “AB savunma sanayii rekabet gücünün önemli bir itici gücü olmasına rağmen ölçek eksikliğinden dolayı potansiyelinin gerisinde kalmaktadır” tespitinden hareketle AB silah sanayisi kapasitesinin arttırılmasını istemektir. “AB&#8217;nin savunma yenilikçiliğinde ve yeni gelişmiş silah sistemlerinin geliştirilmesinde geride kalma riski, ikili kullanım (dual-use) teknolojilerinde olumsuz yansımalar yaratabilir. Avrupa savunma sanayisi, tüm ekonomi için yeniliğin itici gücü olmalıdır” denilmektedir. Getirisi çok tartışmalı ikili kullanım söylencesinden medet umularak, silah sanayisi gibi riskli ve maliyetli bir “araç” üzerinden rekabetçi, yenilikçi ve refahçı olmayı öngörmek çok dolaylı, maliyetli, kaynak israfına dayanan, savaş riski taşıyan ve önerilen diğer önlem ve önerilerle çelişen bir yol olarak görünüyor. Bu tercih “Rekabetçi bir Avrupa&#8217;nın şekillendirilmesinde, etkili sosyal politikalar merkezi öneme sahiptir” söylemiyle de çelişmektedir. Sonuçta yenilik içermeyen, “eski” kokan bir stratejik dokümanın AB için de dünya için de iyi bir gelecek inşasında işe yaraması zor görünüyor. Yazı: Müfit Akyos (mufitakyos@gmail.com) Not: Bu yazı, HBT Dergi 465. sayıda yayımlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/ab-hala-yolunu-ariyor">Avrupa Birliği hâlâ yolunu arıyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-3268 alignleft" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2016/07/mufit-300x300.jpg" alt="" width="146" height="146" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2016/07/mufit-300x300.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2016/07/mufit-150x150.jpg 150w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2016/07/mufit.jpg 366w" sizes="(max-width: 146px) 100vw, 146px" />Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, AB’nin kronik sorunlarına çözüm bulmak amacıyla yayınladıkları raporlardaki (Letta, Nisan 2024 ve Draghi, Eylül 2024)  tespitlerden hareketle hazırlanan stratejiyi &#8211; A Competitiveness Compass for the EU (Pusula) &#8211;  29.1.2025 tarihinde açıkladı.</p>
<p>Draghi Raporu (bkz., HBT S..441) üç ana fikir üzerine kurgulanmıştı: “1) AB&#8217;nin iş ortamını iyileştirmek için koordinasyon; 2) temiz teknolojiyi teşvik etmek, güvenlik açısından hassas sektörlerde kapasiteyi sağlamak ve karbondan arındırılmayı hedefleyen bir endüstriyel politika; 3) enerji ve dijital altyapıda, merkezi olarak finanse edilen bir kamu yatırım hamlesi. Bu yıllık 700-800 milyar avro gerektiren pahalı bir vizyondu.</p>
<p>Pusula için, Draghi&#8217;nin mali ve politika reçetelerine daha gerçekçi bir yol haritası özelliği kazandırmayı amaçlayan daha düşük maliyetli bir strateji dokümanı denilebilir. Pusula, Avrupa&#8217;nın düşük üretkenlik ve yenilikçilikçilik dinamiklerini üç faktörle açıklıyor:</p>
<p><em>i</em>) ABD teknoloji ve dijital sektörüyle karşılaştırıldığında bir yenilik açığı; <em>ii</em>) daha az sayıda yeni girişimin olduğu durağan bir endüstriyel yapı ve <em>iii</em>) düşük özel sektör araştırma ve yenilik harcaması.</p>
<p>Pusula, rekabetçilik için beş yatay kolaylaştırıcı tanımlıyor:</p>
<p>1. Bürokrasinin basitleştirilmesi; 2. Tek Pazar&#8217;a yönelik engellerin azaltılması; 3. Rekabetçiliğin finansmanı. 4. İşgücü becerilerinin yükseltilmesi ve kaliteli işlerin teşvik edilmesi; 5. AB ve ulusal düzeyde politikaların daha iyi koordinasyonu.</p>
<p>Sihirli sözcükleri “işbirliği ve koordinasyon” olan dokümanda yer verilen onlarca eylem, yasa, strateji, plan vb. kağıt üzerinde çalışılmamış hiçbir konunun olmadığına işaret etse de AB düzeyinde bunları yaşama geçirecek yönetişim kapasitesinin olup olmadığı tartışma götürür. Bir yandan bürokrasinin azaltılması hedeflenirken söz konusu pek çok referans doküman arasında kaybolmamak olanaksız.</p>
<p>Letta ve Draghi raporlarındaki derinlik ve vizyonu yansıtmaktan uzak olan Pusula, benzer dokümanlardaki şablonlaşmış kavramlarla dolu ve Avrupa’nın giderek karmaşıklaşan dünya düzeni karşısında yol haritası olabilecek yenilikçi yaklaşımlardan uzak görünmektedir.</p>
<p>Lizbon Ajandası’ndan (2000) bu yana kaçıncısıdır bilinmez ama yayınladığı stratejik dokümanlarla AB hâlâ yolunu arıyor. Ancak öyle anlaşılıyor ki AB’nin dünyayı ve kendisini anlayıp yorumlamakta sorunları var. Sorun yalnızca rekabet zayıflığı olsa sahip olunan kapasite ile (üretim becerisi, yetenek ve yetkinlikler, kültür vb.) konu bir biçimde yenilenip düzenlenerek çözümlenebilir. Sorun, yüz yılların değerlerindeki yıpranma, entelektüel zayıflama vb. nedenlerle son elli yılın ideoloji yoksunu “liderlerinin” yollarını bulamamaları olabilir mi? Çözüm olarak AB bütçe kurallarında yer alan savunma harcamalarındaki kısıtın kaldırmasıs görülmesi irdelenmesi gereken bir yaklaşım.</p>
<p>Avrupa ordusunun ve güvenliğinin tartışıldığı günlerde “AB savunma sanayii rekabet gücünün önemli bir itici gücü olmasına rağmen ölçek eksikliğinden dolayı potansiyelinin gerisinde kalmaktadır” tespitinden hareketle AB silah sanayisi kapasitesinin arttırılmasını istemektir.</p>
<p>“AB&#8217;nin savunma yenilikçiliğinde ve yeni gelişmiş silah sistemlerinin geliştirilmesinde geride kalma riski, ikili kullanım (dual-use) teknolojilerinde olumsuz yansımalar yaratabilir. Avrupa savunma sanayisi, tüm ekonomi için yeniliğin itici gücü olmalıdır” denilmektedir.</p>
<p>Getirisi çok tartışmalı ikili kullanım söylencesinden medet umularak, silah sanayisi gibi riskli ve maliyetli bir “araç” üzerinden rekabetçi, yenilikçi ve refahçı olmayı öngörmek çok dolaylı, maliyetli, kaynak israfına dayanan, savaş riski taşıyan ve önerilen diğer önlem ve önerilerle çelişen bir yol olarak görünüyor. Bu tercih “Rekabetçi bir Avrupa&#8217;nın şekillendirilmesinde, etkili sosyal politikalar merkezi öneme sahiptir” söylemiyle de çelişmektedir.</p>
<p>Sonuçta yenilik içermeyen, “eski” kokan bir stratejik dokümanın AB için de dünya için de iyi bir gelecek inşasında işe yaraması zor görünüyor.</p>
<p>Yazı: <strong>Müfit Akyos </strong>(<a href="mufitakyos@gmail.com" target="_blank" rel="noopener">mufitakyos@gmail.com</a>)<strong><br />
</strong></p>
<p><strong>Not:</strong> Bu yazı, HBT Dergi 465. sayıda yayımlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/ab-hala-yolunu-ariyor">Avrupa Birliği hâlâ yolunu arıyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">32275</post-id>	</item>
		<item>
		<title>DeepSeek ile düşünen yapay zekaya doğru</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/video/deepseek-ile-dusunen-yapay-zekaya-dogru</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 18 Mar 2025 18:53:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Video]]></category>
		<category><![CDATA[cem say]]></category>
		<category><![CDATA[çin]]></category>
		<category><![CDATA[DeepSeek]]></category>
		<category><![CDATA[orhan bursalı]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=32225</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çin&#8217;de geliştirilen DeepSeek neleri değiştirecek? Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Cem Say, yapay zekada bundan sonra neleri beklememiz gerektiğini HBT Yayın Danışmanı Orhan Bursalı&#8217;ya anlattı.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/video/deepseek-ile-dusunen-yapay-zekaya-dogru">DeepSeek ile düşünen yapay zekaya doğru</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span class="yt-core-attributed-string yt-core-attributed-string--white-space-pre-wrap" dir="auto"><span class="yt-core-attributed-string--link-inherit-color" dir="auto">Çin&#8217;de geliştirilen DeepSeek neleri değiştirecek? </span></span></p>
<p><span class="yt-core-attributed-string yt-core-attributed-string--white-space-pre-wrap" dir="auto"><span class="yt-core-attributed-string--link-inherit-color" dir="auto">Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Cem Say, yapay zekada bundan sonra neleri beklememiz gerektiğini HBT Yayın Danışmanı Orhan Bursalı&#8217;ya anlattı.</span></span></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/video/deepseek-ile-dusunen-yapay-zekaya-dogru">DeepSeek ile düşünen yapay zekaya doğru</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">32225</post-id>	</item>
		<item>
		<title>ABD Enerji Bakanlığı&#8217;ndan mikroelektroniklere 179 milyon dolarlık yatırım</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/abd-enerji-bakanligindan-mikroelektroniklere-179-milyon-dolarlik-yatirim</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 13 Feb 2025 10:07:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoyaşam]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[ABD Enerji Bakanlığı]]></category>
		<category><![CDATA[DOE]]></category>
		<category><![CDATA[enerji talebi]]></category>
		<category><![CDATA[Harriet Kung]]></category>
		<category><![CDATA[John Sarrao]]></category>
		<category><![CDATA[mikroelektronik]]></category>
		<category><![CDATA[teknoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=32055</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çok küçük elektronik tasarım ve bileşenlerin çalışması ve imalatı ile ilgili bir elektronik alanı olan mikroelektronikler, bilimsel keşifleri yönlendiren bilgisayarlara, tıbbi cihazlara ve son teknoloji aygıtlara güç veriyor. Ancak, bu gelişmeler artan bir enerji talebini de beraberinde getiriyor. Öte yandan cihazları küçültmek için kullanılan mevcut yöntemler de sınırlarına yaklaşmış durumda. Bu nedenle araştırmacıların, daha fazla bilgi işlem gücü ve daha fazla veri işleme taleplerini dengeleyen ve enerji tüketimini azaltan yeni bir mikroelektronik yaklaşımı bulması gerekiyor. Benzer şekilde yapay zekânın entegrasyonu da enerji tüketimini hızlandırıyor ve mevcut gidişatın sürdürülemez olduğu yönünde endişeler yaratıyor. 3 MERKEZE 179 MİLYON DOLAR ABD Enerji Bakanlığı (DOE) ise bu zorluğun üstesinden gelmek için mikroelektronik üzerine çalışan üç bilimsel araştırma merkezine (MEERCAT, ELMIC ve CHIME) 179 milyon dolar fon ayırmış durumda. Bu adımla birlikte söz konusu merkezlerin, endüstrideki ortaklarıyla birlikte çalışarak, enerji açısından daha verimli mikroelektronikler geliştirmek için birden fazla kurum ve disiplinden araştırmacıyı bir araya getirmesi bekleniyor. Aşırı soğuk, yüksek radyasyon ve yüksek manyetik alan gibi aşırı koşullarda güvenilir bir şekilde performans gösterebilen teknolojilerin geliştirilmesi hedefleniyor. GÜNLÜK YAŞAMIMIZI İYİLEŞTİRECEK GELİŞMELER “Mikroelektronikteki gelişmeler, bilimsel keşifleri ilerletmek için kritik öneme sahip,” diyen DOE Bilim Ofisi Bilim Programları Müdür Yardımcısı Harriet Kung, bu araştırma merkezlerinde yaşanacak gelişmelerin, günlük yaşamlarımızı iyileştireceğini söylüyor. “Bu yenilikçi ortak tasarım yaklaşımıyla mikroelektronik ekosistemindeki ortaklarımızla iş birliği yapma fırsatından dolayı minnettarız, diye belirten DOE&#8217;nin SLAC Ulusal Hızlandırıcı Laboratuvarı Direktörü John Sarrao ise şunları ekliyor: “DOE merkezleri, yeni ve gelişmiş mikroelektronik teknolojilerinin geliştirilmesi için temel araştırmaları yönlendirerek artan enerji ihtiyaçlarımızı karşılayacak.” Kaynak</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/abd-enerji-bakanligindan-mikroelektroniklere-179-milyon-dolarlik-yatirim">ABD Enerji Bakanlığı&#8217;ndan mikroelektroniklere 179 milyon dolarlık yatırım</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Çok küçük elektronik tasarım ve bileşenlerin çalışması ve imalatı ile ilgili bir elektronik alanı olan mikroelektronikler, bilimsel keşifleri yönlendiren bilgisayarlara, tıbbi cihazlara ve son teknoloji aygıtlara güç veriyor.</p>
<p>Ancak, bu gelişmeler artan bir enerji talebini de beraberinde getiriyor. Öte yandan cihazları küçültmek için kullanılan mevcut yöntemler de sınırlarına yaklaşmış durumda.</p>
<p>Bu nedenle araştırmacıların, daha fazla bilgi işlem gücü ve daha fazla veri işleme taleplerini dengeleyen ve enerji tüketimini azaltan yeni bir mikroelektronik yaklaşımı bulması gerekiyor.</p>
<p>Benzer şekilde yapay zekânın entegrasyonu da enerji tüketimini hızlandırıyor ve mevcut gidişatın sürdürülemez olduğu yönünde endişeler yaratıyor.</p>
<h5><strong>3 MERKEZE 179 MİLYON DOLAR</strong></h5>
<p>ABD Enerji Bakanlığı (DOE) ise bu zorluğun üstesinden gelmek için mikroelektronik üzerine çalışan üç bilimsel araştırma merkezine (MEERCAT, ELMIC ve CHIME) 179 milyon dolar fon ayırmış durumda.</p>
<p>Bu adımla birlikte söz konusu merkezlerin, endüstrideki ortaklarıyla birlikte çalışarak, enerji açısından daha verimli mikroelektronikler geliştirmek için birden fazla kurum ve disiplinden araştırmacıyı bir araya getirmesi bekleniyor.</p>
<p>Aşırı soğuk, yüksek radyasyon ve yüksek manyetik alan gibi aşırı koşullarda güvenilir bir şekilde performans gösterebilen teknolojilerin geliştirilmesi hedefleniyor.</p>
<h5><strong>GÜNLÜK YAŞAMIMIZI İYİLEŞTİRECEK GELİŞMELER</strong></h5>
<p>“Mikroelektronikteki gelişmeler, bilimsel keşifleri ilerletmek için kritik öneme sahip,” diyen DOE Bilim Ofisi Bilim Programları Müdür Yardımcısı Harriet Kung, bu araştırma merkezlerinde yaşanacak gelişmelerin, günlük yaşamlarımızı iyileştireceğini söylüyor.</p>
<p>“Bu yenilikçi ortak tasarım yaklaşımıyla mikroelektronik ekosistemindeki ortaklarımızla iş birliği yapma fırsatından dolayı minnettarız, diye belirten DOE&#8217;nin SLAC Ulusal Hızlandırıcı Laboratuvarı Direktörü John Sarrao ise şunları ekliyor:</p>
<p>“DOE merkezleri, yeni ve gelişmiş mikroelektronik teknolojilerinin geliştirilmesi için temel araştırmaları yönlendirerek artan enerji ihtiyaçlarımızı karşılayacak.”</p>
<p><a href="https://scitechdaily.com/the-179-million-race-to-reinvent-microelectronics-for-ai-and-energy-efficiency/" target="_blank" rel="noopener"><strong>Kaynak</strong></a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/abd-enerji-bakanligindan-mikroelektroniklere-179-milyon-dolarlik-yatirim">ABD Enerji Bakanlığı&#8217;ndan mikroelektroniklere 179 milyon dolarlık yatırım</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">32055</post-id>	</item>
		<item>
		<title>İnsanlığın bitmeyen sevdası: Beni Ay’a uçur!</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/insanligin-bitmeyen-sevdasi-beni-aya-ucur</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 07 Jun 2023 11:58:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fizik ve Uzay]]></category>
		<category><![CDATA[Gezegenimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[apollo 11]]></category>
		<category><![CDATA[astronot]]></category>
		<category><![CDATA[ay]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Buzz Aldrin]]></category>
		<category><![CDATA[dünya]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[evren]]></category>
		<category><![CDATA[frank sinatra]]></category>
		<category><![CDATA[gezegenler]]></category>
		<category><![CDATA[güneş]]></category>
		<category><![CDATA[güneş sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[ilham]]></category>
		<category><![CDATA[jules verne]]></category>
		<category><![CDATA[keşif]]></category>
		<category><![CDATA[kültür]]></category>
		<category><![CDATA[lazer]]></category>
		<category><![CDATA[Michael Collins]]></category>
		<category><![CDATA[mitoloji]]></category>
		<category><![CDATA[nasa]]></category>
		<category><![CDATA[Neil Armstrong]]></category>
		<category><![CDATA[roket]]></category>
		<category><![CDATA[teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[uçak]]></category>
		<category><![CDATA[uçmak]]></category>
		<category><![CDATA[uzay]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29603</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsanlığın Ay’a yolculuğunun dönüm noktası şüphesiz Apollo 11 göreviydi. 20 Temmuz 1969’da bir insan ilk defa Ay’a ayak basıp şu sözleri söyleyecekti: “Bu adam için küçük, insanlık için büyük bir adım”. Ay’ın, mitoloji ve kültüre etkisiyle beraber bilime ilham veren yanlarını da hatırlayarak Apollo 11 görevini anıyoruz. ABD, Kuzey Carolina’daki Kitty Hawk kasabası 1903 yılında tarihi bir olaya tanıklık etti. Tasarımcı Orville Wright (1871-1948), 12 saniye sürecek 37 metrelik bir uçuş yaptı. Bu bir ilkti! Kendisinden önce insanlı uçuş için çalışan onlarca bilim insanı ve mucidin çabasını başarıyla nihayete erdiren Wright, insanlığın kuşları taklit edebileceğinin habercisiydi. Orville’ın bu “küçük” ama “büyük” uçuşunun 66 yıl sonrasında ise insanlık, kuşların bile yapamayacağı bir şeyi yapacak ve Ay’a insanlı ilk uçuşunu gerçekleştirecekti. Ancak Neil Armstrong’un Ay’a ayak basışına geçmeden önce biraz geriye gidelim. Geceyi aydınlatan Ay’ı, romantiklerin dostu ve kurt adam efsanesinin çıkış noktası olarak biliriz. Karanlığın içindeki aydınlıktır Ay. Ufukta çok yakın gibi görünse de ulaşılması güç bir noktada olan uydumuzun boyutu, evreleri, bir yüze benzeyen tuhaf lekeleriyle bugün bile etkileyiciliğini korumakla birlikte tüm eski medeniyetler için bir gizemdi. En küçük kum zerreciğinden engin gökyüzüne kadar kozmosu tanımaya çalışmak, bilimin motivasyonu ise Ay da insanlığın ilk büyük bilimsel motivasyonlarından biriydi. Tabii burada mitlere de değinmeden geçemeyiz. Tarihçi Liba Taub, Plutarhos’a referans vererek bilim ve mitlerin daima diyalog içinde olduğunu, bilimsel araştırma ve mitolojinin rakip değil; daha ziyade, doğayı tam olarak dikkate almanın, anlamaya çalışmanın “iki tamamlayıcı yönü” ifadesini kullanıyor. Bu sebeple de Ay, tarih boyunca neredeyse her kültürün mitolojisinde yerini alacaktı. Bu Yunanlılar için Ay tanrıçası Selene; Romalılar için Luna veya Çinliler için Chang’e’ydi (Aynı zamanda uzay görevlerinin de ismi). Kuzey Kutbu’ndaki Inuit yerlilerinin bile Ay tanrısı var. Çünkü Ay her gece oradan bizi izliyor ve hatta doğa olaylarına neden olarak gücünü gösteriyordu. Bunun bir açıklamaya kavuşması lazımdı. Ay tam anlamıyla bir gizemdi. Güneş, aydınlıkta parıldarken gece “doğan” Ay, tam anlamıyla merak uyandırıyordu. İlk dönem gökyüzü gözlemcileri, Ay ışığının kaynağı, hangi içerikten yapıldığı ve orada yaşam olup olmadığı hakkında spekülasyonlar yapacaktı. Biricik uydumuz merak uyandırıyor ve bilimsel çalışmalara ilham vermede büyük bir rol oynuyordu. “Beni Ay’a uçur” Modern bilimin yükselişinden sonra bile Ay, edebiyattan şiire, şarkılardan filmlere özellikle kültür ve sanattaki etkisini koruyor. Ay hem kurt adam efsanesine hem de “Beni Ay’a Uçur” diyen Frank Sinatra’ya ilham olabiliyor. Burada bilim ve sanat arasındaki kültürel etkileşim oldukça ilginç. Zira Kepler’in “Somnium” eserinden sonra Ay yolculukları, aralarında Cyrano de Bergerac ve Daniel Defoe gibi yazarların arasında popüler bir cazibe alanı haline geldi. 1827’de bir Joseph Atterley “Ay’a Bir Yolculuk”u yazdı. Daha sonra 1865’te Jules Verne, itişi güçlü bir top tarafından fırlatılan uzay kapsülü teknolojisini hayal ederek “Ay’a Yolculuk”u yazdı ve bilimkurgu edebiyatının kurucularından biri olarak üne kavuştu. (Eserleri bugün bilime ilham vermeye devam ediyor.) Tabii burada edebi (bilimkurgu) fantezilerin merakı körüklediği, bunun da bilimsel çalışmaların yolunu açtığı, yön gösterdiğini de söylemek lazım. Ay döngülerinin doğru bir takvim oluşturmadaki önemi, astronominin gelişiminde temel bir unsur olan tutulmalarda Ay’ın rolü gibi sorular, modern öncesi biliminin önemli Ay çalışmalarıydı diyebiliriz. Ancak dönüm noktası Isaac Newton’ın çalışmaları olacaktı. Ay’ın yerçekimi tarafından yönlendirilen “düşen bir elma gibi” olduğunu fark etmesinin ardından bilim, bir daha hiç eskisi gibi olmayacak ve bugünkü modern haline evrilecekti. Newton ve ardılları, Dünya’nın yerçekiminin üstesinden gelmenin ve Ay’a uçmanın ne kadar zor olabileceğinin farkındaydı ama Newton’un fiziği aynı zamanda bunu yapmak için mekanik gereksinimlerin tam olarak ne olduğu da belirleyecekti. 20. yüzyılda bu gereksinimlerin peşinden giden bilim insanı ve mucitler, roket teknolojisinin mimarları olacak ve Apollo 11 astronotları Neil Armstrong, Buzz Aldrin ve Michael Collins’i Ay’a taşıyan çok aşamalı Satürn V’in yolunu açacaklardı. Bilim ile kültür etkileşiminin sonucunda Ay’a ayak basan Armstrong’un “küçük” ama insanlığın “büyük” adımı, tüm insanlığa evrendeki tek bir topluluk olarak temel birlik ve beraberliğini de hatırlatmış oldu. Görsel altı: NASA’nın Apollo 11 görevinin üç mürettebat üyesi; Komutan Neil Armstrong (solda), Komuta Modülü Pilotu Michael Collins (ortada) ve Ay Modülü Pilotu Edwin “Buzz” Aldrin Jr, fırlatma öncesi poz veriyorlar. NASA, astronotları Ay’a nasıl gönderdi? 1957’de ABD ve Sovyetler Birliği arasında uzayda üstünlük kurma yarışının bir parçası olarak gelişen Apollo programı, NASA’nın 1960’ların sonundan 1970’lerin başına, insanları Ay’a indirme projesinin adıydı. Bu süreçte hem Sovyetler Birliği hem de ABD bu amaçla çok çaba sarf etti ve uzay çalışmalarına büyük katkılarda bulundular. Ancak bunu nihai olarak başaran, Apollo 11 görevi ile NASA oldu ve tarihte ilk kez astronotları Ay’ın yüzeyine indirdi. Ancak bu başarı ile ABD, Soğuk Savaş sırasında Sovyetler Birliği’ne karşı uzay yarışında zafer ilan edebildi. Önce Mercury ve ardından Gemini görevleriyle Apollo programına hazırlık yapan NASA, 1961’den itibaren Apollo programı için toplam 11 uzay uçuşu planladı; NASA’ya göre, test edilen ekipmanlardan dördü ve diğer yedi uçuştan altısı Ay’a indi. İlk mürettebatlı uçuş 1968’de, son görev ise 1972’de gerçekleşti. NASA, Apollo için birkaç yeni araç geliştirecekti. O güne kadar en büyük fırlatma araçlarından biri olan Satürn V, 36 katlı bir bina kadar uzundu ve üç kademeden oluşuyordu. Roketin üstünde, üç kişilik bir kapsül olan Apollo komut modülü vardı. Geminin içi, yaklaşık bir hafta süren Ay yolculukları sırasında oldukça sıkışık seyahat koşulları sağlayan (bir arabanın içi kadar genişlikteki) bir alana sahipti. Son olarak, astronotları Ay yüzeyine indiren Ay modülü vardı. Yüzey gezileri bittiğinde ve astronotlar içeriye tırmandıktan sonra, Ay modülünün üst kısmı motorunu ateşliyor ve Dünya’ya dönüş için modül yükseliyordu. 12 astronot Ay’a gitti ve 283 milyar dolar harcandı Trajik bir teknik aksaklık yüzünden mürettebatın hayatını kaybettiği Apollo-1 ve büyük Apollo-11 başarısı dahil tüm misyonlar sona erdiğinde 12 astronot Ay’ın yüzeyinde yürümüş veya bir şekilde temas etmişti. Bilimsel araştırmalar yapıldı ve Dünya’daki araştırmacılar için de kaya örnekleri toplandı. (Bu numuneler, toplandıktan onlarca yıl sonra bile halen yeni keşifler yapmak için kullanılıyor.) SpaceFlight Insider’e göre, Apollo programı ABD’de yaklaşık yarım milyon insanın istihdam edilmesini gerektiren anıtsal bir çabaydı. Planetary Society’ye göre ise programın ömrü boyunca toplam 28 milyar dolar (enflasyona göre ayarlandığında yaklaşık 283 milyar dolar) harcanmıştı. Görsel altı: Apollo 11 görevi sırasında Ay’a yerleştirilen lazer dalga reflektörü (LRR) 50 yıldan uzun bir süreden sonra halen çalışıyor. Apollo görevleriyle ilgili az bilinen gerçekler 20 Temmuz 1969’da Apollo 11’in Ay’a astronot indirmesi, bilim tarihi için bir rüyanın gerçek olmasıydı. Peki ama bu görevle ilgili neler biliyoruz? Neil Armstrong’un Ay’a ilk adımını atması ve bunu gösteren fotoğraflarla birlikte “Bu adam için küçük, insanlık için büyük bir adım” sözleri yediden yetmişe birçoğumuzun aklındadır. Ancak görevle ilgili başka spesifik ayrıntılar var. Ay modülünde sadece 1 dakikalık yedek yakıt kalmıştı NASA düzeyindeki bir Ay modülünün yakıtının bitmiş olması şaşırtıcı olsa da bu açıklama NASA tarafından yapıldı. Yakıtlarını 16 km boyunca kullanmayan Apollo 10’u hesaba kattıklarını, ancak Armstrong ve Buzz Aldrin’in yüzeye inmek istediklerinde, inişin hesaba katılmadığı bazı hesaplamalar nedeniyle 7 kilometrelik daha yakıt kaybolduğunu söyledi. Ayrıca başka bir engel daha vardı: İlk iniş yeri, düz olmayan bir kraterin ortasına denk gelmiş ve bu yüzden modülü bu kraterin kenarına birkaç kilometre daha hareket ettirmeleri gerekmişti. Neil Armstrong, Ay modülünü manevra etmeyi başardı, böylece güvenli bir pozisyonda indiler. Ancak tüm bu manevralar, modülde çok az yakıt bırakmıştı. Mürettebat sadece birkaç saat boyunca Ay’da kaldı Apollo 11, Ay’da bir günden az kalmak için çok uzun bir yolculuk yapmıştı. Daha sonraki Ay görevleri, Dünya’nın uydusunun yüzeyinde daha fazla zaman harcamasına rağmen, Armstrong ve Aldrin’in görevi düşünüldüğü gibi çok uzun sürmedi. Tüm Apollo 11 misyonu, 16 Temmuz’daki fırlatılışından 24 Temmuz 1969’da Pasifik Okyanusu’na dönüşüne kadar toplam 8 gün sürdü. İki astronot ayda harcanan her saniyeyi kullandı. Zemin seviyesinde bir kamera ve ABD bayrağı diktiler, bir uzay rüzgâr kolektörü kurdular ve tarihi anı işaretleyen bir hatıra plaketi yerleştirdiler. Ay’da isimleri olan madalyonlar, sismograf ve lazer dalga reflektörü bıraktılar. Ayrıca çok büyük miktar olmasa da kaya ve toz topladılar. Hatta zamanlarının bir kısmını o zamanki ABD başkanı Richard Nixon ile konuşmak için kullandılar. Lazer dalga reflektörü günümüzde halen çalışıyor Apollo 11 göreviyle Ay’a yerleştirilen lazer dalga reflektörü (LRR) 50 yıldan uzun bir süreden sonra halen çalışıyor. Bu reflektörler, tam olarak bir ışık ışınının veya bu durumda lazerin yayıldığı yönde yansıyan özel aynalara sahiptir. Bu yansımalar, fazla enerji tüketmemesinin yanında NASA’ya her gün Ay hakkında yeni şeyler öğretiyor. Bu reflektörler, dünyadaki büyük teleskoplar tarafından gönderilen lazer dalgalarıyla aydınlatılıyor. Lazer dalgası, teleskop tarafından gözlemlenebiliyor ve araştırmacılara, Ay’ın herhangi bir dönüş anında tam olarak Dünya’ya olan mesafesini; aynı zamanda, Ay’ın Dünya’nın; Dünya’nın Güneş’in ve Dünya’nın kendi ekseni etrafında dönmesini ölçmeyi sağlıyor. Lazer dalga reflektörü, 50 yılı aşkın süredir kendi gezegenimizi daha iyi tanımak için bilgi sağlamaya devam ediyor. Batuhan Sarıcan / batusarican@gmail.com Kaynak: https://sciencenews.org/blog/context/moon-myth-voyages-preceded-apollo-landing https://www.space.com/apollo-program-overview.html https://medium.com/history-of-yesterday/lesser-known-facts-from-apollo-11-3604d2e435a5 *Bu yazı, HBT Dergi 227. sayıda yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/insanligin-bitmeyen-sevdasi-beni-aya-ucur">İnsanlığın bitmeyen sevdası: Beni Ay’a uçur!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_29609" style="width: 510px" class="wp-caption aligncenter"><img fetchpriority="high" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-29609" class="wp-image-29609" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/06/ay3.jpg" alt="" width="500" height="342" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/06/ay3.jpg 800w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/06/ay3-300x205.jpg 300w" sizes="(max-width: 500px) 100vw, 500px" /><p id="caption-attachment-29609" class="wp-caption-text">Görsel: pexels.com / Frank Cone</p></div>
<p>İnsanlığın Ay’a yolculuğunun dönüm noktası şüphesiz Apollo 11 göreviydi. 20 Temmuz 1969’da bir insan ilk defa Ay’a ayak basıp şu sözleri söyleyecekti: “Bu adam için küçük, insanlık için büyük bir adım”. Ay’ın, mitoloji ve kültüre etkisiyle beraber bilime ilham veren yanlarını da hatırlayarak Apollo 11 görevini anıyoruz.</p>
<p>ABD, Kuzey Carolina’daki Kitty Hawk kasabası 1903 yılında tarihi bir olaya tanıklık etti. Tasarımcı Orville Wright (1871-1948), 12 saniye sürecek 37 metrelik bir uçuş yaptı. Bu bir ilkti! Kendisinden önce insanlı uçuş için çalışan onlarca bilim insanı ve mucidin çabasını başarıyla nihayete erdiren Wright, insanlığın kuşları taklit edebileceğinin habercisiydi. Orville’ın bu “küçük” ama “büyük” uçuşunun 66 yıl sonrasında ise insanlık, kuşların bile yapamayacağı bir şeyi yapacak ve Ay’a insanlı ilk uçuşunu gerçekleştirecekti. Ancak Neil Armstrong’un Ay’a ayak basışına geçmeden önce biraz geriye gidelim.</p>
<p>Geceyi aydınlatan Ay’ı, romantiklerin dostu ve kurt adam efsanesinin çıkış noktası olarak biliriz. Karanlığın içindeki aydınlıktır Ay. Ufukta çok yakın gibi görünse de ulaşılması güç bir noktada olan uydumuzun boyutu, evreleri, bir yüze benzeyen tuhaf lekeleriyle bugün bile etkileyiciliğini korumakla birlikte tüm eski medeniyetler için bir gizemdi.</p>
<p>En küçük kum zerreciğinden engin gökyüzüne kadar kozmosu tanımaya çalışmak, bilimin motivasyonu ise Ay da insanlığın ilk büyük bilimsel motivasyonlarından biriydi. Tabii burada mitlere de değinmeden geçemeyiz. Tarihçi Liba Taub, Plutarhos’a referans vererek bilim ve mitlerin daima diyalog içinde olduğunu, bilimsel araştırma ve mitolojinin rakip değil; daha ziyade, doğayı tam olarak dikkate almanın, anlamaya çalışmanın “iki tamamlayıcı yönü” ifadesini kullanıyor.</p>
<p>Bu sebeple de Ay, tarih boyunca neredeyse her kültürün mitolojisinde yerini alacaktı. Bu Yunanlılar için Ay tanrıçası Selene; Romalılar için Luna veya Çinliler için Chang’e’ydi (Aynı zamanda uzay görevlerinin de ismi). Kuzey Kutbu’ndaki Inuit yerlilerinin bile Ay tanrısı var. Çünkü Ay her gece oradan bizi izliyor ve hatta doğa olaylarına neden olarak gücünü gösteriyordu. Bunun bir açıklamaya kavuşması lazımdı.</p>
<p>Ay tam anlamıyla bir gizemdi. Güneş, aydınlıkta parıldarken gece “doğan” Ay, tam anlamıyla merak uyandırıyordu. İlk dönem gökyüzü gözlemcileri, Ay ışığının kaynağı, hangi içerikten yapıldığı ve orada yaşam olup olmadığı hakkında spekülasyonlar yapacaktı. Biricik uydumuz merak uyandırıyor ve bilimsel çalışmalara ilham vermede büyük bir rol oynuyordu.</p>
<p><strong>“Beni Ay’a uçur”</strong></p>
<p>Modern bilimin yükselişinden sonra bile Ay, edebiyattan şiire, şarkılardan filmlere özellikle kültür ve sanattaki etkisini koruyor. Ay hem kurt adam efsanesine hem de “Beni Ay’a Uçur” diyen Frank Sinatra’ya ilham olabiliyor. Burada bilim ve sanat arasındaki kültürel etkileşim oldukça ilginç. Zira Kepler’in “Somnium” eserinden sonra Ay yolculukları, aralarında Cyrano de Bergerac ve Daniel Defoe gibi yazarların arasında popüler bir cazibe alanı haline geldi. 1827’de bir Joseph Atterley “Ay’a Bir Yolculuk”u yazdı.</p>
<p>Daha sonra 1865’te Jules Verne, itişi güçlü bir top tarafından fırlatılan uzay kapsülü teknolojisini hayal ederek “Ay’a Yolculuk”u yazdı ve bilimkurgu edebiyatının kurucularından biri olarak üne kavuştu. (Eserleri bugün bilime ilham vermeye devam ediyor.) Tabii burada edebi (bilimkurgu) fantezilerin merakı körüklediği, bunun da bilimsel çalışmaların yolunu açtığı, yön gösterdiğini de söylemek lazım.</p>
<p>Ay döngülerinin doğru bir takvim oluşturmadaki önemi, astronominin gelişiminde temel bir unsur olan tutulmalarda Ay’ın rolü gibi sorular, modern öncesi biliminin önemli Ay çalışmalarıydı diyebiliriz. Ancak dönüm noktası Isaac Newton’ın çalışmaları olacaktı. Ay’ın yerçekimi tarafından yönlendirilen “düşen bir elma gibi” olduğunu fark etmesinin ardından bilim, bir daha hiç eskisi gibi olmayacak ve bugünkü modern haline evrilecekti.</p>
<p>Newton ve ardılları, Dünya’nın yerçekiminin üstesinden gelmenin ve Ay’a uçmanın ne kadar zor olabileceğinin farkındaydı ama Newton’un fiziği aynı zamanda bunu yapmak için mekanik gereksinimlerin tam olarak ne olduğu da belirleyecekti.</p>
<p>20. yüzyılda bu gereksinimlerin peşinden giden bilim insanı ve mucitler, roket teknolojisinin mimarları olacak ve Apollo 11 astronotları Neil Armstrong, Buzz Aldrin ve Michael Collins’i Ay’a taşıyan çok aşamalı Satürn V’in yolunu açacaklardı. Bilim ile kültür etkileşiminin sonucunda Ay’a ayak basan Armstrong’un “küçük” ama insanlığın “büyük” adımı, tüm insanlığa evrendeki tek bir topluluk olarak temel birlik ve beraberliğini de hatırlatmış oldu.</p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-29607 size-large aligncenter" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/06/ay1-1024x735.jpg" alt="" width="730" height="524" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/06/ay1-1024x735.jpg 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/06/ay1-300x215.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/06/ay1.jpg 1173w" sizes="(max-width: 730px) 100vw, 730px" /></p>
<p><strong>Görsel altı:</strong> NASA’nın Apollo 11 görevinin üç mürettebat üyesi; Komutan Neil Armstrong (solda), Komuta Modülü Pilotu Michael Collins (ortada) ve Ay Modülü Pilotu Edwin “Buzz” Aldrin Jr, fırlatma öncesi poz veriyorlar.</p>
<p><strong>NASA, astronotları Ay’a nasıl gönderdi?</strong></p>
<p>1957’de ABD ve Sovyetler Birliği arasında uzayda üstünlük kurma yarışının bir parçası olarak gelişen Apollo programı, NASA’nın 1960’ların sonundan 1970’lerin başına, insanları Ay’a indirme projesinin adıydı. Bu süreçte hem Sovyetler Birliği hem de ABD bu amaçla çok çaba sarf etti ve uzay çalışmalarına büyük katkılarda bulundular. Ancak bunu nihai olarak başaran, Apollo 11 görevi ile NASA oldu ve tarihte ilk kez astronotları Ay’ın yüzeyine indirdi. Ancak bu başarı ile ABD, Soğuk Savaş sırasında Sovyetler Birliği’ne karşı uzay yarışında zafer ilan edebildi.</p>
<p>Önce Mercury ve ardından Gemini görevleriyle Apollo programına hazırlık yapan NASA, 1961’den itibaren Apollo programı için toplam 11 uzay uçuşu planladı; NASA’ya göre, test edilen ekipmanlardan dördü ve diğer yedi uçuştan altısı Ay’a indi. İlk mürettebatlı uçuş 1968’de, son görev ise 1972’de gerçekleşti.</p>
<p>NASA, Apollo için birkaç yeni araç geliştirecekti. O güne kadar en büyük fırlatma araçlarından biri olan Satürn V, 36 katlı bir bina kadar uzundu ve üç kademeden oluşuyordu. Roketin üstünde, üç kişilik bir kapsül olan Apollo komut modülü vardı. Geminin içi, yaklaşık bir hafta süren Ay yolculukları sırasında oldukça sıkışık seyahat koşulları sağlayan (bir arabanın içi kadar genişlikteki) bir alana sahipti. Son olarak, astronotları Ay yüzeyine indiren Ay modülü vardı. Yüzey gezileri bittiğinde ve astronotlar içeriye tırmandıktan sonra, Ay modülünün üst kısmı motorunu ateşliyor ve Dünya’ya dönüş için modül yükseliyordu.</p>
<p><strong>12 astronot Ay’a gitti ve 283 milyar dolar harcandı</strong></p>
<p>Trajik bir teknik aksaklık yüzünden mürettebatın hayatını kaybettiği Apollo-1 ve büyük Apollo-11 başarısı dahil tüm misyonlar sona erdiğinde 12 astronot Ay’ın yüzeyinde yürümüş veya bir şekilde temas etmişti. Bilimsel araştırmalar yapıldı ve Dünya’daki araştırmacılar için de kaya örnekleri toplandı. (Bu numuneler, toplandıktan onlarca yıl sonra bile halen yeni keşifler yapmak için kullanılıyor.)</p>
<p>SpaceFlight Insider’e göre, Apollo programı ABD’de yaklaşık yarım milyon insanın istihdam edilmesini gerektiren anıtsal bir çabaydı. Planetary Society’ye göre ise programın ömrü boyunca toplam 28 milyar dolar (enflasyona göre ayarlandığında yaklaşık 283 milyar dolar) harcanmıştı.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-29608 size-large aligncenter" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/06/ay2-1024x470.jpg" alt="" width="730" height="335" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/06/ay2-1024x470.jpg 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/06/ay2-300x138.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/06/ay2.jpg 1600w" sizes="auto, (max-width: 730px) 100vw, 730px" /></p>
<p><strong>Görsel altı:</strong> Apollo 11 görevi sırasında Ay’a yerleştirilen lazer dalga reflektörü (LRR) 50 yıldan uzun bir süreden sonra halen çalışıyor.</p>
<p><strong>Apollo görevleriyle ilgili az bilinen gerçekler</strong></p>
<p>20 Temmuz 1969’da Apollo 11’in Ay’a astronot indirmesi, bilim tarihi için bir rüyanın gerçek olmasıydı. Peki ama bu görevle ilgili neler biliyoruz? Neil Armstrong’un Ay’a ilk adımını atması ve bunu gösteren fotoğraflarla birlikte “Bu adam için küçük, insanlık için büyük bir adım” sözleri yediden yetmişe birçoğumuzun aklındadır. Ancak görevle ilgili başka spesifik ayrıntılar var.</p>
<p><strong>Ay modülünde sadece 1 dakikalık yedek yakıt kalmıştı</strong></p>
<p>NASA düzeyindeki bir Ay modülünün yakıtının bitmiş olması şaşırtıcı olsa da bu açıklama NASA tarafından yapıldı. Yakıtlarını 16 km boyunca kullanmayan Apollo 10’u hesaba kattıklarını, ancak Armstrong ve Buzz Aldrin’in yüzeye inmek istediklerinde, inişin hesaba katılmadığı bazı hesaplamalar nedeniyle 7 kilometrelik daha yakıt kaybolduğunu söyledi.</p>
<p>Ayrıca başka bir engel daha vardı: İlk iniş yeri, düz olmayan bir kraterin ortasına denk gelmiş ve bu yüzden modülü bu kraterin kenarına birkaç kilometre daha hareket ettirmeleri gerekmişti. Neil Armstrong, Ay modülünü manevra etmeyi başardı, böylece güvenli bir pozisyonda indiler. Ancak tüm bu manevralar, modülde çok az yakıt bırakmıştı.</p>
<p><strong>Mürettebat sadece birkaç saat boyunca Ay’da kaldı</strong></p>
<p>Apollo 11, Ay’da bir günden az kalmak için çok uzun bir yolculuk yapmıştı. Daha sonraki Ay görevleri, Dünya’nın uydusunun yüzeyinde daha fazla zaman harcamasına rağmen, Armstrong ve Aldrin’in görevi düşünüldüğü gibi çok uzun sürmedi. Tüm Apollo 11 misyonu, 16 Temmuz’daki fırlatılışından 24 Temmuz 1969’da Pasifik Okyanusu’na dönüşüne kadar toplam 8 gün sürdü.</p>
<p>İki astronot ayda harcanan her saniyeyi kullandı. Zemin seviyesinde bir kamera ve ABD bayrağı diktiler, bir uzay rüzgâr kolektörü kurdular ve tarihi anı işaretleyen bir hatıra plaketi yerleştirdiler. Ay’da isimleri olan madalyonlar, sismograf ve lazer dalga reflektörü bıraktılar. Ayrıca çok büyük miktar olmasa da kaya ve toz topladılar. Hatta zamanlarının bir kısmını o zamanki ABD başkanı Richard Nixon ile konuşmak için kullandılar.</p>
<p><strong>Lazer dalga reflektörü günümüzde halen çalışıyor</strong></p>
<p>Apollo 11 göreviyle Ay’a yerleştirilen lazer dalga reflektörü (LRR) 50 yıldan uzun bir süreden sonra halen çalışıyor. Bu reflektörler, tam olarak bir ışık ışınının veya bu durumda lazerin yayıldığı yönde yansıyan özel aynalara sahiptir. Bu yansımalar, fazla enerji tüketmemesinin yanında NASA’ya her gün Ay hakkında yeni şeyler öğretiyor.</p>
<p>Bu reflektörler, dünyadaki büyük teleskoplar tarafından gönderilen lazer dalgalarıyla aydınlatılıyor. Lazer dalgası, teleskop tarafından gözlemlenebiliyor ve araştırmacılara, Ay’ın herhangi bir dönüş anında tam olarak Dünya’ya olan mesafesini; aynı zamanda, Ay’ın Dünya’nın; Dünya’nın Güneş’in ve Dünya’nın kendi ekseni etrafında dönmesini ölçmeyi sağlıyor. Lazer dalga reflektörü, 50 yılı aşkın süredir kendi gezegenimizi daha iyi tanımak için bilgi sağlamaya devam ediyor.</p>
<p><strong>Batuhan Sarıcan / <a href="mailto:batusarican@gmail.com">batusarican@gmail.com</a></strong></p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p><strong><a href="https://sciencenews.org/blog/context/moon-myth-voyages-preceded-apollo-landing">https://sciencenews.org/blog/context/moon-myth-voyages-preceded-apollo-landing</a></strong></p>
<p><strong><a href="https://www.space.com/apollo-program-overview.html">https://www.space.com/apollo-program-overview.html</a></strong></p>
<p><strong><a href="https://medium.com/history-of-yesterday/lesser-known-facts-from-apollo-11-3604d2e435a5">https://medium.com/history-of-yesterday/lesser-known-facts-from-apollo-11-3604d2e435a5</a></strong></p>
<p><em><strong>*Bu yazı, HBT Dergi <a href="https://abonelik.herkesebilimteknoloji.com/urun/sayi-227-31-temmuz-2020-dijital-pdf/">227. sayıda</a> yayınlanmıştır.</strong></em></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/insanligin-bitmeyen-sevdasi-beni-aya-ucur">İnsanlığın bitmeyen sevdası: Beni Ay’a uçur!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29603</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Türkiye ve bilimsel araştırma kıtlığı</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/turkiye-ve-bilimsel-arastirma-kitligi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 30 May 2023 08:37:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoyaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[ar-ge]]></category>
		<category><![CDATA[avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[avrupa birliği]]></category>
		<category><![CDATA[bilimsel araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[öğretim]]></category>
		<category><![CDATA[teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[tüba]]></category>
		<category><![CDATA[tübitak]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[üniversite]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29544</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye’de birçok değerli bilim insanı olduğunu hepimiz biliyoruz. Hemen her konuda Dünyadaki gelişmeleri izleyebilen ve orijinal katkıda bulunan araştırmacı hocalar var. Toplum olarak zaman zaman bu kişileri tanıma fırsatını da buluyoruz. Peki o halde, neden yüksek düzeyde bilim üretimine gelince zorluklarla karşılaşıyoruz? QS-endeksine göre Türkiye’nin ilk 400 içine girebilen maalesef hiçbir üniversitesi yoktur. 2017 yılında ilk 500’e girebilen 5 üniversite varken, 2020’de sadece bir tek üniversite ilk 500 içinde yer alabilmiştir. Yani son 4 yılda ne yapıyorsak bir işe yaramadığı gibi, tam tersi sonuçlar doğurmuştur. Üniversitelerimizin eksiklikleri nedir? Bu yazıda çok kısıtlı bir mercekten bakıp aşağıdaki sorulara cevap arayacağız: *Kaliteli yayınlardaTürkiye’nin payı neden az? *Dünya üniversiteleri arasında kaliteli yayın sayısı açısından neredeyiz? *Üniversite dışındaki devlet ve özel sektör kurumlarının uluslararası kaliteli dergilerde yayınları var mı? Neler yapılabilir? Yazımızın başında belirtmekte yarar var: Bu tür yayın değerlendirme çalışmalarını aslında sürekli olarak TÜBİTAK, TUBA, YÖK, Bilim Akademisi ve bir üniversitede kurulacak uzmanlık merkezlerinin ortaklaşa yapmaları daha doğru olur. TUBITAK son yıllarda bu konuda hassasiyet gösteriyor. Uluslararası Bilimsel Yayınları Teşvik (UBYT) programı oldukça detaylı bir şekilde yabancı dergilerde çıkan yayınları izleyip teşvik edici programlar geliştiriyor. Ancak, ortada hepimizin bakabileceği, ve gerçekten dünya bilimine yaptığımız katkıyı ölçebileceğimiz bir mekanizma yok. UBYT programını, daha yakından izledikten sonra, başka bir yazımda değinmek isterim. Ben her türlü teşvik sisteminin yararlı olacağına inanıyorum. Kaliteli yayınlarda Türkiye’nin payı neden az? Ekonomisinin büyüklüğü ile ilk 20 devlet arasında giren Türkiye, kaliteli bilimsel yayınlar konusuna gelince Dünyada 39. sırada yer alıyor. Türkiye’nin 1 Ocak-31 Aralık 2019  döneminde yaptığı yayınları ülkeler bazında Şekil 1’de görebilirsiniz. Bu sıralamadan öğrendiğimiz bazı noktalar şöyle özetlenebilir: Ekonomik büyüklük olarak sıralanan G20 ülkeleri içinde yer alan ülkelerden 16 tanesi, aynı zamanda kaliteli yayınlar listesinde yer alan ilk 20 ülke arasında. G20’ye dahil olup da yayın listesinde ilk 20’de yer alamayan ülkeler Türkiye, Meksika, Endonezya, ve Suudi Arabistan. Türkiye’nin ilk yirmiye girebilmesi için nüfusu 6 milyona ulaşmayan Danimarka’yı geçmesi lazım. Bunu yapabilmesi için de mevcut kaliteli yayın sayısını 65’ten 387’ye çıkarması gerekli. Aradaki 6 misli olan farkı kapatmak bugünkü sistemle mümkün değil. Üstelik Danimarka’nın şu anda Ar-Ge’ye harcadığı oran Türkiye’nin 3 misli daha fazla. Yani aradaki fark açılıyor, azalmıyor. ARGE payını ikiye katlamak bile 20 yıl gerekir 100 yıllık Cumhuriyet tarihimizin sonunda buraya geldiğimize göre, problemi sadece bugünkü hükümete yüklemek bizi doğru bir yöne götürmeyecektir. Toplum olarak bilimin yol göstericiliğine olan inancımızı yitirmeyerek, bilim insanlarının serbest çalışmalarına olanak veren, daha modern bir yaklaşım içinde olmalıyız. 2000’li yıllara girildiğinde Türkiye’nin Ar-Ge çalışmalarına ayırdığı bütçe (devlet ve özel sektör birlikte) gayrı safi milli hasılanın (GSMH) %0.46’sı civarındayken, bugün halen %0.96 civarındadır (KDV ve gümrük vergileri bu orana dahil). Yani yıllık artış oranı 20 yılda ortalama %3.5 civarındadır. Bunun anlamı, bugünkü artış hızıyla ayrılan bütçedeki payı ikiye katlamak en az 20 yıl alacaktır. Eğer 2023 hedefini tutturmak gibi bir amacımız varsa, bunu ancak bütçeden Ar-Ge’ye ayrılan payı her sene %25 artırmamız gerekir. OECD ülkelerinin 2020’de Ar-Ge harcamaları ortalaması GSMH’larının %2.4 ‘ü civarındadır. Mevcut ortalama artış hızı ile Türkiye’nin ilk başta 2013, daha sonra 2018 ve şimdilerde de 2023 hedefi olarak gösterilen OECD ortalamasına ulaşması için 25 sene daha gereklidir. Bu arada OECD ülkelerinin Ar-Ge paylarının aynı kalacağını kabul ediyoruz. Yani Türkiye’nin, 2013 yılı için koyduğu hedefe 2045 yılında dahi ulaşması zor. Şekil 1: Dünya ülkelerinin kaliteli yayınlar yapma sıralamasında ilk 40 ülke. Türkiye 39. sırada yılda 65 yayınla yer alırken, nüfusu bizden 15 kez daha az olan Danimarka, Türkiye’den 6 misli daha fazla yayın yapmaktadır. Nüfus olarak bize yakın olan Almanya Türkiye’den 70 misli daha fazla kaliteli yayın yapmaktadır. Kaliteli yayın ne demek? Burada “kaliteli yayın” ne demek, bunun da anlaşılması yerinde olur. Nature Index’e dahil olan 82 derginin listesine ulaşmak isteyenler için gerekli bağlantı aşağıda verilmiştir (https://www.natureindex.com/faq#journals). Bu dergilerde çıkan bilimsel makaleler, Web Of Science’da çıkan tüm yazıların %5’ine karşılık gelirken, toplam atıfların %30’unu almaktadır. Yani diğer doğa bilimleri yayınlarına göre ortalama 6 kez daha fazla ilgi görmektedirler. Hemen belirtelim ki bir makalenin bu Nature Index dergisinde yayınlanmış olmasından şöyle bir anlam çıkartmamak gerekir: “Madem burada yayınlanmış, demek ki önemli ve doğru”. Ancak genel bir değerlendirme yapıldığında Dünyadaki en üst düzeyde araştırma yapanların bu dergileri tercih ettiği çok açık. Bu söylediğime kanıt olarak son yıllarda bu dergilerde yayınlanan ve büyük yankı getiren 3 önemli bilimsel buluştan bahsedeceğim: Higgs bozonunun deneysel gözlemlenmesi Standart model tarafından tanımlanan evrendeki dört kuvvetten üçünü birleştiren teorinin öngördüğü parçacıklardan birisi de Higgs bozonudur. Bu parçacığın varlığı teorik olarak 1964 yılında öngörülmüş olsa da, gözlemleyebilmek için önce ABD’de Fermi Laboratuvarı&#8217;nda bir proton hızlandırıcısı (TEVATRON), daha sonra da CERN’de Büyük Hadron Çarpıştırıcısı (LHC) inşa edilmiştir. Bu konu ile ilgili olan ilk deneysel yayın ilk öngörüden 48 yıl sonra, 2012 yılında Physical Review Letters dergisinde yayınlanmıştır. 2015 yılında yayınlanan bir makale ise 5154 ortak yazar ile dünya rekoru kırmıştır. TEVATRON 6.3 km çevresi ile 1970’li yıllarda hizmete girmiş, LHC ise 27 km&#8217;lik çevresi ile ATLAS ve CMS deneylerine ev sahipliği yapmaktadır ve 2008’de tamamlanabilmiştir. Higgs bozonunu bulabilmek için tam 48 sene ve milyarlarca dolar harcanmış, on binlerce kişi bu misyonu başarıya ulaştırmak için çaba göstermiştir. Bu iki hızlandırıcıdan çıkan kaliteli makale sayısı ilk on yıl içinde 2725 olmuştur. Bu süreç içinde Türkiye CERN’e asosiye üye olmuş ve bunun yararını hemen görmüştür. Boğaziçi Üniversitesi’nin en fazla atıf alan ilk makalesi Higgs bozonu ile ilgili olup Boğaziçi Üniversitesi&#8217;nin toplam 3.87 olan kaliteli makale sayısının 3.35’i bu konuyla ilgili yayınlardır. CERN üyelik seviyesinin bir an önce tam üyeliğe çıkartılması ve Ankara Üniversitesi bünyesinde sürdürülen TARLA elektron hızlandırıcısı projesinin bir an önce bitirilmesi çok yararlı olacaktır. .  Şekil 2: Büyük Hadron Çarpıştırıcısı ATLAS detektörü ve deneyin bir artistik görünüşü Yerçekimi dalgalarının LIGO ile gözlemlenmesi Evrendeki kara deliklerin çarpışması gibi olaylardan kaynaklanan ve yeryüzüne ulaşan yerçekimi dalgalarını görebilmek için inşa edilen ve sürekli olarak geliştirilen LIGO (Laser Interferometer Gravitational Wave Observatory) 2016 yılında, kurulmaya başladıktan tam 22 yıl sonra, ilk gözlemini gerçekleştirdi. Bu gözlem, doğal olarak ilk kez Physical Review Letters’da yayınlandı ve tam 4360 defa atıf aldı. LIGO gözlemevi ABD’de birbirlerine 3.000 km uzaklıktaki iki gözlemevi (Hanford, Washington, ve Livingston, Louisiana) ve İtalya’nın Pisa kentine yakın Virgo detektörlerinden oluşmaktadır. Bu üçlüye 2024 yılında Hindistan ayağı da dahil olacaktır. Bu interferometrik gözlemevleri yerçekimi dalgaları geldiği sırada, uzayın eğilmesinden doğan mesafe değişmesini büyük bir hassasiyetle ölçmek prensibi üzerine kuruludur. Ölçme hassasiyeti o kadar iyileştirilmiştir ki, 4 km uzaklıkta bulunan iki ayna arasındaki mesafe bir protonun genişliğinin on binde biri kadar değişecek olsa bile bunu ölçebilecek düzeye gelmiştir. LIGO gözlem evlerinde son 4 yıl içinde 50’den fazla astronomik gözlem yapılmıştır. Bildiğim kadarı ile LIGO’ya dahil olan hiçbir Türk üniversitesi bulunmamaktadır.  .  Şekil 3: LIGO Livinsgton, Louisiana, ABD, ve titreşimi çok düşük seviyelere indirilmiş aynalardan birisi COVID-19 virüsünün atomik yapısı  COVID-19’un yarattığı kaos tüm dünyayı etkiledi. Herkesin üzerinde birleştiği bir nokta, aşı ve tedavi bulunmadan hayatın normale dönmeyeceği idi. Aşı ve tedavi çalışmalarının tüm aşamalarına burada yer vermek imkansız. Ancak, bu çalışmaların başarılı olabilmesi için bazı temel bilgilerin elimizde olması gerekli. Virüsün genetik sıralaması Şubat 2020’de Nature dergisinde yayınlandıktan sonra atomik yapısını çözmek için bir yarış başladı. Bunun için elimizdeki olanaklar “soğutmalı-elektron-mikroskobu (Cryo-EM), sinkrotron x-ışınları kırınımı (XRD), ve sinkrotron x-ışını küçük açı saçılması (SAXS) yöntemleridir. Bunlara ek olarak, CHARMM-gibi makromolekül yapısını simülasyon yolu ile elde eden ve COVID-19 virüsü ile üzerine yapıştığı hücre duvarının o andaki yapısını hesaplayabilen bir süper bilgisayar, bu konuda tecrübeli araştırmacılar grubu ve yazılıma öncülük edecek bilişimcilerin birlikte çalışmaları gerekecektir. Ortaya çıkışından şu ana kadar geçen 6 ay içinde Protein Veri Bankasına teslim edilen COVID-19 ile ilgili atomik yapı çalışmaları 289 tane olmuştur. Buraya Türkiye’den bir katkı beklememek gerekir, çünkü, bildiğim kadarı ile Türkiye’de şu anda protein yapısı çözmek için aktif olan bir tek merkez bulunmamaktadır. Hiçbiri ülkemizden çıkamazdı Yukarıda verdiğimiz üç örneğin ortak bir yanı var: Bu gruptaki binlerce bilimsel yayından hiç birisi Türkiye’den çıkamazdı. Çünkü ne elektron, ne proton hızlandırıcımız var, ne LIGO interferometremiz var, ne de x-ışını üreten bir elektron hızlandırıcımız var. Protein yapılarını çözecek bir Soğutmalı Elektron Mikroskop bile var mıdır, bilmiyorum. Okuyucunun merakını gidermek için bu türden tesislerin 4. veya 5. kuşak makineler olduğunu belirtmek gerek. Bu tesisler 1930’lu yıllardan beri geliştirilmektedir. Maliyetlerinin milyarlarca dolar ile ifade edilmesinin ötesinde, on binlerce mühendis, bilim insanı, üst düzey teknisyen, bilgisayarcı, ve bürokratın kesintisiz olarak çalışmalarının sonunda ortaya çıkmış olduklarını unutmamak gerekli. Böyle olunca da, oyuna seyirci kalmaktan başka bir şey elimizden gelmiyor. Oynamak isteyenler ise tasını tarağını toplayıp yurt dışına gidiyor. İşin ilginç yanı, Türkiye, Ürdün’de kurulan SESAME tesisinde böylesine bir düzeneği kurabilecek ve buna öncülük edebilecek durumdadır. SESAME şu anda bu konuda yatırım ve öncülük yapacak bir ülke aramaktadır. Bu konu, Türkiye’nin üyelik sürecini başarı ile götüren TAEK yetkililerine sunulmuştur. Bir an önce bir çalıştay düzenleyerek ve kaynak aktararak birkaç yıl içinde uluslararası planda protein yapılarının çözülmesi konularında oyuncu olabilmek mümkündür. .  Şekil 4: COVID-19 virüsünün atomik düzeyde çözümlenmiş yapısı, bu tür çalışmaların yapıldığı Soğutmalı Elektron Mikroskopu, ve Advanced Photon Source, Argonne Ulusal Laboratuvarı, Argonne, Illinois, ABD. Yine CoVid-19 çalışmalarında öne çıkan ve İngiltere’nin Oxford şehrinde bulunan DIAMOND x-ışını sinkrotron kaynağı. Dünya üniversiteleri arasında yayın açısından neredeyiz? Şu anda dünyada her ülke kendi bilimsel üretkenliğini ölçmek için değişik yöntemler kullanıyor. Evrensel diyebileceğimiz bir ölçer yok gibi. Böyle bir ölçer (metrik) olmadığı için ben en kaliteli diyebileceğimiz yayınları göz önüne alan Nature Index’i kullanmayı tercih ettim. Burada kalite ile kastedilen &#8216;dergi etki faktörünün&#8217; yüksek olduğu dergilerde çıkan bilimsel makalelerden söz ediyoruz. Bu yöntemin eksik yanları tartışılabilir, ancak yerine daha iyi bir yöntem konmadıkça elimizdeki güvenilir yöntemi kullanmak durumundayız. Dergi etki faktörünün en yüksek olduğu 82 bilimsel dergi, yılda yaklaşık 60,000 civarında makale basıyorlar. Bu yayınlar içinde Nature ve Science dergileri, etki faktörü 43 ve 41 puanla en yukarıda yer alan iki dergi. 1869’dan beri Ingiltere’de yayınlanan Nature dergisini ayda 3 milyon kişi okumaktadır. Nature Index, 2015 yılından beri her an güncellenen bir sisteme dönüşmüş olup, son 12 ayın verilerine bakmak mümkündür. Diğer bir endeks: Kullanacağımız bir başka endeks ise Ingiltere tabanlı “QS-index: Quacquarelli Symonds“ endeksi. Daha önceleri Times Higher Education (THE) olarak bilinen bu endeksten Son 5 yılda Türkiye üniversitelerinin gelişimini izleyebiliriz. QS endeksi 6 değişik kriteri bir araya getirerek sonuca ulaşıyor: Akademik araştırma (%40), Fakülte elemanı/ögrenci oranı (%20), öğretim elemanı başına yayınlara yapılan atıf sayısı (%20), kurumsal itibar (%10), uluslararası öğrenci sayısı (%5), ve uluslararası öğretim elemanı sayısı (%5). İlk 400’de üniversitemiz yok: QS-endeksine göre Türkiye’nin ilk 400 içine girebilen maalesef hiçbir üniversitesi yoktur. 2017 yılında ilk 500’e girebilen 5 üniversite varken, 2020’de sadece bir tek üniversite ilk 500 içinde yer alabilmiştir. Yani son 4 yılda ne yapıyorsak bir işe yaramadığı gibi, tam tersi sonuçlar doğurmuştur. Bunu şekil 5’te görebiliriz. Bu demek değildir ki Türkiye bu durumu düzeltmek için çaba göstermiyor. TÜBİTAK tarafından başlatılan ve kaliteli genç akademik personeli Türkiye’ye çekmeyi amaçlayan 2232 programı çerçevesinde 2019 yılı içersinde 127 genç bilim insanı geriye dönmüştür. Bu program aynı kararlılıkla devam edebilecek mi? Doların TL karşısındaki değeri arttıkça program cazibesini koruyabilecek mi? Gelenlerin memnuniyet ve kalıcılık kararlılığı nedir? 2232 benzeri programlar daha geniş bilimsel alanları kapsayıcı bir şekilde büyütülebilir mi? Bütün bunlar henüz cevapsız sorular. Üniversitelerin eksikliği ne? Gelelim üniversitelerin durumuna. Türkiye’de ilk 10 üniversite son yıllarda hemen hemen değişmiyor: Bilkent, Koç, ODTÜ, İTÜ, Sabancı, Boğaziçi, Ankara, Hacettepe, Istanbul ve İYT. Bizi düşündüren ise bu üniversitelerin dünya sıralamasındaki yerleri. Kaliteli yayınları kıstas alarak baktığımızda en iyi durumda olan Bilkent’in dünya sıralamasında son 5 yıl içinde 411’den 551. sıraya gerilediğini görüyoruz. Özelikle UNAM ve Nanoteknoloji araştırma merkezleri ile önemli bir atılım yapan bu kurum bile, dünya ile yarışta öne doğru bir atılım yapamamıştır. Bu araştırma enstitülerinin örnek kurumlar olduğunu ve çok da iyi çalıştıklarını, çok yetenekli bilim insanlarına ev sahipliği yaptıklarını yakınen biliyoruz. Yayın sayılarında önemli artışlar kaydettikleri de doğru bir gözlem olacaktır. Ancak, bu gelişmeleri dünyanın diğer ülkeleri ile kıyasladığımızda bir tek üniversitenin kendi başına baş edemeyeceği bazı eksiklikler olduğunu anlıyoruz. Peki nedir bu eksiklik? Bu güzide üniversitenin, tüm değerli ve çalışkan hocalarına, İngilizce bilen kuvvetli öğrencilerine ve tüm yeni araştırma laboratuvarlarına rağmen tek başına yapamadığı ilerlemenin temel nedenleri nelerdir? Bu konuya birkaç ilginç gözlemden sonra değineceğim, ancak yazımın başında verdiğim 3 örneği hatırlayalım. 2017 yılında Türkiye’den 5 üniversite (Bilkent-Koç-ODTÜ-Sabancı-Boğaziçi) ilk 500 listesine girerken, 2020’ye geldiğimizde sadece Koç Üniversitesi&#8217;nin listede kaldığını görüyoruz. Yani son 4-5 yılda ileri değil, geriye gitmişiz. Türkiye’nin TÜBİTAK aracılığı ile açıkladığı hedeflerden birisi de ilk 100 veya 200 üniversite içine birden fazla üniversiteyi yerleştirmektir. Bunun gerçekleşmesi için araştırma yayınlarını kıstas alırsak, Bilkent’in 13 yayından 117 yayına çıkması gereklidir. Aradaki mesafe ilk yüz üniversite ile 9 kat, ilk ikiyüz üniversite ile 5 kat olunca bunun imkansıza yakın olduğunu ve önümüzdeki görülebilir dönemde de böyle kalacağını düşünebiliriz. .  Şekil 5. QS endeksine göre Türkiye’deki ilk sekiz üniversitenin son yıllardaki yerleri. Hepsi birden geriye gitmişler. Bu bilimsel yatırımlar ve bilim yönetimi açısından farklı bir şeyler yapmamız gerektiğini gösteriyor.      Şekil 6. Türkiye ve dünyada bilimsel yayın açısından en başarılı üniversiteler. Dünyadaki ilk on üniversite ile Türkiye’deki ilk on üniversite arasındaki fark yaklaşık 75 misli. Bu mesafeyi önümüzdeki 10 sene içinde kapatmak imkansız olmakla beraber, azaltılması için çok çaba göstermek ve değişik mekanizmaları harekete geçirmek gereklidir. Üniversite dışındaki devlet ve özel sektör kurumlarının uluslararası kaliteli dergilerde yayınları var mı? Türkiye’nin üzerinde çok konuşulmayan, ancak ilginç ve önemli bir eksiği de devlet ve özel sektör araştırma kurumlarının üst düzeyde yayın yapmamaları. Türkiye’den son beş yılda Nature Index dergilerinde özel araştırma şirketleri tarafından yayınlanmış hiç bir yayını yok. Buna karşılık İsviçre’nin sadece ilk iki firması, LaRouche ve Novartis, tüm Türkiye’deki üniversitelerin toplamından daha fazla yayın üretebilmiştir. Index’de Türkiye başlığı altında baktığınızda hiçbir kurum yer almamıştır. Bu gözlem şaşırtıcı olmamakla beraber, önemli bir noktaya parmak basıyor. Türkiye’nin kalkınma planları incelenirse, görülecektir ki, Ar-Ge’ye ayrılan payın yarısından fazlasının özel sektörden geleceği varsayılmaktadır. Bunun gerçekçi olmadığını, özel sektör şirketleri içinde uluslararası düzeyde yayın yapan bir kaç şirketin bile bulunmaması ile anlıyoruz. O nedenle, ne yazık ki Türkiye kendisine koyduğu hedeflere ulaşacak alt yapıdan bu açıdan da yoksundur. Şekil 7. (sağda) Üniversiteler dışında bilimsel yayın yapan özel şirketler. Kendi araştırma merkezlerini kuran bazı önemli şirketler, üst düzey araştırmacıları çekebilmek için onların bilimsel yayın yapmalarına olanak sağlıyorlar. Neler yapılabilir? Ne yapılması gerekli sorusuna cevap bulabilmek için öncelikle ciddi bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu kabullenmemiz gereklidir. Cumhuriyet tarihimiz boyunca çözülemeyen bir sorunun çözümü sadece politik olamaz. Toplum olarak, yeri gelince bilime saygı duyduğumuzu söylemekle yetinmeyip, bunun gereklerini yerine getirmek gerekir. Yeni yetişen kuşaklara, başarılı geçirecekleri ilk ve orta öğretim olanaklarının sağlanması, üniversitelerin idari ve mali özerk bir yapıya kavuşturulmaları, Ar-Ge harcamalarının her sene katlanarak OECD düzeyine bir an önce ulaştırılması ve günlük yaşantıda bilimsel temele dayanmayan politikaların terk edilmesi gereklidir. Pratik olarak, araştırma alt yapılarının kurulması, geliştirilmesi ve iyileştirilmesi için Türkiye bazı adımlar atmıştır. 2015’te çıkan 6550 sayılı Araştırma Alt Yapıları kanunu ile, ve bu sürecin hayata geçirilmesi için belirlenen 10-12 merkez kurulmuştur. Ancak bu merkezlerin bir an önce daha serbest ve esnek bir yönetim yapısına kavuşturulması ve üniversite veya bakanlık yöneticilerinin rollerinin azaltılması ve bütçelerinin mali yıl başında tam olarak verilmesi gereklidir. Türkiye’nin uluslarası düzeyde özgün araştırma alt yapıları için gerekli yatırım planını belirlemesi ve hayata geçirmesi gereklidir. Her yıl TÜBİTAK tarafından düzenlenen Yurt Dışı Bilim İnsanları Kurultayı&#8217;nın sonuçlarını iş planına çevirecek ve bunu bir takvime bağlayacak bir sekreteryanın kurulması yararlı olacaktır. Bunun için önümüzde Avrupa Birliği&#8217;nin uyguladığı şablona bakmak ve bu temel yatırımlar arasından bizim için öncelikli olanları hayata geçirmek ve en önemlisi de Avrupa’daki merkezlere bir an önce yatırımcı üye olmak gereklidir. Dr. Esen Ercan Alp / Argonne Distinguished Fellow, Argonne National Laboratory ve SESAME Uluslararası Bilimsel Danışma Komitesi Başkanı / eea@anl.gov</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/turkiye-ve-bilimsel-arastirma-kitligi">Türkiye ve bilimsel araştırma kıtlığı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’de birçok değerli bilim insanı olduğunu hepimiz biliyoruz. Hemen her konuda Dünyadaki gelişmeleri izleyebilen ve orijinal katkıda bulunan araştırmacı hocalar var. Toplum olarak zaman zaman bu kişileri tanıma fırsatını da buluyoruz. Peki o halde, neden yüksek düzeyde bilim üretimine gelince zorluklarla karşılaşıyoruz?</p>
<p>QS-endeksine göre Türkiye’nin ilk 400 içine girebilen maalesef hiçbir üniversitesi yoktur. 2017 yılında ilk 500’e girebilen 5 üniversite varken, 2020’de sadece bir tek üniversite ilk 500 içinde yer alabilmiştir. Yani son 4 yılda ne yapıyorsak bir işe yaramadığı gibi, tam tersi sonuçlar doğurmuştur. Üniversitelerimizin eksiklikleri nedir?</p>
<p><strong>Bu yazıda çok kısıtlı bir mercekten bakıp aşağıdaki sorulara cevap arayacağız:</strong></p>
<p><span lang="de-DE">*Kaliteli yayınlardaTürkiye’nin payı neden az?</span></p>
<p><span lang="de-DE">*Dünya üniversiteleri arasında kaliteli yayın sayısı açısından neredeyiz?</span></p>
<p><span lang="de-DE">*Üniversite dışındaki devlet ve özel sektör kurumlarının uluslararası kaliteli dergilerde yayınları var mı?</span></p>
<p><strong><span lang="de-DE">Neler yapılabilir? </span></strong></p>
<p><span lang="de-DE">Yazımızın başında belirtmekte yarar var: Bu tür yayın değerlendirme çalışmalarını aslında sürekli olarak TÜBİTAK, TUBA, YÖK, Bilim Akademisi ve bir üniversitede kurulacak uzmanlık merkezlerinin ortaklaşa yapmaları daha doğru olur. TUBITAK son yıllarda bu konuda hassasiyet gösteriyor. Uluslararası Bilimsel Yayınları Teşvik (UBYT) programı oldukça detaylı bir şekilde yabancı dergilerde çıkan yayınları izleyip teşvik edici programlar geliştiriyor. Ancak, ortada hepimizin bakabileceği, ve gerçekten dünya bilimine yaptığımız katkıyı ölçebileceğimiz bir mekanizma yok. UBYT programını, daha yakından izledikten sonra, başka bir yazımda değinmek isterim. Ben her türlü teşvik sisteminin yararlı olacağına inanıyorum. </span></p>
<p><strong><span lang="de-DE">Kaliteli yayınlarda Türkiye’nin payı neden az?</span></strong></p>
<p>Ekonomisinin büyüklüğü ile ilk 20 devlet arasında giren Türkiye, kaliteli bilimsel yayınlar konusuna gelince Dünyada 39. sırada yer alıyor. Türkiye’nin 1 Ocak-31 Aralık 2019  döneminde yaptığı yayınları ülkeler bazında Şekil 1’de görebilirsiniz. Bu sıralamadan öğrendiğimiz bazı noktalar şöyle özetlenebilir:</p>
<p>Ekonomik büyüklük olarak sıralanan G20 ülkeleri içinde yer alan ülkelerden 16 tanesi, aynı zamanda kaliteli yayınlar listesinde yer alan ilk 20 ülke arasında. G20’ye dahil olup da yayın listesinde ilk 20’de yer alamayan ülkeler Türkiye, Meksika, Endonezya, ve Suudi Arabistan.</p>
<p>Türkiye’nin ilk yirmiye girebilmesi için nüfusu 6 milyona ulaşmayan Danimarka’yı geçmesi lazım. Bunu yapabilmesi için de mevcut kaliteli yayın sayısını 65’ten 387’ye çıkarması gerekli. Aradaki 6 misli olan farkı kapatmak bugünkü sistemle mümkün değil. Üstelik Danimarka’nın şu anda Ar-Ge’ye harcadığı oran Türkiye’nin 3 misli daha fazla. Yani aradaki fark açılıyor, azalmıyor.</p>
<p><strong>ARGE payını ikiye katlamak bile 20 yıl gerekir</strong></p>
<p>100 yıllık Cumhuriyet tarihimizin sonunda buraya geldiğimize göre, problemi sadece bugünkü hükümete yüklemek bizi doğru bir yöne götürmeyecektir. Toplum olarak bilimin yol göstericiliğine olan inancımızı yitirmeyerek, bilim insanlarının serbest çalışmalarına olanak veren, daha modern bir yaklaşım içinde olmalıyız.</p>
<p>2000’li yıllara girildiğinde Türkiye’nin Ar-Ge çalışmalarına ayırdığı bütçe (devlet ve özel sektör birlikte) gayrı safi milli hasılanın (GSMH) %0.46’sı civarındayken, bugün halen %0.96 civarındadır (KDV ve gümrük vergileri bu orana dahil). Yani yıllık artış oranı 20 yılda ortalama %3.5 civarındadır.</p>
<p>Bunun anlamı, bugünkü artış hızıyla ayrılan bütçedeki payı ikiye katlamak en az 20 yıl alacaktır. Eğer 2023 hedefini tutturmak gibi bir amacımız varsa, bunu ancak bütçeden Ar-Ge’ye ayrılan payı her sene %25 artırmamız gerekir. OECD ülkelerinin 2020’de Ar-Ge harcamaları ortalaması GSMH’larının %2.4 ‘ü civarındadır. Mevcut ortalama artış hızı ile Türkiye’nin ilk başta 2013, daha sonra 2018 ve şimdilerde de 2023 hedefi olarak gösterilen OECD ortalamasına ulaşması için 25 sene daha gereklidir. Bu arada OECD ülkelerinin Ar-Ge paylarının aynı kalacağını kabul ediyoruz. <strong>Yani Türkiye’nin, 2013 yılı için koyduğu hedefe 2045 yılında dahi ulaşması zor.</strong></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-29547" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y1-1.png" alt="" width="1992" height="940" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y1-1.png 1992w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y1-1-300x142.png 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y1-1-1024x483.png 1024w" sizes="auto, (max-width: 1992px) 100vw, 1992px" /></p>
<p>Şekil 1: Dünya ülkelerinin kaliteli yayınlar yapma sıralamasında ilk 40 ülke. Türkiye 39. sırada yılda 65 yayınla yer alırken, nüfusu bizden 15 kez daha az olan Danimarka, Türkiye’den 6 misli daha fazla yayın yapmaktadır. Nüfus olarak bize yakın olan Almanya Türkiye’den 70 misli daha fazla kaliteli yayın yapmaktadır.</p>
<p><strong>Kaliteli yayın ne demek?</strong></p>
<p>Burada “kaliteli yayın” ne demek, bunun da anlaşılması yerinde olur. Nature Index’e dahil olan 82 derginin listesine ulaşmak isteyenler için gerekli bağlantı aşağıda verilmiştir (<a href="https://www.natureindex.com/faq#journals">https://www.natureindex.com/faq#journals</a>). Bu dergilerde çıkan bilimsel makaleler, Web Of Science’da çıkan tüm yazıların %5’ine karşılık gelirken, toplam atıfların %30’unu almaktadır. Yani diğer doğa bilimleri yayınlarına göre ortalama 6 kez daha fazla ilgi görmektedirler.</p>
<p>Hemen belirtelim ki bir makalenin bu Nature Index dergisinde yayınlanmış olmasından şöyle bir anlam çıkartmamak gerekir: “Madem burada yayınlanmış, demek ki önemli ve doğru”. Ancak genel bir değerlendirme yapıldığında Dünyadaki en üst düzeyde araştırma yapanların bu dergileri tercih ettiği çok açık. Bu söylediğime kanıt olarak son yıllarda bu dergilerde yayınlanan ve büyük yankı getiren 3 önemli bilimsel buluştan bahsedeceğim:</p>
<p><strong><span lang="tr-TR">Higgs bozonunun deneysel gözlemlenmesi</span></strong></p>
<p><span lang="tr-TR">Standart model tarafından tanımlanan evrendeki dört kuvvetten üçünü birleştiren teorinin öngördüğü parçacıklardan birisi de Higgs bozonudur. Bu parçacığın varlığı teorik olarak 1964 yılında öngörülmüş olsa da, gözlemleyebilmek için önce ABD’de Fermi Laboratuvarı&#8217;nda bir proton hızlandırıcısı (TEVATRON), daha sonra da CERN’de Büyük Hadron Çarpıştırıcısı (LHC) inşa edilmiştir. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">Bu konu ile ilgili olan ilk deneysel yayın ilk öngörüden 48 yıl sonra, 2012 yılında Physical Review Letters dergisinde yayınlanmıştır. 2015 yılında yayınlanan bir makale ise 5154 ortak yazar ile dünya rekoru kırmıştır. TEVATRON 6.3 km çevresi ile 1970’li yıllarda hizmete girmiş, LHC ise 27 km&#8217;lik çevresi ile ATLAS ve CMS deneylerine ev sahipliği yapmaktadır ve 2008’de tamamlanabilmiştir. Higgs bozonunu bulabilmek için tam 48 sene ve milyarlarca dolar harcanmış, on binlerce kişi bu misyonu başarıya ulaştırmak için çaba göstermiştir. Bu iki hızlandırıcıdan çıkan kaliteli makale sayısı ilk on yıl içinde 2725 olmuştur. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">Bu süreç içinde Türkiye CERN’e asosiye üye olmuş ve bunun yararını hemen görmüştür. Boğaziçi Üniversitesi’nin en fazla atıf alan ilk makalesi Higgs bozonu ile ilgili olup Boğaziçi Üniversitesi&#8217;nin toplam 3.87 olan kaliteli makale sayısının 3.35’i bu konuyla ilgili yayınlardır. CERN üyelik seviyesinin bir an önce tam üyeliğe çıkartılması ve Ankara Üniversitesi bünyesinde sürdürülen TARLA elektron hızlandırıcısı projesinin bir an önce bitirilmesi çok yararlı olacaktır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-29548 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y2-300x201.jpg" alt="" width="300" height="201" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y2-300x201.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y2.jpg 550w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" />. <img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-29549 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y3-1-300x155.jpg" alt="" width="300" height="155" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y3-1-300x155.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y3-1.jpg 699w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Şekil 2: Büyük Hadron Çarpıştırıcısı ATLAS detektörü ve deneyin bir artistik görünüşü</p>
<p><strong><span lang="tr-TR">Yerçekimi dalgalarının LIGO ile gözlemlenmesi</span></strong></p>
<p><span lang="tr-TR">Evrendeki kara deliklerin çarpışması gibi olaylardan kaynaklanan ve yeryüzüne ulaşan yerçekimi dalgalarını görebilmek için inşa edilen ve sürekli olarak geliştirilen LIGO (Laser Interferometer Gravitational Wave Observatory) 2016 yılında, kurulmaya başladıktan tam 22 yıl sonra, ilk gözlemini gerçekleştirdi. Bu gözlem, doğal olarak ilk kez Physical Review Letters’da yayınlandı ve tam 4360 defa atıf aldı.</span></p>
<p><span lang="tr-TR">LIGO gözlemevi ABD’de birbirlerine 3.000 km uzaklıktaki iki gözlemevi (Hanford, Washington, ve Livingston, Louisiana) ve İtalya’nın Pisa kentin</span><span lang="tr-TR">e yakın Virgo detektörlerinden oluşmaktadır. Bu üçlüye 2024 yılında Hindistan ayağı da dahil olacaktır. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">Bu interferometrik gözlemevleri yerçekimi dalgaları geldiği sırada, uzayın eğilmesinden doğan mesafe değişmesini büyük bir hassasiyetle ölçmek prensibi üzerine kuruludur. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">Ölçme hassasiyeti o kadar iyileştirilmiştir ki, 4 km uzaklıkta bulunan iki ayna arasındaki mesafe bir protonun genişliğinin on binde biri kadar değişecek olsa bile bunu ölçebilecek düzeye gelmiştir. LIGO gözlem evlerinde son 4 yıl içinde 50’den fazla astronomik gözlem yapılmıştır. Bildiğim kadarı ile LIGO’ya dahil olan hiçbir Türk üniversitesi bulunma</span><span lang="tr-TR">maktadır. </span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-29550 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y4-1-300x201.jpg" alt="" width="300" height="201" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y4-1-300x201.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y4-1.jpg 664w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" />. <img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-29551 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y5-300x199.jpg" alt="" width="300" height="199" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y5-300x199.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y5.jpg 649w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Şekil 3: LIGO Livinsgton, Louisiana, ABD, ve titreşimi çok düşük seviyelere indirilmiş aynalardan birisi</p>
<p><span lang="tr-TR"><strong>COVID-19 virüsünün atomik yapısı</strong> </span></p>
<p><span lang="tr-TR">COVID-19’un yarattığı kaos tüm dünyayı etkiledi. Herkesin üzerinde birleştiği bir nokta, aşı ve tedavi bulunmadan hayatın normale dönmeyeceği idi. Aşı ve tedavi çalışmalarının tüm aşamalarına burada yer vermek imkansız. Ancak, bu çalışmaların başarılı olabilmesi için bazı temel bilgilerin elimizde olması gerekli. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">Virüsün genetik sıralaması Şubat 2020’de Nature dergisinde yayınlandıktan sonra atomik yapısını çözmek için bir yarış başladı. Bunun için elimizdeki olanaklar “soğutmalı-elektron-mikroskobu (Cryo-EM), sinkrotron x-ışınları kırınımı (XRD), ve sinkrotron x-ışını küçük açı saçılması (SAXS) yöntemleridir. Bunlara ek olarak, CHARMM-gibi makromolekül yapısını simülasyon yolu ile elde eden ve COVID-19 virüsü ile üzerine yapıştığı hücre duvarının o andaki yapısını hesaplayabilen bir süper bilgisayar, bu konuda tecrübeli araştırmacılar grubu ve yazılıma öncülük edecek bilişimcilerin birlikte çalışmaları gerekecektir. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">Ortaya çıkışından şu ana kadar geçen 6 ay içinde Protein Veri Bankasına teslim edilen COVID-19 ile ilgili atomik yapı çalışmaları 289 tane olmuştur. Buraya Türkiye’den bir katkı beklememek gerekir, çünkü, bildiğim kadarı ile Türkiye’de şu anda protein yapısı çözmek için aktif olan bir tek merkez bulunmamaktadır. </span></p>
<p><strong>Hiçbiri ülkemizden çıkamazdı</strong></p>
<p>Yukarıda verdiğimiz üç örneğin ortak bir yanı var: Bu gruptaki binlerce bilimsel yayından hiç birisi Türkiye’den çıkamazdı. Çünkü ne elektron, ne proton hızlandırıcımız var, ne LIGO interferometremiz var, ne de x-ışını üreten bir elektron hızlandırıcımız var. Protein yapılarını çözecek bir Soğutmalı Elektron Mikroskop bile var mıdır, bilmiyorum.</p>
<p>Okuyucunun merakını gidermek için bu türden tesislerin 4. veya 5. kuşak makineler olduğunu belirtmek gerek. Bu tesisler 1930’lu yıllardan beri geliştirilmektedir. Maliyetlerinin milyarlarca dolar ile ifade edilmesinin ötesinde, on binlerce mühendis, bilim insanı, üst düzey teknisyen, bilgisayarcı, ve bürokratın kesintisiz olarak çalışmalarının sonunda ortaya çıkmış olduklarını unutmamak gerekli.</p>
<p><span lang="tr-TR">Böyle olunca da, oyuna seyirci kalmaktan başka bir şey elimizden gelmiyor. Oynamak isteyenler ise tasını tarağını toplayıp yurt dışına gidiyor. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">İşin ilginç yanı, Türkiye, Ürdün’de kurulan SESAME tesisinde böylesine bir düzeneği kurabilecek ve buna öncülük edebilecek durumdadır. SESAME şu anda bu konuda yatırım ve öncülük yapacak bir ülke aramaktadır. Bu konu, Türkiye’nin üyelik sürecini başarı ile götüren TAEK yetkililerine sunulmuştur. Bir an önce bir çalıştay düzenleyerek ve kaynak aktararak birkaç yıl içinde uluslararası planda protein yapılarının çözülmesi konularında oyuncu olabilmek mümkündür.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-29552 " src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y6-300x208.jpg" alt="" width="336" height="233" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y6-300x208.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y6.jpg 615w" sizes="auto, (max-width: 336px) 100vw, 336px" />. <img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-29553 " src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y7-225x300.jpg" alt="" width="176" height="235" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y7-225x300.jpg 225w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y7.jpg 442w" sizes="auto, (max-width: 176px) 100vw, 176px" /></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-29555 " src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y9-1-300x143.jpg" alt="" width="348" height="166" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y9-1-300x143.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y9-1.jpg 697w" sizes="auto, (max-width: 348px) 100vw, 348px" /> <img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-29556 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y8-1-300x169.jpg" alt="" width="300" height="169" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y8-1-300x169.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y8-1.jpg 619w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Şekil 4: COVID-19 virüsünün atomik düzeyde çözümlenmiş yapısı, bu tür çalışmaların yapıldığı Soğutmalı Elektron Mikroskopu, ve Advanced Photon Source, Argonne Ulusal Laboratuvarı, Argonne, Illinois, ABD. Yine CoVid-19 çalışmalarında öne çıkan ve İngiltere’nin Oxford şehrinde bulunan DIAMOND x-ışını sinkrotron kaynağı.</p>
<p><strong><span lang="tr-TR">Dünya üniversiteleri arasında yayın açısından neredeyiz?</span></strong></p>
<p><span lang="tr-TR">Şu anda dünyada her ülke kendi bilimsel üretkenliğini ölçmek için değişik yöntemler kullanıyor. Evrensel diyebileceğimiz bir ölçer yok gibi. Böyle bir ölçer (metrik) olmadığı için ben en kaliteli diyebileceğimiz yayınları göz önüne alan Nature Index’i kullanmayı tercih ettim.</span></p>
<p><span lang="tr-TR">Burada kalite ile kastedilen &#8216;dergi etki faktörünün&#8217; yüksek olduğu dergilerde çıkan bilimsel makalelerden söz ediyoruz. Bu yöntemin eksik yanları tartışılabilir, ancak yerine daha iyi bir yöntem konmadıkça elimizdeki güvenilir yöntemi kullanmak durumundayız. </span></p>
<p><span lang="tr-TR">Dergi etki faktörünün en yüksek olduğu 82 bilimsel dergi, yılda yaklaşık 60,000 civarında makale basıyorlar. Bu yayınlar içinde Nature ve Science dergileri, etki faktörü 43 ve 41 puanla en yukarıda yer alan iki dergi. </span><span lang="de-DE">1869’dan beri Ingiltere’de yayınlanan Nature dergisini ayda 3 milyon kişi okumaktadır. Nature Index, 2015 yılından beri her an güncellenen bir sisteme dönüşmüş olup, son 12 ayın verilerine bakmak mümkündür. </span></p>
<p><span lang="de-DE">Diğer bir endeks: Kullanacağımız bir başka endeks ise Ingiltere tabanlı “QS-index: Quacquarelli Symonds“ endeksi. </span>Daha önceleri Times Higher Education (THE) olarak bilinen bu endeksten</p>
<p>Son 5 yılda Türkiye üniversitelerinin gelişimini izleyebiliriz. QS endeksi 6 değişik kriteri bir araya getirerek sonuca ulaşıyor: Akademik araştırma (%40), Fakülte elemanı/ögrenci oranı (%20), öğretim elemanı başına yayınlara yapılan atıf sayısı (%20), kurumsal itibar (%10), uluslararası öğrenci sayısı (%5), ve uluslararası öğretim elemanı sayısı (%5).</p>
<p>İlk 400’de üniversitemiz yok: QS-endeksine göre Türkiye’nin ilk 400 içine girebilen maalesef hiçbir üniversitesi yoktur. 2017 yılında ilk 500’e girebilen 5 üniversite varken, 2020’de sadece bir tek üniversite ilk 500 içinde yer alabilmiştir. Yani son 4 yılda ne yapıyorsak bir işe yaramadığı gibi, tam tersi sonuçlar doğurmuştur. Bunu şekil 5’te görebiliriz.</p>
<p>Bu demek değildir ki Türkiye bu durumu düzeltmek için çaba göstermiyor. TÜBİTAK tarafından başlatılan ve kaliteli genç akademik personeli Türkiye’ye çekmeyi amaçlayan 2232 programı çerçevesinde 2019 yılı içersinde 127 genç bilim insanı geriye dönmüştür. Bu program aynı kararlılıkla devam edebilecek mi? Doların TL karşısındaki değeri arttıkça program cazibesini koruyabilecek mi? Gelenlerin memnuniyet ve kalıcılık kararlılığı nedir? 2232 benzeri programlar daha geniş bilimsel alanları kapsayıcı bir şekilde büyütülebilir mi? Bütün bunlar henüz cevapsız sorular.</p>
<p><strong>Üniversitelerin eksikliği ne?</strong></p>
<p>Gelelim üniversitelerin durumuna. Türkiye’de ilk 10 üniversite son yıllarda hemen hemen değişmiyor: Bilkent, Koç, ODTÜ, İTÜ, Sabancı, Boğaziçi, Ankara, Hacettepe, Istanbul ve İYT. Bizi düşündüren ise bu üniversitelerin dünya sıralamasındaki yerleri. Kaliteli yayınları kıstas alarak baktığımızda en iyi durumda olan Bilkent’in dünya sıralamasında son 5 yıl içinde 411’den 551. sıraya gerilediğini görüyoruz. Özelikle UNAM ve Nanoteknoloji araştırma merkezleri ile önemli bir atılım yapan bu kurum bile, dünya ile yarışta öne doğru bir atılım yapamamıştır.</p>
<p>Bu araştırma enstitülerinin örnek kurumlar olduğunu ve çok da iyi çalıştıklarını, çok yetenekli bilim insanlarına ev sahipliği yaptıklarını yakınen biliyoruz. Yayın sayılarında önemli artışlar kaydettikleri de doğru bir gözlem olacaktır.</p>
<p>Ancak, bu gelişmeleri dünyanın diğer ülkeleri ile kıyasladığımızda bir tek üniversitenin kendi başına baş edemeyeceği bazı eksiklikler olduğunu anlıyoruz. Peki nedir bu eksiklik? Bu güzide üniversitenin, tüm değerli ve çalışkan hocalarına, İngilizce bilen kuvvetli öğrencilerine ve tüm yeni araştırma laboratuvarlarına rağmen tek başına yapamadığı ilerlemenin temel nedenleri nelerdir? Bu konuya birkaç ilginç gözlemden sonra değineceğim, ancak yazımın başında verdiğim 3 örneği hatırlayalım.</p>
<p>2017 yılında Türkiye’den 5 üniversite (Bilkent-Koç-ODTÜ-Sabancı-Boğaziçi) ilk 500 listesine girerken, 2020’ye geldiğimizde sadece Koç Üniversitesi&#8217;nin listede kaldığını görüyoruz. Yani son 4-5 yılda ileri değil, geriye gitmişiz.</p>
<p>Türkiye’nin TÜBİTAK aracılığı ile açıkladığı hedeflerden birisi de ilk 100 veya 200 üniversite içine birden fazla üniversiteyi yerleştirmektir. Bunun gerçekleşmesi için araştırma yayınlarını kıstas alırsak, Bilkent’in 13 yayından 117 yayına çıkması gereklidir. Aradaki mesafe ilk yüz üniversite ile 9 kat, ilk ikiyüz üniversite ile 5 kat olunca bunun imkansıza yakın olduğunu ve önümüzdeki görülebilir dönemde de böyle kalacağını düşünebiliriz.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-29557" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y10-1-300x191.png" alt="" width="500" height="319" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y10-1-300x191.png 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y10-1-1024x653.png 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y10-1.png 1188w" sizes="auto, (max-width: 500px) 100vw, 500px" />. <img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-29558" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y11-1-300x191.png" alt="" width="500" height="319" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y11-1-300x191.png 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y11-1-1024x653.png 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y11-1.png 1188w" sizes="auto, (max-width: 500px) 100vw, 500px" /></p>
<p><span lang="fr-FR">Şekil 5. QS endeksine göre Türkiye’deki ilk sekiz üniversitenin son yıllardaki yerleri. Hepsi birden geriye gitmişler. Bu bilimsel yatırımlar ve bilim yönetimi açısından farklı bir şeyler yapmamız gerektiğini gösteriyor.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-29559" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y12-300x102.png" alt="" width="500" height="171" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y12-300x102.png 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y12-1024x349.png 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y12.png 1266w" sizes="auto, (max-width: 500px) 100vw, 500px" />    <img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-29560" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y13-300x96.png" alt="" width="500" height="161" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y13-300x96.png 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y13-1024x329.png 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y13.png 1208w" sizes="auto, (max-width: 500px) 100vw, 500px" /></p>
<p>Şekil 6. Türkiye ve dünyada bilimsel yayın açısından en başarılı üniversiteler. Dünyadaki ilk on üniversite ile Türkiye’deki ilk on üniversite arasındaki fark yaklaşık 75 misli. Bu mesafeyi önümüzdeki 10 sene içinde kapatmak imkansız olmakla beraber, azaltılması için çok çaba göstermek ve değişik mekanizmaları harekete geçirmek gereklidir.</p>
<p><strong>Üniversite dışındaki devlet ve özel sektör kurumlarının uluslararası kaliteli dergilerde yayınları var mı?</strong></p>
<p>Türkiye’nin üzerinde çok konuşulmayan, ancak ilginç ve önemli bir eksiği de devlet ve özel sektör araştırma kurumlarının üst düzeyde yayın yapmamaları. Türkiye’den son beş yılda Nature Index dergilerinde özel araştırma şirketleri tarafından yayınlanmış hiç bir yayını yok. Buna karşılık İsviçre’nin sadece ilk iki firması, LaRouche ve Novartis, tüm Türkiye’deki üniversitelerin toplamından daha fazla yayın üretebilmiştir. Index’de Türkiye başlığı altında baktığınızda hiçbir kurum yer almamıştır.</p>
<p>Bu gözlem şaşırtıcı olmamakla beraber, önemli bir noktaya parmak basıyor. Türkiye’nin kalkınma planları incelenirse, görülecektir ki, Ar-Ge’ye ayrılan payın yarısından fazlasının özel sektörden geleceği varsayılmaktadır. Bunun gerçekçi olmadığını, özel sektör şirketleri içinde uluslararası düzeyde yayın yapan bir kaç şirketin bile bulunmaması ile anlıyoruz. O nedenle, ne yazık ki Türkiye kendisine koyduğu hedeflere ulaşacak alt yapıdan bu açıdan da yoksundur.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-29561" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y14-1-300x118.png" alt="" width="500" height="197" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y14-1-300x118.png 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/y14-1-1024x403.png 1024w" sizes="auto, (max-width: 500px) 100vw, 500px" /></p>
<p>Şekil 7. (sağda) Üniversiteler dışında bilimsel yayın yapan özel şirketler. Kendi araştırma merkezlerini kuran bazı önemli şirketler, üst düzey araştırmacıları çekebilmek için onların bilimsel yayın yapmalarına olanak sağlıyorlar.</p>
<p><span lang="de-DE"><strong>Neler yapılabilir?</strong> </span></p>
<p><span lang="de-DE">Ne yapılması gerekli sorusuna cevap bulabilmek için öncelikle ciddi bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu kabullenmemiz gereklidir. Cumhuriyet tarihimiz boyunca çözülemeyen bir sorunun çözümü sadece politik olamaz. Toplum olarak, yeri gelince bilime saygı duyduğumuzu söylemekle yetinmeyip, bunun gereklerini yerine getirmek gerekir. Yeni yetişen kuşaklara, başarılı geçirecekleri ilk ve orta öğretim olanaklarının sağlanması, üniversitelerin idari ve mali özerk bir yapıya kavuşturulmaları, Ar-Ge harcamalarının her sene katlanarak OECD düzeyine bir an önce ulaştırılması ve günlük yaşantıda bilimsel temele dayanmayan politikaların terk edilmesi gereklidir. </span></p>
<p><span lang="de-DE">Pratik olarak, araştırma alt yapılarının kurulması, geliştirilmesi ve iyileştirilmesi için Türkiye bazı adımlar atmıştır. 2015’te çıkan 6550 sayılı Araştırma Alt Yapıları kanunu ile, ve bu sürecin hayata geçirilmesi için belirlenen 10-12 merkez kurulmuştur. Ancak bu merkezlerin bir an önce daha serbest ve esnek bir yönetim yapısına kavuşturulması ve üniversite veya bakanlık yöneticilerinin rollerinin azaltılması ve bütçelerinin mali yıl başında tam olarak verilmesi gereklidir. Türkiye’nin uluslarası düzeyde özgün araştırma alt yapıları için gerekli yatırım planını belirlemesi ve hayata geçirmesi gereklidir. </span></p>
<p><span lang="de-DE">Her yıl TÜBİTAK tarafından düzenlenen Yurt Dışı Bilim İnsanları Kurultayı&#8217;nın sonuçlarını iş planına çevirecek ve bunu bir takvime bağlayacak bir sekreteryanın kurulması yararlı olacaktır. Bunun için önümüzde Avrupa Birliği&#8217;nin uyguladığı şablona bakmak ve bu temel yatırımlar arasından bizim için öncelikli olanları hayata geçirmek ve en önemlisi de Avrupa’daki merkezlere bir an önce yatırımcı üye olmak gereklidir.</span></p>
<p><strong><span lang="de-DE">Dr. Esen Ercan Alp / </span>Argonne Distinguished Fellow, Argonne National Laboratory</strong></p>
<p><strong><span lang="de-DE">ve </span><span lang="de-DE">SESAME Uluslararası Bilimsel Danışma Komitesi Başkanı / </span><a href="mailto:eea@anl.gov">eea@anl.gov</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/turkiye-ve-bilimsel-arastirma-kitligi">Türkiye ve bilimsel araştırma kıtlığı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29544</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Heyecan verici 7 sağlık gelişmesi</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/heyecan-verici-7-saglik-gelismesi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 May 2023 10:59:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[akıllı ilaç]]></category>
		<category><![CDATA[bağışıklık sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[depresyon]]></category>
		<category><![CDATA[doktor]]></category>
		<category><![CDATA[DSÖ]]></category>
		<category><![CDATA[genetik]]></category>
		<category><![CDATA[genom haritası]]></category>
		<category><![CDATA[implant]]></category>
		<category><![CDATA[kanser]]></category>
		<category><![CDATA[mutasyon]]></category>
		<category><![CDATA[rejenatif tıp]]></category>
		<category><![CDATA[sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[terapi]]></category>
		<category><![CDATA[vücut]]></category>
		<category><![CDATA[WHO]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29443</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sağlıkta paradigma değişimi yaşanıyor Sağlık teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte, eskiden tedavisi imkânsız olarak nitelendirilen hastalıklar için artık çözüm var. Dünya Ekonomik Forumu’na bağlı Küresel Gelecek Konseyi’nin “Sağlık ve Sağlık Hizmetlerinin Geleceği” üzerine yayımladığı yeni rapor, sağlıktaki paradigma değişimini haber veriyor. Sağlık teknolojilerinde büyük bir paradigma değişimi yaşanıyor. Geldiğimiz noktada yapay zekâ içeren kimi sağlık teknolojileri, doktorların hata payını azaltıyor. Kimindeyse kendini yenileyen vücut parçaları gibi bugüne kadar sadece bilim kurgu filmlerinde gördüğümüz teknolojilerin artık mümkün olduğunu görüyoruz. Örneğin 1970’lerin ünlü TV şovu Altı Milyon Dolarlık Adam’da ciddi yaralanmanın ardından vücudunun parçaları kendini yenileyen bir “süper insan” vardı. Bu da bize daha o günden tıbbın geleceğini göstermişti. “Biyonik bir adam” fikri, bugün bilim kurgu olarak anılmaya devam ediyor, ancak tıptaki hızlı teknolojik ilerlemeler şaşırtıcı sonuçlar veriyor. Dolayısıyla o TV şovundaki, “Onu yeniden yapabiliriz, çünkü o teknolojiye sahibiz” ifadesi artık bir zamanlar göründüğü kadar imkânsız değil. Gen mühendisliğini kullanarak vücudun kanseri yenmesi, nakil için yapay organlar üretilmesi ve ihtiyacınıza tam olarak karşılık verebilecek haplar… Bunların hepsi Endüstri 4.0’ın fiziksel, dijital ve biyolojik unsurlar arasındaki çizgileri bulanıklaştırarak tıbbi tedavilerin nasıl radikal bir şekilde değiştireceğini gösteriyor. Yani büyük bir paradigma değişiminin içinde olduğumuzu gösteriyor. Dünya Ekonomik Forumu’na bağlı Küresel Gelecek Konseyi’nin “Sağlık ve Sağlık Hizmetlerinin Geleceği” üzerine yayımladığı yeni raporda, Endüstri 4.0 için genom ve genetik mühendisliği, sentetik biyoloji, nanoteknoloji, veri bilimi, yapay zekâ ve robotik gibi alanlarda yıldırım hızında yaşanan gelişmelerin “sağlığımızı ve tıbbı dönüştürdüğü” belirtildi. Raporun bazı önemli kısımlarını özet olarak sunuyoruz. 1. Hasar gören vücut parçalarının yenilenmesi (Rejeneratif tıp) Dizimizdeki eklemlerin düzgün hareket etmesine yardımcı olan bağ dokusu (kıkırdak) yaş aldıkça harap olur ve maalesef yenilenemez, bu durumda sadece iki seçenek vardır: ağrı kesiciler veya eklemi değiştirmek için cerrahi bir işlem. İyi haber şu ki kök hücre teknolojisi sayesinde yakın gelecekte kıkırdak ve vücudun diğer kısımlarının yenilenmesi mümkün olabilir. Bu, çok sayıda insana yardımcı olabilir. Zira 2030 yılına kadar şiddetli kireçlenmenin yetişkin nüfusun % 25’inden fazlasını etkilemesi bekleniyor. Rejeneratif tıp, hasar görmüş veya hastalıklı hücreleri, organları veya dokuları yeniden büyütme, onarma veya değiştirme yöntemleri geliştiren tıp dalını ifade ediyor. Bu alanın geniş bir uygulama alanı var. Bu da rejeneratif tıp alanını, hasarlı doku ve organları tamamen iyileştirme potansiyeli olan “çığır açıcı bir alan” haline getiriyor. Bu alan aynı zamanda kriz sebebiyle hasar gören kalplerin onarımına yardımcı olabilir ve vücut dokularının veya nakil organlarının laboratuvarlarda yetiştirilebileceği anlamına geliyor. 2. Akıllı ilaçlar Düzenli ilaç kullanan hastalar doğru dozu doğru zamanda alıp almadıklarını hatırlamakta zorlanabilirler. Üretilen yeni akıllı haplar, mikro sensörleri sayesinde, vücuda alındığında kayıt yapıyor ve bu bilgi, akıllı telefonunuza gönderiliyor. Bu da doğal olarak hasta ve doktorların, ilacı gerektiği gibi kullanmalarını sağlıyor. Şizofreni ve diğer akıl hastalıklarının tedavisinde zaten bir yenilik olarak kullanılan bu teknoloji, Tıbbi Nesnelerin İnterneti (IoMT) olarak biliniyor. Yani, hayati verileri gerçek zamanlı olarak algılamak için bağlı cihazların ağını kullanan bir teknoloji. Bu konudaki diğer uygulamalar arasında “teletıp” var. Bir başka deyişle, telefon ve bilişim (IT) aracılığıyla sağlık hizmetlerinin artık uzaktan sağlanabilmesi. Hastalar, kan basıncını ölçmek, glikoz seviyelerini izlemek ve kan örneklerinden anlık durumlarını test etmek için cihazları kullanabiliyor ve sonuçları doktorlarına gerçek zamanlı olarak gönderebiliyorlar. IoMT sayesinde artık kişisel dijital cihazlar ile bağlı tıbbi cihazlar, implantlar ve diğer sensörler arasında iletişim kurmak mümkün. 3. Yapay zekâ cilt kanserini bir doktordan daha iyi tespit edebiliyor Melanom cilt kanserleri, çıplak gözle kolayca tanımlanamaz ve yüksek eğitimli klinisyenler bile bazen hata yapabilir. Annals of Oncology’de yayımlanan bir araştırmaya göre, cilt kanseri görüntüleri ve ilgili teşhisler kullanılarak eğitilen bir bilgisayar, bu konuda %87 başarı sağlayan doktorlara karşın % 95’lik bir başarılı tespit oranı elde etti. Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO) göre, her yıl küresel olarak 2 ila 3 milyon melanom olmayan cilt kanseri ve 132.000 melanom cilt kanseri ortaya çıkıyor. WHO, tanımlanan her üç kanserden birinin cilt kanseri olduğunu söylerken Cilt Kanserigenom  Vakfı istatistiklerine göre her beş kişiden biri, yaşamları boyunca cilt kanseri geliştiriyor. Raporda yer alan ifade göre, “büyük miktarda bilgiyi eleme yeteneği sayesinde” yapay zekâ, sağlık uzmanlarına karar verme konusunda yardımcı olabilir ve kaçırmış olabilecekleri klinik nüansları gösterebilir. 4. Telefonunuz depresyonda olup olmadığınızı bilecek Kaliforniya merkezli bir şirket, akıllı telefonların, insanların bilişsel özellikleri ve ruh hali durumlarını tahmin edebilen dokunma, kaydırma ve tıklama davranışlarını analiz ederek zihinsel sağlık sorunlarını teşhis edebileceğini söylüyor. Telefonlar ayrıca uygulamalar aracılığıyla akıl hastalarına destek de sağlayabiliyor. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre dünya genelinde 300 milyondan fazla insan, depresyondan muzdarip ve her yıl yaklaşık 800.000 insan intihar nedeniyle ölüyor. Buna karşın depresyondan etkilenenlerin yarısından daha azı tedavi görüyor. Hatta bu rakam birçok ülkede % 10’dan daha az. Yapay zekâ, depresyonu tespit etmenin yanı sıra onu hafifletmeye de yardımcı olabiliyor. Raporda, bilişsel davranışçı terapi ilkelerine göre tasarlanmış bir sohbet uygulaması olan Woebot’un kullanıldığı bir çalışma, depresyonun tedavisinde etkili olduğunu gösterdi. 5. Bağışıklık sisteminin kanserle savaşmasına yardımcı olmak İmmünoterapi, kanser tedavisinde bir sonraki büyük atılım olarak gösteriliyor. Rapora göre bu teknoloji, “onkolojinin temel taşı olacak” ve etkileyici bir şekilde neredeyse tüm kanser türleri için geçerli olacak. Bu terapi yoluyla bağışıklık tepkisini uyararak veya baskılayarak hastalıkla savaşmak için vücudun kendi bağışıklık sistemi kullanılıyor. Bu sayede lenfoma ve lösemi, kanser hücreleri üzerindeki belirli proteinlere bağlanan antikorlar kullanılarak tedavi ediliyor. Bu da bağışıklık sisteminin bu hücreleri daha kolay tanımasını ve yok etmesini sağlıyor. Raporda, “Hücre biyolojisi ve kanserinin anlaşılmasındaki ilerleme, bağışıklık sisteminde doğal olarak meydana gelen kanser hücrelerini immüno-gözetim adı verilen bir fenomenle ortadan kaldırma yeteneğini açıkça göstermiştir.” ifadeleri kullanıldı. 6. Hassas tıp Kişilerin genetik ve biyolojik özelliklerini temel alan “hassas” veya “kişiselleştirilmiş” tıp, her bireyin çevresini ve yaşam tarzını göz önünde bulunduracak şekilde tasarlanarak aynı ilaçların aynı miktarlarda olduğu terapilerin (tek beden herkese uyar) anlayışının yerini alıyor. Bu, özellikle genetik yapısını büyük ölçüde değiştiren kanserlerin tedavisinde umut verici bir nitelik taşıyor. Genom haritalamasındaki hızlı ilerlemeler, tıbbi tedavilerin her hastanın genetik yapısına uyacak şekilde uyarlanabileceği anlamına geliyor. Raporda, “Teknolojik gelişmeler genom haritalamasının süresini (birkaç saat içinde mümkün) ve maliyetini (genom başına 1.000 dolardan az) önemli ölçüde azalttı.” ifadeleri yer aldı. 7. Hatalı genetik bilgilerin düzeltilmesi (Gen terapisi) Genetik mutasyonlar, insanlarda 10.000’den fazla hastalığın nedeni olarak biliniyor. Bu nedenle de hatalı genetik bilgileri düzeltmek için kullanılan teknikler, daha önce tedavi edilemez olduğu düşünülen hastalıklarla başa çıkmanın önemli bir yolu olabilir. Kırmızı kan hücrelerinin içindeki genetik bir mutasyonun, kan hücrelerinin dolaşımını önlediği (bu sebeple inmeye ve hatta ölüme neden olabilecek) orak hücreli anemi, bu tür gen terapisiyle tedavi edilebilen bir hastalık olarak biliniyor. Bu yaklaşım, bir hastanın kök hücrelerini almayı, onları laboratuvarda genetik olarak değiştirmeyi ve daha sonra sağlıklı kan hücreleri oluşturmak için onları vücuda geri koymayı içeriyor. Gen terapisi, dünyada milyonlarca kişiyi etkileyen bu hastalığı tedavi edebilir. Öyle ki her yıl 300.000’den fazla bebek Sahra altı Afrika&#8217;da bu hastalıkla doğuyor. Raporda, “Şu anda devam etmekte olan üçüncü faz klinik araştırmalar, gen terapisini klinik uygulamaya doğru ilerletmek için fayda/risk/maliyet oranlarının belirlenmesine yardımcı olmalıdır.” ifadeleri kullanıldı. Batuhan Sarıcan / batusarican@gmail.com Kaynak: https://www.weforum.org/agenda/2019/05/healthcare-technology-precision-medicine-breakthroughs *Bu yazı HBT Dergi 225. sayıda yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/heyecan-verici-7-saglik-gelismesi">Heyecan verici 7 sağlık gelişmesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Sağlıkta paradigma değişimi yaşanıyor</strong></p>
<p>Sağlık teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte, eskiden tedavisi imkânsız olarak nitelendirilen hastalıklar için artık çözüm var. Dünya Ekonomik Forumu’na bağlı Küresel Gelecek Konseyi’nin “Sağlık ve Sağlık Hizmetlerinin Geleceği” üzerine yayımladığı yeni rapor, sağlıktaki paradigma değişimini haber veriyor.</p>
<p>Sağlık teknolojilerinde büyük bir paradigma değişimi yaşanıyor. Geldiğimiz noktada yapay zekâ içeren kimi sağlık teknolojileri, doktorların hata payını azaltıyor. Kimindeyse kendini yenileyen vücut parçaları gibi bugüne kadar sadece bilim kurgu filmlerinde gördüğümüz teknolojilerin artık mümkün olduğunu görüyoruz.</p>
<p>Örneğin 1970’lerin ünlü TV şovu Altı Milyon Dolarlık Adam’da ciddi yaralanmanın ardından vücudunun parçaları kendini yenileyen bir “süper insan” vardı. Bu da bize daha o günden tıbbın geleceğini göstermişti. “Biyonik bir adam” fikri, bugün bilim kurgu olarak anılmaya devam ediyor, ancak tıptaki hızlı teknolojik ilerlemeler şaşırtıcı sonuçlar veriyor. Dolayısıyla o TV şovundaki, “Onu yeniden yapabiliriz, çünkü o teknolojiye sahibiz” ifadesi artık bir zamanlar göründüğü kadar imkânsız değil.</p>
<p>Gen mühendisliğini kullanarak vücudun kanseri yenmesi, nakil için yapay organlar üretilmesi ve ihtiyacınıza tam olarak karşılık verebilecek haplar… Bunların hepsi Endüstri 4.0’ın fiziksel, dijital ve biyolojik unsurlar arasındaki çizgileri bulanıklaştırarak tıbbi tedavilerin nasıl radikal bir şekilde değiştireceğini gösteriyor. Yani büyük bir paradigma değişiminin içinde olduğumuzu gösteriyor.</p>
<p>Dünya Ekonomik Forumu’na bağlı Küresel Gelecek Konseyi’nin “Sağlık ve Sağlık Hizmetlerinin Geleceği” üzerine yayımladığı yeni raporda, Endüstri 4.0 için genom ve genetik mühendisliği, sentetik biyoloji, nanoteknoloji, veri bilimi, yapay zekâ ve robotik gibi alanlarda yıldırım hızında yaşanan gelişmelerin “sağlığımızı ve tıbbı dönüştürdüğü” belirtildi. Raporun bazı önemli kısımlarını özet olarak sunuyoruz.</p>
<p><strong>1. Hasar gören vücut parçalarının yenilenmesi (Rejeneratif tıp)</strong></p>
<p>Dizimizdeki eklemlerin düzgün hareket etmesine yardımcı olan bağ dokusu (kıkırdak) yaş aldıkça harap olur ve maalesef yenilenemez, bu durumda sadece iki seçenek vardır: ağrı kesiciler veya eklemi değiştirmek için cerrahi bir işlem. İyi haber şu ki kök hücre teknolojisi sayesinde yakın gelecekte kıkırdak ve vücudun diğer kısımlarının yenilenmesi mümkün olabilir. Bu, çok sayıda insana yardımcı olabilir. Zira 2030 yılına kadar şiddetli kireçlenmenin yetişkin nüfusun % 25’inden fazlasını etkilemesi bekleniyor.</p>
<p>Rejeneratif tıp, hasar görmüş veya hastalıklı hücreleri, organları veya dokuları yeniden büyütme, onarma veya değiştirme yöntemleri geliştiren tıp dalını ifade ediyor. Bu alanın geniş bir uygulama alanı var. Bu da rejeneratif tıp alanını, hasarlı doku ve organları tamamen iyileştirme potansiyeli olan “çığır açıcı bir alan” haline getiriyor. Bu alan aynı zamanda kriz sebebiyle hasar gören kalplerin onarımına yardımcı olabilir ve vücut dokularının veya nakil organlarının laboratuvarlarda yetiştirilebileceği anlamına geliyor.</p>
<p><strong>2. Akıllı ilaçlar</strong></p>
<p>Düzenli ilaç kullanan hastalar doğru dozu doğru zamanda alıp almadıklarını hatırlamakta zorlanabilirler. Üretilen yeni akıllı haplar, mikro sensörleri sayesinde, vücuda alındığında kayıt yapıyor ve bu bilgi, akıllı telefonunuza gönderiliyor. Bu da doğal olarak hasta ve doktorların, ilacı gerektiği gibi kullanmalarını sağlıyor. Şizofreni ve diğer akıl hastalıklarının tedavisinde zaten bir yenilik olarak kullanılan bu teknoloji, Tıbbi Nesnelerin İnterneti (IoMT) olarak biliniyor. Yani, hayati verileri gerçek zamanlı olarak algılamak için bağlı cihazların ağını kullanan bir teknoloji.</p>
<p>Bu konudaki diğer uygulamalar arasında “teletıp” var. Bir başka deyişle, telefon ve bilişim (IT) aracılığıyla sağlık hizmetlerinin artık uzaktan sağlanabilmesi. Hastalar, kan basıncını ölçmek, glikoz seviyelerini izlemek ve kan örneklerinden anlık durumlarını test etmek için cihazları kullanabiliyor ve sonuçları doktorlarına gerçek zamanlı olarak gönderebiliyorlar. IoMT sayesinde artık kişisel dijital cihazlar ile bağlı tıbbi cihazlar, implantlar ve diğer sensörler arasında iletişim kurmak mümkün.</p>
<p><strong>3. Yapay zekâ cilt kanserini bir doktordan daha iyi tespit edebiliyor</strong></p>
<p>Melanom cilt kanserleri, çıplak gözle kolayca tanımlanamaz ve yüksek eğitimli klinisyenler bile bazen hata yapabilir. Annals of Oncology’de yayımlanan bir araştırmaya göre, cilt kanseri görüntüleri ve ilgili teşhisler kullanılarak eğitilen bir bilgisayar, bu konuda %87 başarı sağlayan doktorlara karşın % 95’lik bir başarılı tespit oranı elde etti.</p>
<p>Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO) göre, her yıl küresel olarak 2 ila 3 milyon melanom olmayan cilt kanseri ve 132.000 melanom cilt kanseri ortaya çıkıyor. WHO, tanımlanan her üç kanserden birinin cilt kanseri olduğunu söylerken Cilt Kanserigenom  Vakfı istatistiklerine göre her beş kişiden biri, yaşamları boyunca cilt kanseri geliştiriyor. Raporda yer alan ifade göre, “büyük miktarda bilgiyi eleme yeteneği sayesinde” yapay zekâ, sağlık uzmanlarına karar verme konusunda yardımcı olabilir ve kaçırmış olabilecekleri klinik nüansları gösterebilir.</p>
<p><strong>4. Telefonunuz depresyonda olup olmadığınızı bilecek</strong></p>
<p>Kaliforniya merkezli bir şirket, akıllı telefonların, insanların bilişsel özellikleri ve ruh hali durumlarını tahmin edebilen dokunma, kaydırma ve tıklama davranışlarını analiz ederek zihinsel sağlık sorunlarını teşhis edebileceğini söylüyor. Telefonlar ayrıca uygulamalar aracılığıyla akıl hastalarına destek de sağlayabiliyor.</p>
<p>Dünya Sağlık Örgütü’ne göre dünya genelinde 300 milyondan fazla insan, depresyondan muzdarip ve her yıl yaklaşık 800.000 insan intihar nedeniyle ölüyor. Buna karşın depresyondan etkilenenlerin yarısından daha azı tedavi görüyor. Hatta bu rakam birçok ülkede % 10’dan daha az. Yapay zekâ, depresyonu tespit etmenin yanı sıra onu hafifletmeye de yardımcı olabiliyor. Raporda, bilişsel davranışçı terapi ilkelerine göre tasarlanmış bir sohbet uygulaması olan Woebot’un kullanıldığı bir çalışma, depresyonun tedavisinde etkili olduğunu gösterdi.</p>
<p><strong>5. Bağışıklık sisteminin kanserle savaşmasına yardımcı olmak</strong></p>
<p>İmmünoterapi, kanser tedavisinde bir sonraki büyük atılım olarak gösteriliyor. Rapora göre bu teknoloji, “onkolojinin temel taşı olacak” ve etkileyici bir şekilde neredeyse tüm kanser türleri için geçerli olacak. Bu terapi yoluyla bağışıklık tepkisini uyararak veya baskılayarak hastalıkla savaşmak için vücudun kendi bağışıklık sistemi kullanılıyor. Bu sayede lenfoma ve lösemi, kanser hücreleri üzerindeki belirli proteinlere bağlanan antikorlar kullanılarak tedavi ediliyor. Bu da bağışıklık sisteminin bu hücreleri daha kolay tanımasını ve yok etmesini sağlıyor.</p>
<p>Raporda, “Hücre biyolojisi ve kanserinin anlaşılmasındaki ilerleme, bağışıklık sisteminde doğal olarak meydana gelen kanser hücrelerini immüno-gözetim adı verilen bir fenomenle ortadan kaldırma yeteneğini açıkça göstermiştir.” ifadeleri kullanıldı.</p>
<p><strong>6. Hassas tıp</strong></p>
<p>Kişilerin genetik ve biyolojik özelliklerini temel alan “hassas” veya “kişiselleştirilmiş” tıp, her bireyin çevresini ve yaşam tarzını göz önünde bulunduracak şekilde tasarlanarak aynı ilaçların aynı miktarlarda olduğu terapilerin (tek beden herkese uyar) anlayışının yerini alıyor. Bu, özellikle genetik yapısını büyük ölçüde değiştiren kanserlerin tedavisinde umut verici bir nitelik taşıyor.</p>
<p>Genom haritalamasındaki hızlı ilerlemeler, tıbbi tedavilerin her hastanın genetik yapısına uyacak şekilde uyarlanabileceği anlamına geliyor. Raporda, “Teknolojik gelişmeler genom haritalamasının süresini (birkaç saat içinde mümkün) ve maliyetini (genom başına 1.000 dolardan az) önemli ölçüde azalttı.” ifadeleri yer aldı.</p>
<p><strong>7. Hatalı genetik bilgilerin düzeltilmesi (Gen terapisi)</strong></p>
<p>Genetik mutasyonlar, insanlarda 10.000’den fazla hastalığın nedeni olarak biliniyor. Bu nedenle de hatalı genetik bilgileri düzeltmek için kullanılan teknikler, daha önce tedavi edilemez olduğu düşünülen hastalıklarla başa çıkmanın önemli bir yolu olabilir.</p>
<p>Kırmızı kan hücrelerinin içindeki genetik bir mutasyonun, kan hücrelerinin dolaşımını önlediği (bu sebeple inmeye ve hatta ölüme neden olabilecek) orak hücreli anemi, bu tür gen terapisiyle tedavi edilebilen bir hastalık olarak biliniyor. Bu yaklaşım, bir hastanın kök hücrelerini almayı, onları laboratuvarda genetik olarak değiştirmeyi ve daha sonra sağlıklı kan hücreleri oluşturmak için onları vücuda geri koymayı içeriyor. Gen terapisi, dünyada milyonlarca kişiyi etkileyen bu hastalığı tedavi edebilir. Öyle ki her yıl 300.000’den fazla bebek Sahra altı Afrika&#8217;da bu hastalıkla doğuyor.</p>
<p>Raporda, “Şu anda devam etmekte olan üçüncü faz klinik araştırmalar, gen terapisini klinik uygulamaya doğru ilerletmek için fayda/risk/maliyet oranlarının belirlenmesine yardımcı olmalıdır.” ifadeleri kullanıldı.</p>
<p><strong>Batuhan Sarıcan / <a href="mailto:batusarican@gmail.com">batusarican@gmail.com</a></strong></p>
<p><strong>Kaynak: <a href="https://www.weforum.org/agenda/2019/05/healthcare-technology-precision-medicine-breakthroughs">https://www.weforum.org/agenda/2019/05/healthcare-technology-precision-medicine-breakthroughs</a></strong></p>
<p><em><strong>*Bu yazı HBT Dergi 225. sayıda yayınlanmıştır.</strong></em></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/heyecan-verici-7-saglik-gelismesi">Heyecan verici 7 sağlık gelişmesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29443</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Z kuşağı değil!</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tanol-turkoglu/z-kusagi-degil</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tanol Türkoglu]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 May 2023 09:57:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tanol Türkoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[gelecek]]></category>
		<category><![CDATA[gençlik]]></category>
		<category><![CDATA[lapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[politika]]></category>
		<category><![CDATA[seçim]]></category>
		<category><![CDATA[seçmen]]></category>
		<category><![CDATA[siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[ülke]]></category>
		<category><![CDATA[y kuşağı]]></category>
		<category><![CDATA[z kuşağı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29441</guid>

					<description><![CDATA[<p>Siyasiler gençleri yeniden keşfediyor. Gelecek seçimlerde her beş seçmenden birisi (yaklaşık yedi milyon deniyor) ilk defa oy kullanacakmış. Bunlar Z Kuşağı’nı oluşturuyor. Öncelikle şu: Kuşak isimleri de hangi dönemi temsil ettikleri de batının sosyo-kültürel dinamiklerinin sonucudur. Bu çerçevede kuşaklar arasındaki büyük kırılım bir önceki Y Kuşağı ile başlar. Çünkü bu kuşak batıda ilk kez üç kritik ileri teknolojinin içine doğmuştur; o üç teknolojinin olmadığı bir dünyayı bilmez. O üç teknoloji anımsayalım: Bilgisayar, cep telefonu ve internet! Bu tanım itibariyle batıda 1981-2000 (kimi kaynaklara göre 1996 veya 1997) arasında doğanlara Y Kuşağı denir. Peki Türkiye’de 1980’lerde doğanlar o üç teknolojinin içine mi doğdu? O üç ileri teknolojinin Türkiye’deki yaygınlaşması K. Amerika, Batı Avrupa veya İskandinav ülkelerindekiyle aynı süratte olduğu söylenebilir mi? Hayır! Öte yandan bu teknolojiler bizim ülkemize de geldi ve toplumu dönüştürme sürecinde aktif bir rol oynamaya başladı. Bu durumda akla gelmesi gereken soru şudur: Türkiye’de toplum üzerine araştırma yapan akademik birimler bu dönemde ne yaptı? Bu dijital kültürel değişimi-dönüşümü analiz ettiler mi? Bu topraklardaki güncel kuşaklarla batı ülkelerinin Y Kuşağı, Z Kuşağı bireyleri arasında ne tür benzerlik ya da ayrılıklar olduğuna dair kafa patlattılar mı? Pek söylenemez! Türkiye’de internet akademik anlamda daha ziyade iletişim fakültelerinde “yeni medya” vizyonu ile bir iletişim aracı (da) olması özelliği baz alınarak irdelenmektedir. Ancak örneğin sosyoloji bölümleri interneti aynı iştahla incelememektedir. Hal böyle olunca dijital kültür ögelerini ele alıp irdelemek çıkarına göre siyasilere ya da medya mensuplarına kalmaktadır. Onların da nesnel değerlendirme yapma motivasyonu ne yazık ki yoktur. Siyasiler, düne dek potansiyel tehdit-lojistik destek bağlamında ele aldığı genç kuşakları şimdi de oy deposu olarak değerlendirmekte ve buna uygun bir yaklaşım sergilemektedir. Medya mensupları da artık nereden nasıl nasipleniyorlarsa, ona uygun yazma geleneğini sürdürüyorlar. Gerek Y ile gerekse de Z Kuşağı ile ilgili (Türkiye için diyelim ki 1991’den sonra doğanlar) yapılacak belki de en yanlış şey bu kuşaklara tek tip elbise giydirmeye çalışmak olacaktır. Ne Y Kuşağı ne de Z Kuşağı üç beş ortak özellikle kategorize edilebilecek nitelikte değildir. İnsanları tek-tipleştirmek kapitalizmin kontrolcü süreç yönetim anlayışına bağlanabilir ve aslında onları daha kolay yönetmeyi sağlar. Sürü psikolojisini devreye sokup, bireyin bilincinde şu ikilemi yaratır: Bahsedilen türde birisi olmazsam sürünün dışında (yalnız) kalırım! Oysa bireyin kendisine yetecek şekilde tek başına yaşamını sürdürmesi ileri teknolojik ögelerle giderek daha da kolaylaşmaktadır. İşte pandemi ile gelen yeni yaşam normaline bir örnek: Evden çıkmadan yapabildiğin hiçbir şeyi evden çıkarak yapma! Şimdi bazı laleler bu gençlerin bir kaç bedava megabayt vererek kandırılabileceğini, oylarının alınabileceğini sanıyor! Oyunu birkaç megabayta satacak olanlar, olsa olsa önceki seçimlerde oyunu bir kaç çuval kömüre satmış olanların çevresinden çıkacaktır ki bunun Z Kuşağı ile hiçbir ilgisi yoktur. Her seferinde bir şey almadan oy vermeyenlere, hangi yıl doğduğuna bakmadan, başka bir isim vermek gerekir! Örneğin Çıkar Kuşağı, örneğin Brütüs Kuşağı! Tanol Türkoğlu / tanolturkoglu@gmail.com *Bu yazı, HBT Dergi 225. sayıda yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tanol-turkoglu/z-kusagi-degil">Z kuşağı değil!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Siyasiler gençleri yeniden keşfediyor. Gelecek seçimlerde her beş seçmenden birisi (yaklaşık yedi milyon deniyor) ilk defa oy kullanacakmış. Bunlar Z Kuşağı’nı oluşturuyor. Öncelikle şu: Kuşak isimleri de hangi dönemi temsil ettikleri de batının sosyo-kültürel dinamiklerinin sonucudur. Bu çerçevede kuşaklar arasındaki büyük kırılım bir önceki Y Kuşağı ile başlar. Çünkü bu kuşak batıda ilk kez üç kritik ileri teknolojinin içine doğmuştur; o üç teknolojinin olmadığı bir dünyayı bilmez. O üç teknoloji anımsayalım: Bilgisayar, cep telefonu ve internet!</p>
<p>Bu tanım itibariyle batıda 1981-2000 (kimi kaynaklara göre 1996 veya 1997) arasında doğanlara Y Kuşağı denir. Peki Türkiye’de 1980’lerde doğanlar o üç teknolojinin içine mi doğdu? O üç ileri teknolojinin Türkiye’deki yaygınlaşması K. Amerika, Batı Avrupa veya İskandinav ülkelerindekiyle aynı süratte olduğu söylenebilir mi? Hayır!</p>
<p>Öte yandan bu teknolojiler bizim ülkemize de geldi ve toplumu dönüştürme sürecinde aktif bir rol oynamaya başladı. Bu durumda akla gelmesi gereken soru şudur: Türkiye’de toplum üzerine araştırma yapan akademik birimler bu dönemde ne yaptı? Bu dijital kültürel değişimi-dönüşümü analiz ettiler mi? Bu topraklardaki güncel kuşaklarla batı ülkelerinin Y Kuşağı, Z Kuşağı bireyleri arasında ne tür benzerlik ya da ayrılıklar olduğuna dair kafa patlattılar mı?</p>
<p>Pek söylenemez! Türkiye’de internet akademik anlamda daha ziyade iletişim fakültelerinde “yeni medya” vizyonu ile bir iletişim aracı (da) olması özelliği baz alınarak irdelenmektedir. Ancak örneğin sosyoloji bölümleri interneti aynı iştahla incelememektedir. Hal böyle olunca dijital kültür ögelerini ele alıp irdelemek çıkarına göre siyasilere ya da medya mensuplarına kalmaktadır. Onların da nesnel değerlendirme yapma motivasyonu ne yazık ki yoktur.</p>
<p>Siyasiler, düne dek potansiyel tehdit-lojistik destek bağlamında ele aldığı genç kuşakları şimdi de oy deposu olarak değerlendirmekte ve buna uygun bir yaklaşım sergilemektedir. Medya mensupları da artık nereden nasıl nasipleniyorlarsa, ona uygun yazma geleneğini sürdürüyorlar.</p>
<p>Gerek Y ile gerekse de Z Kuşağı ile ilgili (Türkiye için diyelim ki 1991’den sonra doğanlar) yapılacak belki de en yanlış şey bu kuşaklara tek tip elbise giydirmeye çalışmak olacaktır. Ne Y Kuşağı ne de Z Kuşağı üç beş ortak özellikle kategorize edilebilecek nitelikte değildir. İnsanları tek-tipleştirmek kapitalizmin kontrolcü süreç yönetim anlayışına bağlanabilir ve aslında onları daha kolay yönetmeyi sağlar. Sürü psikolojisini devreye sokup, bireyin bilincinde şu ikilemi yaratır: Bahsedilen türde birisi olmazsam sürünün dışında (yalnız) kalırım!</p>
<p>Oysa bireyin kendisine yetecek şekilde tek başına yaşamını sürdürmesi ileri teknolojik ögelerle giderek daha da kolaylaşmaktadır. İşte pandemi ile gelen yeni yaşam normaline bir örnek: Evden çıkmadan yapabildiğin hiçbir şeyi evden çıkarak yapma! Şimdi bazı laleler bu gençlerin bir kaç bedava megabayt vererek kandırılabileceğini, oylarının alınabileceğini sanıyor!</p>
<p>Oyunu birkaç megabayta satacak olanlar, olsa olsa önceki seçimlerde oyunu bir kaç çuval kömüre satmış olanların çevresinden çıkacaktır ki bunun Z Kuşağı ile hiçbir ilgisi yoktur. Her seferinde bir şey almadan oy vermeyenlere, hangi yıl doğduğuna bakmadan, başka bir isim vermek gerekir! Örneğin Çıkar Kuşağı, örneğin Brütüs Kuşağı!</p>
<p><strong><span lang="it-IT">Tanol Türkoğlu / <a href="mailto:tanolturkoglu@gmail.com">tanolturkoglu@gmail.com</a></span></strong></p>
<p><em><strong>*Bu yazı, HBT Dergi 225. sayıda yayınlanmıştır.</strong></em></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tanol-turkoglu/z-kusagi-degil">Z kuşağı değil!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29441</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Konuşan yapay zekalar, dijital zihinler&#8230; İnsanlık için fırsat mı yoksa tehdit mi?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/konusan-yapay-zekalar-dijital-zihinler-insanlik-icin-firsat-mi-yoksa-tehdit-mi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 04 May 2023 05:00:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editör ne diyor?]]></category>
		<category><![CDATA[beyin]]></category>
		<category><![CDATA[bilimsel]]></category>
		<category><![CDATA[chatGPT]]></category>
		<category><![CDATA[çoklu dil]]></category>
		<category><![CDATA[DALL-e 2]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[geç kalmak]]></category>
		<category><![CDATA[glüten]]></category>
		<category><![CDATA[makale]]></category>
		<category><![CDATA[meraklı çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[robot]]></category>
		<category><![CDATA[ruh sağlığı]]></category>
		<category><![CDATA[teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[uyku apnesi]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<category><![CDATA[zeka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29409</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dünyayı kasıp kavuran yapay zekâ robotu ChatGPT’yi duymuşsunuzdur. Bilimsel makale yazımından yaratıcı işlere kadar birçok alanda, internetten derlenen devasa metin veri tabanındaki dil kalıplarını, istatistiklere dayanarak taklit ediyor ve gayet inandırıcı cümleler sıralıyor. Öğrenci makaleleri yazabiliyor, araştırma makalelerini özetleyebiliyor, soruları çok iyi yanıtlayabiliyor. Hatta bazı araştırma makalelerine bilimsel yazar olarak bile girdi. Bu teknoloji, bilgisayarlarla etkileşim şeklimizde devrim yaratma potansiyeline sahip. Dahası, artık üretici-konuşan yapay zekanın yeni bir tarih çizgisi oluşturduğu görüşü var. Çünkü insanların giderek bu &#8216;dijital zihinlerin&#8217; bilinçlenebileceği ve insanlık için büyük tehdit oluşturduklarına ilişkin varsayımlar en ciddi bilim ve teknoloji uzmanlarınca bile paylaşılır oldu. Öte yandan çalışanlar için büyük tehdit. Peki bizi neler bekliyor? İşin bir de metinsel tanımlardan görüntü oluşturan DALL-E 2 boyutu var. Bilim yayıncıları ve sanat felsefecileri bu konu hakkında ne düşünüyor? Kriz mi yoksa fırsat mı? Nature ve Science gibi çok önemli dergiler, yapay zekanın bilimsel araştırma ve makale yazısında sorumluluk alamayacakları için yazar olamayacaklarını söylüyor. Bu arada metinlerden sanat eserleri üretiminin de gerçek sanatı değersizleştirme tehlikesine işaret ediliyor. Konu geniş ve tartışmaya açık. Batuhan Sarıcan hazırladı. İtirazlar var Öte yandan bizzat bu teknolojiyi üretenlerin bile yapay zekanın geldiği noktadan ürktükleri anlaşılıyor. Aralarında Elon Musk’ın da bulunduğu iş ve bilim dünyasından bini aşkın kişi açık bir mektup yayınlayarak yapay zeka laboratuvarlarının 6 ay süreyle bu konudaki çalışmaları durdurmasını istediler. Ta ki herkesi bağlayıcı düzenleyici kararlar alınıncaya kadar. Lale Akarun da ‘Yapay zeka başrolde&#8217; başlıklı yazısında yapay zekanın filmlerde görüntüleri doğrudan üretmek ve kontrol etme konusunda gösterdiği ilerlemeyi ele alıyor. Tanol Türkoğlu’nun Dijitalem’inde ilginç örnekler var. Stanford Üniversitesi ile Google, The Sims oyunundan esinlenerek Smallville adını verdikleri bir sanal dünya kurup içine de 35 tane ChatGPT 3.5 temelli sanal bot yerleştirmiş ve bunların “davranışları” incelemişler. Sonuç: İnsan gibi davranıyorlar. Kahvaltı ediyor, sevgililer günü partisi düzenliyor, belediye başkanlığı seçimleri için politik diyaloglar kuruyorlar. Bu arada: Kyoto Üniversitesi araştırmacıları tarafından yapılan bir çalışma ekosistemlerin hesaplama becerilerine ışık tutarak, yapay zeka teknolojilerinin hızla gelişmesine olanak tanıyan bir sürecin önünü açtı. Grafen teknolojisine giriş Ali Akurgal, Sabancı Üniversitesi Nanoteknoloji Araştırma ve Uygulama Merkezi’nin başarılı uygulamaları anlattığı yazısı da önemli. Akurgal, gelecek yazısında grafen teknolojisine girecek. İstanbul’da acilen dönüşmesi gereken 1,5 milyon riskli konut bulunuyor. Anadolu ve Avrupa Yakası’nda 500 bin konutluk uydu kentler yapılması planlanıyor. Hatalardan ders alarak nasıl doğru bir yapılanma gerçekleştirebiliriz? Kültür Üniversitesi’nden Berkay Oskay kaleme aldı. Mustafa Çetiner glutensiz diyet gerçekten gerekli mi diye soruyor. Glutensiz modası herkesi sarmışken Çetiner’in söyledikleri önemli. Uyku apnesi unutkanlığa mı yol açıyor? Yeni bir araştırma, Obstrüktif Uyku Apne Sendromu’nun (OUAS) orta yaşlı erkeklerde erken bilişsel bozukluk ile ilişkili olabileceğini gösteriyor. King&#8217;s College London&#8217;da yapılan pilot bir çalışmada, OUAS’ı şiddetli evrede olan hastaların sağlıklı kontrollere kıyasla yürütücü işlevlerin yanı sıra, sosyal ve duygusal farkındalıkta da daha kötü olduğu ortaya çıktı. Bahçeşehir Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Dr. Buse Çağla Arı yazdı. “İslam dünyası için komplo mu, uzun vadeli politik plan mı?” Doğan Kuban, eski tarihli bu yazısında ‘Silah teknolojisi 20. yüzyıl boyunca insanların bilimsel araştırmaların sonuçlarına göre çalışan hassas silahlarla öldürülmesinin yolunu açtı. ABD gelişmiş sanayisi ve araştırma gücü ile dünyaya egemen oldu. Yüz milyonlarca insanın yok olmasına neden olan savaşlar insanları bilim ve teknikten, hatta akıldan soğuttu’ diyor. Yeni bir çalışma, günlük olarak daha yüksek miktarda canlı mikroorganizma tüketen kişilerin daha düşük kilolu olma ve daha iyi genel sağlığa sahip olma eğiliminde olduğunu gösteriyor. Bilim ve Beslenme’de. Murat Altaş hazırladı. Birden fazla dili konuşmak önemli Birden fazla dili konuşmanın yararları ile ilgili çalışmalara yenileri de ekleniyor. New Scientist&#8217;te yayınlanan araştırmaya göre, çoklu dil yeteneği çocukların dikkat ve bilişsel işlevlerini artırırken, yaşlı insanları demans riskine karşı koruyabiliyor. Ayrıca, birden fazla dil konuşmak, kültürel açıdan çeşitlilik açısından da önemli. Rita Urgan derledi. Oy ve Ötesi Derneği bir basın toplantısı yaptı ve seçim tutanaklarını anında dijital veriye çevirecekleri teknolojiyi anlattı. Kimi insanlar neden hep gecikirler? Bazı insanlar, zaman yönetim becerileri eksikliğinden dolayı sürekli olarak gecikirken, diğerleri ise zaman algılamaları nedeniyle geç kalmaya meyilli. Tabii kişilik ve psikolojik faktörler de önemli. Kendimize “Ruh sağlığı günü” ayıralım! O tek bir günde bile pek çok şey yapabiliriz: Hastalandığımızda, biliyorsunuz, bir-iki günlüğüne işten izin almak, evde dinlenmek, sağlığımızın düzelmesini beklemek, en iyisidir. Bedenimiz hastalanınca, böyle yaparız. Peki ya ruhumuz hastalandığında? Aslında hepimiz ruh sağlığının ne kadar önemli olduğunu biliyoruz bilmesine, ama moralimiz bozuk olduğunda işe gitmemek, aklımıza bile gelmiyor. Meraklının Köşesi’nde, Mercan Bursalı hazırladı. Bilim Tarihi’nde bu hafta porselenlerini hassas şekilde yıkayabilmek için bulaşık makinesini icat eden bir kadın var: Josephine Cochrane. Denizlerin altında 19.000 yeni dağ keşfedildi. Denizaltı taraması üzerine geliştirilen yeni teknolojiler; denizaltı ekolojisi, levha tektoniği ve iklim değişikliği çalışmalarına yardımcı olabilir. Meraklı Çocuk bu hafta dünyanın sonu hiç gelmeyecek mi sorusunu yöneltti… Dünya’daki patentlerin %88’ini sadece 6 ülke alıyor, Grafik Bilgi’de. Doğal haşere kontrol yöntemi olarak örümcekler Hayvanlar Dünyası’nda… Yaşlılıkta saçlar niçin beyazlaşıyor? Eski pillerden lityum elde etmek mümkün&#8230; Mikroplastikler kan-beyin engelini nasıl aşıyor? Ve diğerleri Nilgün Özbaşaran Dede’nin hazırladığı Araştırma Gündemi’nde. Bu arada ilginç bir kitap önerimiz var: Bilim ve Sahte Bilim, Kötü Tavsiye. *** HBT yine güncel gelişmeler ve konularla dolu… Çok çalışıyoruz, yüzlerce haberi eliyoruz, süzüyoruz ve size sunuyoruz. Yazarlarımız özgün yazılarıyla HBT’yi zenginleştiriyor. Bu arada HBT Canlı yayına geçmemizde bazı sorunlar yaşadık, bunların üzerinden geldik, bize destek veren okurlarımıza yeniden teşekkür ederken, yayına yakında başlayacağımızı duyurmak isteriz. Sevgiyle kalın, bilimde kalın, gelecek için en önemli şansımız…</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/konusan-yapay-zekalar-dijital-zihinler-insanlik-icin-firsat-mi-yoksa-tehdit-mi">Konuşan yapay zekalar, dijital zihinler&#8230; İnsanlık için fırsat mı yoksa tehdit mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-29406 size-medium alignright" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/1-251x300.jpg" alt="" width="251" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/1-251x300.jpg 251w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/1-856x1024.jpg 856w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/05/1.jpg 1654w" sizes="auto, (max-width: 251px) 100vw, 251px" />Dünyayı kasıp kavuran yapay zekâ robotu ChatGPT’yi duymuşsunuzdur. Bilimsel makale yazımından yaratıcı işlere kadar birçok alanda, internetten derlenen devasa metin veri tabanındaki dil kalıplarını, istatistiklere dayanarak taklit ediyor ve gayet inandırıcı cümleler sıralıyor. Öğrenci makaleleri yazabiliyor, araştırma makalelerini özetleyebiliyor, soruları çok iyi yanıtlayabiliyor. Hatta bazı araştırma makalelerine bilimsel yazar olarak bile girdi.</p>
<p>Bu teknoloji, bilgisayarlarla etkileşim şeklimizde devrim yaratma potansiyeline sahip. Dahası, artık üretici-konuşan yapay zekanın yeni bir tarih çizgisi oluşturduğu görüşü var. Çünkü insanların giderek bu &#8216;dijital zihinlerin&#8217; bilinçlenebileceği ve insanlık için büyük tehdit oluşturduklarına ilişkin varsayımlar en ciddi bilim ve teknoloji uzmanlarınca bile paylaşılır oldu. Öte yandan çalışanlar için büyük tehdit.</p>
<p><strong>Peki bizi neler bekliyor?</strong> İşin bir de metinsel tanımlardan görüntü oluşturan DALL-E 2 boyutu var. Bilim yayıncıları ve sanat felsefecileri bu konu hakkında ne düşünüyor? Kriz mi yoksa fırsat mı? Nature ve Science gibi çok önemli dergiler, yapay zekanın bilimsel araştırma ve makale yazısında sorumluluk alamayacakları için yazar olamayacaklarını söylüyor. Bu arada metinlerden sanat eserleri üretiminin de gerçek sanatı değersizleştirme tehlikesine işaret ediliyor. Konu geniş ve tartışmaya açık. Batuhan Sarıcan hazırladı.</p>
<p><strong>İtirazlar var</strong></p>
<p>Öte yandan bizzat bu teknolojiyi üretenlerin bile yapay zekanın geldiği noktadan ürktükleri anlaşılıyor. Aralarında Elon Musk’ın da bulunduğu iş ve bilim dünyasından bini aşkın kişi açık bir mektup yayınlayarak yapay zeka laboratuvarlarının 6 ay süreyle bu konudaki çalışmaları durdurmasını istediler. Ta ki herkesi bağlayıcı düzenleyici kararlar alınıncaya kadar.</p>
<p>Lale Akarun da ‘Yapay zeka başrolde&#8217; başlıklı yazısında yapay zekanın filmlerde görüntüleri doğrudan üretmek ve kontrol etme konusunda gösterdiği ilerlemeyi ele alıyor.</p>
<p>Tanol Türkoğlu’nun Dijitalem’inde ilginç örnekler var. Stanford Üniversitesi ile Google, The Sims oyunundan esinlenerek Smallville adını verdikleri bir sanal dünya kurup içine de 35 tane ChatGPT 3.5 temelli sanal bot yerleştirmiş ve bunların “davranışları” incelemişler. Sonuç: İnsan gibi davranıyorlar. Kahvaltı ediyor, sevgililer günü partisi düzenliyor, belediye başkanlığı seçimleri için politik diyaloglar kuruyorlar.</p>
<p>Bu arada: Kyoto Üniversitesi araştırmacıları tarafından yapılan bir çalışma ekosistemlerin hesaplama becerilerine ışık tutarak, yapay zeka teknolojilerinin hızla gelişmesine olanak tanıyan bir sürecin önünü açtı.</p>
<p><strong>Grafen teknolojisine giriş</strong></p>
<p>Ali Akurgal, Sabancı Üniversitesi Nanoteknoloji Araştırma ve Uygulama Merkezi’nin başarılı uygulamaları anlattığı yazısı da önemli. Akurgal, gelecek yazısında grafen teknolojisine girecek.</p>
<p>İstanbul’da acilen dönüşmesi gereken 1,5 milyon riskli konut bulunuyor. Anadolu ve Avrupa Yakası’nda 500 bin konutluk uydu kentler yapılması planlanıyor. Hatalardan ders alarak nasıl doğru bir yapılanma gerçekleştirebiliriz? Kültür Üniversitesi’nden Berkay Oskay kaleme aldı.</p>
<p>Mustafa Çetiner glutensiz diyet gerçekten gerekli mi diye soruyor. Glutensiz modası herkesi sarmışken Çetiner’in söyledikleri önemli.</p>
<p><strong>Uyku apnesi unutkanlığa mı yol açıyor?</strong></p>
<p>Yeni bir araştırma, Obstrüktif Uyku Apne Sendromu’nun (OUAS) orta yaşlı erkeklerde erken bilişsel bozukluk ile ilişkili olabileceğini gösteriyor. King&#8217;s College London&#8217;da yapılan pilot bir çalışmada, OUAS’ı şiddetli evrede olan hastaların sağlıklı kontrollere kıyasla yürütücü işlevlerin yanı sıra, sosyal ve duygusal farkındalıkta da daha kötü olduğu ortaya çıktı. Bahçeşehir Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Dr. Buse Çağla Arı yazdı.</p>
<p>“İslam dünyası için komplo mu, uzun vadeli politik plan mı?” Doğan Kuban, eski tarihli bu yazısında ‘Silah teknolojisi 20. yüzyıl boyunca insanların bilimsel araştırmaların sonuçlarına göre çalışan hassas silahlarla öldürülmesinin yolunu açtı. ABD gelişmiş sanayisi ve araştırma gücü ile dünyaya egemen oldu. Yüz milyonlarca insanın yok olmasına neden olan savaşlar insanları bilim ve teknikten, hatta akıldan soğuttu’ diyor.</p>
<p>Yeni bir çalışma, günlük olarak daha yüksek miktarda canlı mikroorganizma tüketen kişilerin daha düşük kilolu olma ve daha iyi genel sağlığa sahip olma eğiliminde olduğunu gösteriyor. Bilim ve Beslenme’de. Murat Altaş hazırladı.</p>
<p><strong>Birden fazla dili konuşmak önemli</strong></p>
<p>Birden fazla dili konuşmanın yararları ile ilgili çalışmalara yenileri de ekleniyor. New Scientist&#8217;te yayınlanan araştırmaya göre, çoklu dil yeteneği çocukların dikkat ve bilişsel işlevlerini artırırken, yaşlı insanları demans riskine karşı koruyabiliyor. Ayrıca, birden fazla dil konuşmak, kültürel açıdan çeşitlilik açısından da önemli. Rita Urgan derledi.</p>
<p>Oy ve Ötesi Derneği bir basın toplantısı yaptı ve seçim tutanaklarını anında dijital veriye çevirecekleri teknolojiyi anlattı.</p>
<p>Kimi insanlar neden hep gecikirler? Bazı insanlar, zaman yönetim becerileri eksikliğinden dolayı sürekli olarak gecikirken, diğerleri ise zaman algılamaları nedeniyle geç kalmaya meyilli. Tabii kişilik ve psikolojik faktörler de önemli.</p>
<p><strong>Kendimize “Ruh sağlığı günü” ayıralım!</strong></p>
<p>O tek bir günde bile pek çok şey yapabiliriz: Hastalandığımızda, biliyorsunuz, bir-iki günlüğüne işten izin almak, evde dinlenmek, sağlığımızın düzelmesini beklemek, en iyisidir. Bedenimiz hastalanınca, böyle yaparız. Peki ya ruhumuz hastalandığında? Aslında hepimiz ruh sağlığının ne kadar önemli olduğunu biliyoruz bilmesine, ama moralimiz bozuk olduğunda işe gitmemek, aklımıza bile gelmiyor. Meraklının Köşesi’nde, Mercan Bursalı hazırladı.</p>
<p>Bilim Tarihi’nde bu hafta porselenlerini hassas şekilde yıkayabilmek için bulaşık makinesini icat eden bir kadın var: Josephine Cochrane.</p>
<p>Denizlerin altında 19.000 yeni dağ keşfedildi. Denizaltı taraması üzerine geliştirilen yeni teknolojiler; denizaltı ekolojisi, levha tektoniği ve iklim değişikliği çalışmalarına yardımcı olabilir.</p>
<p>Meraklı Çocuk bu hafta dünyanın sonu hiç gelmeyecek mi sorusunu yöneltti… Dünya’daki patentlerin %88’ini sadece 6 ülke alıyor, Grafik Bilgi’de. Doğal haşere kontrol yöntemi olarak örümcekler Hayvanlar Dünyası’nda…</p>
<p>Yaşlılıkta saçlar niçin beyazlaşıyor? Eski pillerden lityum elde etmek mümkün&#8230; Mikroplastikler kan-beyin engelini nasıl aşıyor? Ve diğerleri Nilgün Özbaşaran Dede’nin hazırladığı Araştırma Gündemi’nde.</p>
<p>Bu arada ilginç bir kitap önerimiz var: Bilim ve Sahte Bilim, Kötü Tavsiye.</p>
<p>***</p>
<p>HBT yine güncel gelişmeler ve konularla dolu… Çok çalışıyoruz, yüzlerce haberi eliyoruz, süzüyoruz ve size sunuyoruz. Yazarlarımız özgün yazılarıyla HBT’yi zenginleştiriyor.</p>
<p>Bu arada HBT Canlı yayına geçmemizde bazı sorunlar yaşadık, bunların üzerinden geldik, bize destek veren okurlarımıza yeniden teşekkür ederken, yayına yakında başlayacağımızı duyurmak isteriz.</p>
<p>Sevgiyle kalın, bilimde kalın, gelecek için en önemli şansımız…</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/konusan-yapay-zekalar-dijital-zihinler-insanlik-icin-firsat-mi-yoksa-tehdit-mi">Konuşan yapay zekalar, dijital zihinler&#8230; İnsanlık için fırsat mı yoksa tehdit mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29409</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Bilimin özgür ruhu</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mufit-akyos/bilimin-ozgur-ruhu</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Müfit Akyos]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 03 May 2023 10:02:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Müfit Akyos]]></category>
		<category><![CDATA[albert camus]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Covid 19]]></category>
		<category><![CDATA[nobel ödülü]]></category>
		<category><![CDATA[özgür ruh]]></category>
		<category><![CDATA[özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[teknoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29401</guid>

					<description><![CDATA[<p>Covid-19 salgını süresince 65+ kontenjanından evine hapsedilen birisi olarak, okumayı adeta bir karşı eylem biçimi olarak kullandım. Bu yazımda bunlardan Cesur Dâhiler’den1 söz etmek istiyorum. Kitabın kahramanları, 1965 Nobel Tıp Ödülü&#8217;nü François Jacob ve André Lwoff ile paylaşan Jacques Monod (1910-1976) ve 20. yüzyılın en güçlü yazarlarından, 1957 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Albert Camus (1913-1960). Monod, bakteri genetiği alanındaki parlak çalışmalarına Alman Faşizmi’nin Fransa’yı işgal etmesiyle birlikte son vererek Fransız Komünist Partisi saflarında Direniş örgütüne katılmakta tereddüt etmedi. Monod’nun, Camus’yla yaşamı boyunca düşünce ve eylemde gerçek dostlar olarak kalmalarını sağlayan en önemli ortak yanları, beyin ve ruhlarını hiçbir gücün, ideolojinin, iradenin sultasına vermeden ilerici mücadelenin içinde yer almaları oldu. Monod, Fransa’nın ve Avrupa’nın faşist Hitler işgalinden kurtarılmasının hemen ertesinde Pasteur Enstitüsü’nde bakteri genetiği alanındaki araştırmalarına dönerek aradaki açığı kapatma çabasına girdi. Savaş süresince ABD’de moleküler biyoloji alanındaki heyecanlı gelişmeler (DNA’nın kalıtım maddesi olduğunu gösteren kanıtların ortaya çıkması) olmuştu. 1946 yazında dünyada küçük bir topluluk oluşturan ‘moleküler biyologlarla’ birlikte, savaş öncesi biyolojinin tartışıldığı yaz toplantılarına ev sahipliği yapmış Long Island’daki Cold Spring Harbor Laboratuvarı’nda, konusu “Mikroorganizmalarda Kalıtımsal Sapmalar” olan bir sempozyuma katılmak, savaş sonrası Avrupalı araştırmacıların uzun yıllardır ilk kez meslektaşlarıyla buluşmaları, gelişmeleri doğrudan izlemeleri ve ilişkiler kurmaları anlamına geliyordu. Toplantı mekanlarının güzelliği ve ilişkilerin rahatlığının yanı sıra Monod konuşmaları ve sonuçları olağanüstü etkileyici buldu. ABD’de bilim öyle hızlı ilerliyordu ki karısı Odette’e (Bruhl) yazdığı mektupta “yarı uyur haldeki Fransız laboratuvarlarında hem günceli yakalamanın hem de yararlı bir şekilde çalışmanın güç” olduğunu itiraf ediyordu. Monod’nun enzim adaptasyonunun çok ilgi görmesi sayesinde, bilim dünyasından, hatta olası rakiplerinden arkadaşlıklar kurdu. Ekibi ile birlikte yaptığı çalışmaların önemi nedeniyle dünyanın ilgisini çekmekte ve Pasteur Enstitüsü’nün çatı katına sıkışmış ekibi sürekli genişlemekteydi. Monod’nun küçük bir çalışma masası ve banktan oluşan çalışma alanı öğlen buluşmalarının merkeziydi. Monod’nun yarattığı dostluğa dayalı canlı sohbet ortamının konuları arasında müzik, sanat, din, de Gaulle, Amerika, atom bombası, Simone de Beauvoir’in İkinci Cins’i gibi kitaplar, Combat’nın (Fransız Direniş hareketi ve hareketin yayın organı) başyazıları da bulunuyordu. Kitabın, ideolojinin karıştığı bilimin düşeceği sefaleti anlatan, Stalin döneminin şarlatan genetik bilimci Trofim D. Lisenko’nun “burjuva genetiği” tartışmaları da dikkatle okunmalı. Nobel kazanması sonrası toplumsal sorumlulukları da arttı. Örneğin, Nobel arkadaşlarıyla birlikte 1976’da doğum kontrol yasağının kalkmasında etkili oldular. 28 Mart 1966’da Dr. Martin Luther King Jr’ı Paris’te beş bin kişilik topluluğa sunan da oydu. 2 Mayıs 1968’de Paris Üniversitesi’nde başlayan Mayıs ayaklanmalarında sorumluluk alarak de Gaulle’e varıncaya kadar arkadaşlarıyla yaptığı girişimler fayda vermeyince yeniden barikatlara çıkmakta tereddüt etmedi. Topluma ve insanlığa sorumlu bilim insanlarının tek istedikleri siyasi iradenin müdahalelerinden uzak, huzur ve olanaklara sahip bir ortamdır. Bu ortamın kendiliğinden oluşmayacağını görmek isteyen akademisyenlerin, ülkesinin bilim ve üniversite dünyası için Monod’nun ölümüne kadar süren mücadelesini dikkatle okumaları ve onun “Her ne zaman nesnellik, doğruluk ve adalet tehlikedeyse orada bir bilim insanının bir görüş ortaya koymak ve onu savunmak gibi bir ödevi vardır” deyişini anımsamaları gerekir. Müfit Akyos 1 Sean B. Carroll, Cesur Dâhiler, Jacques Monod, Albert Camus, e Yayınları, 2019.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mufit-akyos/bilimin-ozgur-ruhu">Bilimin özgür ruhu</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Covid-19 salgını süresince 65+ kontenjanından evine hapsedilen birisi olarak, okumayı adeta bir karşı eylem biçimi olarak kullandım. Bu yazımda bunlardan Cesur Dâhiler’den<a class="sdfootnoteanc" href="#sdfootnote1sym" name="sdfootnote1anc"><sup>1</sup></a> söz etmek istiyorum. Kitabın kahramanları, 1965 Nobel Tıp Ödülü&#8217;nü François Jacob ve André Lwoff ile paylaşan Jacques Monod (1910-1976) ve 20. yüzyılın en güçlü yazarlarından, 1957 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Albert Camus (1913-1960).</p>
<p>Monod, bakteri genetiği alanındaki parlak çalışmalarına Alman Faşizmi’nin Fransa’yı işgal etmesiyle birlikte son vererek Fransız Komünist Partisi saflarında Direniş örgütüne katılmakta tereddüt etmedi. Monod’nun, Camus’yla yaşamı boyunca düşünce ve eylemde gerçek dostlar olarak kalmalarını sağlayan en önemli ortak yanları, beyin ve ruhlarını hiçbir gücün, ideolojinin, iradenin sultasına vermeden ilerici mücadelenin içinde yer almaları oldu.</p>
<p>Monod, Fransa’nın ve Avrupa’nın faşist Hitler işgalinden kurtarılmasının hemen ertesinde Pasteur Enstitüsü’nde bakteri genetiği alanındaki araştırmalarına dönerek aradaki açığı kapatma çabasına girdi. Savaş süresince ABD’de moleküler biyoloji alanındaki heyecanlı gelişmeler (DNA’nın kalıtım maddesi olduğunu gösteren kanıtların ortaya çıkması) olmuştu. 1946 yazında dünyada küçük bir topluluk oluşturan ‘moleküler biyologlarla’ birlikte, savaş öncesi biyolojinin tartışıldığı yaz toplantılarına ev sahipliği yapmış Long Island’daki Cold Spring Harbor Laboratuvarı’nda, konusu “Mikroorganizmalarda Kalıtımsal Sapmalar” olan bir sempozyuma katılmak, savaş sonrası Avrupalı araştırmacıların uzun yıllardır ilk kez meslektaşlarıyla buluşmaları, gelişmeleri doğrudan izlemeleri ve ilişkiler kurmaları anlamına geliyordu.</p>
<p>Toplantı mekanlarının güzelliği ve ilişkilerin rahatlığının yanı sıra Monod konuşmaları ve sonuçları olağanüstü etkileyici buldu. ABD’de bilim öyle hızlı ilerliyordu ki karısı Odette’e (Bruhl) yazdığı mektupta “yarı uyur haldeki Fransız laboratuvarlarında hem günceli yakalamanın hem de yararlı bir şekilde çalışmanın güç” olduğunu itiraf ediyordu. Monod’nun enzim adaptasyonunun çok ilgi görmesi sayesinde, bilim dünyasından, hatta olası rakiplerinden arkadaşlıklar kurdu. Ekibi ile birlikte yaptığı çalışmaların önemi nedeniyle dünyanın ilgisini çekmekte ve Pasteur Enstitüsü’nün çatı katına sıkışmış ekibi sürekli genişlemekteydi. Monod’nun küçük bir çalışma masası ve banktan oluşan çalışma alanı öğlen buluşmalarının merkeziydi. Monod’nun yarattığı dostluğa dayalı canlı sohbet ortamının konuları arasında müzik, sanat, din, de Gaulle, Amerika, atom bombası, Simone de Beauvoir’in İkinci Cins’i gibi kitaplar, Combat’nın (Fransız Direniş hareketi ve hareketin yayın organı) başyazıları da bulunuyordu. Kitabın, ideolojinin karıştığı bilimin düşeceği sefaleti anlatan, Stalin döneminin şarlatan genetik bilimci Trofim D. Lisenko’nun “burjuva genetiği” tartışmaları da dikkatle okunmalı.</p>
<p>Nobel kazanması sonrası toplumsal sorumlulukları da arttı. Örneğin, Nobel arkadaşlarıyla birlikte 1976’da doğum kontrol yasağının kalkmasında etkili oldular. 28 Mart 1966’da Dr. Martin Luther King Jr’ı Paris’te beş bin kişilik topluluğa sunan da oydu. 2 Mayıs 1968’de Paris Üniversitesi’nde başlayan Mayıs ayaklanmalarında sorumluluk alarak de Gaulle’e varıncaya kadar arkadaşlarıyla yaptığı girişimler fayda vermeyince yeniden barikatlara çıkmakta tereddüt etmedi.</p>
<p>Topluma ve insanlığa sorumlu bilim insanlarının tek istedikleri siyasi iradenin müdahalelerinden uzak, huzur ve olanaklara sahip bir ortamdır. Bu ortamın kendiliğinden oluşmayacağını görmek isteyen akademisyenlerin, ülkesinin bilim ve üniversite dünyası için Monod’nun ölümüne kadar süren mücadelesini dikkatle okumaları ve onun “Her ne zaman nesnellik, doğruluk ve adalet tehlikedeyse orada bir bilim insanının bir görüş ortaya koymak ve onu savunmak gibi bir ödevi vardır” deyişini anımsamaları gerekir.</p>
<p><strong>Müfit Akyos</strong></p>
<div id="sdfootnote1">
<p><span style="font-size: small;"><a class="sdfootnotesym" href="#sdfootnote1anc" name="sdfootnote1sym">1</a><sup></sup> Sean B. Carroll, <i>Cesur Dâhiler, Jacques Monod, Albert Camus</i>, e Yayınları, 2019.</span></p>
</div>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mufit-akyos/bilimin-ozgur-ruhu">Bilimin özgür ruhu</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29401</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
