<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>dijital arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/dijital/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/dijital</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Fri, 16 Jun 2023 11:46:32 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Dijital yılana sarılmak</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tanol-turkoglu/dijital-yilana-sarilmak</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tanol Türkoglu]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 29 May 2023 11:46:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tanol Türkoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[bilgisayar]]></category>
		<category><![CDATA[bilgisayar mühendisliği]]></category>
		<category><![CDATA[bill gates]]></category>
		<category><![CDATA[dijital]]></category>
		<category><![CDATA[dijitalem]]></category>
		<category><![CDATA[elon musk]]></category>
		<category><![CDATA[twitter]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29542</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hırsız suçlu elbette ama son Twitter örneği bize ortalama bir insanın ne kadar açgözlü olabileceğini göstermesi açısından da düşündürücü. Demek ki günümüzde pek çok insanın emek harcamadan bir koyup iki almanın yolunu bulduğu anda gözü dönüyor. Olay geçtiğimiz hafta içinde yaşandı. Dünyaca ünlü bazı kişilerin resmi Twitter hesaplarından şuna benzer mesajlar yayınlanmaya başladı: Artık biraz da insanlarla paylaşmaya karar verdim. Gelecek bir saat içinde bana bir bitcoin gönderene ben iki bitcoin göndereceğim. İnandırıcı olsun diye zaman sınırı da belirtilmiş. Bill Gates bir saat diyorsa Elon Musk otuz dakika yazmış. Güya! Sonuç? Altına hücum! Bir kaç saat içinde bir kaç yüz bin dolarlık bitcoin, iki misli kazanma ümidiyle belirtilen bitcoin hesaplarına gönderilmiş! Gidiş o gidiş. Olayın arkasında öncelikle şifre kaptırma gibisinden basit haklama durumu olduğu düşünüldü. Ancak detaylı araştırma sonucunda ortaya Twitter’ın yönetim ekranlarına erişerek, sanki o kişiler mesaj gönderiyormuş gibi yapıldığı tespit edildi. Bunu yapabilecek iki temel kaynak var. Mevcut (ya da eski) bir çalışan. Ya da bilgisayar korsanlığının özel bir alanı olan sosyal mühendislik ile oltaya düşürülen bir çalışan. Mağdur edilen hesapların başında Bill Gates, Elon Musk, Warrn Buffett gibi dünyaca ünlü (ve Karun kadar zengin) kişiler geliyor. Twitter’ın sonraki saatlerde yaptığı incelemeler ve bunumla ilgili paylaşımları gösteriyor ki korsanlar bu hesapların şifrelerini ele geçirmeden, bu hesaplardan mesaj göndermeyi başarmış! Demek ki iç sistemlerde böyle bir imkan var! Net varlığı yedi milyar dolara yaklaşan Twitter’ın başkanı Jack Dorsey isterse, örneğin, Trump’ın ağzından (hesabından) bir Twitter mesajı yayınlayabilir. Ondan sonra ayıkla pirincin taşını! Buna benzer bir başka senaryo da düşünülebilir. Trump yarın başkanlığı beklenmedik bir şekilde kaybettiğinde, başkan olduğum süre boyunca şu şu mesajları ben yazmadım, Twitter insanları benim adıma yazmışlar diyerek mağduru da oynayabilir! Bu çözümün acilen ülkemizde de değerlendirileceğini beklemek saflık olmaz! Tabii batının diliyle “barbar”ca bir tutum sergileyerek topyekun kapatmazsak! İnsanların bu tür mesajlara kanarak ellerindekini kaybetmesinin gerisinde yatan psikoloji nedir? Neden dünya-aleme borcu olduğu halde üçkağıtçı-dalaverecilerin ağına düşüp daha da çok kaybeder? Bu (dijital) açlık nereden geliyor? Belki de işin püf noktası “tembellik” ile ilgilidir. İnsan belki de gereksinimlerini karşılayacak düzeyin altında çalıştığından (yani tembel olduğundan) çevresine borçlanmaya başlıyor. Borcunu ödemek için önünde iki yolu oluyor: Ya çalışacak ya da tembellik yaparken borcu kapatacak. Çalışmanın iyi bir çözüm olmadığı ortada, çünkü zaten çalışmak olsaydı borca batmazdı. Düz tembellik yapmak da borcu kapatmaz. Geriye “yılana sarılmak” kalıyor. Hatta o denli tembel ve yılanperver insanlar olabiliyor ki düzenbaza kaptıracağı parayı bile çevresinden topluyor. Yani mağduriyeti bile satın alıyor. Son Twitter numarasından dolayı para kaptıranların bu iki gruptan hangisine girdiğini ise bilemeyeceğiz? Dijital harisler mi ebedi tembeller mi? Tanol Türkoğlu / tanolturkoglu@gmail.com *Bu yazı, HBT Dergi 226. sayıda yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tanol-turkoglu/dijital-yilana-sarilmak">Dijital yılana sarılmak</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hırsız suçlu elbette ama <b>son Twitter örneği</b> bize ortalama bir insanın ne kadar açgözlü olabileceğini göstermesi açısından da düşündürücü. Demek ki günümüzde pek çok insanın emek harcamadan bir koyup iki almanın yolunu bulduğu anda gözü dönüyor. Olay geçtiğimiz hafta içinde yaşandı. Dünyaca ünlü bazı kişilerin <b>resmi Twitter hesaplarından</b> şuna benzer mesajlar yayınlanmaya başladı: Artık biraz da insanlarla paylaşmaya karar verdim. Gelecek bir saat içinde bana bir bitcoin gönderene ben iki bitcoin göndereceğim.</p>
<p>İnandırıcı olsun diye zaman sınırı da belirtilmiş. <b>Bill Gates</b> bir saat diyorsa <b>Elon Musk</b> otuz dakika yazmış. Güya! Sonuç? Altına hücum! Bir kaç saat içinde bir kaç yüz bin dolarlık bitcoin, iki misli kazanma ümidiyle belirtilen bitcoin hesaplarına gönderilmiş! Gidiş o gidiş.</p>
<p>Olayın arkasında öncelikle şifre kaptırma gibisinden basit haklama durumu olduğu düşünüldü. Ancak detaylı araştırma sonucunda ortaya <b>Twitter’ın yönetim ekranlarına</b> erişerek, sanki o kişiler mesaj gönderiyormuş gibi yapıldığı tespit edildi. Bunu yapabilecek iki temel kaynak var. Mevcut (ya da eski) bir çalışan. Ya da bilgisayar korsanlığının özel bir alanı olan sosyal mühendislik ile oltaya düşürülen bir çalışan.</p>
<p>Mağdur edilen hesapların başında <b>Bill Gates, Elon Musk, Warrn Buffett</b> gibi dünyaca ünlü (ve Karun kadar zengin) kişiler geliyor. Twitter’ın sonraki saatlerde yaptığı incelemeler ve bunumla ilgili paylaşımları gösteriyor ki korsanlar bu <b>hesapların şifrelerini ele geçirmeden</b>, bu hesaplardan mesaj göndermeyi başarmış! Demek ki iç sistemlerde böyle bir imkan var! Net varlığı yedi milyar dolara yaklaşan Twitter’ın başkanı <b>Jack Dorsey isterse</b>, örneğin, <b>Trump</b>’ın ağzından (hesabından) bir Twitter mesajı yayınlayabilir. Ondan sonra ayıkla pirincin taşını!</p>
<p>Buna benzer bir başka senaryo da düşünülebilir. Trump yarın başkanlığı beklenmedik bir şekilde kaybettiğinde, başkan olduğum süre boyunca şu şu mesajları <b>ben yazmadım</b>, Twitter insanları benim adıma yazmışlar diyerek mağduru da oynayabilir! Bu çözümün acilen ülkemizde de değerlendirileceğini beklemek saflık olmaz! Tabii batının diliyle <b>“barbar”ca</b> bir tutum sergileyerek topyekun kapatmazsak!</p>
<p>İnsanların bu tür mesajlara kanarak ellerindekini kaybetmesinin gerisinde yatan psikoloji nedir? Neden dünya-aleme borcu olduğu halde <b>üçkağıtçı-dalaverecilerin</b> ağına düşüp daha da çok kaybeder? Bu <b>(dijital) açlık</b> nereden geliyor? Belki de işin püf noktası “tembellik” ile ilgilidir. İnsan belki de gereksinimlerini karşılayacak düzeyin altında çalıştığından (yani tembel olduğundan) çevresine borçlanmaya başlıyor. Borcunu ödemek için önünde iki yolu oluyor: Ya çalışacak ya da tembellik yaparken borcu kapatacak. Çalışmanın iyi bir çözüm olmadığı ortada, çünkü zaten çalışmak olsaydı borca batmazdı. Düz tembellik yapmak da borcu kapatmaz. Geriye <b>“yılana sarılmak”</b> kalıyor.</p>
<p>Hatta o denli tembel ve yılanperver insanlar olabiliyor ki düzenbaza kaptıracağı parayı bile çevresinden topluyor. Yani mağduriyeti bile satın alıyor. Son Twitter numarasından dolayı para kaptıranların bu iki gruptan hangisine girdiğini ise bilemeyeceğiz? Dijital harisler mi ebedi tembeller mi?</p>
<p><strong><span lang="it-IT">Tanol Türkoğlu / <a href="mailto:tanolturkoglu@gmail.com">tanolturkoglu@gmail.com</a></span></strong></p>
<p><em><strong>*Bu yazı, HBT Dergi 226. sayıda yayınlanmıştır.</strong></em></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tanol-turkoglu/dijital-yilana-sarilmak">Dijital yılana sarılmak</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29542</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Dijital kültür sorunları</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tanol-turkoglu/dijital-kultur-sorunlari</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tanol Türkoglu]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 15 Oct 2019 13:23:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tanol Türkoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[dijital]]></category>
		<category><![CDATA[dijital devrim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=15547</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yüzeydeki sorunlar ortak dil, ifade özgürlüğü, gerçeğin çarpıtılması olsa da derindeki sorun ekonomik: Kapitalizm, teknolojiyi dördüncü kez uşağı yapıp yoluna devam edebilecek mi; yoksa dijitalleşme sanayi toplumunun sonunu mu getirecek? Dijital bilgi toplumuna doğru yol alıyoruz; ancak bir türlü ulaşamıyoruz. Çünkü hareket halinde olan sadece biz değiliz; hedef de yerinde durmuyor. Ona doğru bir adım atıyoruz, o sırada o üç adım ilerlemiş oluyor. O nedenle bize “teknoloji uzun, yaşam kısa” kalıyor. Süratimizi düşüren olasılıkların başında temel (dijital) olgularla aramızdaki yapay soğukluk geliyor. Yapay çünkü yeni bir şeyi detaylı öğrenmeye, idrak etmeye vaktimiz yok. “Bilgi toplumu” lafzının aslının “enformasyon toplumu” olduğunu bilmiyoruz örneğin. Objektif veri, enformasyon ile sübjektif bilgi arasındaki farkı idrak edemiyoruz. Bu bağlamda “veri” ile “enformasyon”un itici (üretici), “bilgi”nin ise keyif verici (tüketici) özelliklere sahip olduğunun farkında değiliz. Dünyanın papağanıyız esasen dijital kuşakları tanımlarken; kendi realitemizden ise uzak. “Bilgisayar, internet ve cep telefonu olmayan bir dünyayı bilmeyenler” diye tanımlanan; 1981 ve sonrasında doğanları işaret eden “dijital yerli” tanımını aynen alıyoruz ama o tanımın bizdeki muadilinin 1991 olması gerektiğini “akledemiyoruz”. İfade özgürlüğü resme girdiğinde tereddütsüz savunucusuyuz ancak “daha iyisi olsun” kaygısıyla yapılan eleştirilere tahammül edemiyoruz. Bizim gibi düşünmeyenleri dışlıyoruz. Dışlananlar da kendisi gibi düşünenlerle bir araya geliyor. Böylece oluşan dijital gettolar yılın kelimesi ilan edilen post-truth (gerçek-ötesi) olgusunu körükleyici bir unsur haline geliyor. Her getto (aynı) tabloya bakıp onu kendi işine gelecek şekilde yorumluyor ve o gettodaki herkes o yorumu tek doğru kabul ediyor. Gerçek-Ötesicilik, gettoları dijital olarak birbirinden daha da uzaklaştırıyor. İşte muhalefetin sonu! Dijital kafalarını ne kadar o gettolara sokmuş olsalar da bireyler fiziksel dünyada (hala) birbirine yakın yaşıyor. Yolları kesiştikçe de çatışıyorlar. İşte nefret söyleminin, nefret eylemine dönüşümü; işte terörün yükselişi. Bilgi toplumu, sanayi toplumuna ve onunla gelen (ve iki yüz küsur yıldır deri değiştirerek ayakta kalmayı başaran) kapitalizme ilk defa yolun sonunun söz konusu olabileceğini gösterdi. Kapitalizm gerçekten de tarihe karışabilir; hem de beklenen, diyalektik (dış) rakibi sosyalizm sayesinde değil. İçten gelen bir dalga ile: Dijitalleşme ! Dijital ekonominin lezzeti 1995’ten beri alınmaktaysa da bugüne dek hep marjinal kaldı. Standard tüketim zincirinde, (yeterli parası olmadığı için) yer bulamayan bireye alternatif, ucuz tüketim modeli olarak konumlandırıldı (örn. araba alacak, taksiye binecek paran yoksa, tanımadığın yabancıların arabasına bin, birinci el eşya alacak paran yoksa, kullanılmışını al). Internete bağlayacak insan (yağlı müşteri) kalmayınca, cihazlara yönelen internet canavarı, kapitalizmin dördüncü kez deri değiştirmesini sağlayacak mı? Dijital kültürün son ama en şiddetli sorunu (şimdilik) bu. Yaşanan 4. Sanayi Devrimi mi, müstakil bir Dijital Devrim mi? Kapitalizm, dijitalleşmeyi o arzu ettiği yeni (“dördüncü”) evresine indirgemeyi başarsa bile kendisinin de ölümlü olduğunu anladı bir kere. Bu ölüm er ya da geç gerçekleşecek. Çeşitli ülkelerde lafta kalmaya başlayan hukuk, demokrasi gibi olguların geçmekte olduğu süreçten kapitalizm de geçecek. Yerini daha iyisine (gönüllü) bırakmazsa, daha kötüsü (zorla) gelip herşeyi yüzlerce yıl geriye götürecek. Tanol Türkoğlu / tanolturkoglu@gmail.com</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tanol-turkoglu/dijital-kultur-sorunlari">Dijital kültür sorunları</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>Yüzeydeki sorunlar ortak dil, ifade özgürlüğü, gerçeğin çarpıtılması olsa da derindeki sorun ekonomik: Kapitalizm, teknolojiyi dördüncü kez uşağı yapıp yoluna devam edebilecek mi; yoksa dijitalleşme sanayi toplumunun sonunu mu getirecek?</p></blockquote>
<p>Dijital bilgi toplumuna doğru yol alıyoruz; ancak bir türlü ulaşamıyoruz. Çünkü hareket halinde olan sadece biz değiliz; hedef de yerinde durmuyor. Ona doğru bir adım atıyoruz, o sırada o üç adım ilerlemiş oluyor. O nedenle bize <strong>“teknoloji uzun, yaşam kısa”</strong> kalıyor.</p>
<p>Süratimizi düşüren olasılıkların başında temel (dijital) olgularla aramızdaki yapay soğukluk geliyor. Yapay çünkü yeni bir şeyi detaylı öğrenmeye, idrak etmeye vaktimiz yok.</p>
<p>“Bilgi toplumu” lafzının aslının <strong>“enformasyon toplumu”</strong> olduğunu bilmiyoruz örneğin. Objektif veri, enformasyon ile sübjektif bilgi arasındaki farkı idrak edemiyoruz. Bu bağlamda “veri” ile “enformasyon”un itici (üretici), “bilgi”nin ise keyif verici (tüketici) özelliklere sahip olduğunun farkında değiliz.</p>
<p>Dünyanın papağanıyız esasen <strong>dijital kuşakları</strong> tanımlarken; kendi realitemizden ise uzak. <strong>“Bilgisayar, internet ve cep telefonu olmayan bir dünyayı bilmeyenler”</strong> diye tanımlanan; 1981 ve sonrasında doğanları işaret eden <strong>“dijital yerli”</strong> tanımını aynen alıyoruz ama o tanımın bizdeki muadilinin 1991 olması gerektiğini “akledemiyoruz”.</p>
<p><strong>İfade özgürlüğü</strong> resme girdiğinde tereddütsüz savunucusuyuz ancak “daha iyisi olsun” kaygısıyla yapılan eleştirilere tahammül edemiyoruz. Bizim gibi düşünmeyenleri dışlıyoruz. Dışlananlar da kendisi gibi düşünenlerle bir araya geliyor. Böylece oluşan <strong>dijital gettolar</strong> yılın kelimesi ilan edilen <strong>post-truth (gerçek-ötesi)</strong> olgusunu körükleyici bir unsur haline geliyor.</p>
<p>Her getto (aynı) tabloya bakıp onu kendi işine gelecek şekilde yorumluyor ve o gettodaki herkes o yorumu tek doğru kabul ediyor. Gerçek-Ötesicilik, gettoları dijital olarak birbirinden daha da uzaklaştırıyor. İşte <strong>muhalefetin sonu!</strong></p>
<p>Dijital kafalarını ne kadar o gettolara sokmuş olsalar da bireyler fiziksel dünyada (hala) birbirine yakın yaşıyor. Yolları kesiştikçe de çatışıyorlar. İşte nefret söyleminin, nefret eylemine dönüşümü; işte terörün yükselişi.</p>
<p>Bilgi toplumu, sanayi toplumuna ve onunla gelen (ve iki yüz küsur yıldır deri değiştirerek ayakta kalmayı başaran) kapitalizme ilk defa yolun sonunun söz konusu olabileceğini gösterdi. <strong>Kapitalizm gerçekten de tarihe karışabilir</strong>; hem de beklenen, diyalektik (dış) rakibi sosyalizm sayesinde değil. <strong>İçten gelen bir dalga ile:</strong> Dijitalleşme !</p>
<p>Dijital ekonominin lezzeti 1995’ten beri alınmaktaysa da bugüne dek hep marjinal kaldı. Standard tüketim zincirinde, (yeterli parası olmadığı için) yer bulamayan bireye alternatif, ucuz tüketim modeli olarak konumlandırıldı (örn. araba alacak, taksiye binecek paran yoksa, tanımadığın yabancıların arabasına bin, birinci el eşya alacak paran yoksa, kullanılmışını al).</p>
<p>Internete bağlayacak insan (yağlı müşteri) kalmayınca, cihazlara yönelen <strong>internet canavarı</strong>, kapitalizmin dördüncü kez deri değiştirmesini sağlayacak mı? Dijital kültürün son ama en şiddetli sorunu (şimdilik) bu. Yaşanan <strong>4. Sanayi Devrimi</strong> mi, müstakil bir Dijital Devrim mi?</p>
<p>Kapitalizm, dijitalleşmeyi o arzu ettiği yeni (“dördüncü”) evresine indirgemeyi başarsa bile kendisinin de ölümlü olduğunu anladı bir kere. Bu ölüm er ya da geç gerçekleşecek.</p>
<p>Çeşitli ülkelerde lafta kalmaya başlayan hukuk, demokrasi gibi olguların geçmekte olduğu süreçten kapitalizm de geçecek. <strong>Yerini daha iyisine (gönüllü) bırakmazsa, daha kötüsü (zorla) gelip herşeyi yüzlerce yıl geriye götürecek.</strong></p>
<p><strong>Tanol Türkoğlu / <a href="mailto:TanolTurkoglu@Gmail.com">tanolturkoglu@gmail.com</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tanol-turkoglu/dijital-kultur-sorunlari">Dijital kültür sorunları</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">15547</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Dijital mağara</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tanol-turkoglu/dijital-magara</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tanol Türkoglu]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Sep 2019 12:04:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tanol Türkoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[aydınlanma]]></category>
		<category><![CDATA[dijital]]></category>
		<category><![CDATA[kendini bilmek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=15283</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hakiki Olimpos Dağı’nı geride bırakıp Atina’ya uzanan otoyolda seyrederken şaşırtıcı bir çıkışa denk gelinir: Tapınağı ile ünlü antik dağ köyü Delfi. Delfi Tapınağı ile ilgili hiç değilse bildik üç popüler husus vardır. Antik Çağ’da Byzas’a kentini “körler ülkesinin karşısına” kuracağı kehanetinde bulunan Delfi Kahini birincisidir. (Byzas bugünkü Sarayburnu’na gelir; Kadıköy tarafında kurulu bir kent olduğunu görür, “Bunlar kör galiba, bu kadar güzel bir yer varken, gidip karşısına kent kurmuşlar” diye düşünür. Jeton düşer. Bizantium kentini orada kurmaya karar verir). Maalesef gözümüzün önünde olduğu halde pek bilinmez ikincisi. Kahinlerin üstüne oturdukları kaide. Birbirine sarılmış üç yılanın oluşturduğu sütun halindeki bu kaide yüzyıllardır Sultanahmet’te iki taş sütunun arasında durmakta. Osmanlı’dan sonra uğursuzluk getirmesin diye üç yöne bakan yılanların kafaları koparılmış halde. Tağınağın girişinde yazılı olduğu rivayet edilen ünlü söz üçüncüsüdür: Gnothi Seauton. Yani Kendini Bil. (Matrix filmi fanatikleri, bu sözün Latincesi olan Temet Nosce’yi Neo’nun kurabiye yapan Kahin ile mutfaktaki konuşmasından anımsayacaktır). Ancak bir kaç yıl önce görme fırsatı bulduğum tapınak kalıntılarında da dibindeki müzede de bu lafın izine rastlayamadım (ayrı bir tartışma konusudur). Altı çizilmesi gereken nokta ise şu: Kendini bilmek, bilgi çağında daha mı kolaylaştı yoksa giderek daha mı zorlaşıyor? Şu bir gerçek ki kişinin kendini bilebilmesi için, kendine zaman ayırması gerekir. Kendi ile başbaşa kalabileceği kaliteli bir zaman. Kendi iç sesini dinleyebileceği, son dönemdeki etkileşimlerinin kendisine ne tür mesajlar verdiğini irdeleyebileceği, bunlardan sonuçlar üretebileceği bir zaman. Kısaca tefekkür ! Issız bir hayata gerek yok bunun için. Örneğin her akşam uykuya geçmeden önceki o kısa (veya uzun) zaman dilimi bu muhasebeyi yapmak için kullanılabilir. Yetmiyorsa hafta sonları. Veya daha uzun süreli “çekilme”ler. Yani bilgi çağında bireyin bu çekilmeleri daha sık ve daha yoğun gerçekleştirebilmelidir. Tabii eski paradigmaya göre değerlendirmek gerekseydi: Ne kadar dış dünya etkileşimi, o kadar tefekkür ! Ki o etkileşimler zihinde hazmedilerek belli bir yere oturtulsun; boşa gitmesin! Oturtulabiliyor mu peki? Bilgi çağında dış dünya etkileşimi geometrik olarak artarken tefekkür süreci aynı oranda gelişmiyor. Tam tersine geriliyor. Zihin; veri ve enformasyon bombardımanına uğradıkça, birey bunları hazmedecek vakti bir türlü bulamıyor. O kadar veri, o kadar enformasyon, bir kulak tencere bir kulak pencere misali, girdiği gibi çıkıp gitmekte zihinlerden. Sanki hiç var olmamış gibi. Ne yazık ki maruz kaldığı enformasyonu tefekkür ederek, ondan anlamlı bilgiler çıkarmak üzere kendisine zaman ayıramayan, kendisini bilme sürecinde ilerleyemeyen günümüz bireyi her ne kadar adı bilgi çağı olsa bile bir tür mağara devrinde yaşamaktadır. Belki de dijital bir mağara! Tek suçlu birey mi? Masada o kadar çok çikolata var ki artık kimse pırasa yemek istemiyor; faydalarını bildiği halde. Zatı itibariyle bir değeri olduğunu bilmeyen kişi, “kendini bil”mesinin gerekli olduğunu nasıl anlayacak ki! Bu gelenekçi birey için de geçerli (çünkü “kendini bilen rabbini bilir”) (post)modernist birey için de (“kendini bil”)! Tanol Türkoğlu / tanolturkoglu@gmail.com</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tanol-turkoglu/dijital-magara">Dijital mağara</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hakiki <strong>Olimpos Dağı’nı </strong>geride bırakıp Atina’ya uzanan otoyolda seyrederken şaşırtıcı bir çıkışa denk gelinir: Tapınağı ile ünlü antik dağ köyü Delfi. <strong>Delfi Tapınağı</strong> ile ilgili hiç değilse bildik üç popüler husus vardır.</p>
<p>Antik Çağ’da Byzas’a kentini <strong>“körler ülkesinin karşısına</strong>” kuracağı kehanetinde bulunan Delfi Kahini birincisidir. (<strong>Byzas </strong>bugünkü Sarayburnu’na gelir; Kadıköy tarafında kurulu bir kent olduğunu görür, “Bunlar kör galiba, bu kadar güzel bir yer varken, gidip karşısına kent kurmuşlar” diye düşünür. Jeton düşer. <strong>Bizantium</strong> kentini orada kurmaya karar verir).</p>
<p>Maalesef gözümüzün önünde olduğu halde pek bilinmez ikincisi. Kahinlerin üstüne oturdukları kaide. Birbirine sarılmış <strong>üç yılanın oluşturduğu sütun</strong> halindeki bu kaide yüzyıllardır <strong>Sultanahmet</strong>’te iki taş sütunun arasında durmakta. Osmanlı’dan sonra uğursuzluk getirmesin diye üç yöne bakan yılanların kafaları koparılmış halde.</p>
<p>Tağınağın girişinde yazılı olduğu rivayet edilen ünlü söz üçüncüsüdür: <strong>Gnothi Seauton</strong>. Yani Kendini Bil. (<strong>Matrix</strong> filmi fanatikleri, bu sözün Latincesi olan <strong>Temet Nosce</strong>’yi Neo’nun kurabiye yapan Kahin ile mutfaktaki konuşmasından anımsayacaktır).</p>
<p>Ancak bir kaç yıl önce görme fırsatı bulduğum tapınak kalıntılarında da dibindeki müzede de bu lafın izine rastlayamadım (ayrı bir tartışma konusudur). Altı çizilmesi gereken nokta ise şu: <strong>Kendini bilmek, bilgi çağında daha mı kolaylaştı yoksa giderek daha mı zorlaşıyor?</strong></p>
<p>Şu bir gerçek ki kişinin kendini bilebilmesi için, kendine zaman ayırması gerekir. Kendi ile başbaşa kalabileceği kaliteli bir zaman. Kendi iç sesini dinleyebileceği, son dönemdeki etkileşimlerinin kendisine ne tür mesajlar verdiğini irdeleyebileceği, bunlardan sonuçlar üretebileceği bir zaman. Kısaca <strong>tefekkür</strong> !</p>
<p>Issız bir hayata gerek yok bunun için. Örneğin her akşam uykuya geçmeden önceki o kısa (veya uzun) zaman dilimi bu muhasebeyi yapmak için kullanılabilir. Yetmiyorsa hafta sonları. Veya daha uzun süreli “çekilme”ler.</p>
<p>Yani bilgi çağında bireyin bu çekilmeleri daha sık ve daha yoğun gerçekleştirebilmelidir. Tabii eski paradigmaya göre değerlendirmek gerekseydi: Ne kadar dış dünya etkileşimi, o kadar tefekkür ! Ki o etkileşimler zihinde hazmedilerek belli bir yere oturtulsun; boşa gitmesin!</p>
<p>Oturtulabiliyor mu peki? Bilgi çağında dış dünya etkileşimi geometrik olarak artarken <strong>tefekkür süreci aynı oranda gelişmiyor</strong>. Tam tersine geriliyor. Zihin; veri ve enformasyon bombardımanına uğradıkça, birey bunları hazmedecek vakti bir türlü bulamıyor. O kadar veri, o kadar enformasyon, bir kulak tencere bir kulak pencere misali, girdiği gibi çıkıp gitmekte zihinlerden. Sanki hiç var olmamış gibi.</p>
<p>Ne yazık ki maruz kaldığı enformasyonu tefekkür ederek, ondan anlamlı bilgiler çıkarmak üzere kendisine zaman ayıramayan, kendisini bilme sürecinde ilerleyemeyen günümüz bireyi her ne kadar adı bilgi çağı olsa bile bir tür <strong>mağara devrinde</strong> yaşamaktadır. Belki de dijital bir mağara!</p>
<p>Tek suçlu birey mi? Masada o kadar çok çikolata var ki artık kimse pırasa yemek istemiyor; faydalarını bildiği halde. <strong>Zatı itibariyle bir değeri olduğunu bilmeyen kişi, “kendini bil”mesinin gerekli olduğunu nasıl anlayacak ki! </strong>Bu gelenekçi birey için de geçerli (çünkü “kendini bilen rabbini bilir”) (post)modernist birey için de (“kendini bil”)!</p>
<p><strong>Tanol Türkoğlu / <a href="mailto:TanolTurkoglu@Gmail.com">tanolturkoglu@gmail.com</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tanol-turkoglu/dijital-magara">Dijital mağara</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">15283</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Sahte habere karşı “aşı” (!)</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/sahte-habere-karsi-asi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Edip Emil Öymen]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 12 Jul 2019 14:23:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edip Emil Öymen]]></category>
		<category><![CDATA[aşı]]></category>
		<category><![CDATA[dijital]]></category>
		<category><![CDATA[Nature]]></category>
		<category><![CDATA[sahte haber]]></category>
		<category><![CDATA[salvador dali]]></category>
		<category><![CDATA[troll]]></category>
		<category><![CDATA[tweet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=14355</guid>

					<description><![CDATA[<p>İngiltere’de Cambridge Üniversitesi bilimcileri Jon Roozenbeek ile Sander van der Linden’in, en saygın ve ağır bilim dergilerinden Nature’da yayınlanan “Sahte haber oyunu, internette sahte bilgiye karşı psikolojik direnç sağlıyor” başlıklı makalesi, şimdiye kadar bu alandaki en ilginç, en yaratıcı yaratıcı yenilikçi araştırmalardan biri oldu: Hatta birincisi! https://go.nature.com/2XIIje8 Bu, bir deneysel psikoloji araştırması. 15 bin kişi katıldı. Amaç, sahte haberi hızla tanımayı sağlamak. Bunun yolu, Kötü Haber adlı oyunu oynamaktan geçiyor. https://bit.ly/2PFfZS9 Oyunda önce, bazısı “açıkça” sahte görünen, bazısı ise “açıkça” gerçek görünen “haberler” hakkında yorum yapıyorsunuz. “Bu haberi sahte buluyorum, veya gerçek buluyorum” diye. Daha sonra, sizin bizzat sahtecilik üretmeniz için “gereken” adımları atmaya başlıyorsunuz. Sahte haber nasıl üretilir? Ve neden şöyle değil de böyle üretilmelidir? Eğer vicdanınıza “yenilip” sahtelik üretemezseniz, oyun dışısınız. Yok, eğer vicdan-micdan dinlemeden körlemesine “ben trol olacağım” diyorsanız (ki, oyun zaten sizin trol olmanızı istiyor!) sahte haber unsurlarını üretmeye başlıyorsunuz. Ama, rastgele sahtecilik yapmak yok. Belli bir nizam-intizam içinde yapacaksınız: Yani, inandırıcı olacaksınız. Bunu da “ölçen” bir ayar var ekranın sol tarafında! İnandırıcı oldukça, taraftarınız artacak. Oyun, her aşamada, size gayet esprili, hatta komik geri bildirimler veriyor. Nerede “hata” yapıp, trollükten saptığınızı da gösteriyor. Madem trol olmak istiyorsunuz, bunu doğru dürüst öğrenin… Neticede, en başta karşılaştığınız “haberler” yeniden karşınıza çıkıyor. Yeni bir değerlendirme yapacaksınız. İşte bu noktada acaba beyniniz, sahte haberi nasıl ayırd edeceğini öğrenmiş mi? Ve siz, gerçekten bir trol gibi sahtecilik yapmayı “başarmış mısınız?” Bilimcilerin hipotezi şu oldu: Nasıl ki aşı, vücuda hastalığı tanıştırırsa, biz de sahte haberi insanların zihnine aşı yapar gibi tanıştırsak? Böylece, sahte habere nasıl inandıklarını bizzat görseler? Sonuç: Oyundan sonra denekler, okudukları “sahte” tweet ve haberlere yüzde 21 oranında daha “az güvendiklerini” söylediler. Ayrıca, deneyden önce “sahte haberlere en kolay inanması beklenen” denekler, oyundan sonra “haberin sahteliğini” daha çok fark edenler oldu. Nature gibi bir dergide yayınlanan böyle bir makaleden elbette bu tek satırlık sonuç çıkmadı. Başka sonuçlar ve ayrıntılar okunmaya açık. Bu oyun ilkin Hollanda’da tasarlandı www.slechtnieuws.nl Daha sonra, Hollanda’da sahte haberle mücadeleyle meşgul bir sivil toplum örgütü DROG tarafından İngilizceye uyarlandı. Ama bu, bir tercüme işi değildi. Aynen, İngiliz kültürüne uygun bir ifade tarzıyla, ve esprisiyle aktarıldı. Deneyin başarısı üzerine 9 dile çevrildi. Oyunda kullanılan ifadelere o kadar önem verildi ki oyunun hem İngiltere İngilizcesi, hem Amerikan İngilizcesi versiyonları bile yapıldı. Ve elbette bir WhatsApp versiyonu da geldi ardından. Ayrıca 8-11 yaş grubu için de uyarlandı. Medya okur yazarlığı için yararlı olacağını düşünüyorlar. Böyle bir oyunla, insanların “sahte haberi gerçeğinden ayırd etme becerisi” kazanması mümkün olabilir mi? Yeni deneyler gerekecek bu konuda bir şey söyleyebilmek için… Ama, “deepfake” adlı yöntemle, insanları, söylemedikleri sözleri söylemiş gibi “konuşturmak”, hatta uygun vücut dili eklemek mümkün oldu artık. Kişinin dudak ve kaslarının gerilimi (kişinin konuşması, yüz hareketleri) dijital olarak tanımlanıyor. Sonra yapay zekâ, bunlara bakarak makine öğrenmesi geliştiriyor. Ortaya, o kişiye ait tamamen yapay (sahte?) bir video çıkartmak mümkün. Bunun en son (ama sırf eğlence amacıyla) örneği, Florida’da Salvador Dali Müzesi’nde yapıldı. 30 yıl önce ölen ressam Dali’nin filmlerinden seçilen yüz görüntüleri, dijital elemeden geçirildi, ve Dali’nin “Müzeye gelen ziyaretçilere hoşgeldin diyen” yepyeni bir görüntüsü sıfırdan üretildi. Video o kadar canlı ve doğal görünüyor ki en sonunda Dali, ziyaretçilere “Bir selfie çekelim mi?” diye soruyor. Selfie pozisyonunu alıyor (!) ve resmi çekiyor. Çektiği resmi, videoyu izleyenlerin cep teline gönderiyor anında! Bu mükemmel başarılı 4 dakikalık videoya bakınız https://bit.ly/2xIWq4u Edip Emil Öymen</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/sahte-habere-karsi-asi">Sahte habere karşı “aşı” (!)</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İngiltere’de Cambridge Üniversitesi bilimcileri Jon Roozenbeek ile Sander van der Linden’in, en saygın ve ağır bilim dergilerinden <em>Nature</em>’da yayınlanan “Sahte haber oyunu, internette sahte bilgiye karşı psikolojik direnç sağlıyor” başlıklı makalesi, şimdiye kadar bu alandaki en ilginç, en yaratıcı yaratıcı yenilikçi araştırmalardan biri oldu: Hatta birincisi! <a href="https://go.nature.com/2XIIje8">https://go.nature.com/2XIIje8</a></p>
<p>Bu, bir deneysel psikoloji araştırması. 15 bin kişi katıldı. Amaç, sahte haberi hızla tanımayı sağlamak. Bunun yolu, Kötü Haber adlı oyunu oynamaktan geçiyor. <a href="https://bit.ly/2PFfZS9">https://bit.ly/2PFfZS9</a></p>
<p>Oyunda önce, bazısı “açıkça” sahte görünen, bazısı ise “açıkça” gerçek görünen “haberler” hakkında yorum yapıyorsunuz. “Bu haberi sahte buluyorum, veya gerçek buluyorum” diye. Daha sonra, sizin bizzat sahtecilik üretmeniz için “gereken” adımları atmaya başlıyorsunuz. Sahte haber nasıl üretilir? Ve neden şöyle değil de böyle üretilmelidir?</p>
<p>Eğer vicdanınıza “yenilip” sahtelik üretemezseniz, oyun dışısınız. Yok, eğer vicdan-micdan dinlemeden körlemesine “ben trol olacağım” diyorsanız (ki, oyun zaten sizin trol olmanızı istiyor!) sahte haber unsurlarını üretmeye başlıyorsunuz. Ama, rastgele sahtecilik yapmak yok. Belli bir nizam-intizam içinde yapacaksınız: Yani, inandırıcı olacaksınız. Bunu da “ölçen” bir ayar var ekranın sol tarafında! İnandırıcı oldukça, taraftarınız artacak.</p>
<p>Oyun, her aşamada, size gayet esprili, hatta komik geri bildirimler veriyor. Nerede “hata” yapıp, trollükten saptığınızı da gösteriyor. Madem trol olmak istiyorsunuz, bunu doğru dürüst öğrenin… Neticede, en başta karşılaştığınız “haberler” yeniden karşınıza çıkıyor. Yeni bir değerlendirme yapacaksınız. İşte bu noktada acaba beyniniz, sahte haberi nasıl ayırd edeceğini öğrenmiş mi? Ve siz, gerçekten bir trol gibi sahtecilik yapmayı “başarmış mısınız?”</p>
<p>Bilimcilerin hipotezi şu oldu: Nasıl ki aşı, vücuda hastalığı tanıştırırsa, biz de sahte haberi insanların zihnine aşı yapar gibi tanıştırsak? Böylece, sahte habere nasıl inandıklarını bizzat görseler?</p>
<p>Sonuç: Oyundan sonra denekler, okudukları “sahte” tweet ve haberlere yüzde 21 oranında daha “az güvendiklerini” söylediler. Ayrıca, deneyden önce “sahte haberlere en kolay inanması beklenen” denekler, oyundan sonra “haberin sahteliğini” daha çok fark edenler oldu. <em>Nature</em> gibi bir dergide yayınlanan böyle bir makaleden elbette bu tek satırlık sonuç çıkmadı. Başka sonuçlar ve ayrıntılar okunmaya açık.</p>
<p>Bu oyun ilkin Hollanda’da tasarlandı <a href="http://www.slechtnieuws.nl">www.slechtnieuws.nl</a></p>
<p>Daha sonra, Hollanda’da sahte haberle mücadeleyle meşgul bir sivil toplum örgütü DROG tarafından İngilizceye uyarlandı. Ama bu, bir tercüme işi değildi. Aynen, İngiliz kültürüne uygun bir ifade tarzıyla, ve esprisiyle aktarıldı. Deneyin başarısı üzerine 9 dile çevrildi. Oyunda kullanılan ifadelere o kadar önem verildi ki oyunun hem İngiltere İngilizcesi, hem Amerikan İngilizcesi versiyonları bile yapıldı. Ve elbette bir WhatsApp versiyonu da geldi ardından. Ayrıca 8-11 yaş grubu için de uyarlandı. Medya okur yazarlığı için yararlı olacağını düşünüyorlar.</p>
<p>Böyle bir oyunla, insanların “sahte haberi gerçeğinden ayırd etme becerisi” kazanması mümkün olabilir mi? Yeni deneyler gerekecek bu konuda bir şey söyleyebilmek için… Ama, “deepfake” adlı yöntemle, insanları, söylemedikleri sözleri söylemiş gibi “konuşturmak”, hatta uygun vücut dili eklemek mümkün oldu artık. Kişinin dudak ve kaslarının gerilimi (kişinin konuşması, yüz hareketleri) dijital olarak tanımlanıyor. Sonra yapay zekâ, bunlara bakarak makine öğrenmesi geliştiriyor. Ortaya, o kişiye ait tamamen yapay (sahte?) bir video çıkartmak mümkün. Bunun en son (ama sırf eğlence amacıyla) örneği, Florida’da Salvador Dali Müzesi’nde yapıldı. 30 yıl önce ölen ressam Dali’nin filmlerinden seçilen yüz görüntüleri, dijital elemeden geçirildi, ve Dali’nin “Müzeye gelen ziyaretçilere hoşgeldin diyen” yepyeni bir görüntüsü sıfırdan üretildi. Video o kadar canlı ve doğal görünüyor ki en sonunda Dali, ziyaretçilere “Bir selfie çekelim mi?” diye soruyor. Selfie pozisyonunu alıyor (!) ve resmi çekiyor. Çektiği resmi, videoyu izleyenlerin cep teline gönderiyor anında! Bu mükemmel başarılı 4 dakikalık videoya bakınız <a href="https://bit.ly/2xIWq4u">https://bit.ly/2xIWq4u</a></p>
<p><strong>Edip Emil Öymen</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/sahte-habere-karsi-asi">Sahte habere karşı “aşı” (!)</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">14355</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Robotlar öğretmen mi oluyor?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/robot-ogretmenler</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Mar 2019 13:00:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoyaşam]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[dijital]]></category>
		<category><![CDATA[öğretmen]]></category>
		<category><![CDATA[okuma]]></category>
		<category><![CDATA[robot]]></category>
		<category><![CDATA[robot öğretmen]]></category>
		<category><![CDATA[robotik]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=13119</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hayatımızın neredeyse her alanına giren robotlar, çocuklar için öğretmenlik görevini bile üstlenmeye başladı. Bu durum tartışmaları da beraberinde getiriyor. En sevdiğiniz veya sevmediğiniz öğretmeniniz kimdi onu bilmiyoruz ancak gelecekte onlardan birinin robot olması mümkün olmaya başladı. Araştırmacılar, sınıfta veya evde öğrenim gören çocuklar için öğretmen olarak görev yapan robotları test ediyor. Başka bir deyişle robotlar, hayatın diğer alanlarında olduğu gibi öğretmenlikte de iş gücü olarak insanların yerini almaya başlıyor. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nden (MIT) sosyal robotik ve insan-robot etkileşimi araştırmacısı Cynthia Breazeal ve ekibi, robotların öğrencilerin öğrenmesine nasıl yardımcı olabileceğini araştırıyor. Çocukların robotlara “özel bir ilgisi” olduğunu söyleyen Breazeal, adeta evcil hayvan gibi sevimli ve hatta kucaklanabilecek bazı robotlar üzerinde çalışıyor. Söz konusu robotlar, yetişkinlerin haşır neşir olduğu kodlanmış cümlelerle kıt iletişim kurma yetisine sahip robotlar gibi değil. Belçika’daki Gent Üniversitesi’nden sosyal robot uzmanı Tony Belpaeme’nin de belirttiği gibi çocuklarla konuşabilecek, onları dinleyebilecek ve derin öğrenme sayesinde edindiği bazı bilgileri aktarabilecek, değerlendirebilecek sosyal robotlardan bahsediyoruz. Olumlu ve olumsuz görüşler Breazeal ve Belpaeme gibi araştırmacılar, robotlarla çocuklar arasındaki “sosyal” bağı güçlendirecek robotlar üzerine çalışıyor. Uzmanlar robotların eğitimde kullanımıyla ilgili büyük bir pazar oluştuğunu ancak bu durumun, büyük bir yutturmacayı da beraberinde getirdiğini söylüyorlar. Yine de araştırmalar, bazı robotların öğrencilerin yeni beceriler edinmeleri, disiplinli çalışma alışkanlığı edinmeleri ve öğrenmeye karşı olumlu tutum geliştirmelerine yardımcı olabileceğini gösteriyor. Bu robotlar aynı zamanda çocukların ikinci dil öğrenimi açısından da önem taşıyor. Örneğin Belpaeme, Avrupa’daki göçmen çocukların ikinci dil öğrenmelerine nasıl yardımcı olabileceğini araştırıyor. Bununla birlikte İngilizce konuşan robotların, Japonya’da 500 pilot sınıfa girmesi planlanıyor. Bu ve buna benzer birçok gelişme var. Burada, robotlar insanların yerini mi alıyor sorusu akıllara geliyor olabilir. Hollanda&#8217;daki Tilburg Üniversitesi&#8217;nde sosyal robotik ve dil gelişimi araştırmacısı olan Paul Vogt, bu robotların insan öğretmenlerin yerine geçmediğini üstüne basa basa vurguluyor. Onların kalabalık sınıflarda öğrencilere birebir ilgi gösterebileceğini ve bu yanıyla onları birer yardımcı olarak nitelendirmenin daha doğru olacağını düşünüyor. Robotların eğitimde kullanılmasının yüksek maliyete neden olacağı da düşünülürken bu konu üzerinde çalışan bazı bilim insanları ise düşünüldüğü kadar yüksek maliyetlerin söz konusu olmadığını vurguluyor. Sözgelişi, Yale Üniversitesi’nden Brian Scassellati ve meslektaşları, Keepon adlı bir eğitim robotunu 200 dolara mal ettiklerini söylüyor. Robotların okul çalışmalarını daha eğlenceli veya ilgi çekici hale getirebileceği de konuşuluyor. Belpaeme, “Çocuklar öğrenmekten hoşlanıyorsa daha fazlasını da öğreneceklerdir. Bu kadar basit.” diyor. Wisconsin’deki Madison Üniversitesi’ndeki araştırmacıların, çocukların evde daha fazla okumasını desteklemek için geliştirdikleri Minnie isimli robot bunun bir göstergesi. Geçtiğimiz ağustos ayında Science Robotics’te duyurulan bu robot, çocuğun sesli bir şekilde okuduğu kitap hakkında yorumlar yapıyor ve hikayelere duygusal tepkiler gösteriyor. Bunun da çocuğun okuduğunu anlamasını destekleyen bir aktivite olduğu düşünülüyor. Robotik uzmanı Bilge Mutlu ve öğrenme araştırmacısı Joseph Michaelis, 10 ile 12 yaş arası 24 öğrenciyle iki hafta boyunca Minnie yardımıyla okuma yaptı. Araştırma grubundaki çocuklar Minnie’ye okumanın “eğlenceli” ve “harika bir deneyim” olduğunu söyledi. Yedi öğrenci ise, okumak için daha fazla motive olduklarını söyledi. Sonuç olarak robotlar gün geçtikçe hayatımızda daha fazla yer almaya başladı. Öyle ki geleceğimizin teminatı çocukların dünyasına bile sızmış durumdalar. Eğitim alanında kullanılan robotlar, çocukların çok aşamalı problem çözmesini ve temel matematik becerilerini kolayca öğrenmelerini sağlayabiliyor. Bununla da kalmıyor, yeni dil öğrenmelerini ve daha fazla kitap okumalarını, hatta okuduklarını daha iyi anlamalarını da sağlayabiliyor. Bunun en büyük nedeni olarak da robotların, çocuklara sevimli ve eğlenceli gelmesi gösteriliyor. Yani eğitimi eğlenceli hale getiren çalışma arkadaşı edinmiş oluyorlar. Ancak uzmanlar, bu robotların olumlu yanlarıyla birlikte olumsuz yanlarının olduğuna da dikkat çekiyor. Dikkat dağıtma veya ilgiyi derste toplayamama bunlardan bazıları. Tartışmanın başka bir boyutu ise çocukların yüz ifadeleri ve konuşmalarıyla ilgili verileri toplayan bir sistemden bahsediyor olmamız. Burada etik sorunu gündeme geliyor. Bu açıdan bazı insanlar, okullarda robot kullanımı konusunda endişeli. Mesela 2012 yılında, Avrupa’da 27 binden fazla kişiye robotlara yönelik tutumları soruldu. Halkın %34&#8217;ü robotların eğitim alanından uzak tutulması gerektiği konusunda hüküm bildirirken yalnızca %3’ü robotların eğitimde kullanılmasını destekledi. Bununla birlikte ABD halkının %70’inin robotların hayatımıza girmesinden korktuklarını gösteren bir Pew Research anketi bile bulunuyor. Tartışma ve çalışmalar gün geçtikçe artıyor. Robotların çocukların eğitimi için iyi mi yoksa kötü bir uygulama mı olduğunu ise zaman belirleyecek. Batuhan Sarıcan / batusarican@gmail.com Kaynakça: http://ec.europa.eu/commfrontoffice/publicopinion/archives/ebs/ebs_382_en.pdf http://www.pewresearch.org/fact-tank/2017/10/04/6-key-findings-on-how-americans-see-the-rise-of-automation/ https://www.sciencenews.org/article/robots-are-becoming-classroom-tutors-will-they-make-grade https://www.franchiseindia.com/education/points-education-franchisors-should-know-before-replacing-teachers-with-robots.11593</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/robot-ogretmenler">Robotlar öğretmen mi oluyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Hayatımızın neredeyse her alanına giren robotlar, çocuklar için öğretmenlik görevini bile üstlenmeye başladı. Bu durum tartışmaları da beraberinde getiriyor.</em></p>
<p>En sevdiğiniz veya sevmediğiniz öğretmeniniz kimdi onu bilmiyoruz ancak gelecekte onlardan birinin robot olması mümkün olmaya başladı. Araştırmacılar, sınıfta veya evde öğrenim gören çocuklar için öğretmen olarak görev yapan robotları test ediyor. Başka bir deyişle robotlar, hayatın diğer alanlarında olduğu gibi öğretmenlikte de iş gücü olarak insanların yerini almaya başlıyor.</p>
<p>Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nden (MIT) sosyal robotik ve insan-robot etkileşimi araştırmacısı Cynthia Breazeal ve ekibi, robotların öğrencilerin öğrenmesine nasıl yardımcı olabileceğini araştırıyor. Çocukların robotlara “özel bir ilgisi” olduğunu söyleyen Breazeal, adeta evcil hayvan gibi sevimli ve hatta kucaklanabilecek bazı robotlar üzerinde çalışıyor.</p>
<p>Söz konusu robotlar, yetişkinlerin haşır neşir olduğu kodlanmış cümlelerle kıt iletişim kurma yetisine sahip robotlar gibi değil. Belçika’daki Gent Üniversitesi’nden sosyal robot uzmanı Tony Belpaeme’nin de belirttiği gibi çocuklarla konuşabilecek, onları dinleyebilecek ve derin öğrenme sayesinde edindiği bazı bilgileri aktarabilecek, değerlendirebilecek sosyal robotlardan bahsediyoruz.</p>
<p><strong>Olumlu ve olumsuz görüşler</strong></p>
<p>Breazeal ve Belpaeme gibi araştırmacılar, robotlarla çocuklar arasındaki “sosyal” bağı güçlendirecek robotlar üzerine çalışıyor. Uzmanlar robotların eğitimde kullanımıyla ilgili büyük bir pazar oluştuğunu ancak bu durumun, büyük bir yutturmacayı da beraberinde getirdiğini söylüyorlar. Yine de araştırmalar, bazı robotların öğrencilerin yeni beceriler edinmeleri, disiplinli çalışma alışkanlığı edinmeleri ve öğrenmeye karşı olumlu tutum geliştirmelerine yardımcı olabileceğini gösteriyor.</p>
<p>Bu robotlar aynı zamanda çocukların ikinci dil öğrenimi açısından da önem taşıyor. Örneğin Belpaeme, Avrupa’daki göçmen çocukların ikinci dil öğrenmelerine nasıl yardımcı olabileceğini araştırıyor. Bununla birlikte İngilizce konuşan robotların, Japonya’da 500 pilot sınıfa girmesi planlanıyor. Bu ve buna benzer birçok gelişme var.</p>
<p>Burada, robotlar insanların yerini mi alıyor sorusu akıllara geliyor olabilir. Hollanda&#8217;daki Tilburg Üniversitesi&#8217;nde sosyal robotik ve dil gelişimi araştırmacısı olan Paul Vogt, bu robotların insan öğretmenlerin yerine geçmediğini üstüne basa basa vurguluyor. Onların kalabalık sınıflarda öğrencilere birebir ilgi gösterebileceğini ve bu yanıyla onları birer yardımcı olarak nitelendirmenin daha doğru olacağını düşünüyor.</p>
<p>Robotların eğitimde kullanılmasının yüksek maliyete neden olacağı da düşünülürken bu konu üzerinde çalışan bazı bilim insanları ise düşünüldüğü kadar yüksek maliyetlerin söz konusu olmadığını vurguluyor. Sözgelişi, Yale Üniversitesi’nden Brian Scassellati ve meslektaşları, Keepon adlı bir eğitim robotunu 200 dolara mal ettiklerini söylüyor.</p>
<p>Robotların okul çalışmalarını daha eğlenceli veya ilgi çekici hale getirebileceği de konuşuluyor. Belpaeme, <em>“Çocuklar öğrenmekten hoşlanıyorsa daha fazlasını da öğreneceklerdir. Bu kadar basit.”</em> diyor. Wisconsin’deki Madison Üniversitesi’ndeki araştırmacıların, çocukların evde daha fazla okumasını desteklemek için geliştirdikleri Minnie isimli robot bunun bir göstergesi. Geçtiğimiz ağustos ayında Science Robotics’te duyurulan bu robot, çocuğun sesli bir şekilde okuduğu kitap hakkında yorumlar yapıyor ve hikayelere duygusal tepkiler gösteriyor. Bunun da çocuğun okuduğunu anlamasını destekleyen bir aktivite olduğu düşünülüyor.</p>
<div id="attachment_13121" style="width: 310px" class="wp-caption alignright"><img fetchpriority="high" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-13121" class="wp-image-13121 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/03/robotokuma-300x180.jpg" alt="" width="300" height="180" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/03/robotokuma-300x180.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/03/robotokuma.jpg 640w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /><p id="caption-attachment-13121" class="wp-caption-text">Yapılan araştırmada, bir robot arkadaşla birlikte yüksek sesle okuyan daha fazla öğrenci, bu etkinliğin onları yalnız başına okumaya göre daha fazla okumaya ve okuduklarını anlamaya motive ettiğini söyledi.</p></div>
<p>Robotik uzmanı Bilge Mutlu ve öğrenme araştırmacısı Joseph Michaelis, 10 ile 12 yaş arası 24 öğrenciyle iki hafta boyunca Minnie yardımıyla okuma yaptı. Araştırma grubundaki çocuklar Minnie’ye okumanın “eğlenceli” ve “harika bir deneyim” olduğunu söyledi. Yedi öğrenci ise, okumak için daha fazla motive olduklarını söyledi.</p>
<p>Sonuç olarak robotlar gün geçtikçe hayatımızda daha fazla yer almaya başladı. Öyle ki geleceğimizin teminatı çocukların dünyasına bile sızmış durumdalar. Eğitim alanında kullanılan robotlar, çocukların çok aşamalı problem çözmesini ve temel matematik becerilerini kolayca öğrenmelerini sağlayabiliyor. Bununla da kalmıyor, yeni dil öğrenmelerini ve daha fazla kitap okumalarını, hatta okuduklarını daha iyi anlamalarını da sağlayabiliyor. Bunun en büyük nedeni olarak da robotların, çocuklara sevimli ve eğlenceli gelmesi gösteriliyor. Yani eğitimi eğlenceli hale getiren çalışma arkadaşı edinmiş oluyorlar. Ancak uzmanlar, bu robotların olumlu yanlarıyla birlikte olumsuz yanlarının olduğuna da dikkat çekiyor. Dikkat dağıtma veya ilgiyi derste toplayamama bunlardan bazıları.</p>
<p>Tartışmanın başka bir boyutu ise çocukların yüz ifadeleri ve konuşmalarıyla ilgili verileri toplayan bir sistemden bahsediyor olmamız. Burada etik sorunu gündeme geliyor. Bu açıdan bazı insanlar, okullarda robot kullanımı konusunda endişeli. Mesela 2012 yılında, Avrupa’da 27 binden fazla kişiye robotlara yönelik tutumları soruldu. Halkın %34&#8217;ü robotların eğitim alanından uzak tutulması gerektiği konusunda hüküm bildirirken yalnızca %3’ü robotların eğitimde kullanılmasını destekledi. Bununla birlikte ABD halkının %70’inin robotların hayatımıza girmesinden korktuklarını gösteren bir Pew Research anketi bile bulunuyor.</p>
<p>Tartışma ve çalışmalar gün geçtikçe artıyor. Robotların çocukların eğitimi için iyi mi yoksa kötü bir uygulama mı olduğunu ise zaman belirleyecek.</p>
<p><strong>Batuhan Sarıcan / </strong>batusarican@gmail.com</p>
<p><strong>Kaynakça:</strong></p>
<p><a href="http://ec.europa.eu/commfrontoffice/publicopinion/archives/ebs/ebs_382_en.pdf">http://ec.europa.eu/commfrontoffice/publicopinion/archives/ebs/ebs_382_en.pdf</a></p>
<p><a href="http://www.pewresearch.org/fact-tank/2017/10/04/6-key-findings-on-how-americans-see-the-rise-of-automation/">http://www.pewresearch.org/fact-tank/2017/10/04/6-key-findings-on-how-americans-see-the-rise-of-automation/</a></p>
<p><a href="https://www.sciencenews.org/article/robots-are-becoming-classroom-tutors-will-they-make-grade">https://www.sciencenews.org/article/robots-are-becoming-classroom-tutors-will-they-make-grade</a></p>
<p><a href="https://www.franchiseindia.com/education/points-education-franchisors-should-know-before-replacing-teachers-with-robots.11593">https://www.franchiseindia.com/education/points-education-franchisors-should-know-before-replacing-teachers-with-robots.11593</a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/robot-ogretmenler">Robotlar öğretmen mi oluyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">13119</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Dijital Racon</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/kitaplar/dijital-racon</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 21 Dec 2018 13:11:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitaplar]]></category>
		<category><![CDATA[dijital]]></category>
		<category><![CDATA[dijital göçmenlik]]></category>
		<category><![CDATA[dijital köprü]]></category>
		<category><![CDATA[dijital kültür]]></category>
		<category><![CDATA[dijital racon]]></category>
		<category><![CDATA[dijital yerli]]></category>
		<category><![CDATA[epsilon]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal medya]]></category>
		<category><![CDATA[tanol türkoğlu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=12443</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dijital Racon Tanol Türkoğlu Epsilon, Aralık 2018 200 sayfa Açıkça söylemek gerekiyor ki dijital kültürle ilgili iyi kitaplara sıkça rast gelemiyoruz. Türkiye’de bu konuya kafa yoran pek fazla isim yok. Olanlar da bunu yazıya dökmeyince lisanımız varsa yabancı kaynaklara yöneliyoruz; dijital dünyanın nabzını ya internetten ya da çeviri kitaplarla tutmaya çalışıyoruz. Lisanımız yoksa durum daha da kötü: Konuyla ilgili iyi bir kitap, yayınevlerinin dikkatini çekecek de bir çevirmen onu Türkçeye kazandıracak ve yurt dışında yayımlandıktan aylar sonra elimize ulaşacak. Ölme eşeğim ölme… Söz konusu dijital gelişmeler ve fenomenler olunca bahsi geçen süre bir hayli uzun. Zira anbean değişen ve dönüşüme uğrayan bir evrenden bahsediyoruz. Neyse ki bununla ilgili yerli ve çok önemli bir kitap, geçtiğimiz günlerde raflardaki yerini aldı. Tanol Türkoğlu’nun Dijital Racon kitabından bahsediyoruz. Tanol Türkoğlu’ndan Kişisel Kültür Ansiklopedisi Dijital kanaat önderi Türkoğlu’nun “Kişisel Bir Kültür Ansiklopedisi” olarak nitelendirdiği kitap, avatarlarımızın “özgürce” dolaştığı dijital evrenle, gündelik yaşamın arasındaki sınırları muğlak hale getiriyor ve bize dijital kültürle ilgili önemli bir okuma sunuyor. Kitaptaki hiçbir kavram, bir diğerinden önemsiz olmamakla birlikte Türkoğlu’nun kitapta ifade ettiklerinden birkaçına değinebiliriz. Mesela dijital gettolaşma. Türkoğlu bu kavramı, Nazi Almanyası’nın Yahudi nüfusunu kapattığı bölgelerle ilişkilendirerek teksesli etkileşim platformlarındaki dijital cepheleşmeden dem vuruyor. Türkoğlu, Youtube’u dijital gettolaşmanın örnek platformu olarak gösteriyor: “Belli bir konuyla ilgili videonun altına, farklı görüşteki bireyler küfürlü, tehdit içeren yorumlar yazabilmekte ve karşılıklı atışma bu kez herkesin gözü önünde cereyan edebilmektedir.” (s.77) Yani, dijital evrende özgür olduğumuzu ve çoksesli bir ortamda olduğumuzu sanırken aslında dijital gettolarda teksesli paylaşımlarda bulunuyoruz. Kitapta dikkatimizi çeken bir başka kavram ise dijital göçmenlik. Bu kavram, 1981 yılından önce doğan kuşağı tanımlıyor. Bugünkü dijital dünyanın içine doğmayan ve dolayısıyla dijital becerileri gelişmemiş ama bir şekilde bu kültüre adapte olmaya çalışanları (dijital ortama zorla göç ettirilen) dijital göçmen olarak nitelendiriyor. 1981’den sonra doğanlar ise bu becerilere sahip olan dijital yerliler. Burada karşımıza dijital köprü fenomeni çıkıyor. Yani bu iki kuşak arasındaki köprünün kurulabilmesi meselesi… Türkoğlu, bu köprünün kurulabilmesi sorumluluğunun dijital göçmenlerde olduğunu savunuyor: “Bellidir ki bu köprüyü kurma işi göçmenlere düşüyor. Sağlıklı bir diyalog bu inşanın temeli. Gençleri anlamaya çalışarak, onların bakış açılarını kabul ederek, eski ile kıyaslama yapmadan, peşin hükümsüz yaklaşım bu diyaloğun gelişmesini sağlayacaktır.” (s.117) Dijital kültüre adapte olmak Bu ve buna benzer birçok kavram söz konusu. Burada kaçını açıklayabiliriz ki? Dijital ahlak, dijital mahalle baskısı, dijital özgürlük, dijital sosyalleşme, dijital şövalye, dijital vatandaşlık, dijital edebiyat veya dijital devrim. Bunlar Türkoğlu’nun üzerinde durduğu kavramların sadece birkaçı. Daha fazlası için kitabı edinmek ve dikkatlice okumak gerekiyor. Türkoğlu, yarını anlamak için bugünün dijital dünyasına ışık tuttuğu Dijital Racon’la, çok iyi bildiğimizi sandığımız dijital kültürle ilgili aslında pek de bir şey bilmediğimizi fark etmemizi sağlıyor. Kitapta verilen bilgiler, dijital kültürün dinamiklerini sunmakla kalmıyor aynı zamanda kendimizi sanal ortamda korumamızı ve konumlandırmamızı da sağlıyor. Dijital dünya, bilgi edinme adına bir fırsat mı? Yoksa beynimizi uyuşturan bir zehir mi? Kafanızdaki birçok sorunun cevabını, Epsilon etiketiyle raflardaki yerini alan Dijital Racon’da bulabilirsiniz. Kitap incelemesi: Batuhan Sarıcan / batusarican@gmail.com</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/kitaplar/dijital-racon">Dijital Racon</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="size-medium wp-image-12445 alignleft" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2018/12/dijital-racon-193x300.jpg" alt="" width="193" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2018/12/dijital-racon-193x300.jpg 193w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2018/12/dijital-racon.jpg 385w" sizes="(max-width: 193px) 100vw, 193px" />Dijital Racon<br />
<strong>Tanol Türkoğlu</strong><br />
Epsilon, Aralık 2018<br />
200 sayfa</p>
<p>Açıkça söylemek gerekiyor ki dijital kültürle ilgili iyi kitaplara sıkça rast gelemiyoruz. Türkiye’de bu konuya kafa yoran pek fazla isim yok. Olanlar da bunu yazıya dökmeyince lisanımız varsa yabancı kaynaklara yöneliyoruz; dijital dünyanın nabzını ya internetten ya da çeviri kitaplarla tutmaya çalışıyoruz.</p>
<p>Lisanımız yoksa durum daha da kötü: Konuyla ilgili iyi bir kitap, yayınevlerinin dikkatini çekecek de bir çevirmen onu Türkçeye kazandıracak ve yurt dışında yayımlandıktan aylar sonra elimize ulaşacak. Ölme eşeğim ölme…</p>
<p>Söz konusu dijital gelişmeler ve fenomenler olunca bahsi geçen süre bir hayli uzun. Zira anbean değişen ve dönüşüme uğrayan bir evrenden bahsediyoruz. Neyse ki bununla ilgili yerli ve çok önemli bir kitap, geçtiğimiz günlerde raflardaki yerini aldı. <strong>Tanol Türkoğlu</strong>’nun <strong>Dijital Racon</strong> kitabından bahsediyoruz.</p>
<p><strong>Tanol Türkoğlu’ndan Kişisel Kültür Ansiklopedisi</strong></p>
<p>Dijital kanaat önderi Türkoğlu’nun “Kişisel Bir Kültür Ansiklopedisi” olarak nitelendirdiği kitap, avatarlarımızın “özgürce” dolaştığı dijital evrenle, gündelik yaşamın arasındaki sınırları muğlak hale getiriyor ve bize dijital kültürle ilgili önemli bir okuma sunuyor.</p>
<p>Kitaptaki hiçbir kavram, bir diğerinden önemsiz olmamakla birlikte Türkoğlu’nun kitapta ifade ettiklerinden birkaçına değinebiliriz. Mesela <strong>dijital gettolaşma</strong>. Türkoğlu bu kavramı, Nazi Almanyası’nın Yahudi nüfusunu kapattığı bölgelerle ilişkilendirerek teksesli etkileşim platformlarındaki <strong>dijital cepheleşme</strong>den dem vuruyor.</p>
<p>Türkoğlu, Youtube’u dijital gettolaşmanın örnek platformu olarak gösteriyor<em>: “Belli bir konuyla ilgili videonun altına, farklı görüşteki bireyler küfürlü, tehdit içeren yorumlar yazabilmekte ve karşılıklı atışma bu kez herkesin gözü önünde cereyan edebilmektedir.”</em> (s.77) Yani, dijital evrende özgür olduğumuzu ve çoksesli bir ortamda olduğumuzu sanırken aslında dijital gettolarda teksesli paylaşımlarda bulunuyoruz.</p>
<p>Kitapta dikkatimizi çeken bir başka kavram ise <strong>dijital göçmenlik</strong>. Bu kavram, 1981 yılından önce doğan kuşağı tanımlıyor. Bugünkü dijital dünyanın içine doğmayan ve dolayısıyla dijital becerileri gelişmemiş ama bir şekilde bu kültüre adapte olmaya çalışanları (dijital ortama zorla göç ettirilen) dijital göçmen olarak nitelendiriyor. 1981’den sonra doğanlar ise bu becerilere sahip olan <strong>dijital yerliler</strong>.</p>
<p>Burada karşımıza <strong>dijital köprü</strong> fenomeni çıkıyor. Yani bu iki kuşak arasındaki köprünün kurulabilmesi meselesi… Türkoğlu, bu köprünün kurulabilmesi sorumluluğunun dijital göçmenlerde olduğunu savunuyor: <em>“Bellidir ki bu köprüyü kurma işi göçmenlere düşüyor. Sağlıklı bir diyalog bu inşanın temeli. Gençleri anlamaya çalışarak, onların bakış açılarını kabul ederek, eski ile kıyaslama yapmadan, peşin hükümsüz yaklaşım bu diyaloğun gelişmesini sağlayacaktır.”</em> (s.117)</p>
<p><strong>Dijital kültüre adapte olmak</strong></p>
<p>Bu ve buna benzer birçok kavram söz konusu. Burada kaçını açıklayabiliriz ki? Dijital ahlak, dijital mahalle baskısı, dijital özgürlük, dijital sosyalleşme, dijital şövalye, dijital vatandaşlık, dijital edebiyat veya dijital devrim. Bunlar Türkoğlu’nun üzerinde durduğu kavramların sadece birkaçı. Daha fazlası için kitabı edinmek ve dikkatlice okumak gerekiyor.</p>
<p>Türkoğlu, yarını anlamak için bugünün dijital dünyasına ışık tuttuğu Dijital Racon’la, çok iyi bildiğimizi sandığımız dijital kültürle ilgili aslında pek de bir şey bilmediğimizi fark etmemizi sağlıyor. Kitapta verilen bilgiler, dijital kültürün dinamiklerini sunmakla kalmıyor aynı zamanda kendimizi sanal ortamda korumamızı ve konumlandırmamızı da sağlıyor.</p>
<p>Dijital dünya, bilgi edinme adına bir fırsat mı? Yoksa beynimizi uyuşturan bir zehir mi? Kafanızdaki birçok sorunun cevabını,<strong> Epsilon</strong> etiketiyle raflardaki yerini alan Dijital Racon’da bulabilirsiniz.</p>
<p><strong>Kitap incelemesi:</strong> Batuhan Sarıcan / <a href="mailto:batusarican@gmail.com">batusarican@gmail.com</a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/kitaplar/dijital-racon">Dijital Racon</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">12443</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Dijital dilenci</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tanol-turkoglu/dijital-dilenci</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tanol Türkoglu]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Aug 2017 10:29:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tanol Türkoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[demokrasi]]></category>
		<category><![CDATA[dijital]]></category>
		<category><![CDATA[dilenci]]></category>
		<category><![CDATA[dolar]]></category>
		<category><![CDATA[ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[global]]></category>
		<category><![CDATA[globalleşme]]></category>
		<category><![CDATA[hırsız]]></category>
		<category><![CDATA[internet]]></category>
		<category><![CDATA[Irak]]></category>
		<category><![CDATA[mülteci]]></category>
		<category><![CDATA[terörist]]></category>
		<category><![CDATA[üretim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=7363</guid>

					<description><![CDATA[<p>Günde bir doların altında kazanan birisi (hala) globalleşmeden istifade edemez (mi?) Eski Amerikan başkanlarından Jimmy Carter’ın bir sözü vardı: “Eğer cahilseniz ve günde bir doların altında kazanıyorsanız, globallaşemenin size bir faydası dokunmaz”. Doğaldır ki bu saptama belli bir bakış açısından oldukça doğru. Bu bakış açısı globalleşmeyi de batı kültürünün ürettiği öteki pek çok olgu gibi &#8220;nesnel&#8221; olarak değerlendirir. Yani söz konusu olgu her ne ise (bu örnekte globalleşme) tanımlandığı haliyle dünyanın her yerinde uygulanabilir, hayata geçirilebilir (veya geçirilemez) vb. O nedenledir ki demokrasi Amerika’da da olabilir, Irak’ta da. Finlandiya’da da olabilir, Libya’da da. Öte yandan Kuzey Kore’dekine demokrasi denmez! (Neden?) Aynı bakış açısıyla Carter’ın saptamasını yeniden sorgulayalım; globalleşme neden günde bir doların altında kazananlara fayda sağlamaz? Neden olmayacağını açıklamaya çalışmak yerine tersten gidelim. Bu profildeki insan topluluğu için nasıl sağlanabilir diye soralım. Mesela teknelere atlayıp Ege Denizi’ni geçerek kendisini AB topraklarına atabilen ama günde bir dolar kazanamayan bir mülteci globalleşmeden istifade etmiş midir, etmemiş midir? Benzer bir örneği, yakın zamanda İskandinavya’da bulunan bir dostum da yarı şaka yarı ciddi, tespit etmiş durumda. Acaba sokaklardaki dilenciler nasıl oluyor da hangi ülkede olursa olsun aynı şekilde durarak dileniyorlar? Dizlerin üstüne çökülmüş, baş öne eğik, eller başın üstünde yukarıda, arasında bir çanak. Acaba belli zamanlarda internet üzerinden sanal değerlendirme toplantıları yapıp, bu konuda geniş çaplı bir eylem birliği mi oluşturuyorlar? Bellidir ki Carter globalleşme derken bunları kastetmiyordu. Daha ziyade global ekonomik değer üretim modelinin altını çiziyordu. Ancak bu durum tartışmayı başka bir yöne götürür. Globalleşme sadece ekonomik bir olgu mudur? Örneğin globalleşen iletişimden, globalleşen kültürden bahsetmek mümkün değil mi? Bir siparişin dünyanın öteki ucundan geçilmesini sağlayan altyapıya global iletişim derken; dilenirken vücudun ne tür bir şekil alacağını belirlemek üzere dünyanın iki ucu arasındaki iletişim, globalleşmenin bir örneği neden olmasın? Cevap basit: Çünkü globalleşmenin istediği iletişim amacı bu değildi! Teoride herkes için her yer için olan o “nesnel” olgu, pratiğe geldiğinde aslında sadece şu şu amaçlar için kullanılırsa kabul edilir; yoksa edilmez. Irak’ın demokrasiye geçmesi istendiği için, Irak’taki her santimlik “ilerleme” demokrasi olarak adlandırılıyor. Oysa belki de şu an Kuzey Kore’nin yapmış oldukları Irak’ın on misli. Ancak yine de o demokrasi değil. İşin ilginci dünyanın dört bir yanında global kültür ve global iletişim imkanlarından istifade etmeye başlayan kitleler; kimin ne istediğine bakmadan günahıyla sevabıyla kendi oyun planlarını geliştiriyor ve global imkanları bu amaçları için kullanıyor. Hırsız, sosyal medyada on gün tatile gideceğini beyan edenlerin evini bulup, gidip soyuyor. Terörist bir sonraki eylem planını hazırlarken, ekonomist bir sonraki ticari hareketi yaparken, sokaktaki dilenci de hangi pozu verirse daha çok sadaka alır, bunu tespit ederken. Tümü de globalleşmeden istifade etmektedir. Bu açıdan toplumsal olgular da matematik ispatları veya formülleri gibidir. Bir kez var oldu mu artık o herkesin ortak malıdır. Tanol Türkoğlu / tanolturkoglu@gmail.com</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tanol-turkoglu/dijital-dilenci">Dijital dilenci</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Günde bir doların altında kazanan birisi (hala) globalleşmeden istifade edemez (mi?)</strong></p>
<p>Eski Amerikan başkanlarından <strong>Jimmy Carter</strong>’ın bir sözü vardı: <strong>“Eğer cahilseniz ve günde bir doların altında kazanıyorsanız, globallaşemenin size bir faydası dokunmaz”.</strong></p>
<p>Doğaldır ki bu saptama belli bir bakış açısından oldukça doğru. Bu bakış açısı <strong>globalleşmeyi</strong> de batı kültürünün ürettiği öteki pek çok olgu gibi <strong>&#8220;nesnel&#8221;</strong> olarak değerlendirir. Yani söz konusu olgu her ne ise (bu örnekte globalleşme) tanımlandığı haliyle dünyanın her yerinde uygulanabilir, hayata geçirilebilir (veya geçirilemez) vb. O nedenledir ki demokrasi Amerika’da da olabilir, Irak’ta da. Finlandiya’da da olabilir, Libya’da da. Öte yandan Kuzey Kore’dekine demokrasi denmez! (Neden?)</p>
<p>Aynı bakış açısıyla Carter’ın saptamasını yeniden sorgulayalım; <strong>globalleşme neden günde bir doların altında kazananlara fayda sağlamaz?</strong> Neden olmayacağını açıklamaya çalışmak yerine tersten gidelim. Bu profildeki insan topluluğu için <strong>nasıl sağlanabilir</strong> diye soralım.</p>
<p>Mesela teknelere atlayıp Ege Denizi’ni geçerek kendisini AB topraklarına atabilen ama günde bir dolar kazanamayan <strong>bir mülteci</strong> globalleşmeden istifade etmiş midir, etmemiş midir?</p>
<p>Benzer bir örneği, yakın zamanda <strong>İskandinavya’da</strong> bulunan bir dostum da yarı şaka yarı ciddi, tespit etmiş durumda. Acaba sokaklardaki <strong>dilenciler</strong> nasıl oluyor da hangi ülkede olursa olsun aynı şekilde durarak dileniyorlar? Dizlerin üstüne çökülmüş, baş öne eğik, eller başın üstünde yukarıda, arasında bir çanak. Acaba belli zamanlarda internet üzerinden sanal değerlendirme toplantıları yapıp, bu konuda geniş çaplı bir eylem birliği mi oluşturuyorlar?</p>
<p>Bellidir ki Carter globalleşme derken bunları kastetmiyordu. Daha ziyade <strong>global ekonomik değer üretim modelinin</strong> altını çiziyordu. Ancak bu durum tartışmayı başka bir yöne götürür. <strong>Globalleşme sadece ekonomik bir olgu mudur?</strong> Örneğin globalleşen iletişimden, globalleşen kültürden bahsetmek mümkün değil mi?</p>
<p>Bir siparişin dünyanın öteki ucundan geçilmesini sağlayan altyapıya global iletişim derken; dilenirken vücudun ne tür bir şekil alacağını belirlemek üzere dünyanın iki ucu arasındaki iletişim, globalleşmenin bir örneği neden olmasın?</p>
<p>Cevap basit: Çünkü globalleşmenin istediği iletişim amacı bu değildi! Teoride herkes için her yer için olan o “nesnel” olgu, pratiğe geldiğinde aslında sadece şu şu amaçlar için kullanılırsa kabul edilir; yoksa edilmez. <strong>Irak’ın demokrasiye geçmesi istendiği için, Irak’taki her santimlik “ilerleme” demokrasi olarak adlandırılıyor.</strong> Oysa belki de şu an Kuzey Kore’nin yapmış oldukları Irak’ın on misli. Ancak yine de o demokrasi değil.</p>
<p>İşin ilginci <strong>dünyanın dört bir yanında</strong> global kültür ve global iletişim imkanlarından istifade etmeye başlayan kitleler; kimin ne istediğine bakmadan günahıyla sevabıyla kendi oyun planlarını geliştiriyor ve global imkanları bu amaçları için kullanıyor.</p>
<p>Hırsız, sosyal medyada on gün tatile gideceğini beyan edenlerin evini bulup, gidip soyuyor. Terörist bir sonraki eylem planını hazırlarken, ekonomist bir sonraki ticari hareketi yaparken, sokaktaki dilenci de hangi pozu verirse daha çok sadaka alır, bunu tespit ederken. Tümü de globalleşmeden istifade etmektedir.</p>
<p>Bu açıdan toplumsal olgular da matematik ispatları veya formülleri gibidir. Bir kez var oldu mu artık o herkesin ortak malıdır.</p>
<p><strong>Tanol Türkoğlu / <a href="mailto:TanolTurkoglu@Gmail.com">tanolturkoglu@gmail.com</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tanol-turkoglu/dijital-dilenci">Dijital dilenci</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">7363</post-id>	</item>
		<item>
		<title>İletişim, bence demokrasi; sizce diktatörlük mü?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/iletisim-bence-demokrasi-sizce-diktatorluk-mu</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 17 Mar 2017 05:42:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editör ne diyor?]]></category>
		<category><![CDATA[bataklık]]></category>
		<category><![CDATA[bilgi kirliliği]]></category>
		<category><![CDATA[demokrasi]]></category>
		<category><![CDATA[dijital]]></category>
		<category><![CDATA[diktatörlük]]></category>
		<category><![CDATA[dna]]></category>
		<category><![CDATA[iletişim devrimi]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[kış saati]]></category>
		<category><![CDATA[lider]]></category>
		<category><![CDATA[medya bombardımanı]]></category>
		<category><![CDATA[veri]]></category>
		<category><![CDATA[yaz saati]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=5766</guid>

					<description><![CDATA[<p>HBT dergimizde “Dijital Kültür”ün sahibi Tanol Türkoğlu’na sordum: Bir insan günde ortalama kaç bayt / megabayt vb. veri bombardımanı altında yaşıyor? Bir link gönderdi: Kaliforniya Üniversitesi’nde Süper Bilgisayar Merkezi’nde yapılan bir araştırmaya göre, insanların bir günde medyaya erişim süreleri 15,5 saati buluyor. Bu, 6,9 milyon – milyon gigabayt hacimde bilgi anlamına geliyor. Ya da daha açıkça: kişi başına günde 9 DVD’ye eşit bilgiye erişiliyor. İlginç olmasına ve abartılı bulmamıza rağmen – bir kesim, 3 DVD dolusu bilgiye ulaşabilir şüphesiz – sorunun yanıtı bu araştırmada yok. Bir kez aktif insanların çeşitli medya ortamlarıyla haşır neşir olması ile, ortalama insanın istemeden maruz kaldığı medya bombardımanı farklı. Ama kentli ve ilgili bir nüfus, 24 saat veri bombardımanı altında kalabilir. Bir dizi veya sinema filmi seyrettiğiniz zaman bile, sadece görsel ve sözel olarak size iletilenler değil; görme ve duyma sürecinde beyinde yol açtığı çağrışımlar da bu bombardımanın bir parçası olmalı. Bu girişten sonra ikinci ve konumuzla ilgili önemli soru şu: Acaba yoğun bir veri, söz, görsel, propaganda, fikir, bir tweet, bağırış çağırışla dinlediğiniz bir tartışma, bir sohbet içinde olma ve okuma gibi, her birinin toplamı büyük bir veri-bilgi yoğunluğu anlamına gelen bu atomik saldırının bizde, beynimizde, üzerimizde bıraktıkları, günün sonunda nedir? Tüm bunlar bizi nasıl ve ne kadar değiştiriyor? Üzerimizdeki etkileri nedir? Bu süreç içinde değişiyor muyuz, ne kadar değişiyoruz, farkında olmadan mı değişiyoruz her gün? Peki, insan, çok yönlü gibi görünen, ama aslında tekelleşmiş / güdülenmiş tek kanala dönüştürülmüş bir medyanın iletişim saldırısı içinde yaşıyorsa? Böyle bir ortamda yaşayanlar nasıl biçimleniyor? Cehaletin sürdürülmesi ve medya Cahilliğin temellerini, uzun geçmişten günümüze adeta bombalayan Doğan Kuban bu haftaki yazısında iletişim devriminin cehaletin sürdürülmesindeki rolü üzerinde duruyor. İletişimde devrim yaşanmıştır. Medya kanalları çoğalmış, ucuzlamış ve adeta herkesin ulaşabileceği bir düzeye inmiştir. Şüphesiz bu bir demokratik devrimdir. Herkes kendi medyasını kurabilir. Ama henüz değişmeyen bir şey var: Toplumun büyük çoğunluğu henüz veya hâlâ ana akım klasik medyaya bağımlıdır. Gazete ve TV. Bunun yanına, farklı işlevlere sahip, ama ana akım medyanın yerini tutacak niteliklere fazla sahip olmayan Facebook ve Twitter gibi sosyal medya da devrededir. Fakat çeşitlilik müthiştir: eğlence – dizi – sinemaya yıllarca takılıp kalabilirsiniz. Şüphesiz bu da bir tercih, ama ülkenin temel sorunları ve çok yönlü; bilgilendirilmiş bir toplumsal demokratik bir siyasetin oluşması zorlaşıyor – yoksa imkânsızlaşıyor mu? – denebilir. Ana medyaları denetim altında tutan, toplumun çoğunluğunu etkilemekten uzak yan medyaları serbest bırakan bir yönetimin, baskı ve güdüleme ile toplumu yalan bir gerçeklik içinde yaşatması da mümkün olabilir, ama nereye kadar? Sanırım iletişim devrimi, toplumların demokratikleşmesi yönünde gelişecek. Öyle umuyorum. Yaşadığımız gerçek ötesi durum ise yeni değil. Demagoji ve yalan yeni keşfedilmedi. Ama bunu toplumun geniş kesimlerine egemen kılmak için, medyanın darmadağınık edilmesi gerekebilir. Yoksa yaşadığımız bu mu? İletişim uzmanı Prof. Haluk Şahin’in bu temel meseleyi küresel boyutta, ama düşünsel temelde de inceleyen yazısını mutlaka okuyun derim. Başka neler var? HBT’nin, tüm bu kargaşanın dışında, her zaman bilimsel bilgi, eleştirel düşünce temelinde, bilimin bulgu, veri, düşünce ve değerlendirmelerini, klasik – ciddi bir seçenek olarak sizlere sunması, bir temel varoluş kararıdır. Bu nedenle sık sık “biz geleceği kuruyoruz” diyoruz.  Geleceğin bir parçası olmak için, HBT’yi büyütelim! Bu çerçevede bu sayımızda ayrıca “Geleceğin iyi bir lideri nasıl olmalı?”, DNA’nın bilgi ve verilerimizi saklayabileceğimiz çok önemli bir “biyolojik bellek deposu” olarak kullanılması, tek atom mikroskobu gibi yeni ve öncü haberleri kaçırmayın. Bunlar hayatlarımızı çok değiştirecek. Bayram Ali Eşiyok, bu kez İslam dünyasının durumunu bilimsel ve ekonomik verilerle gündeme getiriyor. Dünya nüfusunun neredeyse %25’ini oluşturan İslam dünyası bu bataklıktan nasıl çıkar, çıkabilir mi, umut var mı sorularını ciddi olarak sorduruyor! Bu tabloya baktığınızda siz ne diyeceksiniz acaba? Diğer yazarlarımızın önemli yazıları ve geniş bir haber yorum yelpazesiyle, HBT size taze bir merhaba daha diyor… Her Cuma beyin besleme günü. Yayın, unutmayın. Gelecek Cuma’ya kadar sevgilerimizle&#8230; Not: Prof. Dr. Mehmet Emin Özel’in çok önemli bir yazısını sitemizde yayımladık. Özel, yaz saati-kış saati bağlamında zamanı çok iyi anlatıyor, kaçırmayın: http://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/zaman-takvim-saatler-yaz-saati-kis-saati-standart-saat-arabesk-saat</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/iletisim-bence-demokrasi-sizce-diktatorluk-mu">İletişim, bence demokrasi; sizce diktatörlük mü?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>HBT dergimizde “Dijital Kültür”ün sahibi <strong>Tanol Türkoğlu</strong>’na sordum: Bir insan günde ortalama kaç bayt / megabayt vb. veri bombardımanı altında yaşıyor? Bir link gönderdi: Kaliforniya Üniversitesi’nde Süper Bilgisayar Merkezi’nde yapılan bir araştırmaya göre, insanların bir günde medyaya erişim süreleri 15,5 saati buluyor. Bu, 6,9 milyon – milyon gigabayt hacimde bilgi anlamına geliyor. Ya da daha açıkça: kişi başına günde 9 DVD’ye eşit bilgiye erişiliyor.</p>
<p>İlginç olmasına ve abartılı bulmamıza rağmen – bir kesim, 3 DVD dolusu bilgiye ulaşabilir şüphesiz – sorunun yanıtı bu araştırmada yok. Bir kez aktif insanların çeşitli medya ortamlarıyla haşır neşir olması ile, ortalama insanın istemeden maruz kaldığı medya bombardımanı farklı. Ama kentli ve ilgili bir nüfus, 24 saat veri bombardımanı altında kalabilir. Bir dizi veya sinema filmi seyrettiğiniz zaman bile, sadece görsel ve sözel olarak size iletilenler değil; görme ve duyma sürecinde beyinde yol açtığı çağrışımlar da bu bombardımanın bir parçası olmalı.</p>
<p><strong>Bu girişten sonra ikinci ve konumuzla ilgili önemli soru şu</strong>: Acaba yoğun bir veri, söz, görsel, propaganda, fikir, bir tweet, bağırış çağırışla dinlediğiniz bir tartışma, bir sohbet içinde olma ve okuma gibi, her birinin toplamı büyük bir veri-bilgi yoğunluğu anlamına gelen bu atomik saldırının bizde, beynimizde, üzerimizde bıraktıkları, günün sonunda nedir?</p>
<p><strong>Tüm bunlar bizi nasıl ve ne kadar değiştiriyor?</strong> Üzerimizdeki etkileri nedir? Bu süreç içinde değişiyor muyuz, ne kadar değişiyoruz, farkında olmadan mı değişiyoruz her gün?</p>
<p>Peki, insan, çok yönlü gibi görünen, ama aslında tekelleşmiş / güdülenmiş tek kanala dönüştürülmüş bir medyanın iletişim saldırısı içinde yaşıyorsa? Böyle bir ortamda yaşayanlar nasıl biçimleniyor?</p>
<p><strong>Cehaletin sürdürülmesi ve medya</strong></p>
<p>Cahilliğin temellerini, uzun geçmişten günümüze adeta bombalayan <strong>Doğan Kuban</strong> bu haftaki yazısında iletişim devriminin cehaletin sürdürülmesindeki rolü üzerinde duruyor. İletişimde devrim yaşanmıştır. Medya kanalları çoğalmış, ucuzlamış ve adeta herkesin ulaşabileceği bir düzeye inmiştir. Şüphesiz bu bir <strong>demokratik</strong> devrimdir. Herkes kendi medyasını kurabilir.</p>
<p>Ama <strong>henüz değişmeyen</strong> bir şey var: Toplumun büyük çoğunluğu henüz veya hâlâ ana akım klasik medyaya bağımlıdır. Gazete ve TV. Bunun yanına, farklı işlevlere sahip, ama ana akım medyanın yerini tutacak niteliklere fazla sahip olmayan Facebook ve Twitter gibi sosyal medya da devrededir.</p>
<p>Fakat çeşitlilik müthiştir: eğlence – dizi – sinemaya yıllarca takılıp kalabilirsiniz. Şüphesiz bu da bir tercih, ama ülkenin temel sorunları ve çok yönlü; bilgilendirilmiş bir toplumsal demokratik bir siyasetin oluşması zorlaşıyor – yoksa imkânsızlaşıyor mu? – denebilir. Ana medyaları denetim altında tutan, toplumun çoğunluğunu etkilemekten uzak yan medyaları serbest bırakan bir yönetimin, baskı ve güdüleme ile toplumu yalan bir gerçeklik içinde yaşatması da mümkün olabilir, ama nereye kadar?</p>
<p>Sanırım iletişim devrimi, toplumların demokratikleşmesi yönünde gelişecek. Öyle umuyorum. Yaşadığımız <em>gerçek ötesi durum</em> ise yeni değil. Demagoji ve yalan yeni keşfedilmedi. Ama bunu toplumun geniş kesimlerine egemen kılmak için, medyanın darmadağınık edilmesi gerekebilir. Yoksa yaşadığımız bu mu?</p>
<p>İletişim uzmanı Prof. <strong>Haluk Şahin</strong>’in bu temel meseleyi küresel boyutta, ama düşünsel temelde de inceleyen yazısını mutlaka okuyun derim.</p>
<p><strong>Başka neler var?</strong></p>
<p>HBT’nin, tüm bu kargaşanın dışında, her zaman bilimsel bilgi, eleştirel düşünce temelinde, bilimin bulgu, veri, düşünce ve değerlendirmelerini, klasik – ciddi bir seçenek olarak sizlere sunması, bir temel varoluş kararıdır. Bu nedenle sık sık “biz geleceği kuruyoruz” diyoruz.  Geleceğin bir parçası olmak için, HBT’yi büyütelim!</p>
<p>Bu çerçevede bu sayımızda ayrıca “Geleceğin iyi bir lideri nasıl olmalı?”, DNA’nın bilgi ve verilerimizi saklayabileceğimiz çok önemli bir “biyolojik bellek deposu” olarak kullanılması, tek atom mikroskobu gibi yeni ve öncü haberleri kaçırmayın. Bunlar hayatlarımızı çok değiştirecek.</p>
<p><strong>Bayram Ali Eşiyok</strong>, bu kez İslam dünyasının durumunu bilimsel ve ekonomik verilerle gündeme getiriyor. Dünya nüfusunun neredeyse %25’ini oluşturan İslam dünyası bu bataklıktan nasıl çıkar, çıkabilir mi, umut var mı sorularını ciddi olarak sorduruyor! Bu tabloya baktığınızda siz ne diyeceksiniz acaba? Diğer yazarlarımızın önemli yazıları ve geniş bir haber yorum yelpazesiyle, HBT size taze bir merhaba daha diyor…</p>
<p>Her Cuma beyin besleme günü. Yayın, unutmayın. Gelecek Cuma’ya kadar sevgilerimizle&#8230;</p>
<p><strong>Not</strong>: Prof. Dr. Mehmet Emin Özel’in çok önemli bir yazısını sitemizde yayımladık. Özel, yaz saati-kış saati bağlamında zamanı çok iyi anlatıyor, kaçırmayın: <a href="http://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/zaman-takvim-saatler-yaz-saati-kis-saati-standart-saat-arabesk-saat">http://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/zaman-takvim-saatler-yaz-saati-kis-saati-standart-saat-arabesk-saat</a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/iletisim-bence-demokrasi-sizce-diktatorluk-mu">İletişim, bence demokrasi; sizce diktatörlük mü?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">5766</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Uygarlık, hayvandan ayrılmanın son aşaması mı?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/uygarlik-hayvandan-ayrilmanin-son-asamasi-mi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 06 Jan 2017 12:12:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editör ne diyor?]]></category>
		<category><![CDATA[atalarımız]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[descartes]]></category>
		<category><![CDATA[dijital]]></category>
		<category><![CDATA[duvar]]></category>
		<category><![CDATA[felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[hayal]]></category>
		<category><![CDATA[hayvan]]></category>
		<category><![CDATA[ilk insan]]></category>
		<category><![CDATA[insanoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[kas hastalığı]]></category>
		<category><![CDATA[mağara]]></category>
		<category><![CDATA[marie curie]]></category>
		<category><![CDATA[resim]]></category>
		<category><![CDATA[sanat]]></category>
		<category><![CDATA[sanatçı]]></category>
		<category><![CDATA[sma]]></category>
		<category><![CDATA[sokrates]]></category>
		<category><![CDATA[uygarlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=4957</guid>

					<description><![CDATA[<p>Eğitim İş İstanbul 2 No&#8217;lu şube her hafta HBT’yi öğretmenlere hediye olarak dağıtıyor. &#8220;Bu eğitim yılında da ziyaret ettiğimiz her okula en az bir adet dergi götürüyoruz” diyorlar. İşte dergi hazırlama çalışmalarından bu fotoğrafı bizimle ve HBT okurlarıyla paylaşıyorlar. *** Yeni yılın ilk Herkese Bilim Teknoloji’sinin 41. sayısıyla sizlere merhaba diyelim. Kapağımız, atalarımızın mağaraya girer girmez en önemli sanatsal etkinliği olan duvar sanatlarını konu alıyor. Ve Nilgün arkadaşımız yazısına Türkiye’deki mağaralardan örnekleri de ekliyor. İlk atalarımız doğuştan sanatçı! Doğan Kuban hoca bu haftaki yazısında “Uygarlık, insanın hayvandan ayrılma sürecinin son aşamasıdır” diyor.  Ve “insana özgü akıl denen mekanizma&#8230; Kendisinden istenen işi gerçekleştirir. Kötü, iyi, doğru, yanlış, düşünce ve iradenin saptadığı amaçlardır.” Bu saptamasıyla uygarlığı insanın varoluşuyla, dünya sahnesine çıkmasıyla başlatıyor. Ama ne uygarlık! Bugün bir çılgınlık içinde yaşayan 8 milyar bir kalabalık! Kuban, bu hafta HBT’de yayımlanan yazısında şu saptamalarıyla uygarlığın karakterine nesnel bir açıklama getiriyor: &#8220;İnsanlar, hiç olmazsa Sokrates’ten bu yana, doğruluk, iyilik, hoşgörü, alçak gönüllülük, hak, hukuk, güzellik, cinayete, yalan bağlamında kurallar geliştirmiş, yasalar yapmış, bunları örgütlenmiş toplum sistemleri haline getirmişlerdir. Fakat kötülük de örgütlenir. Engizisyon, savaş, yağma, ideoloji, haçlı seferi, sömürgecilik, zorbalık, çetecilik örgütlenmiş kötülüklerdir&#8230;” Bize bir de teselli veriyor: “Fakat aklın bize uygarlık, bilim, felsefe, sanat yetenekleri de kazandırdığını” unutmayalım! Zaten insanoğlunun bu etkinlikleri de olmasa, “çek dünyanın kuyruğunu” diyesi gelir insanın! Bozkurt Güvenç ise zamanı kavramsal ve nesnel olarak inceliyor. Zaman kavramının tarihsel gelişimi içindeki serüvenine, çeşitli düşünce ve bilim duraklarındaki anlamına ve evrimine bakarken vardığı sonuç şu: “zaman, bir illüzyon (hayal) değil, uygarlık, özgürlük, adalet, istiklal, laiklik vd. gibi kavramsal bir gerçek(lik)’tir.” Merakla okuyacaksınız. 17 yy. da Hollanda’da doğan, kumaş tüccarı ve şarap eksperi iken mikroskobu keşfederek bilim tarihine geçen Anton Leeuwenhoek bu buluşunu nasıl yaptı diye soruyor Mustafa Çetiner ve yanıtını Descartes’ın, 17. yy Hollanda’sını tanımlamasında buluyor: “Özgürlüğün tam anlamıyla hissedildiği, güvenliğin en üst, suçun ise en alt düzeyde olduğu, örf ve adetlerin en sade biçimiyle yaşandığı başka bir ülke bilmiyorum.” Yani bilimsellik, keşif ve üst değer ifade eden insanlığın tüm temel etkinlikleri için, uygun ortam vazgeçilmez koşul.  Çetiner’in yazısından: “Leeuwenhoek’un yaşadığı Hollanda ticaretin en yoğun yapıldığı, insanların müzik, sanat ve eğitim için yanıp tutuştuğu bir ülkeydi. Leeuwenhoek’un Hollanda’sında her köyde bir okul vardı.” Eğitime ve okula gelmişken Hasan Şimşek’in yazısında PISA sonuçlarını incelediği analizini hiç kaçırmayalım derim. Bir bilim tarihinden nefis bir yaprak açıyor Kutay Deniz Atabay ve Türker Kılıç, “Andreas Vesalius ve Modern Anatominin Uyanışı”nı anlatıyorlar. Bir cesaretin nasıl 1400 yıllık bir inanışı yıkıp, gerçeği başlattığının da öyküsü bu. Ülkemizin en baş dertlerinden biri olan bilim ve teknoloji üretimi konusunda Müfit Akyos, yine tarihten bir yazı ile bugün yapılması gerekenleri anımsatıyor: “Bilimsiz Teknoloji, Teknolojisiz Yenilik olmaz.” Tanol Türkoğlu, içinde yüzdüğümüz veri bombardımanına bambaşka bir açıdan bakıyor ve diyor ki: “Bilgi çağında dış dünya etkileşimi geometrik olarak artarken tefekkür süreci aynı oranda gelişmiyor. Tam tersine geriliyor. Zihin; veri ve enformasyon bombardımanına uğradıkça, birey bunları hazmedecek vakti bir türlü bulamıyor&#8230; Günümüz bireyi her ne kadar adı bilgi çağı olsa bile bir tür mağara devrinde yaşamaktadır. Belki de “Dijital bir mağara!” Ne dersiniz? Yazarımız Erdal Musoğlu, paylaşım ekonomisini enine boyuna inceliyor ve soruyor, Acaba bu bir modern kölelik mi? Dergimiz çok zengin: Sigarayı bırakmanın bilimsel olarak kanıtlanmış 10 yolu… Fiziğin çok ünlü Curie ailesini hayalleri ile birlikte tanıtıyor, Filiz Korkmaz ve İrem Yılmaz. Coşkun Özdemir, kas hastalığı SMA konusunda bir umut haberini verirken, daha onlarca haber, yazı, fotoğraf ile size merhaba diyoruz bu hafta da. Unutmayın, cumaları HBT dergimizle beyin besleme günü. Gelecek Cuma yeniden görüşmek dileği ve ülkece kötü bir başlangıç yapmamıza rağmen mutlu bir yeni yıl umuduyla… HBT ile geleceği inşa etmek iddiasındayız&#8230; Dergimize dijital abone olarak geçmiş sayılara da ulaşabilirsiniz. Üstelik 10 Ocak&#8217;a dek dijital abonelik indirimli! http://www.herkesebilimteknoloji.com/yilbasi-hediye-abonelik</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/uygarlik-hayvandan-ayrilmanin-son-asamasi-mi">Uygarlık, hayvandan ayrılmanın son aşaması mı?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="wp-image-4959 size-medium alignright" src="http://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/01/egis-300x169.jpg" width="300" height="169" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/01/egis-300x169.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/01/egis-1024x576.jpg 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/01/egis.jpg 1720w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /><em>Eğitim İş İstanbul 2 No&#8217;lu şube her hafta HBT’yi öğretmenlere hediye olarak dağıtıyor. &#8220;Bu eğitim yılında da ziyaret ettiğimiz her okula en az bir adet dergi götürüyoruz” diyorlar. İşte dergi hazırlama çalışmalarından bu fotoğrafı bizimle ve HBT okurlarıyla paylaşıyorlar</em>.</p>
<p>***</p>
<p>Yeni yılın ilk Herkese Bilim Teknoloji’sinin 41. sayısıyla sizlere merhaba diyelim. Kapağımız, atalarımızın mağaraya girer girmez en önemli sanatsal etkinliği olan duvar sanatlarını konu alıyor. Ve Nilgün arkadaşımız yazısına Türkiye’deki mağaralardan örnekleri de ekliyor. İlk atalarımız doğuştan sanatçı!</p>
<p><strong>Doğan Kuban</strong> hoca bu haftaki yazısında “<em>Uygarlık, insanın hayvandan ayrılma sürecinin son aşamasıdır</em>” diyor.  Ve “<em>insana özgü akıl denen mekanizma&#8230; Kendisinden istenen işi gerçekleştirir. Kötü, iyi, doğru, yanlış, düşünce ve iradenin saptadığı amaçlardır.</em>”</p>
<p>Bu saptamasıyla uygarlığı insanın varoluşuyla, dünya sahnesine çıkmasıyla başlatıyor.</p>
<p>Ama ne uygarlık! Bugün bir çılgınlık içinde yaşayan 8 milyar bir kalabalık!</p>
<p>Kuban, bu hafta HBT’de yayımlanan yazısında şu saptamalarıyla uygarlığın karakterine nesnel bir açıklama getiriyor:</p>
<p><em>&#8220;İnsanlar, hiç olmazsa Sokrates’ten bu yana, doğruluk, iyilik, hoşgörü, alçak gönüllülük, hak, hukuk, güzellik, cinayete, yalan bağlamında kurallar geliştirmiş, yasalar yapmış, bunları örgütlenmiş toplum sistemleri haline getirmişlerdir. <strong>Fakat kötülük de örgütlenir</strong>. Engizisyon, savaş, yağma, ideoloji, haçlı seferi, sömürgecilik, zorbalık, çetecilik örgütlenmiş kötülüklerdir</em>&#8230;”</p>
<p>Bize bir de teselli veriyor: “<em>Fakat aklın <strong>bize uygarlık, bilim, felsefe, sanat yetenekleri</strong> de kazandırdığını</em>” unutmayalım!</p>
<p>Zaten insanoğlunun bu etkinlikleri de olmasa, “çek dünyanın kuyruğunu” diyesi gelir insanın!</p>
<p><strong>Bozkurt Güvenç</strong> ise zamanı kavramsal ve nesnel olarak inceliyor. Zaman kavramının tarihsel gelişimi içindeki serüvenine, çeşitli düşünce ve bilim duraklarındaki anlamına ve evrimine bakarken vardığı sonuç şu: <em>“zaman, bir illüzyon (hayal) değil, uygarlık, özgürlük, adalet, istiklal, laiklik vd. gibi kavramsal bir gerçek(lik)’tir.” </em>Merakla okuyacaksınız.</p>
<p>17 yy. da Hollanda’da doğan, kumaş tüccarı ve şarap eksperi iken mikroskobu keşfederek bilim tarihine geçen <strong>Anton Leeuwenhoek</strong> bu buluşunu nasıl yaptı diye soruyor <strong>Mustafa Çetiner</strong> ve yanıtını <strong>Descartes</strong>’ın, 17. yy Hollanda’sını tanımlamasında buluyor: “<strong><em>Özgürlüğün tam anlamıyla hissedildiği, güvenliğin en üst, suçun ise en alt düzeyde olduğu, örf ve adetlerin en sade biçimiyle yaşandığı başka bir ülke bilmiyorum.</em></strong>”</p>
<p>Yani bilimsellik, keşif ve üst değer ifade eden insanlığın tüm temel etkinlikleri için, uygun ortam vazgeçilmez koşul.  Çetiner’in yazısından: “Leeuwenhoek’un yaşadığı Hollanda ticaretin en yoğun yapıldığı, insanların müzik, sanat ve eğitim için yanıp tutuştuğu bir ülkeydi. Leeuwenhoek’un Hollanda’sında her köyde bir okul vardı.”</p>
<p>Eğitime ve okula gelmişken <strong>Hasan Şimşek</strong>’in yazısında PISA sonuçlarını incelediği analizini hiç kaçırmayalım derim.</p>
<p>Bir bilim tarihinden nefis bir yaprak açıyor <strong>Kutay Deniz Atabay </strong>ve<strong> Türker Kılıç, “Andreas Vesalius ve Modern Anatominin Uyanışı”</strong>nı anlatıyorlar. Bir cesaretin nasıl 1400 yıllık bir inanışı yıkıp, gerçeği başlattığının da öyküsü bu.</p>
<p>Ülkemizin en baş dertlerinden biri olan bilim ve teknoloji üretimi konusunda<strong> Müfit Akyos, </strong>yine tarihten bir yazı ile bugün yapılması gerekenleri anımsatıyor: “<strong>Bilimsiz Teknoloji, Teknolojisiz Yenilik olmaz.</strong>”</p>
<p><strong>Tanol Türkoğlu</strong>, içinde yüzdüğümüz veri bombardımanına bambaşka bir açıdan bakıyor ve diyor ki: “Bilgi çağında dış dünya etkileşimi geometrik olarak artarken <strong>tefekkür süreci aynı oranda gelişmiyor</strong>. Tam tersine geriliyor. Zihin; veri ve enformasyon bombardımanına uğradıkça, birey bunları hazmedecek vakti bir türlü bulamıyor&#8230; Günümüz bireyi her ne kadar adı bilgi çağı olsa bile bir tür <strong>mağara devrinde</strong> yaşamaktadır. Belki de “Dijital bir mağara!” Ne dersiniz?</p>
<p>Yazarımız <strong>Erdal Musoğlu</strong>, paylaşım ekonomisini enine boyuna inceliyor ve soruyor, Acaba bu bir modern kölelik mi?</p>
<p>Dergimiz çok zengin: Sigarayı bırakmanın bilimsel olarak kanıtlanmış 10 yolu…</p>
<p>Fiziğin çok ünlü <strong>Curie</strong> ailesini hayalleri ile birlikte tanıtıyor, <strong>Filiz Korkmaz</strong> ve <strong>İrem Yılmaz.</strong></p>
<p><strong>Coşkun Özdemir</strong>, kas hastalığı SMA konusunda bir umut haberini verirken, daha onlarca haber, yazı, fotoğraf ile size merhaba diyoruz bu hafta da.</p>
<p>Unutmayın, cumaları HBT dergimizle beyin besleme günü.</p>
<p>Gelecek Cuma yeniden görüşmek dileği ve ülkece kötü bir başlangıç yapmamıza rağmen mutlu bir yeni yıl umuduyla…</p>
<p><strong>HBT ile geleceği inşa etmek iddiasındayız</strong>&#8230;</p>
<p>Dergimize dijital abone olarak geçmiş sayılara da ulaşabilirsiniz. Üstelik 10 Ocak&#8217;a dek dijital abonelik indirimli!<br />
<a href="http://www.herkesebilimteknoloji.com/yilbasi-hediye-abonelik">http://www.herkesebilimteknoloji.com/yilbasi-hediye-abonelik</a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/uygarlik-hayvandan-ayrilmanin-son-asamasi-mi">Uygarlık, hayvandan ayrılmanın son aşaması mı?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">4957</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Dijital şövalye</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tanol-turkoglu/dijital-sovalye</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tanol Türkoglu]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 15 Dec 2016 13:22:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tanol Türkoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[dijital]]></category>
		<category><![CDATA[şövalye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=4646</guid>

					<description><![CDATA[<p>Muhafazakar akımların istilası ile gerileyen medeniyetleri şövalyeler kurtarmıştır. Bugün de dünyanın her yerinde toplumlar kendi şövalyelerini bekliyor. Bellidir ki bu kere onlara “dijital şövalye” diyecekler! 4 Mayıs 2016 Çarşamba günü Hacettepe Üniversitesi’nde bir konferans verme imkanım oldu. Etkinlik, Edebiyat Fakültesi’ne bağlı Bilgi ve Belge Yönetimi Bölümü’nün organize ettiği Çarşamba Konferansları serisi kapsamındaydı. Konferansımın adı “Dijital Bilgi Toplumu ve Sorunları” idi. Bilgi Toplumu, sanayi toplumunu izleyen yeni bir halkadır ve sanayi toplumunun mimarlarının inadına karşılık, sanayi sonrası toplumun bir diğer adı değildir. Bugün bilgi toplumunun ilk sıkıntısı “ortak dil” oluşturamamakla ilgilidir. Örneğin Türkiye’de bu topluma verdiğimiz isim bile bizi yanıltıyor. Bilgi toplumu derken kastettiğimiz şey “enformasyon toplumu” ancak biz onu “bilgi” kelimesi ile anıyoruz. Benzer şekilde semantik olarak dijital yerli ile dijital göçmen kuşakları ayırt ederken de batının kuşak dönemlerini olduğu gibi alıyor, onun gerisindeki tanımı ülkemizdeki kültürel dinamiklere uyarlamıyoruz. Bu uvertür sorunların yanında büyük sorunlar var. Bunların başında bilgi toplumunu oluşturan dijital altyapı unsurlarına herkesin eşit düzeyde erişememesinden kaynaklanan dijital uçurum olgusu gelmekte. Sanayi toplumunun gelir dağılımında yarattığı uçuruma bilgi toplumu adeta dijital uçurum ile cevap vermekte. Bilgi toplumu ifade özgürlüğünün yaygınlaşmasına ön ayak alıyor. Öte yandan bununla birlikte yükselen iki temel sorun var. Birincisi nefret söylemi, ikincisi de dijital gettolaşma. Herkes kendisini ifade ediyor, karşısındakine söz hakkı tanımak istemiyor, onu ötekileştiriyor ve kapılarını ötekilere sıkı sıkı kapattığı dijital kutuplarda kendisi gibi düşünenlerle totoloji oluşturuyor. Zaman zaman ötekilerle Youtube videolarının yorumlarında buluşuyor ve birbirlerini karşılıklı eşsiz küfürler ederek selamlıyorlar. Bir başka sıkıntı ekonomik alanda. Dijitalleşen ekonomi nesnelerin interneti ile her zamankinden çok daha büyük bir “tehdit” oluşturmaya başladı. Öyle ki bu aşamaya dek dijital ekonomiyi marjinal veya tamamlayıcı olarak nitelendiren çevreler nihayet bunu radara almaya karar verdi. 4. Sanayi Devrimi olarak paketlenen bu süreç aslında sanayi toplumunun tanımlamış olduğu bireyden bambaşka bir formasyona sahip insanların oluşturduğu yepyeni bir devrimdir; evrim ya da evre değil. İşine geldiğinde kavramları eğip bükmekten geri kalmayan kapitalist düzen belli ki bu devrimi de bünyesine katabilmek için kelime oyunu yapıyor. Sanayi devriminin dördüncü evresi veya halkası diyeceğine bunu dördüncü devrim olarak nitelendiriyor. Bu sayede güya sanayi devriminin kendisi alternatifi olabilecek olgu olmaktan alternatifsiz bir meta-olgu düzeyine terfi etmiş olacak. Kapitalizm, modernite, sanayi toplumu hep kalacak ama bunun değişen teknolojilere göre yeni yeni devrimleri olacak! Yok öyle şey! Kapitalist ekonomi 80’li yıllarda topu dikti, bunu ilan etmek otuz sene sürdü. Ancak kapitalizm dönemi o kadar uzun ve yıpratıcı oldu ondan sonra sosyalizm ve komünizmin geleceği öngörüsü zayıfladı. Gelmekte olan başka bir şey! Bu eğilimler tüm dünyada toplumları daha muhafazakar hale getirmekte. Barbar akımların Avrupa’yı istila etmesiyle medeniyetin gerilemesi gibi 21. yüzyılın dünya medeniyeti de yeni bir gerileme dönemine girdi. O zaman olduğu gibi bugün de toplumlar kurtarıcı rolündeki şövalyelerin sahneye çıkmasını bekliyor. Bu kez çıkacak olanlar bellidir ki dijital şövalye olarak anılacak. Tanol Türkoğlu / TanolTurkoglu@Gmail.com</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tanol-turkoglu/dijital-sovalye">Dijital şövalye</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Muhafazakar akımların istilası ile gerileyen medeniyetleri şövalyeler kurtarmıştır. Bugün de dünyanın her yerinde toplumlar kendi şövalyelerini bekliyor. Bellidir ki bu kere onlara “dijital şövalye” diyecekler!</strong></p>
<p>4 Mayıs 2016 Çarşamba günü <strong>Hacettepe Üniversitesi’nde</strong> bir konferans verme imkanım oldu. Etkinlik, Edebiyat Fakültesi’ne bağlı <strong>Bilgi ve Belge Yönetimi Bölümü’nün</strong> organize ettiği <strong>Çarşamba Konferansları</strong> serisi kapsamındaydı. Konferansımın adı <strong>“Dijital Bilgi Toplumu ve Sorunları”</strong> idi.</p>
<p><strong>Bilgi Toplumu,</strong> sanayi toplumunu izleyen yeni bir halkadır ve sanayi toplumunun mimarlarının inadına karşılık, sanayi sonrası toplumun bir diğer adı değildir.</p>
<p>Bugün bilgi toplumunun ilk sıkıntısı <strong>“ortak dil”</strong> oluşturamamakla ilgilidir. Örneğin Türkiye’de bu topluma verdiğimiz isim bile bizi yanıltıyor. Bilgi toplumu derken kastettiğimiz şey “enformasyon toplumu” ancak biz onu “bilgi” kelimesi ile anıyoruz.</p>
<p>Benzer şekilde semantik olarak <strong>dijital yerli ile dijital göçmen kuşakları</strong> ayırt ederken de batının kuşak dönemlerini olduğu gibi alıyor, onun gerisindeki tanımı ülkemizdeki kültürel dinamiklere uyarlamıyoruz.</p>
<p>Bu uvertür sorunların yanında <strong>büyük sorunlar</strong> var. Bunların başında bilgi toplumunu oluşturan dijital altyapı unsurlarına herkesin eşit düzeyde erişememesinden kaynaklanan <strong>dijital uçurum</strong> olgusu gelmekte. Sanayi toplumunun gelir dağılımında yarattığı uçuruma bilgi toplumu adeta dijital uçurum ile cevap vermekte.</p>
<p>Bilgi toplumu <strong>ifade özgürlüğünün</strong> yaygınlaşmasına ön ayak alıyor. Öte yandan bununla birlikte yükselen iki temel sorun var. Birincisi <strong>nefret söylemi</strong>, ikincisi de <strong>dijital gettolaşma</strong>. Herkes kendisini ifade ediyor, karşısındakine söz hakkı tanımak istemiyor, onu ötekileştiriyor ve kapılarını ötekilere sıkı sıkı kapattığı dijital kutuplarda kendisi gibi düşünenlerle totoloji oluşturuyor. Zaman zaman ötekilerle <strong>Youtube videolarının yorumlarında</strong> buluşuyor ve birbirlerini karşılıklı eşsiz küfürler ederek selamlıyorlar.</p>
<p>Bir başka sıkıntı ekonomik alanda. Dijitalleşen ekonomi <strong>nesnelerin interneti</strong> ile her zamankinden çok daha büyük bir “tehdit” oluşturmaya başladı. Öyle ki bu aşamaya dek dijital ekonomiyi marjinal veya tamamlayıcı olarak nitelendiren çevreler nihayet bunu radara almaya karar verdi. <strong>4. Sanayi Devrimi</strong> olarak paketlenen bu süreç aslında sanayi toplumunun tanımlamış olduğu bireyden bambaşka bir formasyona sahip insanların oluşturduğu yepyeni bir devrimdir; evrim ya da evre değil.</p>
<p>İşine geldiğinde kavramları eğip bükmekten geri kalmayan kapitalist düzen belli ki bu devrimi de bünyesine katabilmek için kelime oyunu yapıyor. <strong>Sanayi devriminin dördüncü evresi veya halkası diyeceğine bunu dördüncü devrim olarak nitelendiriyor</strong>. Bu sayede güya sanayi devriminin kendisi alternatifi olabilecek olgu olmaktan alternatifsiz bir meta-olgu düzeyine terfi etmiş olacak.</p>
<p>Kapitalizm, modernite, sanayi toplumu hep kalacak ama bunun değişen teknolojilere göre yeni yeni devrimleri olacak! Yok öyle şey! Kapitalist ekonomi 80’li yıllarda topu dikti, bunu ilan etmek otuz sene sürdü. Ancak kapitalizm dönemi o kadar uzun ve yıpratıcı oldu ondan sonra sosyalizm ve komünizmin geleceği öngörüsü zayıfladı. <strong>Gelmekte olan başka bir şey!</strong></p>
<p>Bu eğilimler tüm dünyada toplumları daha muhafazakar hale getirmekte. Barbar akımların Avrupa’yı istila etmesiyle medeniyetin gerilemesi gibi 21. yüzyılın dünya medeniyeti de yeni bir gerileme dönemine girdi. O zaman olduğu gibi bugün de toplumlar <strong>kurtarıcı</strong> rolündeki şövalyelerin sahneye çıkmasını bekliyor. Bu kez çıkacak olanlar bellidir ki <strong>dijital şövalye</strong> olarak anılacak.</p>
<p><strong>Tanol Türkoğlu / <a href="mailto:TanolTurkoglu@Gmail.com">TanolTurkoglu@Gmail.com</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tanol-turkoglu/dijital-sovalye">Dijital şövalye</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">4646</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
