<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>gelecek arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/gelecek/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/gelecek</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Mon, 29 May 2023 12:07:52 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Z kuşağı değil!</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tanol-turkoglu/z-kusagi-degil</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tanol Türkoglu]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 May 2023 09:57:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tanol Türkoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[gelecek]]></category>
		<category><![CDATA[gençlik]]></category>
		<category><![CDATA[lapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[politika]]></category>
		<category><![CDATA[seçim]]></category>
		<category><![CDATA[seçmen]]></category>
		<category><![CDATA[siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[ülke]]></category>
		<category><![CDATA[y kuşağı]]></category>
		<category><![CDATA[z kuşağı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29441</guid>

					<description><![CDATA[<p>Siyasiler gençleri yeniden keşfediyor. Gelecek seçimlerde her beş seçmenden birisi (yaklaşık yedi milyon deniyor) ilk defa oy kullanacakmış. Bunlar Z Kuşağı’nı oluşturuyor. Öncelikle şu: Kuşak isimleri de hangi dönemi temsil ettikleri de batının sosyo-kültürel dinamiklerinin sonucudur. Bu çerçevede kuşaklar arasındaki büyük kırılım bir önceki Y Kuşağı ile başlar. Çünkü bu kuşak batıda ilk kez üç kritik ileri teknolojinin içine doğmuştur; o üç teknolojinin olmadığı bir dünyayı bilmez. O üç teknoloji anımsayalım: Bilgisayar, cep telefonu ve internet! Bu tanım itibariyle batıda 1981-2000 (kimi kaynaklara göre 1996 veya 1997) arasında doğanlara Y Kuşağı denir. Peki Türkiye’de 1980’lerde doğanlar o üç teknolojinin içine mi doğdu? O üç ileri teknolojinin Türkiye’deki yaygınlaşması K. Amerika, Batı Avrupa veya İskandinav ülkelerindekiyle aynı süratte olduğu söylenebilir mi? Hayır! Öte yandan bu teknolojiler bizim ülkemize de geldi ve toplumu dönüştürme sürecinde aktif bir rol oynamaya başladı. Bu durumda akla gelmesi gereken soru şudur: Türkiye’de toplum üzerine araştırma yapan akademik birimler bu dönemde ne yaptı? Bu dijital kültürel değişimi-dönüşümü analiz ettiler mi? Bu topraklardaki güncel kuşaklarla batı ülkelerinin Y Kuşağı, Z Kuşağı bireyleri arasında ne tür benzerlik ya da ayrılıklar olduğuna dair kafa patlattılar mı? Pek söylenemez! Türkiye’de internet akademik anlamda daha ziyade iletişim fakültelerinde “yeni medya” vizyonu ile bir iletişim aracı (da) olması özelliği baz alınarak irdelenmektedir. Ancak örneğin sosyoloji bölümleri interneti aynı iştahla incelememektedir. Hal böyle olunca dijital kültür ögelerini ele alıp irdelemek çıkarına göre siyasilere ya da medya mensuplarına kalmaktadır. Onların da nesnel değerlendirme yapma motivasyonu ne yazık ki yoktur. Siyasiler, düne dek potansiyel tehdit-lojistik destek bağlamında ele aldığı genç kuşakları şimdi de oy deposu olarak değerlendirmekte ve buna uygun bir yaklaşım sergilemektedir. Medya mensupları da artık nereden nasıl nasipleniyorlarsa, ona uygun yazma geleneğini sürdürüyorlar. Gerek Y ile gerekse de Z Kuşağı ile ilgili (Türkiye için diyelim ki 1991’den sonra doğanlar) yapılacak belki de en yanlış şey bu kuşaklara tek tip elbise giydirmeye çalışmak olacaktır. Ne Y Kuşağı ne de Z Kuşağı üç beş ortak özellikle kategorize edilebilecek nitelikte değildir. İnsanları tek-tipleştirmek kapitalizmin kontrolcü süreç yönetim anlayışına bağlanabilir ve aslında onları daha kolay yönetmeyi sağlar. Sürü psikolojisini devreye sokup, bireyin bilincinde şu ikilemi yaratır: Bahsedilen türde birisi olmazsam sürünün dışında (yalnız) kalırım! Oysa bireyin kendisine yetecek şekilde tek başına yaşamını sürdürmesi ileri teknolojik ögelerle giderek daha da kolaylaşmaktadır. İşte pandemi ile gelen yeni yaşam normaline bir örnek: Evden çıkmadan yapabildiğin hiçbir şeyi evden çıkarak yapma! Şimdi bazı laleler bu gençlerin bir kaç bedava megabayt vererek kandırılabileceğini, oylarının alınabileceğini sanıyor! Oyunu birkaç megabayta satacak olanlar, olsa olsa önceki seçimlerde oyunu bir kaç çuval kömüre satmış olanların çevresinden çıkacaktır ki bunun Z Kuşağı ile hiçbir ilgisi yoktur. Her seferinde bir şey almadan oy vermeyenlere, hangi yıl doğduğuna bakmadan, başka bir isim vermek gerekir! Örneğin Çıkar Kuşağı, örneğin Brütüs Kuşağı! Tanol Türkoğlu / tanolturkoglu@gmail.com *Bu yazı, HBT Dergi 225. sayıda yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tanol-turkoglu/z-kusagi-degil">Z kuşağı değil!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Siyasiler gençleri yeniden keşfediyor. Gelecek seçimlerde her beş seçmenden birisi (yaklaşık yedi milyon deniyor) ilk defa oy kullanacakmış. Bunlar Z Kuşağı’nı oluşturuyor. Öncelikle şu: Kuşak isimleri de hangi dönemi temsil ettikleri de batının sosyo-kültürel dinamiklerinin sonucudur. Bu çerçevede kuşaklar arasındaki büyük kırılım bir önceki Y Kuşağı ile başlar. Çünkü bu kuşak batıda ilk kez üç kritik ileri teknolojinin içine doğmuştur; o üç teknolojinin olmadığı bir dünyayı bilmez. O üç teknoloji anımsayalım: Bilgisayar, cep telefonu ve internet!</p>
<p>Bu tanım itibariyle batıda 1981-2000 (kimi kaynaklara göre 1996 veya 1997) arasında doğanlara Y Kuşağı denir. Peki Türkiye’de 1980’lerde doğanlar o üç teknolojinin içine mi doğdu? O üç ileri teknolojinin Türkiye’deki yaygınlaşması K. Amerika, Batı Avrupa veya İskandinav ülkelerindekiyle aynı süratte olduğu söylenebilir mi? Hayır!</p>
<p>Öte yandan bu teknolojiler bizim ülkemize de geldi ve toplumu dönüştürme sürecinde aktif bir rol oynamaya başladı. Bu durumda akla gelmesi gereken soru şudur: Türkiye’de toplum üzerine araştırma yapan akademik birimler bu dönemde ne yaptı? Bu dijital kültürel değişimi-dönüşümü analiz ettiler mi? Bu topraklardaki güncel kuşaklarla batı ülkelerinin Y Kuşağı, Z Kuşağı bireyleri arasında ne tür benzerlik ya da ayrılıklar olduğuna dair kafa patlattılar mı?</p>
<p>Pek söylenemez! Türkiye’de internet akademik anlamda daha ziyade iletişim fakültelerinde “yeni medya” vizyonu ile bir iletişim aracı (da) olması özelliği baz alınarak irdelenmektedir. Ancak örneğin sosyoloji bölümleri interneti aynı iştahla incelememektedir. Hal böyle olunca dijital kültür ögelerini ele alıp irdelemek çıkarına göre siyasilere ya da medya mensuplarına kalmaktadır. Onların da nesnel değerlendirme yapma motivasyonu ne yazık ki yoktur.</p>
<p>Siyasiler, düne dek potansiyel tehdit-lojistik destek bağlamında ele aldığı genç kuşakları şimdi de oy deposu olarak değerlendirmekte ve buna uygun bir yaklaşım sergilemektedir. Medya mensupları da artık nereden nasıl nasipleniyorlarsa, ona uygun yazma geleneğini sürdürüyorlar.</p>
<p>Gerek Y ile gerekse de Z Kuşağı ile ilgili (Türkiye için diyelim ki 1991’den sonra doğanlar) yapılacak belki de en yanlış şey bu kuşaklara tek tip elbise giydirmeye çalışmak olacaktır. Ne Y Kuşağı ne de Z Kuşağı üç beş ortak özellikle kategorize edilebilecek nitelikte değildir. İnsanları tek-tipleştirmek kapitalizmin kontrolcü süreç yönetim anlayışına bağlanabilir ve aslında onları daha kolay yönetmeyi sağlar. Sürü psikolojisini devreye sokup, bireyin bilincinde şu ikilemi yaratır: Bahsedilen türde birisi olmazsam sürünün dışında (yalnız) kalırım!</p>
<p>Oysa bireyin kendisine yetecek şekilde tek başına yaşamını sürdürmesi ileri teknolojik ögelerle giderek daha da kolaylaşmaktadır. İşte pandemi ile gelen yeni yaşam normaline bir örnek: Evden çıkmadan yapabildiğin hiçbir şeyi evden çıkarak yapma! Şimdi bazı laleler bu gençlerin bir kaç bedava megabayt vererek kandırılabileceğini, oylarının alınabileceğini sanıyor!</p>
<p>Oyunu birkaç megabayta satacak olanlar, olsa olsa önceki seçimlerde oyunu bir kaç çuval kömüre satmış olanların çevresinden çıkacaktır ki bunun Z Kuşağı ile hiçbir ilgisi yoktur. Her seferinde bir şey almadan oy vermeyenlere, hangi yıl doğduğuna bakmadan, başka bir isim vermek gerekir! Örneğin Çıkar Kuşağı, örneğin Brütüs Kuşağı!</p>
<p><strong><span lang="it-IT">Tanol Türkoğlu / <a href="mailto:tanolturkoglu@gmail.com">tanolturkoglu@gmail.com</a></span></strong></p>
<p><em><strong>*Bu yazı, HBT Dergi 225. sayıda yayınlanmıştır.</strong></em></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tanol-turkoglu/z-kusagi-degil">Z kuşağı değil!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29441</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Yapay zeka tarafından yönetilmek istiyor muyuz? &#8211; 2</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/yapay-zeka-tarafindan-yonetilmek-istiyor-muyuz-2</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 20 Mar 2023 08:12:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoyaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[AI]]></category>
		<category><![CDATA[bilgisayar]]></category>
		<category><![CDATA[chatGPT]]></category>
		<category><![CDATA[ChatSonic]]></category>
		<category><![CDATA[DALL-e 2]]></category>
		<category><![CDATA[finans]]></category>
		<category><![CDATA[gelecek]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[insan yönetimi]]></category>
		<category><![CDATA[işsizlik]]></category>
		<category><![CDATA[LaMDA]]></category>
		<category><![CDATA[luddite hareketi]]></category>
		<category><![CDATA[Oracle]]></category>
		<category><![CDATA[otomasyon]]></category>
		<category><![CDATA[python kodu]]></category>
		<category><![CDATA[robot]]></category>
		<category><![CDATA[robot fobisi]]></category>
		<category><![CDATA[sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[sanayi devrimi]]></category>
		<category><![CDATA[strateji]]></category>
		<category><![CDATA[teknik]]></category>
		<category><![CDATA[teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[ulaşım]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<category><![CDATA[yazılım]]></category>
		<category><![CDATA[yönetim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29145</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir önceki yazımızda, yapay zeka yöneticiye genel bir çerçeve sunmaya çalışmıştık. Bu yazıda ise 1111 kişi üzerinde yürüttüğümüz çalışmanın sonuçlarını paylaşacağız. İlk olarak, çalışmaya dair tanımlayıcı ögelere baktığımızda, katılımcıların %34,4’ü (381 kişi) kadın ve %65,6’sı (726 kişi) erkek; %61,1’i (676 kişi) 34 yaş altı ve %38,9 (431 kişi) 35 yaş üstü; son olarak %53,7’si (578 kişi) personel, %10,9’u (117 kişi) alt düzey yönetici, %21,7’si (234 kişi) orta düzey yönetici ve %13,7’si üst düzey yöneticidir. Araştırma bağlamında, katılımcılara üç farklı soru yönetilmiştir. Bunlar sırasıyla şu şekildedir: Yapay zeka yönetici ister misiniz? Yöneticinizin yapay zeka olması durumunda, ondan etik bir davranış bekler misiniz? Etik açıdan hangi yöneticinin kararlarına daha fazla güvenirsiniz? Bu sorulara verilen cevaplara ilişkin dağılım aşağıdaki şekilde gösterilmiştir. Burada görüldüğü üzere, katılımcıların %58’si yapay zekayı yönetici olarak görmek istememektedir. Ancak şaşırtıcı bir şekilde katılımcıların %54,1’i yapay zekanın yönetici olması durumunda insan yöneticiden daha güvenilir kararlar vereceğini düşünmektedir. İlk olarak, yapay zeka yönetici isteyenlerin oranının oldukça yüksek olduğunu görmekteyiz. Örneğin 2020 yılında KPMG tarafından yapılan bir çalışmada insanların %17’sinin yapay zeka yönetici istediği görülmektedir. İnsanların istememe sebepleri incelendiğinde ise yapay zekanın empati ve duygusal zekadan mahrum olmasının en büyük neden olduğu ifade edilmektedir. Bu durumu destekler nitelikte, Accenture’un 2019’da yayımladığı bir araştırmada, insanların rutin işlerde yapay zekaya güvenirken problem çözme ve karar verme konularında insan yöneticiyi tercih ettiği görülmektedir. Öte yandan, Avrupa Komisyonu’nun hazırladığı bir raporda, Avrupa ülkelerinde yaşayan insanlar %70’inin yapay zeka ve robotlara karşı pozitif bir tutum içerisinde olduğu bilinmektedir. Tüm bunlar doğrultusunda, insanların rutin işlerin yerine getirilmesi ve vakit kaybının önüne geçilmesi gibi sebeplerle yapay zekaya karşı pozitif bir tutum içerisindeyken, muhtemelen kendi çalışma hayatlarını da etkileyecek önemli kararları verme noktasında yapay zekaya nispeten daha olumsuz tutumlar içerisinde olduğu söylenebilir. Ek olarak, çalışanların iletişim ihtiyacı doğrultusunda yapay zeka tarafından yönetilen bir ortamda bu ihtiyacı karşılamanın zorlaşacağını düşünüyor olabilirler. İnsanların yapay zeka yönetici istememesine rağmen kararlarına daha fazla güveneceğini söylemesi çalışmada ortaya çıkan bir başka önemli sonuçtur. Yapay zekanın daha tarafsız olacağı, kişisel önyargıları ile davranmayacağı, daha adil ve tutarlı kararlar vereceği düşüncesinin bu sonuçta etkili olduğu söylenebilir. Nitekim Oracle’ın 10 farklı ülkeden 8370 çalışan üzerinde yaptığı bir çalışmada, insanların %64’ünün yapay zeka yöneticilere insanlardan daha fazla güvendiği sonucu çıkmıştır. Son olarak, yöneticinizin yapay zeka olması durumunda ondan etik bir davranış bekler misiniz sorusuna ise katılımcıların %58,3’ü evet cevabı vermiştir. Yapay zekanın hayatımızın her alanına dahil olmasıyla birlikte, artık yalnızca işlerimizi kolaylaştıran bir araç olmaktan ziyade sosyal ve fiillerinden sorumlu bir aktör olması beklenmektedir. Bu nedenle, özellikle insanların hayatlarını etkileyebilecek türden kararları verebilecek bir yapay zekanın, eylemlerinden sorumlu tutulması ve ahlaki olarak sorumluluk içerisinde hareket etmesi istenmektedir. Ayrıca, yapay zekanın kendi başına etik değerlere sahip olamayacağı, bu durumun ancak algoritmasında programlanmış olması ile mümkün olacağı açıktır. Bu doğrultuda, bu algoritmaları oluşturacak kişilerin etik kaygılarla hareket etmesinin beklendiği ifade edilebilir. Buna ek olarak, katılımcıların yapay zekayı yönetici olarak görmek ister misiniz sorusuna verdikleri cevabın cinsiyet, yaş ve çalışılan pozisyon açısından nasıl farklılaştığı da önemli bir sorudur. Bu nedenle, aşağıdaki şekil incelendiğinde, erkeklerin kadınlara; 34 yaş ve altındaki kişilerin, 35 yaş ve üstündekilere; alt düzey yöneticilerin, diğer pozisyonlara nazaran yapay zekâ yöneticiye daha sıcak baktığı görülmektedir. Bunu destekler nitelikte hem Oracle’ın hem de Avrupa Komisyonu’nun yaptığı çalışmada, erkeklerin kadınlara oranla yapay zekaya karşı tutumlarının daha olumlu olduğu bilinmektedir. Ek olarak, 34 yaş ve altındaki kişilerin yapay zekaya karşı daha pozitif bir tutum içerisinde olmasının teknolojiye karşı ilgi, merak ve becerilerinin daha yüksek olmasından kaynaklandığı ifade edilebilir. Zira, Glikson ve arkadaşlarının (2020) yaptığı çalışmada, yapay zekaya karşı güvenin yaş, cinsiyet vb. pek çok faktör tarafından belirlendiği ifade edilmektedir. Otomasyon ve yapay zeka teknolojilerindeki gelişmeler her geçen gün daha karmaşık problemlere çözüm sunmaktadır. Etik tartışmalar ve hükümetlerin otomasyon kaynaklı işsizliğe çözüm için yapmayı planladığı regülasyonlar sürerken, bu teknolojiler hız kesmeden gelişmeye ve toplumu şekillendirmeye devam etmektedir. Tüm bunlar olurken, çalışanların bu konudaki duygu ve tutumlarının ne olduğu da önemli bir merak konusudur. Bu çalışmada, kısıtlı da olsa insanların yapay zekaya karşı bakış açılarını incelemeye çalıştık ancak bu konuda daha fazla çalışmanın yapılmasının gerekli olduğu kanaatindeyiz. Prof. Dr. Deniz Elber Börü (Marmara Üniversitesi), Mustafa Bekmezci (Kültür Üniversitesi, Girişimcilik Bölümü) Kaynak: Eurobarometer, S. (2012). Public attitudes towards robots. European Commission. New Study: 64% of People Trust a Robot More Than Their Manager. (2019, October 15). New Study: 64% of People Trust a Robot More Than Their Manager. Retrieved February 2, 2023, from https://www.oracle.com/corporate/pressrelease/robots-at-work-101519.html Glikson, E., &#38; Woolley, A. W. (2020). Human trust in artificial intelligence: Review of empirical research. Academy of Management Annals, 14(2), 627-660.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/yapay-zeka-tarafindan-yonetilmek-istiyor-muyuz-2">Yapay zeka tarafından yönetilmek istiyor muyuz? &#8211; 2</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir önceki yazımızda, yapay zeka yöneticiye genel bir çerçeve sunmaya çalışmıştık. Bu yazıda ise 1111 kişi üzerinde yürüttüğümüz çalışmanın sonuçlarını paylaşacağız. İlk olarak, çalışmaya dair tanımlayıcı ögelere baktığımızda, katılımcıların %34,4’ü (381 kişi) kadın ve %65,6’sı (726 kişi) erkek; %61,1’i (676 kişi) 34 yaş altı ve %38,9 (431 kişi) 35 yaş üstü; son olarak %53,7’si (578 kişi) personel, %10,9’u (117 kişi) alt düzey yönetici, %21,7’si (234 kişi) orta düzey yönetici ve %13,7’si üst düzey yöneticidir.</p>
<p>Araştırma bağlamında, katılımcılara üç farklı soru yönetilmiştir. Bunlar sırasıyla şu şekildedir:</p>
<ul>
<li>Yapay zeka yönetici ister misiniz?</li>
<li>Yöneticinizin yapay zeka olması durumunda, ondan etik bir davranış bekler misiniz?</li>
<li>Etik açıdan hangi yöneticinin kararlarına daha fazla güvenirsiniz?</li>
</ul>
<p>Bu sorulara verilen cevaplara ilişkin dağılım aşağıdaki şekilde gösterilmiştir. Burada görüldüğü üzere, katılımcıların %58’si yapay zekayı yönetici olarak görmek istememektedir. Ancak şaşırtıcı bir şekilde katılımcıların %54,1’i yapay zekanın yönetici olması durumunda insan yöneticiden daha güvenilir kararlar vereceğini düşünmektedir.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter wp-image-29147 size-full" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/03/iku1.jpg" alt="" width="597" height="382" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/03/iku1.jpg 597w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/03/iku1-300x192.jpg 300w" sizes="(max-width: 597px) 100vw, 597px" /></p>
<p>İlk olarak, yapay zeka yönetici isteyenlerin oranının oldukça yüksek olduğunu görmekteyiz. Örneğin 2020 yılında KPMG tarafından yapılan bir çalışmada insanların %17’sinin yapay zeka yönetici istediği görülmektedir. İnsanların istememe sebepleri incelendiğinde ise yapay zekanın empati ve duygusal zekadan mahrum olmasının en büyük neden olduğu ifade edilmektedir. Bu durumu destekler nitelikte, Accenture’un 2019’da yayımladığı bir araştırmada, insanların rutin işlerde yapay zekaya güvenirken problem çözme ve karar verme konularında insan yöneticiyi tercih ettiği görülmektedir. Öte yandan, Avrupa Komisyonu’nun hazırladığı bir raporda, Avrupa ülkelerinde yaşayan insanlar %70’inin yapay zeka ve robotlara karşı pozitif bir tutum içerisinde olduğu bilinmektedir. Tüm bunlar doğrultusunda, insanların rutin işlerin yerine getirilmesi ve vakit kaybının önüne geçilmesi gibi sebeplerle yapay zekaya karşı pozitif bir tutum içerisindeyken, muhtemelen kendi çalışma hayatlarını da etkileyecek önemli kararları verme noktasında yapay zekaya nispeten daha olumsuz tutumlar içerisinde olduğu söylenebilir. Ek olarak, çalışanların iletişim ihtiyacı doğrultusunda yapay zeka tarafından yönetilen bir ortamda bu ihtiyacı karşılamanın zorlaşacağını düşünüyor olabilirler.</p>
<p>İnsanların yapay zeka yönetici istememesine rağmen kararlarına daha fazla güveneceğini söylemesi çalışmada ortaya çıkan bir başka önemli sonuçtur. Yapay zekanın daha tarafsız olacağı, kişisel önyargıları ile davranmayacağı, daha adil ve tutarlı kararlar vereceği düşüncesinin bu sonuçta etkili olduğu söylenebilir. Nitekim Oracle’ın 10 farklı ülkeden 8370 çalışan üzerinde yaptığı bir çalışmada, insanların %64’ünün yapay zeka yöneticilere insanlardan daha fazla güvendiği sonucu çıkmıştır.</p>
<p>Son olarak, yöneticinizin yapay zeka olması durumunda ondan etik bir davranış bekler misiniz sorusuna ise katılımcıların %58,3’ü evet cevabı vermiştir. Yapay zekanın hayatımızın her alanına dahil olmasıyla birlikte, artık yalnızca işlerimizi kolaylaştıran bir araç olmaktan ziyade sosyal ve fiillerinden sorumlu bir aktör olması beklenmektedir. Bu nedenle, özellikle insanların hayatlarını etkileyebilecek türden kararları verebilecek bir yapay zekanın, eylemlerinden sorumlu tutulması ve ahlaki olarak sorumluluk içerisinde hareket etmesi istenmektedir. Ayrıca, yapay zekanın kendi başına etik değerlere sahip olamayacağı, bu durumun ancak algoritmasında programlanmış olması ile mümkün olacağı açıktır. Bu doğrultuda, bu algoritmaları oluşturacak kişilerin etik kaygılarla hareket etmesinin beklendiği ifade edilebilir.</p>
<p>Buna ek olarak, katılımcıların yapay zekayı yönetici olarak görmek ister misiniz sorusuna verdikleri cevabın cinsiyet, yaş ve çalışılan pozisyon açısından nasıl farklılaştığı da önemli bir sorudur. Bu nedenle, aşağıdaki şekil incelendiğinde, erkeklerin kadınlara; 34 yaş ve altındaki kişilerin, 35 yaş ve üstündekilere; alt düzey yöneticilerin, diğer pozisyonlara nazaran yapay zekâ yöneticiye daha sıcak baktığı görülmektedir. Bunu destekler nitelikte hem Oracle’ın hem de Avrupa Komisyonu’nun yaptığı çalışmada, erkeklerin kadınlara oranla yapay zekaya karşı tutumlarının daha olumlu olduğu bilinmektedir. Ek olarak, 34 yaş ve altındaki kişilerin yapay zekaya karşı daha pozitif bir tutum içerisinde olmasının teknolojiye karşı ilgi, merak ve becerilerinin daha yüksek olmasından kaynaklandığı ifade edilebilir. Zira, Glikson ve arkadaşlarının (2020) yaptığı çalışmada, yapay zekaya karşı güvenin yaş, cinsiyet vb. pek çok faktör tarafından belirlendiği ifade edilmektedir.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-29149 size-full" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/03/iku2.jpg" alt="" width="597" height="383" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/03/iku2.jpg 597w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/03/iku2-300x192.jpg 300w" sizes="(max-width: 597px) 100vw, 597px" /></p>
<p>Otomasyon ve yapay zeka teknolojilerindeki gelişmeler her geçen gün daha karmaşık problemlere çözüm sunmaktadır. Etik tartışmalar ve hükümetlerin otomasyon kaynaklı işsizliğe çözüm için yapmayı planladığı regülasyonlar sürerken, bu teknolojiler hız kesmeden gelişmeye ve toplumu şekillendirmeye devam etmektedir. Tüm bunlar olurken, çalışanların bu konudaki duygu ve tutumlarının ne olduğu da önemli bir merak konusudur. Bu çalışmada, kısıtlı da olsa insanların yapay zekaya karşı bakış açılarını incelemeye çalıştık ancak bu konuda daha fazla çalışmanın yapılmasının gerekli olduğu kanaatindeyiz.</p>
<p><strong>Prof. Dr. Deniz Elber Börü (Marmara Üniversitesi), Mustafa Bekmezci (Kültür Üniversitesi, Girişimcilik Bölümü)</strong></p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p>Eurobarometer, S. (2012). Public attitudes towards robots. European Commission.</p>
<p>New Study: 64% of People Trust a Robot More Than Their Manager. (2019, October 15).</p>
<p>New Study: 64% of People Trust a Robot More Than Their Manager. Retrieved February 2, 2023, from https://www.oracle.com/corporate/pressrelease/robots-at-work-101519.html</p>
<p>Glikson, E., &amp; Woolley, A. W. (2020). Human trust in artificial intelligence: Review of empirical research. Academy of Management Annals, 14(2), 627-660.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/yapay-zeka-tarafindan-yonetilmek-istiyor-muyuz-2">Yapay zeka tarafından yönetilmek istiyor muyuz? &#8211; 2</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29145</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Yapay zeka tarafından yönetilmek istiyor muyuz? &#8211; 1</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/yapay-zeka-tarafindan-yonetilmek-istiyor-muyuz-1</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 15 Mar 2023 09:08:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoyaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[AI]]></category>
		<category><![CDATA[bilgisayar]]></category>
		<category><![CDATA[chatGPT]]></category>
		<category><![CDATA[ChatSonic]]></category>
		<category><![CDATA[DALL-e 2]]></category>
		<category><![CDATA[finans]]></category>
		<category><![CDATA[gelecek]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[insan yönetimi]]></category>
		<category><![CDATA[işsizlik]]></category>
		<category><![CDATA[LaMDA]]></category>
		<category><![CDATA[luddite hareketi]]></category>
		<category><![CDATA[python kodu]]></category>
		<category><![CDATA[robot]]></category>
		<category><![CDATA[robot fobisi]]></category>
		<category><![CDATA[sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[sanayi devrimi]]></category>
		<category><![CDATA[strateji]]></category>
		<category><![CDATA[teknik]]></category>
		<category><![CDATA[teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[ulaşım]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<category><![CDATA[yazılım]]></category>
		<category><![CDATA[yönetim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29104</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu yazıda yer alan metindeki cümlelerin bazıları ChatSonic adlı bir yapay zekâ tarafından yazıldı, hangi cümlelerin yapay zekâ tarafından yazıldığını ayırt edebiliyor musunuz? Eğer ayırt edemediyseniz yalnız değilsiniz&#8230; Yapay zeka artık her yerde? Peki yapay zeka tarafından yönetilmeye hazır mısınız? İngiltere’de 1811 yılında endişeli ancak daha çok kızgın olan bir grup insan “makinelere ölüm” diye bağırarak geçimlerini sağladıkları tekstil endüstrisini gittikçe domine eden makinelere saldırmaya, kırmaya ve parçalamaya başladı. Dokuma makinelerinin, uzun sürede elde ettikleri zanaatı ellerinden alarak, onları işsiz bırakacağından korkan bu insanların başlattıkları isyan kısa sürede tüm İngiltere’ye yayıldı. ‘Luddite Hareketi’ olarak bilinen bu isyan bir yıl içinde 18 kişinin idamı ve yüzlercesinin Avustralya’ya sürgün edilmesi ile bastırılmış olsa da makinelerin insanların işlerini elinden alacağına dair endişe ve korku insanlar içerisinde var olmaya devam etti. Otomasyon nedeniyle işten çıkarmalara dair endişe yeni değil. Sanayi Devrimi&#8217;nden bu yana artarak devam ediyor. Otomasyon teknolojileri geliştikçe bu durumun devam etmesi muhtemel. İlk kez ekonomist Keynes tarafından 1930 yılında ifade edilen Teknolojik İşsizlik kavramı, yapay zekâ ve robot teknolojilerinde yaşanan gelişmelerle birlikte son on yıllarda yeniden alevlendi. İşlerin tamamen makinelere devredildiği post-kapitalist bir dönemi ifade eden teknolojik tekillik gibi iyimser senaryoların yanı sıra; yüksek işsizlik ve gelir dağılımda artan dengesizlik ile varoluşsal güvencesizlik duyan çoğunlukların olacağını söyleyen kötümser senaryolara kadar farklı bakış açıları ile bu konu değerlendiriliyor. Küresel asgari ücret, robot korkusu, teknofobi, yeteneksizleşme, iş yeri standardizasyonu, robot, robotlarla çalışma isteği, robotlara duyulan güven ve benzeri pek çok kavramın tartışılması bu konuya olan merakın arttığını gösteriyor. Bugün mahkemelerden, bulaşık makinelerine kadar yapay zekayı hayatımızın her alanında görüyoruz. Yapay zeka, sağlık, finans ve ulaşım gibi alanlarda kullanılıyor ve giderek daha karmaşık görevleri üstlenebilir hale geliyor. Eskiden tekrara dayalı, duygusal ya da yaratıcı zekâ gerektirmeyen işlerde gördüğümüz yapay zekaya, GPT-3’te olduğu gibi yaratıcılık gerektiren işlerde ve LaMDA gibi duygusal rollere sahip robotlarda da şahit oluyoruz. Örneğin DALL-e 2 adlı yapay zekâ hayal edilen en absürt kompozisyonları dahi kısa sürede resmedebiliyor (sağda). Bir başka örnek ise ChatGPT, bir sohbet uygulaması olarak geliştirilen bu yapay zekaya istediğiniz soruları sorabilirsiniz. Örneğin, bir yemek tarifinden, bir problemi çözmek için gerekli olan Python kodunun ne olduğuna kadar. Şüphesiz bu örnekler çoğaltılabilir. Burada okuyuculara bir soru sormak istiyoruz. Yukarıda yer alan metindeki cümlelerin bazıları ChatSonic adlı bir yapay zekâ tarafından yazıldı, hangi cümlelerin yapay zekâ tarafından yazıldığını ayırt edebiliyor musunuz? Eğer ayırt edemediyseniz yalnız değilsiniz zira 2019 yılı Aralık ayında İngiltere’de gerçekleştirilen seçimlerin sonuçlarına dair BBC’de yayımlanan 649 makalenin tamamı yapay zeka tarafından yazılmıştı ve kimse açıklanana kadar bunu fark etmemişti. Nitekim aşağıdaki tırnak içerisinde yer alan metin, ChatGPT’nin “Yapay zekâ insanları işsiz bırakabilir mi?” sorusuna verdiği cevabı göstermektedir: “Evet, yapay zekâ insanları işsiz bırakabilir. Bazı işleri, insanların yapabileceklerinden daha hızlı ve doğru bir şekilde yapabilir. Bu nedenle, yapay zekâ teknolojisinin gelişmesiyle birlikte, insanların bu işleri yapmasına gerek kalmayabilir. … Ancak insanların yapabileceklerinin tamamını yapmaya veya insanların yerine geçmeye yetenekli değildir. Bu nedenle, yapay zekâ insanların tamamını işsiz bırakamaz.” Bu tartışmalar, yönetim ve organizasyon alanında çalışan akademisyenlerin de uzun bir süredir ilgisini çekmektedir. İlk kez 1983 yılında Holloway tarafından yazılan “Stratejik Yönetim ve Yapay Zekâ” adlı makaleyle, yapay zekanın ne zaman ve nasıl yöneticilerin rollerini paylaşacağı yahut tamamen ele geçireceği tartışması başlamıştı. Ardından 1986 yılında, Geisler tarafından yayımlanan “Yapay Yönetim ve Yapay Yönetici” isimli makalede, yönetime dair pek çok fonksiyonun ileri bir gelecekte yapay zekâ tarafından icra edileceği, bu değişimin orta kademe yönetimde başlayacağı ve bununla birlikte birtakım etik kaygıların artacağı ifade edilmişti. Aşağıda yer alan resimde de, Geisler yapay yönetimi resmetmeye çalışmıştır. Günümüzde de ‘yapay zeka yönetici olabilir mi?’ sorusu sıklıkla sorulmakta, bu konuda çeşitli akademisyenler tarafından tahminler ve tartışmalar yürütülmektedir. Ancak, burada tartışılması gereken bir diğer önemli konu çalışanların ve yöneticilerin bu duruma nasıl yaklaşacağıdır. Bu nedenle, örgütlerde çalışan kişiler gözünden, yapay zekaya dair tutum, beklenti ve güveni anlamak üzere 2020 yılında, 1111 kişi üzerinde bir çalışma yürüttük. Bir sonraki yazımızda, yaptığımız bu çalışmanın sonuçları üzerine, çalışanların yapay zeka yöneticilere dair tutum, güven ve beklentilerini açıklayacağız. Prof. Dr. Deniz Elber Börü (Marmara Üniversitesi), Mustafa Bekmezci (Kültür Üniversitesi, Girişimcilik Bölümü) Kaynak: Geisler, E. (1986). Artificial management and the artificial manager. Business Horizons, 29(4), 17-21. Holloway, C. (1983). Strategic management and artificial intelligence. Long Range Planning, 16(5), 89-93. Frey, C. B., &#38; Osborne, M. (2013). The future of employment.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/yapay-zeka-tarafindan-yonetilmek-istiyor-muyuz-1">Yapay zeka tarafından yönetilmek istiyor muyuz? &#8211; 1</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="color: #000000;">Bu yazıda yer alan metindeki cümlelerin bazıları <strong>ChatSonic</strong> adlı bir yapay zekâ tarafından yazıldı, hangi cümlelerin yapay zekâ tarafından yazıldığını ayırt edebiliyor musunuz? Eğer ayırt edemediyseniz yalnız değilsiniz&#8230; Yapay zeka artık her yerde? Peki yapay zeka tarafından yönetilmeye hazır mısınız? </span></p>
<p><span style="color: #000000;">İngiltere’de 1811 yılında endişeli ancak daha çok kızgın olan bir grup insan “makinelere ölüm” diye bağırarak geçimlerini sağladıkları tekstil endüstrisini gittikçe domine eden makinelere saldırmaya, kırmaya ve parçalamaya başladı. Dokuma makinelerinin, uzun sürede elde ettikleri zanaatı ellerinden alarak, onları işsiz bırakacağından korkan bu insanların başlattıkları isyan kısa sürede tüm İngiltere’ye yayıldı. ‘Luddite Hareketi’ olarak bilinen bu isyan bir yıl içinde 18 kişinin idamı ve yüzlercesinin Avustralya’ya sürgün edilmesi ile bastırılmış olsa da makinelerin insanların işlerini elinden alacağına dair endişe ve korku insanlar içerisinde var olmaya devam etti. Otomasyon nedeniyle işten çıkarmalara dair endişe yeni değil. Sanayi Devrimi&#8217;nden bu yana artarak devam ediyor. Otomasyon teknolojileri geliştikçe bu durumun devam etmesi muhtemel.</span></p>
<p><span style="color: #000000;">İlk kez ekonomist Keynes tarafından 1930 yılında ifade edilen Teknolojik İşsizlik kavramı, yapay zekâ ve robot teknolojilerinde yaşanan gelişmelerle birlikte son on yıllarda yeniden alevlendi. İşlerin tamamen makinelere devredildiği post-kapitalist bir dönemi ifade eden teknolojik tekillik gibi iyimser senaryoların yanı sıra; yüksek işsizlik ve gelir dağılımda artan dengesizlik ile varoluşsal güvencesizlik duyan çoğunlukların olacağını söyleyen kötümser senaryolara kadar farklı bakış açıları ile bu konu değerlendiriliyor. Küresel asgari ücret, robot korkusu, teknofobi, yeteneksizleşme, iş yeri standardizasyonu, robot, robotlarla çalışma isteği, robotlara duyulan güven ve benzeri pek çok kavramın tartışılması bu konuya olan merakın arttığını gösteriyor.</span></p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-29109 size-medium alignright" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/03/dall2-300x290.jpeg" alt="" width="300" height="290" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/03/dall2-300x290.jpeg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/03/dall2-1024x989.jpeg 1024w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p><span style="color: #000000;">Bugün mahkemelerden, bulaşık makinelerine kadar yapay zekayı hayatımızın her alanında görüyoruz. Yapay zeka, sağlık, finans ve ulaşım gibi alanlarda kullanılıyor ve giderek daha karmaşık görevleri üstlenebilir hale geliyor. Eskiden tekrara dayalı, duygusal ya da yaratıcı zekâ gerektirmeyen işlerde gördüğümüz yapay zekaya, GPT-3’te olduğu gibi yaratıcılık gerektiren işlerde ve LaMDA gibi duygusal rollere sahip robotlarda da şahit oluyoruz. Örneğin DALL-e 2 adlı yapay zekâ hayal edilen en absürt kompozisyonları dahi kısa sürede resmedebiliyor (sağda). Bir başka örnek ise ChatGPT, bir sohbet uygulaması olarak geliştirilen bu yapay zekaya istediğiniz soruları sorabilirsiniz. Örneğin, bir yemek tarifinden, bir problemi çözmek için gerekli olan Python kodunun ne olduğuna kadar.</span></p>
<p><span style="color: #000000;">Şüphesiz bu örnekler çoğaltılabilir. Burada okuyuculara bir soru sormak istiyoruz. Yukarıda yer alan metindeki cümlelerin bazıları ChatSonic adlı bir yapay zekâ tarafından yazıldı, hangi cümlelerin yapay zekâ tarafından yazıldığını ayırt edebiliyor musunuz? Eğer ayırt edemediyseniz yalnız değilsiniz zira 2019 yılı Aralık ayında İngiltere’de gerçekleştirilen seçimlerin sonuçlarına dair BBC’de yayımlanan 649 makalenin tamamı yapay zeka tarafından yazılmıştı ve kimse açıklanana kadar bunu fark etmemişti.</span></p>
<p><span style="color: #000000;">Nitekim aşağıdaki tırnak içerisinde yer alan metin, ChatGPT’nin “Yapay zekâ insanları işsiz bırakabilir mi?” sorusuna verdiği cevabı göstermektedir: “Evet, yapay zekâ insanları işsiz bırakabilir. Bazı işleri, insanların yapabileceklerinden daha hızlı ve doğru bir şekilde yapabilir. Bu nedenle, yapay zekâ teknolojisinin gelişmesiyle birlikte, insanların bu işleri yapmasına gerek kalmayabilir. … Ancak insanların yapabileceklerinin tamamını yapmaya veya insanların yerine geçmeye yetenekli değildir. Bu nedenle, yapay zekâ insanların tamamını işsiz bırakamaz.”</span></p>
<p><span style="color: #000000;">Bu tartışmalar, yönetim ve organizasyon alanında çalışan akademisyenlerin de uzun bir süredir ilgisini çekmektedir. İlk kez 1983 yılında Holloway tarafından yazılan “Stratejik Yönetim ve Yapay Zekâ” adlı makaleyle, yapay zekanın ne zaman ve nasıl yöneticilerin rollerini paylaşacağı yahut tamamen ele geçireceği tartışması başlamıştı. Ardından 1986 yılında, Geisler tarafından yayımlanan “Yapay Yönetim ve Yapay Yönetici” isimli makalede, yönetime dair pek çok fonksiyonun ileri bir gelecekte yapay zekâ tarafından icra edileceği, bu değişimin orta kademe yönetimde başlayacağı ve bununla birlikte birtakım etik kaygıların artacağı ifade edilmişti. Aşağıda yer alan resimde de, Geisler yapay yönetimi resmetmeye çalışmıştır. </span></p>
<p><span style="color: #000000;">Günümüzde de ‘yapay zeka yönetici olabilir mi?’ sorusu sıklıkla sorulmakta, bu konuda çeşitli akademisyenler tarafından tahminler ve tartışmalar yürütülmektedir. Ancak, burada tartışılması gereken bir diğer önemli konu çalışanların ve yöneticilerin bu duruma nasıl yaklaşacağıdır. Bu nedenle, örgütlerde çalışan kişiler gözünden, yapay zekaya dair tutum, beklenti ve güveni anlamak üzere 2020 yılında, 1111 kişi üzerinde bir çalışma yürüttük. Bir sonraki yazımızda, yaptığımız bu çalışmanın sonuçları üzerine, çalışanların yapay zeka yöneticilere dair tutum, güven ve beklentilerini açıklayacağız.</span></p>
<p><strong><span style="color: #000000;">Prof. Dr. Deniz Elber Börü (Marmara Üniversitesi), Mustafa Bekmezci (Kültür Üniversitesi, Girişimcilik Bölümü)</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000000;">Kaynak:</span></strong></p>
<p><span style="color: #000000;">Geisler, E. (1986). Artificial management and the artificial manager. Business Horizons, 29(4), 17-21.</span></p>
<p><span style="color: #000000;">Holloway, C. (1983). Strategic management and artificial intelligence. Long Range Planning, 16(5), 89-93.</span></p>
<p><span style="color: #000000;">Frey, C. B., &amp; Osborne, M. (2013). The future of employment.</span></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/yapay-zeka-tarafindan-yonetilmek-istiyor-muyuz-1">Yapay zeka tarafından yönetilmek istiyor muyuz? &#8211; 1</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29104</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Aşırı sıcaklıklar ve gezegenin geleceği</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/asiri-sicakliklar-ve-gezegenin-gelecegi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 07 Jun 2020 14:52:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gezegenimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[aşırı sıcaklıklar]]></category>
		<category><![CDATA[biyoçeşitlilik]]></category>
		<category><![CDATA[doğa]]></category>
		<category><![CDATA[evrim]]></category>
		<category><![CDATA[gelecek]]></category>
		<category><![CDATA[göç]]></category>
		<category><![CDATA[iklim]]></category>
		<category><![CDATA[iklim değişikliği]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[nem]]></category>
		<category><![CDATA[RCP]]></category>
		<category><![CDATA[SSP]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=18798</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ölümcül sıcaklıklar daha sık yaşanıyor; 1 milyon tür yok olma tehdidi, 1 milyardan fazla insan ise göç tehdidi altında! İklim krizi, gezegene büyük sıkıntılar yaşatıyor. Aşırı sıcaklıklar da iklim krizini besleyen etkilerden biri. Araştırmaya göre aşırı sıcaklıklar, 50 yıl içinde daha önce tahmin edilenden daha sert olacak. Bu olumsuz etkiler için 50 yıl da beklemeyeceğiz: Küresel hava istasyonu verileri, tehlikeli derecede sıcak ve nemli günlerin, daha bugünden çok daha yaygın hale geldiğini gösteriyor. Öyle ki 2100&#8217;de yaşanması gereken sıcaklıkları bugünden yaşamaya başladık bile. Peki ama bu, canlı yaşamını; doğayı ve insanı nasıl etkileyecek? Ne gibi önlemler alınabilir? Aşırı sıcaklıkları 6 soruda mercek altına alıyoruz. 1) Aşırı sıcaklıklar bugünü nasıl etkiliyor? Kim demiş insanların süper gücü yok diye! Bilim insanlarına göre terlemek, insanın süper güçlerinden biri. Sıcaklık yükseldiğinde, terimiz boncuk şeklinde gözeneklerimizden sızarak buharlaşıyor; böylelikle cildi serinleten ve vücudumuzun aşırı ısınmasını önleyen bir etki sağlıyor. Bu kendi kendine soğutma mekanizmasının, insanların dünyanın en sıcak ve nemli köşelerine bile yayılmasına yardımcı olduğunu söyleyebiliriz. Ancak terlemenin de teorik bir üst sınırı var. Çünkü hava çok sıcak ve nemli olduğu zaman fizik yasaları, terin soğumasını önlüyor. Peki ama bu sıcaklık değeri nedir? “Islak termometre sıcaklığı” olarak bilinen bu ısı ölçüsü 35° C; bir başka deyişle, ıslak havluya sarılmış bir termometre bu değeri okuduğu zaman, üst sınıra ulaşılmış oluyor ve en fit insan bile bu koşullarda birkaç saat içinde muhtemelen ölümle burun buruna geliyor. Bilim insanları, bu aşırı sıcaklık değerinin Dünya’da nadiren görüldüğünü düşünülüyor ve gezegenimiz ısındıkça yüzlerce milyon insanın yaşadığı bazı bölgelerde yüzyılın sonlarına doğru 35°C’lik ıslak termometre sıcaklığının daha yaygın hale geleceği öngörülüyordu. Aşırı sıcaklıklar yaygınlaşıyor Anlaşılan o ki söz konusu limite ulaşmak için yüzyılın sonunu beklemek zorunda kalmayacağız. Bu tabii ki kötü bir şey! Zira küresel hava istasyonu verilerinin analizi, insanın hayatta kalma sınırının, Basra Körfezi ile Hindistan ve Pakistan’daki İndus Nehri Vadisi boyunca uzanan bölgelerde son 40 yılda en az bir düzine kere aşıldığını gösteriyor. Çalışma, biraz daha düşük ama yine de tehlikeli ıslak termometre sıcaklıklarının yaz aylarında Orta Doğu, Güney Asya ve ABD Körfez Kıyısı’nda giderek daha çok yaşandığını gösteriyor. Purdue Üniversitesi’nden iklim bilimci Matthew Huber, “Nadir görülmesi gereken bu aşırı sıcaklık değerlerinin Dünya ısındıkça daha yaygın olmasını bekliyoruz,” diyor. Bunun bugün yaşandığını görmenin de rahatsız edici olduğunu belirtiyor. Araştırmacılar, bu aşırı nemli-ısı eşiğine -yakın zamanda- nerede ve ne zaman yaklaşılabileceğini veya geçilebileceğini tahmin etmek için istatistiksel simülasyonlar kullanıyor ve bu durumun toplumlar için korkunç sonuçlar doğurabileceğini öngörüyor. Bu modeller, bir bölgedeki meteoroloji istasyonu verilerini basitleştirip bir araya getirerek çalışıyor. Bu hassas detaylar, NASA’nın Kaliforniya’daki Jet İtki Laboratuvarı’ndan (JPL) iklim bilimci Colin Raymond&#8217;a göre oldukça önemli. Bu çalışmanın öncüsü olan Raymond, sıcaklığın, Dünya üzerinde bir yerde söz konusu fizyolojik sınıra ulaşıp ulaşmadığının insan ırkı için kritik bir bilgi olduğunu söylüyor. O ve ekibi, dünyanın dört bir yanındaki 4.576 hava istasyonundan veri toplayarak 1979’dan 2017’ye kadar aşırı ıslak termometre sıcaklıkları trendlerini inceliyordu. Ortaya çıkan modele göre, çoğunlukla okyanustan gelen ılık ve nemli havanın karada sıcak hava ile çarpıştığı subtropikal kıyılarda aşırı nemli termometre sıcaklıkları meydana geliyordu. Üstelik Güney Asya’da, bu tür uç değerler muson rüzgarları tarafından da körükleniyor. 40 yıl önce 1-2 kez olurken şimdi 25-30 kere oluyor Bu fizyolojik sınır veya ötesindeki sıcaklıklar nadirdi. Abu Dabi Uluslararası Havaalanı’ndaki bir hava istasyonunda tespit edildiği üzere Basra Körfezi boyunca sıcak noktalarda bir-iki saatle sınırlı kalıyordu. Ancak bu sıcaklıklar bugün yaşanıyor! Ve Abu Dabi’de yaklaşık 1,5 milyon insan yaşıyor. (Araştırmacılar tarafından oluşturulan aşağıdaki interaktif harita, dünyadaki istasyonlarda kaydedilen en yüksek ıslak termometre sıcaklıklarını gösteriyor.) Ekip ayrıca, kabaca 60° C ısı endeksine denk gelen 33° C ıslak termometre sıcaklıklarını da belgeledi. Raymond, bu sıcaklığın, fizyolojik sınırı geçmemiş olmasına rağmen birçoğumuzun aşina olduğuna göre çok daha sıcak ve nemli olduğunu söylüyor. Analiz, bu sıcaklık aşırılıklarının 40 yıl önce Dünya’da yılda yalnızca bir veya iki kez gerçekleştiğini de ortaya çıkarıyordu. Ancak şimdi, bu tür aşırı nemli sıcaklık olayları yılda 25 ila 30 kez gerçekleşiyor. Araştırmacılar, karbon emisyonlarının önümüzdeki on yıllarda büyük ölçüde azalmaması durumunda bu nadir aşırılıkların giderek yaygınlaşacağını söylüyor. Bu tür koşulların ise klima gibi teknolojilerin yaygın olmadığı yerlerde “dayanılmaz” olacağı ve açık havada yapılması gereken işleri neredeyse imkânsız hale getireceği de ortada. &#160; 2) Aşırı sıcaklıkların insan kaynaklı iklim değişikliğiyle ilgisi var mı? Bir başka çalışmada ise son yıllarda yaşanan kavurucu sıcaklık dalgalarının küresel ısınmayla bağlantılı olup olmadığı incelendi. Sonuç iç karartıcı: İklim değişikliği, Avrupa’daki mega-ısı dalgasını beş kat daha muhtemel hale getirmiş durumda. Yani insan kaynaklı küresel ısınma olmasaydı bu sıcaklık aşırılıklarının yaşanmış olma ihtimali 5 kat daha az olacaktı. Dünya İklim Değerlendirme (WWA) projesinden bilim insanları, geçen yıl Avrupa&#8217;da yaşanan sıcak hava dalgasının geldiğini gördüklerinde harekete geçerek Fransa&#8217;nın Toulouse kentinde düzenlenen bir iklim konferansında gerçek zamanlı bir analiz gerçekleştirdiler. Katıldıkları Uluslararası İstatistiksel Klimatoloji Konferansı’nın gerçekleştiği sırada (28 Haziran’da) Gallergues-le-Montueux&#8217;un güneydoğusunda 45,9° C’lik bir ulusal sıcaklık rekoru kırılıyordu. Küresel ısınmanın gerçek bir iklim olayının gerçekleşme olasılığını etkileyip etkilemediğini bulmak için mevcut hava kayıtlarına baktılar. Küresel ısınma olmayan bir dünyada havanın nasıl davranacağına dair simülasyonlar da dahil olmak üzere bunları çeşitli modellerle karşılaştırdılar. Bu modelleri kullanarak Fransa&#8217;da en sıcak üç gün boyunca ortalama 28°C&#8217;ye ulaşan ortalama sıcaklıkların, iklim değişikliği nedeniyle en az beş kat daha muhtemel olduğunu hesapladılar. Geçmiş yüzyıldaki tarihsel sıcaklık kayıtlarına baktığımızda ise daha vahim bir tablo ortaya çıkıyor. Modellerden ziyade, geçmiş sıcaklık kayıtlarını inceleyen ikinci bir analizde, haziran ayında böylesi bir sıcak hava dalgası olasılığının, iklim değişimi ve hava kirliliği gibi diğer faktörlerin de birleşik etkisi nedeniyle 1900&#8217;den bu yana 100 kat arttığı da hesaplandı. Amsterdam’daki Free Üniversitesi&#8217;nden iklim bilimci Dim Coumou, “Sıcaklık dalgaları iklim değişikliği ile birlikte güçlü bir şekilde artacak ve bu toplum için büyük bir sorun” ifadelerini kullanıyor. Bugüne kadar 200 çalışma yapıldı Araştırmacılar bugüne kadar, iklim değişikliğinin sıcak hava olayları, kuraklık, sel ve fırtına gibi aşırı doğa olaylarını etkileyip etkilemediğine yönelik 200’ün üzerinde çalışma yaptı. Analiz ettikleri aşırı olayların yaklaşık üçte ikisinin atmosferdeki sera gazı birikimi sebebiyle daha muhtemel olduğunu buldular. Örneğin, geçen yılın mayıs ve temmuz ayları arasında Avrupa’nın bazı bölgelerinde yaşanan uzun sıcak hava dalgasının analizine göre, iklim değişikliğinin, birçok ülkede meydana gelen iklim olaylarını iki katından fazla mümkün kıldığı ortaya çıkıyordu. Şimdilerde bazı meteoroloji ajansları iklim çalışmalarını kamu hizmetinin bir parçası haline getirmeyi planlıyor. Sözgelimi Alman Hava Durumu Servisi ve yazının başında değindiğimiz AB Kopernik İklim Değişikliği Servisi. Bu kurumlar iklim değişikliğinin Almanya ve Avrupa’daki havayı ne ölçüde etkilediğini rutin olarak analiz etmeye ve sonuçları gerçek zamanlı olarak yayınlamaya başladı bile. 3) Canlı yaşamı nasıl etkileniyor? Yaşamın evrimi, gezegen üzerinde 10 ila 100 milyon türle muhteşem bir biyoçeşitliliğe neden oldu ve evrimsel süreç devam ediyor. Ve bu biyolojik çeşitlilik en çok da insana fayda sağlıyor ve yaşamını sürdürmesini sağlıyor. Uluslararası Doğa Koruma Birliği (IUCN) halen yeni türler sınıflandırmaya devam ediyor. Ancak aşırı sıcaklıklar ve daha sıcak bir iklim, canlı yaşamını da olumsuz etkiliyor. İklim ve aşırı hava olayları, biyolojik çeşitlilik kaybını doğrudan etkiliyor. İklimin çöküşü ve aşırı hava olayları, tür kaybı, su kıtlığı ve gıda üretim krizi gibi sıkıntıların hepsi, kendi içinde ciddi olmakla birlikte bir araya geldiğinde her birinin riski daha da artırıyor ve hızlı bir önlem alınmadığı takdirde insanlığı çöküşle tehdit eden tam anlamıyla bir “kriz fırtınası” yaratıyor. Aşırı sıcaklık dalgaları, küresel ısınmaya katkıda bulunuyor. Çünkü etkilenen ekosistemlerden çok miktarda depolanmış karbonu bir geri besleme döngüsünde serbest bırakıyorlar. Bu durum, atmosferdeki karbon deposuna zaten önemli ölçüde etkide bulunan Avustralya orman yangınlarında da açıkça görülmüştü. Bağlantılar bununla da sınırlı değil. Aşırı sıcak dalgaları, yabani yaşamı ve florayı öldürdüğü (kısacası ekosisteme zarar verdiği) için daha fazla su kıtlığına da yol açıyor ve buna bağlı olarak tarıma da zarar veriyor. Sıcaklığın canlı yaşamını nasıl etkilediğini görmek içinse 1,5°C ile 2°C arasındaki olumsuz etki artışına bakmak yeterli. Öyle ki böcek ve bitki türleri %6 değil %18; omurgalı hayvanlar %4 değil %8 etkileniyor. Peki ama küresel ısınmadaki ortalamada kaç derecelik artış hangi yaşam formalarını etkiliyor? 1,5-2 Derece Orman kurbağası, kunduz ve ağaç kanguruları gibi nadir hayvan türleri, ısınma sonucu yaşam alanlarını kaybeder. Canlı türlerinin üçte biri ekolojik stres altına girmeye başlar. Soyu tükenme tehdidi altındaki türler yok olmaya başlar, yok olma tehdidi yaşamayan, bugün yaygın miktarda bulunan türler bile tükenme stresi yaşar. Kuzey Kutbu’nun yaklaşık 5 milyon kilometrekarelik permafrost alanı erir. Bu da yaşamları buzun varlığına bağlı olan kutup ayıları ve deniz aygırları başta olmak üzere birçok deniz memelisinin yok olması demek. Grönland geri dönüşü olmayan erime sürecine girer; dünyanın dört bir yanındaki kıyı ekosistemleri yok olmaya başlar. Okyanus suyu asitlenir ve bize nefes veren mercan resiflerinin %70&#8217;i yok olur. Bu da deniz ekosisteminin çöküşünün başlangıcı demek. Dünyanın dört bir yanındaki mercan resifleriyle beraber Dünya&#8217;nın en büyük mercan ekolojisi sistemi (Great Barrier Reef), 2030&#8217;a kadar büyük oranda tahrip olur. Küresel insan nüfusunun en az %14&#8217;ü aşırı sıcaklık alanlarında yaşar. 3 Derece ve daha fazlası Dünyanın akciğerleri olan ve dünyadaki biyoçeşitliliğin hatırı sayılır bir oranda yuvası olan Amazon ekosistemi yıkımın eşiğine gelir. Buzulların neredeyse %40’ını daha fazla çözülmeye başlar ve neredeyse tüm mercan resifleri yok olarak gezegende nefes alınacak yer kalmaz. Dünya 55 milyon yılın en sıcak dönemini yaşar: Bu da canlı yaşamının çökmesi anlamına gelir. 6. kitlesel yok oluş çağı başlamıştır. İnsan ırkı yok olma uçurumunun dibindedir. Bu olası etkiler, gerçekleşmesi beklenen bütüncül bir çöküşün yalnızca satır başları. 4) Kaç milyar insan etkilenecek?  En az bir milyar insanın, küresel sıcaklıktaki her 1°C artış için göç edeceği veya dayanılmaz sıcaklıklarla cebelleşmek zorunda kalacağını gösteren bir araştırmaya göre, iklim krizinin insana maliyeti, daha önce düşünüldüğünden daha sert olacak ve geniş alana yayılacak. Ve bunun gerçekleşmesi için tarih yakın! İlgili çalışma, emisyonların yükseldiği en kötü senaryoda, şu anda dünya nüfusunun üçte birine ev sahipliği yapan bölgelerin, 50 yıl içinde Sahra’nın en sıcak bölgeleri kadar sıcak olacağını gösteriyor. En iyimser görünümde bile 1,2 milyar insan, insanların en az 6.000 yıldır gelişip serpildiği “rahat” iklim koşullarının dışında yaşayacak. Çalışmanın yazarları, türümüzün bu kadar savunmasız olmasını beklemedikleri için bulgulara şaşırdıklarını söylüyor. Exeter Üniversitesi’nden Tim Lenton, “Sayılar şaşırtıcı. Onları ilk gördüğümde iki kere bakma ihtiyacı hissettim,” diyor ve ekliyor, “Daha önce genellikle kıyamet olarak kabul edilen kritik iklim eşikleri üzerinde çalıştım. Ama bu bulgu bugüne kadarki en yıkıcısı oldu.” Küresel ısınma daha çok insanı “yaşanmaza yakın” sıcaklıklara maruz bırakıyor Ulusal Bilimler Akademisi (PNAS) dergisinde yayınlanan çalışma, iklim değişikliğine fizik veya iktisat sorunu olarak bakmak yerine insan yaşam alanlarını nasıl etkilediğini inceledi. İnsanlığın büyük çoğunluğu, bugüne kadar ortalama yıllık sıcaklıkların 6°C ila 28°C olduğu bölgelerde yaşıyordu. Bu, insan sağlığı ve gıda üretimi için ideal aralık olarak biliniyor. Ancak bu “rahat aralık&#8221; bozuluyor! İklim değişikliğine neden olan küresel ısınma, gün geçtikçe daha çok insanı, “yaşanmaza yakın” olarak tanımlanan eşiğe doğru itiyor. İnsanlık, okyanuslardan daha hızlı ısınan karalarda yoğunlaştığı ve gelecekteki nüfus artışımız, Afrika ve Asya’nın zaten sıcak bölgelerinde olacağı için bu sıcaklıklara karşı özellikle hassas. Bu demografik faktörlerin bir sonucu olarak küresel sıcaklıklar bu yüzyılın sonuna doğru 3°C’ye ulaştığında ortalama bir insan 7,5°C sıcaklık artışı hissedecek. Bu seviye, dünya nüfusunun yaklaşık % 30’unun, ortalama 29°C sıcaklık olarak tanımlanan aşırı sıcakta yaşayacağını gösteriyor. Bu koşullar bugün Sahra’nın en sıcak bölgelerinin dışında son derece nadir. Ancak 3°C’lik küresel ısınmayla bu daha olağan hale gelecek ve Hindistan’da 1,2 milyar, Nijerya’da 485 milyon ve Pakistan, Endonezya ve Sudan’ın her birinde 100 milyondan fazla insanı kapsayacak. Bu durumda ise göç etmek zorunda kalacaklar ve gıda üretim sistemlerinde de zorluklar yaşanacak. Çalışmanın baş yazarlarından Wageningen Üniversitesi’nden Prof. Marten Scheffer, “29°C’nin üzerindeki ortalama sıcaklıkların ‘yaşanamaz’ olduğunu söylemek doğru olur. Hareket etmeli ya da adapte olmalısınız. Ancak adaptasyonun da sınırları var. Yeterli paranız ve enerjiniz varsa klima kullanabilir ve gıdaya ulaşabilirsiniz. Ancak çoğu insan için bu mümkün değil,” diyerek durumun vahametini gözler önüne seriyor. “İnsan ırkının bu kadar hassas olduğunu düşünmüyorduk,” diyor Scheffer ve ekliyor, “Kendimizi ‘hemen adapte olabilir’ zannediyoruz. Çünkü kıyafet, ısıtma ve iklimlendirme kullanıyoruz. Aslında, insanların büyük çoğunluğu şimdi daha önce hiç olmadığı kadar oynak bir iklim eşiğinin içinde yaşıyor. Önümüzdeki 50 yılda son 6000 yıldan daha fazla değişiklik olacak.” Çalışmanın yazarları, karar vericileri emisyon kesintilerini hızlandırmaları ve yığın göçleriyle başa çıkmak için birlikte çalışmaları gerektiği konusunda uyarıyor. Çünkü kaçınılabilecek her bir derecelik ısınma derecesi, bir milyar insanın “yaşanabilir” iklim ortamından çıkmasını önleyecek. Nanjing Üniversitesi’nden Xu Chi ise “Çocuklarımızı, öngörülen değişikliğin getirebileceği potansiyel olarak muazzam sosyal gerilimlere karşı korumak için küresel bir yaklaşıma ihtiyacımız olacak” diyor. &#160; 5) Nasıl engel olabiliriz? 1,5 ˚C ısınmayı engellemek için zaten çok fazla enerji santrali ve araba ürettiğimizi söyleyen uzmanlar, kömür ve doğal gaz tesislerini kapatıp yeni binalar inşa etmeyi bırakmazsak Paris Anlaşması’nda belirlenen hedefleri kaçırmaya mahkûm olacağımızı söylüyor. Kısacası: Fosil yakıtlardan vazgeçmez ve betonlaşmaya devam edersek sonumuz kötü olacak. Hatırlamak gerekirse bilim insanları 2010 yılında, iklim değişikliğinin yavaşlaması için politik, teknolojik ve jeofizik sistemlerde ataletten kurtulmak gerektiği konusunda uyarmıştı. 1,3°C’lik bir jeofiziksel ısınma taahhüdü belirlenirken fosil yakıt sisteminde alternatifler geliştirmek için “olağanüstü çaba sarf edilmediği sürece” olumsuz etkinin katlanarak devam edeceğini vurgulamışlardı. Nature&#8217;da yayınlanan bu makalenin ardından Paris Anlaşması’nın bir uzantısı olan IPCC Raporu gereği asgari sınır olarak 1,5°C belirlenmişti. Ancak karar vericiler uyuşukluk halinde; fosil yakıtları bugün olduğunun üçte ikisi oranında düşürsek bile 2 ˚C sıcaklık artışı kaçınılmaz olacak. Buradaki temel sonuç çarpıcı! Bilim insanlarının bizi on yıllardır uyarmasına rağmen gezegeni tehlikeye atacak bir sistem inşa ettik ve durmadan devam ediyoruz. Şimdi çok daha sert bir toplumsal soru sormamız gerekiyor: Mevcut enerji altyapısının büyük ve pahalı kısımlarını, ekonomik ömrünün bitiminden on yıl önce nasıl kapatabiliriz? Sonuçta santraller milyarlarca dolara mâl olabilir ve yarım yüzyıl boyunca çalışabilir. İklim değişikliğinin etkilerini azaltmak için diğer seçenekler, mevcut enerji altyapısını iklim emisyon hedeflerini yakalayan sistemlere uyarlamayı veya emisyonları atmosferden karbondioksiti giderebilecek araçlarla dengelemeyi içerebilir. Ancak bunların ikisi de pahalı yöntemler. Peki ama canlı yaşamını kurtarmaya değmez mi? Kaliforniya Üniversitesi’nde doçent olan Steven Davis, “Endüstrinin olduğu gibi kapatılamayacak trilyonlarca dolarlık varlığı var, bu yüzden bunu hızlandırmanın bir yolunu bulmalıyız,” diyor. Enerji sistemini yenilemek gerekiyor Bilim insanları, enerji santrali, taşıt, endüstriyel kazan ve soba gibi büyük karbondioksit kaynaklarını izleyen küresel veri kümelerini bir araya getirerek bir çalışma yaptı. Tüm bu araçlar birlikte, yaklaşık 660 milyar metrik ton sera gazı üretiyorlar. Yani 1,5°C ile sınırlandırılması için tahmin edilen aralığın en üst noktası olan 580 milyar tonun üzerinde. Çalışma daha tarım ve hayvancılık gibi alanlardan gelen güçlü emisyonları içeren sera gazı kaynaklarını ele almıyor bile. Hal böyleyken dünya daha fazla enerji altyapısı inşa etmekle meşgul. Araştırmacılar, halihazırda mevcut “planlanan, izin verilen veya yapım aşamasında olan” elektrik santrallerinin, yaklaşık 200 milyar ton ilave karbondioksit yayacağını söylüyor. Bu tesislerin çoğu Çin, Hindistan ve gelişmekte olan dünyanın geri kalan kısmında bulunuyor. Araştırmalar, sanayinin durması gerektiğini söyledikçe sanayi, enerji altyapısını daha fazla sera gazı yayacak şekilde artırmaya devam ediyor. Planlanan yeni tesislerden kaynaklanan emisyonlar, mevcut sistemlerden kaynaklanan sera gazı salımına yaklaşık 850 milyar ton daha ekleyerek 1,170 ila 1,500 milyar ton arasında değişen bir salıma neden olacak ki bunun anlamı 2 ˚C sıcaklık artışı demek ve yukarıda belirtiğimiz gibi 2 ˚C ve sonrası da yaşamın sona ermesi demek. 6) Dünya 2100&#8217;e kadar ne kadar ısınacak? Diyelim ki hiçbir önlem almamakta kararlıyız, o zaman ne olacak? Kimse mevcut pandeminin küresel ısınmaya nasıl etki edeceğini ya da potansiyel bir iklim felaketinden kaçınmak için karar vericileri bir araya getirip getiremeyeceğini bilmiyor. Ancak iklim araştırmacılarının, farklı ısınma seviyelerinde ne tür problemler ortaya çıkabileceğini keşfetmeleri gerekiyor. Yukarıda saydıklarımızdan daha büyük, zincirleme etkiler söz konusu olabilir. Bunu açıklığa kavuşturmak için çalışan bilim insanları, insanlığın karşılaşabileceği gelecek senaryolarını temsil etmeyi amaçlayan bir dizi iklim modellemeleri yapıyor. Söz konusu senaryoları ortaya koyan modellemelerdeki amaç, farklı politikaların, karbon emisyonlarını nasıl değiştirebileceğini ve gezegenin buna nasıl tepki vereceğini araştırmak ve Dünya’nın farklı sosyo-ekonomik yollara nasıl tepki verebileceğine dair projeksiyonlar sağlamak. Yelpazenin bir ucunda iyimser senaryolar var: Hükümetlerin yoksulluğu ve eşitsizliği azaltan adımlarla birlikte düşük karbon teknolojilerini geliştirmek için güçlerini birleştirdiği bir senaryo. Diğer uçta ise ülkelerin ucuz fosil yakıt kullanımlarını artırdığını ve her ne pahasına olursa olsun ekonomik büyümeyi sürdürdükleri senaryo. Bu simülasyonlar, önümüzdeki yıllarda iklim araştırmalarına ve önümüzdeki yıl gerçekleşmesi planlanan yeni Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) tarafından belirlenecek politikalara ışık tutabilir. Gelecek senaryolarını anlamak: SSP ve RCP’ler Aşağıdaki verdiğimiz grafiği anlamanız için bu bölümü okumanız gerekiyor: Modelleme analizleri, temelde iki ana parametre üzerinden belirleniyor. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) 6. Değerlendirme Raporu’nda kullanılan SSP: Ortak Sosyoekonomik Patikalar (Shared Socioeconomic Pathways) ve 2100 yılındaki CO2 konsantrasyonları öngören RCP: Temsili Konsantrasyon Rotaları (Representative Concentration Pathways). IPCC’ye göre SSP’ler, iklim politikası müdahalesi yokluğundaki sosyoekonomik kalkınmaya dair alternatif gelecekleri öngörüyor. SSP’ler, iklim değişikliğinin gelecekteki olası etkileri, kırılganlıklar, uyum (adaptasyon) ve emisyon azaltımı (mitigasyon) bileşenlerini bir araya getirerek hem uyum hem de emisyon azaltımına ilişkin zorlukları ele alarak kapsamlı bir çerçeve sunuyor. 5 ayrı SSP senaryosu: SSP1: Sürdürülebilirlik &#8211; Yeşil yoldan gitmek (Emisyon azaltımı ve uyuma ilişkin kayda değer ilerleme) SSP2: Yolun Ortası (Emisyon azaltımı ve uyuma ilişkin orta karar ilerleme kaydedilmesi) SSP3: Bölgesel rekabet &#8211; Engebeli bir yol (Emisyon azaltımı ve uyum hedeflerinin uzağında kalınması) SSP4: Eşitsizlik &#8211; Bölünmüş bir yol (Emisyon azaltımı konusunda yeterli, uyum konusunda yetersiz ilerleme.) SSP5: Fosil Yakıt Temelli Kalkınma – Otobandan gitmek (Emisyon azaltımına ilişkin yetersiz, uyum konusunda yeterli ilerleme) Bir diğer senaryo parametresi ise RCP’ler. RCP ile bütünleşen RCP&#8217;ler, insanlığın aldığı/almadığı önlenleri kısaca özetliyor. 2100 yılındaki CO2 konsantrasyonlarını öngören RCP tipleri şunlar: RCP 8.5: Emisyon artışı 2100’e kadar devam ediyor RCP 6.0: Emisyon yüzyılın son çeyreğinde düşüşe geçiyor RCP 4.5: Emisyon yüzyılın ortalarından itibaren düşüşe geçiyor RCP3-PD / RCP2.6: Emisyonlar yüzyılın ilk çeyreğinde düşüşe geçiyor SSP temelli sosyoekonomik ve RCP temelli iklim projeksiyonlar bir araya geldiğinde iklim değişikliği etkileri ve politika analizlerini bütünleştirebilmek için kullanışlı bilgiler elde ediyoruz. Bu sebeplerden dolayı bütünleşik iklim araştırmaları ve politika ilişkili senaryolar sadece azaltım için değil, sosyo-ekonomik uyum arayışlarını da göstermeyi amaçlıyor. &#160; Anlattıklarımızdan hiçbir şey anlamadıysanız özetleyelim: Karar vericiler ve onlara baskı yapacak olan bizler, bilim insanlarını dikkate alırsak, yani en iyi senaryonun (RCP3-PD / RCP2.6) gerçekleşmesini başarırsak sıcaklıkları düşürerek (1,5˚ C&#8217;nin altında tutarak) küresel ısınmanın gücünü, karbondioksit konsantrasyonu ve emisyonlarını da düşürmüş olacağız. Bu yaşam demek! Ancak bugün hiçbir şey yapmadan oturursak birkaç on yıl içinde en kötü senaryonun (RCP 8.5) tohumlarını atmış olacağız: Sıcaklık ortalama 5˚ C artacak ve 2100&#8217;e kalmadan -yaşamın yalnızca bir parçası olarak- diğer tüm canlılarla birlikte yok olup gideceğiz! Türkçesi: Doğadan üstün olmadığımızı, yalnızca bir parçası olduğumuzu anlamak için geç kalmış olacağız. Bir tarafta yaşam diğer tarafta ölüm var: Seçim bizim! Yazı: Batuhan Sarıcan (batusarican@gmail.com) Kaynakça: https://www.theguardian.com/environment/2020/may/05/one-billion-people-will-live-in-insufferable-heat-within-50-years-study https://www.sciencenews.org/article/climate-deadly-extreme-temperature-predictions-already-here https://www.nature.com/articles/d41586-020-01125x https://d2hawiim0tjbd8.cloudfront.net/downloads/ataletin_bedeli_rapor___yeryuzu_dernegi___ab.pdf https://www.mgm.gov.tr/iklim/iklim-degisikligi.aspx?s=senaryolar https://science.sciencemag.org/content/329/5997/1330 https://www.technologyreview.com/2019/07/01/102897/weve-already-built-too-many-power-plants-and-cars-to-prevent-15-c-of-warming/ https://www.nature.com/articles/d41586-019-02071-z https://www.wwf.org.uk/updates/our-warming-world-how-much-difference-will-half-degree-really-make Jeffrey D. Sachs, Sürdürülebilir Kalkınma Çağı. Çev: B. Gönülşen, Yeditepe Üniversitesi Yayınevi Mark Lynas, Karbon Ayak İziniz. Çev: N. Kutluğ, Açık Radyo Kitapları</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/asiri-sicakliklar-ve-gezegenin-gelecegi">Aşırı sıcaklıklar ve gezegenin geleceği</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h4><strong>Ölümcül sıcaklıklar daha sık yaşanıyor; 1 milyon tür yok olma tehdidi, </strong><strong>1 milyardan fazla insan ise göç tehdidi altında!</strong></h4>
<blockquote><p>İklim krizi, gezegene büyük sıkıntılar yaşatıyor. Aşırı sıcaklıklar da iklim krizini besleyen etkilerden biri. Araştırmaya göre aşırı sıcaklıklar, 50 yıl içinde daha önce tahmin edilenden daha sert olacak. Bu olumsuz etkiler için 50 yıl da beklemeyeceğiz: Küresel hava istasyonu verileri, tehlikeli derecede sıcak ve nemli günlerin, daha bugünden çok daha yaygın hale geldiğini gösteriyor. Öyle ki 2100&#8217;de yaşanması gereken sıcaklıkları bugünden yaşamaya başladık bile. Peki ama bu, canlı yaşamını; doğayı ve insanı nasıl etkileyecek? Ne gibi önlemler alınabilir? Aşırı sıcaklıkları 6 soruda mercek altına alıyoruz.</p></blockquote>
<h4><strong>1) Aşırı sıcaklıklar bugünü nasıl etkiliyor?</strong></h4>
<p>Kim demiş insanların süper gücü yok diye! Bilim insanlarına göre terlemek, insanın süper güçlerinden biri. Sıcaklık yükseldiğinde, terimiz boncuk şeklinde gözeneklerimizden sızarak buharlaşıyor; böylelikle cildi serinleten ve vücudumuzun aşırı ısınmasını önleyen bir etki sağlıyor.</p>
<p>Bu kendi kendine soğutma mekanizmasının, insanların dünyanın en sıcak ve nemli köşelerine bile yayılmasına yardımcı olduğunu söyleyebiliriz. Ancak terlemenin de teorik bir üst sınırı var. Çünkü hava çok sıcak ve nemli olduğu zaman fizik yasaları, terin soğumasını önlüyor. Peki ama bu sıcaklık değeri nedir? “Islak termometre sıcaklığı” olarak bilinen bu ısı ölçüsü 35° C; bir başka deyişle, ıslak havluya sarılmış bir termometre bu değeri okuduğu zaman, üst sınıra ulaşılmış oluyor ve en fit insan bile bu koşullarda birkaç saat içinde muhtemelen ölümle burun buruna geliyor.</p>
<p>Bilim insanları, bu aşırı sıcaklık değerinin Dünya’da nadiren görüldüğünü düşünülüyor ve gezegenimiz ısındıkça yüzlerce milyon insanın yaşadığı bazı bölgelerde yüzyılın sonlarına doğru 35°C’lik ıslak termometre sıcaklığının daha yaygın hale geleceği öngörülüyordu.</p>
<p><strong>Aşırı sıcaklıklar yaygınlaşıyor</strong></p>
<p>Anlaşılan o ki söz konusu limite ulaşmak için yüzyılın sonunu beklemek zorunda kalmayacağız. Bu tabii ki kötü bir şey! Zira küresel hava istasyonu verilerinin analizi, insanın hayatta kalma sınırının, Basra Körfezi ile Hindistan ve Pakistan’daki İndus Nehri Vadisi boyunca uzanan bölgelerde son 40 yılda en az bir düzine kere aşıldığını gösteriyor. Çalışma, biraz daha düşük ama yine de tehlikeli ıslak termometre sıcaklıklarının yaz aylarında Orta Doğu, Güney Asya ve ABD Körfez Kıyısı’nda giderek daha çok yaşandığını gösteriyor.</p>
<p>Purdue Üniversitesi’nden iklim bilimci Matthew Huber, “Nadir görülmesi gereken bu aşırı sıcaklık değerlerinin Dünya ısındıkça daha yaygın olmasını bekliyoruz,” diyor. Bunun bugün yaşandığını görmenin de rahatsız edici olduğunu belirtiyor.</p>
<p>Araştırmacılar, bu aşırı nemli-ısı eşiğine -yakın zamanda- nerede ve ne zaman yaklaşılabileceğini veya geçilebileceğini tahmin etmek için istatistiksel simülasyonlar kullanıyor ve bu durumun toplumlar için korkunç sonuçlar doğurabileceğini öngörüyor. Bu modeller, bir bölgedeki meteoroloji istasyonu verilerini basitleştirip bir araya getirerek çalışıyor. Bu hassas detaylar, NASA’nın Kaliforniya’daki Jet İtki Laboratuvarı’ndan (JPL) iklim bilimci Colin Raymond&#8217;a göre oldukça önemli. Bu çalışmanın öncüsü olan Raymond, sıcaklığın, Dünya üzerinde bir yerde söz konusu fizyolojik sınıra ulaşıp ulaşmadığının insan ırkı için kritik bir bilgi olduğunu söylüyor.</p>
<p>O ve ekibi, dünyanın dört bir yanındaki 4.576 hava istasyonundan veri toplayarak 1979’dan 2017’ye kadar aşırı ıslak termometre sıcaklıkları trendlerini inceliyordu. Ortaya çıkan modele göre, çoğunlukla okyanustan gelen ılık ve nemli havanın karada sıcak hava ile çarpıştığı subtropikal kıyılarda aşırı nemli termometre sıcaklıkları meydana geliyordu. Üstelik Güney Asya’da, bu tür uç değerler muson rüzgarları tarafından da körükleniyor.</p>
<p><strong>40 yıl önce 1-2 kez olurken şimdi 25-30 kere oluyor</strong></p>
<p>Bu fizyolojik sınır veya ötesindeki sıcaklıklar nadirdi. Abu Dabi Uluslararası Havaalanı’ndaki bir hava istasyonunda tespit edildiği üzere Basra Körfezi boyunca sıcak noktalarda bir-iki saatle sınırlı kalıyordu. Ancak bu sıcaklıklar bugün yaşanıyor! Ve Abu Dabi’de yaklaşık 1,5 milyon insan yaşıyor. (Araştırmacılar tarafından oluşturulan aşağıdaki interaktif harita, dünyadaki istasyonlarda kaydedilen en yüksek ıslak termometre sıcaklıklarını gösteriyor.)</p>
<p>Ekip ayrıca, kabaca 60° C ısı endeksine denk gelen 33° C ıslak termometre sıcaklıklarını da belgeledi. Raymond, bu sıcaklığın, fizyolojik sınırı geçmemiş olmasına rağmen birçoğumuzun aşina olduğuna göre çok daha sıcak ve nemli olduğunu söylüyor. Analiz, bu sıcaklık aşırılıklarının <strong>40 yıl önce Dünya’da yılda yalnızca bir veya iki kez gerçekleştiğini</strong> de ortaya çıkarıyordu. Ancak şimdi, <strong>bu tür aşırı nemli sıcaklık olayları yılda 25 ila 30 kez gerçekleşiyor</strong>.</p>
<p>Araştırmacılar, karbon emisyonlarının önümüzdeki on yıllarda büyük ölçüde azalmaması durumunda bu nadir aşırılıkların giderek yaygınlaşacağını söylüyor. Bu tür koşulların ise klima gibi teknolojilerin yaygın olmadığı yerlerde “dayanılmaz” olacağı ve açık havada yapılması gereken işleri neredeyse imkânsız hale getireceği de ortada.</p>
<div id="attachment_18799" style="width: 690px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-18799" class="wp-image-18799 size-full" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/06/slak-termometre.png" alt="" width="680" height="555" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/06/slak-termometre.png 680w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/06/slak-termometre-300x245.png 300w" sizes="auto, (max-width: 680px) 100vw, 680px" /><p id="caption-attachment-18799" class="wp-caption-text">Aşırı sıcak noktalar: Araştırmacılar, hangi bölgelerin en yüksek ıslak termometre sıcaklıklarına sahip olduğunu belirlemek için 4.000’den fazla hava istasyonundan gelen verileri analiz etti. Her karenin rengi, 1979’dan 2017’ye kadar her istasyonda kaydedilen en yüksek sıcaklığı temsil eder. Kırmızı, insan vücudunun uzun bir süre boyunca sıcaklığı kaldıramayacağı eşikte olan bir ısı ve nem karışımını temsil eder.</p></div>
<p>&nbsp;</p>
<h4><strong>2) Aşırı sıcaklıkların insan kaynaklı iklim değişikliğiyle ilgisi var mı?</strong></h4>
<p>Bir başka çalışmada ise son yıllarda yaşanan kavurucu sıcaklık dalgalarının küresel ısınmayla bağlantılı olup olmadığı incelendi. Sonuç iç karartıcı: İklim değişikliği, Avrupa’daki mega-ısı dalgasını beş kat daha muhtemel hale getirmiş durumda. Yani insan kaynaklı küresel ısınma olmasaydı bu sıcaklık aşırılıklarının yaşanmış olma ihtimali 5 kat daha az olacaktı.</p>
<p>Dünya İklim Değerlendirme (WWA) projesinden bilim insanları, geçen yıl Avrupa&#8217;da yaşanan sıcak hava dalgasının geldiğini gördüklerinde harekete geçerek Fransa&#8217;nın Toulouse kentinde düzenlenen bir iklim konferansında gerçek zamanlı bir analiz gerçekleştirdiler. Katıldıkları Uluslararası İstatistiksel Klimatoloji Konferansı’nın gerçekleştiği sırada (28 Haziran’da) Gallergues-le-Montueux&#8217;un güneydoğusunda 45,9° C’lik bir ulusal sıcaklık rekoru kırılıyordu.</p>
<p>Küresel ısınmanın gerçek bir iklim olayının gerçekleşme olasılığını etkileyip etkilemediğini bulmak için mevcut hava kayıtlarına baktılar. Küresel ısınma olmayan bir dünyada havanın nasıl davranacağına dair simülasyonlar da dahil olmak üzere bunları çeşitli modellerle karşılaştırdılar. Bu modelleri kullanarak Fransa&#8217;da en sıcak üç gün boyunca ortalama 28°C&#8217;ye ulaşan ortalama sıcaklıkların, iklim değişikliği nedeniyle en az beş kat daha muhtemel olduğunu hesapladılar.</p>
<p>Geçmiş yüzyıldaki tarihsel sıcaklık kayıtlarına baktığımızda ise daha vahim bir tablo ortaya çıkıyor. Modellerden ziyade, geçmiş sıcaklık kayıtlarını inceleyen ikinci bir analizde, haziran ayında böylesi bir sıcak hava dalgası olasılığının, iklim değişimi ve hava kirliliği gibi diğer faktörlerin de birleşik etkisi nedeniyle <strong>1900&#8217;den bu yana 100 kat arttığı da hesaplandı.</strong></p>
<p>Amsterdam’daki Free Üniversitesi&#8217;nden iklim bilimci Dim Coumou, “Sıcaklık dalgaları iklim değişikliği ile birlikte güçlü bir şekilde artacak ve bu toplum için büyük bir sorun” ifadelerini kullanıyor.</p>
<p><strong>Bugüne kadar 200 çalışma yapıldı</strong></p>
<p>Araştırmacılar bugüne kadar, iklim değişikliğinin sıcak hava olayları, kuraklık, sel ve fırtına gibi aşırı doğa olaylarını etkileyip etkilemediğine yönelik 200’ün üzerinde çalışma yaptı. Analiz ettikleri aşırı olayların yaklaşık üçte ikisinin atmosferdeki sera gazı birikimi sebebiyle daha muhtemel olduğunu buldular. Örneğin, geçen yılın mayıs ve temmuz ayları arasında Avrupa’nın bazı bölgelerinde yaşanan uzun sıcak hava dalgasının analizine göre, iklim değişikliğinin, birçok ülkede meydana gelen iklim olaylarını iki katından fazla mümkün kıldığı ortaya çıkıyordu.</p>
<p>Şimdilerde bazı meteoroloji ajansları iklim çalışmalarını kamu hizmetinin bir parçası haline getirmeyi planlıyor. Sözgelimi Alman Hava Durumu Servisi ve yazının başında değindiğimiz AB Kopernik İklim Değişikliği Servisi. Bu kurumlar iklim değişikliğinin Almanya ve Avrupa’daki havayı ne ölçüde etkilediğini rutin olarak analiz etmeye ve sonuçları gerçek zamanlı olarak yayınlamaya başladı bile.</p>
<h4>3) Canlı yaşamı nasıl etkileniyor?</h4>
<p>Yaşamın evrimi, gezegen üzerinde 10 ila 100 milyon türle muhteşem bir biyoçeşitliliğe neden oldu ve evrimsel süreç devam ediyor. Ve bu biyolojik çeşitlilik en çok da insana fayda sağlıyor ve yaşamını sürdürmesini sağlıyor. Uluslararası Doğa Koruma Birliği (IUCN) halen yeni türler sınıflandırmaya devam ediyor. Ancak aşırı sıcaklıklar ve daha sıcak bir iklim, canlı yaşamını da olumsuz etkiliyor. İklim ve aşırı hava olayları, biyolojik çeşitlilik kaybını doğrudan etkiliyor. İklimin çöküşü ve aşırı hava olayları, tür kaybı, su kıtlığı ve gıda üretim krizi gibi sıkıntıların hepsi, kendi içinde ciddi olmakla birlikte bir araya geldiğinde her birinin riski daha da artırıyor ve hızlı bir önlem alınmadığı takdirde insanlığı çöküşle tehdit eden tam anlamıyla bir “kriz fırtınası” yaratıyor.</p>
<p>Aşırı sıcaklık dalgaları, küresel ısınmaya katkıda bulunuyor. Çünkü etkilenen ekosistemlerden çok miktarda depolanmış karbonu bir geri besleme döngüsünde serbest bırakıyorlar. Bu durum, atmosferdeki karbon deposuna zaten önemli ölçüde etkide bulunan Avustralya orman yangınlarında da açıkça görülmüştü. Bağlantılar bununla da sınırlı değil. Aşırı sıcak dalgaları, yabani yaşamı ve florayı öldürdüğü (kısacası ekosisteme zarar verdiği) için daha fazla su kıtlığına da yol açıyor ve buna bağlı olarak tarıma da zarar veriyor.</p>
<p>Sıcaklığın canlı yaşamını nasıl etkilediğini görmek içinse 1,5°C ile 2°C arasındaki olumsuz etki artışına bakmak yeterli. Öyle ki böcek ve bitki türleri %6 değil %18; omurgalı hayvanlar %4 değil %8 etkileniyor. Peki ama küresel ısınmadaki ortalamada kaç derecelik artış hangi yaşam formalarını etkiliyor?</p>
<p><strong>1,5-2 Derece</strong></p>
<ul>
<li>Orman kurbağası, kunduz ve ağaç kanguruları gibi nadir hayvan türleri, ısınma sonucu yaşam alanlarını kaybeder.</li>
<li>Canlı türlerinin üçte biri ekolojik stres altına girmeye başlar. Soyu tükenme tehdidi altındaki türler yok olmaya başlar, yok olma tehdidi yaşamayan, bugün yaygın miktarda bulunan türler bile tükenme stresi yaşar.</li>
<li>Kuzey Kutbu’nun yaklaşık 5 milyon kilometrekarelik permafrost alanı erir. Bu da yaşamları buzun varlığına bağlı olan kutup ayıları ve deniz aygırları başta olmak üzere birçok deniz memelisinin yok olması demek.</li>
<li>Grönland geri dönüşü olmayan erime sürecine girer; dünyanın dört bir yanındaki kıyı ekosistemleri yok olmaya başlar.</li>
<li>Okyanus suyu asitlenir ve bize nefes veren mercan resiflerinin %70&#8217;i yok olur. Bu da deniz ekosisteminin çöküşünün başlangıcı demek.</li>
<li>Dünyanın dört bir yanındaki mercan resifleriyle beraber Dünya&#8217;nın en büyük mercan ekolojisi sistemi (Great Barrier Reef), 2030&#8217;a kadar büyük oranda tahrip olur.</li>
<li>Küresel insan nüfusunun en az %14&#8217;ü aşırı sıcaklık alanlarında yaşar.</li>
</ul>
<p><strong>3 Derece ve daha fazlası</strong></p>
<ul>
<li>Dünyanın akciğerleri olan ve dünyadaki biyoçeşitliliğin hatırı sayılır bir oranda yuvası olan Amazon ekosistemi yıkımın eşiğine gelir.</li>
<li>Buzulların neredeyse %40’ını daha fazla çözülmeye başlar ve neredeyse tüm mercan resifleri yok olarak gezegende nefes alınacak yer kalmaz.</li>
<li>Dünya 55 milyon yılın en sıcak dönemini yaşar: Bu da canlı yaşamının çökmesi anlamına gelir.</li>
<li>6. kitlesel yok oluş çağı başlamıştır.</li>
<li>İnsan ırkı yok olma uçurumunun dibindedir.</li>
</ul>
<p>Bu olası etkiler, gerçekleşmesi beklenen bütüncül bir çöküşün yalnızca satır başları.</p>
<h4><strong>4) Kaç milyar insan etkilenecek? </strong></h4>
<p>En az bir milyar insanın, küresel sıcaklıktaki her 1°C artış için göç edeceği veya dayanılmaz sıcaklıklarla cebelleşmek zorunda kalacağını gösteren bir araştırmaya göre, iklim krizinin insana maliyeti, daha önce düşünüldüğünden daha sert olacak ve geniş alana yayılacak. Ve bunun gerçekleşmesi için tarih yakın!</p>
<p>İlgili çalışma, emisyonların yükseldiği en kötü senaryoda, şu anda dünya nüfusunun üçte birine ev sahipliği yapan bölgelerin, 50 yıl içinde Sahra’nın en sıcak bölgeleri kadar sıcak olacağını gösteriyor. En iyimser görünümde bile 1,2 milyar insan, insanların en az 6.000 yıldır gelişip serpildiği “rahat” iklim koşullarının dışında yaşayacak.</p>
<p>Çalışmanın yazarları, türümüzün bu kadar savunmasız olmasını beklemedikleri için bulgulara şaşırdıklarını söylüyor. Exeter Üniversitesi’nden Tim Lenton, “Sayılar şaşırtıcı. Onları ilk gördüğümde iki kere bakma ihtiyacı hissettim,” diyor ve ekliyor, “Daha önce genellikle kıyamet olarak kabul edilen kritik iklim eşikleri üzerinde çalıştım. Ama bu bulgu bugüne kadarki en yıkıcısı oldu.”</p>
<p><strong>Küresel ısınma daha çok insanı “yaşanmaza yakın” sıcaklıklara maruz bırakıyor</strong></p>
<p>Ulusal Bilimler Akademisi (PNAS) dergisinde yayınlanan çalışma, iklim değişikliğine fizik veya iktisat sorunu olarak bakmak yerine insan yaşam alanlarını nasıl etkilediğini inceledi.</p>
<p>İnsanlığın büyük çoğunluğu, bugüne kadar ortalama yıllık sıcaklıkların 6°C ila 28°C olduğu bölgelerde yaşıyordu. Bu, insan sağlığı ve gıda üretimi için ideal aralık olarak biliniyor. Ancak bu “rahat aralık&#8221; bozuluyor! İklim değişikliğine neden olan küresel ısınma, gün geçtikçe daha çok insanı, “yaşanmaza yakın” olarak tanımlanan eşiğe doğru itiyor.</p>
<p>İnsanlık, okyanuslardan daha hızlı ısınan karalarda yoğunlaştığı ve gelecekteki nüfus artışımız, Afrika ve Asya’nın zaten sıcak bölgelerinde olacağı için bu sıcaklıklara karşı özellikle hassas. Bu demografik faktörlerin bir sonucu olarak küresel sıcaklıklar bu yüzyılın sonuna doğru 3°C’ye ulaştığında ortalama bir insan 7,5°C sıcaklık artışı hissedecek.</p>
<p><strong>Bu seviye, dünya nüfusunun yaklaşık % 30’unun, ortalama 29°C sıcaklık olarak tanımlanan aşırı sıcakta yaşayacağını gösteriyor. Bu koşullar bugün Sahra’nın en sıcak bölgelerinin dışında son derece nadir.</strong> Ancak 3°C’lik küresel ısınmayla bu daha olağan hale gelecek ve Hindistan’da 1,2 milyar, Nijerya’da 485 milyon ve Pakistan, Endonezya ve Sudan’ın her birinde 100 milyondan fazla insanı kapsayacak. Bu durumda ise göç etmek zorunda kalacaklar ve gıda üretim sistemlerinde de zorluklar yaşanacak.</p>
<p>Çalışmanın baş yazarlarından Wageningen Üniversitesi’nden Prof. Marten Scheffer, “29°C’nin üzerindeki ortalama sıcaklıkların ‘yaşanamaz’ olduğunu söylemek doğru olur. Hareket etmeli ya da adapte olmalısınız. Ancak adaptasyonun da sınırları var. Yeterli paranız ve enerjiniz varsa klima kullanabilir ve gıdaya ulaşabilirsiniz. Ancak çoğu insan için bu mümkün değil,” diyerek durumun vahametini gözler önüne seriyor.</p>
<p>“İnsan ırkının bu kadar hassas olduğunu düşünmüyorduk,” diyor Scheffer ve ekliyor, “Kendimizi ‘hemen adapte olabilir’ zannediyoruz. Çünkü kıyafet, ısıtma ve iklimlendirme kullanıyoruz. Aslında, insanların büyük çoğunluğu şimdi daha önce hiç olmadığı kadar oynak bir iklim eşiğinin içinde yaşıyor. Önümüzdeki 50 yılda son 6000 yıldan daha fazla değişiklik olacak.”</p>
<p>Çalışmanın yazarları, karar vericileri emisyon kesintilerini hızlandırmaları ve yığın göçleriyle başa çıkmak için birlikte çalışmaları gerektiği konusunda uyarıyor. Çünkü kaçınılabilecek her bir derecelik ısınma derecesi, bir milyar insanın “yaşanabilir” iklim ortamından çıkmasını önleyecek. Nanjing Üniversitesi’nden Xu Chi ise “Çocuklarımızı, öngörülen değişikliğin getirebileceği potansiyel olarak muazzam sosyal gerilimlere karşı korumak için küresel bir yaklaşıma ihtiyacımız olacak” diyor.</p>
<div id="attachment_18800" style="width: 727px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-18800" class="wp-image-18800 size-full" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/06/ar-scaklklar-g.png" alt="" width="717" height="370" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/06/ar-scaklklar-g.png 717w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/06/ar-scaklklar-g-300x155.png 300w" sizes="auto, (max-width: 717px) 100vw, 717px" /><p id="caption-attachment-18800" class="wp-caption-text">50 yıl içinde sera gazı emisyonları artmaya devam ederse Hindistan’daki 1,2 milyar insan Sahara kadar “dayanılmaz” sıcak bölgelerde yaşayacak. Ardından 458 milyon insanla Nijerya ve 185 milyon insanla Pakistan geliyor. (Grafik: The Guardian)</p></div>
<p>&nbsp;</p>
<h4><strong>5) Nasıl engel olabiliriz?</strong></h4>
<p>1,5 ˚C ısınmayı engellemek için zaten çok fazla enerji santrali ve araba ürettiğimizi söyleyen uzmanlar, kömür ve doğal gaz tesislerini kapatıp yeni binalar inşa etmeyi bırakmazsak Paris Anlaşması’nda belirlenen hedefleri kaçırmaya mahkûm olacağımızı söylüyor. Kısacası: Fosil yakıtlardan vazgeçmez ve betonlaşmaya devam edersek sonumuz kötü olacak.</p>
<p>Hatırlamak gerekirse bilim insanları 2010 yılında, iklim değişikliğinin yavaşlaması için politik, teknolojik ve jeofizik sistemlerde ataletten kurtulmak gerektiği konusunda uyarmıştı. 1,3°C’lik bir jeofiziksel ısınma taahhüdü belirlenirken fosil yakıt sisteminde alternatifler geliştirmek için “olağanüstü çaba sarf edilmediği sürece” olumsuz etkinin katlanarak devam edeceğini vurgulamışlardı. <em>Nature&#8217;</em>da yayınlanan bu makalenin ardından Paris Anlaşması’nın bir uzantısı olan IPCC Raporu gereği asgari sınır olarak 1,5°C belirlenmişti. Ancak karar vericiler uyuşukluk halinde; fosil yakıtları bugün olduğunun üçte ikisi oranında düşürsek bile 2 ˚C sıcaklık artışı kaçınılmaz olacak.</p>
<p>Buradaki temel sonuç çarpıcı! Bilim insanlarının bizi on yıllardır uyarmasına rağmen gezegeni tehlikeye atacak bir sistem inşa ettik ve durmadan devam ediyoruz. Şimdi çok daha sert bir toplumsal soru sormamız gerekiyor: Mevcut enerji altyapısının büyük ve pahalı kısımlarını, ekonomik ömrünün bitiminden on yıl önce nasıl kapatabiliriz? Sonuçta santraller milyarlarca dolara mâl olabilir ve yarım yüzyıl boyunca çalışabilir.</p>
<p>İklim değişikliğinin etkilerini azaltmak için diğer seçenekler, mevcut enerji altyapısını iklim emisyon hedeflerini yakalayan sistemlere uyarlamayı veya emisyonları atmosferden karbondioksiti giderebilecek araçlarla dengelemeyi içerebilir. Ancak bunların ikisi de pahalı yöntemler. Peki ama canlı yaşamını kurtarmaya değmez mi? Kaliforniya Üniversitesi’nde doçent olan Steven Davis, “Endüstrinin olduğu gibi kapatılamayacak trilyonlarca dolarlık varlığı var, bu yüzden bunu hızlandırmanın bir yolunu bulmalıyız,” diyor.</p>
<p><strong>Enerji sistemini yenilemek gerekiyor</strong></p>
<p>Bilim insanları, enerji santrali, taşıt, endüstriyel kazan ve soba gibi büyük karbondioksit kaynaklarını izleyen küresel veri kümelerini bir araya getirerek bir çalışma yaptı. Tüm bu araçlar birlikte, yaklaşık 660 milyar metrik ton sera gazı üretiyorlar. Yani 1,5°C ile sınırlandırılması için tahmin edilen aralığın en üst noktası olan 580 milyar tonun üzerinde. Çalışma daha tarım ve hayvancılık gibi alanlardan gelen güçlü emisyonları içeren sera gazı kaynaklarını ele almıyor bile.</p>
<p>Hal böyleyken dünya daha fazla enerji altyapısı inşa etmekle meşgul. Araştırmacılar, halihazırda mevcut “planlanan, izin verilen veya yapım aşamasında olan” elektrik santrallerinin, yaklaşık 200 milyar ton ilave karbondioksit yayacağını söylüyor. Bu tesislerin çoğu Çin, Hindistan ve gelişmekte olan dünyanın geri kalan kısmında bulunuyor. <strong>Araştırmalar, sanayinin durması gerektiğini söyledikçe sanayi, enerji altyapısını daha fazla sera gazı yayacak şekilde artırmaya devam ediyor.</strong></p>
<p>Planlanan yeni tesislerden kaynaklanan emisyonlar, mevcut sistemlerden kaynaklanan sera gazı salımına yaklaşık 850 milyar ton daha ekleyerek 1,170 ila 1,500 milyar ton arasında değişen bir salıma neden olacak ki bunun anlamı 2 ˚C sıcaklık artışı demek ve yukarıda belirtiğimiz gibi 2 ˚C ve sonrası da yaşamın sona ermesi demek.</p>
<h4><strong>6) Dünya 2100&#8217;e kadar ne kadar ısınacak?</strong></h4>
<p>Diyelim ki hiçbir önlem almamakta kararlıyız, o zaman ne olacak? Kimse mevcut pandeminin küresel ısınmaya nasıl etki edeceğini ya da potansiyel bir iklim felaketinden kaçınmak için karar vericileri bir araya getirip getiremeyeceğini bilmiyor. Ancak iklim araştırmacılarının, farklı ısınma seviyelerinde ne tür problemler ortaya çıkabileceğini keşfetmeleri gerekiyor. Yukarıda saydıklarımızdan daha büyük, zincirleme etkiler söz konusu olabilir. Bunu açıklığa kavuşturmak için çalışan bilim insanları, insanlığın karşılaşabileceği gelecek senaryolarını temsil etmeyi amaçlayan bir dizi iklim modellemeleri yapıyor.</p>
<p>Söz konusu senaryoları ortaya koyan modellemelerdeki amaç, farklı politikaların, karbon emisyonlarını nasıl değiştirebileceğini ve gezegenin buna nasıl tepki vereceğini araştırmak ve Dünya’nın farklı sosyo-ekonomik yollara nasıl tepki verebileceğine dair projeksiyonlar sağlamak. Yelpazenin bir ucunda iyimser senaryolar var: Hükümetlerin yoksulluğu ve eşitsizliği azaltan adımlarla birlikte düşük karbon teknolojilerini geliştirmek için güçlerini birleştirdiği bir senaryo. Diğer uçta ise ülkelerin ucuz fosil yakıt kullanımlarını artırdığını ve her ne pahasına olursa olsun ekonomik büyümeyi sürdürdükleri senaryo. Bu simülasyonlar, önümüzdeki yıllarda iklim araştırmalarına ve önümüzdeki yıl gerçekleşmesi planlanan yeni Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) tarafından belirlenecek politikalara ışık tutabilir.</p>
<p><strong>Gelecek senaryolarını anlamak: SSP ve RCP’ler</strong></p>
<p>Aşağıdaki verdiğimiz grafiği anlamanız için bu bölümü okumanız gerekiyor: Modelleme analizleri, temelde iki ana parametre üzerinden belirleniyor. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) 6. Değerlendirme Raporu’nda kullanılan <strong>SSP: Ortak Sosyoekonomik Patikalar (Shared Socioeconomic Pathways) </strong>ve 2100 yılındaki CO2 konsantrasyonları öngören <strong>RCP: Temsili Konsantrasyon Rotaları (Representative Concentration Pathways).</strong></p>
<p>IPCC’ye göre SSP’ler, iklim politikası müdahalesi yokluğundaki sosyoekonomik kalkınmaya dair alternatif gelecekleri öngörüyor. SSP’ler, iklim değişikliğinin gelecekteki olası etkileri, kırılganlıklar, uyum (adaptasyon) ve emisyon azaltımı (mitigasyon) bileşenlerini bir araya getirerek hem uyum hem de emisyon azaltımına ilişkin zorlukları ele alarak kapsamlı bir çerçeve sunuyor.</p>
<p><strong>5 ayrı SSP senaryosu: </strong></p>
<p><strong>SSP1:</strong> Sürdürülebilirlik &#8211; Yeşil yoldan gitmek (Emisyon azaltımı ve uyuma ilişkin kayda değer ilerleme)</p>
<p><strong>SSP2:</strong> Yolun Ortası (Emisyon azaltımı ve uyuma ilişkin orta karar ilerleme kaydedilmesi)</p>
<p><strong>SSP3:</strong> Bölgesel rekabet &#8211; Engebeli bir yol (Emisyon azaltımı ve uyum hedeflerinin uzağında kalınması)</p>
<p><strong>SSP4:</strong> Eşitsizlik &#8211; Bölünmüş bir yol (Emisyon azaltımı konusunda yeterli, uyum konusunda yetersiz ilerleme.)</p>
<p><strong>SSP5:</strong> Fosil Yakıt Temelli Kalkınma – Otobandan gitmek (Emisyon azaltımına ilişkin yetersiz, uyum konusunda yeterli ilerleme)</p>
<p>Bir diğer senaryo parametresi ise RCP’ler. RCP ile bütünleşen RCP&#8217;ler, insanlığın aldığı/almadığı önlenleri kısaca özetliyor. 2100 yılındaki CO2 konsantrasyonlarını öngören RCP tipleri şunlar:</p>
<p><strong>RCP 8.5:</strong> Emisyon artışı 2100’e kadar devam ediyor</p>
<p><strong>RCP 6.0:</strong> Emisyon yüzyılın son çeyreğinde düşüşe geçiyor</p>
<p><strong>RCP 4.5:</strong> Emisyon yüzyılın ortalarından itibaren düşüşe geçiyor</p>
<p><strong>RCP3-PD / RCP2.6:</strong> Emisyonlar yüzyılın ilk çeyreğinde düşüşe geçiyor</p>
<p>SSP temelli sosyoekonomik ve RCP temelli iklim projeksiyonlar bir araya geldiğinde iklim değişikliği etkileri ve politika analizlerini bütünleştirebilmek için kullanışlı bilgiler elde ediyoruz. Bu sebeplerden dolayı bütünleşik iklim araştırmaları ve politika ilişkili senaryolar sadece azaltım için değil, sosyo-ekonomik uyum arayışlarını da göstermeyi amaçlıyor.</p>
<div id="attachment_18801" style="width: 1332px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-18801" class="wp-image-18801 size-full" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/06/gelecek-senaryolar.png" alt="" width="1322" height="1036" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/06/gelecek-senaryolar.png 1322w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/06/gelecek-senaryolar-300x235.png 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/06/gelecek-senaryolar-1024x802.png 1024w" sizes="auto, (max-width: 1322px) 100vw, 1322px" /><p id="caption-attachment-18801" class="wp-caption-text">GELECEK SENARYOLARI: Araştırmacılar, farklı gelişim aralıklarını ve iklimi nasıl değiştireceklerini araştırmak için Ortak Sosyoekonomik Patikalar (SSP’ler) adı verilen senaryolar geliştirdiler. Bunlar Temsili Konsantrasyon Rotaları (RCP’ler) olarak adlandırılan eski senaryoları tamamlıyor. (Grafik: Nature)</p></div>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Anlattıklarımızdan hiçbir şey anlamadıysanız özetleyelim:</strong> Karar vericiler ve onlara baskı yapacak olan bizler, bilim insanlarını dikkate alırsak, yani en iyi senaryonun (<strong>RCP3-PD / RCP2.6</strong>) gerçekleşmesini başarırsak sıcaklıkları düşürerek (1,5˚ C&#8217;nin altında tutarak) küresel ısınmanın gücünü, karbondioksit konsantrasyonu ve emisyonlarını da düşürmüş olacağız. Bu yaşam demek!</p>
<p>Ancak bugün hiçbir şey yapmadan oturursak birkaç on yıl içinde en kötü senaryonun (<strong>RCP 8.5</strong>) tohumlarını atmış olacağız: Sıcaklık ortalama 5˚ C artacak ve 2100&#8217;e kalmadan -yaşamın yalnızca bir parçası olarak- diğer tüm canlılarla birlikte yok olup gideceğiz! Türkçesi: Doğadan üstün olmadığımızı, yalnızca bir parçası olduğumuzu anlamak için geç kalmış olacağız.</p>
<p>Bir tarafta yaşam diğer tarafta ölüm var: Seçim bizim!</p>
<h5><strong>Yazı:</strong> Batuhan Sarıcan (<a href="mailto:batusarican@gmail.com">batusarican@gmail.com</a>)</h5>
<p><strong>Kaynakça: </strong></p>
<p><a href="https://www.theguardian.com/environment/2020/may/05/one-billion-people-will-live-in-insufferable-heat-within-50-years-study">https://www.theguardian.com/environment/2020/may/05/one-billion-people-will-live-in-insufferable-heat-within-50-years-study</a></p>
<p><a href="https://www.sciencenews.org/article/climate-deadly-extreme-temperature-predictions-already-here">https://www.sciencenews.org/article/climate-deadly-extreme-temperature-predictions-already-here</a></p>
<p><a href="https://www.nature.com/articles/d41586-020-01125x">https://www.nature.com/articles/d41586-020-01125x</a></p>
<p><a href="https://d2hawiim0tjbd8.cloudfront.net/downloads/ataletin_bedeli_rapor___yeryuzu_dernegi___ab.pdf">https://d2hawiim0tjbd8.cloudfront.net/downloads/ataletin_bedeli_rapor___yeryuzu_dernegi___ab.pdf</a></p>
<p><a href="https://www.mgm.gov.tr/iklim/iklim-degisikligi.aspx?s=senaryolar">https://www.mgm.gov.tr/iklim/iklim-degisikligi.aspx?s=senaryolar</a></p>
<p><a href="https://science.sciencemag.org/content/329/5997/1330">https://science.sciencemag.org/content/329/5997/1330</a></p>
<p><a href="https://www.technologyreview.com/2019/07/01/102897/weve-already-built-too-many-power-plants-and-cars-to-prevent-15-c-of-warming/">https://www.technologyreview.com/2019/07/01/102897/weve-already-built-too-many-power-plants-and-cars-to-prevent-15-c-of-warming/</a></p>
<p><a href="https://www.nature.com/articles/d41586-019-02071-z">https://www.nature.com/articles/d41586-019-02071-z</a></p>
<p><a href="https://www.wwf.org.uk/updates/our-warming-world-how-much-difference-will-half-degree-really-make">https://www.wwf.org.uk/updates/our-warming-world-how-much-difference-will-half-degree-really-make</a></p>
<p>Jeffrey D. Sachs, <strong>Sürdürülebilir Kalkınma Çağı</strong>. Çev: B. Gönülşen, Yeditepe Üniversitesi Yayınevi</p>
<p>Mark Lynas, <strong>Karbon Ayak İziniz</strong>. Çev: N. Kutluğ, Açık Radyo Kitapları</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/asiri-sicakliklar-ve-gezegenin-gelecegi">Aşırı sıcaklıklar ve gezegenin geleceği</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">18798</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Dijital ölçü : 30 – 30 – 30</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tanol-turkoglu/dijital-olcu-30-30-30</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tanol Türkoglu]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 30 Oct 2019 14:37:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tanol Türkoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[dijitalleşme]]></category>
		<category><![CDATA[gelecek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=15746</guid>

					<description><![CDATA[<p>90-60-90 ölçüsü dijitalleşiyor. Gizemli yeni oran 30-30-30! Mucidi ise geçtiğimiz haftalarda Davos’ta yapılan Dünya Ekonomik Forumu zirvesinde konuşan Jack Ma. Ma; dijital dünyada şimdiye dek yapılmış olan en büyük halka arzın mimarı; Alibaba.com e-ticaret sitesinin kurucusu. Ma, devlet yöneticileri öncelikli olmak üzere liderlere üç tane 30 tavsiye etmekte. Birinci 30 yeni teknolojilerin yaygınlaşması için gerekli olan süre. Ma, yeni teknolojilerin ortaya çıkıp gündelik hayata yaygın şekilde entegre olmasının, iki aşamada ve toplam elli yıl aldığını belirtiyor. Bu elli yılın ilk yirmi yılı teknolojilerin icadı ve yükselişi. Sonraki otuz yıl ise gündelik hayatın değişmez bir parçası haline gelmesi için gereken yaygınlaşma süreci. İkinci 30; otuzundaki renkli kuşak; dijital yerliler. Ma, dünya liderlerinin bugün otuz yaşında olan gençlere odaklanmalarını tavsiye ediyor. Sebep ortada. Bugünün otuz yaş nüfusu gelecek otuz yılda dünya yönetimini (de dünya nüfusunu da) ele geçirecek. Üçüncü 30, diğerlerinden daha sıradışı. Küçük ya da ortaboy işletmelerin en çok otuz kişilik olmasını öneriyor Ma; daha fazla değil. Ma’ya göre Amazon, eBay, Facebook, Google, Alibaba gibi firmalar, geçen yirmi senenin icatları. Şimdi sıra bunların yaygınlaştırılmasına geldi. Bugüne dek bu siteler ve işaret ettikleri şeyler yaygınlaşmadı mı ki Ma, gelecek otuz yılı daha yolun başı gibi değerlendiriyor? Malum “Altına Hücum!” varsa altını ilk kazananlar, altın kazanmaya gidenlere malzeme satanlardır. ABD’deki Seattle şehrinin yöneticileri zamanında bunu akıl etmişler. Alaska’da altın aramak üzere son büyük yerleşim merkezi olan Seattle’a gelenlerin (alınan bir karar ile), şehirden belli malzemelere sahip olmadan çıkmaları yasaklanmış! Şimdi de dijital “ileri” teknolojilerin, ekmek-su gibi gündelik hayata dahil edilmesi süreci başlıyor. Geçen yirmi sene içinde erken kalkıp yol alanlar, gelecek otuz senenin hasılatını toplamak üzere pozisyon almış durumdalar. Ma’nın değerlendirmesine göre dijital alanda (eticaret, arama motoru, sosyal medya vb) macera aramaya gerek yok artık. Bu dünyayı yönlendiren devler belli oldu; köşeler tutuldu. Son köye kadar bunun yaygınlaştırılmasına geldi sıra; tüm dünyada! Bu yaygınlaştırma sürecinde kim akıllı çözümler bulursa, parayı da onlar kazanacak. Bir başka deyişle bir sonraki Facebook’u, Amazon’u icat etmeye çalışmaya gerek yok. Fırsat bu icatları kullanacak insan sayısını artırmak. Çünkü daha hala dünyanın ancak yarısı internete erişebiliyor. Erişebilenlerin oluşturduğu ekonomik büyüklük ise hala marjinal. Gelecek otuz sene içinde e-ticaret ile ticaret arasındaki fark ortadan kalkacak. Bugün e-ticaret dediğimiz şey, yarının standart ticaret modeli olacak. E-ticaretin yaygınlaştırılması ve gündelik hayata dahil edilmesi bu anlama gelmekte. Örneğin ülkemizde e-ticaretin perakende cirosundan aldığı pay yüzde 2. Otuz sene sonra bu oran %98’e ulaşmalı; Ma’nın yolundan gidilerek. Alibaba sitesinin karizmatik lideri Ma’nın çizdiği yol doğru mu? Yoksa yeni yeni rakipler çıkmasın diye hedef mi şaşırtıyor? Yeni icatlar çıkmasın; bugünün dijital devleri yeni rakiplerle mücadele etmek zorunda kalmasın diye. Ölmez sağ kalırsak, otuz sene sonra bunun cevabını öğreneceğiz. Tanol Türkoğlu / tanolturkoglu@gmail.com *Bu yazı Ocak 2017&#8217;de HBT Dergi&#8217;de yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tanol-turkoglu/dijital-olcu-30-30-30">Dijital ölçü : 30 – 30 – 30</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>90-60-90 ölçüsü dijitalleşiyor. <strong>Gizemli yeni oran 30-30-30!</strong> Mucidi ise geçtiğimiz haftalarda <strong>Davos</strong>’ta yapılan Dünya Ekonomik Forumu zirvesinde konuşan <strong>Jack Ma</strong>. Ma; dijital dünyada şimdiye dek yapılmış olan en büyük halka arzın mimarı; <strong>Alibaba.com</strong> e-ticaret sitesinin kurucusu.</p>
<p>Ma, devlet yöneticileri öncelikli olmak üzere liderlere <strong>üç tane 30 tavsiye etmekte</strong>. <strong>Birinci 30</strong> <strong>yeni teknolojilerin yaygınlaşması</strong> için gerekli olan süre. Ma, yeni teknolojilerin ortaya çıkıp gündelik hayata yaygın şekilde entegre olmasının, iki aşamada ve toplam elli yıl aldığını belirtiyor. Bu elli yılın ilk yirmi yılı teknolojilerin icadı ve yükselişi. Sonraki otuz yıl ise gündelik hayatın değişmez bir parçası haline gelmesi için gereken yaygınlaşma süreci.</p>
<p><strong>İkinci 30;</strong> otuzundaki renkli kuşak; <strong>dijital yerliler</strong>. Ma, dünya liderlerinin bugün otuz yaşında olan gençlere odaklanmalarını tavsiye ediyor. Sebep ortada. Bugünün otuz yaş nüfusu gelecek otuz yılda dünya yönetimini (de dünya nüfusunu da) ele geçirecek. <strong>Üçüncü 30</strong>, diğerlerinden daha sıradışı. Küçük ya da ortaboy işletmelerin en çok otuz kişilik olmasını öneriyor Ma; daha fazla değil.</p>
<p>Ma’ya göre <strong>Amazon, eBay, Facebook, Google, Alibaba</strong> gibi firmalar, geçen yirmi senenin icatları. Şimdi sıra bunların yaygınlaştırılmasına geldi. Bugüne dek bu siteler ve işaret ettikleri şeyler yaygınlaşmadı mı ki Ma, gelecek otuz yılı daha yolun başı gibi değerlendiriyor?</p>
<p>Malum <strong>“Altına Hücum!”</strong> varsa altını ilk kazananlar, altın kazanmaya gidenlere malzeme satanlardır. ABD’deki <strong>Seattle</strong> şehrinin yöneticileri zamanında bunu akıl etmişler. <strong>Alaska</strong>’da altın aramak üzere son büyük yerleşim merkezi olan Seattle’a gelenlerin (alınan bir karar ile), şehirden belli malzemelere sahip olmadan çıkmaları yasaklanmış!</p>
<p>Şimdi de <strong>dijital “ileri” teknolojilerin</strong>, ekmek-su gibi gündelik hayata dahil edilmesi süreci başlıyor. Geçen yirmi sene içinde erken kalkıp yol alanlar, gelecek otuz senenin hasılatını toplamak üzere pozisyon almış durumdalar. Ma’nın değerlendirmesine göre dijital alanda (eticaret, arama motoru, sosyal medya vb) macera aramaya gerek yok artık. Bu dünyayı yönlendiren devler belli oldu; köşeler tutuldu.</p>
<p>Son köye kadar bunun yaygınlaştırılmasına geldi sıra; tüm dünyada! Bu yaygınlaştırma sürecinde kim <strong>akıllı çözümler bulursa</strong>, parayı da onlar kazanacak. Bir başka deyişle bir sonraki Facebook’u, Amazon’u icat etmeye çalışmaya gerek yok. Fırsat bu icatları kullanacak insan sayısını artırmak. Çünkü daha hala dünyanın ancak yarısı internete erişebiliyor. Erişebilenlerin oluşturduğu ekonomik büyüklük ise hala marjinal.</p>
<p>Gelecek otuz sene içinde <strong>e-ticaret ile ticaret arasındaki fark</strong> ortadan kalkacak. Bugün e-ticaret dediğimiz şey, yarının standart ticaret modeli olacak. E-ticaretin yaygınlaştırılması ve gündelik hayata dahil edilmesi bu anlama gelmekte. Örneğin ülkemizde e-ticaretin perakende cirosundan aldığı pay yüzde 2. Otuz sene sonra bu oran %98’e ulaşmalı; Ma’nın yolundan gidilerek.</p>
<p>Alibaba sitesinin karizmatik lideri <strong>Ma’nın çizdiği yol doğru mu?</strong> Yoksa yeni yeni rakipler çıkmasın diye hedef mi şaşırtıyor? Yeni icatlar çıkmasın; bugünün dijital devleri yeni rakiplerle mücadele etmek zorunda kalmasın diye. Ölmez sağ kalırsak, otuz sene sonra bunun cevabını öğreneceğiz.</p>
<p><strong>Tanol Türkoğlu / <a href="mailto:TanolTurkoglu@Gmail.com">tanolturkoglu@gmail.com</a></strong></p>
<p><strong><em><br />
*Bu yazı Ocak 2017&#8217;de HBT Dergi&#8217;de yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tanol-turkoglu/dijital-olcu-30-30-30">Dijital ölçü : 30 – 30 – 30</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">15746</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Geleceği icat edebilen, geleceğin de liderin olacak</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/gelecegi-icat-edebilen-gelecegin-de-liderin-olacak</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Altaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 29 Oct 2019 07:46:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoyaşam]]></category>
		<category><![CDATA[endüstri 4.0]]></category>
		<category><![CDATA[endüstri 5.0]]></category>
		<category><![CDATA[gelecek]]></category>
		<category><![CDATA[sanayi 5.0]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=15730</guid>

					<description><![CDATA[<p>Geçenlerde gazeteleri karıştırırken, gelişmiş ülkelerin Endüstri 4.0 ile koştukları dünyada sanayicimizin hayatta kalabilme çabalarını okudum: Zekâ ve yetenekte geri olmayan bizler, Cumhuriyet’in ilk yıllarında her türlü yokluğa rağmen mucizeler yaratmışız. Ancak her nedense bugün, Endüstri 4.0 içerisinde ülkemize başkalarının biçeceği rolün ne olacağını düşünür ve bekler hâle gelmişiz. Acaba başarının reçetesini neden kaybettik? Başkan Obama, konuk editör olduğu bir derginin 12 Ekim sayısında diyordu ki: “Geçtiğimiz yıl en beğendiğim film “the Martian” idi. Beni filmde en çok etkileyen şey, insanların yaratıcılığa, gerçeğe, düşünmeye ve en önemlisi birbirlerine olan güvene dayalı bir yaklaşımla, neredeyse tüm problemlerin müspet ilim ile çözülebileceğini göstermesiydi”.  Dünyaya ilham olan kişiler bizler olamaz mıyız? Daha 1971’de, Xerox’un Palo Alto Araştırma Merkezinde (PARC) görevli olan Alan Kay, “Geleceği tahmin etmenin en iyi yolu geleceği icat etmektir” demişti. İşte lider olabilmenin sırrı da burada: Geleceği icat edebilen geleceğin de liderin olacak.  Endüstri 5.0 devrimi başladı Dünya Endüstri 4.0’e ayak uydurmaya çabalarken, ABD’de Endüstri 5.0 devrimi ile geleceği icat etme konusunda çoktandır çalışıyor. Kimileri hâlâ Endüstri 5.0 için insan ve robotların işbirliği yapacakları bir üretim modelini tanımlarken, ABD’de bu devrim, köklü değişimlerin birden fazla cephede eş güdümü ile sürüyor. Endüstri 5.0, kendinden önceki devrimler gibi anî olmayacak: Yıkıcı teknolojilerin Endüstri 4.0’ü belli alanlarda geliştireceği, bir kısım alanlarda ise onun yerine geçeceği bir süreci yaratarak oluşuyor. Örneğin, biyonik bilimi, uzayda kolonileşme, uzay madenciliği ve nano teknoloji gibi dallar, bilişim ve sosyal medya uygulamalarının ekonomik kaldıraç görevi yaparak dolaylı olarak desteklediği bir ortamda yeşeriyor. Doğadan ders alınıyor ABD’nin başı çektiği biyonik alanında, doğayı taklit eden teknolojiler ve sentetik biyoloji ile yepyeni hammaddeler, sentetik yakıttan ilâca birçok ürün sürdürülebilir şekilde üretiliyor. Hattâ genetiği programlanmış canlı varlıklar bu süreçlerde kullanılıyor. Yapay DNA kullanarak datayı kodlamak ve çok uzun süre saklamak mümkün oluyor. Örneğin Microsoft® ile Washington Üniversitesi’nin ortak çalışmaları ile, şu ana dek her 10 yılda bir yenilenmesi gereken data arşivleri, yapay DNA’ya kodlanarak on binlerce yıl saklanabilecek hâle geliyor. Ay’a dönülüyor Asteroidlerin uzay madenciliği limanları olarak kullanımı uzun süredir gündemde. İnsan türünün devamı için uzayın kolonileştirilmesi düşüncesi de yeni değil. Özel sektör 2018 yılından itibaren insanlı uçuşlara hazırlık için gerekli malzemelerin Mars’a gönderilmesini, 2024’te de ilk insanlı uçuşunu planlıyor. Bu amaçla Ay’ın bir uzay istasyonu olarak kullanılması için Ay’a dönüş konusunda çalışmalar sürdürülüyor. Bütün bu çabalar yenilikçi yan teknolojileri de davet ediyor. Örneğin, sonuçları henüz tartışmalı olsa da, İngiliz Roger Shawyer’in buluşu olan EM Motoru üzerinde NASA’nin yaptığı çalışmalar ile uzay yolculuklarının daha hızlı ve verimli yapılabilmesi konusu araştırılıyor Uzay asansörü gerçek oluyor Nanoteknoloji konusunda geçen hafta çıkan bir habere göre, MIT (Massachusetts Institute of Technology) çeliğin sadece yüzde 5’i kadar yoğun ve çelikten 10 kat daha sağlam bir malzeme geliştirdi. Bu roketsiz uzay yolculuğunu mümkün kılacak uzay asansörü için çok önemli bir adım. Ancak her şeyin başında bütün bu çabaları destekleyecek ekonomik güçlülük şart.  Bilişim teknolojilerindeki gelişmelere paralel olarak, ortaya çıkan Whatsap, Twitter, Facebook gibi sosyal medya uygulamaları, yaşamsal önemi olan ekonomik güç için kaldıraç görevi yapıyorlar. Örneğin bir avuç insanın kurduğu Whatsap, 1 milyar kullanıcı kitlesi ile 19 milyar USD değere ulaştı. Peki bu çabalarda bizler neredeyiz? Yüksek teknoloji için gerekli olan ekonomik gücü tetikleyecek yenilikleri Türkiye icat edemez mi? İsterse eder. Ancak geleceği icat etmek için önce hayâl etmek gerek. Bunun için de hayâl etmeyi sağlayacak ortamı oluşturmak şart. Serdar Kıykıoğlu / serdar.kiykioglu@gmail.com &#160; *Bu yazı Ocak 2017&#8217;de HBT Dergi&#8217;de yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/gelecegi-icat-edebilen-gelecegin-de-liderin-olacak">Geleceği icat edebilen, geleceğin de liderin olacak</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Geçenlerde gazeteleri karıştırırken, gelişmiş ülkelerin Endüstri 4.0 ile koştukları dünyada sanayicimizin hayatta kalabilme çabalarını okudum: Zekâ ve yetenekte geri olmayan bizler, Cumhuriyet’in ilk yıllarında her türlü yokluğa rağmen mucizeler yaratmışız.</p>
<p>Ancak her nedense bugün, Endüstri 4.0 içerisinde ülkemize başkalarının biçeceği rolün ne olacağını düşünür ve bekler hâle gelmişiz.</p>
<p>Acaba başarının reçetesini neden kaybettik?</p>
<p>Başkan Obama, konuk editör olduğu bir derginin 12 Ekim sayısında diyordu ki: <strong><em>“Geçtiğimiz yıl en beğendiğim film “the Martian” idi. Beni filmde en çok etkileyen şey, insanların yaratıcılığa, gerçeğe, düşünmeye ve en önemlisi birbirlerine olan güvene dayalı bir yaklaşımla, neredeyse tüm problemlerin müspet ilim ile çözülebileceğini göstermesiydi”. </em></strong></p>
<p>Dünyaya ilham olan kişiler bizler olamaz mıyız?</p>
<p>Daha 1971’de, Xerox’un Palo Alto Araştırma Merkezinde (PARC) görevli olan Alan Kay, “<strong><em>Geleceği tahmin etmenin en iyi yolu geleceği icat etmektir</em></strong>” demişti. İşte lider olabilmenin sırrı da burada: Geleceği icat edebilen geleceğin de liderin olacak.<strong> </strong></p>
<p><strong>Endüstri 5.0 devrimi başladı</strong></p>
<p>Dünya Endüstri 4.0’e ayak uydurmaya çabalarken, ABD’de Endüstri 5.0 devrimi ile geleceği icat etme konusunda çoktandır çalışıyor. Kimileri hâlâ Endüstri 5.0 için insan ve robotların işbirliği yapacakları bir üretim modelini tanımlarken, ABD’de bu devrim, köklü değişimlerin birden fazla cephede eş güdümü ile sürüyor.</p>
<p>Endüstri 5.0, kendinden önceki devrimler gibi anî olmayacak: Yıkıcı teknolojilerin Endüstri 4.0’ü belli alanlarda geliştireceği, bir kısım alanlarda ise onun yerine geçeceği bir süreci yaratarak oluşuyor.</p>
<p>Örneğin, <strong>biyonik bilimi, uzayda kolonileşme, uzay madenciliği ve nano teknoloji </strong>gibi dallar, bilişim ve sosyal medya uygulamalarının ekonomik kaldıraç görevi yaparak dolaylı olarak desteklediği bir ortamda yeşeriyor.</p>
<p><strong>Doğadan ders alınıyor</strong></p>
<p>ABD’nin başı çektiği biyonik alanında, doğayı taklit eden teknolojiler ve sentetik biyoloji ile yepyeni hammaddeler, sentetik yakıttan ilâca birçok ürün sürdürülebilir şekilde üretiliyor. Hattâ genetiği programlanmış canlı varlıklar bu süreçlerde kullanılıyor. Yapay DNA kullanarak datayı kodlamak ve çok uzun süre saklamak mümkün oluyor.</p>
<p>Örneğin Microsoft® ile Washington Üniversitesi’nin ortak çalışmaları ile, şu ana dek her 10 yılda bir yenilenmesi gereken data arşivleri, yapay DNA’ya kodlanarak on binlerce yıl saklanabilecek hâle geliyor.</p>
<p><strong>Ay’a dönülüyor</strong></p>
<p>Asteroidlerin uzay madenciliği limanları olarak kullanımı uzun süredir gündemde. İnsan türünün devamı için <strong>uzayın kolonileştirilmesi</strong> düşüncesi de yeni değil. <strong>Özel sektör</strong> 2018 yılından itibaren insanlı uçuşlara hazırlık için gerekli malzemelerin Mars’a gönderilmesini, 2024’te de ilk insanlı uçuşunu planlıyor. Bu amaçla Ay’ın bir uzay istasyonu olarak kullanılması için Ay’a dönüş konusunda çalışmalar sürdürülüyor.</p>
<p>Bütün bu çabalar <strong>yenilikçi yan teknolojileri de davet</strong> ediyor. Örneğin, sonuçları henüz tartışmalı olsa da, İngiliz <strong>Roger Shawyer</strong>’in buluşu olan EM Motoru üzerinde NASA’nin yaptığı çalışmalar ile uzay yolculuklarının daha hızlı ve verimli yapılabilmesi konusu araştırılıyor</p>
<p><strong>Uzay asansörü gerçek oluyor</strong></p>
<p>Nanoteknoloji konusunda geçen hafta çıkan bir habere göre, MIT (Massachusetts Institute of Technology) çeliğin sadece yüzde 5’i kadar yoğun ve <strong>çelikten 10 kat daha sağlam</strong> bir malzeme geliştirdi. Bu roketsiz uzay yolculuğunu mümkün kılacak uzay asansörü için çok önemli bir adım.</p>
<p><strong>Ancak her şeyin başında bütün bu çabaları destekleyecek ekonomik güçlülük şart. </strong></p>
<p>Bilişim teknolojilerindeki gelişmelere paralel olarak, ortaya çıkan <strong>Whatsap, Twitter, Facebook</strong> gibi sosyal medya uygulamaları, yaşamsal önemi olan ekonomik güç için kaldıraç görevi yapıyorlar. Örneğin bir avuç insanın kurduğu Whatsap, 1 milyar kullanıcı kitlesi ile 19 milyar USD değere ulaştı.</p>
<p><strong>Peki bu çabalarda bizler neredeyiz</strong>? Yüksek teknoloji için gerekli olan ekonomik gücü tetikleyecek yenilikleri Türkiye icat edemez mi? İsterse eder.</p>
<p>Ancak geleceği icat etmek için önce hayâl etmek gerek. Bunun için de hayâl etmeyi sağlayacak ortamı oluşturmak şart.</p>
<p><strong>Serdar Kıykıoğlu / <a href="mailto:serdar.kiykioglu@gmail.com">serdar.kiykioglu@gmail.com</a></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>*Bu yazı Ocak 2017&#8217;de HBT Dergi&#8217;de yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/gelecegi-icat-edebilen-gelecegin-de-liderin-olacak">Geleceği icat edebilen, geleceğin de liderin olacak</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">15730</post-id>	</item>
		<item>
		<title>HBT Dergi 184. Sayı – 4 Ekim 2019</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/dergi-sayilari/hbt-dergi-184-sayi-4-ekim-2019</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Altaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Oct 2019 13:12:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dergi Sayıları]]></category>
		<category><![CDATA[antibiyotik]]></category>
		<category><![CDATA[beyin araştırmaları]]></category>
		<category><![CDATA[büyük istanbul depremi]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[e-sigara]]></category>
		<category><![CDATA[gelecek]]></category>
		<category><![CDATA[iletişim]]></category>
		<category><![CDATA[internet]]></category>
		<category><![CDATA[kefir]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=15416</guid>

					<description><![CDATA[<p>Marmara Depremi: Son bilgiler &#8211; Sinan Özeren Deprem tahmininde yapay zekâ başarılı Nasıl bir gelecek? &#8211; Doğan Kuban 2019 TÜİK internet verileri &#8211; Tanol Türkoğlu Birlikte düşünelim: İletişim &#8211; Ali Akurgal Beyin okuma: Bir bilim kurgu gerçekleşiyor! &#8211; Kadircan Keskinbora Zamanın belleği &#8211; Pınar Aydın O&#8217;Dwyer Yardıma koşma eğilimi doğuştan geliyor E-sigara (3) &#8211; Mustafa Çetiner Boyun fıtığı: Ne yapmalıyız? &#8211; Adnan Apti Kefirin yararları saymakla bitmez! Antibiyotik dirençliği endişe verici boyutta Ayakta çalışmak yararlı olabilir ama doğru koşullarda Mağaza ve müşteri arasındaki &#8216;arayüz&#8217;: Vitrin &#8211; Nazlı Nazende Yıldırım Çin&#8217;de ters tepen ormanlaştırma Elektrikli yılan balığı: Doğanın 860 voltluk elektroşok silahı Sayılarımıza ulaşmak için tıklayınız</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/dergi-sayilari/hbt-dergi-184-sayi-4-ekim-2019">HBT Dergi 184. Sayı – 4 Ekim 2019</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignright size-medium wp-image-15414" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/184-251x300.jpg" alt="" width="251" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/184-251x300.jpg 251w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/184-856x1024.jpg 856w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/184.jpg 1654w" sizes="auto, (max-width: 251px) 100vw, 251px" />Marmara Depremi: Son bilgiler &#8211; Sinan Özeren<br />
Deprem tahmininde yapay zekâ başarılı<br />
Nasıl bir gelecek? &#8211; Doğan Kuban<br />
2019 TÜİK internet verileri &#8211; Tanol Türkoğlu<br />
Birlikte düşünelim: İletişim &#8211; Ali Akurgal<br />
Beyin okuma: Bir bilim kurgu gerçekleşiyor! &#8211; Kadircan Keskinbora<br />
Zamanın belleği &#8211; Pınar Aydın O&#8217;Dwyer<br />
Yardıma koşma eğilimi doğuştan geliyor<br />
E-sigara (3) &#8211; Mustafa Çetiner<br />
Boyun fıtığı: Ne yapmalıyız? &#8211; Adnan Apti<br />
Kefirin yararları saymakla bitmez!<br />
Antibiyotik dirençliği endişe verici boyutta<br />
Ayakta çalışmak yararlı olabilir ama doğru koşullarda<br />
Mağaza ve müşteri arasındaki &#8216;arayüz&#8217;: Vitrin &#8211; Nazlı Nazende Yıldırım<br />
Çin&#8217;de ters tepen ormanlaştırma<br />
Elektrikli yılan balığı: Doğanın 860 voltluk elektroşok silahı</p>
<p><a href="http://www.herkesebilimteknoloji.com/1-abonelik">Sayılarımıza ulaşmak için tıklayınız</a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/dergi-sayilari/hbt-dergi-184-sayi-4-ekim-2019">HBT Dergi 184. Sayı – 4 Ekim 2019</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">15416</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Hayal kurmak ve özgür olmak</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ali-akurgal/hayal-kurmak-ve-ozgur-olmak</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ali Akurgal]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Oct 2019 07:40:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ali Akurgal]]></category>
		<category><![CDATA[gelecek]]></category>
		<category><![CDATA[hayal kurmak]]></category>
		<category><![CDATA[özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[ulaşım]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=15402</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yeniliğe giden yolun başlangıç noktası hayal kurmak. Hayal kuramıyorsanız, başkasının hayalleri ile “idare etmeniz” gerekiyor. Ülkemizde, hayal kurma alışkanlığını giderek kaybediyoruz. Eğitim sistemimiz, bize “sorunlarımıza hangi çözümlerin çare olacağını giderek daha fazla gösteren” bir şekle dönüşüyor. Böyle yetişmiş kişi, çözümü ezberletilmemiş bir sorunla karşılaşınca kendisi çözüm üretemiyor. İşin başı eğitim diyoruz ya, ne tür bir eğitim derseniz, insanların sorunları için kendi çözümlerini hayal etmelerini ve hayal ettiklerini hayata geçirmeleri için gerekli bilgi ve öğrenme altyapısını sağlayan bir eğitim. Bu da yeterli değil, kişinin hayal kurması, toplumun ya da devletin baskısı ile kısıtlanıyorsa, gene bir yere varamıyorsunuz. Tam özgürlük gerek. Hiçbir fikrin “zararlı” olarak nitelenmediği bir çevre gerek. Hayal etmekte sınır olmamalı. Ama, gerçekleştirilebilir, ayakları, en azından birkaç tanesi yere basan hayaller kurmalısınız. Hayatımıza giren birçok yenilik, bilim-kurgu filmlerinde hayal edilerek başladı. Star Trek (Uzay Yolu) dizisinde üst düzey mürettebatın gemi ile iletişim kurduğu “cep telefonları” günümüzde o dizide hayal edilenin çok ötesinde yeteneklerle cebimizde. GSM yalnızca çeyrek asırdır kullanımda. Ama hemen hepimiz, sanki atalarımız bile cep telefonu kullanırmış gibi onu benimsemiş durumdayız. Demek bunu hayal edenler güçlü ve gerçekçi bir hayal süreci yaşamışlar. GSM, AB’de yönlendirici gücün “Avrupa’nın bir ucundan diğerine kesintisiz iletişim sağlayacak bir hücresel sistem” tanımı ile ayakları ciddi biçimde yere basan bir hayal olarak başladı. Öyle bir başarıya ulaştı ki, bırakın Avrupa’yı, dünyanın her yerinde kesintisiz çalışıyor. Burada teknolojik yenilik kadar, işletme yöntemindeki yeniliğin de (rakiplerin işbirliği) payı var. Üzerine, GSM telefonların ABD’deki benzerlerine göre daha küçük ve hafif olması da eklenince başarı geldi. Demek ki: “Hayal edeceğiz”, “Özgür olacağız”. Ufukları zorlayalım: Gelecekte şehir içi ulaşım Ne yazık ki, şehirlerimizi planlı biçimde kuramıyoruz. İnsanlar kuralsız olarak yerleşiyorlar, onlara medeniyet (yol, su, elektrik, belediye hizmetleri gaz ve iletişim) sonradan sağlanıyor. Ulaşım en son ele alınıyor. Toplu taşıma olanakları keşke yeterli olarak her noktaya ulaşsa, şehir içinde araç kullanmaya hiç gerek kalmasa. Ama günümüzdeki şehirleşme yapısı ve ulaşım mantığı çerçevesinde olmuyor. Üstelik, şehir içini çözseniz bile, şehir dışına çıktığınızda bir araç kullanmanız, dahası, onu evinize yakın bir yerde tutmanız gerekiyor. Hayal kurmadan bir “yenilik” yapılamıyor, gelişmiş ülkelerde dile getirilen ama yakın zamanda uygulama olanağı pek olmayan, bilim-kurgu filmlerindeki fantezilerden öteye geçemeyen çözümlere bakalım: İBB’nin Sahilyolu’nda kiralık bisiklet bulundurması gibi, tek kişilik, iki kişilik, çok kişilik taşıt araçlarının bir elektronik çağrı ile kapınıza geleceği; sizi istediğiniz yere şoförsüz olarak götüreceği kişisel ulaşım sistemi yakın zamanda pek mümkün görünmüyor. Olsa, şoförsüz olduklarından tampon tampona yol alabilecek, böylece yolu en verimli şekilde kullanacaklar. Ama, şehir içinde elektrikli araçların yaygınlaşması, hattâ belediyelerin şehrin hava kalitesini korumak için elektrikli araçları zorunlu tutması gündeme geliyor. Bu araçları “yolda giderken temassız şarj etme” düşüncesi de yer etmeye başladı. Enerjili alan dışına çıkınca da, aküden yola devam. Enerjisi ile yola “bağımlı” olan bu araçlar, gideceği yere doğru izleyeceği yolu en kısa süreli kılmak için de bir trafik yönetim sistemi tarafından yönlendirilecek. Teknolojik darboğazlar enerjinin depolanması ve aktarımı. Günümüzde, benzinliğe gittiğinizde deponuza 2 dakikada 50 litre yakıt dolduruyorlar ve siz bununla 700km yol gidebiliyorsunuz. Buna yakın bir çözüm gerek. Ali Akurgal</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ali-akurgal/hayal-kurmak-ve-ozgur-olmak">Hayal kurmak ve özgür olmak</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yeniliğe giden yolun başlangıç noktası hayal kurmak. Hayal kuramıyorsanız, başkasının hayalleri ile “idare etmeniz” gerekiyor. Ülkemizde, hayal kurma alışkanlığını giderek kaybediyoruz. Eğitim sistemimiz, bize “sorunlarımıza hangi çözümlerin çare olacağını giderek daha fazla gösteren” bir şekle dönüşüyor. Böyle yetişmiş kişi, çözümü ezberletilmemiş bir sorunla karşılaşınca kendisi çözüm üretemiyor.</p>
<p>İşin başı eğitim diyoruz ya, ne tür bir eğitim derseniz, <strong>insanların sorunları için kendi çözümlerini hayal etmelerini ve hayal ettiklerini hayata geçirmeleri için gerekli bilgi ve öğrenme altyapısını sağlayan bir eğitim</strong>. Bu da yeterli değil, kişinin hayal kurması, toplumun ya da devletin baskısı ile kısıtlanıyorsa, gene bir yere varamıyorsunuz. Tam özgürlük gerek. Hiçbir fikrin “zararlı” olarak nitelenmediği bir çevre gerek.</p>
<p>Hayal etmekte sınır olmamalı. Ama, gerçekleştirilebilir, ayakları, en azından birkaç tanesi yere basan hayaller kurmalısınız. Hayatımıza giren birçok yenilik, bilim-kurgu filmlerinde hayal edilerek başladı. Star Trek (Uzay Yolu) dizisinde üst düzey mürettebatın gemi ile iletişim kurduğu “cep telefonları” günümüzde o dizide hayal edilenin çok ötesinde yeteneklerle cebimizde. GSM yalnızca çeyrek asırdır kullanımda. Ama hemen hepimiz, sanki atalarımız bile cep telefonu kullanırmış gibi onu benimsemiş durumdayız. Demek bunu hayal edenler güçlü ve gerçekçi bir hayal süreci yaşamışlar.</p>
<p>GSM, AB’de yönlendirici gücün “Avrupa’nın bir ucundan diğerine kesintisiz iletişim sağlayacak bir hücresel sistem” tanımı ile ayakları ciddi biçimde yere basan bir hayal olarak başladı. Öyle bir başarıya ulaştı ki, bırakın Avrupa’yı, dünyanın her yerinde kesintisiz çalışıyor. Burada teknolojik yenilik kadar, işletme yöntemindeki yeniliğin de (rakiplerin işbirliği) payı var. Üzerine, GSM telefonların ABD’deki benzerlerine göre daha küçük ve hafif olması da eklenince başarı geldi.</p>
<p>Demek ki: “Hayal edeceğiz”, “Özgür olacağız”.</p>
<p><strong>Ufukları zorlayalım: Gelecekte şehir içi ulaşım</strong></p>
<p>Ne yazık ki, şehirlerimizi planlı biçimde kuramıyoruz. İnsanlar kuralsız olarak yerleşiyorlar, onlara medeniyet (yol, su, elektrik, belediye hizmetleri gaz ve iletişim) sonradan sağlanıyor. Ulaşım en son ele alınıyor. Toplu taşıma olanakları keşke yeterli olarak her noktaya ulaşsa, şehir içinde araç kullanmaya hiç gerek kalmasa. Ama günümüzdeki şehirleşme yapısı ve ulaşım mantığı çerçevesinde olmuyor. Üstelik, şehir içini çözseniz bile, şehir dışına çıktığınızda bir araç kullanmanız, dahası, onu evinize yakın bir yerde tutmanız gerekiyor.</p>
<p>Hayal kurmadan bir “yenilik” yapılamıyor, gelişmiş ülkelerde dile getirilen ama yakın zamanda uygulama olanağı pek olmayan, bilim-kurgu filmlerindeki fantezilerden öteye geçemeyen çözümlere bakalım: İBB’nin Sahilyolu’nda kiralık bisiklet bulundurması gibi, tek kişilik, iki kişilik, çok kişilik taşıt araçlarının bir elektronik çağrı ile kapınıza geleceği; sizi istediğiniz yere şoförsüz olarak götüreceği kişisel ulaşım sistemi yakın zamanda pek mümkün görünmüyor. Olsa, şoförsüz olduklarından tampon tampona yol alabilecek, böylece yolu en verimli şekilde kullanacaklar.</p>
<p>Ama, şehir içinde elektrikli araçların yaygınlaşması, hattâ belediyelerin şehrin hava kalitesini korumak için elektrikli araçları zorunlu tutması gündeme geliyor. Bu araçları “yolda giderken temassız şarj etme” düşüncesi de yer etmeye başladı. Enerjili alan dışına çıkınca da, aküden yola devam. Enerjisi ile yola “bağımlı” olan bu araçlar, gideceği yere doğru izleyeceği yolu en kısa süreli kılmak için de bir trafik yönetim sistemi tarafından yönlendirilecek. Teknolojik darboğazlar enerjinin depolanması ve aktarımı. Günümüzde, benzinliğe gittiğinizde deponuza 2 dakikada 50 litre yakıt dolduruyorlar ve siz bununla 700km yol gidebiliyorsunuz. Buna yakın bir çözüm gerek.</p>
<p><strong>Ali Akurgal</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ali-akurgal/hayal-kurmak-ve-ozgur-olmak">Hayal kurmak ve özgür olmak</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">15402</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Konferans: Yarının harika çocukları insan mı, robot mu?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/duyurular/konferans-yarinin-harika-cocuklari-insan-mi-robot-mu</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Apr 2019 13:36:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Duyuru ve Etkinlikler]]></category>
		<category><![CDATA[bahçeşehir üniversitesi]]></category>
		<category><![CDATA[cem say]]></category>
		<category><![CDATA[çocuklar]]></category>
		<category><![CDATA[gelecek]]></category>
		<category><![CDATA[konferans]]></category>
		<category><![CDATA[tanol türkoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[türker kılıç]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=13417</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dijital Kültür ve Yapay Zeka &#8211; 12 Yarının harika çocukları insan mı, robot mu? Yoksa gün gelecek çocuğumuza dijital eğitim hapı mı yutturacağız? İnsan mı daha hızlı öğrenecek, robot mu? Yapay zeka, eğitimi nasıl şekillendirecek? Bir robot ile bir insan yavrusunu öğrenme süreçlerine soksak, rekabet ve üstünlükleri, yetenek ve zekaları konusunda neler söyleyebiliriz? Tanol Türkoğlu, Türker Kılıç ve Cem Say konuyu farklı açılardan ele alacak ve tartışacaklar. Ayrıca Cem Say &#8220;50 Soruda Yapay Zeka&#8221; ve Tanol Türkoğlu da &#8220;Dijital Racon&#8221; kitaplarını imzalayacak. 6 Nisan Cumartesi günü, saat 17:00’de Bahçeşehir Üniversitesi Beşiktaş Kampüsü&#8217;nde gerçekleştireceğimiz konferansa davetlisiniz. https://www.facebook.com/events/278002066424627/ Facebook üzerinden canlı yayın yapacağız. Etkinlik ücretsizdir. Tarih: 6 Nisan 2019 Saat: 17:00 Yer: BAU Beşiktaş Kampüsü</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/duyurular/konferans-yarinin-harika-cocuklari-insan-mi-robot-mu">Konferans: Yarının harika çocukları insan mı, robot mu?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>Dijital Kültür ve Yapay Zeka &#8211; 12</strong></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-13418" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/04/nisan-konfi.png" alt="" width="500" height="375" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/04/nisan-konfi.png 800w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/04/nisan-konfi-300x225.png 300w" sizes="auto, (max-width: 500px) 100vw, 500px" /></p>
<p>Yarının harika çocukları insan mı, robot mu? Yoksa gün gelecek çocuğumuza dijital eğitim hapı mı yutturacağız? İnsan mı daha hızlı öğrenecek, robot mu? Yapay zeka, eğitimi nasıl şekillendirecek? Bir robot ile bir insan yavrusunu öğrenme süreçlerine soksak, rekabet ve üstünlükleri, yetenek ve zekaları konusunda neler söyleyebiliriz?</p>
<p><a href="http://www.herkesebilimteknoloji.com/k/yazarlar/tanol-turkoglu">Tanol Türkoğlu</a>, Türker Kılıç ve <a href="http://www.herkesebilimteknoloji.com/k/yazarlar/cem-say">Cem Say</a> konuyu farklı açılardan ele alacak ve tartışacaklar.</p>
<p>Ayrıca Cem Say &#8220;<a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/kitaplar/50-soruda-yapay-zeka">50 Soruda Yapay Zeka</a>&#8221; ve Tanol Türkoğlu da &#8220;<a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/kitaplar/dijital-racon">Dijital Racon</a>&#8221; kitaplarını imzalayacak.</p>
<p>6 Nisan Cumartesi günü, saat 17:00’de Bahçeşehir Üniversitesi Beşiktaş Kampüsü&#8217;nde gerçekleştireceğimiz konferansa davetlisiniz.</p>
<p><a href="https://www.facebook.com/events/278002066424627/">https://www.facebook.com/events/278002066424627/</a></p>
<p>Facebook üzerinden canlı yayın yapacağız.</p>
<p>Etkinlik ücretsizdir.</p>
<p>Tarih: 6 Nisan 2019<br />
Saat: 17:00<br />
Yer: BAU Beşiktaş Kampüsü</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/duyurular/konferans-yarinin-harika-cocuklari-insan-mi-robot-mu">Konferans: Yarının harika çocukları insan mı, robot mu?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">13417</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Avrupa Zaman Makinesi yapacak</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/avrupa-zaman-makinesi-yapacak</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Edip Emil Öymen]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 22 Mar 2019 08:23:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edip Emil Öymen]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[antik dönem]]></category>
		<category><![CDATA[avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[çatalhöyük]]></category>
		<category><![CDATA[dijital harita]]></category>
		<category><![CDATA[geçmiş]]></category>
		<category><![CDATA[gelecek]]></category>
		<category><![CDATA[göbeklitepe]]></category>
		<category><![CDATA[google]]></category>
		<category><![CDATA[internet]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[italya]]></category>
		<category><![CDATA[myspace]]></category>
		<category><![CDATA[tarih]]></category>
		<category><![CDATA[venedik]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<category><![CDATA[zaman makinesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=13364</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Dijital belleği nasıl koruyacağız? Nerede, nasıl saklayacağız?” diye dertlenen bilimcileri bu sayfada son haftalarda anlatırken, şu haber çıkageldi: Facebook’tan önceki sosyal medya platformu MySpace’in 2003-2015 arasına ait bütün arşivi bir teknik hata sonucu silinmiş. 50 milyondan fazla mp3 müzik dosyası, milyonlarca fotoğraf, videolar&#8230; MySpace, 2005-09 arasında dünyanın en büyük sosyal paylaşım platformuydu. O kadar popülerdi ki medya imparatoru Rupert Murdoch’un News Corporation’ı 2005’te 580 milyon dolara satın almıştı. 2006’da ABD’de Google’dan bile fazla tıklanan bir siteydi. Ama Facebook çıkageldi. Nasıl ki Google, rakiplerine göre “daha akıllı” bir algoritmayla çalışmaya başladıysa, Facebook da öyleydi. Farklıydı. MySpace tercih edilmez oldu. Tasarım yenileme girişimlerine rağmen geride kaldı. 2016’da bile hâlâ 50 milyon tekil ziyaretçisi vardı. Ama şu sırada MySpace, dünyadaki web trafiği içinde 4 bin 227’inci sırada. Bu düşüşe rağmen, arşivinin yok olması hiç gerekmiyordu. Ama o da oldu. “Dijital verileri/bilgiyi nasıl saklasak da saklasak?” projelerinin vehim/sanrı olmadığını gösteren yepyeni bir örnek işte&#8230; Avrupa’nın Zaman Makinesi Analog veri/bilgiyi dijitale dönüştürerek güvenli bir şekilde saklamak, paylaşmak, bundan yeni veri/bilgi üretmek amacıyla 33 Avrupa ülkesi (AB üyesi olsun-olmasın) bir araya gelerek, şimdiye kadar örneği görülmemiş bir tarih-kültür mirası “ortak havuzu” başlatıyorlar. 278 kurum, 7 ulusal kütüphane, 19 devletin arşivleri, 95 üniversite ve araştırma kurumu, 30 Avrupa şirketi, 18 devlet kurumu ve büyük müzeler, ellerindeki tarih-kültür mirasını tek bir kaynakta toplayacak: Zaman Makinesi. https://timemachine.eu/ Bu sözcük, “hemen anlaşılsın” diye seçilmiş belli ki. Ama bir bakıma da bilimkurguyu akla getiriyor: Zamanda geriye gitmek&#8230; Aslında, anlatılmak istenilen gerçekten o: Polonya’sından Portekiz’ine, İngiltere’sinden Slovakya’sına kadar Avrupa devletleri 2 bin yıllık ortak Avrupa tarih ve kültür bilgisini “bütün halinde” sunacak. Burada sadece 28AB üyesi değil, başkaları da var: Bosna, Gürcistan, İsrail, Sırbistan (o bile!), ve hatta ABD (Carnegie Mellon Teknik Üniversitesi, Stanford, Columbia). Listede Rusya yok. Türkiye yok. 10 yılda adım adım&#8230; Avrupa’yı (Rusya ve Türkiye dışında) bu kadar kapsayan bir tarih-kültür ortak havuzu fikri “pat diye” oluşmadı elbette. Yıllar önceki Europeana Projesi, şimdikinin başlangıcı sayılır. Europeana, AB ülkelerinin ortak kültür-sanat havuzu olarak 2008’de çalışmaya başlamıştı. Aradan geçmiş 10 yıl, ve bu fikir, şimdi çok daha geniş kapsamlı bir tarih-kültür bilgisi havuzuna büyüyor. Amacı: Avrupa’nın gelmiş geçmiş bütün bilgisini bir araya toplamak, değerlendirmek. Burada bugün Avrupa müzeleri, sanat galerisi, kütüphane ve arşivlerinden 58 milyon sanat, kitap, film, müzik eserleri hepsi bir arada, herkesin kullanımına açık. www.europeana.eu AB içinde, bu konuda en faal ülkelerden Avusturya da yine 2008’de Uluslararası Arşiv Araştırmaları Merkezi (ICARUS) adlı bir proje başlatmıştı. Arşivlerde defterler, ciltler, dosyalar, kutular, kağıt ruloları halinde saklanan veri/bilgi/belgeleri dijital ortama dönüştürerek, dünyanın kullanımına açmayı öngörüyordu. Avusturya’da başlayıp şimdi 34 ülke (Avrupa, Kanada, ABD dahil. Yine Türkiye dışında) ve 180 arşiv/kurumun katıldığı çok-ortaklı bir platform olarak sürüyor. icar-us.eu Zaman Makinesi ne yapacak? Avrupa tarih ve kültürünü dijital arşivleme projesini İsviçre/Lozan Bilim ve Teknik Üniversitesi (EPFL) yönetecek. 2000-2017 döneminde 245 startup’ın kuruluşuna katkı sağladıkları, sadece 2017’de 4 bin 200 bilimsel makale yayınladıkları için –haklı olarak- övünüyorlar. AB Komisyonu, Zaman Makinesi için şimdilik 1 milyon Euro ayırdı. Bu miktar, sadece “Proje ne işe yarayacak? Nasıl bir yarar sağlayacak?” sorularına cevap aramak için: Start-up başlangıç sermayesi gibi. Zaman Makinesi hem Avrupa’nın bütünü, hem de şehirleri ölçeğinde çalışacak. Örneğin, Venedik tarihini dijital ortama aktarma projesi yıllardır zaten sürüyordu. Bunu örnek alacak diğer şehirler de sırada. Dijitalleşme, sadece bilgi ve iletişim teknolojilerini değil, sosyal ve beşeri bilimleri de (tarih, sosyoloji, antropoloji, güzel sanatlar gibi) dönüştürecek. Örneğin Venedik’in şehirleşmesi, nüfus yapısı, geçmiş dönem sanayisi, yaşam biçimi, uzun bir liste üzerinden, o şehri “o şehir” yapan bütün görünür ve görünmez tarih-kültür varlıkları etkileşimli (interaktif) dijital ortama aktarılacak. Şehri, o balçık zemine tutunduran ahşap temellerin sayılmasına kadar. Venedik Zaman Makinesi, Osmanlı tarihi açısından da  -belki bizde bile bilinmeyen- ayrıntıları gün yüzüne çıkartacaktır. Örneğin, Büyük Kanal’daki Türk Hanı (Fondaco dei Turchi) Osmanlı tüccarlarının 1621-1838 yıllarında ticaret yaptıkları görkemli bir binaydı. Şimdi Doğa Tarihi Müzesi. Acaba binanın içinde, duvarların arkasında yüzyıllardır saklı duran bir tarih var mıdır? Venedik dört boyutlu olacak Saklı bir tarih derken gizem değil, sadece “gözle görülmeyen” anlamına&#8230; BBC’nin “İtalya’nın Görünmeyen Şehirleri” dizisinde Floransa, Napoli ve Venedik’teki binaların üç boyutlu lazerle (Lidar) saptanan yapısal özellikleri, sadece belki uzman sanat tarihçilerinin bildiği ayrıntıları dünyada milyonlarca izleyiciye açmıştı. Örneğin Venedik’te eski yüzyıllarda Yahudilerin yaşamaya mecbur edildiği gettodaki bir binanın labirent gibi iç bölmelerinde “gizli” sinagogların varlığını dünya, Lidar teknolojisi sayesinde ilk kez gördü. Dizide, Venedik ve diğer şehirlerdeki diğer “gizli” yapısal özellikler de gösterilmişti. Şimdi bu teknoloji ve yapay zekâ, Venedik’i gizlisi-saklısı kalmayacak şekilde dijitale aktaracak. Bu projeyi Lozan Teknik Üniversitesi ile Venedik Ca’ Foscari Üniversitesi birlikte yürütüyor. Her şeyden önce, Venedik’in 1797’ye kadar bin yıl süren cumhuriyet dönemi ve sonrasına ait, uzunluğu 80 kilometreyi bulan şehir arşivi dijitale aktarılacak. Ama bu, “bizdeki” anlamda statik bir dijital arşivleme olmayacak. Venedik Arşivi’nin zenginliği nedeniyle, “Venedik, zamanının Google’ıydı” benzetmesi yapılır. Belgeleri dijitale aktarmak, işin sadece birinci adımı. Sonra, bunları konu kümelerine ayıracaklar. Her belgenin, şehrin neresine, hangi zamana ait olduğu saptanacak. Son hedef ise, bu büyük veriden hareketle Venedik tarihinin her hangi bir anına geri gidecek bir simülasyon yaratmak. Böylece, tarihi 4 boyutta görmek mümkün olacak (en, boy, yükseklik, zaman). Tarihi; söylentiyle, önyargı, efsane, varsayım, sınırlı veri/bilgiyle değil, mevcut bütün somut veri/bilgiyle yeniden yorumlamak, yazmak, anlamak için. Bu çok-engelli proje sadece Venedik’le sınırlı değil. Şimdiden Paris, Amsterdam, Kudüs başta 15 şehirde Zaman Makinesi çalışmaları başlatılıyor. Ve bu konu, tek bir yazı ile anlatılıp geçilemeyecek kadar çok boyutlu, anlamlı, zaman içinde çalışmalar arttıkça dallanıp budaklanacak dev bir proje. Avrupa tarihiyle iç içe bir Osmanlı/Türkiye ve İstanbul’un da bu projenin bir yerinde olması gerekirdi. İstanbul ve Türkiye’nin, Avrupa Zaman Makinesi’nde “öteki” olarak yer alacağı kesin.   Çatalhöyük’e de dijital harita Konuyla dolaylı bağlantılı olsa da “bizimle” ilgili olduğu için, burada aktarılması ­­­gereken güzel bir haber de var: Amerikan Paul Getty Vakfı, aralarında Çatalhöyük’ün de olduğu dört UNESCO Dünya Kültür Mirası’nın dijital envanterinin yapılması için 900 bin dolar hibe etti. Bunun 220 bin doları Çatalhöyük Projesi’ne harcanacak. Gerisi İtalya’da Pompei ve Floransa ile Brezilya’da bir projeye. Bilenlerden özür dileyerek, Çatalhöyük hakkında: Konya’nın 50 kilometre güneydoğusunda bir “neolitik dönem” kasabası. Yontma Taş Dönemi’nde Anadolu’da mağaralarda yaşayan insanların, avcılık ve toplayıcılıktan, yavaş yavaş yerleşik düzene geçmeye başladıkları, tarım ve hayvancılığı öğrendikleri Cilalı Taş (neolitik) Dönemi’ne ait. Burada 25 yıldır yıldır kazı yapılıyor. Kazı başkanlığını, önce Cambridge Üniversitesi’nde, sonra Stanford Üniversitesi’nde hoca olan Ian Hodder yönetiyor. Çatalhöyük, 1 Temmuz 2012’de UNESCO Dünya Miras Komitesi tarafından -fazla uzun bir gecikmeyle nihayet- Dünya Kültürel Miras Listesi’ne oy birliğiyle kabul edilmişti. Milattan Önce 7 bin yıllarında dünyada “ilk düzenli yerleşim yeri” sayılıyordu. Ta ki Göbeklitepe keşfedilene kadar&#8230; Dijital envanter sayesinde, Çatalhöyük’e ait kazılarda elde edilen bütün veriler listelenmiş olacak. Getty Vakfı’nın yanı sıra, bizzat Stanford Üniversitesi de kazıyla ilişkili her türlü faaliyet için parasal destek sağlıyor (Digital Humanities Grant). Ortadan kaybolmuş yapıların “bir zamanlar” neye benzediğini, dijital yöntemlerle bulup çıkartmak yeni bir tür dedektiflik artık. Bunun bize en yakın örneğini Amerikalı arkeolog Darius Arya ile İngiliz tarihçi Michael Scott verdiler. “Görünmez Antik Şehirler” adıyla Kahire ve Atina’dan sonra İstanbul için yaptıkları dijital haritalamada, şimdi sadece yıkıntısı kalan binaları ekranda “canlandırdılar.” Aralarında İstanbul’da Ahırkapı yöresinde Bizans’tan kalma Boukoleon Sarayı da vardı. Buranın bugünkü izbe, yıkıntı, tinerci yatağı, çöplük halini dünya, PBS (ABD Kamu Yayıncılık Kurumu) ve BBC’de yayınlanan programla gördü. İstanbul’da, dünyanın dikkatini ve övgüsünü çekecek bir restorasyon burada pekala yapılabilir. Edip Emil Öymen </p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/avrupa-zaman-makinesi-yapacak">Avrupa Zaman Makinesi yapacak</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Dijital belleği nasıl koruyacağız? Nerede, nasıl saklayacağız?” diye dertlenen bilimcileri bu sayfada son haftalarda anlatırken, şu haber çıkageldi: Facebook’tan önceki sosyal medya platformu MySpace’in 2003-2015 arasına ait bütün arşivi bir teknik hata sonucu silinmiş. 50 milyondan fazla mp3 müzik dosyası, milyonlarca fotoğraf, videolar&#8230;</p>
<p>MySpace, 2005-09 arasında dünyanın en büyük sosyal paylaşım platformuydu. O kadar popülerdi ki medya imparatoru Rupert Murdoch’un News Corporation’ı 2005’te 580 milyon dolara satın almıştı.</p>
<p>2006’da ABD’de Google’dan bile fazla tıklanan bir siteydi. Ama Facebook çıkageldi. Nasıl ki Google, rakiplerine göre “daha akıllı” bir algoritmayla çalışmaya başladıysa, Facebook da öyleydi. Farklıydı. MySpace tercih edilmez oldu. Tasarım yenileme girişimlerine rağmen geride kaldı.</p>
<p>2016’da bile hâlâ 50 milyon tekil ziyaretçisi vardı. Ama şu sırada MySpace, dünyadaki web trafiği içinde <a href="https://www.alexa.com/siteinfo/myspace.com">4 bin 227’inci sırada</a>.</p>
<p>Bu düşüşe rağmen, arşivinin yok olması hiç gerekmiyordu. Ama o da oldu. “Dijital verileri/bilgiyi nasıl saklasak da saklasak?” projelerinin vehim/sanrı olmadığını gösteren yepyeni bir örnek işte&#8230;</p>
<p><strong>Avrupa’nın Zaman Makinesi</strong></p>
<p>Analog veri/bilgiyi dijitale dönüştürerek güvenli bir şekilde saklamak, paylaşmak, bundan yeni veri/bilgi üretmek amacıyla 33 Avrupa ülkesi (AB üyesi olsun-olmasın) bir araya gelerek, şimdiye kadar örneği görülmemiş bir tarih-kültür mirası “ortak havuzu” başlatıyorlar.</p>
<p>278 kurum, 7 ulusal kütüphane, 19 devletin arşivleri, 95 üniversite ve araştırma kurumu, 30 Avrupa şirketi, 18 devlet kurumu ve büyük müzeler, ellerindeki tarih-kültür mirasını tek bir kaynakta toplayacak: Zaman Makinesi. <a href="https://timemachine.eu/">https://timemachine.eu/</a></p>
<p>Bu sözcük, “hemen anlaşılsın” diye seçilmiş belli ki. Ama bir bakıma da bilimkurguyu akla getiriyor: Zamanda geriye gitmek&#8230; Aslında, anlatılmak istenilen gerçekten o: Polonya’sından Portekiz’ine, İngiltere’sinden Slovakya’sına kadar Avrupa devletleri 2 bin yıllık ortak Avrupa tarih ve kültür bilgisini “bütün halinde” sunacak.</p>
<p>Burada sadece 28AB üyesi değil, başkaları da var: Bosna, Gürcistan, İsrail, Sırbistan (o bile!), ve hatta ABD (Carnegie Mellon Teknik Üniversitesi, Stanford, Columbia). Listede Rusya yok. Türkiye yok.</p>
<p><strong>10 yılda adım adım&#8230; </strong></p>
<p>Avrupa’yı (Rusya ve Türkiye dışında) bu kadar kapsayan bir tarih-kültür ortak havuzu fikri “pat diye” oluşmadı elbette. Yıllar önceki Europeana Projesi, şimdikinin başlangıcı sayılır.</p>
<p>Europeana, AB ülkelerinin ortak kültür-sanat havuzu olarak 2008’de çalışmaya başlamıştı. Aradan geçmiş 10 yıl, ve bu fikir, şimdi çok daha geniş kapsamlı bir tarih-kültür bilgisi havuzuna büyüyor.</p>
<p>Amacı: Avrupa’nın gelmiş geçmiş bütün bilgisini bir araya toplamak, değerlendirmek. Burada bugün Avrupa müzeleri, sanat galerisi, kütüphane ve arşivlerinden 58 milyon sanat, kitap, film, müzik eserleri hepsi bir arada, herkesin kullanımına açık. <a href="http://www.europeana.eu">www.europeana.eu</a></p>
<p>AB içinde, bu konuda en faal ülkelerden Avusturya da yine 2008’de Uluslararası Arşiv Araştırmaları Merkezi (ICARUS) adlı bir proje başlatmıştı. Arşivlerde defterler, ciltler, dosyalar, kutular, kağıt ruloları halinde saklanan veri/bilgi/belgeleri dijital ortama dönüştürerek, dünyanın kullanımına açmayı öngörüyordu.</p>
<p>Avusturya’da başlayıp şimdi 34 ülke (Avrupa, Kanada, ABD dahil. Yine Türkiye dışında) ve 180 arşiv/kurumun katıldığı çok-ortaklı bir platform olarak sürüyor. <a href="https://icar-us.eu/en/about-us/icarus-members/">icar-us.eu</a></p>
<p><strong>Zaman Makinesi ne yapacak?</strong></p>
<p>Avrupa tarih ve kültürünü dijital arşivleme projesini İsviçre/Lozan Bilim ve Teknik Üniversitesi (EPFL) yönetecek. 2000-2017 döneminde 245 startup’ın kuruluşuna katkı sağladıkları, sadece 2017’de 4 bin 200 bilimsel makale yayınladıkları için –haklı olarak- övünüyorlar.</p>
<p>AB Komisyonu, Zaman Makinesi için şimdilik 1 milyon Euro ayırdı. Bu miktar, sadece “Proje ne işe yarayacak? Nasıl bir yarar sağlayacak?” sorularına cevap aramak için: Start-up başlangıç sermayesi gibi.</p>
<p>Zaman Makinesi hem Avrupa’nın bütünü, hem de şehirleri ölçeğinde çalışacak. Örneğin, Venedik tarihini dijital ortama aktarma projesi yıllardır zaten sürüyordu. Bunu örnek alacak diğer şehirler de sırada.</p>
<p>Dijitalleşme, sadece bilgi ve iletişim teknolojilerini değil, sosyal ve beşeri bilimleri de (tarih, sosyoloji, antropoloji, güzel sanatlar gibi) dönüştürecek. Örneğin Venedik’in şehirleşmesi, nüfus yapısı, geçmiş dönem sanayisi, yaşam biçimi, uzun bir liste üzerinden, o şehri “o şehir” yapan bütün görünür ve görünmez tarih-kültür varlıkları etkileşimli (interaktif) dijital ortama aktarılacak. Şehri, o balçık zemine tutunduran ahşap temellerin sayılmasına kadar.</p>
<p>Venedik Zaman Makinesi, Osmanlı tarihi açısından da  -belki bizde bile bilinmeyen- ayrıntıları gün yüzüne çıkartacaktır. Örneğin, Büyük Kanal’daki Türk Hanı (Fondaco dei Turchi) Osmanlı tüccarlarının 1621-1838 yıllarında ticaret yaptıkları görkemli bir binaydı. Şimdi Doğa Tarihi Müzesi. Acaba binanın içinde, duvarların arkasında yüzyıllardır saklı duran bir tarih var mıdır?</p>
<p><strong>Venedik dört boyutlu olacak</strong></p>
<p>Saklı bir tarih derken gizem değil, sadece “gözle görülmeyen” anlamına&#8230; BBC’nin “İtalya’nın Görünmeyen Şehirleri” dizisinde Floransa, Napoli ve Venedik’teki binaların üç boyutlu lazerle (Lidar) saptanan yapısal özellikleri, sadece belki uzman sanat tarihçilerinin bildiği ayrıntıları dünyada milyonlarca izleyiciye açmıştı.</p>
<p>Örneğin Venedik’te eski yüzyıllarda Yahudilerin yaşamaya mecbur edildiği gettodaki bir binanın labirent gibi iç bölmelerinde “gizli” sinagogların varlığını dünya, Lidar teknolojisi sayesinde ilk kez gördü. Dizide, Venedik ve diğer şehirlerdeki diğer “gizli” yapısal özellikler de gösterilmişti.</p>
<p>Şimdi bu teknoloji ve yapay zekâ, Venedik’i gizlisi-saklısı kalmayacak şekilde dijitale aktaracak. Bu projeyi Lozan Teknik Üniversitesi ile Venedik Ca’ Foscari Üniversitesi birlikte yürütüyor. Her şeyden önce, Venedik’in 1797’ye kadar bin yıl süren cumhuriyet dönemi ve sonrasına ait, uzunluğu 80 kilometreyi bulan şehir arşivi dijitale aktarılacak. Ama bu, “bizdeki” anlamda statik bir dijital arşivleme olmayacak.</p>
<p>Venedik Arşivi’nin zenginliği nedeniyle, “Venedik, zamanının Google’ıydı” benzetmesi yapılır. Belgeleri dijitale aktarmak, işin sadece birinci adımı. Sonra, bunları konu kümelerine ayıracaklar. Her belgenin, şehrin neresine, hangi zamana ait olduğu saptanacak. Son hedef ise, bu büyük veriden hareketle Venedik tarihinin her hangi bir anına geri gidecek bir simülasyon yaratmak. Böylece, tarihi 4 boyutta görmek mümkün olacak (en, boy, yükseklik, zaman). Tarihi; söylentiyle, önyargı, efsane, varsayım, sınırlı veri/bilgiyle değil, mevcut bütün somut veri/bilgiyle yeniden yorumlamak, yazmak, anlamak için.</p>
<p>Bu çok-engelli proje sadece Venedik’le sınırlı değil. Şimdiden Paris, Amsterdam, Kudüs başta 15 şehirde Zaman Makinesi çalışmaları başlatılıyor. Ve bu konu, tek bir yazı ile anlatılıp geçilemeyecek kadar çok boyutlu, anlamlı, zaman içinde çalışmalar arttıkça dallanıp budaklanacak dev bir proje.</p>
<p>Avrupa tarihiyle iç içe bir Osmanlı/Türkiye ve İstanbul’un da bu projenin bir yerinde olması gerekirdi. İstanbul ve Türkiye’nin, Avrupa Zaman Makinesi’nde “öteki” olarak yer alacağı kesin. <strong> </strong></p>
<p><strong>Çatalhöyük’e de dijital harita</strong></p>
<p>Konuyla dolaylı bağlantılı olsa da “bizimle” ilgili olduğu için, burada aktarılması ­­­gereken güzel bir haber de var:</p>
<p>Amerikan Paul Getty Vakfı, aralarında Çatalhöyük’ün de olduğu dört UNESCO Dünya Kültür Mirası’nın dijital envanterinin yapılması için 900 bin dolar hibe etti. Bunun 220 bin doları Çatalhöyük Projesi’ne harcanacak. Gerisi İtalya’da Pompei ve Floransa ile Brezilya’da bir projeye.</p>
<p>Bilenlerden özür dileyerek, Çatalhöyük hakkında: Konya’nın 50 kilometre güneydoğusunda bir “neolitik dönem” kasabası. Yontma Taş Dönemi’nde Anadolu’da mağaralarda yaşayan insanların, avcılık ve toplayıcılıktan, yavaş yavaş yerleşik düzene geçmeye başladıkları, tarım ve hayvancılığı öğrendikleri Cilalı Taş (neolitik) Dönemi’ne ait.</p>
<p>Burada 25 yıldır yıldır kazı yapılıyor. Kazı başkanlığını, önce Cambridge Üniversitesi’nde, sonra Stanford Üniversitesi’nde hoca olan Ian Hodder yönetiyor.</p>
<p>Çatalhöyük, 1 Temmuz 2012’de UNESCO Dünya Miras Komitesi tarafından -fazla uzun bir gecikmeyle nihayet- Dünya Kültürel Miras Listesi’ne oy birliğiyle kabul edilmişti. Milattan Önce 7 bin yıllarında dünyada “ilk düzenli yerleşim yeri” sayılıyordu. Ta ki Göbeklitepe keşfedilene kadar&#8230;</p>
<p>Dijital envanter sayesinde, Çatalhöyük’e ait kazılarda elde edilen bütün veriler listelenmiş olacak. Getty Vakfı’nın yanı sıra, bizzat Stanford Üniversitesi de kazıyla ilişkili her türlü faaliyet için parasal destek sağlıyor (Digital Humanities Grant).</p>
<p>Ortadan kaybolmuş yapıların “bir zamanlar” neye benzediğini, dijital yöntemlerle bulup çıkartmak yeni bir tür dedektiflik artık. Bunun bize en yakın örneğini Amerikalı arkeolog Darius Arya ile İngiliz tarihçi Michael Scott verdiler.</p>
<p>“Görünmez Antik Şehirler” adıyla Kahire ve Atina’dan sonra İstanbul için yaptıkları dijital haritalamada, şimdi sadece yıkıntısı kalan binaları ekranda “canlandırdılar.”</p>
<p>Aralarında İstanbul’da Ahırkapı yöresinde Bizans’tan kalma Boukoleon Sarayı da vardı. Buranın bugünkü izbe, yıkıntı, tinerci yatağı, çöplük halini dünya, PBS (ABD Kamu Yayıncılık Kurumu) ve BBC’de <a href="https://www.youtube.com/watch?v=RAS7EIfF2VE">yayınlanan programla gördü</a>.</p>
<p>İstanbul’da, dünyanın dikkatini ve övgüsünü çekecek bir restorasyon burada pekala yapılabilir.</p>
<p><strong>Edip Emil Öymen </strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/avrupa-zaman-makinesi-yapacak">Avrupa Zaman Makinesi yapacak</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">13364</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
