<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>güneş arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/gunes/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/gunes</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Sat, 17 May 2025 07:29:34 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Aşırı sıcak havalarda yaşlılardan çok gençler ölüyor</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/asiri-sicak-havalarda-yaslilardan-cok-gencler-oluyor</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 17 May 2025 07:29:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gezegenimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[aşırı sıcak]]></category>
		<category><![CDATA[gençler]]></category>
		<category><![CDATA[güneş]]></category>
		<category><![CDATA[ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[sıcak]]></category>
		<category><![CDATA[yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[yaşlılar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=32432</guid>

					<description><![CDATA[<p>Amerika’da gerçekleştirilen son bir araştırma, aşırı sıcaklarda genç yetişkinlerin daha büyük risk altında olduklarını ortaya koydu. Gelecekte ölüm riskinin daha da artmasından endişe ediliyor. Columbia Üniversitesi bilim insanları, yirmi yılda toplanan verileri inceleyerek, yaşları 18 ve 35 arasında değişen genç yetişkinlerin aşırı sıcaklarda daha büyük tehdit altında olduklarını ortaya koydu. ABD’li bilim insanları Meksika’daki ölümler, sıcaklıklar ve nem arasındaki bağlantıyı incelediler. 1998 ila 2019 yılları arasında yaşanan aşırı sıcaklara bağlı 3300 ölüm vakasından üçte biri genç yetişkinlere ait. Fizyolojik açıdan bakıldığında genç yetişkinler en dayanıklı insanlar. Meksika’daki yaşlılar aşırı sıcaklardan çok orta dereceli soğukta ölüyorlar. Bebekler ve küçük çocuklar da sıcaklarda büyük risk altına giriyorlar, çünkü sıcağı daha çok aldıkları gibi verimli bir şekilde terleyemiyorlar. Ayrıca bağışıklık sistemleri hala tam gelişmediği için de ishal ve sıcak ve nemden kaynaklanan enfeksiyonlardan daha fazla etkileniyorlar. Araştırmacılara göre söz konusu yaş grubunda ölüm vakalarının fazla oluşunu, zorlu çalışma koşullarına bağlıyorlar. Genç Meksikalıların tarım ve inşaat gibi açık alanlarda çalışma olasılıkları daha yüksek. Bu yüzden de sıcak çarpması ve dehidrasyon riski daha yüksek. Açık havada yapılan zorlu sporların da rolü var. Meksika’da gerçekleştirilen daha önceki araştırmalar, çalışma çağındaki erkeklerin ölüm belgelerinde aşırı hava koşullarına bağlı ölüm nedenine oldukça sık rastlanıyor. Araştırmacılar sonuçların diğer bölgeler için de geçerli olabileceğini söylüyorlar. Özellikle Afrika ve Asya’da sıcaklığın ve nemin yüksek olduğu ülkeler için.  Bu bölgelerde de tarım alanlarında çalışan gençler arasında ölüm oranı daha yüksek olabilir diye düşünülüyor. İklim değişiminin sürmesi ve artan sıcak hava dalgaları nedeniyle bu riskin daha da artması öngörülüyor. Kaynak: https://www.science.org/doi/10.1126/sciadv.adq3367</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/asiri-sicak-havalarda-yaslilardan-cok-gencler-oluyor">Aşırı sıcak havalarda yaşlılardan çok gençler ölüyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1">Amerika’da gerçekleştirilen son bir araştırma, aşırı sıcaklarda genç yetişkinlerin daha büyük risk altında olduklarını ortaya koydu. Gelecekte ölüm riskinin daha da artmasından endişe ediliyor.</p>
<p class="p2">Columbia Üniversitesi bilim insanları, yirmi yılda toplanan verileri inceleyerek, yaşları 18 ve 35 arasında değişen genç yetişkinlerin aşırı sıcaklarda daha büyük tehdit altında olduklarını ortaya koydu. ABD’li bilim insanları Meksika’daki ölümler, sıcaklıklar ve nem arasındaki bağlantıyı incelediler. 1998 ila 2019 yılları arasında yaşanan aşırı sıcaklara bağlı 3300 ölüm vakasından üçte biri genç yetişkinlere ait.</p>
<p class="p2">Fizyolojik açıdan bakıldığında genç yetişkinler en dayanıklı insanlar. Meksika’daki yaşlılar aşırı sıcaklardan çok orta dereceli soğukta ölüyorlar. Bebekler ve küçük çocuklar da sıcaklarda büyük risk altına giriyorlar, çünkü sıcağı daha çok aldıkları gibi verimli bir şekilde terleyemiyorlar. Ayrıca bağışıklık sistemleri hala tam gelişmediği için de ishal ve sıcak ve nemden kaynaklanan enfeksiyonlardan daha fazla etkileniyorlar.</p>
<p class="p2">Araştırmacılara göre söz konusu yaş grubunda ölüm vakalarının fazla oluşunu, zorlu çalışma koşullarına bağlıyorlar. Genç Meksikalıların tarım ve inşaat gibi açık alanlarda çalışma olasılıkları daha yüksek. Bu yüzden de sıcak çarpması ve dehidrasyon riski daha yüksek. Açık havada yapılan zorlu sporların da rolü var. Meksika’da gerçekleştirilen daha önceki araştırmalar, çalışma çağındaki erkeklerin ölüm belgelerinde aşırı hava koşullarına bağlı ölüm nedenine oldukça sık rastlanıyor.</p>
<p class="p2">Araştırmacılar sonuçların diğer bölgeler için de geçerli olabileceğini söylüyorlar. Özellikle Afrika ve Asya’da sıcaklığın ve nemin yüksek olduğu ülkeler için.<span class="Apple-converted-space">  </span>Bu bölgelerde de tarım alanlarında çalışan gençler arasında ölüm oranı daha yüksek olabilir diye düşünülüyor. İklim değişiminin sürmesi ve artan sıcak hava dalgaları nedeniyle bu riskin daha da artması öngörülüyor.</p>
<p class="p1"><strong>Kaynak: <a href="https://www.science.org/doi/10.1126/sciadv.adq3367">https://www.science.org/doi/10.1126/sciadv.adq3367</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/asiri-sicak-havalarda-yaslilardan-cok-gencler-oluyor">Aşırı sıcak havalarda yaşlılardan çok gençler ölüyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">32432</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Tam Güneş Tutulması bugün gerçekleşiyor</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/tam-gunes-tutulmasi-bugun-gerceklesiyor</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 08 Apr 2024 16:13:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Son Dakika Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[güneş]]></category>
		<category><![CDATA[nasa]]></category>
		<category><![CDATA[tam güneş tutulması]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=31182</guid>

					<description><![CDATA[<p>8 Nisan 2024’te gerçekleşecek olan Güneş Tutulması, Güneş, Ay ve Dünya’nın mükemmel bir şekilde hizalandığı muhteşem bir gök olayı yaratacak. Bu fenomen, Meksika’nın Pasifik kıyısından ABD boyunca Newfoundland’a ve ardından Atlantik’e uzanan bir rotada kusursuz olarak gözlemlenebilecek. Bilindiği üzere Güneş’in çapı Ay’ınkinden yaklaşık 400 kat daha büyük. Güneş bize Ay’dan neredeyse 400 kat daha uzakta yer alıyor. Bu kombinasyon, Güneş ve Ay’ın gökyüzünde neredeyse aynı büyüklükte görünmesini sağlıyor ve hizalandıklarında nadir bir gösteri oluşturuyor. Tam Güneş Tutulması, yalnızca Ay’ın Dünya’ya ortalamadan daha yakın olması durumunda mümkün. Ay daha uzakta olduğunda görünen boyutu Güneş’inkinden daha küçük oluyor; dolayısıyla Güneş’in parlak diskini tamamen engelleyemiyor. Bu durumda Ay, Dünya ile Güneş’in arasından geçtiğinde, bir “ateş halkası” görünür durumda kalıyor; bu da halkalı Güneş tutulması olarak biliniyor. Güneş tutulması niçin nadir? En iyi gözlem için nerede olmak gerekiyor? Peki Güneş tutulmaları neden daha sık gerçekleşmiyor? Dünya, Ay ve Güneş her seferinde mükemmel şekilde hizalanmıyor. Çünkü Ay’ın yörüngesi, Dünya’nın Güneş etrafındaki yörüngesine kıyasla yaklaşık 5 derece eğik. Üç gök cismi aynı hizada olduğunda, tutulmanın görünmesi, yalnızca Güneş Sistemi’ndeki konumumuza değil, aynı zamanda bizim Dünya üzerindeki konumumuza da bağlı oluyor. Ay’ın gölgesi, gölge ve kısmi gölge olmak üzere iki bölümden oluşuyor. Umbra denen çizgide konumlanan gözlemciler, tam bir Güneş tutulması yaşıyor. Kısmi gölgede olanlar için tutulma parçalı oluyor. Peki Ay’ın gölgesinin nereye ve ne zaman düşeceğini tam olarak nasıl biliyoruz? Tutulma tahmini her şeyden önce Ay, Güneş ve Dünya’nın konumlarının ve hareketlerinin anlaşılmasına bağlı. Modern haritalar, insanlık tarihi boyunca tutulan kayıtlara dayanıyor. Ve 2009’dan bu yana NASA’nın Ay Yörünge Keşif Aracı (LRO), benzeri görülmemiş ayrıntılarla Ay’ın haritasını çıkarıyor. LRO’nun Ay topoğrafyası verileri, her zamankinden daha doğru tutulma tahminleri yapmamızı sağlıyor. Ay’ın şeklini ve konumunu çok iyi bildiğimiz için de Güneş ışığının ilk ve son kırıntılarının nerede görüneceğini tahmin edebiliyoruz. Tutulmalar, çarpıcı ve unutulmaz bir olay olsalar da tutulmalara yalnızca görsel etkileri nedeniyle değer verilmez, aynı zamanda bize Güneş Sistemimizin ötesindeki uzak gezegenler veya dış gezegenler hakkında çok fazla bilgi verebiliyor. Tam Güneş Tutulması, Meksika’nın Pasifik kıyısından ABD boyunca Newfoundland’a ve ardından Atlantik’e uzanan bir rotada kusursuz olarak gözlemlenebilecek. Tutulma, TSİ 21.20’de başlıyor. Türkiye’den gözlemlenemeyecek. Kaynaklar science.nasa.gov/eclipses/future-eclipses/eclipse-2024/where-when/ scitechdaily.com/total-solar-eclipse-2024-the-science-behind-the-suns-disappearance/ Hazırlayan: Batuhan Sarıcan (batusarican@gmail.com) Fotoğraf: NASA</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/tam-gunes-tutulmasi-bugun-gerceklesiyor">Tam Güneş Tutulması bugün gerçekleşiyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>8 Nisan 2024’te gerçekleşecek olan Güneş Tutulması, Güneş, Ay ve Dünya’nın mükemmel bir şekilde hizalandığı muhteşem bir gök olayı yaratacak. Bu fenomen, Meksika’nın Pasifik kıyısından ABD boyunca Newfoundland’a ve ardından Atlantik’e uzanan bir rotada kusursuz olarak gözlemlenebilecek.</p>
<p>Bilindiği üzere Güneş’in çapı Ay’ınkinden yaklaşık 400 kat daha büyük. Güneş bize Ay’dan neredeyse 400 kat daha uzakta yer alıyor. Bu kombinasyon, Güneş ve Ay’ın gökyüzünde neredeyse aynı büyüklükte görünmesini sağlıyor ve hizalandıklarında nadir bir gösteri oluşturuyor.</p>
<p>Tam Güneş Tutulması, yalnızca Ay’ın Dünya’ya ortalamadan daha yakın olması durumunda mümkün. Ay daha uzakta olduğunda görünen boyutu Güneş’inkinden daha küçük oluyor; dolayısıyla Güneş’in parlak diskini tamamen engelleyemiyor. Bu durumda Ay, Dünya ile Güneş’in arasından geçtiğinde, bir “ateş halkası” görünür durumda kalıyor; bu da halkalı Güneş tutulması olarak biliniyor.</p>
<p><strong>Güneş tutulması niçin nadir? En iyi gözlem için nerede olmak gerekiyor?</strong></p>
<p>Peki Güneş tutulmaları neden daha sık gerçekleşmiyor? Dünya, Ay ve Güneş her seferinde mükemmel şekilde hizalanmıyor. Çünkü Ay’ın yörüngesi, Dünya’nın Güneş etrafındaki yörüngesine kıyasla yaklaşık 5 derece eğik.</p>
<p>Üç gök cismi aynı hizada olduğunda, tutulmanın görünmesi, yalnızca Güneş Sistemi’ndeki konumumuza değil, aynı zamanda bizim Dünya üzerindeki konumumuza da bağlı oluyor. Ay’ın gölgesi, gölge ve kısmi gölge olmak üzere iki bölümden oluşuyor. Umbra denen çizgide konumlanan gözlemciler, tam bir Güneş tutulması yaşıyor. Kısmi gölgede olanlar için tutulma parçalı oluyor.</p>
<p>Peki Ay’ın gölgesinin nereye ve ne zaman düşeceğini tam olarak nasıl biliyoruz? Tutulma tahmini her şeyden önce Ay, Güneş ve Dünya’nın konumlarının ve hareketlerinin anlaşılmasına bağlı. Modern haritalar, insanlık tarihi boyunca tutulan kayıtlara dayanıyor.</p>
<p>Ve 2009’dan bu yana NASA’nın Ay Yörünge Keşif Aracı (LRO), benzeri görülmemiş ayrıntılarla Ay’ın haritasını çıkarıyor. LRO’nun Ay topoğrafyası verileri, her zamankinden daha doğru tutulma tahminleri yapmamızı sağlıyor. Ay’ın şeklini ve konumunu çok iyi bildiğimiz için de Güneş ışığının ilk ve son kırıntılarının nerede görüneceğini tahmin edebiliyoruz.</p>
<p>Tutulmalar, çarpıcı ve unutulmaz bir olay olsalar da tutulmalara yalnızca görsel etkileri nedeniyle değer verilmez, aynı zamanda bize Güneş Sistemimizin ötesindeki uzak gezegenler veya dış gezegenler hakkında çok fazla bilgi verebiliyor.</p>
<p>Tam Güneş Tutulması, Meksika’nın Pasifik kıyısından ABD boyunca Newfoundland’a ve ardından Atlantik’e uzanan bir rotada kusursuz olarak gözlemlenebilecek. Tutulma, TSİ 21.20’de başlıyor. Türkiye’den gözlemlenemeyecek.</p>
<p><strong>Kaynaklar</strong></p>
<p><a href="https://science.nasa.gov/eclipses/future-eclipses/eclipse-2024/where-when/">science.nasa.gov/eclipses/future-eclipses/eclipse-2024/where-when/</a></p>
<p><a href="https://scitechdaily.com/total-solar-eclipse-2024-the-science-behind-the-suns-disappearance/">scitechdaily.com/total-solar-eclipse-2024-the-science-behind-the-suns-disappearance/</a></p>
<p><strong>Hazırlayan: Batuhan Sarıcan</strong> (<a href="mailto:batusarican@gmail.com">batusarican@gmail.com</a>)</p>
<p>Fotoğraf: NASA</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/tam-gunes-tutulmasi-bugun-gerceklesiyor">Tam Güneş Tutulması bugün gerçekleşiyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">31182</post-id>	</item>
		<item>
		<title>İnsanlığın bitmeyen sevdası: Beni Ay’a uçur!</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/insanligin-bitmeyen-sevdasi-beni-aya-ucur</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 07 Jun 2023 11:58:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fizik ve Uzay]]></category>
		<category><![CDATA[Gezegenimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[apollo 11]]></category>
		<category><![CDATA[astronot]]></category>
		<category><![CDATA[ay]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Buzz Aldrin]]></category>
		<category><![CDATA[dünya]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[evren]]></category>
		<category><![CDATA[frank sinatra]]></category>
		<category><![CDATA[gezegenler]]></category>
		<category><![CDATA[güneş]]></category>
		<category><![CDATA[güneş sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[ilham]]></category>
		<category><![CDATA[jules verne]]></category>
		<category><![CDATA[keşif]]></category>
		<category><![CDATA[kültür]]></category>
		<category><![CDATA[lazer]]></category>
		<category><![CDATA[Michael Collins]]></category>
		<category><![CDATA[mitoloji]]></category>
		<category><![CDATA[nasa]]></category>
		<category><![CDATA[Neil Armstrong]]></category>
		<category><![CDATA[roket]]></category>
		<category><![CDATA[teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[uçak]]></category>
		<category><![CDATA[uçmak]]></category>
		<category><![CDATA[uzay]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29603</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsanlığın Ay’a yolculuğunun dönüm noktası şüphesiz Apollo 11 göreviydi. 20 Temmuz 1969’da bir insan ilk defa Ay’a ayak basıp şu sözleri söyleyecekti: “Bu adam için küçük, insanlık için büyük bir adım”. Ay’ın, mitoloji ve kültüre etkisiyle beraber bilime ilham veren yanlarını da hatırlayarak Apollo 11 görevini anıyoruz. ABD, Kuzey Carolina’daki Kitty Hawk kasabası 1903 yılında tarihi bir olaya tanıklık etti. Tasarımcı Orville Wright (1871-1948), 12 saniye sürecek 37 metrelik bir uçuş yaptı. Bu bir ilkti! Kendisinden önce insanlı uçuş için çalışan onlarca bilim insanı ve mucidin çabasını başarıyla nihayete erdiren Wright, insanlığın kuşları taklit edebileceğinin habercisiydi. Orville’ın bu “küçük” ama “büyük” uçuşunun 66 yıl sonrasında ise insanlık, kuşların bile yapamayacağı bir şeyi yapacak ve Ay’a insanlı ilk uçuşunu gerçekleştirecekti. Ancak Neil Armstrong’un Ay’a ayak basışına geçmeden önce biraz geriye gidelim. Geceyi aydınlatan Ay’ı, romantiklerin dostu ve kurt adam efsanesinin çıkış noktası olarak biliriz. Karanlığın içindeki aydınlıktır Ay. Ufukta çok yakın gibi görünse de ulaşılması güç bir noktada olan uydumuzun boyutu, evreleri, bir yüze benzeyen tuhaf lekeleriyle bugün bile etkileyiciliğini korumakla birlikte tüm eski medeniyetler için bir gizemdi. En küçük kum zerreciğinden engin gökyüzüne kadar kozmosu tanımaya çalışmak, bilimin motivasyonu ise Ay da insanlığın ilk büyük bilimsel motivasyonlarından biriydi. Tabii burada mitlere de değinmeden geçemeyiz. Tarihçi Liba Taub, Plutarhos’a referans vererek bilim ve mitlerin daima diyalog içinde olduğunu, bilimsel araştırma ve mitolojinin rakip değil; daha ziyade, doğayı tam olarak dikkate almanın, anlamaya çalışmanın “iki tamamlayıcı yönü” ifadesini kullanıyor. Bu sebeple de Ay, tarih boyunca neredeyse her kültürün mitolojisinde yerini alacaktı. Bu Yunanlılar için Ay tanrıçası Selene; Romalılar için Luna veya Çinliler için Chang’e’ydi (Aynı zamanda uzay görevlerinin de ismi). Kuzey Kutbu’ndaki Inuit yerlilerinin bile Ay tanrısı var. Çünkü Ay her gece oradan bizi izliyor ve hatta doğa olaylarına neden olarak gücünü gösteriyordu. Bunun bir açıklamaya kavuşması lazımdı. Ay tam anlamıyla bir gizemdi. Güneş, aydınlıkta parıldarken gece “doğan” Ay, tam anlamıyla merak uyandırıyordu. İlk dönem gökyüzü gözlemcileri, Ay ışığının kaynağı, hangi içerikten yapıldığı ve orada yaşam olup olmadığı hakkında spekülasyonlar yapacaktı. Biricik uydumuz merak uyandırıyor ve bilimsel çalışmalara ilham vermede büyük bir rol oynuyordu. “Beni Ay’a uçur” Modern bilimin yükselişinden sonra bile Ay, edebiyattan şiire, şarkılardan filmlere özellikle kültür ve sanattaki etkisini koruyor. Ay hem kurt adam efsanesine hem de “Beni Ay’a Uçur” diyen Frank Sinatra’ya ilham olabiliyor. Burada bilim ve sanat arasındaki kültürel etkileşim oldukça ilginç. Zira Kepler’in “Somnium” eserinden sonra Ay yolculukları, aralarında Cyrano de Bergerac ve Daniel Defoe gibi yazarların arasında popüler bir cazibe alanı haline geldi. 1827’de bir Joseph Atterley “Ay’a Bir Yolculuk”u yazdı. Daha sonra 1865’te Jules Verne, itişi güçlü bir top tarafından fırlatılan uzay kapsülü teknolojisini hayal ederek “Ay’a Yolculuk”u yazdı ve bilimkurgu edebiyatının kurucularından biri olarak üne kavuştu. (Eserleri bugün bilime ilham vermeye devam ediyor.) Tabii burada edebi (bilimkurgu) fantezilerin merakı körüklediği, bunun da bilimsel çalışmaların yolunu açtığı, yön gösterdiğini de söylemek lazım. Ay döngülerinin doğru bir takvim oluşturmadaki önemi, astronominin gelişiminde temel bir unsur olan tutulmalarda Ay’ın rolü gibi sorular, modern öncesi biliminin önemli Ay çalışmalarıydı diyebiliriz. Ancak dönüm noktası Isaac Newton’ın çalışmaları olacaktı. Ay’ın yerçekimi tarafından yönlendirilen “düşen bir elma gibi” olduğunu fark etmesinin ardından bilim, bir daha hiç eskisi gibi olmayacak ve bugünkü modern haline evrilecekti. Newton ve ardılları, Dünya’nın yerçekiminin üstesinden gelmenin ve Ay’a uçmanın ne kadar zor olabileceğinin farkındaydı ama Newton’un fiziği aynı zamanda bunu yapmak için mekanik gereksinimlerin tam olarak ne olduğu da belirleyecekti. 20. yüzyılda bu gereksinimlerin peşinden giden bilim insanı ve mucitler, roket teknolojisinin mimarları olacak ve Apollo 11 astronotları Neil Armstrong, Buzz Aldrin ve Michael Collins’i Ay’a taşıyan çok aşamalı Satürn V’in yolunu açacaklardı. Bilim ile kültür etkileşiminin sonucunda Ay’a ayak basan Armstrong’un “küçük” ama insanlığın “büyük” adımı, tüm insanlığa evrendeki tek bir topluluk olarak temel birlik ve beraberliğini de hatırlatmış oldu. Görsel altı: NASA’nın Apollo 11 görevinin üç mürettebat üyesi; Komutan Neil Armstrong (solda), Komuta Modülü Pilotu Michael Collins (ortada) ve Ay Modülü Pilotu Edwin “Buzz” Aldrin Jr, fırlatma öncesi poz veriyorlar. NASA, astronotları Ay’a nasıl gönderdi? 1957’de ABD ve Sovyetler Birliği arasında uzayda üstünlük kurma yarışının bir parçası olarak gelişen Apollo programı, NASA’nın 1960’ların sonundan 1970’lerin başına, insanları Ay’a indirme projesinin adıydı. Bu süreçte hem Sovyetler Birliği hem de ABD bu amaçla çok çaba sarf etti ve uzay çalışmalarına büyük katkılarda bulundular. Ancak bunu nihai olarak başaran, Apollo 11 görevi ile NASA oldu ve tarihte ilk kez astronotları Ay’ın yüzeyine indirdi. Ancak bu başarı ile ABD, Soğuk Savaş sırasında Sovyetler Birliği’ne karşı uzay yarışında zafer ilan edebildi. Önce Mercury ve ardından Gemini görevleriyle Apollo programına hazırlık yapan NASA, 1961’den itibaren Apollo programı için toplam 11 uzay uçuşu planladı; NASA’ya göre, test edilen ekipmanlardan dördü ve diğer yedi uçuştan altısı Ay’a indi. İlk mürettebatlı uçuş 1968’de, son görev ise 1972’de gerçekleşti. NASA, Apollo için birkaç yeni araç geliştirecekti. O güne kadar en büyük fırlatma araçlarından biri olan Satürn V, 36 katlı bir bina kadar uzundu ve üç kademeden oluşuyordu. Roketin üstünde, üç kişilik bir kapsül olan Apollo komut modülü vardı. Geminin içi, yaklaşık bir hafta süren Ay yolculukları sırasında oldukça sıkışık seyahat koşulları sağlayan (bir arabanın içi kadar genişlikteki) bir alana sahipti. Son olarak, astronotları Ay yüzeyine indiren Ay modülü vardı. Yüzey gezileri bittiğinde ve astronotlar içeriye tırmandıktan sonra, Ay modülünün üst kısmı motorunu ateşliyor ve Dünya’ya dönüş için modül yükseliyordu. 12 astronot Ay’a gitti ve 283 milyar dolar harcandı Trajik bir teknik aksaklık yüzünden mürettebatın hayatını kaybettiği Apollo-1 ve büyük Apollo-11 başarısı dahil tüm misyonlar sona erdiğinde 12 astronot Ay’ın yüzeyinde yürümüş veya bir şekilde temas etmişti. Bilimsel araştırmalar yapıldı ve Dünya’daki araştırmacılar için de kaya örnekleri toplandı. (Bu numuneler, toplandıktan onlarca yıl sonra bile halen yeni keşifler yapmak için kullanılıyor.) SpaceFlight Insider’e göre, Apollo programı ABD’de yaklaşık yarım milyon insanın istihdam edilmesini gerektiren anıtsal bir çabaydı. Planetary Society’ye göre ise programın ömrü boyunca toplam 28 milyar dolar (enflasyona göre ayarlandığında yaklaşık 283 milyar dolar) harcanmıştı. Görsel altı: Apollo 11 görevi sırasında Ay’a yerleştirilen lazer dalga reflektörü (LRR) 50 yıldan uzun bir süreden sonra halen çalışıyor. Apollo görevleriyle ilgili az bilinen gerçekler 20 Temmuz 1969’da Apollo 11’in Ay’a astronot indirmesi, bilim tarihi için bir rüyanın gerçek olmasıydı. Peki ama bu görevle ilgili neler biliyoruz? Neil Armstrong’un Ay’a ilk adımını atması ve bunu gösteren fotoğraflarla birlikte “Bu adam için küçük, insanlık için büyük bir adım” sözleri yediden yetmişe birçoğumuzun aklındadır. Ancak görevle ilgili başka spesifik ayrıntılar var. Ay modülünde sadece 1 dakikalık yedek yakıt kalmıştı NASA düzeyindeki bir Ay modülünün yakıtının bitmiş olması şaşırtıcı olsa da bu açıklama NASA tarafından yapıldı. Yakıtlarını 16 km boyunca kullanmayan Apollo 10’u hesaba kattıklarını, ancak Armstrong ve Buzz Aldrin’in yüzeye inmek istediklerinde, inişin hesaba katılmadığı bazı hesaplamalar nedeniyle 7 kilometrelik daha yakıt kaybolduğunu söyledi. Ayrıca başka bir engel daha vardı: İlk iniş yeri, düz olmayan bir kraterin ortasına denk gelmiş ve bu yüzden modülü bu kraterin kenarına birkaç kilometre daha hareket ettirmeleri gerekmişti. Neil Armstrong, Ay modülünü manevra etmeyi başardı, böylece güvenli bir pozisyonda indiler. Ancak tüm bu manevralar, modülde çok az yakıt bırakmıştı. Mürettebat sadece birkaç saat boyunca Ay’da kaldı Apollo 11, Ay’da bir günden az kalmak için çok uzun bir yolculuk yapmıştı. Daha sonraki Ay görevleri, Dünya’nın uydusunun yüzeyinde daha fazla zaman harcamasına rağmen, Armstrong ve Aldrin’in görevi düşünüldüğü gibi çok uzun sürmedi. Tüm Apollo 11 misyonu, 16 Temmuz’daki fırlatılışından 24 Temmuz 1969’da Pasifik Okyanusu’na dönüşüne kadar toplam 8 gün sürdü. İki astronot ayda harcanan her saniyeyi kullandı. Zemin seviyesinde bir kamera ve ABD bayrağı diktiler, bir uzay rüzgâr kolektörü kurdular ve tarihi anı işaretleyen bir hatıra plaketi yerleştirdiler. Ay’da isimleri olan madalyonlar, sismograf ve lazer dalga reflektörü bıraktılar. Ayrıca çok büyük miktar olmasa da kaya ve toz topladılar. Hatta zamanlarının bir kısmını o zamanki ABD başkanı Richard Nixon ile konuşmak için kullandılar. Lazer dalga reflektörü günümüzde halen çalışıyor Apollo 11 göreviyle Ay’a yerleştirilen lazer dalga reflektörü (LRR) 50 yıldan uzun bir süreden sonra halen çalışıyor. Bu reflektörler, tam olarak bir ışık ışınının veya bu durumda lazerin yayıldığı yönde yansıyan özel aynalara sahiptir. Bu yansımalar, fazla enerji tüketmemesinin yanında NASA’ya her gün Ay hakkında yeni şeyler öğretiyor. Bu reflektörler, dünyadaki büyük teleskoplar tarafından gönderilen lazer dalgalarıyla aydınlatılıyor. Lazer dalgası, teleskop tarafından gözlemlenebiliyor ve araştırmacılara, Ay’ın herhangi bir dönüş anında tam olarak Dünya’ya olan mesafesini; aynı zamanda, Ay’ın Dünya’nın; Dünya’nın Güneş’in ve Dünya’nın kendi ekseni etrafında dönmesini ölçmeyi sağlıyor. Lazer dalga reflektörü, 50 yılı aşkın süredir kendi gezegenimizi daha iyi tanımak için bilgi sağlamaya devam ediyor. Batuhan Sarıcan / batusarican@gmail.com Kaynak: https://sciencenews.org/blog/context/moon-myth-voyages-preceded-apollo-landing https://www.space.com/apollo-program-overview.html https://medium.com/history-of-yesterday/lesser-known-facts-from-apollo-11-3604d2e435a5 *Bu yazı, HBT Dergi 227. sayıda yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/insanligin-bitmeyen-sevdasi-beni-aya-ucur">İnsanlığın bitmeyen sevdası: Beni Ay’a uçur!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_29609" style="width: 510px" class="wp-caption aligncenter"><img fetchpriority="high" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-29609" class="wp-image-29609" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/06/ay3.jpg" alt="" width="500" height="342" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/06/ay3.jpg 800w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/06/ay3-300x205.jpg 300w" sizes="(max-width: 500px) 100vw, 500px" /><p id="caption-attachment-29609" class="wp-caption-text">Görsel: pexels.com / Frank Cone</p></div>
<p>İnsanlığın Ay’a yolculuğunun dönüm noktası şüphesiz Apollo 11 göreviydi. 20 Temmuz 1969’da bir insan ilk defa Ay’a ayak basıp şu sözleri söyleyecekti: “Bu adam için küçük, insanlık için büyük bir adım”. Ay’ın, mitoloji ve kültüre etkisiyle beraber bilime ilham veren yanlarını da hatırlayarak Apollo 11 görevini anıyoruz.</p>
<p>ABD, Kuzey Carolina’daki Kitty Hawk kasabası 1903 yılında tarihi bir olaya tanıklık etti. Tasarımcı Orville Wright (1871-1948), 12 saniye sürecek 37 metrelik bir uçuş yaptı. Bu bir ilkti! Kendisinden önce insanlı uçuş için çalışan onlarca bilim insanı ve mucidin çabasını başarıyla nihayete erdiren Wright, insanlığın kuşları taklit edebileceğinin habercisiydi. Orville’ın bu “küçük” ama “büyük” uçuşunun 66 yıl sonrasında ise insanlık, kuşların bile yapamayacağı bir şeyi yapacak ve Ay’a insanlı ilk uçuşunu gerçekleştirecekti. Ancak Neil Armstrong’un Ay’a ayak basışına geçmeden önce biraz geriye gidelim.</p>
<p>Geceyi aydınlatan Ay’ı, romantiklerin dostu ve kurt adam efsanesinin çıkış noktası olarak biliriz. Karanlığın içindeki aydınlıktır Ay. Ufukta çok yakın gibi görünse de ulaşılması güç bir noktada olan uydumuzun boyutu, evreleri, bir yüze benzeyen tuhaf lekeleriyle bugün bile etkileyiciliğini korumakla birlikte tüm eski medeniyetler için bir gizemdi.</p>
<p>En küçük kum zerreciğinden engin gökyüzüne kadar kozmosu tanımaya çalışmak, bilimin motivasyonu ise Ay da insanlığın ilk büyük bilimsel motivasyonlarından biriydi. Tabii burada mitlere de değinmeden geçemeyiz. Tarihçi Liba Taub, Plutarhos’a referans vererek bilim ve mitlerin daima diyalog içinde olduğunu, bilimsel araştırma ve mitolojinin rakip değil; daha ziyade, doğayı tam olarak dikkate almanın, anlamaya çalışmanın “iki tamamlayıcı yönü” ifadesini kullanıyor.</p>
<p>Bu sebeple de Ay, tarih boyunca neredeyse her kültürün mitolojisinde yerini alacaktı. Bu Yunanlılar için Ay tanrıçası Selene; Romalılar için Luna veya Çinliler için Chang’e’ydi (Aynı zamanda uzay görevlerinin de ismi). Kuzey Kutbu’ndaki Inuit yerlilerinin bile Ay tanrısı var. Çünkü Ay her gece oradan bizi izliyor ve hatta doğa olaylarına neden olarak gücünü gösteriyordu. Bunun bir açıklamaya kavuşması lazımdı.</p>
<p>Ay tam anlamıyla bir gizemdi. Güneş, aydınlıkta parıldarken gece “doğan” Ay, tam anlamıyla merak uyandırıyordu. İlk dönem gökyüzü gözlemcileri, Ay ışığının kaynağı, hangi içerikten yapıldığı ve orada yaşam olup olmadığı hakkında spekülasyonlar yapacaktı. Biricik uydumuz merak uyandırıyor ve bilimsel çalışmalara ilham vermede büyük bir rol oynuyordu.</p>
<p><strong>“Beni Ay’a uçur”</strong></p>
<p>Modern bilimin yükselişinden sonra bile Ay, edebiyattan şiire, şarkılardan filmlere özellikle kültür ve sanattaki etkisini koruyor. Ay hem kurt adam efsanesine hem de “Beni Ay’a Uçur” diyen Frank Sinatra’ya ilham olabiliyor. Burada bilim ve sanat arasındaki kültürel etkileşim oldukça ilginç. Zira Kepler’in “Somnium” eserinden sonra Ay yolculukları, aralarında Cyrano de Bergerac ve Daniel Defoe gibi yazarların arasında popüler bir cazibe alanı haline geldi. 1827’de bir Joseph Atterley “Ay’a Bir Yolculuk”u yazdı.</p>
<p>Daha sonra 1865’te Jules Verne, itişi güçlü bir top tarafından fırlatılan uzay kapsülü teknolojisini hayal ederek “Ay’a Yolculuk”u yazdı ve bilimkurgu edebiyatının kurucularından biri olarak üne kavuştu. (Eserleri bugün bilime ilham vermeye devam ediyor.) Tabii burada edebi (bilimkurgu) fantezilerin merakı körüklediği, bunun da bilimsel çalışmaların yolunu açtığı, yön gösterdiğini de söylemek lazım.</p>
<p>Ay döngülerinin doğru bir takvim oluşturmadaki önemi, astronominin gelişiminde temel bir unsur olan tutulmalarda Ay’ın rolü gibi sorular, modern öncesi biliminin önemli Ay çalışmalarıydı diyebiliriz. Ancak dönüm noktası Isaac Newton’ın çalışmaları olacaktı. Ay’ın yerçekimi tarafından yönlendirilen “düşen bir elma gibi” olduğunu fark etmesinin ardından bilim, bir daha hiç eskisi gibi olmayacak ve bugünkü modern haline evrilecekti.</p>
<p>Newton ve ardılları, Dünya’nın yerçekiminin üstesinden gelmenin ve Ay’a uçmanın ne kadar zor olabileceğinin farkındaydı ama Newton’un fiziği aynı zamanda bunu yapmak için mekanik gereksinimlerin tam olarak ne olduğu da belirleyecekti.</p>
<p>20. yüzyılda bu gereksinimlerin peşinden giden bilim insanı ve mucitler, roket teknolojisinin mimarları olacak ve Apollo 11 astronotları Neil Armstrong, Buzz Aldrin ve Michael Collins’i Ay’a taşıyan çok aşamalı Satürn V’in yolunu açacaklardı. Bilim ile kültür etkileşiminin sonucunda Ay’a ayak basan Armstrong’un “küçük” ama insanlığın “büyük” adımı, tüm insanlığa evrendeki tek bir topluluk olarak temel birlik ve beraberliğini de hatırlatmış oldu.</p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-29607 size-large aligncenter" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/06/ay1-1024x735.jpg" alt="" width="730" height="524" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/06/ay1-1024x735.jpg 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/06/ay1-300x215.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/06/ay1.jpg 1173w" sizes="(max-width: 730px) 100vw, 730px" /></p>
<p><strong>Görsel altı:</strong> NASA’nın Apollo 11 görevinin üç mürettebat üyesi; Komutan Neil Armstrong (solda), Komuta Modülü Pilotu Michael Collins (ortada) ve Ay Modülü Pilotu Edwin “Buzz” Aldrin Jr, fırlatma öncesi poz veriyorlar.</p>
<p><strong>NASA, astronotları Ay’a nasıl gönderdi?</strong></p>
<p>1957’de ABD ve Sovyetler Birliği arasında uzayda üstünlük kurma yarışının bir parçası olarak gelişen Apollo programı, NASA’nın 1960’ların sonundan 1970’lerin başına, insanları Ay’a indirme projesinin adıydı. Bu süreçte hem Sovyetler Birliği hem de ABD bu amaçla çok çaba sarf etti ve uzay çalışmalarına büyük katkılarda bulundular. Ancak bunu nihai olarak başaran, Apollo 11 görevi ile NASA oldu ve tarihte ilk kez astronotları Ay’ın yüzeyine indirdi. Ancak bu başarı ile ABD, Soğuk Savaş sırasında Sovyetler Birliği’ne karşı uzay yarışında zafer ilan edebildi.</p>
<p>Önce Mercury ve ardından Gemini görevleriyle Apollo programına hazırlık yapan NASA, 1961’den itibaren Apollo programı için toplam 11 uzay uçuşu planladı; NASA’ya göre, test edilen ekipmanlardan dördü ve diğer yedi uçuştan altısı Ay’a indi. İlk mürettebatlı uçuş 1968’de, son görev ise 1972’de gerçekleşti.</p>
<p>NASA, Apollo için birkaç yeni araç geliştirecekti. O güne kadar en büyük fırlatma araçlarından biri olan Satürn V, 36 katlı bir bina kadar uzundu ve üç kademeden oluşuyordu. Roketin üstünde, üç kişilik bir kapsül olan Apollo komut modülü vardı. Geminin içi, yaklaşık bir hafta süren Ay yolculukları sırasında oldukça sıkışık seyahat koşulları sağlayan (bir arabanın içi kadar genişlikteki) bir alana sahipti. Son olarak, astronotları Ay yüzeyine indiren Ay modülü vardı. Yüzey gezileri bittiğinde ve astronotlar içeriye tırmandıktan sonra, Ay modülünün üst kısmı motorunu ateşliyor ve Dünya’ya dönüş için modül yükseliyordu.</p>
<p><strong>12 astronot Ay’a gitti ve 283 milyar dolar harcandı</strong></p>
<p>Trajik bir teknik aksaklık yüzünden mürettebatın hayatını kaybettiği Apollo-1 ve büyük Apollo-11 başarısı dahil tüm misyonlar sona erdiğinde 12 astronot Ay’ın yüzeyinde yürümüş veya bir şekilde temas etmişti. Bilimsel araştırmalar yapıldı ve Dünya’daki araştırmacılar için de kaya örnekleri toplandı. (Bu numuneler, toplandıktan onlarca yıl sonra bile halen yeni keşifler yapmak için kullanılıyor.)</p>
<p>SpaceFlight Insider’e göre, Apollo programı ABD’de yaklaşık yarım milyon insanın istihdam edilmesini gerektiren anıtsal bir çabaydı. Planetary Society’ye göre ise programın ömrü boyunca toplam 28 milyar dolar (enflasyona göre ayarlandığında yaklaşık 283 milyar dolar) harcanmıştı.</p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-29608 size-large aligncenter" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/06/ay2-1024x470.jpg" alt="" width="730" height="335" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/06/ay2-1024x470.jpg 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/06/ay2-300x138.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/06/ay2.jpg 1600w" sizes="(max-width: 730px) 100vw, 730px" /></p>
<p><strong>Görsel altı:</strong> Apollo 11 görevi sırasında Ay’a yerleştirilen lazer dalga reflektörü (LRR) 50 yıldan uzun bir süreden sonra halen çalışıyor.</p>
<p><strong>Apollo görevleriyle ilgili az bilinen gerçekler</strong></p>
<p>20 Temmuz 1969’da Apollo 11’in Ay’a astronot indirmesi, bilim tarihi için bir rüyanın gerçek olmasıydı. Peki ama bu görevle ilgili neler biliyoruz? Neil Armstrong’un Ay’a ilk adımını atması ve bunu gösteren fotoğraflarla birlikte “Bu adam için küçük, insanlık için büyük bir adım” sözleri yediden yetmişe birçoğumuzun aklındadır. Ancak görevle ilgili başka spesifik ayrıntılar var.</p>
<p><strong>Ay modülünde sadece 1 dakikalık yedek yakıt kalmıştı</strong></p>
<p>NASA düzeyindeki bir Ay modülünün yakıtının bitmiş olması şaşırtıcı olsa da bu açıklama NASA tarafından yapıldı. Yakıtlarını 16 km boyunca kullanmayan Apollo 10’u hesaba kattıklarını, ancak Armstrong ve Buzz Aldrin’in yüzeye inmek istediklerinde, inişin hesaba katılmadığı bazı hesaplamalar nedeniyle 7 kilometrelik daha yakıt kaybolduğunu söyledi.</p>
<p>Ayrıca başka bir engel daha vardı: İlk iniş yeri, düz olmayan bir kraterin ortasına denk gelmiş ve bu yüzden modülü bu kraterin kenarına birkaç kilometre daha hareket ettirmeleri gerekmişti. Neil Armstrong, Ay modülünü manevra etmeyi başardı, böylece güvenli bir pozisyonda indiler. Ancak tüm bu manevralar, modülde çok az yakıt bırakmıştı.</p>
<p><strong>Mürettebat sadece birkaç saat boyunca Ay’da kaldı</strong></p>
<p>Apollo 11, Ay’da bir günden az kalmak için çok uzun bir yolculuk yapmıştı. Daha sonraki Ay görevleri, Dünya’nın uydusunun yüzeyinde daha fazla zaman harcamasına rağmen, Armstrong ve Aldrin’in görevi düşünüldüğü gibi çok uzun sürmedi. Tüm Apollo 11 misyonu, 16 Temmuz’daki fırlatılışından 24 Temmuz 1969’da Pasifik Okyanusu’na dönüşüne kadar toplam 8 gün sürdü.</p>
<p>İki astronot ayda harcanan her saniyeyi kullandı. Zemin seviyesinde bir kamera ve ABD bayrağı diktiler, bir uzay rüzgâr kolektörü kurdular ve tarihi anı işaretleyen bir hatıra plaketi yerleştirdiler. Ay’da isimleri olan madalyonlar, sismograf ve lazer dalga reflektörü bıraktılar. Ayrıca çok büyük miktar olmasa da kaya ve toz topladılar. Hatta zamanlarının bir kısmını o zamanki ABD başkanı Richard Nixon ile konuşmak için kullandılar.</p>
<p><strong>Lazer dalga reflektörü günümüzde halen çalışıyor</strong></p>
<p>Apollo 11 göreviyle Ay’a yerleştirilen lazer dalga reflektörü (LRR) 50 yıldan uzun bir süreden sonra halen çalışıyor. Bu reflektörler, tam olarak bir ışık ışınının veya bu durumda lazerin yayıldığı yönde yansıyan özel aynalara sahiptir. Bu yansımalar, fazla enerji tüketmemesinin yanında NASA’ya her gün Ay hakkında yeni şeyler öğretiyor.</p>
<p>Bu reflektörler, dünyadaki büyük teleskoplar tarafından gönderilen lazer dalgalarıyla aydınlatılıyor. Lazer dalgası, teleskop tarafından gözlemlenebiliyor ve araştırmacılara, Ay’ın herhangi bir dönüş anında tam olarak Dünya’ya olan mesafesini; aynı zamanda, Ay’ın Dünya’nın; Dünya’nın Güneş’in ve Dünya’nın kendi ekseni etrafında dönmesini ölçmeyi sağlıyor. Lazer dalga reflektörü, 50 yılı aşkın süredir kendi gezegenimizi daha iyi tanımak için bilgi sağlamaya devam ediyor.</p>
<p><strong>Batuhan Sarıcan / <a href="mailto:batusarican@gmail.com">batusarican@gmail.com</a></strong></p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p><strong><a href="https://sciencenews.org/blog/context/moon-myth-voyages-preceded-apollo-landing">https://sciencenews.org/blog/context/moon-myth-voyages-preceded-apollo-landing</a></strong></p>
<p><strong><a href="https://www.space.com/apollo-program-overview.html">https://www.space.com/apollo-program-overview.html</a></strong></p>
<p><strong><a href="https://medium.com/history-of-yesterday/lesser-known-facts-from-apollo-11-3604d2e435a5">https://medium.com/history-of-yesterday/lesser-known-facts-from-apollo-11-3604d2e435a5</a></strong></p>
<p><em><strong>*Bu yazı, HBT Dergi <a href="https://abonelik.herkesebilimteknoloji.com/urun/sayi-227-31-temmuz-2020-dijital-pdf/">227. sayıda</a> yayınlanmıştır.</strong></em></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/insanligin-bitmeyen-sevdasi-beni-aya-ucur">İnsanlığın bitmeyen sevdası: Beni Ay’a uçur!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29603</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Türkiye&#8217;yi astrofizikle tanıştıran bilim insanı: Dilhan Eryurt</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/turkiyeyi-astrofizikle-tanistiran-bilim-insani-dilhan-eryurt</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 09 Aug 2020 07:32:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fizik ve Uzay]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[apollo]]></category>
		<category><![CDATA[astrofizik]]></category>
		<category><![CDATA[ay]]></category>
		<category><![CDATA[bilim kadınları]]></category>
		<category><![CDATA[bilimde kadın]]></category>
		<category><![CDATA[carl sagan]]></category>
		<category><![CDATA[Dilhan Eryurt]]></category>
		<category><![CDATA[güneş]]></category>
		<category><![CDATA[nasa]]></category>
		<category><![CDATA[odtü]]></category>
		<category><![CDATA[tübitak]]></category>
		<category><![CDATA[tübitak ulusal gözlemevi]]></category>
		<category><![CDATA[uzay]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=19595</guid>

					<description><![CDATA[<p>NASA’da çalışan ilk Türk olmakla birlikte Türkiye’de akademiye astrofiziğin kapılarını açan Prof. Dilhan Eryurt, Güneş başta olmak üzere yıldızların evrimi ve Ay’a seyahat konularında uluslararası astrofizik araştırmalarıyla bugün dünyaca tanınıyor. Peki ama biz onu ne kadar tanıyoruz? “NASA’da görev yapan ilk Türk bilim insanı kimdir?” diye soracak olsak kaç kişi doğru cevabı verebilir bilinmez. Yahut bu topraklarda yetişip uluslararası astronomi camiasında kendisini kanıtlayan bir isim sorsak ona da yanıt bulabilir miyiz bilmiyoruz. Şu basit ifadeyi de unutmamak gerekiyor: “Bilmemek değil, öğrenmemek ayıp.” Google, Dilhan Eryurt’u anmak için bir Doodle hazırladı geçtiğimiz hafta. 2012’de kalp krizinden kaybettiğimiz Eryurt, 1959’da Uluslararası Atom Enerji Ajansı (IUA) bursuyla Kanada’daki Deep River Atom Enerji Laboratuvarı’nda iki yıl görev yapmış, neden sonra National Academy of Sciences bursuyla NASA’nın Goddard Uzay Araştırma Enstitüsü’ndeki görevine başlayarak 1961’den 1973’e tam 12 yıl burada çalışmıştı. Hem de yabancı uyrukluların almaya pek de nail olamadığı “kıdemli araştırmacı” unvanıyla… Bu kurumdaki tek kadın araştırmacı olması da onun büyük başarılarından biriydi. Prof. Eryurt, Güneş’in geçmişi; oluşumu ve evrimi üzerine önemli çalışmalar yapmasının yanı sıra orada bulunduğu tarihlerde süren Apollo (Ay’a iniş) görevlerindeki çalışmaları sebebiyle de 1969’da Apollo Başarı Ödülü’ne (Apollo Achievement Award) layık görülmüştü. Ardından NASA onu Kaliforniya Üniversitesi’ne yıldızların evrimi üzerine çalışmak üzere gönderecekti. Eryurt’un yurt dışındaki başarılarının yanı sıra onu Türkiye’de bu alanda açtığı kapılarla tanıyoruz aslında. Çünkü deneyimlerini aktarmak üzere Türkiye’ye döndükten sonra ODTÜ’de Astrofizik Anabilim Dalı’nı kurmuş, burada birçok öğrenci yetiştirmişti. Onlardan biri de doktora öğrencilerinden Prof. Dr. İbrahim Küçük&#8230; BBC ile yaptığı söyleşide, Eryurt’un öğrencileriyle diyaloğundaki nezaketi, dersi anlatış tarzı, dersteki ağırlığı ve bilgisiyle akademik anlamda kendisini cezbettiğini söyleyen Küçük, “Onun Türkiye’de bir ilk olan astrofizik derslerini almamla ufkum genişledi ve ben astrofizik yapma kararını onun sayesinde aldım.” diyor. Kendisi bugün Türk Astronomi Derneği’nin başkanlığını yapıyor ve çalışmalarına Erciyes Üniversitesi’nde devam ediyor. Küçük’e göre, bilimsel disiplinler arasında köprü kuran astrofizik alanı, Türkiye’ye Dilhan hoca sayesinde girmişti. “Yıldız evrimi” kavramını da Türkiye’deki astronomi literatürüne dahil eden Dilhan hocaydı. Küçük, özellikle kuantum fiziğinin de getirdiği avantajlarla birlikte Güneş’i anlamaya yönelik bilimsel çabada Dilhan Eryurt’un önemli bir rolü olduğunu söylüyor. Eryurt yıldızların doğması, gelişmesi ve ışıma mekanizmalarını fizik kurallarıyla açıklama çabasındaydı. Carl Sagan, Dilhan Eryurt’un makalesine atıfta bulundu NASA Goddard Uzay Araştırmaları Enstitüsü’nde bu konuda çalışırken yıldızların evriminde kütlelerinin etkisi üzerine A.G.W. Cameron’la birlikte 1967’de Canadian Journal of Physics’e yazdıkları makale, astrofizik dünyasının ünlü çalışmalarından biri olarak anılıyor. Sarkaç’tan Osman Bahadır’ın Eryurt’la ilgili yazısında da belirttiği üzere dünyaca şöhrete sahip ABD’li astronom, astrobiyolog ve popüler bilim yazarı Carl Sagan, 1972’de Nature dergisinde yayımlanan bir çalışmasında Dilhan Eryurt’un bu makalesine atıfta bulunuyordu. Küçük’e göre, Güneş’in içindeki nükleer reaksiyonlarla ışıma yaptığının anlaşılmasında Eryurt’un NASA’da çalışırken geliştirdiği “evrim kodu”nun rolü çok büyük. Evrim Kodu başlı başına kalın bir rehber kitap; bu bilimsel eseri anlaşılır bir ifadeyle “20.000 satırlık yan programa sahip bir modelleme” olarak düşünmek mümkün. Küçük, astronomi dünyasının, Eryurt’un geliştirdiği bu standart model sayesinde değişik kütleli yıldızların evriminden haberdar olduğunu ve anlaşılması daha zor olan küçük kütleli yıldızların daha iyi anlaşıldığını söylüyor. “Kızım, oku, kendini yetiştir” Dilhan Eryurt, bilimde cinsiyet eşitliği kavramı açısından da çok önemli bir isim. NASA’nın Goddard Uzay Araştırma Enstitüsü’nde çalışan tek kadın olmasının yanı sıra Türkiye için de kadınların bilimdeki yerini göstermesi için çok özel bir değer. Bilime yaptığı katkılar sadece kâğıt üzerinde kalmayıp Türkiye’yi astrofizikle tanıştırması takdire şayan. Astronomi camiasındaki başarıları ise babasının bir sözüyle başlıyor. Eryurt’un babası, ona “Kızım, oku, kendini yetiştir ve memleketin için bir şeyler yap,” demesi ve kızının da babasını dinlemesi ve çok çalışması üzerine Türkiye, dünyaca tanınan bir bilim insanı kazanıyor. Kasım 1997’de Bilim ve Teknik Dergisi’ne Eryurt’u yazan Alp Akoğlu, Eryurt’un matematiğe özel ilgisinin, onu İstanbul Üniversitesi Yüksek Matematik ve Astronomi Bölümü’ne taşıdığını söylüyor. Nazilerden kaçarak Türkiye’ye sığınmış akademisyenlerden dersler alan Eryurt’un astronomi merakı da burada başlıyor. Üniversiteyi bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi Astronomi Bölümü’nün kurucusu Prof. Dr. Tevfik Oktay Kabakçıoğlu’nun fahri asistanı olan ve ücret almadan çalışan Eryurt’un sınırları aşması ise 1953’te lisansüstü astrofizik çalışmaları için Michigan Üniversitesi’ne gitmesiyle gerçekleşiyor. 1959’da -yazının başında da bahsettiğimiz üzere- IUA bursuyla iki yıllığına gittiği Kanada’da bilgisayarla tanışıyor. Akoğlu, Eryurt’tan şöyle aktarıyor: “Ben daha programlama nedir bilmiyordum, duymamıştım. Ama sonuç çok iyi oldu. Daha önce kullandığımız hesap makineleriyle en azından bir hafta süren hesaplar, bilgisayarla bir saniyeden kısa bir sürede bitiveriyordu. O anki şaşkınlığımı hiç unutmuyorum.” Burada Prof. A.G.W. Cameron’la birlikte, Güneş’in geçmişini araştırmaya başlamasıyla ismini dünyaya duyurmaya başlıyor. Türkiye astrofizikle onun sayesinde tanıştı Babasının diğer bir nasihati olan “memleketin için bir şeyler yap” motivasyonu da Eryurt’un bilimsel kariyeri açısından büyük bir önem taşıyor. Kendisinin genel olarak bütün astrofizik ve astronomi bilimlerine yaptığı katkıların yanı sıra Türkiye’de uzay bilimlerinin gelişmesi için çok önemli adımlar attığını vurgulamak lazım. Yazının başında da belirttiğimiz gibi ABD’den döndükten sonra bütün mesaisini Türkiye’de astrofiziğin gelişimine adayan Eryurt, ODTÜ’de Astrofizik Anabilim Dalı’nı kurmasının yanı sıra Türk Astronomi Derneği’nin de gelişmesine de destek oluyordu. Türkiye’deki ilk astronomi toplantısının düzenleyen (1968) bilim insanı da o. İki yılda bir yapılan bu toplantılar sayesinde üniversiteler ve araştırmacılar birbirlerini, bununla birlikte çalışma alanlarını tanıyor ve bilimsel iş birlikleri kuruyor; bir çalışma alanı doğup gelişiyordu. Eryurt’un Türk astronomisine katkıları saymakla bitmiyor; TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi’nin kurulması ve hayata geçmesinde de siyasal ve bilimsel olarak çok büyük katkısı vardı. 1977’de TÜBİTAK Bilim Hizmet ve Teşvik Ödülü’nü alan Eryurt, 1988’de altı ay kadar ODTÜ Fizik Bölümü Başkanlığı, ardından 5 yıl süreyle Fen Edebiyat Dekanlığı yaptı. 1993’te ise ardında müthiş bir bilimsel birikim ve tecrübe paylaşımı bırakarak emekli oldu. Hepsini yalnız başına ve bir kadın olarak yaptı. Akoğlu, uzay bilimci Prof. Dr. Hakkı Ögelman’ın Eryurt hakkındaki şu sözlerini paylaşıyor: “Dış görünüşüne bakarak yaşını tahmin etmek olanaksız. Yıldızlarla, yüksek matematikle uğraşan bir bilim kadınının nasıl olur da bu kadar genç kalmayı başardığının sırrını kimse açıklayamıyor.” O, kadınların her şeyi başarabileceğinin yaşayan örneğiydi. Batuhan Sarıcan / batusarican@gmail.com *Bu yazı, HBT Dergi 227. sayıda yayımlanmıştır. Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-53479240 Osman Bahadır, Sarkaç. https://sarkac.org/2018/10/astrofizikte-oncu-dilhan-eryurt/ Alp Akoğlu, Astrofizikte Öncü Bir Türk Kadını: Dilhan Eryurt. TÜBİTAK Bilim ve Teknik Dergisi, Sayı 360, Kasım 1997, s. 74</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/turkiyeyi-astrofizikle-tanistiran-bilim-insani-dilhan-eryurt">Türkiye&#8217;yi astrofizikle tanıştıran bilim insanı: Dilhan Eryurt</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p><em>NASA’da çalışan ilk Türk olmakla birlikte Türkiye’de akademiye astrofiziğin kapılarını açan Prof. Dilhan Eryurt, Güneş başta olmak üzere yıldızların evrimi ve Ay’a seyahat konularında uluslararası astrofizik araştırmalarıyla bugün dünyaca tanınıyor. Peki ama biz onu ne kadar tanıyoruz?</em></p></blockquote>
<p>“NASA’da görev yapan ilk Türk bilim insanı kimdir?” diye soracak olsak kaç kişi doğru cevabı verebilir bilinmez. Yahut bu topraklarda yetişip uluslararası astronomi camiasında kendisini kanıtlayan bir isim sorsak ona da yanıt bulabilir miyiz bilmiyoruz. Şu basit ifadeyi de unutmamak gerekiyor: “Bilmemek değil, öğrenmemek ayıp.”</p>
<p>Google, Dilhan Eryurt’u anmak için bir Doodle hazırladı geçtiğimiz hafta. 2012’de kalp krizinden kaybettiğimiz Eryurt, 1959’da Uluslararası Atom Enerji Ajansı (IUA) bursuyla Kanada’daki Deep River Atom Enerji Laboratuvarı’nda iki yıl görev yapmış, neden sonra National Academy of Sciences bursuyla NASA’nın Goddard Uzay Araştırma Enstitüsü’ndeki görevine başlayarak 1961’den 1973’e tam 12 yıl burada çalışmıştı. Hem de yabancı uyrukluların almaya pek de nail olamadığı “kıdemli araştırmacı” unvanıyla… Bu kurumdaki tek kadın araştırmacı olması da onun büyük başarılarından biriydi.</p>
<p>Prof. Eryurt, Güneş’in geçmişi; oluşumu ve evrimi üzerine önemli çalışmalar yapmasının yanı sıra orada bulunduğu tarihlerde süren Apollo (Ay’a iniş) görevlerindeki çalışmaları sebebiyle de 1969’da Apollo Başarı Ödülü’ne (Apollo Achievement Award) layık görülmüştü. Ardından NASA onu Kaliforniya Üniversitesi’ne yıldızların evrimi üzerine çalışmak üzere gönderecekti.</p>
<div id="attachment_19596" style="width: 660px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-19596" class="wp-image-19596 size-full" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/08/apollo-dilhan-eryurt.jpg" alt="" width="650" height="425" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/08/apollo-dilhan-eryurt.jpg 650w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/08/apollo-dilhan-eryurt-300x196.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 650px) 100vw, 650px" /><p id="caption-attachment-19596" class="wp-caption-text">Prof. Dilhan Eryurt, NASA’daki Goddard Uzay Araştırma Enstitüsü’nde bir meslektaşı ile Apollo görevi üzerine konuşurken, 1960’lar</p></div>
<p>Eryurt’un yurt dışındaki başarılarının yanı sıra onu Türkiye’de bu alanda açtığı kapılarla tanıyoruz aslında. Çünkü deneyimlerini aktarmak üzere Türkiye’ye döndükten sonra ODTÜ’de Astrofizik Anabilim Dalı’nı kurmuş, burada birçok öğrenci yetiştirmişti. Onlardan biri de doktora öğrencilerinden Prof. Dr. İbrahim Küçük&#8230;</p>
<p>BBC ile yaptığı söyleşide, Eryurt’un öğrencileriyle diyaloğundaki nezaketi, dersi anlatış tarzı, dersteki ağırlığı ve bilgisiyle akademik anlamda kendisini cezbettiğini söyleyen Küçük, “Onun Türkiye’de bir ilk olan astrofizik derslerini almamla ufkum genişledi ve ben astrofizik yapma kararını onun sayesinde aldım.” diyor. Kendisi bugün Türk Astronomi Derneği’nin başkanlığını yapıyor ve çalışmalarına Erciyes Üniversitesi’nde devam ediyor.</p>
<p>Küçük’e göre, bilimsel disiplinler arasında köprü kuran astrofizik alanı, Türkiye’ye Dilhan hoca sayesinde girmişti. “Yıldız evrimi” kavramını da Türkiye’deki astronomi literatürüne dahil eden Dilhan hocaydı. Küçük, özellikle kuantum fiziğinin de getirdiği avantajlarla birlikte Güneş’i anlamaya yönelik bilimsel çabada Dilhan Eryurt’un önemli bir rolü olduğunu söylüyor. Eryurt yıldızların doğması, gelişmesi ve ışıma mekanizmalarını fizik kurallarıyla açıklama çabasındaydı.</p>
<p><strong>Carl Sagan, Dilhan Eryurt’un makalesine atıfta bulundu</strong></p>
<p>NASA Goddard Uzay Araştırmaları Enstitüsü’nde bu konuda çalışırken yıldızların evriminde kütlelerinin etkisi üzerine A.G.W. Cameron’la birlikte 1967’de Canadian Journal of Physics’e yazdıkları makale, astrofizik dünyasının ünlü çalışmalarından biri olarak anılıyor. Sarkaç’tan Osman Bahadır’ın Eryurt’la ilgili yazısında da belirttiği üzere dünyaca şöhrete sahip ABD’li astronom, astrobiyolog ve popüler bilim yazarı Carl Sagan, 1972’de Nature dergisinde yayımlanan bir çalışmasında Dilhan Eryurt’un bu makalesine atıfta bulunuyordu.</p>
<p>Küçük’e göre, Güneş’in içindeki nükleer reaksiyonlarla ışıma yaptığının anlaşılmasında Eryurt’un NASA’da çalışırken geliştirdiği “evrim kodu”nun rolü çok büyük. Evrim Kodu başlı başına kalın bir rehber kitap; bu bilimsel eseri anlaşılır bir ifadeyle “20.000 satırlık yan programa sahip bir modelleme” olarak düşünmek mümkün. Küçük, astronomi dünyasının, Eryurt’un geliştirdiği bu standart model sayesinde değişik kütleli yıldızların evriminden haberdar olduğunu ve anlaşılması daha zor olan küçük kütleli yıldızların daha iyi anlaşıldığını söylüyor.</p>
<div id="attachment_19597" style="width: 816px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-19597" class="wp-image-19597 size-full" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/08/doodle.png" alt="" width="806" height="378" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/08/doodle.png 806w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/08/doodle-300x141.png 300w" sizes="auto, (max-width: 806px) 100vw, 806px" /><p id="caption-attachment-19597" class="wp-caption-text">Google’ın Dilhan Eryurt için hazırladığı Doodle</p></div>
<p><strong>“Kızım, oku, kendini yetiştir”</strong></p>
<p>Dilhan Eryurt, bilimde cinsiyet eşitliği kavramı açısından da çok önemli bir isim. NASA’nın Goddard Uzay Araştırma Enstitüsü’nde çalışan tek kadın olmasının yanı sıra Türkiye için de kadınların bilimdeki yerini göstermesi için çok özel bir değer. Bilime yaptığı katkılar sadece kâğıt üzerinde kalmayıp Türkiye’yi astrofizikle tanıştırması takdire şayan. Astronomi camiasındaki başarıları ise babasının bir sözüyle başlıyor.</p>
<p>Eryurt’un babası, ona “Kızım, oku, kendini yetiştir ve memleketin için bir şeyler yap,” demesi ve kızının da babasını dinlemesi ve çok çalışması üzerine Türkiye, dünyaca tanınan bir bilim insanı kazanıyor. Kasım 1997’de Bilim ve Teknik Dergisi’ne Eryurt’u yazan Alp Akoğlu, Eryurt’un matematiğe özel ilgisinin, onu İstanbul Üniversitesi Yüksek Matematik ve Astronomi Bölümü’ne taşıdığını söylüyor. Nazilerden kaçarak Türkiye’ye sığınmış akademisyenlerden dersler alan Eryurt’un astronomi merakı da burada başlıyor.</p>
<p>Üniversiteyi bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi Astronomi Bölümü’nün kurucusu Prof. Dr. Tevfik Oktay Kabakçıoğlu’nun fahri asistanı olan ve ücret almadan çalışan Eryurt’un sınırları aşması ise 1953’te lisansüstü astrofizik çalışmaları için Michigan Üniversitesi’ne gitmesiyle gerçekleşiyor.</p>
<p>1959’da -yazının başında da bahsettiğimiz üzere- IUA bursuyla iki yıllığına gittiği Kanada’da bilgisayarla tanışıyor. Akoğlu, Eryurt’tan şöyle aktarıyor: “Ben daha programlama nedir bilmiyordum, duymamıştım. Ama sonuç çok iyi oldu. Daha önce kullandığımız hesap makineleriyle en azından bir hafta süren hesaplar, bilgisayarla bir saniyeden kısa bir sürede bitiveriyordu. O anki şaşkınlığımı hiç unutmuyorum.” Burada Prof. A.G.W. Cameron’la birlikte, Güneş’in geçmişini araştırmaya başlamasıyla ismini dünyaya duyurmaya başlıyor.</p>
<div id="attachment_19599" style="width: 740px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-19599" class="wp-image-19599 size-large" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/08/dilhan-eryurt-carl-sagan-1024x585.jpg" alt="" width="730" height="417" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/08/dilhan-eryurt-carl-sagan-1024x585.jpg 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/08/dilhan-eryurt-carl-sagan-300x172.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/08/dilhan-eryurt-carl-sagan.jpg 1158w" sizes="auto, (max-width: 730px) 100vw, 730px" /><p id="caption-attachment-19599" class="wp-caption-text">Prof. Dilhan Eryurt tez, rapor, bildiri, kitap bölümü ve makale olarak 1956 ile 2009 yılları arasında 46’sı İngilizce, 13’ü Türkçe olmak üzere toplamda 59 çalışma yayınladı. Bunlar arasında A.G.W. Cameron’la birlikte 1967’de Canadian Journal of Physics’e yazdıkları makale (Early and main sequence evolution of stars in the range 0.5 to 100 solar masses), astrofizik dünyasının ünlü çalışmalarından biri olmakla birlikte ünlü astrofizikçi Carl Sagan, 1972’de Nature dergisinde yayımlanan bir çalışmasında Dilhan Eryurt’un bu makalesine atıfta bulunmuştu.</p></div>
<p><strong>Türkiye astrofizikle onun sayesinde tanıştı</strong></p>
<p>Babasının diğer bir nasihati olan “memleketin için bir şeyler yap” motivasyonu da Eryurt’un bilimsel kariyeri açısından büyük bir önem taşıyor. Kendisinin genel olarak bütün astrofizik ve astronomi bilimlerine yaptığı katkıların yanı sıra Türkiye’de uzay bilimlerinin gelişmesi için çok önemli adımlar attığını vurgulamak lazım. Yazının başında da belirttiğimiz gibi ABD’den döndükten sonra bütün mesaisini Türkiye’de astrofiziğin gelişimine adayan Eryurt, ODTÜ’de Astrofizik Anabilim Dalı’nı kurmasının yanı sıra Türk Astronomi Derneği’nin de gelişmesine de destek oluyordu.</p>
<p>Türkiye’deki ilk astronomi toplantısının düzenleyen (1968) bilim insanı da o. İki yılda bir yapılan bu toplantılar sayesinde üniversiteler ve araştırmacılar birbirlerini, bununla birlikte çalışma alanlarını tanıyor ve bilimsel iş birlikleri kuruyor; bir çalışma alanı doğup gelişiyordu. Eryurt’un Türk astronomisine katkıları saymakla bitmiyor; TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi’nin kurulması ve hayata geçmesinde de siyasal ve bilimsel olarak çok büyük katkısı vardı.</p>
<div id="attachment_19598" style="width: 740px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-19598" class="wp-image-19598 size-large" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/08/tbitak-tug-1024x584.jpg" alt="" width="730" height="416" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/08/tbitak-tug-1024x584.jpg 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/08/tbitak-tug-300x171.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2020/08/tbitak-tug.jpg 1200w" sizes="auto, (max-width: 730px) 100vw, 730px" /><p id="caption-attachment-19598" class="wp-caption-text">Türkiye’yi astrofizikle tanıştırarak astronomi alanında yol açan Prof. Dilhan Eryurt, TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi Projesi’nin hayata geçirilmesini sağladı. Gözlemevi’nin 5 Eylül 1997’deki açılışında onur plaketi; 1977’de ise TÜBİTAK Bilim Hizmet ve Teşvik Ödülü’ne layık görüldü.</p></div>
<p>1977’de TÜBİTAK Bilim Hizmet ve Teşvik Ödülü’nü alan Eryurt, 1988’de altı ay kadar ODTÜ Fizik Bölümü Başkanlığı, ardından 5 yıl süreyle Fen Edebiyat Dekanlığı yaptı. 1993’te ise ardında müthiş bir bilimsel birikim ve tecrübe paylaşımı bırakarak emekli oldu. Hepsini yalnız başına ve bir kadın olarak yaptı.</p>
<p>Akoğlu, uzay bilimci Prof. Dr. Hakkı Ögelman’ın Eryurt hakkındaki şu sözlerini paylaşıyor: “Dış görünüşüne bakarak yaşını tahmin etmek olanaksız. Yıldızlarla, yüksek matematikle uğraşan bir bilim kadınının nasıl olur da bu kadar genç kalmayı başardığının sırrını kimse açıklayamıyor.”</p>
<p>O, kadınların her şeyi başarabileceğinin yaşayan örneğiydi.</p>
<p><strong>Batuhan Sarıcan / batusarican@gmail.com</strong></p>
<p><em><strong>*Bu yazı, HBT Dergi <a href="https://abonelik.herkesebilimteknoloji.com/urun/sayi-227-31-temmuz-2020-dijital-pdf/">227. sayıda</a> yayımlanmıştır.</strong></em></p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p><strong><a href="https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-53479240">https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-53479240</a></strong></p>
<p><strong>Osman Bahadır, Sarkaç. <a href="https://sarkac.org/2018/10/astrofizikte-oncu-dilhan-eryurt/">https://sarkac.org/2018/10/astrofizikte-oncu-dilhan-eryurt/</a></strong></p>
<p><strong>Alp Akoğlu, Astrofizikte Öncü Bir Türk Kadını: Dilhan Eryurt. TÜBİTAK Bilim ve Teknik Dergisi, Sayı 360, Kasım 1997, s. 74</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/turkiyeyi-astrofizikle-tanistiran-bilim-insani-dilhan-eryurt">Türkiye&#8217;yi astrofizikle tanıştıran bilim insanı: Dilhan Eryurt</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">19595</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Evren’in görmek için göze ihtiyacı yok, kara deliği biliyor</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/evrenin-gormek-icin-goze-ihtiyaci-yok-kara-deligi-biliyor</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 18 Apr 2019 14:00:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editör ne diyor?]]></category>
		<category><![CDATA[avcılık]]></category>
		<category><![CDATA[Einstein]]></category>
		<category><![CDATA[evren]]></category>
		<category><![CDATA[fil]]></category>
		<category><![CDATA[gergedan]]></category>
		<category><![CDATA[güneş]]></category>
		<category><![CDATA[kara delik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=13647</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kendinizle dışınızdaki dünyayı, mesela evren ile ilişkinizi kıyasladığınız olur mu? Evren içindeki yerimizi veya evrenle ilişkimizi anlamak için kara delikler iyi bir örnek olabilir mi? Mesela bizler kara delikleri göremiyorduk düne kadar, ama “var olduklarını” biliyorduk. Bu şüphesiz olağanüstü bilimsel teorilerin, bilgi birikiminin, dehaların durmak bilmeyen beyin çalışmalarının ürünü. Fakat bilim bununla yetinmiyor, orada varsa görebilmeliyiz, bunu nasıl yapabiliriz diye kafa yoruyor. Evren’de bütün cisimler, oluşumlar, galaksiler, bulutsular, güneşler aylar hemen hepsi kara deliklerin farkında, onu görmek zorunda değiller. Bütün cisimlerin arasında büyük bir denge, ilişki var. Bazen dengeler bozuluyor, patlamalar, çarpışmalar, birleşmeler, sönmeler, ölümler ve yeni dengeler kuruluyor. Ama bize hissetmek yetmiyor, görmeliyiz, ancak böylece fotoğrafın bütününü algılayabiliyoruz&#8230; Bilim Yerküre’de bütünsel sistemini kurmuş, büyük bir işbirliği ile 2 yıllık çalışma ile gerçekten bir zafere imza atıyor. İnsanoğlu, bir kez bilgi üretmenin, bilmenin araştırmanın kapılarını, bilimi kurumsallaştırarak açtıktan sonra, sonu gelmez bir maceraya da atıldı. Gelinen noktaya bakın: 55 milyon ışık yılı uzaklıktaki varlığı hissedilen bir cismi de net tanımlama aşamasına ulaşıldı ve şimdi ötesine geçiliyor. Kara delik deyip geçmeyin, bizim Güneş Sistemi içinde minnacık bir bölge kadar yer tutuyor. Arkadaşımız Batuhan bu büyük olayın hikayesini, geçmişiyle birlikte iyice derleyip toparladı ve size de okumak düşüyor. Bizim basında okuyamayacağınız bir bakış ve hacimde. Kara deliğin keşfi, en az 100 yıllık bir öngörünün de doğrulanması demek. Einstein’ın ve diğer bilimcilerin kulaklarını çınlatalım. Einstein, yanlışlanamayan bir adam olarak binlerce kez tarihte yerini alıyor. Ya bilim yanlışsa?  Genel kabul gören teorilerin, varsayımların, senaryoların yarattığı büyük bilimsel bilgi yığını, çok önemli bir yönü açısından ya yanlış çıkarsa? Şüphesiz iskambil kağıdından şato gibi bir sürü şey yıkılır. Yıkılır mı? İşte bu olasılığı, biriktirdiklerimize bu açıdan bakan çok temel bir yazıyı Meltem Bilikmen derleyip toparladı. Bu bağlamda yine çok iddialı bir tezi daha size sunuyoruz: İnsanoğlunun varoluş yazgısı ile dinozorların yok oluş yazgısı birbiriyle ilişkili mi? Dinozorlar yok olmasaydı, belki de yeryüzünün kapısı insanoğluna açılmayabilirdi&#8230; Öyle mi? Doğan Kuban Hoca geçen sayıda toplumun parçalanmasına ilişkin yazmıştı. Bu sayıda gökdelen yapma kapasitesine sahip olan toplumun çözülme alametleri gösterdiğini ileri sürüyor ve yaşama şansı en kesin olan, bütünleşmiş bir toplum olduğunu söylüyor. Prof. Dr. Nebi Sümer, geçen kapak konumuza önemli bir katkı sunuyor: Zekâ, başarı ve doğru kararın garantisi mi? Özetle doğru karar alabilmek için zeki değil, “akıllı” olmak gerektiğine dikkat çekiyor. Ve daha önemli saptamalar.  Ali Akurgal, cep telefonlarımızın evrimine, ama gelecek açısından bakıyor. “Anlatılan senin hikâyendir” başlıklı yazıyı kaleme alan Çağlar Kuzlukluoğlu, davranışsal iktisadın günümüzdeki işlevselliğine dikkat çekiyor. 2017 Nobel Ödülü’ne layık görülen Richard Thaler’ı ekonomiyi davranış bilimi ile buluşturarak ekonomiye yeni bir boyut kattığını söylüyor. Bu hafta beslenme konusunda rezenenin yararlarına göz atıyoruz. Kolik bebeklerde gaz sancısını gidermek için sıklıkla kullanılan rezene aslında bağışıklık sistemini güçlendiren çok sıkı bir antioksidan deposu. Bir diğer önemli yararı da lifli yapısına bağlı olarak bağırsakların çalışmasını düzenliyor olması… Gülşen Çalış, Endüstri 4.0’ün ancak tüm sosyal boyutları ile beraber düşünüldüğünde başarıya götüreceğini söylüyor. Üniversite içindeki kişiler ile dışarıdaki paydaşlarının Ar-Ge projelerini yürütmesi, projeler geliştirmesi konularında kapsamlı bir işbirliğine girmesi gerektiğine parmak basıyor. Son günlerin en ilgi çeken olayı antropolojide yaşanıyor. Filipinler’in Luzon Adası’ndaki bir mağarada yeni bir insan türüne ait olduğu sanılan kemik fosillerinin bulunması, insanın evrim tarihine ilişkin yerleşik görüşlerde ciddi hatalar yapıldığını ortaya koyuyor. Yeni insan türü 67.000 yaşında ve hobbit’lerden daha küçük. Hayvanlar ve bizler İnsanların hayvanlara uyguladıkları işkenceler bitmiyor. Fillerin dişleri, gergedanların boynuzları vahşice sökülüyor. En büyük hayvan hakları ihlali yasadışı avcılıkta görülüyor. Uluslararası hayvan koruma örgütleri, bu yasadışı avlanmaya son vermek için yeni yollar denemek zorunda. Dünya nüfusunun %36’sının Çin ve Hindistan’da yaşadığını biliyor muydunuz? Grafik-Bilgi’de hangi anakaranın, hangi ülkelerin daha kalabalık olduğunu göreceksiniz. Erhan Karaesmen bu haftaki yazısında mühendislik ve tatbiki bilim dünyasından sanat-kültür dünyasına geçiş yapmış ünlüleri yazmış. Ülkemiz bu açıdan hiç de yoksul sayılmaz. Örneğin Tahir Aydoğdu, Erkan Oğur, Mehmet Suavi Saygan…. Tanol Türkoğlu, Dijital Kültür’de Assange’ın dramına değiniyor. Assange’ın gözaltına alınması yeni tartışmalara kapı araladı: ABD gerçekten tüm acısını Assange’dan çıkartacak mı? Wikileaks’in bir medya kuruluşu, yaptıklarının da yeni medya gazeteciliği olmadığı görüşü kabul görecek mi? Soruların yanıtları gösteriyor ki “Güneş’in altında yeni bir şey yok”. HBT geleceği yazıyor. Bilim gerçek güç. Ürettiği bilginin büyüklüğü dünyayı değiştiriyor. HBT’yi okuyalım, yayalım&#8230;</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/evrenin-gormek-icin-goze-ihtiyaci-yok-kara-deligi-biliyor">Evren’in görmek için göze ihtiyacı yok, kara deliği biliyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-13648 size-medium alignright" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/04/160-251x300.jpg" alt="" width="251" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/04/160-251x300.jpg 251w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/04/160-856x1024.jpg 856w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/04/160.jpg 1654w" sizes="auto, (max-width: 251px) 100vw, 251px" />Kendinizle dışınızdaki dünyayı, mesela evren ile ilişkinizi kıyasladığınız olur mu? Evren içindeki yerimizi veya evrenle ilişkimizi anlamak için kara delikler iyi bir örnek olabilir mi? Mesela bizler kara delikleri göremiyorduk düne kadar, ama “var olduklarını” biliyorduk. Bu şüphesiz olağanüstü bilimsel teorilerin, bilgi birikiminin, dehaların durmak bilmeyen beyin çalışmalarının ürünü. Fakat bilim bununla yetinmiyor, orada varsa görebilmeliyiz, bunu nasıl yapabiliriz diye kafa yoruyor.</p>
<p>Evren’de bütün cisimler, oluşumlar, galaksiler, bulutsular, güneşler aylar hemen hepsi kara deliklerin farkında, onu görmek zorunda değiller. Bütün cisimlerin arasında büyük bir denge, ilişki var. Bazen dengeler bozuluyor, patlamalar, çarpışmalar, birleşmeler, sönmeler, ölümler ve yeni dengeler kuruluyor.</p>
<p>Ama bize hissetmek yetmiyor, görmeliyiz, ancak böylece fotoğrafın bütününü algılayabiliyoruz&#8230;</p>
<p>Bilim Yerküre’de bütünsel sistemini kurmuş, büyük bir işbirliği ile 2 yıllık çalışma ile gerçekten bir zafere imza atıyor.</p>
<p>İnsanoğlu, bir kez bilgi üretmenin, bilmenin araştırmanın kapılarını, bilimi kurumsallaştırarak açtıktan sonra, sonu gelmez bir maceraya da atıldı. Gelinen noktaya bakın: 55 milyon ışık yılı uzaklıktaki varlığı hissedilen bir cismi de net tanımlama aşamasına ulaşıldı ve şimdi ötesine geçiliyor. Kara delik deyip geçmeyin, bizim Güneş Sistemi içinde minnacık bir bölge kadar yer tutuyor.</p>
<p>Arkadaşımız Batuhan bu büyük olayın hikayesini, geçmişiyle birlikte iyice derleyip toparladı ve size de okumak düşüyor. Bizim basında okuyamayacağınız bir bakış ve hacimde.</p>
<p>Kara deliğin keşfi, en az 100 yıllık bir öngörünün de doğrulanması demek. Einstein’ın ve diğer bilimcilerin kulaklarını çınlatalım. Einstein, yanlışlanamayan bir adam olarak binlerce kez tarihte yerini alıyor.</p>
<p><strong>Ya bilim yanlışsa?</strong><strong> </strong></p>
<p>Genel kabul gören teorilerin, varsayımların, senaryoların yarattığı büyük bilimsel bilgi yığını, çok önemli bir yönü açısından ya yanlış çıkarsa? Şüphesiz iskambil kağıdından şato gibi bir sürü şey yıkılır. Yıkılır mı? İşte bu olasılığı, biriktirdiklerimize bu açıdan bakan çok temel bir yazıyı <strong>Meltem Bilikmen</strong> derleyip toparladı. Bu bağlamda yine çok iddialı bir tezi daha size sunuyoruz: İnsanoğlunun varoluş yazgısı ile dinozorların yok oluş yazgısı birbiriyle ilişkili mi? Dinozorlar yok olmasaydı, belki de yeryüzünün kapısı insanoğluna açılmayabilirdi&#8230; Öyle mi?</p>
<p><strong>Doğan Kuban </strong>Hoca geçen sayıda toplumun parçalanmasına ilişkin yazmıştı. Bu sayıda gökdelen yapma kapasitesine sahip olan toplumun çözülme alametleri gösterdiğini ileri sürüyor ve yaşama şansı en kesin olan, bütünleşmiş bir toplum olduğunu söylüyor.</p>
<p><strong>Prof. Dr. Nebi Sümer</strong>, geçen kapak konumuza önemli bir katkı sunuyor: Zekâ, başarı ve doğru kararın garantisi mi? Özetle doğru karar alabilmek için zeki değil, “akıllı” olmak gerektiğine dikkat çekiyor. Ve daha önemli saptamalar.<strong>  </strong></p>
<p><strong>Ali Akurgal, cep telefonlarımızın evrimine, ama gelecek açısından bakıyor. </strong></p>
<p>“Anlatılan senin hikâyendir” başlıklı yazıyı kaleme alan <strong>Çağlar Kuzlukluoğlu, </strong>davranışsal iktisadın günümüzdeki işlevselliğine dikkat çekiyor. 2017 Nobel Ödülü’ne layık görülen <strong>Richard Thaler’</strong>ı ekonomiyi davranış bilimi ile buluşturarak ekonomiye yeni bir boyut kattığını söylüyor.</p>
<p>Bu hafta beslenme konusunda rezenenin yararlarına göz atıyoruz. Kolik bebeklerde gaz sancısını gidermek için sıklıkla kullanılan rezene aslında bağışıklık sistemini güçlendiren çok sıkı bir antioksidan deposu. Bir diğer önemli yararı da lifli yapısına bağlı olarak bağırsakların çalışmasını düzenliyor olması…</p>
<p><strong>Gülşen Çalış,</strong> Endüstri 4.0’ün ancak tüm sosyal boyutları ile beraber düşünüldüğünde başarıya götüreceğini söylüyor. Üniversite içindeki kişiler ile dışarıdaki paydaşlarının Ar-Ge projelerini yürütmesi, projeler geliştirmesi konularında kapsamlı bir işbirliğine girmesi gerektiğine parmak basıyor.</p>
<p>Son günlerin en ilgi çeken olayı antropolojide yaşanıyor. Filipinler’in Luzon Adası’ndaki bir mağarada yeni bir insan türüne ait olduğu sanılan kemik fosillerinin bulunması, insanın evrim tarihine ilişkin yerleşik görüşlerde ciddi hatalar yapıldığını ortaya koyuyor. Yeni insan türü 67.000 yaşında ve hobbit’lerden daha küçük.</p>
<p><strong>Hayvanlar ve bizler</strong></p>
<p>İnsanların hayvanlara uyguladıkları işkenceler bitmiyor. Fillerin dişleri, gergedanların boynuzları vahşice sökülüyor. En büyük hayvan hakları ihlali yasadışı avcılıkta görülüyor. Uluslararası hayvan koruma örgütleri, bu yasadışı avlanmaya son vermek için yeni yollar denemek zorunda. Dünya nüfusunun %36’sının Çin ve Hindistan’da yaşadığını biliyor muydunuz? Grafik-Bilgi’de hangi anakaranın, hangi ülkelerin daha kalabalık olduğunu göreceksiniz.</p>
<p><strong>Erhan Karaesmen</strong> bu haftaki yazısında mühendislik ve tatbiki bilim dünyasından sanat-kültür dünyasına geçiş yapmış ünlüleri yazmış. Ülkemiz bu açıdan hiç de yoksul sayılmaz. Örneğin <strong>Tahir Aydoğdu, Erkan Oğur, Mehmet Suavi Saygan</strong>….</p>
<p><strong>Tanol Türkoğlu, </strong>Dijital Kültür<strong>’</strong>de Assange’ın dramına değiniyor. Assange’ın gözaltına alınması yeni tartışmalara kapı araladı: ABD gerçekten tüm acısını Assange’dan çıkartacak mı? Wikileaks’in bir medya kuruluşu, yaptıklarının da yeni medya gazeteciliği olmadığı görüşü kabul görecek mi? Soruların yanıtları gösteriyor ki “Güneş’in altında yeni bir şey yok”.</p>
<p>HBT geleceği yazıyor. Bilim gerçek güç. Ürettiği bilginin büyüklüğü dünyayı değiştiriyor.</p>
<p>HBT’yi okuyalım, yayalım&#8230;</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/evrenin-gormek-icin-goze-ihtiyaci-yok-kara-deligi-biliyor">Evren’in görmek için göze ihtiyacı yok, kara deliği biliyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">13647</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Tarihteki ilk kara delik fotoğrafına bakıyorsunuz</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/tarihteki-ilk-kara-delik-fotografina-bakiyorsunuz</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 10 Apr 2019 14:34:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fizik ve Uzay]]></category>
		<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[astrofizik]]></category>
		<category><![CDATA[dünya]]></category>
		<category><![CDATA[EHT]]></category>
		<category><![CDATA[Einstein]]></category>
		<category><![CDATA[evren]]></category>
		<category><![CDATA[galaksi]]></category>
		<category><![CDATA[genel görelilik]]></category>
		<category><![CDATA[gezegen]]></category>
		<category><![CDATA[güneş]]></category>
		<category><![CDATA[güneş sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[kara delik]]></category>
		<category><![CDATA[M87]]></category>
		<category><![CDATA[teleskop]]></category>
		<category><![CDATA[uzay]]></category>
		<category><![CDATA[yerçekimi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=13477</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bugün sadece astronomlar için değil, tüm insanlık tarihi için çok önemli bir gün. Zira beklenen an geldi çattı; yıllar süren bir çalışmanın eserine bakıyorsunuz; tarihte teleskop yardımıyla fotoğrafı çekilen ilk kara delik fotoğrafı kısa bir süre önce yayınlandı. Kimileri görüntünün netliği açısından sonuçtan pek de memnun olmasa da galaksimizin gizemini çözmeye bir adım daha yaklaşmış bulunuyoruz. 500 milyon trilyon km uzaklıktaki bu kara delik, Dünya&#8217;nın 3 milyon katı ve bilim insanları tarafından &#8220;canavar&#8221; olarak nitelendiriliyor. Bu canavar kara delik, dünya genelinde sekiz teleskop ağı tarafından fotoğraflandı. Yayımlanan fotoğrafta, kara deliğin yerçekimi tarafından çekilen parlak bir gaz halesiyle (ateş çemberiyle) çevrili olduğu görülüyor. Bunun nedeni de deliğe düşen aşırı ısınmış gazlar. Event Horizon Telescope (EHT) ile çekilmiş kara delik fotoğrafının detayları bugün Astrophysical Journal Letters yayınlandı. Çalışmanın başındaki isimlerden Hollanda&#8217;daki Radboud Üniversitesi&#8217;nden Prof. Dr. Heino Falcke, BBC News&#8217;e kara deliğin M87 galaksisinde bulunduğunu açıkladı: “Gördüklerimiz tüm Güneş Sistemimizin boyutundan daha büyük.” Falcke ayrıca, bu kara deliğin Güneş&#8217;in 6,5 milyar katı bir kütleye sahip olduğunu da sözlerine ekledi: “Var olduğunu düşündüğümüz en ağır kara deliklerden biri. Evren&#8217;deki kara deliklerin ağırlık şampiyonu, mutlak bir canavar.” Çalışmaya dahil olmayan Stanford Üniversitesi&#8217;nden teorik astrofizikçi Roger Blandford ise “Böyle bir görüntü, Einstein&#8217;ın genel göreliliğinin, çok güçlü olduğunda yerçekimini tanımlamak için doğru teori olduğunu doğrulayabilir ve bize kara delik çevresinde gerçekte neler olduğunu anlatabilir” ifadelerini kullandı. Detaylar dergimizin bir sonraki sayısında olacak. Batuhan Sarıcan / batusarican@gmail.com Kaynakça: https://www.bbc.com/news/science-environment-47873592 https://www.popsci.com/event-horizon-telescope-black-hole-watch</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/tarihteki-ilk-kara-delik-fotografina-bakiyorsunuz">Tarihteki ilk kara delik fotoğrafına bakıyorsunuz</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bugün sadece astronomlar için değil, tüm insanlık tarihi için çok önemli bir gün. Zira beklenen an geldi çattı; yıllar süren bir çalışmanın eserine bakıyorsunuz; tarihte teleskop yardımıyla fotoğrafı çekilen ilk kara delik fotoğrafı kısa bir süre önce yayınlandı. Kimileri görüntünün netliği açısından sonuçtan pek de memnun olmasa da galaksimizin gizemini çözmeye bir adım daha yaklaşmış bulunuyoruz.</p>
<p>500 milyon trilyon km uzaklıktaki bu kara delik, Dünya&#8217;nın 3 milyon katı ve bilim insanları tarafından &#8220;canavar&#8221; olarak nitelendiriliyor. Bu canavar kara delik, dünya genelinde sekiz teleskop ağı tarafından fotoğraflandı. Yayımlanan fotoğrafta, kara deliğin yerçekimi tarafından çekilen parlak bir gaz halesiyle (ateş çemberiyle) çevrili olduğu görülüyor. Bunun nedeni de deliğe düşen aşırı ısınmış gazlar.</p>
<p>Event Horizon Telescope (EHT) ile çekilmiş kara delik fotoğrafının detayları bugün Astrophysical Journal Letters yayınlandı. Çalışmanın başındaki isimlerden Hollanda&#8217;daki Radboud Üniversitesi&#8217;nden Prof. Dr. Heino Falcke, BBC News&#8217;e kara deliğin M87 galaksisinde bulunduğunu açıkladı: <em>“Gördüklerimiz tüm Güneş Sistemimizin boyutundan daha büyük.”</em></p>
<p>Falcke ayrıca, bu kara deliğin Güneş&#8217;in 6,5 milyar katı bir kütleye sahip olduğunu da sözlerine ekledi: <em>“Var olduğunu düşündüğümüz en ağır kara deliklerden biri. Evren&#8217;deki kara deliklerin ağırlık şampiyonu, mutlak bir canavar.”</em></p>
<p>Çalışmaya dahil olmayan Stanford Üniversitesi&#8217;nden teorik astrofizikçi Roger Blandford ise <em>“Böyle bir görüntü, Einstein&#8217;ın genel göreliliğinin, çok güçlü olduğunda yerçekimini tanımlamak için doğru teori olduğunu doğrulayabilir ve bize kara delik çevresinde gerçekte neler olduğunu anlatabilir”</em> ifadelerini kullandı.</p>
<p>Detaylar dergimizin bir sonraki sayısında olacak.</p>
<p><strong>Batuhan Sarıcan</strong> / <a href="mailto:batusarican@gmail.com">batusarican@gmail.com</a></p>
<p><strong>Kaynakça: </strong></p>
<p><a href="https://www.bbc.com/news/science-environment-47873592">https://www.bbc.com/news/science-environment-47873592</a></p>
<p><a href="https://www.popsci.com/event-horizon-telescope-black-hole-watch">https://www.popsci.com/event-horizon-telescope-black-hole-watch</a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/tarihteki-ilk-kara-delik-fotografina-bakiyorsunuz">Tarihteki ilk kara delik fotoğrafına bakıyorsunuz</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">13477</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Güneşi zapt edeceğiz, güneşin zaptı yakın!</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/gunesi-zapt-edecegiz-gunesin-zapti-yakin</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 04 Apr 2019 14:00:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editör ne diyor?]]></category>
		<category><![CDATA[Abel ödülü]]></category>
		<category><![CDATA[fosil]]></category>
		<category><![CDATA[güneş]]></category>
		<category><![CDATA[güneş koruma faktörü]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[köpek]]></category>
		<category><![CDATA[robot]]></category>
		<category><![CDATA[sherlock holmes]]></category>
		<category><![CDATA[telomer]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=13428</guid>

					<description><![CDATA[<p>Nazım Hikmet’in ünlü şiirinin analizini yapmayacağız veya günün mana ve önemine bir gönderme yapma niyetimiz yok. Güneş’in yeryüzündeki hayatın kaynağı olduğunu da yazmayacağız. Kapakta kullandığımız &#8216;güneş toplamak&#8217; ne güzel bir deyim! Ülkü Tamer’in ünlü şiiri ve Zülfü Livaneli’nin bestesi&#8230; Fakat derdimiz bu da değil, sadece güneş ile ilgili bilinen çağrışımlarla oynaşıyoruz giriş yapmak için. Herhalde güneş üzerine neler var! Güneş bir yıldız; 4,5 milyar yıllık yaşı daha kaldı, en sonunda küçük bir karbon yığına dönüşecek ve arkasında dev bir nebula bırakarak hayatını sona erdirecek. Veya kırmızı bir deve dönüşecek. Güneş Sistemi ile birlikte tüm gezegenlerin varlığı da değişecek&#8230; Ve yeryüzünün de… Tabii bu tahmin edilen doğal ölüm. 4,5 milyar yıl içinde neler olur, kestirilemeyen ne tür çarpışmalar gündeme gelir; Dünya, Güneş’in ömrüne bağlı olmadan, başka biçimlerde tükenir mi? Hepsi mümkün. Çünkü uzay pek de kestirilebilen sonuçlar üretmez. Güneş hayattır diyorsak, bedenimizin ona ihtiyacı var. Uzayı bırakalım ve biraz yararcı olalım. Bu yararın çok boyutlu bir dosyasını hazırladık, güneş ışınları üzerine yapılan son araştırmaları derleyip toparladı Batuhan Sarıcan. Neredeyse 100 faktöre yaklaşan kremler kullanmalı mıyız, yani güney ile temasımızı krem yardımıyla tamamen kesmeli miyiz? Kesinlikle hayır! Ayrıntılar orta sayfada. Kızıl ötesi gören insana doğru mu? Dev ilerlemelerle şaşırtıcı olaylar giderek artıyor. Bu kez de insanlara kızıl ötesi görüş sağlayabilecek bir gelişmenin önü açıldı: En gözde laboratuvar hayvanları fareler ve sıçanlardır. Son sayılarımızda kör farelerin tek bir gen ilavesiyle görebileceğini duyurmuştuk. Bu kez gözlerine nano parçacık enjekte edilen farelere gece görüş özelliği kazandırıldı. Öyle ki bu deney klinik aşamaya geldiğinde insanlar da kızılötesi dalga boyları görünür ışığa dönüştüren nano parçacıklar sayesinde geceleri herhangi bir aygıt kullanmadan çevresini görebilecek. Alzheimer, Parkinson, ALS gibi sinir sistemi hastalıklarının mekanizmalarını çözmeye çalışan bilim insanları şimdi klonlanmış maymunları yakından izlemeye hazırlanıyor. Küresel ısınmayı 1.5 °C dereceyle sınırlamak için neler yapılması gerektiği ile ilgili yazı dizisinde havadaki CO2’den kurtulma yöntemlerine dikkat çekiliyor.  Araştırma Gündemi’nde ketojenik diyetlerin yararından, gelmiş geçmiş en büyük T. rex fosiline, deniz suyundan hidrojen üretimine dek son günlerin dikkat çeken araştırmalarına yer veriyoruz. Doğan Kuban hocamız savaşı ancak sanayileşme ile kazanabiliriz diyor. Türk toplumu, en fakirinden en zenginine kadar gelecek kaygısı taşıyor. Geleceğin ancak ve ancak sanayileşme sayesinde kurtulacağına vurgu yapan Kuban, toplumun tümünü aynı program altında birleştirmek gerektiğini söylüyor. Ali Akurgal “geleceğin gazetesi” tanımından yola çıkarak son günlerde sık sık bahsi geçen “trol” gruplara ve bloglara gönderme yapıyor. Ancak en önemli “mecra” kişiselleşmiş gazete olarak nitelendirdiği küçük ekranlar olacak. Habercilik değişiyor, mecrası da… Yeni çıkan ürünlerin içinde “Laz mühendisten Lazca klavye”nin ilgi çekeceğinden eminiz. Dinozorların vatanı Arjantin’de bulunan olağandışı bir Saurus cinsine ait buluntular, bu dinozorun öteki dev dinozorlardan çok daha küçük bir bedene ve daha kısa boyunlara sahip olması paleontologları oldukça şaşırttı. İstanbul’un çarpık kentleşme sorunun temelindeki nedenleri araştıran Bilgehan Gürlek, plansız gelişen kentler grubunda yer alan kentimizin bu hale gelmesinden beş yıllık kalkınma planlarının ve Devlet Planlama Örgütü’nün rafa kaldırılmasını sorumlu tutuyor. Bağışıklık sistemimizi güçlendirmeyi kim istemez? Bunun için besin destekleri yerine ay çekirdeği, badem, turunçgiller gibi çoğunluğun sevdiği yiyeceklere yönelmenizi öneriyoruz. Bir başka yazıda: Karın yağları aynı zamanda beyninizi de küçültüyor olabilir mi? Tanol Türkoğlu, Dijitalem yazı dizisinde dijital alemdeki ilginç olaylara değiniyor. Örneğin Las Vegas’ta düzenlenen tüketici fuarında bütünüyle bitkisel malzemeden üretilen burgeri, etten ayırmak imkânsız&#8230; Mustafa Çetiner, bilim tarihinden ilginç bir isme köşesine taşıdı: Samuel Wilks. Sherlock Holmes dünyanın en ünlü hayali dedektif kahramanı. Bir polis köpeğinin de Sherlock kadar akıllı ve dikkatli olabileceğini düşünebiliyor musunuz? Çin Polis Teşkilatı şimdi polis köpeği olarak yetiştirmek üzere cins köpek eğitimine zaman ve para ayırmaktan vazgeçiyor. Sherlock Holmes lakabını taktıkları akıllı bir polis köpeğini klonlayarak kestirmeden işi bitirmişler. Bu sayıda ayrıca Erhan Güzel, Abel Ödülü’nü kazanan ilk kadın Karen Keskulla Uhlenbeck’i ve matematik ödüllerini yazdı. Siren Sezer, uzun yaşamın bir göstergesi olan telomerleri yazdı, sizinki kısa mı? Meltem Bilikmen, yapay zekâ ile tıpta daha fazla empati ve daha az insancıl aşama umudunu yazdı. ***  HBT Konferansı 6 Nisan Cumartesi günü BAU&#8217;da Yarının harika çocukları insan mı, robot mu? Yoksa gün gelecek çocuğumuza dijital eğitim hapı mı yutturacağız? İnsan mı daha hızlı öğrenecek, robot mu? Yapay zekâ, eğitimi nasıl şekillendirecek? Bir robot ile bir insan yavrusunu öğrenme süreçlerine soksak, rekabet ve üstünlükleri, yetenek ve zekâları konusunda neler söyleyebiliriz? Tanol Türkoğlu, Türker Kılıç ve Cem Say konuyu farklı açılardan ele alacak ve tartışacaklar.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/gunesi-zapt-edecegiz-gunesin-zapti-yakin">Güneşi zapt edeceğiz, güneşin zaptı yakın!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignright wp-image-13430 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/04/158-k-251x300.jpg" alt="" width="251" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/04/158-k-251x300.jpg 251w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/04/158-k-856x1024.jpg 856w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/04/158-k.jpg 1654w" sizes="auto, (max-width: 251px) 100vw, 251px" /><strong>Nazım Hikmet</strong>’in ünlü şiirinin analizini yapmayacağız veya günün mana ve önemine bir gönderme yapma niyetimiz yok. Güneş’in yeryüzündeki hayatın kaynağı olduğunu da yazmayacağız. Kapakta kullandığımız &#8216;güneş toplamak&#8217; ne güzel bir deyim! <strong>Ülkü Tamer</strong>’in ünlü şiiri ve <strong>Zülfü Livaneli</strong>’nin bestesi&#8230; Fakat derdimiz bu da değil, sadece güneş ile ilgili bilinen çağrışımlarla oynaşıyoruz giriş yapmak için. Herhalde güneş üzerine neler var! Güneş bir yıldız; 4,5 milyar yıllık yaşı daha kaldı, en sonunda küçük bir karbon yığına dönüşecek ve arkasında dev bir nebula bırakarak hayatını sona erdirecek. Veya kırmızı bir deve dönüşecek. Güneş Sistemi ile birlikte tüm gezegenlerin varlığı da değişecek&#8230; Ve yeryüzünün de…</p>
<p>Tabii bu tahmin edilen doğal ölüm. 4,5 milyar yıl içinde neler olur, kestirilemeyen ne tür çarpışmalar gündeme gelir; Dünya, Güneş’in ömrüne bağlı olmadan, başka biçimlerde tükenir mi? Hepsi mümkün. Çünkü uzay pek de kestirilebilen sonuçlar üretmez.</p>
<p>Güneş hayattır diyorsak, bedenimizin ona ihtiyacı var. Uzayı bırakalım ve biraz yararcı olalım. Bu yararın çok boyutlu bir dosyasını hazırladık, güneş ışınları üzerine yapılan son araştırmaları derleyip toparladı Batuhan Sarıcan. Neredeyse 100 faktöre yaklaşan kremler kullanmalı mıyız, yani güney ile temasımızı krem yardımıyla tamamen kesmeli miyiz? Kesinlikle hayır! Ayrıntılar orta sayfada.</p>
<p><strong>Kızıl ötesi gören insana doğru mu?</strong></p>
<p>Dev ilerlemelerle şaşırtıcı olaylar giderek artıyor. Bu kez de insanlara kızıl ötesi görüş sağlayabilecek bir gelişmenin önü açıldı: En gözde laboratuvar hayvanları fareler ve sıçanlardır. Son sayılarımızda kör farelerin tek bir gen ilavesiyle görebileceğini duyurmuştuk. Bu kez gözlerine nano parçacık enjekte edilen farelere gece görüş özelliği kazandırıldı. Öyle ki bu deney klinik aşamaya geldiğinde insanlar da kızılötesi dalga boyları görünür ışığa dönüştüren nano parçacıklar sayesinde geceleri herhangi bir aygıt kullanmadan çevresini görebilecek.</p>
<p>Alzheimer, Parkinson, ALS gibi sinir sistemi hastalıklarının mekanizmalarını çözmeye çalışan bilim insanları şimdi klonlanmış maymunları yakından izlemeye hazırlanıyor. Küresel ısınmayı 1.5 °C dereceyle sınırlamak için neler yapılması gerektiği ile ilgili yazı dizisinde havadaki CO2’den kurtulma yöntemlerine dikkat çekiliyor.<strong> </strong></p>
<p><strong>Araştırma Gündemi</strong>’nde ketojenik diyetlerin yararından, gelmiş geçmiş en büyük <em>T. rex</em> fosiline, deniz suyundan hidrojen üretimine dek son günlerin dikkat çeken araştırmalarına yer veriyoruz.</p>
<p><strong>Doğan Kuban</strong> hocamız savaşı ancak sanayileşme ile kazanabiliriz diyor. Türk toplumu, en fakirinden en zenginine kadar gelecek kaygısı taşıyor. Geleceğin ancak ve ancak sanayileşme sayesinde kurtulacağına vurgu yapan Kuban, toplumun tümünü aynı program altında birleştirmek gerektiğini söylüyor.</p>
<p><strong>Ali Akurgal</strong> “geleceğin gazetesi” tanımından yola çıkarak son günlerde sık sık bahsi geçen “trol” gruplara ve bloglara gönderme yapıyor. Ancak en önemli “mecra” kişiselleşmiş gazete olarak nitelendirdiği küçük ekranlar olacak. Habercilik değişiyor, mecrası da… Yeni çıkan ürünlerin içinde “Laz mühendisten Lazca klavye”nin ilgi çekeceğinden eminiz.</p>
<p>Dinozorların vatanı Arjantin’de bulunan olağandışı bir <em>Saurus</em> cinsine ait buluntular, bu dinozorun öteki dev dinozorlardan çok daha küçük bir bedene ve daha kısa boyunlara sahip olması paleontologları oldukça şaşırttı.</p>
<p>İstanbul’un çarpık kentleşme sorunun temelindeki nedenleri araştıran <strong>Bilgehan Gürlek</strong>, plansız gelişen kentler grubunda yer alan kentimizin bu hale gelmesinden beş yıllık kalkınma planlarının ve Devlet Planlama Örgütü’nün rafa kaldırılmasını sorumlu tutuyor.</p>
<p><strong>Bağışıklık sistemimizi güçlendirmeyi</strong> kim istemez? Bunun için besin destekleri yerine ay çekirdeği, badem, turunçgiller gibi çoğunluğun sevdiği yiyeceklere yönelmenizi öneriyoruz. Bir başka yazıda: Karın yağları aynı zamanda beyninizi de küçültüyor olabilir mi?</p>
<p><strong>Tanol Türkoğlu,</strong> <strong>Dijitalem</strong> yazı dizisinde dijital alemdeki ilginç olaylara değiniyor. Örneğin Las Vegas’ta düzenlenen tüketici fuarında bütünüyle bitkisel malzemeden üretilen burgeri, etten ayırmak imkânsız&#8230; <strong>Mustafa Çetiner</strong>, bilim tarihinden ilginç bir isme köşesine taşıdı: Samuel Wilks.</p>
<p>Sherlock Holmes dünyanın en ünlü hayali dedektif kahramanı. Bir polis köpeğinin de Sherlock kadar akıllı ve dikkatli olabileceğini düşünebiliyor musunuz? Çin Polis Teşkilatı şimdi polis köpeği olarak yetiştirmek üzere cins köpek eğitimine zaman ve para ayırmaktan vazgeçiyor. Sherlock Holmes lakabını taktıkları akıllı bir polis köpeğini klonlayarak kestirmeden işi bitirmişler.</p>
<p>Bu sayıda ayrıca <strong>Erhan Güzel,</strong> Abel Ödülü’nü kazanan ilk kadın Karen Keskulla Uhlenbeck’i ve matematik ödüllerini yazdı. <strong>Siren Sezer</strong>, uzun yaşamın bir göstergesi olan telomerleri yazdı, sizinki kısa mı? <strong>Meltem Bilikmen</strong>, yapay zekâ ile tıpta daha fazla empati ve daha az insancıl aşama umudunu yazdı.</p>
<p><strong>***</strong><strong> </strong></p>
<p><strong>HBT Konferansı 6 Nisan Cumartesi günü BAU&#8217;da</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/duyurular/konferans-yarinin-harika-cocuklari-insan-mi-robot-mu">Yarının harika çocukları insan mı, robot mu</a>? Yoksa gün gelecek çocuğumuza dijital eğitim hapı mı yutturacağız? İnsan mı daha hızlı öğrenecek, robot mu? Yapay zekâ, eğitimi nasıl şekillendirecek? Bir robot ile bir insan yavrusunu öğrenme süreçlerine soksak, rekabet ve üstünlükleri, yetenek ve zekâları konusunda neler söyleyebiliriz? Tanol Türkoğlu, Türker Kılıç ve Cem Say konuyu farklı açılardan ele alacak ve tartışacaklar.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/gunesi-zapt-edecegiz-gunesin-zapti-yakin">Güneşi zapt edeceğiz, güneşin zaptı yakın!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">13428</post-id>	</item>
		<item>
		<title>LED ampul ve ekranlardan yayılan mavi ışınların vücudumuza ne gibi etkileri var?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/led-ampul-ve-ekranlardan-yayilan-mavi-isinlarin-vucudumuza-ne-gibi-etkileri-var</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Mar 2019 12:46:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fizik ve Uzay]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoyaşam]]></category>
		<category><![CDATA[göz]]></category>
		<category><![CDATA[göz sağlığı]]></category>
		<category><![CDATA[güneş]]></category>
		<category><![CDATA[led ampul]]></category>
		<category><![CDATA[led ekran]]></category>
		<category><![CDATA[led ışık]]></category>
		<category><![CDATA[led lamba]]></category>
		<category><![CDATA[makula dejenerasyonu]]></category>
		<category><![CDATA[mavi ışık]]></category>
		<category><![CDATA[melatonin]]></category>
		<category><![CDATA[radyasyon]]></category>
		<category><![CDATA[renk skalası]]></category>
		<category><![CDATA[retina]]></category>
		<category><![CDATA[uyku]]></category>
		<category><![CDATA[voltaj]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=13398</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bugüne kadar dünyada yapılan önemli bilimsel, öncü araştırmaların özetle sonuçları Son yıllarda gitgide artarak kullanılan LED ampullerin yaydığı ışığın zararlı olup olmadığı konusunda medyada çeşitli yayınlar yapılıyor. Bu konuda bize de sorular geliyor. Önce şunu belirtelim LED ampullerden yayılan ışınlar, güneş ışığındaki ışınlar gibi elektromanyetik dalgalar olup, bunların radyoaktif maddelerden yayılan çok daha girici gama ışınları gibi radyasyonlarla bir ilgisi yoktur. LED, Light Emitted Diode (Işık salan diyot)‘un baş harflerinden oluşur. Bu çeşit ampullerde kullanılan yarı iletken maddeli diyotun uçlarına voltaj uygulandığında elektrik akımı geçerken yarı iletken maddenin atomları aldıkları enerjiyle ışınlar yayar. Beyaz ışık elde edilebilmesi için ampulün içinde 3 adet yarı iletken diyot bir Chipset (Yonga seti) içinde yanyana bulunur ve bunlar farklı renkte (kırmızı, yeşil ve mavi) ışınlar yayarlar. Bu ışınların karışımından da LED ampullerde beyaz ışık oluşur. Şekil 1: İçinde mavi ışın bulunan, beyaz ışıklı LED ampuller ve mavi ışın saçan LED TV ve LED Tabletleri        &#160; &#160; &#160; Mavi ışınların özellikleri ve vücudumuza etkileri? LED ampullerden yayılan beyaz ışığın içindeki mavi işınların dalga boyları, diğer ışınlarınkinden daha kısa olup, 380-500 Nanometre arasındadır (Nanometre: Metrenin milyarda biri). Kısa dalga boylu ya da yüksek enerjili mavi ışınlar, derinin derinliklerine kadar girip vücudumuzu etkileyebilir. Mavi ışınlar her gün kullanmakta olduğumuz akıllı telefonlardan, LED-TV, tablet, PC’lerden ve çok çeşitli elektronik aletlerin ekranlarından da yayılır ve özellikle gözlerimiz bunlardan sürekli etkilenir. Öte yandan mavi ışınların, güneş ışığı içinde olduğunu eskiden beri biliyoruz (yağmur sonrası gök kuşağında mavi ışınlar da diğerlerinin yanı sıra hep görülür). Ancak LED ampullerde ve ekranlarda bunların mavi ışık miktarının güneş ışığındakinden daha fazla olduğu ve sürekli bu lambaların ışığıyla ya da LED ekranlarının önünde çalışılan mesleklerde özellikle gözlerin olumsuz etkilenebileceği ve hatta zamanla gözlerde makula dejenerasyonuna neden olunabileceği de uzmanlarca ileri sürülüyor. Güneş ışığındaki mavi ışınlar beynimizdeki Epifiz bezi (ya da Pineal bezi) tetikleyerek, vücudumuzu ‘yorgunlaştırma, uyutma hormonu’ olarak da adlandırılan melatonin salgılanmasını frenleyerek, uyanık kalmamızi sağlıyor (yani güneş ışığında mavi ışınlar olmasaydı, gündüz de uyuklayacaktık!). Bir bezelye tanesi büyüklüğünde olan epifiz organı, beynimizde hipofiz bezinin arkasında bulunur. Uykumuzu düzenleyen bu mavi ışınlar, yatak odamızdaki bir gece lambasından ya da başka bir aletten salındığında ise uykumuz kaçabilir ya da uyanabiliriz! Bu nedenle bu çeşit lamba ve aletleri yatak odamızda tutmamalıyız. Mavi ışın saçan LED ekranlar insanların uyku ritmini bozup daha uzun süre uyanık kalmalarına neden oluyor. Bu sonuca, bir Alman/İsviçre araştırma grubunun yaptığı bilimsel araştırma varmış. LED ekranlı bilgisayarlarda çalışan deneklerin, normal ışıklı olanlada çalışanlardan %20 daha dikkatli oldukları belirlenmiş. Araştırmacılar bunu, mavi ışınların oldukça kısa dalga boyuna bağlıyor ve LED ekranların, lambaların, gün ışığı gibi, çalışanları etkileyip melatonin uyku hormon salgısını frenlediğini vurguluyorlar. Gerçekten de deneklerin kan analizlerinde daha az melatonin derişimi belirlenmiş. Daha ayrıntılı ileri araştırmalar, bu ön araştırmaları desteklerse, ileride LED ekranlarına konan yarı iletken diyotların, çalışanların günlük uyanık kalma sürelerine göre ayarlanarak ekranların ilgili çalışanlar gruplarına göre üretilebileceği de düşünülebilir diyor araştırmacılar. Öte yandan Fransa’da fareler üzerinde yapılan bir bilimsel araştırma uzun süre LED lambaları ışığına tutulan farelerin gözlerinde makula dejenerasyonu saptanmış. LED lambaları ve ekranları aşırı kullanılmadığında ise, alınan doz düşük olacağından vücudumuza önemli bir etki beklenmiyor. Vücudumuzun Circadianer Ritim denilen günlük yaşam ritmini, özellikle, çevremizdeki ışınların düzenlediği eskiden beri bilinir. Sadece ışınların şiddeti değil aynı zamanda ışınların rengi de vücudumuzu etkilemede önemli. Bu nedenle özellikle sabah ve öğle saatlerinde güneş ışınlarında çok daha fazla bulunan mavi ışınler daha canlı olmamızı sağlar. Uzmanlar mavi ışınların melatonin salgılanmasını frenleyerek, hücrelerdeki madde alış verisini hızlandırmada ve vücudumuzun daha canlı olmasını sağlamada beyaz ışınlara oranla 25 kat daha etkin olduğunu saptamışlar. Mavi ışınlar gözlerimizin retina tabakasının ya da derinin altındaki hücreler yoluyla beynimize iletilir ve oradan vücudumuza sinyaller yayarak vücut sıcaklığından, kalp atışlarından, acıkma duyumuza kadar vücudumuzun işlevlerinin düzenlenmesinde etkili olur. Daha kısa dalga boylu enerjik mavi ışınlar daha fazla titreştiğinden sürekli çalışılan yerlerde ekran başındakilerin hem gözlerini yormakta hem de gözlerini kamaştırmakta. Bu nedenle mavi ışın saçan lamba ve aletlere uzun süre bakanlarda gözlerde yorgunluk ve başağrısı görülebiliyor. Uzmanlar LED lambaları altında ya da LED ekranları başında meslekleri nedeniyle uzun süre çalışanların, 450 nm’nin altındaki dalga boylarındaki mavi ışınları soğuran özel gözlükler (sarı renkli) takmalarını öneriyor. Bu dalga boyundan daha büyük dalga boylarındaki ışınlar ise vücut fonksiyonlarımız için yararlı olduklarından gözlüklerle filtrelenmemeli. Ayrıca LED ekranlarına başımızı iyice yaklaştırmadan çalışmalıyız, LED lambalarına uzun süre gözlerimizi çevirmemeliyiz diyor uzmanlar. LED ampuller içinde zehirli maddeli ya da herhangi bir gaz bulunmadığından normal cam çöpüne atılabilirler. Ancak uzmanlar, LED ampuller ve aletlerdeki yarı iletken madde yapısının çevre için zararlı olabileceğini ve özel çöpe atılmasının daha doğru olacağını belirtiyor. Ek bilgi Şekil 2: Dar bir dalga boyu aralığında görebildiğimiz, görünen ışığın (sichtbares Licht) dalga boyu 380 ile 750 nm (Nanometre) arasında bulunuyor. (Işınların dalga boyları sağa doğru artarken, enerjileri sola doğru artıyor.) Görünen ışığın içindeki ışınların renklerine göre dalga boyları (en altta). Görünen ışık, Şekil 2’deki gibi, mor ötesiyle kızılötesi ışınlar arasında yer alıyor. Çeşitli dalga boylarındaki ışınları, gözlerimiz şu renklerde algılıyor: Görünen ışıktan daha kısa dalga boylu olan morötesi ışınların dalga boyu ise 1 ile 400 nm arasında (Şekil 2). Yüksel Atakan, Dr. Radyasyon Fizikçisi, Almanya / ybatakan3@gmail.com Kaynaklar: /1/ Light Emitting Diodes; chronic light exposure; phototoxicity; pigmented rats; retina PMID: 27751961 DOI: 10.1016/j.neuroscience.2016.10.015 /2/ http://ergoptometrie.de/einfluesse-von-blauem-licht/ /3/ Christian Cajochen (Universitäre Psychiatrische Kliniken Basel) et al. : Journal of Applied Physiology, doi: 10.1152/japplphysiol.00165.2011 dapd/wissenschaft.de – Martin Vieweg / /4/ Gendron et al.: The 3895-bp mitochondrial DNA deletion in the human eye: a potential involvement in corneal ageing and macular degeneration. Mutagenesis. 2013 Mar; 28(2):197-204. /5/ Grandner et al.: Short wavelength light administered just prior to waking: a pilot study. Biol Rhythm Res. 2013 Jan 1; 44(1):13-32. /6/DIN V 5031-100: Strahlungsphysik im optischen Bereich und Lichttechnik – Teil 100. Über das Auge vermittelte, nichtvisuelle Wirkung des Lichts auf den Menschen. 2009/2014. /7/ Christόbal et al.: Intraocular lenses with blue light filter. Arch Soc Esp Oftalmol. 2005 Apr; 80(4):245-49 /8/ Moderne Lichtquellen, Stellungnahme der Strahlenschutzkommission, 2010 (Almanya Radyasyondan korunma komisyonunun görüşü)</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/led-ampul-ve-ekranlardan-yayilan-mavi-isinlarin-vucudumuza-ne-gibi-etkileri-var">LED ampul ve ekranlardan yayılan mavi ışınların vücudumuza ne gibi etkileri var?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-13401" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/03/ledampul.jpg" alt="" width="500" height="281" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/03/ledampul.jpg 800w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/03/ledampul-300x169.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 500px) 100vw, 500px" /></p>
<p><strong>Bugüne kadar dünyada yapılan önemli bilimsel, öncü araştırmaların özetle sonuçları</strong></p>
<p>Son yıllarda gitgide artarak kullanılan LED ampullerin yaydığı ışığın zararlı olup olmadığı konusunda medyada çeşitli yayınlar yapılıyor. Bu konuda bize de sorular geliyor. Önce şunu belirtelim LED ampullerden yayılan ışınlar, güneş ışığındaki ışınlar gibi elektromanyetik dalgalar olup, bunların radyoaktif maddelerden yayılan çok daha girici gama ışınları gibi radyasyonlarla bir ilgisi yoktur.</p>
<p>LED, Light Emitted Diode (Işık salan diyot)‘un baş harflerinden oluşur. Bu çeşit ampullerde kullanılan yarı iletken maddeli diyotun uçlarına voltaj uygulandığında elektrik akımı geçerken yarı iletken maddenin atomları aldıkları enerjiyle ışınlar yayar. Beyaz ışık elde edilebilmesi için ampulün içinde 3 adet yarı iletken diyot bir Chipset (Yonga seti) içinde yanyana bulunur ve bunlar farklı renkte (kırmızı, yeşil ve mavi) ışınlar yayarlar. Bu ışınların karışımından da LED ampullerde beyaz ışık oluşur.</p>
<p><strong>Şekil 1:</strong> İçinde mavi ışın bulunan, beyaz ışıklı LED ampuller ve mavi ışın saçan LED TV ve LED Tabletleri</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-13402 size-thumbnail alignleft" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/03/ledmavi-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" />      <img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-13403 size-thumbnail alignleft" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/03/ledtablet-150x150.png" alt="" width="150" height="150" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Mavi ışınların özellikleri ve vücudumuza etkileri?</strong></p>
<p>LED ampullerden yayılan beyaz ışığın içindeki mavi işınların dalga boyları, diğer ışınlarınkinden daha kısa olup, 380-500 Nanometre arasındadır (Nanometre: Metrenin milyarda biri). Kısa dalga boylu ya da yüksek enerjili mavi ışınlar, derinin derinliklerine kadar girip vücudumuzu etkileyebilir. Mavi ışınlar her gün kullanmakta olduğumuz akıllı telefonlardan, LED-TV, tablet, PC’lerden ve çok çeşitli elektronik aletlerin ekranlarından da yayılır ve özellikle gözlerimiz bunlardan sürekli etkilenir.</p>
<p>Öte yandan mavi ışınların, güneş ışığı içinde olduğunu eskiden beri biliyoruz (yağmur sonrası gök kuşağında mavi ışınlar da diğerlerinin yanı sıra hep görülür). Ancak LED ampullerde ve ekranlarda bunların mavi ışık miktarının güneş ışığındakinden daha fazla olduğu ve sürekli bu lambaların ışığıyla ya da LED ekranlarının önünde çalışılan mesleklerde özellikle gözlerin olumsuz etkilenebileceği ve hatta zamanla gözlerde makula dejenerasyonuna neden olunabileceği de uzmanlarca ileri sürülüyor.</p>
<p>Güneş ışığındaki mavi ışınlar beynimizdeki Epifiz bezi (ya da Pineal bezi) tetikleyerek, vücudumuzu ‘yorgunlaştırma, uyutma hormonu’ olarak da adlandırılan melatonin salgılanmasını frenleyerek, uyanık kalmamızi sağlıyor (yani güneş ışığında mavi ışınlar olmasaydı, gündüz de uyuklayacaktık!). Bir bezelye tanesi büyüklüğünde olan epifiz organı, beynimizde hipofiz bezinin arkasında bulunur. Uykumuzu düzenleyen bu mavi ışınlar, yatak odamızdaki bir gece lambasından ya da başka bir aletten salındığında ise uykumuz kaçabilir ya da uyanabiliriz! Bu nedenle bu çeşit lamba ve aletleri yatak odamızda tutmamalıyız.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-13409 size-medium alignleft" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/03/leduyku-300x210.jpg" alt="" width="300" height="210" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/03/leduyku-300x210.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/03/leduyku.jpg 780w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Mavi ışın saçan LED ekranlar insanların uyku ritmini bozup daha uzun süre uyanık kalmalarına neden oluyor. Bu sonuca, bir Alman/İsviçre araştırma grubunun yaptığı bilimsel araştırma varmış. LED ekranlı bilgisayarlarda çalışan deneklerin, normal ışıklı olanlada çalışanlardan %20 daha dikkatli oldukları belirlenmiş. Araştırmacılar bunu, mavi ışınların oldukça kısa dalga boyuna bağlıyor ve LED ekranların, lambaların, gün ışığı gibi, çalışanları etkileyip melatonin uyku hormon salgısını frenlediğini vurguluyorlar. Gerçekten de deneklerin kan analizlerinde daha az melatonin derişimi belirlenmiş. Daha ayrıntılı ileri araştırmalar, bu ön araştırmaları desteklerse, ileride LED ekranlarına konan yarı iletken diyotların, çalışanların günlük uyanık kalma sürelerine göre ayarlanarak ekranların ilgili çalışanlar gruplarına göre üretilebileceği de düşünülebilir diyor araştırmacılar. Öte yandan Fransa’da fareler üzerinde yapılan bir bilimsel araştırma uzun süre LED lambaları ışığına tutulan farelerin gözlerinde makula dejenerasyonu saptanmış.</p>
<p><strong>LED lambaları ve ekranları aşırı kullanılmadığında ise, alınan doz düşük olacağından vücudumuza önemli bir etki beklenmiyor.</strong></p>
<p>Vücudumuzun Circadianer Ritim denilen günlük yaşam ritmini, özellikle, çevremizdeki ışınların düzenlediği eskiden beri bilinir. Sadece ışınların şiddeti değil aynı zamanda ışınların rengi de vücudumuzu etkilemede önemli. Bu nedenle özellikle sabah ve öğle saatlerinde güneş ışınlarında çok daha fazla bulunan mavi ışınler daha canlı olmamızı sağlar. Uzmanlar mavi ışınların melatonin salgılanmasını frenleyerek, hücrelerdeki madde alış verisini hızlandırmada ve vücudumuzun daha canlı olmasını sağlamada beyaz ışınlara oranla 25 kat daha etkin olduğunu saptamışlar.</p>
<p>Mavi ışınlar gözlerimizin retina tabakasının ya da derinin altındaki hücreler yoluyla beynimize iletilir ve oradan vücudumuza sinyaller yayarak vücut sıcaklığından, kalp atışlarından, acıkma duyumuza kadar vücudumuzun işlevlerinin düzenlenmesinde etkili olur.</p>
<p>Daha kısa dalga boylu enerjik mavi ışınlar daha fazla titreştiğinden sürekli çalışılan yerlerde ekran başındakilerin hem gözlerini yormakta hem de gözlerini kamaştırmakta. Bu nedenle mavi ışın saçan lamba ve aletlere uzun süre bakanlarda gözlerde yorgunluk ve başağrısı görülebiliyor.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-13410 size-medium alignright" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/03/sarigozluk-300x189.jpeg" alt="" width="300" height="189" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/03/sarigozluk-300x189.jpeg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/03/sarigozluk.jpeg 426w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Uzmanlar LED lambaları altında ya da LED ekranları başında meslekleri nedeniyle uzun süre çalışanların, 450 nm’nin altındaki dalga boylarındaki mavi ışınları soğuran özel gözlükler (sarı renkli) takmalarını öneriyor. Bu dalga boyundan daha büyük dalga boylarındaki ışınlar ise vücut fonksiyonlarımız için yararlı olduklarından gözlüklerle filtrelenmemeli. Ayrıca LED ekranlarına başımızı iyice yaklaştırmadan çalışmalıyız, LED lambalarına uzun süre gözlerimizi çevirmemeliyiz diyor uzmanlar.</p>
<p>LED ampuller içinde zehirli maddeli ya da herhangi bir gaz bulunmadığından normal cam çöpüne atılabilirler. Ancak uzmanlar, LED ampuller ve aletlerdeki yarı iletken madde yapısının çevre için zararlı olabileceğini ve özel çöpe atılmasının daha doğru olacağını belirtiyor.</p>
<p><strong>Ek bilgi</strong></p>
<p><strong>Şekil 2</strong>: Dar bir dalga boyu aralığında görebildiğimiz, görünen ışığın (sichtbares Licht) dalga boyu 380 ile 750 nm (Nanometre) arasında bulunuyor. (Işınların dalga boyları sağa doğru artarken, enerjileri sola doğru artıyor.)</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-13404" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/03/ekbilgi-300x172.png" alt="" width="450" height="258" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/03/ekbilgi-300x172.png 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/03/ekbilgi.png 672w" sizes="auto, (max-width: 450px) 100vw, 450px" /></p>
<p>Görünen ışığın içindeki ışınların renklerine göre dalga boyları (en altta). Görünen ışık, Şekil 2’deki gibi, mor ötesiyle kızılötesi ışınlar arasında yer alıyor.</p>
<p><strong>Çeşitli dalga boylarındaki ışınları, gözlerimiz şu renklerde algılıyor:</strong></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-13405 size-full" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/03/renkskala.png" alt="" width="250" height="193" /></p>
<p>Görünen ışıktan daha kısa dalga boylu olan <strong>morötesi</strong> ışınların dalga boyu ise 1 ile 400 nm arasında (Şekil 2).</p>
<p><strong>Yüksel Atakan, Dr. Radyasyon Fizikçisi, Almanya / <a href="mailto:ybatakan3@gmail.com">ybatakan3@gmail.com</a></strong></p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<p>/1/ Light Emitting Diodes; chronic light exposure; phototoxicity; pigmented rats; retina</p>
<p>PMID: 27751961 DOI: 10.1016/j.neuroscience.2016.10.015</p>
<p>/2/ <a href="http://ergoptometrie.de/einfluesse-von-blauem-licht/">http://ergoptometrie.de/einfluesse-von-blauem-licht/</a></p>
<p>/3/ Christian Cajochen (Universitäre Psychiatrische Kliniken Basel) et al. : Journal of Applied Physiology, doi: 10.1152/japplphysiol.00165.2011 dapd/wissenschaft.de – <a href="https://www.wissenschaft.de/author/martinvieweg">Martin Vieweg</a> /</p>
<p>/4/ Gendron et al.: The 3895-bp mitochondrial DNA deletion in the human eye: a potential involvement in corneal ageing and macular degeneration. Mutagenesis. 2013 Mar; 28(2):197-204.</p>
<p>/5/ Grandner et al.: Short wavelength light administered just prior to waking: a pilot study. Biol Rhythm Res. 2013 Jan 1; 44(1):13-32.</p>
<p>/6/DIN V 5031-100: Strahlungsphysik im optischen Bereich und Lichttechnik – Teil 100. Über das Auge vermittelte, nichtvisuelle Wirkung des Lichts auf den Menschen. 2009/2014.</p>
<p>/7/ Christόbal et al.: Intraocular lenses with blue light filter. Arch Soc Esp Oftalmol. 2005 Apr; 80(4):245-49</p>
<p>/8/ Moderne Lichtquellen, Stellungnahme der Strahlenschutzkommission, 2010 (Almanya Radyasyondan korunma komisyonunun görüşü)</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/led-ampul-ve-ekranlardan-yayilan-mavi-isinlarin-vucudumuza-ne-gibi-etkileri-var">LED ampul ve ekranlardan yayılan mavi ışınların vücudumuza ne gibi etkileri var?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">13398</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Elektrik üretiminde &#8216;şişeden çıkacak cin&#8217;: Nükleer füzyon</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/elektrik-uretiminde-siseden-cikacak-cin-nukleer-fuzyon</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 15 Mar 2019 14:43:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fizik ve Uzay]]></category>
		<category><![CDATA[Gezegenimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[atom]]></category>
		<category><![CDATA[dötron]]></category>
		<category><![CDATA[elektrik]]></category>
		<category><![CDATA[elektrik enerjisi]]></category>
		<category><![CDATA[elektrik santrali]]></category>
		<category><![CDATA[füzyon reaktörü]]></category>
		<category><![CDATA[gaz]]></category>
		<category><![CDATA[güneş]]></category>
		<category><![CDATA[iklim değişikliği]]></category>
		<category><![CDATA[nükleer fisyon]]></category>
		<category><![CDATA[nükleer füzyon]]></category>
		<category><![CDATA[nükleer santral]]></category>
		<category><![CDATA[radyoaktif madde]]></category>
		<category><![CDATA[rüzgar]]></category>
		<category><![CDATA[su]]></category>
		<category><![CDATA[trityum]]></category>
		<category><![CDATA[uranyum]]></category>
		<category><![CDATA[yenilenebilir enerji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=13303</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bin ton kömür ve CO2 salınması yerine, iki kova sudan elektrik üretimi! Hidrojen (H1), dötron (H2) ve trityum (H3) gibi hafif elementlerin atom çekirdeklerinin, çok yüksek basınç ve sıcaklıkta birbirleriyle kaynaşmasıyla, yeni bir atom çekirdeğinin (örneğin helyum) oluşmasına ‘nükleer füzyon’ deniyor ki, bu, milyarlarca yıldır güneşte olagelen bir nükleer tepkime. Dünyamızdaki yaşamın ve her türlü enerjinin (fosil yakıtlar, biyokütle, rüzgâr, güneş ve su enerjilerinin) ana kaynağı, füzyon sonucu ortaya çıkan güneş ışınlarıyla sürebiliyor. Kaynaşan dötron ve trityumun toplam kütlesi, bir nötronla birlikte ortaya çıkan helyum atom çekirdeğinin kütlesinden daha fazla olduğundan, bu kütle fazlalığı, Einstein’ın E=mc2 bağıntısıyla gösterilebileceği gibi, enerjiye dönüşüyor (Şekil 1). Güneşin merkezinde füzyon, 200 milyar bar’lık çok yüksek bir basınçta ve 15 milyon derece (C) sıcaklıkta ortaya çıkıyor. Şekil 1:  Yeryüzünde füzyon enerjisi, hidrojen bombası yapımında kullanılabildiği gibi, son yarım yüz yıldır gelişmiş ülkelerin araştırma merkezlerinde bundan elektrik üretilebilmesi amacıyla yoğun araştırmalar yapılıyor. Füzyonda bir anda patlamalar şeklinde ortaya çıkacak büyük enerjinin, kontrollü olarak, zamana yayılarak dağılımı ve bunun yıl boyunca elektrik enerjisine dönüştürülebilmesi büyük zorluklar içeriyor. Bu nedenle, örneğin AB’de planlanan bütçenin 3 katını bulan 15 milyar Avro gibi büyük paralar harcanmasına rağmen, nükleer füzyondan elde edilecek elektriğin, şebekelere büyük miktarda verilebilmesinin 2050’den önce olamayacağı söyleniyor. Her ne kadar Lockheed şirketi, füzyon enerjisinden 5-10 yıl içinde elektrik üretebileceğini ya da ‘şişeden cini!’ çıkaracağını geçen Ekim ayında açıklamışsa /1/ da, bilim insanları, bunun henüz uygulanabilirliği olamayacak bir kuram (teori) olabileceğini ve belki de, Lockheed’in araştırmaları için daha fazla destek sağlayabilmeyi amaçladıklarını belirtiyor. Lockheed, ileride elektrik enerjisi üretimi için kimsenin kaygılanmasına gerek olmadığını, yılda 20 kg kadar deniz suyu yakıtıyla! (trityum karışımlı), 1 milyon kg petrolden elde edilebilecek kadar enerji elde edilebileceğini web sitesinde duyuruyor. Ancak Lockheed, 1 yıl sonra, 1 kamyon büyüklüğündeki ilk deneme reaktörünü ve 5 yıl sonra da elektrik üretimine geçebilecek 100 MW’lık bir ’prototip füzyon reaktörü’nü işletmeye açabileceğini açıklarken, füzyon reaktörlerinin, nükleer santraller gibi, temel elektrik üretim reaktörü olarak devreye (şebekeye) alınabilmelerinin ancak 2050’de gerçekleşebileceğini de belirtiyor /1/. ‘Nükleer füzyon’, nükleer santrallerdeki ‘Nükleer fisyon (ya da çekirdek bölünmesi)’ ile karıştırılmamalı. Nükleer fisyonda, uranyum 235 gibi ağır bir atom çekirdeğinin bölünmesiyle, ortaya iki farklı kütlede atom çekirdeğiyle birlikte enerji açığa çıkarken, nükleer füzyonda bunun tersi, hafif atom çekirdeklerinin kaynaşması sırasında enerji açığa çıkıyor /2/. Füzyonla ortaya çıkan enerji, nükleer santrallerde fisyonla ortaya çıkandan 3-4 kat daha fazla. Güneşte, ancak 200 milyar bar’lık basınçta oluşan proton/proton kaynaşması, bu büyüklükte çok yüksek bir basınç yeryüzünde sağlanamayacağından, yapılmakta olan araştırmalarda, hidrojenin sırasıyla 1 ve 2 nötron fazlalığı olan dötron (H2) ve trityum (H3) kullanılıyor. Bunun nedeni, bunların birbirleriyle kaynaşabilmesi için 2 bar’lık basınç yeterli oluyor, ancak 100 milyon derecelik sıcaklığın da sağlanması gerekiyor. Atom çekirdeklerinden oluşan ‘plazma’, genellikle bir kap içinde, manyetik bir alanda tutularak, yüksek sıcaklıktaki plazmanın kaba değmesi önleniyor (Şekil 2). Dötron özellikle deniz suyunda tükenmeyecek kadar çok var. Trityum ise, yerkabuğunda binlerce yıl yetebilecek kadar bulunan lityumdan nükleer tepkimeyle elde edilebiliyor. Şekil 2: Şekil 2 açıklama: Füzyon reaktörüne, dötron ve trityumdan oluşan gaz enjekte ediliyor, mikro dalgalarla 100 milyon dereceye (C) yükseltilen sıcaklıktaki plazmada (mor) kaynaşan atom çekirdeklerinden helyum oluşurken, ortaya çıkan hızlı nötronlar enerjilerini, battaniyeye aktararak bunu ısıtıyorlar. Isı enerjisi, battaniyeyi çevreleyen borulardaki suya aktarılarak suyu buharlaştırıyor. Her çeşit elektrik santralinde olduğu gibi buhar, türbinleri çeviriyor, türbinler de elektrik üretecini (jeneratör, dinamo) çevirerek elektrik üretiliyor.  Nükleer füzyonda, nükleer santrallerde ortaya çıkan radyoaktif maddelere oranla çok daha az ve çok daha kısa yarılanma süreli radyoaktif maddeler açığa çıkıyor. Bir füzyon reaktörünün radyoaktifliğinin 100 ile 500 yıl arasında giderilebileceği hesaplanıyor. Sonuç Bugün dünyada 1,3 milyar kişi herhangi bir enerjiden yararlanamıyor. 2050 yılında dünyanın enerji gereksiniminin bugünkünün iki katına çıkacağı kestiriliyor. Bugün dünyadaki 50.000 kömür santraline 1.200 adet yeni kömürlü santralin eklenmesi planlanıyor. Her yıl salınan 10 milyar ton! CO2 ve diğer gazların iklimi gitgide olumsuz etkilediği ise biliniyor. Yenilenebilir enerjiler (güneş, rüzgâr, su) ileride de artan enerji gereksinimini, ne yazık ki, karşılayabilecek kapasitede ve günün her saatinde hazır değil. Bu nedenle, nükleerden çıkan Almanya’da bir dizi, kömürlü elektrik santrali yapılıyor /3/. Geliştirilen nükleer santrallerin de sayısının gitgide artmasına rağmen, uzun ömürlü radyoaktif atıklar ve kaza olasılığı sorunları ise gündemde&#8230; Sonuç olarak, elektrik enerjisinin üretiminde bugün çıkmazda olan dünyada, ileride füzyon reaktörleri düşünüldüğü gibi geliştirilebilirse, elektrik gereksinimine kalıcı bir çözüm getirilmiş olacaktır. ITER bilimsel çalışmalarıyla ilgili olarak yeni yayınlara bkz /örneğin 4, 5/. Not: 18. yüzyılda yaşamış, büyük fizikçi Newton’a ışıkla ilgili araştırmalar yaparken güneş ışığının kaynağı sorulduğunda &#8220;Onu Tanrı bilir, ben bilemem&#8221; demiş! Zaten insanlık tarihi boyunca fiziğin henüz açıklayamadığı doğa olayları hep tanrılara havale edilmemiş midir? Sonra bunları fizik açıkladıkça, tanrıların sorumluluk alanlarından alınarak fiziğe aktarılmamış mıdır? Yüksel Atakan, Dr. Fizik Y. Müh., Almanya / ybatakan@gmail.com Kaynak: /1/ Lockheed Martin / Compact Fusion /2/ Radyasyon ve Sağlığımız, Nobel Yayınları, 2014, Y. Atakan, Syf. 99 /3/ Güneş, rüzgar, kömür ve nükleerden enerji üretiminde gerçek sorunlar, Y. Atakan, Bilim ve Gelecek, Ekim 2014 /4/ https://iopscience.iop.org/article/10.1088/0029-5515/50/1/014002/meta /5/ https://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0920379613007448 (Lessons learnt from ITER safety &#38; licensing for DEMO and future nuclear fusion facilities)</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/elektrik-uretiminde-siseden-cikacak-cin-nukleer-fuzyon">Elektrik üretiminde &#8216;şişeden çıkacak cin&#8217;: Nükleer füzyon</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bin ton kömür ve CO<sub>2</sub> salınması yerine, iki kova sudan elektrik üretimi!</strong></p>
<p>Hidrojen (H1), dötron (H2) ve trityum (H3) gibi hafif elementlerin atom çekirdeklerinin, çok yüksek basınç ve sıcaklıkta birbirleriyle kaynaşmasıyla, yeni bir atom çekirdeğinin (örneğin helyum) oluşmasına ‘nükleer füzyon’ deniyor ki, bu, milyarlarca yıldır güneşte olagelen bir nükleer tepkime. Dünyamızdaki yaşamın ve her türlü enerjinin (fosil yakıtlar, biyokütle, rüzgâr, güneş ve su enerjilerinin) ana kaynağı, füzyon sonucu ortaya çıkan güneş ışınlarıyla sürebiliyor. Kaynaşan dötron ve trityumun toplam kütlesi, bir nötronla birlikte ortaya çıkan helyum atom çekirdeğinin kütlesinden daha fazla olduğundan, bu kütle fazlalığı, Einstein’ın <strong>E=mc<sup>2</sup></strong> bağıntısıyla gösterilebileceği gibi, enerjiye dönüşüyor <strong>(Şekil 1)</strong>. Güneşin merkezinde füzyon, 200 milyar bar’lık çok yüksek bir basınçta ve 15 milyon derece (C) sıcaklıkta ortaya çıkıyor.</p>
<p><strong>Şekil 1: </strong></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-13304" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/03/sekil1.png" alt="" width="414" height="303" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/03/sekil1.png 414w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/03/sekil1-300x220.png 300w" sizes="auto, (max-width: 414px) 100vw, 414px" /></p>
<p>Yeryüzünde füzyon enerjisi, hidrojen bombası yapımında kullanılabildiği gibi, son yarım yüz yıldır gelişmiş ülkelerin araştırma merkezlerinde bundan elektrik üretilebilmesi amacıyla yoğun araştırmalar yapılıyor. Füzyonda bir anda patlamalar şeklinde ortaya çıkacak büyük enerjinin, kontrollü olarak, zamana yayılarak dağılımı ve bunun yıl boyunca elektrik enerjisine dönüştürülebilmesi büyük zorluklar içeriyor. Bu nedenle, örneğin AB’de planlanan bütçenin 3 katını bulan 15 milyar Avro gibi büyük paralar harcanmasına rağmen, nükleer füzyondan elde edilecek elektriğin, şebekelere büyük miktarda verilebilmesinin 2050’den önce olamayacağı söyleniyor.</p>
<p>Her ne kadar Lockheed şirketi, füzyon enerjisinden 5-10 yıl içinde elektrik üretebileceğini ya da ‘şişeden cini!’ çıkaracağını geçen Ekim ayında açıklamışsa<strong> /1/</strong> da, bilim insanları, bunun henüz uygulanabilirliği olamayacak bir kuram (teori) olabileceğini ve belki de, Lockheed’in araştırmaları için daha fazla destek sağlayabilmeyi amaçladıklarını belirtiyor.</p>
<p>Lockheed, ileride elektrik enerjisi üretimi için kimsenin kaygılanmasına gerek olmadığını, yılda 20 kg kadar deniz suyu yakıtıyla! (trityum karışımlı), 1 milyon kg petrolden elde edilebilecek kadar enerji elde edilebileceğini web sitesinde duyuruyor. Ancak Lockheed, 1 yıl sonra, 1 kamyon büyüklüğündeki ilk deneme reaktörünü ve 5 yıl sonra da elektrik üretimine geçebilecek 100 MW’lık bir ’prototip füzyon reaktörü’nü işletmeye açabileceğini açıklarken, füzyon reaktörlerinin, nükleer santraller gibi, temel elektrik üretim reaktörü olarak devreye (şebekeye) alınabilmelerinin ancak 2050’de gerçekleşebileceğini de belirtiyor <strong>/1/.</strong></p>
<p><strong>‘Nükleer füzyon’</strong>, nükleer santrallerdeki ‘<strong>Nükleer fisyon</strong> (ya da çekirdek bölünmesi)’ ile karıştırılmamalı. Nükleer fisyonda, uranyum 235 gibi ağır bir atom çekirdeğinin bölünmesiyle, ortaya iki farklı kütlede atom çekirdeğiyle birlikte enerji açığa çıkarken, nükleer füzyonda bunun tersi, hafif atom çekirdeklerinin kaynaşması sırasında enerji açığa çıkıyor /2/. Füzyonla ortaya çıkan enerji, nükleer santrallerde fisyonla ortaya çıkandan 3-4 kat daha fazla.</p>
<p>Güneşte, ancak 200 milyar bar’lık basınçta oluşan proton/proton kaynaşması, bu büyüklükte çok yüksek bir basınç yeryüzünde sağlanamayacağından, yapılmakta olan araştırmalarda, hidrojenin sırasıyla 1 ve 2 nötron fazlalığı olan dötron (H2) ve trityum (H3) kullanılıyor. Bunun nedeni, bunların birbirleriyle kaynaşabilmesi için 2 bar’lık basınç yeterli oluyor, ancak 100 milyon derecelik sıcaklığın da sağlanması gerekiyor. Atom çekirdeklerinden oluşan ‘plazma’, genellikle bir kap içinde, manyetik bir alanda tutularak, yüksek sıcaklıktaki plazmanın kaba değmesi önleniyor <strong>(Şekil 2)</strong>.</p>
<p>Dötron özellikle deniz suyunda tükenmeyecek kadar çok var. Trityum ise, yerkabuğunda binlerce yıl yetebilecek kadar bulunan lityumdan nükleer tepkimeyle elde edilebiliyor.</p>
<p><strong>Şekil 2:</strong></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-13305" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/03/sekil2.png" alt="" width="527" height="368" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/03/sekil2.png 527w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/03/sekil2-300x209.png 300w" sizes="auto, (max-width: 527px) 100vw, 527px" /></p>
<p><strong>Şekil 2 açıklama:</strong> Füzyon reaktörüne, dötron ve trityumdan oluşan gaz enjekte ediliyor, mikro dalgalarla 100 milyon dereceye (C) yükseltilen sıcaklıktaki plazmada (mor) kaynaşan atom çekirdeklerinden helyum oluşurken, ortaya çıkan hızlı nötronlar enerjilerini, battaniyeye aktararak bunu ısıtıyorlar. Isı enerjisi, battaniyeyi çevreleyen borulardaki suya aktarılarak suyu buharlaştırıyor. Her çeşit elektrik santralinde olduğu gibi buhar, türbinleri çeviriyor, türbinler de elektrik üretecini (jeneratör, dinamo) çevirerek elektrik üretiliyor.<strong> </strong></p>
<p>Nükleer füzyonda, nükleer santrallerde ortaya çıkan radyoaktif maddelere oranla çok daha az ve çok daha kısa yarılanma süreli radyoaktif maddeler açığa çıkıyor. Bir füzyon reaktörünün radyoaktifliğinin 100 ile 500 yıl arasında giderilebileceği hesaplanıyor.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Bugün dünyada 1,3 milyar kişi herhangi bir enerjiden yararlanamıyor. 2050 yılında dünyanın enerji gereksiniminin bugünkünün iki katına çıkacağı kestiriliyor. Bugün dünyadaki 50.000 kömür santraline 1.200 adet yeni kömürlü santralin eklenmesi planlanıyor. Her yıl salınan 10 milyar ton!</p>
<p>CO<strong><sub>2</sub></strong> ve diğer gazların iklimi gitgide olumsuz etkilediği ise biliniyor. Yenilenebilir enerjiler (güneş, rüzgâr, su) ileride de artan enerji gereksinimini, ne yazık ki, karşılayabilecek kapasitede ve günün her saatinde hazır değil. Bu nedenle, nükleerden çıkan Almanya’da bir dizi, kömürlü elektrik santrali yapılıyor<strong> /3/</strong>. Geliştirilen nükleer santrallerin de sayısının gitgide artmasına rağmen, uzun ömürlü radyoaktif atıklar ve kaza olasılığı sorunları ise gündemde&#8230; Sonuç olarak, elektrik enerjisinin üretiminde bugün çıkmazda olan dünyada, ileride füzyon reaktörleri düşünüldüğü gibi geliştirilebilirse, elektrik gereksinimine kalıcı bir çözüm getirilmiş olacaktır. ITER bilimsel çalışmalarıyla ilgili olarak yeni yayınlara bkz /örneğin 4, 5/.</p>
<p><span class="m_4161108617518698022gmail-fontstyle0"><strong>Not:</strong> 18. yüzyılda yaşamış, büyük fizikçi Newton’a ışıkla ilgili araştırmalar yaparken güneş ışığının kaynağı sorulduğunda <strong><em>&#8220;Onu Tanrı bilir, ben bilemem&#8221;</em></strong> demiş! Zaten insanlık tarihi boyunca fiziğin henüz açıklayamadığı doğa olayları hep tanrılara havale edilmemiş midir? Sonra bunları fizik açıkladıkça, tanrıların sorumluluk alanlarından alınarak fiziğe aktarılmamış mıdır?</span></p>
<p><strong>Yüksel Atakan, Dr. Fizik Y. Müh., Almanya / <a href="mailto:ybatakan@gmail.com">ybatakan@gmail.com</a></strong></p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p>/1/ <a href="https://www.lockheedmartin.com/en-us/search.html?q=compact+fusion">Lockheed Martin / Compact Fusion</a></p>
<p>/2/ <a href="https://nobelyayin.com/detay.asp?u=4025">Radyasyon ve Sağlığımız</a>, Nobel Yayınları, 2014, Y. Atakan, Syf. 99</p>
<p>/3/<a href="https://bilimvegelecek.com.tr/index.php/2014/10/01/gunes-ruzgar-nukleer-ve-komurden-enerji-elektrik-uretiminde-gercek-sorunlar/"> Güneş, rüzgar, kömür ve nükleerden enerji üretiminde gerçek sorunlar</a>, Y. Atakan, Bilim ve Gelecek, Ekim 2014</p>
<p>/4/ <a href="https://iopscience.iop.org/article/10.1088/0029-5515/50/1/014002/meta">https://iopscience.iop.org/article/10.1088/0029-5515/50/1/014002/meta</a></p>
<p>/5/ <a href="https://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0920379613007448">https://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0920379613007448</a> (Lessons learnt from ITER safety &amp; licensing for DEMO and future nuclear fusion facilities)</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/fizikuzay/elektrik-uretiminde-siseden-cikacak-cin-nukleer-fuzyon">Elektrik üretiminde &#8216;şişeden çıkacak cin&#8217;: Nükleer füzyon</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">13303</post-id>	</item>
		<item>
		<title>9 milyar kilometre öteye, 7 yılda&#8230;</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/9-milyar-kilometre-oteye-7-yilda</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Edip Emil Öymen]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 21 Dec 2018 11:32:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edip Emil Öymen]]></category>
		<category><![CDATA[ar-ge]]></category>
		<category><![CDATA[astronomi]]></category>
		<category><![CDATA[demir]]></category>
		<category><![CDATA[dünya]]></category>
		<category><![CDATA[gezegen]]></category>
		<category><![CDATA[gözlem evi]]></category>
		<category><![CDATA[güneş]]></category>
		<category><![CDATA[JAXA]]></category>
		<category><![CDATA[jumbo jet]]></category>
		<category><![CDATA[kızılötesi]]></category>
		<category><![CDATA[merkür]]></category>
		<category><![CDATA[nasa]]></category>
		<category><![CDATA[SOPHIA]]></category>
		<category><![CDATA[uzay]]></category>
		<category><![CDATA[venüs]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=12440</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir jumbo jet 747 uçağı, yolcu yerine 17 tonluk bir teleskop taşıyacak gözlem evine dönüştürüldü. Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi (NASA), Alman Uzay Kurumu (DLR), Kaliforniya Üniversitesi/Davis ortak projesine göre teleskoplu uçakla bilimciler, yerden 12 bin metre yukarıda dolanarak uzayı araştıracaklar. Geçen ay ilk kez özlem uçuşuna çıkan uçağın yeni adı SOPHIA: Stratosfer Kızılötesi Astronomi Gözlemevi (Stratosphere Observatory for Infrared Astronomy). Amaç, uzaydaki oluşumların görüntü fotoğrafını çekmek yerine, bu oluşumların yaydığı kızılötesi ısı dalgalarının fotoğrafını çekmek. Teleskop, uçağın kuyruk kısmına doğru yapılan bir bölmeye yerleştirildi. Uçağın sarsıntısından etkilenmemesi için jiroskop bağlantılı hidrostatik bir “yatağa” oturtuldu. Teleskopu sağa sola baktırmak için uçağın 20-30 dakikada sadece 1 derece yön değiştirmesi gerekecek. Ama teleskopu yukarıya ve aşağıya oynatmak mümkün. Bilim için sürekli inovasyon Dünya yüzeyinden uzaya bakmak gitgide zorlaşıyor. Atmosferde hava ve ışık kirliliği, nem pürüzsüz görüşe hep engel. Bu sorunu aşmak için Hubble Teleskopu gönderilmişti. Halen çalışıyor. Ama oraya gittiği 1990 yılının teknolojisine takılı kaldı. Sistemi yenilemek mümkün değil. Oysa SOPHIA’daki teleskop, uçup gidip, sonra yere konan bir uçakta. Bu sayede sürekli bakımı yapılabilir. Yeni cihazlar eklenebilir. Uzayı daha iyi anlamaya yarayacak inovasyon mümkün olur. Zaten uçağa monte edilen teleskop tamamen bir süper inovasyon örneği: Kuyruk kısmına, teleskopun bulunduğu bölmenin dışına, uçağın gövdesinden bir kapı daha yapıldı. Uçak, gözlem yüksekliğine ulaşınca bu kapı açılıyor. Uçak içindeki basıncın düşmemesi, açılan kapının aerodinamik sorun yaratmaması sağlandı: Bunların hepsi yıllar süren Ar-Ge ve inovasyonla mümkün oldu. Uçağın “kapısı açık şekilde” yerden 12 bin metre yukarda güvenle uçmasını sağlarken, uzay araştırması için veri toplamak. Neden? Çünkü uzayın “nasıl” oluştuğunu daha da çok daha iyi anlamak istiyoruz. 9 milyar kilometre yolculuk Teleskoplu uçak, Kaliforniya’dan havalandıktan sonra uzay gözlemi için 10 saat süreyle dairesel bir rotada uçuyor. Toplanan veriler aşağıda NASA’nın Silikon Vadisi’ndeki Ames Araştırma Merkezi’ne gidiyor. Geçen ay başlayan uçuşlardan sağlanacak ilk bilgileri bilimciler merakla bekleyecektir. Ama bir başka uzay araştırması daha başladı ki, bunun ilk sonuçlarını almak için 7 yıl beklemek gerekecek: Tam olarak 9 Ocak 2025 günü, biri AB diğeri Japon ürünü iki gözlem aracı Merkür’ün yörüngesine yerleşecek. Ve yayına başlayacaklar. Ama bunu yapabilmek için önce 9 milyar kilometre uçması lazım taşıyıcı kapsülün. Merkür’e “yaklaşınca” kapsülden iki araç çıkacak. Biri Merkür’ün haritalanması, yüzey yapısının anlaşılması için çalışacak. Diğeri manyetik alanını, Güneş rüzgarını ölçmek için. Merkür ne işe yarar? Güneş&#8217;e en yakın gezegen. Hayat yok. Bizim Ay’dan ufak: Çapı sadece 4 bin 800 kilometre. Güneş çevresinde dönüşü (bize göre) 88 günde tamam. Bu hızlı gezegenin kendi etrafında dönüşü ise fazla yavaş: İki seferde 3 kez. Bu durumda Merkür’de “bir günün süresi” bizdeki 180 güne eşit. Yer çekimi yok gibi. Radyasyon çok. Ama pek yoğun demir yüklü. AB (ESA) ile Japon Uzay Kurumu JAXA, böyle bir yere 2 milyar dolar harcayarak, 7 yıl sürecek bir araştırmaya kalkıştı çünkü Merkür’ün neden ve nasıl oluştuğunu anlayarak, İnsanlığın 10 bin yıldır “Yukarda ne var?” sorusuna daha iyi bir cevap bulmak istiyorlar. Güneşte yanmamak için Merkür’e yollanan araç buradan oraya düz bir çizgide gitmeyecek. Önce Dünya’nın etrafında dönecek, sonra Venüs’ün etrafında (16 Ekim 2020 &#8211; 11 Ağustos 2021 arasında). Güneş’in çekimine kapılıp içine düşmesin diye hızı sürekli azaltılacak. 2 Ekim 2021’den itibaren Merkür’ün çevresinde 6 kez daha dönmesi gerekiyor. 1970’lerde Merkür’ün ilk görüntüsünü Mariner, sonra Messenger 2011-2015’te çekmişti. İtalyan uzay bilimci Giuseppe Colombo’nun “şirin kısa adı” verilen BepiColombo gözlemi, bilimcilere muazzam “büyük veri” sunacak. Emil Edip Öymen *Bu yazı 21.12.2108 tarihli Dünya gazetesinde yayınlandı.   &#160; &#160;</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/9-milyar-kilometre-oteye-7-yilda">9 milyar kilometre öteye, 7 yılda&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir jumbo jet 747 uçağı, yolcu yerine 17 tonluk bir teleskop taşıyacak gözlem evine dönüştürüldü. Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi (NASA), Alman Uzay Kurumu (DLR), Kaliforniya Üniversitesi/Davis ortak projesine göre teleskoplu uçakla bilimciler, yerden 12 bin metre yukarıda dolanarak uzayı araştıracaklar. Geçen ay ilk kez özlem uçuşuna çıkan uçağın yeni adı SOPHIA: Stratosfer Kızılötesi Astronomi Gözlemevi (Stratosphere Observatory for Infrared Astronomy). Amaç, uzaydaki oluşumların görüntü fotoğrafını çekmek yerine, bu oluşumların yaydığı kızılötesi ısı dalgalarının fotoğrafını çekmek. Teleskop, uçağın kuyruk kısmına doğru yapılan bir bölmeye yerleştirildi. Uçağın sarsıntısından etkilenmemesi için jiroskop bağlantılı hidrostatik bir “yatağa” oturtuldu. Teleskopu sağa sola baktırmak için uçağın 20-30 dakikada sadece 1 derece yön değiştirmesi gerekecek. Ama teleskopu yukarıya ve aşağıya oynatmak mümkün.</p>
<p><strong>Bilim için sürekli inovasyon</strong></p>
<p>Dünya yüzeyinden uzaya bakmak gitgide zorlaşıyor. Atmosferde hava ve ışık kirliliği, nem pürüzsüz görüşe hep engel. Bu sorunu aşmak için Hubble Teleskopu gönderilmişti. Halen çalışıyor. Ama oraya gittiği 1990 yılının teknolojisine takılı kaldı. Sistemi yenilemek mümkün değil. Oysa SOPHIA’daki teleskop, uçup gidip, sonra yere konan bir uçakta. Bu sayede sürekli bakımı yapılabilir. Yeni cihazlar eklenebilir. Uzayı daha iyi anlamaya yarayacak inovasyon mümkün olur. Zaten uçağa monte edilen teleskop tamamen bir süper inovasyon örneği: Kuyruk kısmına, teleskopun bulunduğu bölmenin dışına, uçağın gövdesinden bir kapı daha yapıldı. Uçak, gözlem yüksekliğine ulaşınca bu kapı açılıyor. Uçak içindeki basıncın düşmemesi, açılan kapının aerodinamik sorun yaratmaması sağlandı: Bunların hepsi yıllar süren Ar-Ge ve inovasyonla mümkün oldu. Uçağın “kapısı açık şekilde” yerden 12 bin metre yukarda güvenle uçmasını sağlarken, uzay araştırması için veri toplamak. Neden? Çünkü uzayın “nasıl” oluştuğunu daha da çok daha iyi anlamak istiyoruz.</p>
<p><strong>9 milyar kilometre yolculuk</strong></p>
<p>Teleskoplu uçak, Kaliforniya’dan havalandıktan sonra uzay gözlemi için 10 saat süreyle dairesel bir rotada uçuyor. Toplanan veriler aşağıda NASA’nın Silikon Vadisi’ndeki Ames Araştırma Merkezi’ne gidiyor. Geçen ay başlayan uçuşlardan sağlanacak ilk bilgileri bilimciler merakla bekleyecektir. Ama bir başka uzay araştırması daha başladı ki, bunun ilk sonuçlarını almak için 7 yıl beklemek gerekecek: Tam olarak 9 Ocak 2025 günü, biri AB diğeri Japon ürünü iki gözlem aracı Merkür’ün yörüngesine yerleşecek. Ve yayına başlayacaklar. Ama bunu yapabilmek için önce 9 milyar kilometre uçması lazım taşıyıcı kapsülün. Merkür’e “yaklaşınca” kapsülden iki araç çıkacak. Biri Merkür’ün haritalanması, yüzey yapısının anlaşılması için çalışacak. Diğeri manyetik alanını, Güneş rüzgarını ölçmek için.</p>
<p><strong>Merkür ne işe yarar?</strong></p>
<p>Güneş&#8217;e en yakın gezegen. Hayat yok. Bizim Ay’dan ufak: Çapı sadece 4 bin 800 kilometre. Güneş çevresinde dönüşü (bize göre) 88 günde tamam. Bu hızlı gezegenin kendi etrafında dönüşü ise fazla yavaş: İki seferde 3 kez. Bu durumda Merkür’de “bir günün süresi” bizdeki 180 güne eşit. Yer çekimi yok gibi. Radyasyon çok. Ama pek yoğun demir yüklü. AB (ESA) ile Japon Uzay Kurumu JAXA, böyle bir yere 2 milyar dolar harcayarak, 7 yıl sürecek bir araştırmaya kalkıştı çünkü Merkür’ün neden ve nasıl oluştuğunu anlayarak, İnsanlığın 10 bin yıldır “Yukarda ne var?” sorusuna daha iyi bir cevap bulmak istiyorlar.</p>
<p><strong>Güneşte yanmamak için</strong></p>
<p>Merkür’e yollanan araç buradan oraya düz bir çizgide gitmeyecek. Önce Dünya’nın etrafında dönecek, sonra Venüs’ün etrafında (16 Ekim 2020 &#8211; 11 Ağustos 2021 arasında). Güneş’in çekimine kapılıp içine düşmesin diye hızı sürekli azaltılacak. 2 Ekim 2021’den itibaren Merkür’ün çevresinde 6 kez daha dönmesi gerekiyor. 1970’lerde Merkür’ün ilk görüntüsünü Mariner, sonra Messenger 2011-2015’te çekmişti. İtalyan uzay bilimci Giuseppe Colombo’nun “şirin kısa adı” verilen BepiColombo gözlemi, bilimcilere muazzam “büyük veri” sunacak.</p>
<p><strong>Emil Edip Öymen</strong></p>
<p><strong><em>*Bu yazı 21.12.2108 tarihli Dünya gazetesinde yayınlandı.</em></strong><strong><em>  </em></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/edip-emil-oymen/9-milyar-kilometre-oteye-7-yilda">9 milyar kilometre öteye, 7 yılda&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">12440</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
