<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>jeoloji arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/jeoloji/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/jeoloji</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Tue, 21 Mar 2023 16:13:39 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Bilim her zaman gerçeği aramaktır, jeoloji de!</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/bilim-her-zaman-gercegi-aramaktir-jeoloji-de</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 Mar 2023 16:02:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gezegenimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Yerküre]]></category>
		<category><![CDATA[bilim insanı]]></category>
		<category><![CDATA[çığ düşmesi]]></category>
		<category><![CDATA[coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[doğal afet]]></category>
		<category><![CDATA[dünya]]></category>
		<category><![CDATA[evrim]]></category>
		<category><![CDATA[gezegen]]></category>
		<category><![CDATA[heyelan]]></category>
		<category><![CDATA[jeolog]]></category>
		<category><![CDATA[jeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[kaya]]></category>
		<category><![CDATA[mineraller]]></category>
		<category><![CDATA[müfredat]]></category>
		<category><![CDATA[mühendislik]]></category>
		<category><![CDATA[yerkabuğu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29180</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yaşadığımız depremler bize jeoloji biliminin yaşam için ne kadar önemli olduğunu, bilimi bilmezsek yapacağımız her şey bizler için potansiyel bir tehlike olduğunu bir kez daha hatırlattı. Jeoloji bilimi, deprem, tsunami, volkan patlaması, sel, su taşkını, heyelan, zemin sıvılaşması, çökme, kaya düşmesi, çığ, göktaşı yağmuru, erozyon, çölleşme, toz fırtınaları gibi doğa tehlikelerini inceleyerek, araştırarak insanların yaşamlarının tehlikeye girmemesi için sezinleyip, görerek önceden uyarı görevini yapar. Üzerinde bulunduğumuz 4.5 milyar yıllık gezegen hala evrimleşiyor. Kıtalar yer değiştiriyor; volkanlar patlıyor; buzullar büyüyor ve kayıyorlar. Dünyanın kabuğu arkasında bir sürü jeolojik sır bırakarak hayret verici şekilde parçalara bölünüyor. Dünya evrimleştikçe deprem, tsunami, volkan patlaması, sel, su taşkını, heyelan, zemin sıvılaşması, çökme, çığ, tayfun, tornado, kasırga, siklon, fırtına, dolu, kar ve tipi, kuraklık, ısı dalgası, soğuk dalgası, yıldırım, göktaşı yağmuru, erozyon, çölleşme, toz fırtınaları gibi yer kökenli ve iklimsel jeolojik doğa olayları ile iklim değişikliği hep olacaktır. Yaşam boyunca hayatta kalma mücadelesi içinde tek çare, yerkürenin devam eden evrimini doğru anlamak ve ona uyum sağlamaktır. Bu da jeoloji bilimini anlamaktan geçiyor. Bilim her zaman gerçeği aramaktır. Jeoloji de. Bilim dışı yapacağımız her şey bizler için potansiyel bir tehlikedir. Depremleri önceden bilebilir miyiz? Soracak olursanız cevap hayır olur. Bu soruyla ne kastedildiği çok açık. Hangi fay hattında, ne zaman olacak; öğrenmek. Ama söyleyeceğimiz çok şey var. Hangi faylar büyük depremlere neden olur, bu depremlerin şiddeti ne kadar olur? Belirli zamanlarda gerçekleşen depremlerin oluş nedeninin cevabı var olacaktır. Tüm doğa süreçleri temelinde jeoloji vardır. Bunlara cevap verecektir. Her deprem olduğunda can ve mal kaybı olur. Depremden sonra jeoloji mesleği ve yer bilimi hatırlanır. Neden deprem olduğu ve depremin etkileri bir süre tartışılır. Daha sonra her şey normalleşir. Doğa tehlikeleri yönüyle dünyada en riskli ülkeler arasında Türkiye ilk sıralardadır. Hal böyle iken jeoloji nedir, jeologlar ne iş yapar, üniversitelerin jeoloji bölümlerinden mezun on binlerce jeoloji mühendisleri neden işsizdir, bu bölümden mezun olanlar neden başka mesleklerdeki işlere yönelmek zorunda kalırlar, başımıza bunca doğa felaketi geliyorken bu mesleğe neden önem verilmez ve önerileri neden dikkate alınmaz, yönetenlerin bunda payı nedir gibi sorular sorulmalıdır. Oysa jeoloji bilimi her zaman ve her an günlük yaşamımızdadır. Yaşam için her alanda bilgiye ihtiyacımız vardır, ancak jeoloji bilimine fazlasıyla ihtiyaç vardır. Jeoloji, doğa tehlikelerini inceleyerek, araştırarak insanların yaşamlarının tehlikeye girmemesi için sezinleyip, görerek önceden uyarı yapar. Ayak bastığımız zemin yani yerkabuğu, çevremizde gördüğümüz dağlar, vadiler ve ovalar nasıl oluşmuş; sıcak sular, içtiğimiz su nereden gelir; jeoloji bilmek gerekir. Yerkabuğu canlıların beslenmesi için mineral ve elementleri bünyesinde barındırır. Toprak olur bitkileri besler, sonra besinler bizi besler. Yaşamımız kayaçlara bağlıdır. O olmazsa toprak olmaz, su da, besinler de olmaz. Yeryüzünde karşılaştığımız doğa tehlikeleri deprem, sel, su taşkını, çığ, heyelan, kaya düşmesi bunları anlayabilecek miyiz? Soluduğumuz havadaki zararlı tozlar, içtiğimiz sudaki toksik elementler nelerdir, çevremizdeki doğa olaylarını anlama ve önlem için jeolojiye ihtiyaç var. Dünyada doğa olaylarının yoğun yaşandığı Türkiye’de jeoloji bilimine yeterince önem veriyor muyuz? Türkiye jeolojik konumu açısından bir bakıma şanslı, bir bakıma şanssız bir ülkedir. Son 60 milyon yıldır yerkabuğundaki levhaların hareketleri, tektonik işlevler, bu ülkeye birçok kaynak kazandırmasının yanı sıra, bu alanı hamur gibi karıştırarak, çok kısa mesafelerde değişik bileşimli fasiyeslerin, katmanların, yapıların yan yana, alt alta, içi içe geçmesine neden olmuştur. Jeoloji bilirsek, jeoloji bilimine önem verirsek depremi de, doğa tehlikelerini de anlar, tehlikeye karşı önlem alırız. Yok, eğer anlamaz ve bildiğimiz yolda devam edersek, sonu hüsranla biter ve kaybedeni insan olur. Jeoloji nedir? Jeolog ne iş yapar? Jeoloji yer bilimi demektir. (geos/geo/yer) (logos/loji/bilim). Yerin yapılışını ve bileşimini, oluşumundan bugüne kadar geçirdiği ve halen de geçirmekte olduğu fiziksel, kimyasal ve biyolojik evreleri araştıran bir bilim dalıdır. Yaşam alanımız olan gezegenimizin tarihçesini, bu tarihçe boyunca gelişen iç ve dış süreçleri, canlıların evrimini, insanlığın yararlanabileceği yer altı ve yer üstü kaynaklarını ve insanlığın daha sağlıklı bir ortamda, doğa ile barışık yaşayabilmesi için gereken koşulları araştıran bilim dalıdır. Genellikle iki ana alana sahiptir; fiziksel jeoloji ve tarihsel jeoloji. Fiziksel jeoloji, mineraller, kayaçlar, bunların yanında dünyanın içindeki ve yüzeyindeki olayların süreçleri gibi dünya materyallerinin üzerinde çalışır. Tarihsel jeoloji ise dünyanın, kıtaların, okyanusların, atmosferin, yaşamın kökenini ve evrimi üzerinde çalışır. Jeolojinin hemen hemen her yönü ekonomi ve çevreyle ilişkilidir. Çoğu jeolog uzmanlık bilgisini, sanayileşmiş toplumun temeli olan mineral ve enerji kaynaklarını aramak için kullanır. Yenilenemeyen kaynaklara ihtiyaç artıkça, jeologlar, ekonomik başarı olanakları yüksek alanlara ilginin odaklanmasına yardımcı olacak özel yolların bulunması için temel jeoloji prensiplerini uygulayacaklar. Her ne kadar mineral ve enerji kaynaklarını bulmak önemliyse de çeşitli çevre sorunlarını çözmede jeologların uzmanlık alanlarından yararlanılır. Bazı jeologlar, gelişen her topluluğun ihtiyacı olan yer altı suyunun bulunmasında ve yer altı ve yüzey sularındaki kirlenmenin takibi ve temizleme yollarının önerilmesinde yer alırlar. Jeoloji mühendisleri, güvenli baraj yeri seçimi, atık depolama bölgeleri, enerji tesislerinin yer seçiminde ve depreme dayanıklı binaların dizaynında yardımcı olurlar. Jeologlar ayrıca kısa ve uzun süreler için tahribatla sonuçlanabilecek olası deprem ve volkanik patlamaları hakkında tahminler yapar. Bunun yanında bu gibi doğal afetler için hazırlanan risk planlarını tasarlamakta resmi savunma planlamacılarıyla beraber çalışırlar. Jeoloji ve günlük yaşam Yıkıcı volkanik patlamalar, depremler, heyelan felaketi, büyük deniz dalgaları, sel, kuraklık çoğu insanı etkileyen olaylardır. Her ne kadar doğal afetleri engelleyemesek de, onlar hakkında ne kadar bilgimiz olursa, daha iyi tahminler yaparak etkilerinin şiddetini kontrol edebiliriz. Bu çevresel hareketler herkesi gezegenimize ve çeşitli sistemler arasındaki hassas dengeye yakından bakmaya zorlamaktadır. Karmaşanın artması, teknolojinin toplumu yönlendirmesi vatandaş olarak bizi bilimi daha iyi anlamaya zorluyor. Böylece hayatımızı etkileyen bu tür olaylarla ilgili seçeneklerde bilgi sahibi oluyoruz. Katı atıkların yok edilmesi, yer altı suyunun kirlenmesi, asit yağmurları gibi sanayi toplumlarının olumsuz yönlerinin farkındayız. İnsanın çevre üzerindeki etkilerini, artan sayılarda, öğreniyoruz ve küresel ekosistem dinamiği üzerinde oynadığımız rolü daha fazla inkar edemeyiz. Çoğu insan için jeolojinin günlük hayata etkilerinin kapsamının farkında değildir. Bazı insanlar için jeoloji ve basında çıkan mineral kaynakları, atık yok etme, kirlenme gibi sorunlar arasındaki ilişkiyi uzak bulmak ya da önemini anlamakta zorlanıyor. Ama günlük hayatta jeolojiye olan ihtiyacımızı bir düşünün. Cihazlarımızda kullandığımız elektriğin kömür, yağ, doğal gazın yanması ve nükleer tesislerde kullanılan uranyumdan üretilir. Kömür, petrol ve uranyum jeologlar tarafından bulunur. Elektriği ileten bakır ya da diğer metal kablolar mineral aramaları sonucu bulunan materyallerden yapılır. Yaşadığımız ya da çalıştığımız binalar varlıklarını jeolojik kaynaklara borçludur. Beton yapılar (beton kil, kum, çakıl ve kireçtaşı karışımıdır). Kuvars minerali pencere camı temel bileşenidir. Binaların içinde tesisat borularında kullanılan metal ve plastikler metaller cevher depozitlerinden, plastik petrolün damıtılması sonucu arıtılmamış yağdandır. İş yerlerine giderken kullandığımız arabalar ve toplu taşıma araçlarını çalıştırmak ve yağlamak için petrolün yan ürünlerini, yapımında metal bileşikleri ve plastik kullanılır. Karayolları ve demir yolları yapımında, asfalt, çakıl, beton, çelik gibi jeoloji materyallerinden yapılır. Tüm bunlar jeolojik kaynakların üretiminin sonucudur. Birey ve toplum olarak hayat standartlarımız birçok jeolojik materyallerin tüketimine dayanır. Bu yüzden jeoloji ve nasıl kullandığımızı ve jeolojik kaynakların yokluğunun doğanın hassas dengesini ve çevremiz kadar kültürümüzü düzelmeyecek şekilde değiştirdiğinin farkında olmaya ihtiyacımız vardır. Asit yağmurları, yeşil ev sera etkisi, ozon tabakasının yok olması tartışılıp ve düşünüldüğü zaman, bunların izole edilmiş kavramlar değil Dünyayı da kapsayan geniş sistemin parçaları olduğunu hatırlamak gerekir. Buna göre anlamalıyız ki yaptığımız değişiklikler biz fark etmesek bile küresel eko sistemde geniş alanlı etkiler yapabilir. Bu nedenden dolayı jeolojiyi anlamak, genel olarak bilimi, bu değişikliklerin ekosistemde sebep olduğu yıkımı minimize etmekte bize yardımcı olur. Şunu hatırlamalıyız ki diğer yaşam formları gibi insanlarda eko sistemin parçaları ama sadece bizim varlığımız ekosistemi etkiliyor. Bundan dolayı güvenilir bilimsel bilgiye dayanan sorumlu tavır sergilemeliyiz böylece gelecek nesillere yaşanabilir bir çevre miras bırakabiliriz. 1992 yılında Rio’da toplanan Birleşmiş Milletlerin “Çevre ve Gelişme” konferansında, sürdürülebilir kalkınmanın içeriğine olan ilgi artmıştır. Bu önemli içerik temel insan ihtiyaçlarını sağlarken çevremizi korumanın ekonomik gelişmenin devamını garantiye alacağını söylemektedir. Küresel nüfusun büyümesi yiyeceğe, suya, doğal kaynaklara, yenilenemeyen mineral ve enerji kaynaklarına olan ihtiyacı artıracaktır. Jeologlar ihtiyaç duyulan kaynakların bulunması ve gelecek nesillerin yararı için çevrenin korunmasını garanti altına alınmasın da büyük rol oynayacaktır. Jeoloji ve insan deneyimi Çoğu insan günlük hayatta jeolojiye olan ihtiyaç ve müzik, resim ve literatür de jeolojiyle ilgili referansların kapsamına şaşırır. Kayalar ve manzaralar çoğu taslak ve resimlerde gerçekci şekilde sergilenir. Örneğin; ünlü ressam Leonardo da Vinci’nin “Virgin of The Rocks&#8221; ve &#8220;Virgin and Child with Saint Anne”, Giovanni Bellini’nin “Saint Francis in Ecstasy and Saint Jerome”, ve Asher Brown Durand’ın “Kindred Spirits&#8221;. Müzik alanında da Ferde Grofe’nin “Grand Kanyon Suite” hiç şüphe yok ki Arizona’daki Büyük Kanyon ve onun geniş kayalarının sergilediği ihtişam ve sonsuzluktan ilham almıştır. İç Hebridlerdeki Staffa Adası’ndaki kayalar Felix Mendelssoh’un ünlü “Hebrides Overtur”una ilham sağlamıştır. Jeoloji referansları Alman Masalı Grimm kardeşler ve Jules Verne’nin “Dünyanın Merkezine Seyahat” kitabında dünyanın iç yapısına göndermeler yapar. İngiliz şair Percy B’nin “Ozymandias&#8221; şiirinin bir kıtasında; hiçbir şeyin sonsuza kadar kalmayacağı gerçeğini, kayaların sonunda zaman ve bozunma ile tahrip olarak parçalandığıyla bağdaştırır. Jeoloji referansları ünlü karikatürlerde de bulunabilir. En bilinenleri Johnny Hard “B.C” ve Gary Larson “The Far Side”. Jeoloji tarihte de önemli rol oynamıştır. Savaşlar petrol, gaz, altın, gümüş, elmas ve diğer doğal kaynakların kontrolü için çıkmıştır. İmparatorluklar, doğal kaynakların sömürüsü ya da dağılımıyla yükselmiş ya da dağılmışlardır. Dünyanın biçimi ya da topografyası jeolojik faktörler sonucu şekillenmiş bu da askeri taktiklerde önemli rol oynamıştır. Sıradağlar ya da nehirler politik sınırlar yaratmıştır. Jeolojinin bölümleri Jeoloji disiplini birçok değişik alana ayrılır ve uzmanlaşır. Jeoloji astronomi, fizik, kimya ve biyolojiyle ilişkilidir. Jeologlar çeşitli işlerde çalışırlar. Dünyanın nüfusu artıkça ve kısıtlı kaynaklara olan ihtiyaç büyüdükçe jeologların bilgisine olan ihtiyaçta büyüyecektir. Jeolojinin uzmanlık alanları ve diğer bilimlerle ilişkileri Uzmanlık Çalışma alanı Bilim Jeokronoloji Zaman ve dünya tarihi Astronomi Gezegen Jeolojisi Gezegenlerin jeolojisi Astronomi Paleontoloji Fosil Biyoloji Ekonomik Jeoloji Mineraller ve enerji kaynakları Kimya Çevre Jeolojisi Çevre Kimya Jeokimya Dünya kimyası Kimya Hidrojeoloji Su kaynakları Kimya Mineraloji Mineraller Kimya Petrografi Kayaçlar Kimya Jeofizik Dünyanın iç yapısı Fizik Yapısal Jeoloji Kayaç deformasyonları Fizik Sismoloji Depremler Fizik Jeomorfoloji Yüzey şekilleri Oşinografi Okyanuslar Paleografi Antik jeografik yapılar ve lokasyonlar Stratigrafi-Sedimantoloji Tabakalı kayaçlar ve sedimanlar Askeri Jeoloji Depo, sığınak Jeolojik Miras Jeolojik özelliği ve güzelliği olan yapılar Jeoarkeoloji Arkeolojik materyallerin jeolojik tanımı Tıbbi Jeoloji Volkan, deprem, mineral, kayaç, su unsurları ve insan sağlığı Stratigrafi: Yerkabuğunu oluşturan tabakaların birbiri ile olan ilgisinden, yerkabuğunun oluşumundan ve gelişiminden bahseder. Belirli bir evrim geçiren yerkabuğunun anorganik gelişimini inceleyen jeoloji dalıdır. Yapısal Jeoloji/Tektonik: Yerkabuğunun yapısından ve bu yapıyı oluşturan çeşitli hareketlerden ve deformasyonlardan bahseder. Yerkabuğunun hareketlerini inceler. Yerkabuğunu oluşturan levhaların hareketlerini araştırır. Levhaların birbirlerine göre olan bağıl hareketlerini inceler. Yerkabuğundaki kırılmaları (fayları), diri fayları İnceler. Faylanmadan doğan olayları araştırır. Yerkabuğunu şekillendiren kuvvetlerin türlerini, depremlerin büyüklüğünü, depremlerin merkezini araştırır. Sıvılaşmayı inceler. Riskli bölgelerini, afet bölgelerini önceden belirler. Doğabilecek zararların önlenmesi için her türlü araştırmayı yapar. Risk haritalarını hazırlar. Heyelan gibi olayların doğal olduğunu ancak afet olmadığını bilir. Tüm bunları ne için yapar? Doğa tehlikelerini inceleyerek, araştırarak insanların yaşamlarının tehlikeye girmemesi için sezinleyip, görerek önceden uyarı yapar. Paleontoloji: Çok eski devirlerde yaşamış canlıları ve yaşayış biçimlerini araştırır. Jurasik Park gibi filmlere konu olur. Mineraloji: Yerkabuğunu oluşturan tüm minerallerin fiziksel, kimyasal, kristalografik ve optik özelliğini inceler. Mineral, topraktan çıkarılan kıymetli madde anlamına da gelmektedir. Özel ve Genel Mineraloji gibi dalları vardır. Kalsit jeolojik olarak bir mineraldir. Ancak ekonomik olarak bir hammaddedir. Kalsit; kağıt yapımında, ilaç yapımında kullanılmaktadır. Jips jeolojik olarak bir mineraldir. Ancak tarımda bir besleyici hammadde, iç mekanlarda kaplama malzemesidir. Talk jeolojik olarak Bir mineraldir. Bebek ve cilt bakımında kozmetik hammaddesidir. Trona, bor, kil, manyetit, malakit, zeolit gibi yüzlerce mineral insan hayatında günlük yaşamın vazgeçilmez hammadde kaynaklarıdır. Bazen duvarımızda süs, bazen yemek masalarımızda zevk, bazen boynumuzda kolye bazan kulağımıza küpe olur mineraller. Petrografi: Kayaçların oluşumunu inceler. Kayaçların; magmatik, volkanik, sedimanter ve metamorfik türü vardır. Volkanlar bazen lav, bazen kül püskürtür. İster lav isterse kül olup aksın hoş manzaralar sunar. Başlangıçta felaket, sonuçta peri bacaları gibi güzellikler sunabilir. Karbondioksit kuru buz olur. Buzdolabımızın damarlarında dolaşır. Kömür yakıt olur. Mühendislik jeolojisi: Yerkabuğu üzerine inşa edilecek olan mühendislik yapıları ile bunların üzerine kurulduğu yerin jeolojik-jeoteknik özelliklerini araştırır. Havalimanı gibi önemli mühendislik yapılarında yer seçimini yapar. Metro gibi ulaşım yollarının yapımında güzargah belirler. Tüm bu işlemlerde; laboratuvar çalışmaları titizlikle yapılır. Her türlü zemin için değişik analizler yapılarak, kurulacak yapıların zemin kriterleri belirlenir. Elde edilen nokta veya sondaj verileri bilgisayarda değerlendirilerek korelasyonlar yapılır. Yapı için hesaplamalar yapılır. Açılacak tünellerin harita ve kesitleri hazırlanır. Ekonomik jeoloji: Yerkabuğundaki tüm yer altı ve yer üstü ekonomik zenginliklerin, madenlerin ve endüstriyel hammaddelerin aranıp bulunması ile ilgilenir. Kum ve taş ocağı gibi inşaat malzemeleri kırma-öğütme, açık ocak işletmeciliğinde yamaç duraylılığından işletme yöntemlerine kadar incelemeler yapılır. Metalik madenler için açık ocaklardan üretim yapılabilir. Granit mermerciliği ekonomik jeoloji içerisinde ele alınır. Jeoloji biliminin tüm alt disiplinleri günümüzde bilgisayar teknolojisi ile desteklenmektedir. Uzaktan algılama, blok diyagram, akifer testleri, bilgisayarda, modellenebilmektedir. Bilgisayar uygulamalarında önemli olan veri tabanının sağlıklı olmasıdır. Yüzey haritaları sayısallaştırılarak jeoloji, çevre ve diğer amaçlarla kullanılabilir. Sondaj stamp ve kuyu loğları birlikte değerlendirilebilir. Üç boyutlu yer altı modellemeleri yapılabilir. Jeolojik kesitler çizilebilir. Stereonet hazırlanabilir. Doğal afetler, doğanın kendi iç dengelerinin olağan sonuçlarıdır. Gerekli önlemler alınmadığında çok ürkütücü sonuçlara yol açar. Karşılaşılan kayıpları en aza indirgemek, bilimsel temelde bilinçli bir planlama, hazırlama ve yerleşimi zorunlu kılar. Bu sulak ve mavi gezegende canlı yaşamının sürmesi, doğal kaynakların planlı ve paylaşımcı kullanılması ve doğal süreçlere insanlığın yararına bilimsel bir bakış ile olanaklı olabilir ancak. Türkiye’de jeoloji eğitimi Osmanlı İmparatorluğu Dönemi’nde ilk tıp okulu 14 Mart 1827 tarihinde II. Mahmut tarafından İstanbul&#8217;da, askeri hekim yetiştiren Tıphane-i Amire veya ‘’Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’’ ismiyle açılmıştır. Sivil tıp okulunun açılması ise 1909 yılında gerçekleşmiştir. Tıbbiye&#8217;de okutulan fizyoloji, kimya, anatomi, botanik derslerinin yanında hazırlık döneminin 4. sınıfında’’ ‘’Tabakat-ül Arz’’ veya ‘’İlm-ül Arz’’ ya da ‘’L-ma&#8217;aden’’ adı altında jeoloji dersleri veriliyordu. Bu dersi anlatan İbrahim Lütfü Paşa&#8217;nın çok zengin taş koleksiyonuna sahip olduğu ve mineralojiyi çok iyi bildiği için “Taşçı İbrahim Paşa” diye anıldığı belirtilmiştir. İbrahim Edhem Paşa’nın (1818-1893) “Medhal-i ‘İlm-i Jeoloji” başlığını taşıyan makaleler dizisi, 1862-1865 yılları arasında Münif Paşa’nın (1830-1910) popüler bilim dergisi Mecmû‘a-i Fünûn’da tefrika edilmiştir. Münif Paşa, bu makaleler dizisini İbrahim Edhem Paşa’nın fizik, kimya ve mineralojiye dair eserlerinden ve onun ‘İlm-i Jeoloji adlı kitabından derlediğini belirtmektedir. Münif Paşa, makaleye, ‘Mukaddime-i ‘ilm-i jeoloji’ başlıklı bir giriş yazmıştır. Makalede, jeolojik araştırma ve incelemeler bakımından önemli olduğu gerekçesiyle önce madde, maddenin üç hali, genel özellikleri, ısı, ışık, elektrik gibi temel fiziksel olgular hakkında bilgi verilir. Sonra yine jeolojiyle ilgili olan elementler, gazlar, gazların birbirleriyle ve diğer elementlerle oluşturduğu bileşikler, metaller, ametaller, asitler, bazlar ve tuzlar konusunda kimyasal açıklamalar yapılır. Daha sonra okyanuslar, denizler, nehirler, göller, tatlı su kaynakları, kutuplar ve buzullar tanıtılır. Makale taşlar, oluşumları, yapıları, fiziksel ve kimyasal özellikler hakkında verilen bilgilerle son bulur. Günümüzde ancak üniversite jeoloji bölümlerinde detaylandırılan bu alanların Cumhuriyet&#8217;in ilk yıllarında ders olarak veriliyor olması, o günden bu güne eğitimin nasıl niteliksizleştirildiğinin göstergesidir. 2005 yılı itibariyle 27 üniversite jeoloji eğitimi vermekteydi: Bu sayı 2023 yılı itibariyle 11’e düşmüştür. 16 jeoloji bölümü kapatılmıştır. Jeoloji kitapları ve lisede jeoloji eğitimi Sağda, geçmiş yıllarda okullarda jeoloji bilgisi aktarılması için yazılmış bazı jeoloji kitapları görülmektedir. İbrahim Edhem Paşa’nın 1862 ile 1892 yılları arasında verdiği Mukaddime-i ‘ilm-i jeoloji’ kitabından yukarıda bahsettim. Cumhuriyet&#8217;in ilk yıllarında jeoloji her lise öğrencisine 3 yıl boyunca zorunlu bir ders olarak okutulmuştur. 1929’da jeoloji, 1931 ve 1932’de yeni jeoloji, 1941, 1952, 1955’de jeoloji okutuluyordu. Liselerde jeoloji dersi müfredattan kaldırılmadan önce 1972, 1973, 1974, 1975, 1976 ve 1977’de jeoloji ders kitapları vardı ve seçmeli olarak jeoloji dersleri veriliyordu. Jeoloji dersi önce seçmeli ders haline getirildi, sonra coğrafya dersi kapsamına alındı ve en sonunda da müfredattan tamamen çıkartıldı. Burada amaç belliydi. Gezegenimizin devam eden evrim gerçeğini yok sayarak, evrimsel düşünceye set çekmek. Jeoloji dersinin kaldırılmasıyla, öğrenciler yaşadıkları coğrafyada kendilerini dünyanın başka yerlerinde görülmedik ölçüde yaşamsal olarak etkileyecek, doğa olayları ve buna karşı önlemler konusunda bilgilenme olanağından yoksun bırakılmışlardır. Lise eğitimi gördüğüm 1970-1973 yılları arasında jeoloji dersi almış ve dersteki başarılarım beni, üniversitede jeoloji bölümünü tercih etmeme neden olmuştu. Mezun olduktan sonra jeoloji mesleğimi başarılı şekilde yapmış, emekliliğimde de jeoloji bilimine hizmet etmeye, halkın yararına üretmeye devam etmekteyim. Jeoloji bilimi, doğa tehlikelerini inceleyerek, araştırarak insanların yaşamlarının tehlikeye girmemesi için sezinleyip, görerek önceden uyarı yapar. Japonya’da ilkokul seviyesinden itibaren her çocuk jeoloji dersini almak zorundadır. Türkiye de, Japonya gibi en riskli deprem kuşağı üzerinde yer almaktadır. İlkokuldan başlayarak her dönemde jeoloji bilgisi verilmeli, okullarda jeoloji ayrı bir ders olarak müfredata tekrar konmalıdır. Dr. Eşref Atabey / Jeoloji Yüksek Mühendisi, Tıbbi Jeoloji uzmanı, Yazar</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/bilim-her-zaman-gercegi-aramaktir-jeoloji-de">Bilim her zaman gerçeği aramaktır, jeoloji de!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yaşadığımız depremler bize jeoloji biliminin yaşam için ne kadar önemli olduğunu, bilimi bilmezsek yapacağımız her şey bizler için potansiyel bir tehlike olduğunu bir kez daha hatırlattı.</p>
<p>Jeoloji bilimi, deprem, tsunami, volkan patlaması, sel, su taşkını, heyelan, zemin sıvılaşması, çökme, kaya düşmesi, çığ, göktaşı yağmuru, erozyon, çölleşme, toz fırtınaları gibi doğa tehlikelerini inceleyerek, araştırarak insanların yaşamlarının tehlikeye girmemesi için sezinleyip, görerek önceden uyarı görevini yapar.</p>
<p>Üzerinde bulunduğumuz 4.5 milyar yıllık gezegen hala evrimleşiyor. Kıtalar yer değiştiriyor; volkanlar patlıyor; buzullar büyüyor ve kayıyorlar. Dünyanın kabuğu arkasında bir sürü jeolojik sır bırakarak hayret verici şekilde parçalara bölünüyor.</p>
<p>Dünya evrimleştikçe deprem, tsunami, volkan patlaması, sel, su taşkını, heyelan, zemin sıvılaşması, çökme, çığ, tayfun, tornado, kasırga, siklon, fırtına, dolu, kar ve tipi, kuraklık, ısı dalgası, soğuk dalgası, yıldırım, göktaşı yağmuru, erozyon, çölleşme, toz fırtınaları gibi yer kökenli ve iklimsel jeolojik doğa olayları ile iklim değişikliği hep olacaktır.</p>
<p>Yaşam boyunca hayatta kalma mücadelesi içinde tek çare, yerkürenin devam eden evrimini doğru anlamak ve ona uyum sağlamaktır. Bu da jeoloji bilimini anlamaktan geçiyor. Bilim her zaman gerçeği aramaktır. Jeoloji de. Bilim dışı yapacağımız her şey bizler için potansiyel bir tehlikedir.</p>
<p><strong>Depremleri önceden bilebilir miyiz? </strong></p>
<p>Soracak olursanız cevap hayır olur. Bu soruyla ne kastedildiği çok açık. Hangi fay hattında, ne zaman olacak; öğrenmek. Ama söyleyeceğimiz çok şey var. Hangi faylar büyük depremlere neden olur, bu depremlerin şiddeti ne kadar olur? Belirli zamanlarda gerçekleşen depremlerin oluş nedeninin cevabı var olacaktır. Tüm doğa süreçleri temelinde jeoloji vardır. Bunlara cevap verecektir.</p>
<p>Her deprem olduğunda can ve mal kaybı olur. Depremden sonra jeoloji mesleği ve yer bilimi hatırlanır. Neden deprem olduğu ve depremin etkileri bir süre tartışılır. Daha sonra her şey normalleşir.</p>
<p>Doğa tehlikeleri yönüyle dünyada en riskli ülkeler arasında Türkiye ilk sıralardadır. Hal böyle iken jeoloji nedir, jeologlar ne iş yapar, üniversitelerin jeoloji bölümlerinden mezun on binlerce jeoloji mühendisleri neden işsizdir, bu bölümden mezun olanlar neden başka mesleklerdeki işlere yönelmek zorunda kalırlar, başımıza bunca doğa felaketi geliyorken bu mesleğe neden önem verilmez ve önerileri neden dikkate alınmaz, yönetenlerin bunda payı nedir gibi sorular sorulmalıdır.</p>
<p>Oysa jeoloji bilimi her zaman ve her an günlük yaşamımızdadır. Yaşam için her alanda bilgiye ihtiyacımız vardır, ancak jeoloji bilimine fazlasıyla ihtiyaç vardır.</p>
<p>Jeoloji, doğa tehlikelerini inceleyerek, araştırarak insanların yaşamlarının tehlikeye girmemesi için sezinleyip, görerek önceden uyarı yapar.</p>
<p>Ayak bastığımız zemin yani yerkabuğu, çevremizde gördüğümüz dağlar, vadiler ve ovalar nasıl oluşmuş; sıcak sular, içtiğimiz su nereden gelir; jeoloji bilmek gerekir. Yerkabuğu canlıların beslenmesi için mineral ve elementleri bünyesinde barındırır. Toprak olur bitkileri besler, sonra besinler bizi besler. Yaşamımız kayaçlara bağlıdır. O olmazsa toprak olmaz, su da, besinler de olmaz.</p>
<p><strong>Yeryüzünde karşılaştığımız doğa tehlikeleri deprem, sel, su taşkını, çığ, heyelan, kaya düşmesi bunları anlayabilecek miyiz?</strong></p>
<p>Soluduğumuz havadaki zararlı tozlar, içtiğimiz sudaki toksik elementler nelerdir, çevremizdeki doğa olaylarını anlama ve önlem için jeolojiye ihtiyaç var. Dünyada doğa olaylarının yoğun yaşandığı Türkiye’de jeoloji bilimine yeterince önem veriyor muyuz?</p>
<p>Türkiye jeolojik konumu açısından bir bakıma şanslı, bir bakıma şanssız bir ülkedir. Son 60 milyon yıldır yerkabuğundaki levhaların hareketleri, tektonik işlevler, bu ülkeye birçok kaynak kazandırmasının yanı sıra, bu alanı hamur gibi karıştırarak, çok kısa mesafelerde değişik bileşimli fasiyeslerin, katmanların, yapıların yan yana, alt alta, içi içe geçmesine neden olmuştur.</p>
<p>Jeoloji bilirsek, jeoloji bilimine önem verirsek depremi de, doğa tehlikelerini de anlar, tehlikeye karşı önlem alırız. Yok, eğer anlamaz ve bildiğimiz yolda devam edersek, sonu hüsranla biter ve kaybedeni insan olur.</p>
<div id="attachment_29187" style="width: 310px" class="wp-caption alignleft"><img fetchpriority="high" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-29187" class="wp-image-29187 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/03/erf-300x225.jpeg" alt="" width="300" height="225" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/03/erf-300x225.jpeg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/03/erf-1024x768.jpeg 1024w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /><p id="caption-attachment-29187" class="wp-caption-text">Eşref Atabey</p></div>
<p><strong>Jeoloji nedir? Jeolog ne iş yapar?</strong></p>
<p>Jeoloji yer bilimi demektir. (geos/geo/yer) (logos/loji/bilim). Yerin yapılışını ve bileşimini, oluşumundan bugüne kadar geçirdiği ve halen de geçirmekte olduğu fiziksel, kimyasal ve biyolojik evreleri araştıran bir bilim dalıdır.</p>
<p>Yaşam alanımız olan gezegenimizin tarihçesini, bu tarihçe boyunca gelişen iç ve dış süreçleri, canlıların evrimini, insanlığın yararlanabileceği yer altı ve yer üstü kaynaklarını ve insanlığın daha sağlıklı bir ortamda, doğa ile barışık yaşayabilmesi için gereken koşulları araştıran bilim dalıdır.</p>
<p>Genellikle <strong>iki ana alana</strong> sahiptir; fiziksel jeoloji ve tarihsel jeoloji. <strong>Fiziksel jeoloji</strong>, mineraller, kayaçlar, bunların yanında dünyanın içindeki ve yüzeyindeki olayların süreçleri gibi dünya materyallerinin üzerinde çalışır. <strong>Tarihsel jeoloji</strong> ise dünyanın, kıtaların, okyanusların, atmosferin, yaşamın kökenini ve evrimi üzerinde çalışır.</p>
<p>Jeolojinin hemen hemen her yönü ekonomi ve çevreyle ilişkilidir. Çoğu jeolog uzmanlık bilgisini, sanayileşmiş toplumun temeli olan mineral ve enerji kaynaklarını aramak için kullanır. Yenilenemeyen kaynaklara ihtiyaç artıkça, jeologlar, ekonomik başarı olanakları yüksek alanlara ilginin odaklanmasına yardımcı olacak özel yolların bulunması için temel jeoloji prensiplerini uygulayacaklar.</p>
<p>Her ne kadar mineral ve enerji kaynaklarını bulmak önemliyse de çeşitli çevre sorunlarını çözmede jeologların uzmanlık alanlarından yararlanılır. Bazı jeologlar, gelişen her topluluğun ihtiyacı olan yer altı suyunun bulunmasında ve yer altı ve yüzey sularındaki kirlenmenin takibi ve temizleme yollarının önerilmesinde yer alırlar. Jeoloji mühendisleri, güvenli baraj yeri seçimi, atık depolama bölgeleri, enerji tesislerinin yer seçiminde ve depreme dayanıklı binaların dizaynında yardımcı olurlar.</p>
<p>Jeologlar ayrıca kısa ve uzun süreler için tahribatla sonuçlanabilecek olası deprem ve volkanik patlamaları hakkında tahminler yapar. Bunun yanında bu gibi doğal afetler için hazırlanan risk planlarını tasarlamakta resmi savunma planlamacılarıyla beraber çalışırlar.</p>
<p><strong>Jeoloji ve günlük yaşam</strong></p>
<p>Yıkıcı volkanik patlamalar, depremler, heyelan felaketi, büyük deniz dalgaları, sel, kuraklık çoğu insanı etkileyen olaylardır. Her ne kadar doğal afetleri engelleyemesek de, onlar hakkında ne kadar bilgimiz olursa, daha iyi tahminler yaparak etkilerinin şiddetini kontrol edebiliriz. Bu çevresel hareketler herkesi gezegenimize ve çeşitli sistemler arasındaki hassas dengeye yakından bakmaya zorlamaktadır.</p>
<p>Karmaşanın artması, teknolojinin toplumu yönlendirmesi vatandaş olarak bizi bilimi daha iyi anlamaya zorluyor. Böylece hayatımızı etkileyen bu tür olaylarla ilgili seçeneklerde bilgi sahibi oluyoruz. Katı atıkların yok edilmesi, yer altı suyunun kirlenmesi, asit yağmurları gibi sanayi toplumlarının olumsuz yönlerinin farkındayız. İnsanın çevre üzerindeki etkilerini, artan sayılarda, öğreniyoruz ve küresel ekosistem dinamiği üzerinde oynadığımız rolü daha fazla inkar edemeyiz.</p>
<p>Çoğu insan için jeolojinin günlük hayata etkilerinin kapsamının farkında değildir. Bazı insanlar için jeoloji ve basında çıkan mineral kaynakları, atık yok etme, kirlenme gibi sorunlar arasındaki ilişkiyi uzak bulmak ya da önemini anlamakta zorlanıyor. Ama günlük hayatta jeolojiye olan ihtiyacımızı bir düşünün.</p>
<ul>
<li>Cihazlarımızda kullandığımız elektriğin kömür, yağ, doğal gazın yanması ve nükleer tesislerde kullanılan uranyumdan üretilir.</li>
<li>Kömür, petrol ve uranyum jeologlar tarafından bulunur.</li>
<li>Elektriği ileten bakır ya da diğer metal kablolar mineral aramaları sonucu bulunan materyallerden yapılır.</li>
<li>Yaşadığımız ya da çalıştığımız binalar varlıklarını jeolojik kaynaklara borçludur.</li>
<li>Beton yapılar (beton kil, kum, çakıl ve kireçtaşı karışımıdır).</li>
<li>Kuvars minerali pencere camı temel bileşenidir.</li>
<li>Binaların içinde tesisat borularında kullanılan metal ve plastikler metaller cevher depozitlerinden, plastik petrolün damıtılması sonucu arıtılmamış yağdandır.</li>
<li>İş yerlerine giderken kullandığımız arabalar ve toplu taşıma araçlarını çalıştırmak ve yağlamak için petrolün yan ürünlerini, yapımında metal bileşikleri ve plastik kullanılır.</li>
<li>Karayolları ve demir yolları yapımında, asfalt, çakıl, beton, çelik gibi jeoloji materyallerinden yapılır. Tüm bunlar jeolojik kaynakların üretiminin sonucudur.</li>
</ul>
<p>Birey ve toplum olarak hayat standartlarımız birçok jeolojik materyallerin tüketimine dayanır. Bu yüzden jeoloji ve nasıl kullandığımızı ve jeolojik kaynakların yokluğunun doğanın hassas dengesini ve çevremiz kadar kültürümüzü düzelmeyecek şekilde değiştirdiğinin farkında olmaya ihtiyacımız vardır.</p>
<p>Asit yağmurları, yeşil ev sera etkisi, ozon tabakasının yok olması tartışılıp ve düşünüldüğü zaman, bunların izole edilmiş kavramlar değil Dünyayı da kapsayan geniş sistemin parçaları olduğunu hatırlamak gerekir. Buna göre anlamalıyız ki yaptığımız değişiklikler biz fark etmesek bile küresel eko sistemde geniş alanlı etkiler yapabilir. Bu nedenden dolayı jeolojiyi anlamak, genel olarak bilimi, bu değişikliklerin ekosistemde sebep olduğu yıkımı minimize etmekte bize yardımcı olur.</p>
<p>Şunu hatırlamalıyız ki diğer yaşam formları gibi insanlarda eko sistemin parçaları ama sadece bizim varlığımız ekosistemi etkiliyor. Bundan dolayı güvenilir bilimsel bilgiye dayanan sorumlu tavır sergilemeliyiz böylece gelecek nesillere yaşanabilir bir çevre miras bırakabiliriz.</p>
<p>1992 yılında Rio’da toplanan Birleşmiş Milletlerin “Çevre ve Gelişme” konferansında, sürdürülebilir kalkınmanın içeriğine olan ilgi artmıştır. Bu önemli içerik temel insan ihtiyaçlarını sağlarken çevremizi korumanın ekonomik gelişmenin devamını garantiye alacağını söylemektedir. Küresel nüfusun büyümesi yiyeceğe, suya, doğal kaynaklara, yenilenemeyen mineral ve enerji kaynaklarına olan ihtiyacı artıracaktır. Jeologlar ihtiyaç duyulan kaynakların bulunması ve gelecek nesillerin yararı için çevrenin korunmasını garanti altına alınmasın da büyük rol oynayacaktır.</p>
<p><strong>Jeoloji ve insan deneyimi</strong></p>
<p>Çoğu insan günlük hayatta jeolojiye olan ihtiyaç ve müzik, resim ve literatür de jeolojiyle ilgili referansların kapsamına şaşırır. Kayalar ve manzaralar çoğu taslak ve resimlerde gerçekci şekilde sergilenir. Örneğin; ünlü ressam Leonardo da Vinci’nin “Virgin of The Rocks&#8221; ve &#8220;Virgin and Child with Saint Anne”, Giovanni Bellini’nin “Saint Francis in Ecstasy and Saint Jerome”, ve Asher Brown Durand’ın “Kindred Spirits&#8221;.</p>
<p>Müzik alanında da Ferde Grofe’nin “Grand Kanyon Suite” hiç şüphe yok ki Arizona’daki Büyük Kanyon ve onun geniş kayalarının sergilediği ihtişam ve sonsuzluktan ilham almıştır. İç Hebridlerdeki Staffa Adası’ndaki kayalar Felix Mendelssoh’un ünlü “Hebrides Overtur”una ilham sağlamıştır.</p>
<p>Jeoloji referansları Alman Masalı Grimm kardeşler ve Jules Verne’nin “Dünyanın Merkezine Seyahat” kitabında dünyanın iç yapısına göndermeler yapar. İngiliz şair Percy B’nin “Ozymandias&#8221; şiirinin bir kıtasında; hiçbir şeyin sonsuza kadar kalmayacağı gerçeğini, kayaların sonunda zaman ve bozunma ile tahrip olarak parçalandığıyla bağdaştırır. Jeoloji referansları ünlü karikatürlerde de bulunabilir. En bilinenleri Johnny Hard “B.C” ve Gary Larson “The Far Side”.</p>
<p>Jeoloji tarihte de önemli rol oynamıştır. Savaşlar petrol, gaz, altın, gümüş, elmas ve diğer doğal kaynakların kontrolü için çıkmıştır. İmparatorluklar, doğal kaynakların sömürüsü ya da dağılımıyla yükselmiş ya da dağılmışlardır. Dünyanın biçimi ya da topografyası jeolojik faktörler sonucu şekillenmiş bu da askeri taktiklerde önemli rol oynamıştır. Sıradağlar ya da nehirler politik sınırlar yaratmıştır.</p>
<p><strong>Jeolojinin bölümleri</strong></p>
<p>Jeoloji disiplini birçok değişik alana ayrılır ve uzmanlaşır. Jeoloji astronomi, fizik, kimya ve biyolojiyle ilişkilidir. Jeologlar çeşitli işlerde çalışırlar. Dünyanın nüfusu artıkça ve kısıtlı kaynaklara olan ihtiyaç büyüdükçe jeologların bilgisine olan ihtiyaçta büyüyecektir.</p>
<p>Jeolojinin uzmanlık alanları ve diğer bilimlerle ilişkileri</p>
<dl>
<dd>
<table border="1" width="648" cellspacing="0" cellpadding="9">
<colgroup>
<col width="168" />
<col width="330" />
<col width="94" /></colgroup>
<tbody>
<tr valign="TOP">
<td width="168">Uzmanlık</td>
<td width="330">Çalışma alanı</td>
<td width="94">Bilim</td>
</tr>
<tr valign="TOP">
<td width="168">Jeokronoloji</td>
<td width="330">Zaman ve dünya tarihi</td>
<td width="94">Astronomi</td>
</tr>
<tr valign="TOP">
<td width="168">Gezegen Jeolojisi</td>
<td width="330">Gezegenlerin jeolojisi</td>
<td width="94">Astronomi</td>
</tr>
<tr valign="TOP">
<td width="168">Paleontoloji</td>
<td width="330">Fosil</td>
<td width="94">Biyoloji</td>
</tr>
<tr valign="TOP">
<td width="168">Ekonomik Jeoloji</td>
<td width="330">Mineraller ve enerji kaynakları</td>
<td width="94">Kimya</td>
</tr>
<tr valign="TOP">
<td width="168">Çevre Jeolojisi</td>
<td width="330">Çevre</td>
<td width="94">Kimya</td>
</tr>
<tr valign="TOP">
<td width="168">Jeokimya</td>
<td width="330">Dünya kimyası</td>
<td width="94">Kimya</td>
</tr>
<tr valign="TOP">
<td width="168">Hidrojeoloji</td>
<td width="330">Su kaynakları</td>
<td width="94">Kimya</td>
</tr>
<tr valign="TOP">
<td width="168">Mineraloji</td>
<td width="330">Mineraller</td>
<td width="94">Kimya</td>
</tr>
<tr valign="TOP">
<td width="168">Petrografi</td>
<td width="330">Kayaçlar</td>
<td width="94">Kimya</td>
</tr>
<tr valign="TOP">
<td width="168">Jeofizik</td>
<td width="330">Dünyanın iç yapısı</td>
<td width="94">Fizik</td>
</tr>
<tr valign="TOP">
<td width="168">Yapısal Jeoloji</td>
<td width="330">Kayaç deformasyonları</td>
<td width="94">Fizik</td>
</tr>
<tr valign="TOP">
<td width="168">Sismoloji</td>
<td width="330">Depremler</td>
<td width="94">Fizik</td>
</tr>
<tr valign="TOP">
<td width="168">Jeomorfoloji</td>
<td width="330">Yüzey şekilleri</td>
<td width="94"></td>
</tr>
<tr valign="TOP">
<td width="168">Oşinografi</td>
<td width="330">Okyanuslar</td>
<td width="94"></td>
</tr>
<tr valign="TOP">
<td width="168">Paleografi</td>
<td width="330">Antik jeografik yapılar ve lokasyonlar</td>
<td width="94"></td>
</tr>
<tr valign="TOP">
<td width="168">Stratigrafi-Sedimantoloji</td>
<td width="330">Tabakalı kayaçlar ve sedimanlar</td>
<td width="94"></td>
</tr>
<tr valign="TOP">
<td width="168">Askeri Jeoloji</td>
<td width="330">Depo, sığınak</td>
<td width="94"></td>
</tr>
<tr valign="TOP">
<td width="168">Jeolojik Miras</td>
<td width="330">Jeolojik özelliği ve güzelliği olan yapılar</td>
<td width="94"></td>
</tr>
<tr valign="TOP">
<td width="168">Jeoarkeoloji</td>
<td width="330">Arkeolojik materyallerin jeolojik tanımı</td>
<td width="94"></td>
</tr>
<tr valign="TOP">
<td width="168">Tıbbi Jeoloji</td>
<td width="330">Volkan, deprem, mineral, kayaç, su unsurları ve insan sağlığı</td>
<td width="94"></td>
</tr>
</tbody>
</table>
</dd>
</dl>
<p><strong>Stratigrafi:</strong> Yerkabuğunu oluşturan tabakaların birbiri ile olan ilgisinden, yerkabuğunun oluşumundan ve gelişiminden bahseder. Belirli bir evrim geçiren yerkabuğunun anorganik gelişimini inceleyen jeoloji dalıdır.</p>
<p><strong>Yapısal Jeoloji/Tektonik:</strong> Yerkabuğunun yapısından ve bu yapıyı oluşturan çeşitli hareketlerden ve deformasyonlardan bahseder. Yerkabuğunun hareketlerini inceler. Yerkabuğunu oluşturan levhaların hareketlerini araştırır. Levhaların birbirlerine göre olan bağıl hareketlerini inceler. Yerkabuğundaki kırılmaları (fayları), diri fayları İnceler. Faylanmadan doğan olayları araştırır. Yerkabuğunu şekillendiren kuvvetlerin türlerini, depremlerin büyüklüğünü, depremlerin merkezini araştırır. Sıvılaşmayı inceler. Riskli bölgelerini, afet bölgelerini önceden belirler. Doğabilecek zararların önlenmesi için her türlü araştırmayı yapar. Risk haritalarını hazırlar. Heyelan gibi olayların doğal olduğunu ancak afet olmadığını bilir.</p>
<p><strong>Tüm bunları ne için yapar?</strong> Doğa tehlikelerini inceleyerek, araştırarak insanların yaşamlarının tehlikeye girmemesi için sezinleyip, görerek önceden uyarı yapar.</p>
<p><strong>Paleontoloji:</strong> Çok eski devirlerde yaşamış canlıları ve yaşayış biçimlerini araştırır. Jurasik Park gibi filmlere konu olur.</p>
<p><strong>Mineraloji:</strong> Yerkabuğunu oluşturan tüm minerallerin fiziksel, kimyasal, kristalografik ve optik özelliğini inceler. Mineral, topraktan çıkarılan kıymetli madde anlamına da gelmektedir. Özel ve Genel Mineraloji gibi dalları vardır.</p>
<ul>
<li>Kalsit jeolojik olarak bir mineraldir. Ancak ekonomik olarak bir hammaddedir. Kalsit; kağıt yapımında, ilaç yapımında kullanılmaktadır.</li>
<li>Jips jeolojik olarak bir mineraldir. Ancak tarımda bir besleyici hammadde, iç mekanlarda kaplama malzemesidir.</li>
<li>Talk jeolojik olarak Bir mineraldir. Bebek ve cilt bakımında kozmetik hammaddesidir.</li>
<li>Trona, bor, kil, manyetit, malakit, zeolit gibi yüzlerce mineral insan hayatında günlük yaşamın vazgeçilmez hammadde kaynaklarıdır.</li>
<li>Bazen duvarımızda süs, bazen yemek masalarımızda zevk, bazen boynumuzda kolye bazan kulağımıza küpe olur mineraller.</li>
</ul>
<p><strong>Petrografi:</strong> Kayaçların oluşumunu inceler. Kayaçların; magmatik, volkanik, sedimanter ve metamorfik türü vardır. Volkanlar bazen lav, bazen kül püskürtür. İster lav isterse kül olup aksın hoş manzaralar sunar. Başlangıçta felaket, sonuçta peri bacaları gibi güzellikler sunabilir. Karbondioksit kuru buz olur. Buzdolabımızın damarlarında dolaşır. Kömür yakıt olur.</p>
<p><strong>Mühendislik jeolojisi:</strong> Yerkabuğu üzerine inşa edilecek olan mühendislik yapıları ile bunların üzerine kurulduğu yerin jeolojik-jeoteknik özelliklerini araştırır. Havalimanı gibi önemli mühendislik yapılarında yer seçimini yapar. Metro gibi ulaşım yollarının yapımında güzargah belirler. Tüm bu işlemlerde; laboratuvar çalışmaları titizlikle yapılır. Her türlü zemin için değişik analizler yapılarak, kurulacak yapıların zemin kriterleri belirlenir. Elde edilen nokta veya sondaj verileri bilgisayarda değerlendirilerek korelasyonlar yapılır. Yapı için hesaplamalar yapılır. Açılacak tünellerin harita ve kesitleri hazırlanır.</p>
<p><strong>Ekonomik jeoloji:</strong> Yerkabuğundaki tüm yer altı ve yer üstü ekonomik zenginliklerin, madenlerin ve endüstriyel hammaddelerin aranıp bulunması ile ilgilenir.</p>
<p>Kum ve taş ocağı gibi inşaat malzemeleri kırma-öğütme, açık ocak işletmeciliğinde yamaç duraylılığından işletme yöntemlerine kadar incelemeler yapılır. Metalik madenler için açık ocaklardan üretim yapılabilir. Granit mermerciliği ekonomik jeoloji içerisinde ele alınır.</p>
<p>Jeoloji biliminin tüm alt disiplinleri günümüzde bilgisayar teknolojisi ile desteklenmektedir.</p>
<p>Uzaktan algılama, blok diyagram, akifer testleri, bilgisayarda, modellenebilmektedir. Bilgisayar uygulamalarında önemli olan veri tabanının sağlıklı olmasıdır. Yüzey haritaları sayısallaştırılarak jeoloji, çevre ve diğer amaçlarla kullanılabilir. Sondaj stamp ve kuyu loğları birlikte değerlendirilebilir. Üç boyutlu yer altı modellemeleri yapılabilir. Jeolojik kesitler çizilebilir. Stereonet hazırlanabilir.</p>
<p>Doğal afetler, doğanın kendi iç dengelerinin olağan sonuçlarıdır. Gerekli önlemler alınmadığında çok ürkütücü sonuçlara yol açar. Karşılaşılan kayıpları en aza indirgemek, bilimsel temelde bilinçli bir planlama, hazırlama ve yerleşimi zorunlu kılar.</p>
<p>Bu sulak ve mavi gezegende canlı yaşamının sürmesi, doğal kaynakların planlı ve paylaşımcı kullanılması ve doğal süreçlere insanlığın yararına bilimsel bir bakış ile olanaklı olabilir ancak.</p>
<p><strong>Türkiye’de jeoloji eğitimi</strong></p>
<p>Osmanlı İmparatorluğu Dönemi’nde ilk tıp okulu 14 Mart 1827 tarihinde II. Mahmut tarafından İstanbul&#8217;da, askeri hekim yetiştiren Tıphane-i Amire veya ‘’Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’’ ismiyle açılmıştır. Sivil tıp okulunun açılması ise 1909 yılında gerçekleşmiştir. Tıbbiye&#8217;de okutulan fizyoloji, kimya, anatomi, botanik derslerinin yanında hazırlık döneminin 4. sınıfında’’ ‘’Tabakat-ül Arz’’ veya ‘’İlm-ül Arz’’ ya da ‘’L-ma&#8217;aden’’ adı altında jeoloji dersleri veriliyordu. Bu dersi anlatan İbrahim Lütfü Paşa&#8217;nın çok zengin taş koleksiyonuna sahip olduğu ve mineralojiyi çok iyi bildiği için “Taşçı İbrahim Paşa” diye anıldığı belirtilmiştir.</p>
<p>İbrahim Edhem Paşa’nın (1818-1893) “Medhal-i ‘İlm-i Jeoloji” başlığını taşıyan makaleler dizisi, 1862-1865 yılları arasında Münif Paşa’nın (1830-1910) popüler bilim dergisi Mecmû‘a-i Fünûn’da tefrika edilmiştir.</p>
<p>Münif Paşa, bu makaleler dizisini İbrahim Edhem Paşa’nın fizik, kimya ve mineralojiye dair eserlerinden ve onun ‘İlm-i Jeoloji adlı kitabından derlediğini belirtmektedir. Münif Paşa, makaleye, ‘Mukaddime-i ‘ilm-i jeoloji’ başlıklı bir giriş yazmıştır.</p>
<p>Makalede, jeolojik araştırma ve incelemeler bakımından önemli olduğu gerekçesiyle önce madde, maddenin üç hali, genel özellikleri, ısı, ışık, elektrik gibi temel fiziksel olgular hakkında bilgi verilir. Sonra yine jeolojiyle ilgili olan elementler, gazlar, gazların birbirleriyle ve diğer elementlerle oluşturduğu bileşikler, metaller, ametaller, asitler, bazlar ve tuzlar konusunda kimyasal açıklamalar yapılır. Daha sonra okyanuslar, denizler, nehirler, göller, tatlı su kaynakları, kutuplar ve buzullar tanıtılır. Makale taşlar, oluşumları, yapıları, fiziksel ve kimyasal özellikler hakkında verilen bilgilerle son bulur.</p>
<p>Günümüzde ancak üniversite jeoloji bölümlerinde detaylandırılan bu alanların Cumhuriyet&#8217;in ilk yıllarında ders olarak veriliyor olması, o günden bu güne eğitimin nasıl niteliksizleştirildiğinin göstergesidir.</p>
<p>2005 yılı itibariyle 27 üniversite jeoloji eğitimi vermekteydi: Bu sayı 2023 yılı itibariyle 11’e düşmüştür. 16 jeoloji bölümü kapatılmıştır.</p>
<p><strong>Jeoloji kitapları ve lisede jeoloji eğitimi</strong></p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-29183 size-medium alignright" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/03/lisejeokitap-239x300.jpg" alt="" width="239" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/03/lisejeokitap-239x300.jpg 239w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/03/lisejeokitap-814x1024.jpg 814w" sizes="(max-width: 239px) 100vw, 239px" /></p>
<p>Sağda, geçmiş yıllarda okullarda jeoloji bilgisi aktarılması için yazılmış bazı jeoloji kitapları görülmektedir. İbrahim Edhem Paşa’nın 1862 ile 1892 yılları arasında verdiği Mukaddime-i ‘ilm-i jeoloji’ kitabından yukarıda bahsettim.</p>
<p>Cumhuriyet&#8217;in ilk yıllarında jeoloji her lise öğrencisine 3 yıl boyunca zorunlu bir ders olarak okutulmuştur. 1929’da jeoloji, 1931 ve 1932’de yeni jeoloji, 1941, 1952, 1955’de jeoloji okutuluyordu. Liselerde jeoloji dersi müfredattan kaldırılmadan önce 1972, 1973, 1974, 1975, 1976 ve 1977’de jeoloji ders kitapları vardı ve seçmeli olarak jeoloji dersleri veriliyordu.</p>
<p>Jeoloji dersi önce seçmeli ders haline getirildi, sonra coğrafya dersi kapsamına alındı ve en sonunda da müfredattan tamamen çıkartıldı.</p>
<p><strong>Burada amaç belliydi. Gezegenimizin devam eden evrim gerçeğini yok sayarak, evrimsel düşünceye set çekmek.</strong></p>
<p>Jeoloji dersinin kaldırılmasıyla, öğrenciler yaşadıkları coğrafyada kendilerini dünyanın başka yerlerinde görülmedik ölçüde yaşamsal olarak etkileyecek, doğa olayları ve buna karşı önlemler konusunda bilgilenme olanağından yoksun bırakılmışlardır.</p>
<p>Lise eğitimi gördüğüm 1970-1973 yılları arasında jeoloji dersi almış ve dersteki başarılarım beni, üniversitede jeoloji bölümünü tercih etmeme neden olmuştu. Mezun olduktan sonra jeoloji mesleğimi başarılı şekilde yapmış, emekliliğimde de jeoloji bilimine hizmet etmeye, halkın yararına üretmeye devam etmekteyim.</p>
<p>Jeoloji bilimi, doğa tehlikelerini inceleyerek, araştırarak insanların yaşamlarının tehlikeye girmemesi için sezinleyip, görerek önceden uyarı yapar.</p>
<p>Japonya’da ilkokul seviyesinden itibaren her çocuk jeoloji dersini almak zorundadır. Türkiye de, Japonya gibi en riskli deprem kuşağı üzerinde yer almaktadır. İlkokuldan başlayarak her dönemde jeoloji bilgisi verilmeli, okullarda jeoloji ayrı bir ders olarak müfredata tekrar konmalıdır.</p>
<p><strong>Dr. Eşref Atabey / Jeoloji Yüksek Mühendisi, Tıbbi Jeoloji uzmanı, Yazar</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/bilim-her-zaman-gercegi-aramaktir-jeoloji-de">Bilim her zaman gerçeği aramaktır, jeoloji de!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29180</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Cambridge Profesörü Dan McKenzie: “Beklenen depremin büyüklüğü en az 7,5”</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/cambridge-profesoru-dan-mckenzie-beklenen-depremin-buyuklugu-en-az-75</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Feb 2023 12:44:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fizik ve Uzay]]></category>
		<category><![CDATA[Gezegenimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Yerküre]]></category>
		<category><![CDATA[17 Ağustos 1999]]></category>
		<category><![CDATA[Cambridge Üniversitesi]]></category>
		<category><![CDATA[Charles Darwin]]></category>
		<category><![CDATA[Charles Lyell]]></category>
		<category><![CDATA[coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[DanMcKenzie]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[fay hattı]]></category>
		<category><![CDATA[fizik]]></category>
		<category><![CDATA[jeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[mars]]></category>
		<category><![CDATA[nasa]]></category>
		<category><![CDATA[yerbilimleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=14830</guid>

					<description><![CDATA[<p>Cambridge&#8217;den Emeritus Prof. Dan McKenzie yaşayan en büyük yerbilimcilerden biri. Yerbilimleri konusunda Nobel muadili sayılan Crawfoord Ödülü sahibi olan Dan McKenzie, yeryüzünü meydana getiren plakaların milyonlarca yılda nasıl oluştuğunu, bunların birbirine göre göreceli hareketlerini ve bu hareketin sebebini ortaya koyan çok önemli araştırmalara imza attı. İstanbul Teknik Üniversitesi’nin davetlisi olarak Türkiye’ye gelen McKenzie ile özel bir söyleşi gerçekleştirdik. Sayın McKenzie, öncelikle İstanbul&#8217;a hoş geldiniz. Merak ediyoruz; yeryuvarlağında neler olup bittiğiyle ilgilenmeye ne zaman başladınız? Hikâyesini anlatabilir misiniz? Yıllar önce, lise öğrencisiyken matematik, kimya ve fizik derslerinde oldukça başarılıydım. Ve bu beni Cambridge Üniversitesi’ne taşıdı. Ders cetvelinde temel bilimler dersleri dışında  fizyoloji ya da jeolojiyi seçmem gerekiyordu. Babam doktordu. Kütüphanesinde fizyoloji üzerine birçok kitap varken jeoloji üzerine yalnızca iki kitap vardı. Biri, ünlü bir 19.yüzyıl jeoloğu olan Charles Lyell’ın yazdığı “Principles of Geology” kitabıydı. Charles Darwin, evrim teorisi için önem taşıyan o ünlü Beagle yolculuğuna onu da götürmüş. Bunun çok hoş olduğunu düşündüm. Buna karşın fizyoloji kitapları, doktorlar için ders kitabı niteliğindeydi. Bilirsiniz, sadece sınavları geçmek için okunacak kitaplar. O kadar sıkıcı ki anlatamam. Bu sebeple ben jeolojiyi seçtim. Ancak jeoloji eğitimi tam anlamıyla berbattı. Bize altı yüz civarında fosil ismi öğrettiler, düşünebiliyor musunuz? Aptalca! Oradaki bütün arkadaşlarım jeolog oldu. Ben jeolojiden vazgeçerek fiziğe geçiş yaptım. Ardından jeofizikle ilgilenebileceğimi düşündüm. Fizik ve jeoloji birlikte… Ardından bu alanda uzmanlaşmaya başladınız. Evet. 1963’te Edward Bullard’ın danışmanlığında termodinamik değişkenlerle ilgilenmeye başladım. 1963 yılında yazmaya başladığım doktora tezim, çoğunlukla manto akımlarıyla ilgiliydi. 1966’da doktoramı verdim. Ve 1967’de levha hareketleriyle (tektoniği) ilgili ilk makalemin yayımlanmasıyla birlikte tanınmaya başladım. Levha hareketinin ne olduğunu bugün herkes biliyor. Bugünkü ders kitaplarında o makaleye atıfta bile bulunulmuyor. “Levha Hareketleri Teorisi bugün ilkokullarda bile okutuluyor” 1900’lerin başında Alfred Wegener, Pangea kuramını ortaya atarak bugünkü kıtaların tek bir kıtadan koparak kaydığını savunmuş, ancak bu kaymanın nedenini tam olarak açıklayamamıştı. Siz, Wegener’in çalışmasını ileriye taşıdınız. Teorinizi özel kılan neydi? Ben manto akımlarından yola çıkarak levha hareketleri teorisini geliştirdim. Bu  yeryüzünde neler olduğunu açıklamak için hayli “işe yarar” bir teori. Ve aslında o kadar basit ki bugün İngiltere’deki ilkokullarda bile okutuluyor. Bakın, lise demiyorum. Çünkü çok basit. İklim değişikliğinin yer altındaki hareketleri etkilediğini söyleyebilir miyiz? Bence etkilemez. Yer altı hareketlerinin iklim değişikliğini etkilediği doğrudur ama tersini söyleyemeyiz. Çalıştığınız bölgedeki (Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki) tektonik hareketler, Türkiye’nin jeofiziksel alanını etkiliyor mu? Tabii ki. Anadolu’nun, Kuzey Anadolu Fay Hattı üzerinde batıya doğru yaklaşık 3 cm/a kayması, Afrika’nın kuzeye doğru hareketinin doğrudan bir sonucudur. Türkiye’de depreme neden olabilecek bir hareket gözlemliyor musunuz? Türkiye ve Orta Doğu’yu içeren bir bölgede, hareket eden tabakaların olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle Kuzey Anadolu Fay Hattı’ndaki bazı yerler kayıyor. Öyle ki bu hatta, batıya doğru yılda 30 milimetrelik bir kayış söz konusu. Bunu, alanda yaptığımız gözlemlerden rahatça anlayabiliriz. Mesela bazı yerlerde beş yıl içinde duvarların eğildiğini görürsünüz. Türkiye’deki insanlar, özellikle 17 Ağustos 1999’daki depremin ardından sismograf denilen bilimsel ölçüm aracıyla tanıştı. Bilimsel araçlar, olası bir depremi önceden tespit edip engel olabilir mi? İmkânı yok. Japonlar ve Çinliler bunu yapabilmek için 5 milyar dolar civarında paralar harcadı. ABD’lilerse 200 milyon dolar… Sonuç sıfır. Hiçbir başarı elde edemediler. Açıkçası doğru olan yaklaşım bu değil. Depremleri önceden tespit edemiyorsak çözüm ne olabilir? Bir başka deyişle, doğru olan yaklaşım nedir? Mantıklı olan yaklaşım, evleri depreme dayanıklı inşa etmek. Bu, normal bir bina masrafının %10’u kadar daha fazla bir maliyete neden olur. Mesela 10 milyon dolarlık bir binadan bahsediyorsak bunu depreme dayanıklı hale getirmek 1 milyon dolar ek maliyete denk gelir. İnanın ki bu rakam, müfettişlere verilen rüşvetten daha az bir miktar. Kuzey Anadolu Fay Hattı’nda beklenen depremin büyüklüğü en az 7.5 Bildiğiniz üzere depremlerin vereceği hasarı önlemek için uygulanan sismik bina (kodu) yönetmeliği adında bir düzenleme var. Mesela Japonya’daki binalar, kullanım ömrü boyunca birkaç kuvvetli depreme maruz kalacağı düşünülerek yapılıyor. Sismik bina kodunu önemli kılan nedir? Bakın, bir depremin ne zaman meydana gelebileceğini kimse bilemez. Evet, Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın büyük bir kısmı kaymıyor. Ancak 1939’dan bu yana Erzincan bölgesinde 7,5 ile 8 arasındaki bir büyüklükte depreme neden olabilecek 2,4 metrelik bir hareket birikti. Dediğim gibi depremin ne zaman olabileceğini kimse önceden bilemese de bu konuda çalışmalar yürüten herkes bu konuda hemfikir. Türkiye’de bu büyüklükte ve aktiflikte olmasa da benzer şekilde birçok aktif fay hattı var. Bu da sismik bina kodu uygulamasının önemini gösteriyor. Türkiye’de “Deprem değil tedbirsizlik öldürür.” diye bir laf var.   Eğer yapılabiliyor olsaydı ve size saatimi gösterir gibi şu tarih ve saatte, ve hatta bu dakikalarda İstanbul’da 8,0 büyüklüğünde bir deprem olacağını söyleseydim ne yapardınız? 15 milyon nüfusa erişmiş bir şehirde ne yapılabilir ki? Evlerinizi söküp götürecek haliniz yok ya. Yapılabilecek tek şey, binaların depreme dayanıklı olarak inşa edilmesi ve buna yönelik sıkı hukuksal düzenlemelerin getirilmesidir. Japonya bunun güzel bir örneği. Binalar rutin olarak teftiş ediliyor. Japonlar, bunun yanı sıra bina yapımında gemi yapımına benzer bir teknik kullanarak çelikleri yüksek ısıyla birbirine yapıştırıyorlar. Bu da binalar için bir çeşit emniyet kemeri işlevi görüyor. Bu niçin önemli? Çünkü binalar deprem sırasında çok hareket eder ve depremleri tehlikeli yapan da budur. Volkanlar da ayrı bir mesele. Türkiye’deki volkanlar bin yılı aşkın süredir suskun. Yanardağlar bu kadar uzun süren bir uykudan uyanabilir mi? Volkanlarınızın birçoğu halen etkin. Büyük volkanlar 1.000 ile 100.000 yıl aralıklarla püskürür. Türkiye’nin doğusundaki buna benzer volkanlar, mesela Nemrut halen aktif, bu sebeple volkanları sürekli gözlemlemek bir hayli önemli. Yakın geçmişte Nemrut, bugün olsa 100 bin ile 1 milyon insanı öldürebilecek bir patlama yarattı. Bu sebeple korkulmaması için bir neden yok. “Mars’ta yaşam, sanıldığı kadar kolay değil” NASA ile birlikte Mars ve Venüs’ün orografisi üzerine çalışmalar yürüttünüz. Dünya’daki jeofizik çalışmaları uzay çalışmalarına nasıl ışık tutuyor? Oldukça farklı yüzeysel yapılardan bahsetmiyor muyuz? Bu üç gezegenin yüzey yapısı da kayalardan oluşuyor. Dolayısıyla Dünya coğrafyası üzerinde neler olup bittiği de uzay çalışmalarında önümüzü açıyor. Buradan yola çıkarak Venüs’teki manto akımlarını ve Mars’taki yüzey hareketlerini gözlemleyebilme şansı buluyoruz. Sizce Mars’ta yaşam mümkün mü? Verecek birkaç on-yüz bin dolarınız varsa bu mümkün. Şaka bir yana Mars görevi, Ay’a ayak basmak kadar kolay olmayacak, büyük bir gezegen. Ayrıca yerçekimi ve atmosfer koşulları da işi iyice zorlaştırıyor. Mars’ta yeni bir yaşam kurmak şimdilik mümkün gözükmüyor, en azından ben bunu görebileceğimi sanmıyorum. Mars’ta yaşamak ister miydiniz? Ben mi? Kesinlikle hayır! Bu gezegende yaşamaktan memnunum. “Mars’ta yaşamak” fikri beni heyecanlandırmıyor. Heyecan demişken tüm bilimsel kariyerinizi bir kenara koyacak olursak sizi günlük hayatın stresinden uzaklaştıran bir aktivite var mı? Bahçe işleri&#8230; Bahçemdeki bitkilerle uğraşmayı çok seviyorum. McKenzie’den “Dünya düzdür” diyenlere cevap Tekrar akademik kariyerinize dönerek bitirelim. 1966 yılında yazdığınız tezin adı “The Shape of the Earth”. Ve günümüzde “Dünya’nın şeklinin” düz olduğunu iddia edenler var. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Kahkahama engel olamadım. Güzel soruydu. İngiltere’deki bir grubu biliyorum. Kendilerine Flat Earth Society (Düz Dünya Derneği) diyorlardı. Ancak kaybolmaya mahkumlardı. Ay’a giden astronotların çektiği fotoğrafı bilirsiniz; Dünya’yı yuvarlak gösteren bir fotoğraf. İşte o fotoğraf, “düz Dünyacıların” sonunu getirdi. Enteresan fikirlere sahip insanları seviyorum ancak “Dünya düzdür” görüşüne sahip olanlara inanmanın imkânı yok. Çılgın oldukları için mi? Onlara çılgın bile diyemiyorum. Sadece gözlem ve gerçeğin bilgisinden uzaklar. Benim hayatım gözlem yapmak, hesaplamak ve neden-sonuç ilişkisi kurmaya çalışmakla geçti. Gözlem ve hesaplamalar sonucunda kurduğum neden-sonuç ilişkisi bazen doğru sonuçlar verdi. Ve bunlar beni Dan McKenzie yaptı. Ancak yanlış bulgular elde ettiğim zamanlar da oldu. İşte o anlarda susmasını bildim. Not: Bu söyleşi, dergimizin 136.sayısında yayımlanmıştır. Söyleşi: Batuhan Sarıcan / batusarican@gmail.com</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/cambridge-profesoru-dan-mckenzie-beklenen-depremin-buyuklugu-en-az-75">Cambridge Profesörü Dan McKenzie: “Beklenen depremin büyüklüğü en az 7,5”</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Cambridge&#8217;den Emeritus Prof. Dan McKenzie yaşayan en büyük yerbilimcilerden biri. Yerbilimleri konusunda Nobel muadili sayılan Crawfoord Ödülü sahibi olan Dan McKenzie, yeryüzünü meydana getiren plakaların milyonlarca yılda nasıl oluştuğunu, bunların birbirine göre göreceli hareketlerini ve bu hareketin sebebini ortaya koyan çok önemli araştırmalara imza attı. İstanbul Teknik Üniversitesi’nin davetlisi olarak Türkiye’ye gelen McKenzie ile özel bir söyleşi gerçekleştirdik.</em></p>
<p><strong>Sayın McKenzie, öncelikle İstanbul&#8217;a hoş geldiniz. Merak ediyoruz; yeryuvarlağında neler olup bittiğiyle ilgilenmeye ne zaman başladınız? Hikâyesini anlatabilir misiniz?</strong></p>
<p>Yıllar önce, lise öğrencisiyken matematik, kimya ve fizik derslerinde oldukça başarılıydım. Ve bu beni Cambridge Üniversitesi’ne taşıdı. Ders cetvelinde temel bilimler dersleri dışında  fizyoloji ya da jeolojiyi seçmem gerekiyordu. Babam doktordu. Kütüphanesinde fizyoloji üzerine birçok kitap varken jeoloji üzerine yalnızca iki kitap vardı. Biri, ünlü bir 19.yüzyıl jeoloğu olan Charles Lyell’ın yazdığı “Principles of Geology” kitabıydı. Charles Darwin, evrim teorisi için önem taşıyan o ünlü Beagle yolculuğuna onu da götürmüş. Bunun çok hoş olduğunu düşündüm.</p>
<p>Buna karşın fizyoloji kitapları, doktorlar için ders kitabı niteliğindeydi. Bilirsiniz, sadece sınavları geçmek için okunacak kitaplar. O kadar sıkıcı ki anlatamam. Bu sebeple ben jeolojiyi seçtim. Ancak jeoloji eğitimi tam anlamıyla berbattı. Bize altı yüz civarında fosil ismi öğrettiler, düşünebiliyor musunuz? Aptalca! Oradaki bütün arkadaşlarım jeolog oldu. Ben jeolojiden vazgeçerek fiziğe geçiş yaptım. Ardından jeofizikle ilgilenebileceğimi düşündüm. Fizik ve jeoloji birlikte…</p>
<p><strong>Ardından bu alanda uzmanlaşmaya başladınız.</strong></p>
<p>Evet. 1963’te Edward Bullard’ın danışmanlığında termodinamik değişkenlerle ilgilenmeye başladım. 1963 yılında yazmaya başladığım doktora tezim, çoğunlukla manto akımlarıyla ilgiliydi. 1966’da doktoramı verdim. Ve 1967’de levha hareketleriyle (tektoniği) ilgili ilk makalemin yayımlanmasıyla birlikte tanınmaya başladım. Levha hareketinin ne olduğunu bugün herkes biliyor. Bugünkü ders kitaplarında o makaleye atıfta bile bulunulmuyor.</p>
<div id="attachment_14833" style="width: 310px" class="wp-caption alignleft"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-14833" class="wp-image-14833 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/08/dan-mckenzie-hbt-300x197.jpg" alt="" width="300" height="197" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/08/dan-mckenzie-hbt-300x197.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/08/dan-mckenzie-hbt-1024x674.jpg 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/08/dan-mckenzie-hbt.jpg 1695w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /><p id="caption-attachment-14833" class="wp-caption-text">Prof. McKenzie ile İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsü (AYBE) seminerleri kapsamında yaptığı konuşmanın ardından bir araya geldik. Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki volkanizma ve manto konveksiyonu hakkında önemli bilgiler veren McKenzie, 1987 yılından itibaren Türkiye tektoniği üzerine yaptığı araştırmaların sonucunda, beklediği depremin büyüklüğünü de açıkladı.</p></div>
<p><em><strong>“Levha Hareketleri Teorisi bugün ilkokullarda bile okutuluyor”</strong></em></p>
<p><strong>1900’lerin başında Alfred Wegener, Pangea kuramını ortaya atarak bugünkü kıtaların tek bir kıtadan koparak kaydığını savunmuş, ancak bu kaymanın nedenini tam olarak açıklayamamıştı. Siz, Wegener’in çalışmasını ileriye taşıdınız. Teorinizi özel kılan neydi?</strong></p>
<p>Ben manto akımlarından yola çıkarak levha hareketleri teorisini geliştirdim. Bu  yeryüzünde neler olduğunu açıklamak için hayli “işe yarar” bir teori. Ve aslında o kadar basit ki bugün İngiltere’deki ilkokullarda bile okutuluyor. Bakın, lise demiyorum. Çünkü çok basit.</p>
<p><strong>İklim değişikliğinin yer altındaki hareketleri etkilediğini söyleyebilir miyiz?</strong></p>
<p>Bence etkilemez. Yer altı hareketlerinin iklim değişikliğini etkilediği doğrudur ama tersini söyleyemeyiz.</p>
<p><strong>Çalıştığınız bölgedeki (Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki) tektonik hareketler, Türkiye’nin jeofiziksel alanını etkiliyor mu?</strong></p>
<p>Tabii ki. Anadolu’nun, Kuzey Anadolu Fay Hattı üzerinde batıya doğru yaklaşık 3 cm/a kayması, Afrika’nın kuzeye doğru hareketinin doğrudan bir sonucudur.</p>
<p><strong>Türkiye’de depreme neden olabilecek bir hareket gözlemliyor musunuz? </strong></p>
<p>Türkiye ve Orta Doğu’yu içeren bir bölgede, hareket eden tabakaların olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle Kuzey Anadolu Fay Hattı’ndaki bazı yerler kayıyor. Öyle ki bu hatta, batıya doğru yılda 30 milimetrelik bir kayış söz konusu. Bunu, alanda yaptığımız gözlemlerden rahatça anlayabiliriz. Mesela bazı yerlerde beş yıl içinde duvarların eğildiğini görürsünüz.</p>
<p><strong>Türkiye’deki insanlar, özellikle 17 Ağustos 1999’daki depremin ardından sismograf denilen bilimsel ölçüm aracıyla tanıştı. Bilimsel araçlar, olası bir depremi önceden tespit edip engel olabilir mi? </strong></p>
<p>İmkânı yok. Japonlar ve Çinliler bunu yapabilmek için 5 milyar dolar civarında paralar harcadı. ABD’lilerse 200 milyon dolar… Sonuç sıfır. Hiçbir başarı elde edemediler. Açıkçası doğru olan yaklaşım bu değil.</p>
<p><strong>Depremleri önceden tespit edemiyorsak çözüm ne olabilir? Bir başka deyişle, doğru olan yaklaşım nedir?</strong></p>
<p>Mantıklı olan yaklaşım, evleri depreme dayanıklı inşa etmek. Bu, normal bir bina masrafının %10’u kadar daha fazla bir maliyete neden olur. Mesela 10 milyon dolarlık bir binadan bahsediyorsak bunu depreme dayanıklı hale getirmek 1 milyon dolar ek maliyete denk gelir. İnanın ki bu rakam, müfettişlere verilen rüşvetten daha az bir miktar.</p>
<p><em><strong>Kuzey Anadolu Fay Hattı’nda beklenen depremin büyüklüğü en az 7.5 </strong></em></p>
<p><strong>Bildiğiniz üzere depremlerin vereceği hasarı önlemek için uygulanan sismik bina (kodu) yönetmeliği adında bir düzenleme var. Mesela Japonya’daki binalar, kullanım ömrü boyunca birkaç kuvvetli depreme maruz kalacağı düşünülerek yapılıyor. Sismik bina kodunu önemli kılan nedir?</strong></p>
<p>Bakın, bir depremin ne zaman meydana gelebileceğini kimse bilemez. Evet, Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın büyük bir kısmı kaymıyor. Ancak 1939’dan bu yana Erzincan bölgesinde 7,5 ile 8 arasındaki bir büyüklükte depreme neden olabilecek 2,4 metrelik bir hareket birikti. Dediğim gibi depremin ne zaman olabileceğini kimse önceden bilemese de bu konuda çalışmalar yürüten herkes bu konuda hemfikir. Türkiye’de bu büyüklükte ve aktiflikte olmasa da benzer şekilde birçok aktif fay hattı var. Bu da sismik bina kodu uygulamasının önemini gösteriyor.</p>
<p><strong>Türkiye’de “Deprem değil tedbirsizlik öldürür.” diye bir laf var.  </strong></p>
<p>Eğer yapılabiliyor olsaydı ve size saatimi gösterir gibi şu tarih ve saatte, ve hatta bu dakikalarda İstanbul’da 8,0 büyüklüğünde bir deprem olacağını söyleseydim ne yapardınız? 15 milyon nüfusa erişmiş bir şehirde ne yapılabilir ki? Evlerinizi söküp götürecek haliniz yok ya. Yapılabilecek tek şey, binaların depreme dayanıklı olarak inşa edilmesi ve buna yönelik sıkı hukuksal düzenlemelerin getirilmesidir. Japonya bunun güzel bir örneği.</p>
<p>Binalar rutin olarak teftiş ediliyor. Japonlar, bunun yanı sıra bina yapımında gemi yapımına benzer bir teknik kullanarak çelikleri yüksek ısıyla birbirine yapıştırıyorlar. Bu da binalar için bir çeşit emniyet kemeri işlevi görüyor. Bu niçin önemli? Çünkü binalar deprem sırasında çok hareket eder ve depremleri tehlikeli yapan da budur.</p>
<p><strong>Volkanlar da ayrı bir mesele. Türkiye’deki volkanlar bin yılı aşkın süredir suskun. Yanardağlar bu kadar uzun süren bir uykudan uyanabilir mi? </strong></p>
<p>Volkanlarınızın birçoğu halen etkin. Büyük volkanlar 1.000 ile 100.000 yıl aralıklarla püskürür. Türkiye’nin doğusundaki buna benzer volkanlar, mesela Nemrut halen aktif, bu sebeple volkanları sürekli gözlemlemek bir hayli önemli. Yakın geçmişte Nemrut, bugün olsa 100 bin ile 1 milyon insanı öldürebilecek bir patlama yarattı. Bu sebeple korkulmaması için bir neden yok.</p>
<div id="attachment_14832" style="width: 614px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-14832" class="wp-image-14832 size-full" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/08/danmckenzie.jpg" alt="" width="604" height="606" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/08/danmckenzie.jpg 604w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/08/danmckenzie-150x150.jpg 150w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/08/danmckenzie-300x300.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 604px) 100vw, 604px" /><p id="caption-attachment-14832" class="wp-caption-text">21 Şubat 1942 yılında Cheltenham, İngiltere’de doğan Dan McKenzie, daha çocukken derslerdeki üstün başarısıyla dikkat çekti. Matematik, fizik ve kimya derslerindeki üstünlüğü, onu Cambridge’e taşıdı. Cambridge’te matematik ve fizikle başlayan lisans eğitimini jeofiziğe yoğunlaşarak devam ettiren McKenzie, doktora tezini 1966 yılında manto akımları üzerine yazdı. 1967 yılında yayımlanan levha hareketleriyle ilgili makalesi büyük ses getirdi. Emekliliğine kadar Cambridge’in Yerbilimleri Bölümü için yoğun mesai harcadı. Mars ve Venüs’ün yeryüzü yapılarıyla ilgili NASA ile birlikte çalıştı. Ömrünü jeolojik çalışmalara ve gerçeğin bilgisine adayan birisi olarak bilim dünyasının saygın ödüllerinden Crafoord Ödülü’nün yanı sıra farklı birçok ödül, madalya ve onursal unvanlar aldı.</p></div>
<p><em><strong>“Mars’ta yaşam, sanıldığı kadar kolay değil”</strong></em></p>
<p><strong>NASA ile birlikte Mars ve Venüs’ün orografisi üzerine çalışmalar yürüttünüz. Dünya’daki jeofizik çalışmaları uzay çalışmalarına nasıl ışık tutuyor? Oldukça farklı yüzeysel yapılardan bahsetmiyor muyuz?</strong></p>
<p>Bu üç gezegenin yüzey yapısı da kayalardan oluşuyor. Dolayısıyla Dünya coğrafyası üzerinde neler olup bittiği de uzay çalışmalarında önümüzü açıyor. Buradan yola çıkarak Venüs’teki manto akımlarını ve Mars’taki yüzey hareketlerini gözlemleyebilme şansı buluyoruz.</p>
<p><strong>Sizce Mars’ta yaşam mümkün mü?</strong></p>
<p>Verecek birkaç on-yüz bin dolarınız varsa bu mümkün. Şaka bir yana Mars görevi, Ay’a ayak basmak kadar kolay olmayacak, büyük bir gezegen. Ayrıca yerçekimi ve atmosfer koşulları da işi iyice zorlaştırıyor. Mars’ta yeni bir yaşam kurmak şimdilik mümkün gözükmüyor, en azından ben bunu görebileceğimi sanmıyorum.</p>
<p><strong>Mars’ta yaşamak ister miydiniz?</strong></p>
<p>Ben mi? Kesinlikle hayır! Bu gezegende yaşamaktan memnunum. “Mars’ta yaşamak” fikri beni heyecanlandırmıyor.</p>
<p><strong>Heyecan demişken tüm bilimsel kariyerinizi bir kenara koyacak olursak sizi günlük hayatın stresinden uzaklaştıran bir aktivite var mı?</strong></p>
<p>Bahçe işleri&#8230; Bahçemdeki bitkilerle uğraşmayı çok seviyorum.</p>
<p><em><strong>McKenzie’den “Dünya düzdür” diyenlere cevap</strong></em></p>
<p><strong>Tekrar akademik kariyerinize dönerek bitirelim. 1966 yılında yazdığınız tezin adı “The Shape of the Earth”. Ve günümüzde “Dünya’nın şeklinin” düz olduğunu iddia edenler var. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p>Kahkahama engel olamadım. Güzel soruydu. İngiltere’deki bir grubu biliyorum. Kendilerine Flat Earth Society (Düz Dünya Derneği) diyorlardı. Ancak kaybolmaya mahkumlardı. Ay’a giden astronotların çektiği fotoğrafı bilirsiniz; Dünya’yı yuvarlak gösteren bir fotoğraf. İşte o fotoğraf, “düz Dünyacıların” sonunu getirdi. Enteresan fikirlere sahip insanları seviyorum ancak “Dünya düzdür” görüşüne sahip olanlara inanmanın imkânı yok.</p>
<p><strong>Çılgın oldukları için mi?</strong></p>
<p>Onlara çılgın bile diyemiyorum. Sadece gözlem ve gerçeğin bilgisinden uzaklar. Benim hayatım gözlem yapmak, hesaplamak ve neden-sonuç ilişkisi kurmaya çalışmakla geçti. Gözlem ve hesaplamalar sonucunda kurduğum neden-sonuç ilişkisi bazen doğru sonuçlar verdi. Ve bunlar beni Dan McKenzie yaptı. Ancak yanlış bulgular elde ettiğim zamanlar da oldu. İşte o anlarda susmasını bildim.</p>
<p><strong>Not:</strong> Bu söyleşi, dergimizin 136.sayısında yayımlanmıştır.</p>
<p><strong>Söyleşi:</strong> Batuhan Sarıcan<strong> / </strong><a href="mailto:batusarican@gmail.com"><strong>batusarican@gmail.com</strong></a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/cambridge-profesoru-dan-mckenzie-beklenen-depremin-buyuklugu-en-az-75">Cambridge Profesörü Dan McKenzie: “Beklenen depremin büyüklüğü en az 7,5”</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">14830</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Dünyaca ünlü yer bilimciler İTÜ&#8217;de depremi konuştu</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/dunyaca-unlu-yer-bilimciler-itude-depremi-konustu</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 16 Oct 2019 13:04:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Yerküre]]></category>
		<category><![CDATA[celal şengör]]></category>
		<category><![CDATA[dan mckenzie]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[fahri doktora]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul Teknik Üniversitesi]]></category>
		<category><![CDATA[itü]]></category>
		<category><![CDATA[jeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[John Dewey]]></category>
		<category><![CDATA[Marmara Depremi]]></category>
		<category><![CDATA[sismik dalga]]></category>
		<category><![CDATA[Tektonik]]></category>
		<category><![CDATA[Xavier Le Pichon]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=15571</guid>

					<description><![CDATA[<p>1999 İzmit ve Düzce depremlerinin, kısacası Marmara Depremi’nin üzerinden tam 20 yıl geçti. Richter ölçeğine göre ilki 7,5 Mw, ikincisi 7,2 Mw olan depremlerde 20.000 civarında insan hayatını kaybetti. Bu büyük acı unutulmadı ama alınan önlemler halen çok kısıtlı. Elle tutulur bir deprem eylem planımız bile yok. 36 milyar doları bulan deprem vergilerinin nereye gittiği de belli değil. Buna karşılık uzmanlar, gerçekleşmesi beklenen büyük depremin milyona varan can kayıplarına neden olacağı konusunda uyarıyor. Tam da bu aşamada Türkiye’nin bu konudaki en aktif üniversitelerinden İstanbul Teknik Üniversitesi’nde (İTÜ) çok önemli bir buluşma gerçekleşti. İTÜ bu büyük felaketin 20.yılında çok önemli bir işe imza atarak dünyanın en önemli yer bilimcilerini, bu yıl 23.’sü düzenlenen ATAG (Aktif Tektonik Araştırma Grubu) etkinliğiyle eşzamanlı olarak gerçekleşen konferansta, İTÜ Ayazağa Kampüsü Süleyman Demirel Kültür Merkezi’nde bir araya getirdi. Biz de HBT olarak bu önemli konferansta yerimizi aldık. Xavier Le Pichon, Dan McKenzie ve John Dewey İstanbul’da Kimler yoktu ki? Prof. Dr. Celal Şengör’ün (İTÜ) ev sahipliğinde gerçekleşen etkinlikte, Oxford’dan Prof. Dr. John F. Dewey, Collège de France’dan Prof. Xavier Le Pichon ve geçtiğimiz yıl kendisiyle yine İTÜ’de bir söyleşi gerçekleştirdiğimiz Cambdridge’den Prof. Dan McKenzie ilk gün konuşmacıları olarak yer aldı. Etkinlik dünyanın dört bir yanından onlarca bilim insanıyla 18 Ekim’e kadar devam ediyor. “1999 Marmara Depremlerinin 20. yılı” temasıyla gerçekleşen bu uluslararası konferans, Marmara Denizi’nde Kuzey Anadolu Fayı üzerine yapılmış tüm ulusal ve uluslararası projelerin bulguları bir araya getiriyor. 4 gün süren konferansa, ABD’den Avrupa ülkelerine, Japonya’dan Çin ve Azerbaycan’a kadar dünyanın dört bir yanından konuyla ilgili önemli bilim insanlarının çalışmalarını sunacak olmaları sebebiyle çok önemli. Bugüne kadar Kuzey Anadolu Fayı’na benzer fay kuşaklarıyla yapılan karşılaştırmalar açısından en kapsamlı konferans olduğu için de kayda değer. Prof. Dr. Celal Şengör: &#8220;Türkiye&#8217;deki deprem araştırmalarının gelişiminde bu üç isme çok şey borçluyuz.&#8221; Prof. Dr. Celal Şengör, açılış konuşmasını “20 Years After: From the view point of neotectonics of the Eastern Mediterranean” başlığıyla yaptı. 20 yılın ardından Doğu Akdeniz&#8217;in neotektoniğine bakış atan Celal Şengör, Marmara Denizi ve çevresinin, yaklaşık 20.000 kişiyi öldüren ve sayısız insanı evsiz bırakan trajik 1999 depremlerinin bir sonucu olarak, jeolojik olarak dünyanın en bilinen noktalarından biri haline geldiğine vurgu yaptı.​ Üzerinde bulunduğumuz bu bölgeyle ilgili yapılan araştırmalardaki büyük ilerlemenin, sadece finansmanın çoğunu değil aynı zamanda teknik uzmanlığı da sağlayan Avrupalı ​​dostlarına borçlu olduğunu belirterek​ Xavier Le Pichon, Dan McKenzie ve John Dewey’in bölgeyle ilgili çalışmalardaki önemine değindi. Bu üç ismin de şu an İTÜ’de öğretim üyesi olan isimlere verdiği eğitimlerden de bahsederek şöhretli yer bilimcilerle olan anılarını paylaştı.​ Şengör’ün değindiği bir diğer önemli nokta ise Türkiye’de jeolojinin kurucusu İhsan Ketin’di. Hem McKenzie hem de Dewey’in, Ketin’le arkadaşlarından dem vurdu. “Onlara minnettarlığımız, sadece kelimelerle ifade edilemez.” diyen Şengör,​ Türkiye&#8217;nin neotektoniğini düzenleyen faktörlere bakmaya karar verdiğini belirterek son yirmi yılda öğrendiği bir şeyin de daha eski jeolojinin Türkiye&#8217;nin neotektoniğini ne kadar etkilediği olduğunu fark etmek olduğunu söyledi. Şengör’ün ardından Oxford’dan John F. Dewey, “Transtension in the brittle field; implications for volcanism, hydrology, and geotheral power” başlık konuşmasını yapmak üzere kürsüdeki yerini aldı. 1976&#8217;dan beri Türkiye’nin neotektoniğine yönelik çalışmalarıyla tanınan Dewey, kırılgan alanlarda alanda transtansiyon üzerinden volkanizma, hidroloji ve jeotermal enerji için çıkarımlarda bulundu. Yapısal jeolojinin ana ve zor bir sorununun kırılgan üst kabuğun toplu gerilmelere neden olduğu fay sistemleri tarafından etkilendiğini dile getirerek karşılaştırma yapılabilmesi açısından Güney Kaliforniya&#8217;daki Coso bölgesi üzerine bazı bilgiler verdi. Buranın kırılganlık rejimindeki gerilimi incelemek için belki de yeryüzündeki en iyi yer olduğunu vurguladı. Sondaj deliklerinden ve yüzeylerden genel jeolojik verilerin de bunu doğruladığını paylaştı. Dewey’in konuşmasının ardından verilen arada Cambridge’den Dan McKenzie’yle kısa bir görüşme yaptık. Söyleşimizin yer aldığı 2 Kasım 2018 tarihli dergimizi de kendisine takdim ettik. Marmara Denizi&#8217;nin az bilinen Güney tabakasını incelemek için daha önce de gelen Dan McKenzie, uzun zamandan beri Türkiye&#8217;nin neotektoniğiyle ilgileniyor.​ Yaptığımız sohbetin ardından kürsüye çıkan Dan McKenzie, James A. Jackson ve Keith F. Priestly ile birlikte yaptıkları “Continental collisions and the origin of subcrustal continental earthquakes” başlıklı konuşmada çalışmanın detaylarını verdi. Alp-Himalaya deprem kuşağı üzerine yapılan çalışmalarla ilgili bilgi paylaşımında bulundu. Prof. Xavier Le Pichon: “Kuzey Anadolu Fay Hattı’nı anlamak için kapsamlı bir bakışa ihtiyacımız var.” Günün son konuşmacısı ise Collège de France’den Prof. Xavier Le Pichon’du. 17 Ağustos Depremi’nin hemen ertesi gün çalışmalar başlatan ve halen devam eden araştırmalarıyla Xavier Le Pichon, “The Marmara Sea and the formation of the Anatolian-Aegean northern boundary” başlığıyla Türkiye sınırları içindeki fay hatlarının dönüşümüyle ilgili önemli bilgiler paylaştı. İzmit depremiyle ilgili gelmiş geçmiş en kapsamlı çalışmalardan birine imzasını atan deneyimli yer bilimci, Anadolu-Ege’nin kuzey sınırıyla ilgili önemli anektodlar verdi. Her ne kadar bu bölgeyle ilgili son yirmi yılda çok fazla ilerleme kaydedilse de bazı kavramların halen göz ardı edildiğini ifade etti. Mesela Anadolu-Ege&#8217;nin kuzey sınırının, Miyosen&#8217;den beri bir Anadolu Ege bloğu oluşumu nedeniyle var olduğunu ve bu genetik bağ göz ardı edildiğinde oluşumunun anlaşılamadığı gerçeği&#8230; Yani Anadolu-Ege bloğunun oluşumunun, ikincil öneme sahip bir epifenomen gibi görüldüğü gerçeği. Le Pichon, göz ardı edilen ikinci kavramın, Anadolu-Ege sınırının doğudan batıya doğru azalan bir yaşa sahip olduğu ve yapısının yaşla birlikte giderek değiştiği keşfedildiğinde ortaya çıktığını söyledi. “Batıdan doğuya doğru gelişen yapının, Marmara Denizi&#8217;nin oluşumunu düşünürken aklımızda tutmamız gereken bir genetik sekansı yansıtabileceğini varsaymak mantıklı olur.” diyen deneyimli yer bilimci, birçok kişi tarafından tek bir yapı tipinin Marmara Denizi&#8217;nin tüm evrimini açıklayabileceği varsayımının doğru olmayacağını da ifade ederek konuyla ilgili çalışmalar yürüten yer bilimcileri daha kapsamlı bir bakış açısına davet etti.  Bu sebeple de göz ardı edilen kavramları kullanmanın, dünyamızdaki en büyüleyici tektonik alanlardan biri olduğunu düşündüğü bu bölgenin evrimini anlamak için uygun bir çerçeve sağlayacağını düşündüğünün altını çizdi. Konferans sonrasında Le Pichon’la bir araya geldik. Le Pichon söyleşisinin yakında dergimizde yer alacağının müjdesini de buradan verelim. Üç yer bilimciye ‘fahri doktora’ verildi Etkinlikte önem taşıyan bir diğer gelişme ise &#8220;Fahri Doktora Berat&#8221; töreniydi. İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Senatosu, “dünyada ve Türkiye&#8217;de yer bilimleri alanında bilim ve teknolojinin gelişmesine sağladıkları katkılar” sebebiyle Prof. Dr. John F. Dewey, Prof. Dr. Dan McKenzie ve Prof. Dr. Xavier Le Pichon&#8217;a fahri doktora verdi. Törenin açılış konuşmasını yapan İTÜ Rektörü Prof. Dr. Mehmet Karaca, birbirinden değerli dünyanın en önemli üç yer bilimcisine fahri doktora unvanı verilmesinden duyduğu memnuniyeti dile getirdi. Fahri doktora takdim edilen bilim insanlarının artık İTÜ&#8217;lü olduğunu aktaran Karaca şunları söyledi: &#8220;Duayen profesörler, Dewey, Le Pichon ve McKenzie Türkiye&#8217;de ve üniversitemizdeki çalışmalarıyla ve destekleriyle yaşayan en önemli jeologlardan. Birçok İTÜ&#8217;lü akademisyen ve öğrenci ülkemizde bilimsel çalışmalarda bulunuyorlar. Türkiye&#8217;de birçok proje başlattılar ve onlar için fon sağladılar, böylece ülkemizin jeoloji bilimini büyük ölçüde geliştirdiler. Uzun zamandır birlikte çalıştığımız bu isimlere bu nedenle fahri doktora beratlarını vermemiz 40 yıldan daha eski olan bağlarımızı resmileştiriyor. Verdiğimiz unvanlar bizi gerçekten onlardan daha çok onurlandırıyor. Kabul ettikleri ve tarihimize bugün bir iz bıraktığımızdan dolayı minnettarız.&#8221; Etkinliğin detayları ve bilim insanlarının, üzerinde bulunduğumuz ve yaklaşan Büyük Deprem’e yönelik önemli demeçleri, dergimizin önümüzdeki sayısında yer alacak. Yazı: Batuhan Sarıcan / batusarican@gmail.com</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/dunyaca-unlu-yer-bilimciler-itude-depremi-konustu">Dünyaca ünlü yer bilimciler İTÜ&#8217;de depremi konuştu</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>1999 İzmit ve Düzce depremlerinin, kısacası Marmara Depremi’nin üzerinden tam 20 yıl geçti. Richter ölçeğine göre ilki 7,5 Mw, ikincisi 7,2 Mw olan depremlerde 20.000 civarında insan hayatını kaybetti. Bu büyük acı unutulmadı ama alınan önlemler halen çok kısıtlı. Elle tutulur bir deprem eylem planımız bile yok. 36 milyar doları bulan deprem vergilerinin nereye gittiği de belli değil.</p>
<p>Buna karşılık uzmanlar, gerçekleşmesi beklenen büyük depremin milyona varan can kayıplarına neden olacağı konusunda uyarıyor. Tam da bu aşamada Türkiye’nin bu konudaki en aktif üniversitelerinden İstanbul Teknik Üniversitesi’nde (İTÜ) çok önemli bir buluşma gerçekleşti.</p>
<p>İTÜ bu büyük felaketin 20.yılında çok önemli bir işe imza atarak dünyanın en önemli yer bilimcilerini, bu yıl 23.’sü düzenlenen ATAG (Aktif Tektonik Araştırma Grubu) etkinliğiyle eşzamanlı olarak gerçekleşen konferansta, İTÜ Ayazağa Kampüsü Süleyman Demirel Kültür Merkezi’nde bir araya getirdi. Biz de HBT olarak bu önemli konferansta yerimizi aldık.</p>
<p><strong>Xavier Le Pichon, Dan McKenzie ve John Dewey İstanbul’da </strong></p>
<p>Kimler yoktu ki? Prof. Dr. Celal Şengör’ün (İTÜ) ev sahipliğinde gerçekleşen etkinlikte, Oxford’dan Prof. Dr. John F. Dewey, Collège de France’dan Prof. Xavier Le Pichon ve geçtiğimiz yıl kendisiyle yine İTÜ’de bir söyleşi gerçekleştirdiğimiz Cambdridge’den Prof. Dan McKenzie ilk gün konuşmacıları olarak yer aldı. Etkinlik dünyanın dört bir yanından onlarca bilim insanıyla 18 Ekim’e kadar devam ediyor.</p>
<p>“1999 Marmara Depremlerinin 20. yılı” temasıyla gerçekleşen bu uluslararası konferans, Marmara Denizi’nde Kuzey Anadolu Fayı üzerine yapılmış tüm ulusal ve uluslararası projelerin bulguları bir araya getiriyor. 4 gün süren konferansa, ABD’den Avrupa ülkelerine, Japonya’dan Çin ve Azerbaycan’a kadar dünyanın dört bir yanından konuyla ilgili önemli bilim insanlarının çalışmalarını sunacak olmaları sebebiyle çok önemli. Bugüne kadar Kuzey Anadolu Fayı’na benzer fay kuşaklarıyla yapılan karşılaştırmalar açısından en kapsamlı konferans olduğu için de kayda değer.</p>
<p><strong>Prof. Dr. Celal Şengör: &#8220;Türkiye&#8217;deki deprem araştırmalarının gelişiminde bu üç isme çok şey borçluyuz.&#8221;</strong></p>
<div id="attachment_15573" style="width: 210px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-15573" class="wp-image-15573 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/celal-engr-atag-200x300.jpg" alt="" width="200" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/celal-engr-atag-200x300.jpg 200w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/celal-engr-atag-683x1024.jpg 683w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/celal-engr-atag.jpg 1265w" sizes="auto, (max-width: 200px) 100vw, 200px" /><p id="caption-attachment-15573" class="wp-caption-text">Açılış konuşmasını yapan Prof. Dr. Celal Şengör, 1999 depreminin önemine vurgu yaparak etkinliğe katılım gösteren üç büyük bilim insanının, depremin ardından çalışmalarını bu bölgeye yoğunlaştırdıklarını ve bugün İTÜ&#8217;deki birçok öğretim görevlisini yetiştirdiğini ifade etti.</p></div>
<p>Prof. Dr. Celal Şengör, açılış konuşmasını “20 Years After: From the view point of neotectonics of the Eastern Mediterranean” başlığıyla yaptı. 20 yılın ardından Doğu Akdeniz&#8217;in neotektoniğine bakış atan Celal Şengör, Marmara Denizi ve çevresinin, yaklaşık 20.000 kişiyi öldüren ve sayısız insanı evsiz bırakan trajik 1999 depremlerinin bir sonucu olarak, jeolojik olarak dünyanın en bilinen noktalarından biri haline geldiğine vurgu yaptı.​ Üzerinde bulunduğumuz bu bölgeyle ilgili yapılan araştırmalardaki büyük ilerlemenin, sadece finansmanın çoğunu değil aynı zamanda teknik uzmanlığı da sağlayan Avrupalı ​​dostlarına borçlu olduğunu belirterek​ Xavier Le Pichon, Dan McKenzie ve John Dewey’in bölgeyle ilgili çalışmalardaki önemine değindi. Bu üç ismin de şu an İTÜ’de öğretim üyesi olan isimlere verdiği eğitimlerden de bahsederek şöhretli yer bilimcilerle olan anılarını paylaştı.​</p>
<p>Şengör’ün değindiği bir diğer önemli nokta ise Türkiye’de jeolojinin kurucusu İhsan Ketin’di. Hem McKenzie hem de Dewey’in, Ketin’le arkadaşlarından dem vurdu. “Onlara minnettarlığımız, sadece kelimelerle ifade edilemez.” diyen Şengör,​ Türkiye&#8217;nin neotektoniğini düzenleyen faktörlere bakmaya karar verdiğini belirterek son yirmi yılda öğrendiği bir şeyin de daha eski jeolojinin Türkiye&#8217;nin neotektoniğini ne kadar etkilediği olduğunu fark etmek olduğunu söyledi.</p>
<p>Şengör’ün ardından Oxford’dan John F. Dewey, “Transtension in the brittle field; implications for volcanism, hydrology, and geotheral power” başlık konuşmasını yapmak üzere kürsüdeki yerini aldı. 1976&#8217;dan beri Türkiye’nin neotektoniğine yönelik çalışmalarıyla tanınan Dewey, kırılgan alanlarda alanda transtansiyon üzerinden volkanizma, hidroloji ve jeotermal enerji için çıkarımlarda bulundu. Yapısal jeolojinin ana ve zor bir sorununun kırılgan üst kabuğun toplu gerilmelere neden olduğu fay sistemleri tarafından etkilendiğini dile getirerek karşılaştırma yapılabilmesi açısından Güney Kaliforniya&#8217;daki Coso bölgesi üzerine bazı bilgiler verdi. Buranın kırılganlık rejimindeki gerilimi incelemek için belki de yeryüzündeki en iyi yer olduğunu vurguladı. Sondaj deliklerinden ve yüzeylerden genel jeolojik verilerin de bunu doğruladığını paylaştı.</p>
<div id="attachment_15576" style="width: 210px" class="wp-caption alignright"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-15576" class="wp-image-15576 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/dan-mckenzie-atag-200x300.jpg" alt="" width="200" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/dan-mckenzie-atag-200x300.jpg 200w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/dan-mckenzie-atag-683x1024.jpg 683w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/dan-mckenzie-atag.jpg 1078w" sizes="auto, (max-width: 200px) 100vw, 200px" /><p id="caption-attachment-15576" class="wp-caption-text">Cambridge&#8217;den Prof. Dan McKenzie&#8217;yle geçtiğimiz yıl bir söyleşi gerçekleştirmiştik. Söyleşimizin yer aldığı dergimizin kopyasını kendisine ilettik.</p></div>
<p>Dewey’in konuşmasının ardından verilen arada Cambridge’den Dan McKenzie’yle kısa bir görüşme yaptık. Söyleşimizin yer aldığı 2 Kasım 2018 tarihli dergimizi de kendisine takdim ettik. Marmara Denizi&#8217;nin az bilinen Güney tabakasını incelemek için daha önce de gelen Dan McKenzie, uzun zamandan beri Türkiye&#8217;nin neotektoniğiyle ilgileniyor.​ Yaptığımız sohbetin ardından kürsüye çıkan Dan McKenzie, James A. Jackson ve Keith F. Priestly ile birlikte yaptıkları “Continental collisions and the origin of subcrustal continental earthquakes” başlıklı konuşmada çalışmanın detaylarını verdi. Alp-Himalaya deprem kuşağı üzerine yapılan çalışmalarla ilgili bilgi paylaşımında bulundu.</p>
<p><strong>Prof. Xavier Le Pichon: “Kuzey Anadolu Fay Hattı’nı anlamak için kapsamlı bir bakışa ihtiyacımız var.”</strong></p>
<div id="attachment_15574" style="width: 210px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-15574" class="wp-image-15574 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/le-pichon-atag-200x300.jpg" alt="" width="200" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/le-pichon-atag-200x300.jpg 200w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/le-pichon-atag-683x1024.jpg 683w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/le-pichon-atag.jpg 1437w" sizes="auto, (max-width: 200px) 100vw, 200px" /><p id="caption-attachment-15574" class="wp-caption-text">Collège de France’den Prof. Xavier Le Pichon, Anadolu-Ege bloğunun oluşumuna yönelik çalışmalarıyla, Türkiye&#8217;deki deprem araştırmalarında büyük bir öneme sahip.</p></div>
<p>Günün son konuşmacısı ise Collège de France’den Prof. Xavier Le Pichon’du. 17 Ağustos Depremi’nin hemen ertesi gün çalışmalar başlatan ve halen devam eden araştırmalarıyla Xavier Le Pichon, “The Marmara Sea and the formation of the Anatolian-Aegean northern boundary” başlığıyla Türkiye sınırları içindeki fay hatlarının dönüşümüyle ilgili önemli bilgiler paylaştı. İzmit depremiyle ilgili gelmiş geçmiş en kapsamlı çalışmalardan birine imzasını atan deneyimli yer bilimci, Anadolu-Ege’nin kuzey sınırıyla ilgili önemli anektodlar verdi. Her ne kadar bu bölgeyle ilgili son yirmi yılda çok fazla ilerleme kaydedilse de bazı kavramların halen göz ardı edildiğini ifade etti. Mesela Anadolu-Ege&#8217;nin kuzey sınırının, Miyosen&#8217;den beri bir Anadolu Ege bloğu oluşumu nedeniyle var olduğunu ve bu genetik bağ göz ardı edildiğinde oluşumunun anlaşılamadığı gerçeği&#8230; Yani Anadolu-Ege bloğunun oluşumunun, ikincil öneme sahip bir epifenomen gibi görüldüğü gerçeği.</p>
<p>Le Pichon, göz ardı edilen ikinci kavramın, Anadolu-Ege sınırının doğudan batıya doğru azalan bir yaşa sahip olduğu ve yapısının yaşla birlikte giderek değiştiği keşfedildiğinde ortaya çıktığını söyledi. “Batıdan doğuya doğru gelişen yapının, Marmara Denizi&#8217;nin oluşumunu düşünürken aklımızda tutmamız gereken bir genetik sekansı yansıtabileceğini varsaymak mantıklı olur.” diyen deneyimli yer bilimci, birçok kişi tarafından tek bir yapı tipinin Marmara Denizi&#8217;nin tüm evrimini açıklayabileceği varsayımının doğru olmayacağını da ifade ederek konuyla ilgili çalışmalar yürüten yer bilimcileri daha kapsamlı bir bakış açısına davet etti.  Bu sebeple de göz ardı edilen kavramları kullanmanın, dünyamızdaki en büyüleyici tektonik alanlardan biri olduğunu düşündüğü bu bölgenin evrimini anlamak için uygun bir çerçeve sağlayacağını düşündüğünün altını çizdi.</p>
<p>Konferans sonrasında Le Pichon’la bir araya geldik. Le Pichon söyleşisinin yakında dergimizde yer alacağının müjdesini de buradan verelim.</p>
<p><strong>Üç yer bilimciye ‘fahri doktora’ verildi</strong></p>
<div id="attachment_15575" style="width: 310px" class="wp-caption alignright"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-15575" class="wp-image-15575 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/fahri-doktora-atag-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/fahri-doktora-atag-300x200.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/fahri-doktora-atag-1024x683.jpg 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/fahri-doktora-atag.jpg 1616w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /><p id="caption-attachment-15575" class="wp-caption-text">Konuşmalarının ardından Dewey, McKenzie ve Le Pichon&#8217;a fahri doktoraları takdim edildi.</p></div>
<p>Etkinlikte önem taşıyan bir diğer gelişme ise &#8220;Fahri Doktora Berat&#8221; töreniydi. İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Senatosu, “dünyada ve Türkiye&#8217;de yer bilimleri alanında bilim ve teknolojinin gelişmesine sağladıkları katkılar” sebebiyle Prof. Dr. John F. Dewey, Prof. Dr. Dan McKenzie ve Prof. Dr. Xavier Le Pichon&#8217;a fahri doktora verdi.</p>
<p>Törenin açılış konuşmasını yapan İTÜ Rektörü Prof. Dr. Mehmet Karaca, birbirinden değerli dünyanın en önemli üç yer bilimcisine fahri doktora unvanı verilmesinden duyduğu memnuniyeti dile getirdi. Fahri doktora takdim edilen bilim insanlarının artık İTÜ&#8217;lü olduğunu aktaran Karaca şunları söyledi: &#8220;Duayen profesörler, Dewey, Le Pichon ve McKenzie Türkiye&#8217;de ve üniversitemizdeki çalışmalarıyla ve destekleriyle yaşayan en önemli jeologlardan. Birçok İTÜ&#8217;lü akademisyen ve öğrenci ülkemizde bilimsel çalışmalarda bulunuyorlar. Türkiye&#8217;de birçok proje başlattılar ve onlar için fon sağladılar, böylece ülkemizin jeoloji bilimini büyük ölçüde geliştirdiler. Uzun zamandır birlikte çalıştığımız bu isimlere bu nedenle fahri doktora beratlarını vermemiz 40 yıldan daha eski olan bağlarımızı resmileştiriyor. Verdiğimiz unvanlar bizi gerçekten onlardan daha çok onurlandırıyor. Kabul ettikleri ve tarihimize bugün bir iz bıraktığımızdan dolayı minnettarız.&#8221;</p>
<p>Etkinliğin detayları ve bilim insanlarının, üzerinde bulunduğumuz ve yaklaşan Büyük Deprem’e yönelik önemli demeçleri, dergimizin önümüzdeki sayısında yer alacak.</p>
<p><strong>Yazı:</strong> Batuhan Sarıcan / <a href="mailto:batusarican@gmail.com">batusarican@gmail.com</a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/dunyaca-unlu-yer-bilimciler-itude-depremi-konustu">Dünyaca ünlü yer bilimciler İTÜ&#8217;de depremi konuştu</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">15571</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Bilimlerin kurucusu ve büyük kâşif: Alexander von Humboldt</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/bilimlerin-kurucusu-ve-buyuk-kasif-alexander-von-humboldt</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 12 Oct 2019 15:59:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam Bilimleri]]></category>
		<category><![CDATA[Yerküre]]></category>
		<category><![CDATA[Alexander von Humboldt]]></category>
		<category><![CDATA[bilim tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[botanik]]></category>
		<category><![CDATA[Charles Darwin]]></category>
		<category><![CDATA[doğa illüstratörü]]></category>
		<category><![CDATA[ekoloji]]></category>
		<category><![CDATA[etnoloji]]></category>
		<category><![CDATA[fizik]]></category>
		<category><![CDATA[iklim değişikliği]]></category>
		<category><![CDATA[iktisadi coğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[jeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[kimya]]></category>
		<category><![CDATA[okyanusbilimi]]></category>
		<category><![CDATA[volkanoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=15532</guid>

					<description><![CDATA[<p>İklim değişikliğini bilim tarihinde ilk defa dile getiren Alexander von Humboldt 250 yaşında! (1769-1859). Humboldt adını özel kılan, ileride “Gaia” ismi verilecek (gezegeni, en küçük mikroorganizmadan en büyük canlı organizmasına kadar birbiriyle etkileşim içinde, nefes alan bir organizma olarak gören) felsefeyi temel alarak, ekolojiyi ilk defa bir bilim dalı olarak ortaya koymasıydı. Coğrafyadan jeolojiye, ekolojiden jeofiziğe birçok disiplin, onun sırtında bir çantayla çıktığı doğa gezilerine çok şey borçlu.  Alexander von Humboldt ve ona refakat eden üç kişi, Ekvador’da bulunan kubbe şeklindeki yanardağ Chimborazo’ya tırmanıyor. Dar bir geçitte, düşe kalka, elleri ve dizleri kanaya kanaya ilerliyor ve yanı başlarındaki uçuruma bakmamak için kendilerini zor tutuyorlar. Humboldt’un yanında, Avrupa’dan getirdiği ekipmanlar var; atmosfer basıncını ölçmek için barometre, sıcaklığı ölçmek için termometre, enlemi belirlemek için sekstant, gökyüzünün maviliğini ölçmek için siyanometre ve suni ufuk. Rakım yükseldikçe artan buz gibi rüzgâr, hareketlerini kısıtlasa da tırmanışlarına devam ediyorlar. Humboldt, rastladığı herhangi bir canlıyı; kuşu, böceği veya bitkiyi defterine ayrıntılarıyla not alıp çiziktiriyor. Yerçekimi, sıcaklık ve basınç ölçümleri yapmak için ekibi zaman zaman durduruyor. 5.400 metre rakıma ulaştıklarında bir kayada gördüğü yosun parçası, bildiği anlamda canlılığın son belirtisiydi. Tırmanmaya devam ettiler. Buzul yarığını aşarak zirveye ulaştığında Humboldt, ayakları kanlar içinde, sislerin arasından önce yere, ardından göğe baktı. Resmen bulutların arasındaydı. O an fark ettiği tek şey, ince havada zar zor soluk alması değildi. Bir aydınlanma anı yaşıyordu. Humboldt o an, yeryüzündeki her şeyin birbirine bağlı, yaşayan devasa bir organizma olduğunun farkına varıyordu. Daha sonraları bu görüş James Lovelock tarafından geliştirilerek “Gaia Teorisi” olarak ortaya atılsa da fikrin çıkış noktası Humboldt’un bu keşfiydi. Yeryüzündeki her şeyin birbirine bağlı olduğunu keşfetti Humboldt’un bilgiyi sentezleme yetisi çok iyiydi. Bu da ona doğadaki her şeyin birbirine bağlı olduğu konusundaki temel teorisini geliştirmesine izin vermişti. Dahası, bu muhteşem örüntüdeki herhangi bir unsurunun zarar görmesinin sistemde kötü etki yaratacağını savunuyordu. Örneğin ormansızlaşmanın, iklime ve çevreye zarar verebileceği konusunda daha o günden uyarmıştı. Çünkü ormanlar atmosferi nemlendirir, soğutur ve toprak erozyonunu önlerdi. Humboldt’a göre mikroskobik bir canlıdan insana, havadan toprağa her şey bir bütündü. Doğa, soluk alıp veren bir bütündü, biz de bu bütünün sadece bir parçasıydık. İşte bilim tarihindeki belki de en bütüncül keşifti bu. Humboldt, doğayı keşfetmişti: “Bu muazzam sebep sonuç zinciri içerisinde hiçbir gerçeklik, diğer şeylerden soyutlanarak değerlendirilemez.” Buna bağlı olarak, 1800 yılında Venezuela’daki Valencia Gölü’ndeki sömürge çiftliklerinin çevreye yıkıcı etkisini gördükten sonra insan kaynaklı iklim değişikliğini ortaya atan ilk bilim insanı olacaktı. Humboldt olmasaydı Darwin olmazdı  Humboldt, ömrünü adadığı keşfini 1802 yılında gerçekleştirdiğinde doğal seleksiyona dayalı “Evrim Teorisi” fikrinin sahibi Darwin, daha portakalda vitamindi. Darwin, otobiyografisinde anlattığı üzere her ne kadar Humboldt’la ilk karşılaşmasında pek de iyi bir izlenime kapılmamış olsa da sonradan sonraya Darwin&#8217;i Darwin yapan kişinin Alexander von Humboldt olduğu anlaşılacaktı. Darwin, Humboldt’un notlarını okuduktan sonra şunları söyleyecekti: “Humboldt’un Kişisel Anlatısı’nı okumak kadar hiçbir şey benim gayretimi kamçılamamıştı.” Darwin ayrıca, Humboldt olmasaydı ne Beagle’a bineceğini ne de Türlerin Kökeni’nin ortaya çıkacağını itiraf edecekti. Bilim uğruna ayrıcalıklı bir hayatı reddetti Hikâye aslında, “18.yüzyıl Berlin’inin ılık bir Eylül akşamında Prusya Kralı II.Wilhelm’in yaverinin oğlu olarak hayata gözlerini açan Friedrich Wilhelm Karl Heinrich Alexander von Humboldt…” tarzında sıkıcı bir başlangıca sahip. Ancak bu hikâyeyi sıkıcı olmaktan uzaklaştıran, Humboldt’un varlıklı ve saygın ailesinin sağladığı imkânları bir kenara itip doğayı keşfetmesini sağlayan “merak hastalığı”nın peşinden gitmesiydi. Şüphesiz ailesinden kendi kalan büyük mirasın da yardım ve katkısıyla.. Zira daha çocukluğunda akranları bez bebekleriyle oynarken küçük Alex, Berlin’deki büyük bahçeli evlerinin sağladığı imkânla doğayı kendisine “oyun alanı” bellemişti. Küçük yaşında çiçek, kelebek, arı ve çeşitli taşların koleksiyonunu yapıyor ve onları kendine göre sınıflandırıyordu. Bu sebeple ona “küçük eczacı” diye hitap ediliyordu. Kaptan James Cook gibi gezginlerle ilgili okuduğu kitaplar onu büyülerken, gezintiye çıktığı ormanın sınırlarını aşmak, onun en büyük hayali haline geliyordu. Alex büyüdü. O dönemin şartlarına bağlı olarak ailesi ve çevresi tarafından “Ekonomi” eğitimi alması dikte edildi. Bunun üzerine eğitimini bu yönde almaya başlasa da fizik, kimya ve botanik gibi derslere ilgi duyuyor ve kendini o yönde yetiştiriyordu. Ticaret Akademisi&#8217;ne kaydolmasının ardından ailesinin memur ol dayatmasıyla Maden Bakanlığı bünyesinde işe girmesiyle, Prusya’nın en başarılı maden mühendislerinden biri olarak anılmaya çoktan başlamıştı. Merakına yenik düşen adam Ancak onun gönlü başka yerdeydi; vaktini daha çok doğa üzerine çizimler ve okumalar yaparak geçiriyor, botanik üzerine kafa yoruyor ve hatta kitaplar yazıyordu. Ve bir seyyah ve bir doğabilimciye dönüşecekti. Bir yaşama birçok yaşam sığdıran Humboldt’u nasıl tanımlarsanız tanımlayın, onu “merakına yenik düşen adam” olarak tanımlamak mümkündü. Fransa, İspanya, Amerika’nın güneyi ve Rusya başta olmak üzere Avrupa, Asya ve özellikle de Latin Amerika’da yaptığı geziler sırasında topladığı numuneleri sınıflandıran, bunlarla ilgili yazılar yazan, çizimler yapan ve tüm bu çalışmalarını yayımlayarak bilim dünyasına kazandıran bir isme dönüştü. Humboldt, yerkürenin altını ve üstünü, işleyen bir sistemin parçası ve bir laboratuvar olarak görüyordu. Bu açıdan tüm hayatını gözlemlere ve bilimsel veri toplayıp bunları bilim dünyasına kazandırmaya adamış bir bilim insanıydı. Bugün hava durumu haritalarında gördüğümüz ısı ve basınç çizgileriyle manyetik Ekvatoru bile o keşfedecekti. Bilimlerin Shakespeare’i Yaptığı bazı çizim ve sınıflandırmalar, bilim dünyasında ilk defa tanımlanıyordu. (Sırf Latin Amerika’dan getirdiklerinin arasında bilim dünyasında ilk kez tanımlanan numune sayısı 60.000’di) Botanik, zooloji, fizyoloji, mineraloji ve özellikle de “Kosmos” isimli eseriyle astronomiye yaptığı katkılarla ismi bugün çok sayıda bitki ile hayvan türüne, birçok sokağa, bilimsel burslara, üniversitelere verilen bir deha o; ekoloji, coğrafya, jeofizik ve jeomorfoloji bilim dallarının modern anlamda kurucusu. Bu haliyle ona “Bilimlerin Shakespeare’i” lakabı bile takıldı. Uzak coğrafyalarda ve ıssız doğada olmayı tercih etse de hayatı boyunca alıp gönderdiği on binlerce mektupla, bilim dünyasıyla irtibat halindeki bir bilim insanıydı aynı zamanda. Bilgiyi alıyor ve paylaşmayı seviyordu. Doğayı kesin yasalarla belirlemenin yetersiz kalacağını düşünerek doğanın hissedilmesi gerektiğini düşünüyordu. ABD’li yazar ve şair Ralph Waldo Emerson, onun için “Gözleri doğal bir mikroskop ve teleskop” diyerek hayranlığını dile getiriyordu. Dünyada kaç bilim insanı, kendi vücudunu deney tahtası olarak kullanırdı ki? Ondaki bu doğa tutkusu olmasa, nefessiz kalıp bayılmasına rağmen 6.310 rakımlı Chimborazo’nun zirvesine tırmanmayı başarabilir miydi? Ondaki bu merak olmasa ailesinden miras kalan bütün zenginliği doğa keşfi için seyahatlere ve diğer bilim insanlarına destek olmak amacıyla harcayıp mezara girerken meteliksiz bir adam olur muydu hiç? O, doğduğu Prusya malikanesinin uçsuz bucaksız bahçeleri veya Paris ile Berlin’deki devasa saraylarda değil Orinoco Nehri’nin uzak kollarındaki tropikal cangıllarda, Moğolistan sınırındaki ıssız Kazak bozkırlarında veya zar zor nefes aldığı Chimborazo’nun zirvesinde kendisini daha iyi hissediyordu. Çünkü doğayı sevmek ve keşfetmek bunu gerektiriyordu. Alexander von Humboldt&#8217;un Maceraları   Dört yıl önce, tarihçi Andrea Wulf, Prusyalı doğabilimci Alexander von Humboldt&#8217;un biyografisi (Ayrıntı Yayınları tarafından Türkçeye de kazandırılan) Doğanın Keşfi’ni yazarak bu al andaki açığı kapattı. Bu kitaba kadar Humboldt’a yönelik eserler, sadece dolaylı anlatılardan, kısa yazı ve makalelerden ibaretti. Bu yıl ise Humboldt’un doğumunun 250. yıldönümünü kutlamak için Andrea Wulf ile illüstratör Lillian Melcher, Humboldt’un beş yıl boyunca Latin Amerika’yı keşfini görselleştiren bir çizgi roman hazırladı. Tarihi bilgilere dayanarak hazırlanan ve Humboldt’un kişiliğine de ayna tutan eserde, hayati tehlikenin bile veri toplama yolunda onu durduramadığını görüyorsunuz: Timsahlarla dolu nehirler, ölümcül sivrisineklerden geçilmeyen yağmur ormanları ve bir yanlışın bütün hayatınıza mal olacağı yanardağlar onu hiçbir zaman durdurmamıştı. Kitapta bu anlardan kesitler sunan canlandırmalar mevcut. Her türlü flora ve fauna türüne rastlayan Humboldt’un her ölçümü titizlikle kaydetmesi sayesinde bugün birçok disiplinin önü açıldı. Humboldt’un ekipmanları sayesinde yaptığı gözlem ve çıkarımlar, gittiği yerlerdeki çevreye yönelik aldığı not ve yaptığı çizimlerden ilham alınarak çizilen illüstrasyonlar da oldukça aydınlatıcı. Yazıda Humboldt’un bilim insanı yönünü ele alsak da Humboldt, köleliğe tamamıyla karşı çıkan bir liberaldi. Fransız Devrimi’nin ateşli bir savunucusuydu. Alexander von Humboldt&#8217;un Maceraları, onun sadece bilimsel katkılarını değil, onu her yönüyle tanımaya başlamak için de güzel bir başlangıç. Ancak henüz Türkçeye çevrilmedi. Yayınevlerine duyurulur. Yazı: Batuhan Sarıcan / batusarican@gmail.com Not: Bu yazı, dergimizin 183. sayısında yayımlanmıştır. Kaynakça Andrea Wulf, Doğanın Keşfi: Alexander von Humboldt’un Yeni Dünyası, Çev: Emrullah Ataseven, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2017 Prof. Dr. İlhami Kiziroğlu, Doğabilimci Alexander Von Humboldt&#8217;un (1769-1859) Yaşamı ve Bilimsel Çalışmaları, Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, Yıl: 1993, Sayı: 9, Sayfa: 281-300 Alison Abbott, Alexander von Humboldt: the graphic novel, Nature, https://www.nature.com/articles/d41586-019-00958-5 Charles Darwin, Yaşamım. Çev: Ozan Karakaş, ALFA Yayıncılık, İstanbul, 2018</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/bilimlerin-kurucusu-ve-buyuk-kasif-alexander-von-humboldt">Bilimlerin kurucusu ve büyük kâşif: Alexander von Humboldt</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>İklim değişikliğini bilim tarihinde ilk defa dile getiren Alexander von Humboldt 250 yaşında! </em><strong>(1769-1859). </strong><em>Humboldt adını özel kılan, ileride “Gaia” ismi verilecek (gezegeni, en küçük mikroorganizmadan en büyük canlı organizmasına kadar birbiriyle etkileşim içinde, nefes alan bir organizma olarak gören) felsefeyi temel alarak, ekolojiyi ilk defa bir bilim dalı olarak ortaya koymasıydı. Coğrafyadan jeolojiye, ekolojiden jeofiziğe birçok disiplin, onun sırtında bir çantayla çıktığı doğa gezilerine çok şey borçlu. </em></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-15537 alignleft" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/von-humboldt-259x300.jpg" alt="" width="259" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/von-humboldt-259x300.jpg 259w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/von-humboldt-886x1024.jpg 886w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/von-humboldt.jpg 934w" sizes="auto, (max-width: 259px) 100vw, 259px" />Alexander von Humboldt ve ona refakat eden üç kişi, Ekvador’da bulunan kubbe şeklindeki yanardağ Chimborazo’ya tırmanıyor. Dar bir geçitte, düşe kalka, elleri ve dizleri kanaya kanaya ilerliyor ve yanı başlarındaki uçuruma bakmamak için kendilerini zor tutuyorlar. Humboldt’un yanında, Avrupa’dan getirdiği ekipmanlar var; atmosfer basıncını ölçmek için barometre, sıcaklığı ölçmek için termometre, enlemi belirlemek için sekstant, gökyüzünün maviliğini ölçmek için siyanometre ve suni ufuk.</p>
<p>Rakım yükseldikçe artan buz gibi rüzgâr, hareketlerini kısıtlasa da tırmanışlarına devam ediyorlar. Humboldt, rastladığı herhangi bir canlıyı; kuşu, böceği veya bitkiyi defterine ayrıntılarıyla not alıp çiziktiriyor. Yerçekimi, sıcaklık ve basınç ölçümleri yapmak için ekibi zaman zaman durduruyor. 5.400 metre rakıma ulaştıklarında bir kayada gördüğü yosun parçası, bildiği anlamda canlılığın son belirtisiydi. Tırmanmaya devam ettiler.</p>
<p>Buzul yarığını aşarak zirveye ulaştığında Humboldt, ayakları kanlar içinde, sislerin arasından önce yere, ardından göğe baktı. Resmen bulutların arasındaydı. O an fark ettiği tek şey, ince havada zar zor soluk alması değildi. Bir aydınlanma anı yaşıyordu. Humboldt o an, yeryüzündeki her şeyin birbirine bağlı, yaşayan devasa bir organizma olduğunun farkına varıyordu. Daha sonraları bu görüş James Lovelock tarafından geliştirilerek “Gaia Teorisi” olarak ortaya atılsa da fikrin çıkış noktası Humboldt’un bu keşfiydi.</p>
<p><strong>Yeryüzündeki her şeyin birbirine bağlı olduğunu keşfetti</strong></p>
<p>Humboldt’un bilgiyi sentezleme yetisi çok iyiydi. Bu da ona doğadaki her şeyin birbirine bağlı olduğu konusundaki temel teorisini geliştirmesine izin vermişti. Dahası, bu muhteşem örüntüdeki herhangi bir unsurunun zarar görmesinin sistemde kötü etki yaratacağını savunuyordu. Örneğin ormansızlaşmanın, iklime ve çevreye zarar verebileceği konusunda daha o günden uyarmıştı. Çünkü ormanlar atmosferi nemlendirir, soğutur ve toprak erozyonunu önlerdi.</p>
<p>Humboldt’a göre mikroskobik bir canlıdan insana, havadan toprağa her şey bir bütündü. Doğa, soluk alıp veren bir bütündü, biz de bu bütünün sadece bir parçasıydık. İşte bilim tarihindeki belki de en bütüncül keşifti bu. Humboldt, doğayı keşfetmişti: <em>“Bu muazzam sebep sonuç zinciri içerisinde hiçbir gerçeklik, diğer şeylerden soyutlanarak değerlendirilemez.”</em> Buna bağlı olarak, 1800 yılında Venezuela’daki Valencia Gölü’ndeki sömürge çiftliklerinin çevreye yıkıcı etkisini gördükten sonra <strong>insan kaynaklı iklim değişikliğini ortaya atan ilk bilim</strong> insanı olacaktı.</p>
<p><strong>Humboldt olmasaydı Darwin olmazdı </strong></p>
<p>Humboldt, ömrünü adadığı keşfini 1802 yılında gerçekleştirdiğinde doğal seleksiyona dayalı “Evrim Teorisi” fikrinin sahibi Darwin, daha portakalda vitamindi. Darwin, otobiyografisinde anlattığı üzere her ne kadar Humboldt’la ilk karşılaşmasında pek de iyi bir izlenime kapılmamış olsa da sonradan sonraya Darwin&#8217;i Darwin yapan kişinin Alexander von Humboldt olduğu anlaşılacaktı. Darwin, Humboldt’un notlarını okuduktan sonra şunları söyleyecekti: <em>“Humboldt’un Kişisel Anlatısı’nı okumak kadar hiçbir şey benim gayretimi kamçılamamıştı.” </em>Darwin ayrıca, Humboldt olmasaydı ne <em>Beagle</em>’a bineceğini ne de <em>Türlerin Kökeni</em>’nin ortaya çıkacağını itiraf edecekti.</p>
<div id="attachment_15533" style="width: 264px" class="wp-caption alignright"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-15533" class="wp-image-15533 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/andlar-humboldt-254x300.jpg" alt="" width="254" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/andlar-humboldt-254x300.jpg 254w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/andlar-humboldt.jpg 850w" sizes="auto, (max-width: 254px) 100vw, 254px" /><p id="caption-attachment-15533" class="wp-caption-text">Humboldt’un beş yıllık Latin Amerika gezisi sırasında bölgenin flora ve faunasından topladığı yaklaşık 60.000 numune, bilim dünyasında ilk defa tanımlanıyordu. Görselde And dağlarının bitki örtüsü ve coğrafyasına dair çizimleri görüyorsunuz.</p></div>
<p><strong>Bilim uğruna ayrıcalıklı bir hayatı reddetti</strong></p>
<p>Hikâye aslında, <em>“18.yüzyıl Berlin’inin ılık bir Eylül akşamında Prusya Kralı II.Wilhelm’in yaverinin oğlu olarak hayata gözlerini açan Friedrich Wilhelm Karl Heinrich Alexander von Humboldt…”</em> tarzında sıkıcı bir başlangıca sahip. Ancak bu hikâyeyi sıkıcı olmaktan uzaklaştıran, Humboldt’un varlıklı ve saygın ailesinin sağladığı imkânları bir kenara itip doğayı keşfetmesini sağlayan “merak hastalığı”nın peşinden gitmesiydi. Şüphesiz ailesinden kendi kalan büyük mirasın da yardım ve katkısıyla..</p>
<p>Zira daha çocukluğunda akranları bez bebekleriyle oynarken küçük Alex, Berlin’deki büyük bahçeli evlerinin sağladığı imkânla <strong>doğayı kendisine “oyun alanı”</strong> bellemişti. Küçük yaşında çiçek, kelebek, arı ve çeşitli taşların koleksiyonunu yapıyor ve onları kendine göre sınıflandırıyordu. Bu sebeple ona “<strong>küçük eczacı</strong>” diye hitap ediliyordu. Kaptan James Cook gibi gezginlerle ilgili okuduğu kitaplar onu büyülerken, gezintiye çıktığı ormanın sınırlarını aşmak, onun en büyük hayali haline geliyordu.</p>
<p>Alex büyüdü. O dönemin şartlarına bağlı olarak ailesi ve çevresi tarafından “Ekonomi” eğitimi alması dikte edildi. Bunun üzerine eğitimini bu yönde almaya başlasa da fizik, kimya ve botanik gibi derslere ilgi duyuyor ve kendini o yönde yetiştiriyordu. Ticaret Akademisi&#8217;ne kaydolmasının ardından ailesinin memur ol dayatmasıyla Maden Bakanlığı bünyesinde işe girmesiyle, Prusya’nın en başarılı maden mühendislerinden biri olarak anılmaya çoktan başlamıştı.</p>
<p><strong>Merakına yenik düşen adam</strong></p>
<p>Ancak onun gönlü başka yerdeydi; vaktini daha çok doğa üzerine çizimler ve okumalar yaparak geçiriyor, <strong>botanik</strong> üzerine kafa yoruyor ve hatta kitaplar yazıyordu. Ve bir seyyah ve bir doğabilimciye dönüşecekti. Bir yaşama birçok yaşam sığdıran Humboldt’u nasıl tanımlarsanız tanımlayın, onu “merakına yenik düşen adam” olarak tanımlamak mümkündü.</p>
<p>Fransa, İspanya, Amerika’nın güneyi ve Rusya başta olmak üzere Avrupa, Asya ve özellikle de Latin Amerika’da yaptığı geziler sırasında topladığı numuneleri sınıflandıran, bunlarla ilgili yazılar yazan, çizimler yapan ve tüm bu çalışmalarını yayımlayarak bilim dünyasına kazandıran bir isme dönüştü.</p>
<p>Humboldt, yerkürenin altını ve üstünü, işleyen bir sistemin parçası ve bir laboratuvar olarak görüyordu. Bu açıdan tüm hayatını gözlemlere ve bilimsel veri toplayıp bunları bilim dünyasına kazandırmaya adamış bir bilim insanıydı. Bugün hava durumu haritalarında gördüğümüz ısı ve basınç çizgileriyle manyetik Ekvatoru bile o keşfedecekti.</p>
<div id="attachment_15536" style="width: 227px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-15536" class="wp-image-15536 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/alexander-von-humboldt-217x300.jpg" alt="" width="217" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/alexander-von-humboldt-217x300.jpg 217w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/alexander-von-humboldt-741x1024.jpg 741w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/alexander-von-humboldt.jpg 1200w" sizes="auto, (max-width: 217px) 100vw, 217px" /><p id="caption-attachment-15536" class="wp-caption-text">Ekoloji, jeoloji, kimya, fizik, volkanoloji, botanik, okyanusbilimi, iktisadi coğrafya, etnoloji alanlarının kurucusu ve doğa illüstratörü; Alexander von Humboldt&#8217;un bilim tarihindeki yerini tarif etmeye kelimeler yetmez.</p></div>
<p><strong>Bilimlerin Shakespeare’i</strong></p>
<p>Yaptığı bazı çizim ve sınıflandırmalar, bilim dünyasında ilk defa tanımlanıyordu. (Sırf Latin Amerika’dan getirdiklerinin arasında bilim dünyasında ilk kez tanımlanan numune sayısı 60.000’di) Botanik, zooloji, fizyoloji, mineraloji ve özellikle de “Kosmos” isimli eseriyle astronomiye yaptığı katkılarla ismi bugün çok sayıda bitki ile hayvan türüne, birçok sokağa, bilimsel burslara, üniversitelere verilen bir deha o; ekoloji, coğrafya, jeofizik ve jeomorfoloji bilim dallarının modern anlamda kurucusu. Bu haliyle ona “Bilimlerin Shakespeare’i” lakabı bile takıldı.</p>
<p>Uzak coğrafyalarda ve ıssız doğada olmayı tercih etse de hayatı boyunca alıp gönderdiği on binlerce mektupla, bilim dünyasıyla irtibat halindeki bir bilim insanıydı aynı zamanda. Bilgiyi alıyor ve paylaşmayı seviyordu. Doğayı kesin yasalarla belirlemenin yetersiz kalacağını düşünerek doğanın hissedilmesi gerektiğini düşünüyordu. ABD’li yazar ve şair <strong>Ralph Waldo Emerson</strong>, onun için “<em>Gözleri doğal bir mikroskop ve teleskop</em>” diyerek hayranlığını dile getiriyordu.</p>
<p>Dünyada kaç bilim insanı, kendi vücudunu deney tahtası olarak kullanırdı ki? Ondaki bu doğa tutkusu olmasa, nefessiz kalıp bayılmasına rağmen 6.310 rakımlı Chimborazo’nun zirvesine tırmanmayı başarabilir miydi? Ondaki bu merak olmasa ailesinden miras kalan bütün zenginliği doğa keşfi için seyahatlere ve diğer bilim insanlarına destek olmak amacıyla harcayıp mezara girerken meteliksiz bir adam olur muydu hiç?</p>
<p>O, doğduğu Prusya malikanesinin uçsuz bucaksız bahçeleri veya Paris ile Berlin’deki devasa saraylarda değil Orinoco Nehri’nin uzak kollarındaki tropikal cangıllarda, Moğolistan sınırındaki ıssız Kazak bozkırlarında veya zar zor nefes aldığı Chimborazo’nun zirvesinde kendisini daha iyi hissediyordu. Çünkü doğayı sevmek ve keşfetmek bunu gerektiriyordu.</p>
<div id="attachment_15535" style="width: 233px" class="wp-caption alignright"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-15535" class="wp-image-15535 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/the-adventures-of-alexander-von-humboldt-223x300.jpeg" alt="" width="223" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/the-adventures-of-alexander-von-humboldt-223x300.jpeg 223w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/the-adventures-of-alexander-von-humboldt-762x1024.jpeg 762w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/10/the-adventures-of-alexander-von-humboldt.jpeg 804w" sizes="auto, (max-width: 223px) 100vw, 223px" /><p id="caption-attachment-15535" class="wp-caption-text">Yazar Andrea Wulf ile illüstratör Lillian Melcher, Humboldt’un beş yıl boyunca Latin Amerika’yı keşfini görselleştiren bir çizgi roman hazırladı.</p></div>
<p><strong>Alexander von Humboldt&#8217;un Maceraları  </strong></p>
<p>Dört yıl önce, tarihçi Andrea Wulf, Prusyalı doğabilimci Alexander von Humboldt&#8217;un biyografisi (Ayrıntı Yayınları tarafından Türkçeye de kazandırılan) Doğanın Keşfi’ni yazarak bu al andaki açığı kapattı. Bu kitaba kadar Humboldt’a yönelik eserler, sadece dolaylı anlatılardan, kısa yazı ve makalelerden ibaretti. Bu yıl ise Humboldt’un doğumunun 250. yıldönümünü kutlamak için Andrea Wulf ile illüstratör Lillian Melcher, Humboldt’un beş yıl boyunca Latin Amerika’yı keşfini görselleştiren bir çizgi roman hazırladı.</p>
<p>Tarihi bilgilere dayanarak hazırlanan ve Humboldt’un kişiliğine de ayna tutan eserde, hayati tehlikenin bile veri toplama yolunda onu durduramadığını görüyorsunuz: Timsahlarla dolu nehirler, ölümcül sivrisineklerden geçilmeyen yağmur ormanları ve bir yanlışın bütün hayatınıza mal olacağı yanardağlar onu hiçbir zaman durdurmamıştı. Kitapta bu anlardan kesitler sunan canlandırmalar mevcut.</p>
<p>Her türlü flora ve fauna türüne rastlayan Humboldt’un her ölçümü titizlikle kaydetmesi sayesinde bugün birçok disiplinin önü açıldı. Humboldt’un ekipmanları sayesinde yaptığı gözlem ve çıkarımlar, gittiği yerlerdeki çevreye yönelik aldığı not ve yaptığı çizimlerden ilham alınarak çizilen illüstrasyonlar da oldukça aydınlatıcı.</p>
<p>Yazıda Humboldt’un bilim insanı yönünü ele alsak da Humboldt, köleliğe tamamıyla karşı çıkan bir liberaldi. Fransız Devrimi’nin ateşli bir savunucusuydu. Alexander von Humboldt&#8217;un Maceraları, onun sadece bilimsel katkılarını değil, onu her yönüyle tanımaya başlamak için de güzel bir başlangıç. Ancak henüz Türkçeye çevrilmedi. Yayınevlerine duyurulur.</p>
<p><strong>Yazı: </strong>Batuhan Sarıcan<strong> / </strong><a href="mailto:batusarican@gmail.com"><strong>batusarican@gmail.com</strong></a></p>
<p><strong>Not:</strong> Bu yazı, dergimizin 183. sayısında yayımlanmıştır.</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>Andrea Wulf, <strong>Doğanın Keşfi: Alexander von Humboldt’un Yeni Dünyası</strong>, Çev: Emrullah Ataseven, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2017</p>
<p>Prof. Dr. İlhami Kiziroğlu, <strong>Doğabilimci Alexander Von Humboldt&#8217;un (1769-1859) Yaşamı ve Bilimsel Çalışmaları</strong>, Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, Yıl: 1993, Sayı: 9, Sayfa: 281-300</p>
<p>Alison Abbott, <strong>Alexander von Humboldt: the graphic novel</strong>, Nature, <a href="https://www.nature.com/articles/d41586-019-00958-5">https://www.nature.com/articles/d41586-019-00958-5</a></p>
<p>Charles Darwin, <strong>Yaşamım</strong>. Çev: Ozan Karakaş, ALFA Yayıncılık, İstanbul, 2018</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/bilimlerin-kurucusu-ve-buyuk-kasif-alexander-von-humboldt">Bilimlerin kurucusu ve büyük kâşif: Alexander von Humboldt</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">15532</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Avrupa’nın altına gömülü bir kıta: Büyük Adria</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yerkure/avrupanin-altina-gomulu-bir-kita-buyuk-adria</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Altaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 25 Sep 2019 11:40:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Yerküre]]></category>
		<category><![CDATA[adria kıtası]]></category>
		<category><![CDATA[jeoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=15291</guid>

					<description><![CDATA[<p>Güney Avrupa ve Akdeniz bölgesinin hareketli bir jeolojik geçmişi var. Çünkü bunlar doğrudan doğruya Afrika ve Avrasya yer levhasının çarpışma bölgesinde yer alıyorlar. Afrika’nın kuzeye doğru ilerlemesiyle bir zamanların en büyük denizi olan Tetis denizi küçülmüş, Alpler yükselmiş ve iki levhanın kenarları sayısız parçalara bölünmüş, kırılma noktaları oluşmuş. Ancak son jeolojik analizlere göre iki kıtanın çarpışmasında bir etken daha vardı. Utrecht Üniversitesi’nden Douwe van Hinsbergen’e göre, Güney Avrupa’daki dağların ve Alplerin bazı kesimlerindeki kayalıklar “Büyük Adria”’ kıtasına ait. Bu kıta bir zamanlar Grönland büyüklüğündeydi fakat Avrupa kıtasıyla çarpışınca gömüldü. Bu kıtadan geriye kalan sadece Torino’dan İtalya’nın güneydoğu ucuna kadar devam eden bir çizgi diyor Hinsbergen. &#160; Büyük Adria’nın tortulları Apenin dağlarında, Balkanlarda, Yunanistan ve Türkiye’de de bulunuyor. Büyük Adria’nın rekonstrüksiyonun yapmak isteyen Hinslbergen ve ekibi, on yıl boyu kayıp kıtaya ait olabilecek 2300 kayaç örneğinin yaşı ve manyetizmasıyla ilgili verileri toplamış. Araştırmacılar bu verilerden yola çıkarak Büyük Adria kıtasının gelişimi ve tektoniğini takip edebilmek için özel bir yazılımdan yararlanmışlar. Çok zorlu bir çalışma olmasına rağmen rekonstrüksiyon başarıyla tamamlanmış. Buna göre Büyük Adria, 240 milyon yıl kadar önce süper kıta Gondwana’dan ayrılarak kuzeye doğru ilerlemiş. Yaklaşık olarak 140 milyon yıl önce de bu kara parçası Tetis denizinde, Afrika ve Avrasya arasında yer alıyordu. Büyük Adria o zamanlar Grönland büyüklüğündeydi ama büyük oranda sığ tropik okyanusla kaplıydı diyor araştırmacılar. Ve 120 ila 100 milyon yıl önce Büyük Adria, Avrupa kıtasıyla çarpışmış. Bu çarpışma sonucunda Büyük Adria’daki tortul birikiminin önemli bir kısmı tıraşlanarak, sıradağlar şeklinde bir araya sıkışmış. Bu kayıp kıtanın en üst kısmına ait biçim değiştirmiş kalıntıları bu yüzden dağlarda görülebiliyor. Kıtanın diğer kısmı saat yönünde dönerek zamanla parçalanmış ve Avrupa kıtasının güney kıyılarına gömülmüş. Kıtadan geriye kalan 100 kilometre kalınlığındaki parça Güney Avrupa’nın altına gömülmüş. Sismik dalgaların yardımıyla bu kalıntıları 1500 metre derinliğe kadar takip edebiliyoruz diyor Hinsbergen. Kaynak</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yerkure/avrupanin-altina-gomulu-bir-kita-buyuk-adria">Avrupa’nın altına gömülü bir kıta: Büyük Adria</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Güney Avrupa ve Akdeniz bölgesinin hareketli bir jeolojik geçmişi var. Çünkü bunlar doğrudan doğruya Afrika ve Avrasya yer levhasının çarpışma bölgesinde yer alıyorlar. Afrika’nın kuzeye doğru ilerlemesiyle bir zamanların en büyük denizi olan Tetis denizi küçülmüş, Alpler yükselmiş ve iki levhanın kenarları sayısız parçalara bölünmüş, kırılma noktaları oluşmuş.</p>
<p>Ancak son jeolojik analizlere göre iki kıtanın çarpışmasında bir etken daha vardı. Utrecht Üniversitesi’nden Douwe van Hinsbergen’e göre, Güney Avrupa’daki dağların ve Alplerin bazı kesimlerindeki kayalıklar “Büyük Adria”’ kıtasına ait. Bu kıta bir zamanlar Grönland büyüklüğündeydi fakat Avrupa kıtasıyla çarpışınca gömüldü. Bu kıtadan geriye kalan sadece Torino’dan İtalya’nın güneydoğu ucuna kadar devam eden bir çizgi diyor Hinsbergen.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-15306" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/09/sayfa-3-300x196.jpg" alt="" width="700" height="457" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/09/sayfa-3-300x196.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/09/sayfa-3.jpg 800w" sizes="auto, (max-width: 700px) 100vw, 700px" /></p>
<p>Büyük Adria’nın tortulları Apenin dağlarında, Balkanlarda, Yunanistan ve Türkiye’de de bulunuyor. Büyük Adria’nın rekonstrüksiyonun yapmak isteyen Hinslbergen ve ekibi, on yıl boyu kayıp kıtaya ait olabilecek 2300 kayaç örneğinin yaşı ve manyetizmasıyla ilgili verileri toplamış. Araştırmacılar bu verilerden yola çıkarak Büyük Adria kıtasının gelişimi ve tektoniğini takip edebilmek için özel bir yazılımdan yararlanmışlar.</p>
<p>Çok zorlu bir çalışma olmasına rağmen rekonstrüksiyon başarıyla tamamlanmış. Buna göre Büyük Adria, 240 milyon yıl kadar önce süper kıta Gondwana’dan ayrılarak kuzeye doğru ilerlemiş. Yaklaşık olarak 140 milyon yıl önce de bu kara parçası Tetis denizinde, Afrika ve Avrasya arasında yer alıyordu. Büyük Adria o zamanlar Grönland büyüklüğündeydi ama büyük oranda sığ tropik okyanusla kaplıydı diyor araştırmacılar. Ve 120 ila 100 milyon yıl önce Büyük Adria, Avrupa kıtasıyla çarpışmış.</p>
<p>Bu çarpışma sonucunda Büyük Adria’daki tortul birikiminin önemli bir kısmı tıraşlanarak, sıradağlar şeklinde bir araya sıkışmış. Bu kayıp kıtanın en üst kısmına ait biçim değiştirmiş kalıntıları bu yüzden dağlarda görülebiliyor. Kıtanın diğer kısmı saat yönünde dönerek zamanla parçalanmış ve Avrupa kıtasının güney kıyılarına gömülmüş. Kıtadan geriye kalan 100 kilometre kalınlığındaki parça Güney Avrupa’nın altına gömülmüş. Sismik dalgaların yardımıyla bu kalıntıları 1500 metre derinliğe kadar takip edebiliyoruz diyor Hinsbergen.</p>
<p><a href="https://www.sciencemag.org/news/2019/09/geologists-uncover-history-lost-continent-buried-beneath-europe"><strong>Kaynak</strong></a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yerkure/avrupanin-altina-gomulu-bir-kita-buyuk-adria">Avrupa’nın altına gömülü bir kıta: Büyük Adria</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">15291</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Türkiye&#8217;nin Antarktika&#8217;ya bilim yolculuğu</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/turkiyenin-antarktikaya-bilim-yolculugu</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Sarıcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 10 Jul 2019 11:31:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gezegenimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[antarktika]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim Seferi]]></category>
		<category><![CDATA[Burcu Özsoy]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul Teknik Üniversitesi]]></category>
		<category><![CDATA[jeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[kutup]]></category>
		<category><![CDATA[Özgün Oktar]]></category>
		<category><![CDATA[Sinan Yirmibeşoğlu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=14307</guid>

					<description><![CDATA[<p>İTÜ Kutup Araştırmaları Uyg-Ar Merkezi’nin başındaki Doç. Dr. Burcu Özsoy, 14 yıldır Antarktika üzerine çalışıyor. Özsoy, yurt dışında edindiği tecrübeleri aktarmak için kurduğu Kutup Araştırmaları Merkezi’nde 2010 yılından bu yana hem bilimsel yayınlarıyla hem de ilkokullarda gönüllü olarak gerçekleştirdikleri farkındalık çalışmalarıyla fark yaratıyor. Özsoy ile Antarktika Seferi dönüşünde İTÜ Kutup Araştırmaları Merkezi’nde konuştuk. Ekipten Araş. Gör. Özgün Oktar ve Araş. Gör. Sinan Yirmibeşoğlu da sohbetimize eşlik etti. Sevgili Burcu hocam, ekibinizle birlikte Antarktika Bilim Seferi gerçekleştirdiniz. Niçin Antarktika’daydınız? Orada yaptığınız bilimsel çalışmaları merak ediyoruz. Bu sene geçici üs alanımızda meteoroloji istasyonu kurduk. Modüllerin bulunduğu alandaki meteorolojik verileri topluyoruz. Yine modülün bulunduğu bölgedeki deniz alanlarıyla ilgili batimetri çalışmaları, yani deniz tabanı haritalandırma çalışmaları yaptık. Türk Bilim Seferi olarak Türk bayrağı altında Türkiye’nin bilimsel birikimine katkıda bulunsak da aslında yaptığımız çalışmalarla bütün bilim camiasına açılmış olduk. Bu bizim için önemliydi. Normalde bu bölgeden geçen uydular, çok izole bir ortam olduğu için genel konum doğrulamada sıkıntılar yaşıyordu. Biz de kullandığımız küresel navigasyon (seyrüsefer) sistemiyle de bu ağın içine dahil olacak çalışmalar yaptık. Mesela İngilizlerin problem yaşadığı bazı enstrümanlarına bakım çalışması yaptık. Gayet başarılı bir sefer oldu. Nasıl bir seyir izlediniz? Antarktika biraz şöyledir; gitmeden önce şu gün şu yapılacak bugün bu yapılacak şeklinde çok güzel bir plan yaparak bir çalışma çerçevesi çizersiniz. Lakin Antarktika’ya indiğiniz ilk gün o program tamamen bozulur. Zaten oraya varışınız da planladığınız gün olmaz. (İstanbul-Sao Paulo, ardından Santiago, sonra Punta Arenas) Antarktika öyle bir yer ki sadece 10 dakikada hava değişebilir. Arktik komple okyanus, Antarktika ise bir kıta; o sebeple iklimde hızlı değişkenlikler (10 dakikada bile) söz konusu olabiliyor. (Özgün Oktar ekliyor: Katabatik rüzgâr denilen bir hava olayı söz konusu. Kıtanın aşırı soğuğu ve okyanusun aşırı sıcağı sebebiyle oluşan ekstrem bir durum. Kıtanın üzerinden denize doğru akan hızlı rüzgarlar oluşabiliyor. İndiğiniz yer de bir havaalanı değil zaten, kule ya da uçuş sistemi söz konusu değil, uçaklar çakılların üzerine iniş yapıyor.) Saha gözlemlerinizden uluslararası düzeyde bir bilimsel makale çıkacak mı? Söz konusu Antarktika olunca bilimsel yayın çıktısı biraz yavaş oluyor. Biz daha ikinci seferin çıktılarını almak üzereyiz. Ama yayımlanan çalışmalarımız da var. (Özgün Oktar ekliyor: Şöyle düşünmek lazım, ikinci seferin bitişi Mayıs 2018’di. Örneklerin Türkiye’ye ulaşması da haziran ayını geçiyordu. Örnek derken canlı ve buz örneklerinden bahsediyoruz. Bu örneklerin analiz edilmesi hemen olmuyor. Dolayısıyla makale bazında çıktı almak, ister istemez zaman alıyor. Ama yer bilimleri için yaptığımız çalışmaların yayımları hazır, hatta bazıları yayımlanmaya başladı. Diğer yayımlar ise hazırlık aşamasında. Bu sene topladığımız örnekler ise daha yolda. Gelir gelmez çalışmalara başlayacağız.) Peki, makaleleriniz atıf alıyor mu? 14 yıllık akademik geçmişimde benim bütün yayınlarım Antarktika üzerine. Camia tarafından atıf alan yayınlara sahip olduğumu söyleyebilirim. Ancak son seferlerimizle ilgili daha atıf almadık. Çünkü atıf biraz zaman alan bir şey. Bunun için ilk olarak uluslararası camianın bu çalışmaları görmesi lazım. Tabii kaliteli yayın beklentimiz var. Apar topar, yapmış olmak için çalışma yapmıyoruz. Uluslararası bilim camiasına hizmet etsin istiyoruz. Ama şunu da söylemek gerekir, uluslararası iş birliği sayesinde bazı yayınlar ortaya çıktı. Bunlar da zaman içinde atıf alacaktır. Hangi dergilerde yayımlanıyor bu tarz çalışmalar? Kutuplara yönelik spesifik dergiler var. Ama daha genel dergiler de var; Journal of Geophysical Science gibi. Etki faktörü (impact factor) yüksek dergiler, kutup çalışmalarını kabul ediyor. Journal of Geophysical Research’te ortak yazarlı bir uluslararası makalem yayımlandı mesela. Burada SCAR’a da atıfta bulunmak isterim. (Antarktik Araştırmalar Bilimsel Komitesi &#8211; Scientific Committee on Antarctic Research). Burası Antarktika üzerine çalışma yapmış tüm bilim insanlarına bir platform sunuyor. İki senede bir toplanıyor. İster yer bilimleri olsun ister canlı bilimleriyle (ve hatta sosyal bilimler) ilgili Antarktika üzerine çalışan tüm bilim insanları SCAR’ı takip ediyor. Gündemdeki eksikleri buradan takip edebiliyorsunuz. Paylaşımlar yine bu platform üzerinden yapılıyor. Türkiye SCAR konferanslarına çok fazla katılmıyordu. Bildiğim kadarıyla ilk katılımı ben gerçekleştirdim; 2014’te Yeni Zelanda’da bir makaleyle katılmıştım. Bu konferanstan itibaren hepsine Kutup Araştırmaları Merkezi olarak katılım gösteriyoruz. Hatta geçen sene Davos’ta yapılan toplantıya 10’un üzerinde araştırmacıyla beraber çok büyük bir çıkarma yaptık ve Antarktika üzerine yaptığımız çalışmaları da yayımladık. Burada kurduğumuz bağlantılar da oldukça önemliydi. Burcu hocam, bize Antarktika mazinizden bahsedebilir misiniz? Antarktika çalışmalarım 14 yıllık bir tecrübeye dayanıyor. Son sefer benim beşinci seferimdi. İlk olarak doktora tezimin öncesinde 2005 yılında Antarktika’yı araştırmaya başladım. İlk seferimi ise 2006 yılında doktora öğrencisiyken gerçekleştirdim. Doktora hocam, ABD Üssü’ne yapılacak sefere beni de dahil etmişti. 2016 yılında ise Ukrayna ile ortak düzenlenen sefere katıldım. Ardından 2017’den bu yıla kadar ardı ardına gerçekleştirilen üç ulusal seferin liderliğini üstlendim. Diğer ülkeler, son üç yılda bilimsel ve lojistik açıdan kat ettiğimiz yolu çok kıymetli ve kayda değer buluyor. Hatta uzun yıllar orada çalışan birçok ülkenin önüne geçtiğimiz bile söyleniyor. Burada irade çok önemli tabii. Cumhurbaşkanlığı himayeleri, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ile İTÜ Kutup Araştırmaları Uyg-Ar Merkezinin strateji kurguları ile üç senede büyük bir başarı elde edildi. Türkiye’de Antarktika üzerine yapılan bilimsel çalışmalar ne kadar eskiye dayanıyor? Kaç yıldır devam eden bir araştırmadan bahsediyoruz? Antarktika’ya giden ilk bilim insanımız Atok Karaali’ydi. Yıl 1967. Yani 50 yılı aşan bir bilimsel birikimden bahsediyoruz. Türk bilim insanları o günden bugüne Antarktika’yı araştırmaya devam etti. Ancak bu araştırmalar, Antarktika’da farklı ülkelerin üslerinde icra edildi. Ulusal seferler ise “Neden bizim de Antarktika’da bir üssümüz yok?” sorusu üzerine başladı. Cumhurbaşkanlığı himayesinde, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığının sorumluluğu ve İTÜ Kutup Araştırmaları Uyg-Ar Merkezi koordinasyonuyla böyle bir “yola” çıkmış olduk. Bugüne kadar gerçekleştirilen 3 sefer söz konusu. Son seferi diğerlerinden ayıran ne oldu? 2017’de gerçekleştirilen ilk sefer çoğunlukla fizibilite amaçlıydı. Orada bulunan araştırmacılar çevre, kirlilik ve deniz buzu çalışmalarının yanı sıra Türkiye’nin üs kurabileceği alanlarla ilgili fizibilite yaptı. 2018’deki ikinci sefer ise 15 proje ve 28 katılımcıyla gerçekleşti. Ancak ikinci seferimiz daha çok yer bilimleri odaklıydı. Son seferde ise yine 15 proje yer aldı ama daha çok canlı ve deniz bilimleri üzerine odaklandık. Aynı zamanda biz bugüne kadar hep başka ülkelerin üslerinde misafir olmuştuk. Bu sefer de dedik ki biz niçin başka ülkeleri misafir etmiyoruz. Şili, Çekya, Bulgaristan, Ukrayna, Almanya ve Yeni Zelanda olmak üzere 6 ülkeden araştırmacılar son seferimize dahil oldu. Antarktika üzerine 14 yıllık bir saha tecrübeniz olduğunu söylediniz. Bu süreçte küresel ısınmaya neden olan iklim değişikliğine dair ne gibi işaretler gözlemliyorsunuz? Tablo maalesef karanlık. Antarktika, Türkiye’nin yaklaşık 17 kat büyüklüğündeki bir kıta. Bu kıtanın büyüklüğü kadar etrafında bir deniz buzu oluşuyor. Deniz buzu normalde 14 milyon km²’lik bir alanı kapsıyor. İlk yıllar açısından konuşacak olursam, yersel çalışmalar çok lokal kaldığı için uydu görüntüleriyle çalışıyordum. Uydu görüntülerini doğrulama adına yersel çalışma ve gözlemlerle deniz buzlarını inceledim; deniz buzlarında iklim değişikliğinin etkisine baktım. O dönemde Antarktika çevresindeki deniz buzlarında olumsuz bir etkilenme görmüyorduk. Hatta bazı bölgelerde artma yaşanıyordu. Bunun da sebebi buharlaşmayla beraber tekrar fazla yağış almasıydı. Ama okları kuzeye çevirdiğimizde, kuzeyde 2000’li yıllardan beri deniz buzunda hızlı bir azalış gözlemliyoruz. Normalde 17 milyon km²’lik bir deniz buzu alanına sahip olan Arktik Okyanusu, şu anda 13 milyon km²’lere kadar indi. Türkiye’nin yüzölçümüne göre kıyasladığımızda şu an Arktik’te beş Türkiye büyüklüğünde bir alan yok oldu. Deniz taşımacılığı açısından önemli yollar açıldı evet ama dünyanın iklimini dengede tutan okyanus akıntılarıdır. Ve bu akıntılarda yavaşlama söz konusu. Okyanus akıntılarının hızı niçin önemli? İklim dengesi deniz akıntıları sayesinde sağlanıyor. Deniz donduğu anda bünyesindeki tuzları salıyor, okyanusun dibine inen ağır ve tuzlu su, derin okyanus akıntısını başlatıp kuzeyden güneye iniyor, güneyde Antarktika ile besleniyor, sonra çıktığı ekvatorda ısınıp tekrar kuzeyde sonlanıyor; böylelikle soğuk atmosfer okyanusun sıcak sularıyla birleşerek iklimin ılıman olmasını sağlıyor, başka bir deyişle mevsimlerimizi oluşturuyor. Ama şimdi bu kaybedilen alan, ister istemez okyanus akıntısının da yavaşladığı anlamına geliyor. Yani kuzeydeki deniz buzunun azalması, okyanus sistemini, okyanus sistemi de iklim sistemini değiştiriyor ki bunun anlamı buz çağıdır. Farklı modellemeler de var tabii ki buzul çağına girmeden de farklı bir döngü yaşanabilir. (Özgün Oktar ekliyor: BM, Paris Anlaşması’ndaki emisyon limitleri uygulanabilse dahi Arktik’teki ısınmanın 2050 ile 2080 arasında +8 derece artacağına yönelik bir açıklama yaptı. Bu çok riskli bir durum.) Bu durumun uzun vadede ne gibi yansımaları olacağını düşünüyorsunuz? Bu durum kısa vadede ekstrem hava olaylarını işaret ediyor. Mesela İstanbul’da hortum görebilirsiniz. Medicane diye bir terim vardır. Mediterranean’ın (Akdeniz) “Medi” ve fırtına anlamına gelen hurricane’in “cane”ini alan bir terim. Bizim normalde Ege-Akdeniz’de görmeyeceğimiz bir sistemi tarihte ilk kez yaşadık. Okyanuslar ısındı, atmosfer soğuk. Denge bozulunca otomatik olarak fırtınalar meydana geliyor. Sonuçta oksijenin büyük kısmını okyanuslar sağlıyor. Okyanustaki algler bu açıdan çok önemli. (Özgün Oktar ekliyor: Bunun dışında su kaynaklarında da bir azalma söz konusu. Tarım alanları da kayboluyor. İklim değişikliğini gözle görülür derecede yaşıyorsunuz aslında.) 1959’da 12 ülke tarafından imzalanan Antarktika Antlaşmalar Sistemi’nden bahsedebilir misiniz? Kıtanın hukuki açıdan statüsü nedir? Yaşam süresi boyunca hiç kan dökülmeyen bu kıta sadece barışa ve bilime adanmış bir bölge. Bu da bahsettiğiniz gibi 1959’da 12 ülke tarafından imzalanan Antarktika Antlaşmalar Sistemi sayesinde. Kıta koruma altında. Orada tüm ülkeler birbiriyle iş birliği halinde. Türkiye, Antarktika Antlaşmalar Sistemi’ne ne zaman dahil oldu? Özgün Oktar: 1995 yılında imzalandı. 1996 yılında da Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Aslında bu tek bir anlaşma değil, birçok anlaşma var, bu anlaşma onun çatısı, temeli niteliğinde. Madrid Çevre Koruma Protokolü’nü de 2017 yılında imzalayarak 2018 yılında taraf olduk. Tabii birçok anlaşma var; mesela Antarktika Canlı Kaynaklarının Korunması (CAMLR) gibi. Bunlara da yakın zamanda taraf olmak durumunda kalacağız. Madrid Çevre Koruma Protokolü’nün önemi nedir? Türkiye Cumhuriyeti olarak biz Madrid Çevre Koruma Protokolü’nü imzaladık. Bu protokol çerçevesinde Antarktika’ya gidecek Türk bilim insanlarından Türkiye Cumhuriyeti sorumlu. Bir bilim insanı oraya gittiğinde oradan bir toprak ya da canlı örneği almak istediğinde bir örnekleme izni yazılıyor. Nereden ne alacak ve hangi yöntemle alacak hepsi bildiriliyor. Ve bunlar dönüşte Şili ve Arjantin gümrükleri bu örnekleri kontrol ediyor. Kuzeyde Grönland için konuşacak olursak iklim değişikliğine bağlı olarak kutuplar eridikçe ortaya çıkan doğal zenginliklerin stratejik açıdan önemli olduğu ve bunun savaşa bile neden olabileceği söyleniyor. Benzer bir durum Antarktika için de geçerli mi? Diğer ülkelerin kutuplarda bulunma amacının sadece bilimsel olduğu söylenebilir mi? Bu şu an için bu bir komplo teorisinden öteye geçemiyor. Çünkü Arktik bir okyanus, Grönland’da (Danimarka) kendi toprakları için kendi kararlarını alan bir yer. Arktik’te deniz buzulundan açılanlarda deniz tabanından çıkarabilecek doğal zenginliklere tabii ki göz dikilecektir ama kuzey için de bir konsey oluşturulmuş durumda. Bu konseyde daimi üyeler olduğu gibi orada da gözlemci ülkeler var. Tabii (Arktik) okyanus söz konusu olunca orada farklı bir hukuk devreye giriyor kıta sahanlıkları ve münhasır ekonomik alanlar gibi. Geride kalan kısımlar tabii ortak, kimseye ait olmayan alanlar. Sözleşmelere göre burası herkesin kullanımına açık. Ama şunu da söylemek gerekir bir ülke orada ne kadar uzun süre bulunduysa biraz daha fazla söz sahibi oluyor. Oradaki görünürlük çok önemli, insan ve hafıza biriktirmek, bilimsel verileri toplamak, yayın yapmak bunlar her şekilde varlık göstermektir. Türkiye’nin oradaki nihai hedefi ne? Türkiye Antarktika’da uzun soluklu üs kuracak mı? 50 yıldır Antarktika üzerine yaptığımız çalışmaları her yıl yapılan seferlerle sürekli hale getirip mümkünse uzun soluklu bir üs kurma hedefi var. Çünkü gemiyle yaptığınız araştırmalar tehlike arz ediyor. Zaten olağanüstü iklim koşulları söz konusu. Bu sebeple karada bir çatınız olup araştırmalar yapmanız daha mantıklı. 30’a yakın ülkenin orada üssü var. Onların da temel hedefi bu; lojistiği sağlayabilmek adına bir üs bulundurmak. Uzun süreli üs kurmak isteyen bir ülke hangi aşamalardan geçiyor? Anlaşmalar Sistemi’ne dayanan birtakım kurallar var. Öncelikle yapmak istediğiniz çalışmayı raporlamanız gerekiyor. Bilimsel çalışma söz konusu ise sezon öncesinde bir bilimsel çalışma çerçevesi sunuyorsunuz. Diğer aktiviteler için de ÇED raporu sunuyorsunuz. Bunları da 29 danışman ülkenin onaylaması gerekiyor. Türkiye şu an gözlemci ülke statüsünde. Kutup çalışmaları konusunda hangi ülkelerle/üniversitelerle irtibat halindesiniz? Bu sene ikili işbirlikleri sayesinde Belçika, Bulgaristan, Şili, Güney Kore ve Kolombiya’ya bilim insanları gönderdik. Bununla beraber Çekya, Polonya, ABD, İngiltere ve Almanya ile işbirliği halindeyiz. Mümkün olduğu kadar bu işbirliklerini artırmak gerekiyor. Zaten anlaşmanın da temelinde bu yatıyor; ikili işbirlikleri. Burcu hocam, kutuplar ilk olarak ne zaman ilginizi çekmeye başladı? Niçin araştırma alanı olarak kutupları seçtiniz? Ben harita mühendisiyim. Benim ilgi duyduğum “uzaktan algılama sistemleri” ben lisanstan mezun olurken yeni yeni ortaya çıkmaya başlamıştı. Master tezimde İzmit Körfezi’nde deprem esnasında yayılan petrol kirliliğiyle ilgili bir uzaktan algılama çalışması yapmıştım. ABD’ye doktora yapmaya gittiğimde yine uzaktan algılama düşünüyordum. Texas Üniversitesi’nde uzaktan algılama çalışan hocamla görüştüğümde bana iki tane konu önerdi; biri Antarktika diğeri ise Mars’tı. Saha çalışması yapabilme açısından Antarktika’yı seçtim. Yıl 2005’ti. Bu tercihle birlikte kendimi Antarktika’da buldum. Al Gore’un öğrencisi olduğunuzu biliyoruz. Al Gore, iklim ve çevre ile ilgili Nobel aldıktan sonra ABD’de 1000 kişi yetiştirdi, sonra o 1000 kişi diğer 1000’leri yetiştirdi ben de bunlardan biriydim; iklim, farkındalık, akıntılar, ekoloji, kutup bölgeleri gibi konularda bilgi aktarımı yaptı. Güzel bir ağ oluşturuldu aslında. İTÜ Kutup Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi olarak yürüttüğünüz farkındalık çalışmalarından da bahsedebilir misiniz? Yurtdışında edindiğim tecrübeleri, 2010 yılında Türkiye’ye geldikten sonra hem akademik camiada bilimsel yayınlarımla hem de ilkokullarda gönüllü olarak gerçekleştirdiğimiz farkındalık çalışmalarıyla Kutup Çalışmaları Merkezi bünyesinde devam ettiriyorum. Ortaokul odaklı olarak kutup kulüplerinin kurulmasına ön ayak oluyor, eğitimler veriyoruz. Orada çocuklar, doğa, iklim değişikliği, canlılar ve kutuplarla ilgili meclis gibi oturup tartışmalar yapabiliyorlar. 10 yıl içerisinde 20.000’e yakın öğrenciye ulaştık. Söyleşi: Batuhan Sarıcan / batusarican@gmail.com *Bu söyleşi HBT Dergi 12 Temmuz 2019 tarihli 159. sayıda yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/turkiyenin-antarktikaya-bilim-yolculugu">Türkiye&#8217;nin Antarktika&#8217;ya bilim yolculuğu</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>İTÜ Kutup Araştırmaları Uyg-Ar Merkezi’nin başındaki <strong>Doç. Dr. Burcu Özsoy</strong>, 14 yıldır Antarktika üzerine çalışıyor. Özsoy, yurt dışında edindiği tecrübeleri aktarmak için kurduğu Kutup Araştırmaları Merkezi’nde 2010 yılından bu yana hem bilimsel yayınlarıyla hem de ilkokullarda gönüllü olarak gerçekleştirdikleri farkındalık çalışmalarıyla fark yaratıyor. Özsoy ile Antarktika Seferi dönüşünde <strong>İTÜ Kutup Araştırmaları Merkezi</strong>’nde konuştuk. Ekipten <strong>Araş. Gör. Özgün Oktar</strong> ve <strong>Araş. Gör. Sinan Yirmibeşoğlu</strong> da sohbetimize eşlik etti.</em></p>
<p><strong>Sevgili Burcu hocam, ekibinizle birlikte Antarktika Bilim Seferi gerçekleştirdiniz. Niçin Antarktika’daydınız? Orada yaptığınız bilimsel çalışmaları merak ediyoruz.</strong></p>
<p>Bu sene geçici üs alanımızda meteoroloji istasyonu kurduk. Modüllerin bulunduğu alandaki meteorolojik verileri topluyoruz. Yine modülün bulunduğu bölgedeki deniz alanlarıyla ilgili batimetri çalışmaları, yani deniz tabanı haritalandırma çalışmaları yaptık. Türk Bilim Seferi olarak Türk bayrağı altında Türkiye’nin bilimsel birikimine katkıda bulunsak da aslında yaptığımız çalışmalarla bütün bilim camiasına açılmış olduk. Bu bizim için önemliydi. Normalde bu bölgeden geçen uydular, çok izole bir ortam olduğu için genel konum doğrulamada sıkıntılar yaşıyordu. Biz de kullandığımız küresel navigasyon (seyrüsefer) sistemiyle de bu ağın içine dahil olacak çalışmalar yaptık. Mesela İngilizlerin problem yaşadığı bazı enstrümanlarına bakım çalışması yaptık. Gayet başarılı bir sefer oldu.</p>
<div id="attachment_14310" style="width: 310px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-14310" class="wp-image-14310 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/07/burcu-zsoy-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/07/burcu-zsoy-300x200.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/07/burcu-zsoy-1024x683.jpg 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/07/burcu-zsoy.jpg 1469w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /><p id="caption-attachment-14310" class="wp-caption-text">14 yıldır Antarktika üzerine bilimsel çalışmalar yürüten Doç. Dr. Burcu Özsoy, bölgenin zorlu koşullarını ve seferin detaylarını anlatıyor.</p></div>
<p><strong>Nasıl bir seyir izlediniz?</strong></p>
<p>Antarktika biraz şöyledir; gitmeden önce şu gün şu yapılacak bugün bu yapılacak şeklinde çok güzel bir plan yaparak bir çalışma çerçevesi çizersiniz. Lakin Antarktika’ya indiğiniz ilk gün o program tamamen bozulur. Zaten oraya varışınız da planladığınız gün olmaz. (İstanbul-Sao Paulo, ardından Santiago, sonra Punta Arenas) Antarktika öyle bir yer ki sadece 10 dakikada hava değişebilir. Arktik komple okyanus, Antarktika ise bir kıta; o sebeple iklimde hızlı değişkenlikler (10 dakikada bile) söz konusu olabiliyor.</p>
<p>(<strong>Özgün Oktar</strong> ekliyor: Katabatik rüzgâr denilen bir hava olayı söz konusu. Kıtanın aşırı soğuğu ve okyanusun aşırı sıcağı sebebiyle oluşan ekstrem bir durum. Kıtanın üzerinden denize doğru akan hızlı rüzgarlar oluşabiliyor. İndiğiniz yer de bir havaalanı değil zaten, kule ya da uçuş sistemi söz konusu değil, uçaklar çakılların üzerine iniş yapıyor.)</p>
<p><strong>Saha gözlemlerinizden uluslararası düzeyde bir bilimsel makale çıkacak mı?</strong></p>
<p>Söz konusu Antarktika olunca bilimsel yayın çıktısı biraz yavaş oluyor. Biz daha ikinci seferin çıktılarını almak üzereyiz. Ama yayımlanan çalışmalarımız da var.</p>
<p>(<strong>Özgün Oktar</strong> ekliyor: Şöyle düşünmek lazım, ikinci seferin bitişi Mayıs 2018’di. Örneklerin Türkiye’ye ulaşması da haziran ayını geçiyordu. Örnek derken canlı ve buz örneklerinden bahsediyoruz. Bu örneklerin analiz edilmesi hemen olmuyor. Dolayısıyla makale bazında çıktı almak, ister istemez zaman alıyor. Ama yer bilimleri için yaptığımız çalışmaların yayımları hazır, hatta bazıları yayımlanmaya başladı. Diğer yayımlar ise hazırlık aşamasında. Bu sene topladığımız örnekler ise daha yolda. Gelir gelmez çalışmalara başlayacağız.)</p>
<p><strong>Peki, makaleleriniz atıf alıyor mu?</strong></p>
<p>14 yıllık akademik geçmişimde benim bütün yayınlarım Antarktika üzerine. Camia tarafından atıf alan yayınlara sahip olduğumu söyleyebilirim. Ancak son seferlerimizle ilgili daha atıf almadık. Çünkü atıf biraz zaman alan bir şey. Bunun için ilk olarak uluslararası camianın bu çalışmaları görmesi lazım. Tabii kaliteli yayın beklentimiz var. Apar topar, yapmış olmak için çalışma yapmıyoruz. Uluslararası bilim camiasına hizmet etsin istiyoruz. Ama şunu da söylemek gerekir, uluslararası iş birliği sayesinde bazı yayınlar ortaya çıktı. Bunlar da zaman içinde atıf alacaktır.</p>
<p><strong>Hangi dergilerde yayımlanıyor bu tarz çalışmalar?</strong></p>
<p>Kutuplara yönelik spesifik dergiler var. Ama daha genel dergiler de var; Journal of Geophysical Science gibi. Etki faktörü (impact factor) yüksek dergiler, kutup çalışmalarını kabul ediyor. Journal of Geophysical Research’te ortak yazarlı bir uluslararası makalem yayımlandı mesela. Burada SCAR’a da atıfta bulunmak isterim. (Antarktik Araştırmalar Bilimsel Komitesi &#8211; Scientific Committee on Antarctic Research). Burası Antarktika üzerine çalışma yapmış tüm bilim insanlarına bir platform sunuyor. İki senede bir toplanıyor. İster yer bilimleri olsun ister canlı bilimleriyle (ve hatta sosyal bilimler) ilgili Antarktika üzerine çalışan tüm bilim insanları SCAR’ı takip ediyor. Gündemdeki eksikleri buradan takip edebiliyorsunuz. Paylaşımlar yine bu platform üzerinden yapılıyor. Türkiye SCAR konferanslarına çok fazla katılmıyordu. Bildiğim kadarıyla ilk katılımı ben gerçekleştirdim; 2014’te Yeni Zelanda’da bir makaleyle katılmıştım. Bu konferanstan itibaren hepsine Kutup Araştırmaları Merkezi olarak katılım gösteriyoruz. Hatta geçen sene Davos’ta yapılan toplantıya 10’un üzerinde araştırmacıyla beraber çok büyük bir çıkarma yaptık ve Antarktika üzerine yaptığımız çalışmaları da yayımladık. Burada kurduğumuz bağlantılar da oldukça önemliydi.</p>
<p><strong>Burcu hocam, bize Antarktika mazinizden bahsedebilir misiniz? </strong></p>
<p>Antarktika çalışmalarım 14 yıllık bir tecrübeye dayanıyor. Son sefer benim beşinci seferimdi. İlk olarak doktora tezimin öncesinde 2005 yılında Antarktika’yı araştırmaya başladım. İlk seferimi ise 2006 yılında doktora öğrencisiyken gerçekleştirdim. Doktora hocam, ABD Üssü’ne yapılacak sefere beni de dahil etmişti. 2016 yılında ise Ukrayna ile ortak düzenlenen sefere katıldım. Ardından 2017’den bu yıla kadar ardı ardına gerçekleştirilen üç ulusal seferin liderliğini üstlendim. Diğer ülkeler, son üç yılda bilimsel ve lojistik açıdan kat ettiğimiz yolu çok kıymetli ve kayda değer buluyor. Hatta uzun yıllar orada çalışan birçok ülkenin önüne geçtiğimiz bile söyleniyor. Burada irade çok önemli tabii. Cumhurbaşkanlığı himayeleri, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ile İTÜ Kutup Araştırmaları Uyg-Ar Merkezinin strateji kurguları ile üç senede büyük bir başarı elde edildi.</p>
<p><strong>Türkiye’de Antarktika üzerine yapılan bilimsel çalışmalar ne kadar eskiye dayanıyor? Kaç yıldır devam eden bir araştırmadan bahsediyoruz?</strong></p>
<p>Antarktika’ya giden ilk bilim insanımız Atok Karaali’ydi. Yıl 1967. Yani 50 yılı aşan bir bilimsel birikimden bahsediyoruz. Türk bilim insanları o günden bugüne Antarktika’yı araştırmaya devam etti. Ancak bu araştırmalar, Antarktika’da farklı ülkelerin üslerinde icra edildi. Ulusal seferler ise “Neden bizim de Antarktika’da bir üssümüz yok?” sorusu üzerine başladı. Cumhurbaşkanlığı himayesinde, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığının sorumluluğu ve İTÜ Kutup Araştırmaları Uyg-Ar Merkezi koordinasyonuyla böyle bir “yola” çıkmış olduk.</p>
<p><strong>Bugüne kadar gerçekleştirilen 3 sefer söz konusu. Son seferi diğerlerinden ayıran ne oldu?</strong></p>
<p>2017’de gerçekleştirilen ilk sefer çoğunlukla fizibilite amaçlıydı. Orada bulunan araştırmacılar çevre, kirlilik ve deniz buzu çalışmalarının yanı sıra Türkiye’nin üs kurabileceği alanlarla ilgili fizibilite yaptı. 2018’deki ikinci sefer ise 15 proje ve 28 katılımcıyla gerçekleşti. Ancak ikinci seferimiz daha çok yer bilimleri odaklıydı. Son seferde ise yine 15 proje yer aldı ama daha çok canlı ve deniz bilimleri üzerine odaklandık. Aynı zamanda biz bugüne kadar hep başka ülkelerin üslerinde misafir olmuştuk. Bu sefer de dedik ki biz niçin başka ülkeleri misafir etmiyoruz. Şili, Çekya, Bulgaristan, Ukrayna, Almanya ve Yeni Zelanda olmak üzere 6 ülkeden araştırmacılar son seferimize dahil oldu.</p>
<div id="attachment_14311" style="width: 310px" class="wp-caption alignright"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-14311" class="size-medium wp-image-14311" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/07/buz-parcas-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/07/buz-parcas-300x225.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/07/buz-parcas-1024x768.jpg 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/07/buz-parcas.jpg 1546w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /><p id="caption-attachment-14311" class="wp-caption-text">Özsoy, iklim değişikliğine bağlı olarak Arktik’te beş Türkiye büyüklüğünde bir alanın yok olduğunu söylüyor.</p></div>
<p><strong>Antarktika üzerine 14 yıllık bir saha tecrübeniz olduğunu söylediniz. Bu süreçte küresel ısınmaya neden olan iklim değişikliğine dair ne gibi işaretler gözlemliyorsunuz?</strong></p>
<p>Tablo maalesef karanlık. Antarktika, Türkiye’nin yaklaşık 17 kat büyüklüğündeki bir kıta. Bu kıtanın büyüklüğü kadar etrafında bir deniz buzu oluşuyor. Deniz buzu normalde 14 milyon km²’lik bir alanı kapsıyor. İlk yıllar açısından konuşacak olursam, yersel çalışmalar çok lokal kaldığı için uydu görüntüleriyle çalışıyordum. Uydu görüntülerini doğrulama adına yersel çalışma ve gözlemlerle deniz buzlarını inceledim; deniz buzlarında iklim değişikliğinin etkisine baktım. O dönemde Antarktika çevresindeki deniz buzlarında olumsuz bir etkilenme görmüyorduk. Hatta bazı bölgelerde artma yaşanıyordu. Bunun da sebebi buharlaşmayla beraber tekrar fazla yağış almasıydı. Ama okları kuzeye çevirdiğimizde, kuzeyde 2000’li yıllardan beri deniz buzunda hızlı bir azalış gözlemliyoruz. Normalde 17 milyon km²’lik bir deniz buzu alanına sahip olan Arktik Okyanusu, şu anda 13 milyon km²’lere kadar indi. Türkiye’nin yüzölçümüne göre kıyasladığımızda şu an Arktik’te beş Türkiye büyüklüğünde bir alan yok oldu. Deniz taşımacılığı açısından önemli yollar açıldı evet ama dünyanın iklimini dengede tutan okyanus akıntılarıdır. Ve bu akıntılarda yavaşlama söz konusu.</p>
<p><strong>Okyanus akıntılarının hızı niçin önemli?</strong></p>
<p>İklim dengesi deniz akıntıları sayesinde sağlanıyor. Deniz donduğu anda bünyesindeki tuzları salıyor, okyanusun dibine inen ağır ve tuzlu su, derin okyanus akıntısını başlatıp kuzeyden güneye iniyor, güneyde Antarktika ile besleniyor, sonra çıktığı ekvatorda ısınıp tekrar kuzeyde sonlanıyor; böylelikle soğuk atmosfer okyanusun sıcak sularıyla birleşerek iklimin ılıman olmasını sağlıyor, başka bir deyişle mevsimlerimizi oluşturuyor. Ama şimdi bu kaybedilen alan, ister istemez okyanus akıntısının da yavaşladığı anlamına geliyor. Yani kuzeydeki deniz buzunun azalması, okyanus sistemini, okyanus sistemi de iklim sistemini değiştiriyor ki bunun anlamı buz çağıdır. Farklı modellemeler de var tabii ki buzul çağına girmeden de farklı bir döngü yaşanabilir.</p>
<p>(<strong>Özgün Oktar</strong> ekliyor: BM, Paris Anlaşması’ndaki emisyon limitleri uygulanabilse dahi Arktik’teki ısınmanın 2050 ile 2080 arasında +8 derece artacağına yönelik bir açıklama yaptı. Bu çok riskli bir durum.)</p>
<p><strong>Bu durumun uzun vadede ne gibi yansımaları olacağını düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p>Bu durum kısa vadede ekstrem hava olaylarını işaret ediyor. Mesela İstanbul’da hortum görebilirsiniz. Medicane diye bir terim vardır. Mediterranean’ın (Akdeniz) “Medi” ve fırtına anlamına gelen hurricane’in “cane”ini alan bir terim. Bizim normalde Ege-Akdeniz’de görmeyeceğimiz bir sistemi tarihte ilk kez yaşadık. Okyanuslar ısındı, atmosfer soğuk. Denge bozulunca otomatik olarak fırtınalar meydana geliyor. Sonuçta oksijenin büyük kısmını okyanuslar sağlıyor. Okyanustaki algler bu açıdan çok önemli.</p>
<p>(<strong>Özgün Oktar</strong> ekliyor: Bunun dışında su kaynaklarında da bir azalma söz konusu. Tarım alanları da kayboluyor. İklim değişikliğini gözle görülür derecede yaşıyorsunuz aslında.)</p>
<div id="attachment_14312" style="width: 210px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-14312" class="wp-image-14312 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/07/burcu-zsoy-kutup-200x300.jpg" alt="" width="200" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/07/burcu-zsoy-kutup-200x300.jpg 200w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/07/burcu-zsoy-kutup-683x1024.jpg 683w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/07/burcu-zsoy-kutup.jpg 980w" sizes="auto, (max-width: 200px) 100vw, 200px" /><p id="caption-attachment-14312" class="wp-caption-text">Kutup Araştırmaları Merkezi, kuzey operasyonlarında kullanılan kıyafetlere tersine mühendislik uygulayarak yerli kutup kıyafeti üretimi de yaptı. Son sefere bu kıyafetle gittiklerini söyleyen Özsoy, Türkiye’nin tekstil üretimi de göz önünde bulundurulduğunda önümüzdeki yıllarda yerli üretim kutup kıyafetlerini diğer ülkelere de verebileceklerini söylüyor.</p></div>
<p><strong>1959’da 12 ülke tarafından imzalanan Antarktika Antlaşmalar Sistemi’nden bahsedebilir misiniz? Kıtanın hukuki açıdan statüsü nedir?</strong></p>
<p>Yaşam süresi boyunca hiç kan dökülmeyen bu kıta sadece barışa ve bilime adanmış bir bölge. Bu da bahsettiğiniz gibi 1959’da 12 ülke tarafından imzalanan Antarktika Antlaşmalar Sistemi sayesinde. Kıta koruma altında. Orada tüm ülkeler birbiriyle iş birliği halinde.</p>
<p><strong>Türkiye, Antarktika Antlaşmalar Sistemi’ne ne zaman dahil oldu?</strong></p>
<p><strong>Özgün Oktar</strong>: 1995 yılında imzalandı. 1996 yılında da Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Aslında bu tek bir anlaşma değil, birçok anlaşma var, bu anlaşma onun çatısı, temeli niteliğinde. Madrid Çevre Koruma Protokolü’nü de 2017 yılında imzalayarak 2018 yılında taraf olduk. Tabii birçok anlaşma var; mesela Antarktika Canlı Kaynaklarının Korunması (CAMLR) gibi. Bunlara da yakın zamanda taraf olmak durumunda kalacağız.</p>
<p><strong>Madrid Çevre Koruma Protokolü’nün önemi nedir?</strong></p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti olarak biz Madrid Çevre Koruma Protokolü’nü imzaladık. Bu protokol çerçevesinde Antarktika’ya gidecek Türk bilim insanlarından Türkiye Cumhuriyeti sorumlu. Bir bilim insanı oraya gittiğinde oradan bir toprak ya da canlı örneği almak istediğinde bir örnekleme izni yazılıyor. Nereden ne alacak ve hangi yöntemle alacak hepsi bildiriliyor. Ve bunlar dönüşte Şili ve Arjantin gümrükleri bu örnekleri kontrol ediyor.</p>
<p><strong>Kuzeyde Grönland için konuşacak olursak iklim değişikliğine bağlı olarak kutuplar eridikçe ortaya çıkan doğal zenginliklerin stratejik açıdan önemli olduğu ve bunun savaşa bile neden olabileceği söyleniyor. Benzer bir durum Antarktika için de geçerli mi? Diğer ülkelerin kutuplarda bulunma amacının sadece bilimsel olduğu söylenebilir mi?</strong></p>
<p>Bu şu an için bu bir komplo teorisinden öteye geçemiyor. Çünkü Arktik bir okyanus, Grönland’da (Danimarka) kendi toprakları için kendi kararlarını alan bir yer. Arktik’te deniz buzulundan açılanlarda deniz tabanından çıkarabilecek doğal zenginliklere tabii ki göz dikilecektir ama kuzey için de bir konsey oluşturulmuş durumda. Bu konseyde daimi üyeler olduğu gibi orada da gözlemci ülkeler var. Tabii (Arktik) okyanus söz konusu olunca orada farklı bir hukuk devreye giriyor kıta sahanlıkları ve münhasır ekonomik alanlar gibi. Geride kalan kısımlar tabii ortak, kimseye ait olmayan alanlar. Sözleşmelere göre burası herkesin kullanımına açık. Ama şunu da söylemek gerekir bir ülke orada ne kadar uzun süre bulunduysa biraz daha fazla söz sahibi oluyor. Oradaki görünürlük çok önemli, insan ve hafıza biriktirmek, bilimsel verileri toplamak, yayın yapmak bunlar her şekilde varlık göstermektir.</p>
<p><strong>Türkiye’nin oradaki nihai hedefi ne? Türkiye Antarktika’da uzun soluklu üs kuracak mı?</strong></p>
<p>50 yıldır Antarktika üzerine yaptığımız çalışmaları her yıl yapılan seferlerle sürekli hale getirip mümkünse uzun soluklu bir üs kurma hedefi var. Çünkü gemiyle yaptığınız araştırmalar tehlike arz ediyor. Zaten olağanüstü iklim koşulları söz konusu. Bu sebeple karada bir çatınız olup araştırmalar yapmanız daha mantıklı. 30’a yakın ülkenin orada üssü var. Onların da temel hedefi bu; lojistiği sağlayabilmek adına bir üs bulundurmak.</p>
<p><strong>Uzun süreli üs kurmak isteyen bir ülke hangi aşamalardan geçiyor?</strong></p>
<p>Anlaşmalar Sistemi’ne dayanan birtakım kurallar var. Öncelikle yapmak istediğiniz çalışmayı raporlamanız gerekiyor. Bilimsel çalışma söz konusu ise sezon öncesinde bir bilimsel çalışma çerçevesi sunuyorsunuz. Diğer aktiviteler için de ÇED raporu sunuyorsunuz. Bunları da 29 danışman ülkenin onaylaması gerekiyor. Türkiye şu an gözlemci ülke statüsünde.</p>
<p><strong>Kutup çalışmaları konusunda hangi ülkelerle/üniversitelerle irtibat halindesiniz?</strong></p>
<p>Bu sene ikili işbirlikleri sayesinde Belçika, Bulgaristan, Şili, Güney Kore ve Kolombiya’ya bilim insanları gönderdik. Bununla beraber Çekya, Polonya, ABD, İngiltere ve Almanya ile işbirliği halindeyiz. Mümkün olduğu kadar bu işbirliklerini artırmak gerekiyor. Zaten anlaşmanın da temelinde bu yatıyor; ikili işbirlikleri.</p>
<p><strong>Burcu hocam, kutuplar ilk olarak ne zaman ilginizi çekmeye başladı? Niçin araştırma alanı olarak kutupları seçtiniz?</strong></p>
<p>Ben harita mühendisiyim. Benim ilgi duyduğum “uzaktan algılama sistemleri” ben lisanstan mezun olurken yeni yeni ortaya çıkmaya başlamıştı. Master tezimde İzmit Körfezi’nde deprem esnasında yayılan petrol kirliliğiyle ilgili bir uzaktan algılama çalışması yapmıştım. ABD’ye doktora yapmaya gittiğimde yine uzaktan algılama düşünüyordum. Texas Üniversitesi’nde uzaktan algılama çalışan hocamla görüştüğümde bana iki tane konu önerdi; biri Antarktika diğeri ise Mars’tı. Saha çalışması yapabilme açısından Antarktika’yı seçtim. Yıl 2005’ti. Bu tercihle birlikte kendimi Antarktika’da buldum.</p>
<p><strong>Al Gore’un öğrencisi olduğunuzu biliyoruz.</strong></p>
<p>Al Gore, iklim ve çevre ile ilgili Nobel aldıktan sonra ABD’de 1000 kişi yetiştirdi, sonra o 1000 kişi diğer 1000’leri yetiştirdi ben de bunlardan biriydim; iklim, farkındalık, akıntılar, ekoloji, kutup bölgeleri gibi konularda bilgi aktarımı yaptı. Güzel bir ağ oluşturuldu aslında.</p>
<p><strong>İTÜ Kutup Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi olarak yürüttüğünüz farkındalık çalışmalarından da bahsedebilir misiniz?</strong></p>
<p>Yurtdışında edindiğim tecrübeleri, 2010 yılında Türkiye’ye geldikten sonra hem akademik camiada bilimsel yayınlarımla hem de ilkokullarda gönüllü olarak gerçekleştirdiğimiz farkındalık çalışmalarıyla Kutup Çalışmaları Merkezi bünyesinde devam ettiriyorum. Ortaokul odaklı olarak kutup kulüplerinin kurulmasına ön ayak oluyor, eğitimler veriyoruz. Orada çocuklar, doğa, iklim değişikliği, canlılar ve kutuplarla ilgili meclis gibi oturup tartışmalar yapabiliyorlar. 10 yıl içerisinde 20.000’e yakın öğrenciye ulaştık.</p>
<p><strong>Söyleşi: Batuhan Sarıcan / <a href="mailto:batusarican@gmail.com">batusarican@gmail.com</a></strong></p>
<p><em><strong>*Bu söyleşi HBT Dergi 12 Temmuz 2019 tarihli 159. sayıda yayınlanmıştır.</strong></em></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/turkiyenin-antarktikaya-bilim-yolculugu">Türkiye&#8217;nin Antarktika&#8217;ya bilim yolculuğu</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">14307</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Ünlü yerbilimci McKenzie’nin Türkiye için deprem tahmini en az 7,5</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/unlu-yerbilimci-mckenzienin-turkiye-icin-deprem-tahmini-en-az-75</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Nov 2018 14:00:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editör ne diyor?]]></category>
		<category><![CDATA[büyük istanbul depremi]]></category>
		<category><![CDATA[celal şengör]]></category>
		<category><![CDATA[cem say]]></category>
		<category><![CDATA[dan mckenzie]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[jeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[kuzey anadolu fay hattı]]></category>
		<category><![CDATA[tanol türkoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<category><![CDATA[yerbilim]]></category>
		<category><![CDATA[yerbilimci]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=11837</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dan McKenzie, Türkiye jeolojisini bilen ve Marmara – İstanbul deprem araştırmalarını da yakından takip eden bir büyük yerbilimci. Kendisi bugün artık ilkokul kitaplarında da okutulan, yeryüzünün büyük parçalar halinde “üzerinde” durduğu levhaların hareketi teorisinin sahibi. İstanbul’daydı ve tabii ki kaçırmadık kendisini çok yönlü geniş bir söyleşi gerçekleştirdik. Bilimsel kimliği ve bilime kazandırdıkları bağlamında, yakın arkadaşı Celal Şengör’ün katkısını da okuyacaksınız. Şengör diyor ki: “Yaşayan en şöhretli yerbilimcidir”. Bize başka söz düşmez!  “Kuzey Anadolu Fayı Marmara’da en az 7,5 büyüklüğünde depreme yol açacak” diyor McKenzie. Dikkat en az diyor! Yapılacak tek şeyin İstanbul ve çevresinde yapıların depreme dayanıklı olarak inşası olduğunu belirtiyor. Taviz vermez bir hukuki altyapısının da hazırlanmasını şart koşarak… Demek en az 7,5 büyüklük dikkate alınarak bir hazırlık yapılmalıydı. Peki, İstanbul’da hazırlık yapılıyor mu? Türkiye’yi yönetenlerin ‘hele olsun, sonrasına bakarız’ anlayışında olduğunu hepimiz biliyoruz. Peki Anadolu’daki volkanların yeniden harekete geçme olasılığı var mı? İlginç yanıtlar aldık. Şu kadarını söyleyelim: Volkanlarımız hala aktif! İnsanlık Mars’ta yaşamını sürdürecek mi sorusuna ise “Mümkün, ama çok zorluk var, ben göremem” diyor. Batuhan Sarıcan’ın söyleşisini ilgiyle okuyacaksınız. “Bilim insanları yetiştirelim” Doğan Kuban’a göre dünya çapında bilim insanları yetiştiremezsek halimiz kötü: “Her yıl belirli bir sayıda yetenekli öğrenci bilim ve matematik sınavıyla seçilip zor ve yüklü bir eğitim programıyla, bilim laboratuvarlarında eğitilmelidir” diyor. Biliyorsunuz bir zamanlar fen liseleri bu amaçla kurulmuştu, şimdi hepsinin yerinde yeller esiyor, yani amaçlarından uzaklaştırıldılar&#8230; Kuban’a kulak veren olur mu? Tüm teknolojik yeniliklerin itici gücü olan elektronik sanayi yakın gelecekte nerelere uçuyor? Her ay “Geleceğe Bakış”ı yazan Erdal Musoğlu’nun yazısında. Etkili sunum yapmak ve dinleyenlerin dikkatini çekmek ve uyanık tutmak için size 4 ipucu… Tanol Türkoğlu’nun özel olarak hazırladığı Dijitalem ise tam bir dijital ve gerçek dünya sentezi. “Sosyal medyanın kötü çocuğu: Yalan haber”, Kültür Üniversitesi’nden Nurhan Kavaklı’nın yazısı, günümüzün belalı bir konusunu yeniden deşiyor. Bilim ve Üniversite sayfamızda Meltem Bilikmen yapay zekâ üzerine bu kez saha ve uygulamalardan zihin açıcı bir çeviri sunuyor bize. Atılım Üniversitesi’nden Günseli Gümüşel “Milli Mücadele Dönemi: İstanbul ve Anadolu Mitinglerinde Türk Kadını” konusunu gündeme getiriyor. Ali Polat, bilimin aydınlanmada tayin edici etken olduğuna dikkat çeken yazısında, insanın evrendeki yerini temel kavramlarla anlatıyor. Vahşi doğanın yalnız ve tek başına yaşayan canlısı: Dağ aslanları, arka sayfamızda. Ali Akurgal, “Her şeyi robotlar yaparsa” yazısıyla bir de soru yöneltiyor: “Hiçbir hareketli parçası olmayan, ama hareket oluşturan bir buhar makinesi tasarlar mısınız?” Bilim ve Beslenme’de fesleğeni ele aldık, dünyadaki tüm mutfakların vazgeçilmezi! Çocuklarda üst solunum yolu enfeksiyonunu Babür Akkuzu yazdı. Güncel araştırma dünyasından yeni haberler ve Merkür projesi… HBT ile geleceği inşa ediyoruz. Haftaya yeniden buluşmak üzere. *** Dijital Kültür ve Yapay Zeka Konferansı &#8211; 7 Prof. Dr. Cem Say ve Tanol Türkoğlu’nun derin sohbeti, bu kez Cem Say’ın yeni çıkan Yapay Zekâ kitabı üzerine gerçekleşecek ve konferans sonunda Cem Say kitabını imzalayacak. Yapay zeka sistemlerinin dayandığı matematiksel alt yapıyı, güncel uygulamaların nasıl çalıştığını, yarattığı felsefi tartışmaları keyifli bir dille işleyen kitap, aynı zamanda sorguluyor da: Yapay zeka aşık olabilir mi? Dünyayı ele geçirecek mi? 3 Kasım Cumartesi günü saat 17:00’de Bahçeşehir Üniversitesi Beşiktaş Kampüsü&#8217;nde gerçekleştireceğimiz konferansa davetlisiniz. *** Bilim Akademisi Konferansı: Bilim ve İnovasyon Bilim Akademisi’nin her yıl düzenlediği konferans 2 Kasım 2018’de Prof. Dr. Günter Stock’u ağırlıyor. Profesör Stock, Alman Bilimler Akademisi Leopoldina’nın senatörü, Deutsche Forschungsgemeinschaft senatörü, European Academy of Sciences and Arts üyesi. Profesör Stock Ekim 2015’ten beri Einstein Foundation, Berlin’in başkanlığını yürütmektedir. Konferansın akabinde İnovasyon ve Araştırma konulu panel Canan Atılgan moderatörlüğünde Ahmet Oral, Cengizhan Öztürk, Erol Taymaz ve Cengiz Ultav ile gerçekleşecek. Konferans İstanbul Bilgi Üniversitesi Santral Kampüsünde 2 Kasım, 15.45’te yapılıyor.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/unlu-yerbilimci-mckenzienin-turkiye-icin-deprem-tahmini-en-az-75">Ünlü yerbilimci McKenzie’nin Türkiye için deprem tahmini en az 7,5</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-11838 alignright" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2018/11/136-251x300.jpg" alt="" width="251" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2018/11/136-251x300.jpg 251w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2018/11/136-856x1024.jpg 856w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2018/11/136.jpg 1654w" sizes="auto, (max-width: 251px) 100vw, 251px" /><strong>Dan McKenzie</strong>, Türkiye jeolojisini bilen ve Marmara – İstanbul deprem araştırmalarını da yakından takip eden bir büyük yerbilimci. Kendisi bugün artık ilkokul kitaplarında da okutulan, yeryüzünün büyük parçalar halinde “üzerinde” durduğu <strong>levhaların hareketi teorisi</strong>nin sahibi. İstanbul’daydı ve tabii ki kaçırmadık kendisini çok yönlü geniş bir söyleşi gerçekleştirdik. Bilimsel kimliği ve bilime kazandırdıkları bağlamında, yakın arkadaşı <strong>Celal Şengör</strong>’ün katkısını da okuyacaksınız. Şengör diyor ki: <em>“Yaşayan en şöhretli yerbilimcidir”.</em> Bize başka söz düşmez!<em> </em></p>
<p><em>“Kuzey Anadolu Fayı Marmara’da en az 7,5 büyüklüğünde depreme yol açacak”</em> diyor McKenzie. Dikkat <strong>en az</strong> diyor! Yapılacak tek şeyin İstanbul ve çevresinde yapıların depreme dayanıklı olarak inşası olduğunu belirtiyor. Taviz vermez bir hukuki altyapısının da hazırlanmasını şart koşarak…</p>
<p>Demek en az 7,5 büyüklük dikkate alınarak bir hazırlık yapılmalıydı. Peki, İstanbul’da hazırlık yapılıyor mu? Türkiye’yi yönetenlerin ‘hele olsun, sonrasına bakarız’ anlayışında olduğunu hepimiz biliyoruz.</p>
<p>Peki Anadolu’daki volkanların yeniden harekete geçme olasılığı var mı? İlginç yanıtlar aldık. Şu kadarını söyleyelim: Volkanlarımız hala aktif! İnsanlık Mars’ta yaşamını sürdürecek mi sorusuna ise “<em>Mümkün, ama çok zorluk var, ben göremem”</em> diyor. Batuhan Sarıcan’ın söyleşisini ilgiyle okuyacaksınız.</p>
<p><strong>“Bilim insanları yetiştirelim”</strong></p>
<p><strong>Doğan Kuban</strong>’a göre dünya çapında bilim insanları yetiştiremezsek halimiz kötü: “Her yıl belirli bir sayıda yetenekli öğrenci bilim ve matematik sınavıyla seçilip zor ve yüklü bir eğitim programıyla, bilim laboratuvarlarında eğitilmelidir” diyor. Biliyorsunuz bir zamanlar <strong>fen liseleri</strong> bu amaçla kurulmuştu, şimdi hepsinin yerinde yeller esiyor, yani amaçlarından uzaklaştırıldılar&#8230; Kuban’a kulak veren olur mu?</p>
<p>Tüm teknolojik yeniliklerin itici gücü olan elektronik sanayi yakın gelecekte nerelere uçuyor? Her ay “Geleceğe Bakış”ı yazan <strong>Erdal Musoğlu</strong>’nun yazısında. <strong>Etkili sunum</strong> yapmak ve dinleyenlerin dikkatini çekmek ve uyanık tutmak için size 4 ipucu… <strong>Tanol Türkoğlu</strong>’nun özel olarak hazırladığı Dijitalem ise tam bir dijital ve gerçek dünya sentezi.</p>
<p>“Sosyal medyanın kötü çocuğu: Yalan haber”, Kültür Üniversitesi’nden <strong>Nurhan Kavaklı</strong>’nın yazısı, günümüzün belalı bir konusunu yeniden deşiyor. Bilim ve Üniversite sayfamızda <strong>Meltem Bilikmen</strong> yapay zekâ üzerine bu kez saha ve uygulamalardan zihin açıcı bir çeviri sunuyor bize. Atılım Üniversitesi’nden <strong>Günseli Gümüşel</strong> “Milli Mücadele Dönemi: İstanbul ve Anadolu Mitinglerinde Türk Kadını” konusunu gündeme getiriyor. <strong>Ali Polat</strong>, bilimin aydınlanmada tayin edici etken olduğuna dikkat çeken yazısında, insanın evrendeki yerini temel kavramlarla anlatıyor.</p>
<p>Vahşi doğanın yalnız ve tek başına yaşayan canlısı: Dağ aslanları, arka sayfamızda. <strong>Ali Akurgal</strong>, “Her şeyi robotlar yaparsa” yazısıyla bir de soru yöneltiyor: “Hiçbir hareketli parçası olmayan, ama hareket oluşturan bir buhar makinesi tasarlar mısınız?”</p>
<p>Bilim ve Beslenme’de fesleğeni ele aldık, dünyadaki tüm mutfakların vazgeçilmezi! Çocuklarda üst solunum yolu enfeksiyonunu <strong>Babür Akkuzu</strong> yazdı. Güncel araştırma dünyasından yeni haberler ve Merkür projesi…</p>
<p>HBT ile geleceği inşa ediyoruz. Haftaya yeniden buluşmak üzere.</p>
<p>***</p>
<p><strong>Dijital Kültür ve Yapay Zeka Konferansı &#8211; 7</strong></p>
<p>Prof. Dr. Cem Say ve Tanol Türkoğlu’nun derin sohbeti, bu kez Cem Say’ın yeni çıkan<em> Yapay Zekâ</em> kitabı üzerine gerçekleşecek ve konferans sonunda <strong>Cem Say kitabını imzalayacak</strong>. Yapay zeka sistemlerinin dayandığı matematiksel alt yapıyı, güncel uygulamaların nasıl çalıştığını, yarattığı felsefi tartışmaları keyifli bir dille işleyen kitap, aynı zamanda sorguluyor da: Yapay zeka aşık olabilir mi? Dünyayı ele geçirecek mi?</p>
<p><strong>3 Kasım Cumartesi</strong> günü saat <strong>17:00</strong>’de Bahçeşehir Üniversitesi Beşiktaş Kampüsü&#8217;nde gerçekleştireceğimiz konferansa davetlisiniz.</p>
<p>***</p>
<p><strong>Bilim Akademisi Konferansı: Bilim ve İnovasyon</strong></p>
<p>Bilim Akademisi’nin her yıl düzenlediği konferans 2 Kasım 2018’de Prof. Dr. <strong>Günter Stock</strong>’u ağırlıyor. Profesör Stock, Alman Bilimler Akademisi Leopoldina’nın senatörü, Deutsche Forschungsgemeinschaft senatörü, European Academy of Sciences and Arts üyesi. Profesör Stock Ekim 2015’ten beri Einstein Foundation, Berlin’in başkanlığını yürütmektedir. Konferansın akabinde İnovasyon ve Araştırma konulu panel Canan Atılgan moderatörlüğünde Ahmet Oral, Cengizhan Öztürk, Erol Taymaz ve Cengiz Ultav ile gerçekleşecek. Konferans İstanbul Bilgi Üniversitesi Santral Kampüsünde 2 Kasım, 15.45’te yapılıyor.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/unlu-yerbilimci-mckenzienin-turkiye-icin-deprem-tahmini-en-az-75">Ünlü yerbilimci McKenzie’nin Türkiye için deprem tahmini en az 7,5</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">11837</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Prof. Dr. Celal Şengör’e Arthur Holmes Madalyası</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yerkure/prof-dr-celal-sengore-arthur-holmes-madalyasi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Oct 2017 13:31:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Yerküre]]></category>
		<category><![CDATA[Amerikan Jeoloji Konseyi]]></category>
		<category><![CDATA[Arthur Holmes]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa Yerbilimleri Birliği]]></category>
		<category><![CDATA[celal şengör]]></category>
		<category><![CDATA[European Geosciences Union]]></category>
		<category><![CDATA[Geological Society of America]]></category>
		<category><![CDATA[jeokronoloji]]></category>
		<category><![CDATA[jeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[madalya]]></category>
		<category><![CDATA[Mary C. Rabbit]]></category>
		<category><![CDATA[ödül]]></category>
		<category><![CDATA[yerbilimleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=8032</guid>

					<description><![CDATA[<p>Avrupa Yerbilimleri Birliği (European Geosciences Union, kısaca EGU), Prof. Dr. Celal Şengör’ü 2018 Arthur Holmes Madalyasına layık gördü. Ödül, EGU&#8217;nun web sitesinde ilan edildi. Madalya, adını dünyanın yaşının tespit edilmesine öncülük eden İngiliz jeolog Arthur Holmes&#8217;ten alıyor. Arthur Holmes madalyası her yıl jeoloji alanına yapılan üstün katkılar değerlendirilerek, kalıcı çalışmalar yapmış yerbilimleri önderlerine veriliyor. Prof. Dr. Celal Şengör, ömür boyu yaptığı çalışmaların sonucunda bu ödüle layık görüldü. Celal Şengör’e madalyası, Nisan 2018’de Viyana’da yapılacak olan Avrupa Yerbilimleri Birliği Genel Kurul Toplantısında takdim edilecek. Şengör geçtiğimiz temmuz ayında da 2017 Mary C. Rabbit Ödülünün sahibi olmuştu. Amerikan Jeoloji Konseyinin (Geological Society of America, kısaca GSA) belirlediği ödül, jeoloji bilimleri tarihi ve felsefesinin anlaşılmasına önemli katkı yapanlara veriliyor. Şengör, Mary C. Rabbit ödülünü, 2 hafta sonra Seattle&#8217;da düzenlenecek olan Amerikan Jeoloji Konseyi Toplantısında alacak. Arthur Holmes kimdir? Prof. Arthur Holmes (14 Ocak 1890 &#8211; 20 Eylül 1965), jeolojinin anlaşılmasında önemli katkısı olan İngiliz bir yerbilimcisiydi. Minerallerin radyometrik olarak tarihlendirilmesine öncülük etti ve levha tektoniğinin dünyada kabul görmesine katkı sağladı. Holmes, yer küre katmanlarının tarihini açıklamayı başardığı için yeni bir bilim dalının da öncüsü kabul edildi. Yerküredeki olay ve oluşumların zamansal sıralamasını yapan ve kayaçların yaşını saptayan bilim dalı jeokronolojinin babası olarak anıldı.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yerkure/prof-dr-celal-sengore-arthur-holmes-madalyasi">Prof. Dr. Celal Şengör’e Arthur Holmes Madalyası</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Avrupa Yerbilimleri Birliği (European Geosciences Union, kısaca EGU), Prof. Dr. Celal Şengör’ü 2018 Arthur Holmes Madalyasına layık gördü. Ödül, EGU&#8217;nun web sitesinde ilan edildi.</p>
<p>Madalya, adını dünyanın yaşının tespit edilmesine öncülük eden İngiliz jeolog Arthur Holmes&#8217;ten alıyor. Arthur Holmes madalyası her yıl jeoloji alanına yapılan üstün katkılar değerlendirilerek, kalıcı çalışmalar yapmış yerbilimleri önderlerine veriliyor. Prof. Dr. Celal Şengör, ömür boyu yaptığı çalışmaların sonucunda bu ödüle layık görüldü. Celal Şengör’e madalyası, Nisan 2018’de Viyana’da yapılacak olan Avrupa Yerbilimleri Birliği Genel Kurul Toplantısında takdim edilecek.</p>
<p>Şengör geçtiğimiz temmuz ayında da 2017 Mary C. Rabbit Ödülünün sahibi olmuştu. Amerikan Jeoloji Konseyinin (Geological Society of America, kısaca GSA) belirlediği ödül, jeoloji bilimleri tarihi ve felsefesinin anlaşılmasına önemli katkı yapanlara veriliyor. Şengör, Mary C. Rabbit ödülünü, 2 hafta sonra Seattle&#8217;da düzenlenecek olan Amerikan Jeoloji Konseyi Toplantısında alacak.</p>
<p><strong>Arthur Holmes kimdir?</strong></p>
<p>Prof. Arthur Holmes (14 Ocak 1890 &#8211; 20 Eylül 1965), jeolojinin anlaşılmasında önemli katkısı olan İngiliz bir yerbilimcisiydi. Minerallerin radyometrik olarak tarihlendirilmesine öncülük etti ve levha tektoniğinin dünyada kabul görmesine katkı sağladı.</p>
<p>Holmes, yer küre katmanlarının tarihini açıklamayı başardığı için yeni bir bilim dalının da öncüsü kabul edildi. Yerküredeki olay ve oluşumların zamansal sıralamasını yapan ve kayaçların yaşını saptayan bilim dalı jeokronolojinin babası olarak anıldı.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/yerkure/prof-dr-celal-sengore-arthur-holmes-madalyasi">Prof. Dr. Celal Şengör’e Arthur Holmes Madalyası</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">8032</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Kuzey Kore ve hidrojen bombası: Nükleer patlatmalar ve deprem ilişkisi</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/kuzey-kore-hidrojen-bombasi-nukleer-patlatmalar-deprem-iliskisi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 05 Sep 2017 09:14:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[hidrojen bombası]]></category>
		<category><![CDATA[jeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[kuzey kore]]></category>
		<category><![CDATA[nükleer]]></category>
		<category><![CDATA[nükleer patlama]]></category>
		<category><![CDATA[sismik dalga]]></category>
		<category><![CDATA[tektonik deprem]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=7616</guid>

					<description><![CDATA[<p>Depremler ile nükleer patlamaların fiziksel mekanizmaları farklıdır. Nükleer patlatmanın yarattığı hareket ve sismik dalga karakterinin ancak %20-30’u doğal deprem (tektonik deprem) karakterine sahiptir. Deprem bilimciler bu farklara ait parametreleri kullanarak deprem-nükleer patlatma ayrımını oldukça uzaktan alınmış dalga kayıtlardan yapabilmektedirler. Deprem büyüklüğü ile o büyüklüğe eşdeğer sismik enerjiyi yaratabilecek TNT eşdeğeri dinamit-nükleer patlama gücü arasındaki sayısal ilişkiye örnek vermek gerekirse örneğin II. Dünya Savaşı’nda ABD’nin Hiroşima’ya attığı 10.000 ton TNT eşdeğeri atom bombasının enerjisi ortalama 5.5 büyüklüğündeki bir depremin sismik enerjisine eşdeğerdir. Bir ton TNT 4.2&#215;109 Joule enerji yayar. 7.0 büyüklüğünde bir depremin sismik enerjisine eşdeğer bir atom bombası ise ortalama 475.000 ton TNT karşılığı bir büyüklüktedir. Dünyamızı saran deprem kayıt istasyonları ile günümüzde dünyanın herhangi bir yerinde 3.5 büyüklüğündeki depreme eşdeğer dinamit ve nükleer patlamalar izlenebilmektedir. Depremi tetikleme nedenleri Büyük nükleer patlamalar iki farklı nedenle deprem tetikleyebilmektedir. Birinci neden, nükleer patlatmanın yarattığı büyük yeraltı boşluğunun patlamadan sonra çökmesi ile oluşan tetiklenmiş depremdir. İkinci neden ise patlatmanın bölgede bulunan fayların üzerinde var olan doğal tektonik gerilmeleri etkileyip fayları zamanından önce harekete geçirerek deprem tetiklemesidir. Son Kuzey Kore denemesini saymazsak 1945 yılından bu yana sekiz ülkede ortalama 2.000 kez nükleer deneme patlatması yapılmıştır. Bunlardan 1.352 tanesi yer altındadır. Bu nükleer denemelerin 21 tanesi ABD’de, 1 tanesi ise Rusya’da olmak üzere 22 nükleer denemede tetiklenmiş depremsellik oluşmuştur. ABD Nevada nükleer deneme sahasındaki 16 denemeden 10 tanesi tetiklenmiş depremsellik yaratmıştır (1). Tetiklenen depremlerin büyüklükleri nükleer patlatmanın büyüklüğünden daha küçük olmuştur. Nevada’da yapılan nükleer testlerden sonra tetiklenmiş depremler 10 ile 70 gün sonrasında olmakta, derinlikleri 5 km’den daha az ve uzaklıkları patlatma noktasından 15 km’den daha yakında bulunmaktadır (2). 1971’de ABD Amchitka Adası’nda 5 megatonluk gücüyle en büyük nükleer deneme olan Cannikin patlatması yapıldı. Bu patlatmanın gücü Hiroşima’ya atılan bombanın 400 katıdır. Cannikin nükleer denemesi, cisim dalgası ölçeğinde 7.0, yüzey dalgası ölçeğinde 5.7 büyüklüğünde bir depreme karşılık gelen sismik enerji yaymıştır. Patlatma sırasında yeryüzü 6 metre yükselmiş ve daha sonra faylanarak çökmüş ve alan büyük bir göle dönüşmüştür. Bu çökme sırasında cisim dalgası ölçeğinde 4.9 büyüklüğünde bir deprem tetiklenmiştir (3). Bu deprem bugüne kadar nükleer denemelerde tetiklenen en büyük deprem olmuştur. Nükleer patlatmanın yakınındaki bir fayı hareket ettirerek cisim dalgası ölçeğinde 4.8 büyüklüğünde depreme neden olduğu örnek ise 1973 yılında Rusya’da Novaya Zemlya’daki nükleer denemedir. Kuzey Kore hidrojen bomba denemesi ve deprem Kuzey Kore 3 Eylül 2017 tarihinde uluslararası saatle sabah 03:30:01.9’da Sungjibaegam bölgesinde yeraltında büyük bir hidrojen bombası patlattı. Bu patlatmanın ajanslara geçen büyüklüğü 6.3 olup büyüklük cisim dalgası ölçeğidir. ABD Jeolojik Araştırmalar Dairesi tarafından nükleer deneme için verilen yüzey dalgası büyüklüğü 5.0, sismik moment büyüklüğü ise 5.2 dir (4). Avrupa-Akdeniz Deprem Merkezi ise bu depremin moment büyüklüğünü 4.9 olarak bildirmiştir (5). Kuzey Kore’nin bu son hidrojen bombası denemesinde patlatmadan tam 8.5 dakika sonra yerel büyüklük ölçeğinde 4.1 büyüklüğünde tetiklenmiş bir deprem oluşmuştur. ABD Jeolojik Araştırmalar Dairesi bu depremin mekanizmasını yerin altında oluşan boşluğun çökmesi (collapse) olarak tanımlamıştır. Mevcut bilgilere göre karşılaştırma yaparsak, 1971’de ABD’de Amchitka Adası’nda yapılan 5 megatonluk Cannikin nükleer denemesinin yarattığı benzeri bir tetiklenmiş deprem olayı yaşanmıştır. Kuzey Kore’nin bu son nükleer denemesi ile tetiklenen depremin büyüklüğü ABD Cannikin patlatmasının tetiklediği deprem büyüklüğüne yaklaşmış olmakla birlikte cisim dalgası ölçeğinde 4.9 büyüklüğü aşılmamıştır. Prof. Dr. Haluk Eyidoğan / İTÜ Jeofizik Mühendisliği Bölümü E. Öğretim Üyesi Kaynaklar: (1) Boucher, G., A. Ryall, and A. E. Jones, 1969. Earthquakes associated with underground nuclear explosions, J. Geophys. Res., 74, 3808-3820. (2) Hamilton, R. M., B. E. Smith, F. G. Fischer, and P. J. Papanek, 1972. Earthquakes caused by underground nuclear explosions on Pahute Mesa, Nevada Test Site, Bull. seismol. Soc. Am., 62, 1319-1341. (3) Wilson, M. P., Foulger, G. R., Gluyas, J. G., Davies, R. J., &#38; Julian, B. R., 2017. The Human-Induced Earthquake Database, HiQuake. Department of Earth Sciences, Durham University, UK. Dataset. http://inducedearthquakes.org/reports/ (4) https://earthquake.usgs.gov/earthquakes/eventpage/us2000aert#executive (5) https://www.emsc-csem.org/Images/EVID/61/615/615560/615560.MT.jpg</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/kuzey-kore-hidrojen-bombasi-nukleer-patlatmalar-deprem-iliskisi">Kuzey Kore ve hidrojen bombası: Nükleer patlatmalar ve deprem ilişkisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Depremler ile nükleer patlamaların fiziksel mekanizmaları farklıdır. Nükleer patlatmanın yarattığı hareket ve sismik dalga karakterinin ancak %20-30’u doğal deprem (tektonik deprem) karakterine sahiptir. Deprem bilimciler bu farklara ait parametreleri kullanarak deprem-nükleer patlatma ayrımını oldukça uzaktan alınmış dalga kayıtlardan yapabilmektedirler.</p>
<p>Deprem büyüklüğü ile o büyüklüğe eşdeğer sismik enerjiyi yaratabilecek TNT eşdeğeri dinamit-nükleer patlama gücü arasındaki sayısal ilişkiye örnek vermek gerekirse örneğin II. Dünya Savaşı’nda ABD’nin Hiroşima’ya attığı 10.000 ton TNT eşdeğeri atom bombasının enerjisi ortalama 5.5 büyüklüğündeki bir depremin sismik enerjisine eşdeğerdir. Bir ton TNT 4.2&#215;10<sup>9</sup> Joule enerji yayar. 7.0 büyüklüğünde bir depremin sismik enerjisine eşdeğer bir atom bombası ise ortalama 475.000 ton TNT karşılığı bir büyüklüktedir. Dünyamızı saran deprem kayıt istasyonları ile günümüzde dünyanın herhangi bir yerinde 3.5 büyüklüğündeki depreme eşdeğer dinamit ve nükleer patlamalar izlenebilmektedir.</p>
<p><strong>Depremi tetikleme nedenleri</strong></p>
<p>Büyük nükleer patlamalar iki farklı nedenle deprem tetikleyebilmektedir. Birinci neden, nükleer patlatmanın yarattığı büyük yeraltı boşluğunun patlamadan sonra çökmesi ile oluşan tetiklenmiş depremdir. İkinci neden ise patlatmanın bölgede bulunan fayların üzerinde var olan doğal tektonik gerilmeleri etkileyip fayları zamanından önce harekete geçirerek deprem tetiklemesidir.</p>
<p>Son Kuzey Kore denemesini saymazsak 1945 yılından bu yana sekiz ülkede ortalama 2.000 kez nükleer deneme patlatması yapılmıştır. Bunlardan 1.352 tanesi yer altındadır. Bu nükleer denemelerin 21 tanesi ABD’de, 1 tanesi ise Rusya’da olmak üzere 22 nükleer denemede tetiklenmiş depremsellik oluşmuştur. ABD Nevada nükleer deneme sahasındaki 16 denemeden 10 tanesi tetiklenmiş depremsellik yaratmıştır (1). Tetiklenen depremlerin büyüklükleri nükleer patlatmanın büyüklüğünden daha küçük olmuştur. Nevada’da yapılan nükleer testlerden sonra tetiklenmiş depremler 10 ile 70 gün sonrasında olmakta, derinlikleri 5 km’den daha az ve uzaklıkları patlatma noktasından 15 km’den daha yakında bulunmaktadır (2).</p>
<p>1971’de ABD Amchitka Adası’nda 5 megatonluk gücüyle en büyük nükleer deneme olan Cannikin patlatması yapıldı. Bu patlatmanın gücü Hiroşima’ya atılan bombanın 400 katıdır. Cannikin nükleer denemesi, cisim dalgası ölçeğinde 7.0, yüzey dalgası ölçeğinde 5.7 büyüklüğünde bir depreme karşılık gelen sismik enerji yaymıştır. Patlatma sırasında yeryüzü 6 metre yükselmiş ve daha sonra faylanarak çökmüş ve alan büyük bir göle dönüşmüştür. Bu çökme sırasında cisim dalgası ölçeğinde 4.9 büyüklüğünde bir deprem tetiklenmiştir (3). Bu deprem bugüne kadar nükleer denemelerde tetiklenen en büyük deprem olmuştur. Nükleer patlatmanın yakınındaki bir fayı hareket ettirerek cisim dalgası ölçeğinde 4.8 büyüklüğünde depreme neden olduğu örnek ise 1973 yılında Rusya’da Novaya Zemlya’daki nükleer denemedir.</p>
<p><strong>Kuzey Kore hidrojen bomba denemesi ve deprem</strong></p>
<p>Kuzey Kore 3 Eylül 2017 tarihinde uluslararası saatle sabah 03:30:01.9’da Sungjibaegam bölgesinde yeraltında büyük bir hidrojen bombası patlattı. Bu patlatmanın ajanslara geçen büyüklüğü 6.3 olup büyüklük cisim dalgası ölçeğidir. ABD Jeolojik Araştırmalar Dairesi tarafından nükleer deneme için verilen yüzey dalgası büyüklüğü 5.0, sismik moment büyüklüğü ise 5.2 dir (4). Avrupa-Akdeniz Deprem Merkezi ise bu depremin moment büyüklüğünü 4.9 olarak bildirmiştir (5). Kuzey Kore’nin bu son hidrojen bombası denemesinde patlatmadan tam 8.5 dakika sonra yerel büyüklük ölçeğinde 4.1 büyüklüğünde tetiklenmiş bir deprem oluşmuştur. ABD Jeolojik Araştırmalar Dairesi bu depremin mekanizmasını yerin altında oluşan boşluğun çökmesi (collapse) olarak tanımlamıştır.</p>
<p>Mevcut bilgilere göre karşılaştırma yaparsak, 1971’de ABD’de Amchitka Adası’nda yapılan 5 megatonluk Cannikin nükleer denemesinin yarattığı benzeri bir tetiklenmiş deprem olayı yaşanmıştır. Kuzey Kore’nin bu son nükleer denemesi ile tetiklenen depremin büyüklüğü ABD Cannikin patlatmasının tetiklediği deprem büyüklüğüne yaklaşmış olmakla birlikte cisim dalgası ölçeğinde 4.9 büyüklüğü aşılmamıştır.</p>
<p><strong>Prof. Dr. Haluk Eyidoğan / İTÜ Jeofizik Mühendisliği Bölümü E. Öğretim Üyesi</strong></p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<p>(1) Boucher, G., A. Ryall, and A. E. Jones, 1969. Earthquakes associated with underground nuclear explosions, J. Geophys. Res., 74, 3808-3820.<br />
(2) Hamilton, R. M., B. E. Smith, F. G. Fischer, and P. J. Papanek, 1972. Earthquakes caused by underground nuclear explosions on Pahute Mesa, Nevada Test Site, Bull. seismol. Soc. Am., 62, 1319-1341.<br />
(3) Wilson, M. P., Foulger, G. R., Gluyas, J. G., Davies, R. J., &amp; Julian, B. R., 2017. The Human-Induced Earthquake Database, HiQuake. Department of Earth Sciences, Durham University, UK. Dataset. <a href="http://inducedearthquakes.org/reports/">http://inducedearthquakes.org/reports/</a><br />
(4) <a href="https://earthquake.usgs.gov/earthquakes/eventpage/us2000aert#executive">https://earthquake.usgs.gov/earthquakes/eventpage/us2000aert#executive</a><br />
(5) <a href="https://www.emsc-csem.org/Images/EVID/61/615/615560/615560.MT.jpg">https://www.emsc-csem.org/Images/EVID/61/615/615560/615560.MT.jpg</a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/kuzey-kore-hidrojen-bombasi-nukleer-patlatmalar-deprem-iliskisi">Kuzey Kore ve hidrojen bombası: Nükleer patlatmalar ve deprem ilişkisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">7616</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Denizde meydana gelen depremler ülkemiz kıyı alanlarını tehdit etmeye devam ediyor</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/denizde-meydana-gelen-depremler-ulkemiz-kiyi-alanlarini-tehdit-etmeye-devam-ediyor</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 22 Jul 2017 12:49:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gezegenimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[afad]]></category>
		<category><![CDATA[Amerikan Jeolojik Araştırma Merkezi]]></category>
		<category><![CDATA[bodrum]]></category>
		<category><![CDATA[dalga]]></category>
		<category><![CDATA[deniz]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[ege denizi]]></category>
		<category><![CDATA[fay hattı]]></category>
		<category><![CDATA[gökova körfezi]]></category>
		<category><![CDATA[harita]]></category>
		<category><![CDATA[hasar]]></category>
		<category><![CDATA[jeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[jeoloji mühendisi]]></category>
		<category><![CDATA[jeoteknik]]></category>
		<category><![CDATA[kandilli rasathanesi]]></category>
		<category><![CDATA[kıyı]]></category>
		<category><![CDATA[kıyı alanları]]></category>
		<category><![CDATA[kos]]></category>
		<category><![CDATA[önlem]]></category>
		<category><![CDATA[parametre]]></category>
		<category><![CDATA[tehdit]]></category>
		<category><![CDATA[TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası]]></category>
		<category><![CDATA[tsunami]]></category>
		<category><![CDATA[USGS]]></category>
		<category><![CDATA[yerleşim birimleri]]></category>
		<category><![CDATA[yunanistan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=7264</guid>

					<description><![CDATA[<p>TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası, Bodrum&#8217;a 10 km. açıkta denizde meydana gelen deprem ile ilgili bir uyarı yazısı yayımladı. Deniz içi aktif fayların oluşturacağı depremler ve tsunaminin, kıyı alanlarımızda bulunan yerleşim birimlerini ve tesisleri tehdit ettiğini belirten Oda, alınması gereken önlemlere dikkat çekti. 21 Temmuz Bodrum depremi Gökova Körfezi içinde Bodrum İlçesi Bitez mahallesine yaklaşık 10 km. kadar uzaklıkta denizde meydana gelen deprem, 6 şiddetindeydi (çok güçlü hissedilir) ve yaklaşık 11 sn. sürmüştü. 21 Temmuz gecesi saat 01.31&#8217;de meydana gelen deprem, AFAD verilerine göre büyüklüğü Mw: 6.5, derinliği 7.8 km., Kandilli Rasathanesi verilerine göre Mw: 6.6 büyüklüğünde ve odak derinliği yaklaşık 5 km. civarında, Amerikan Jeolojik Araştırma Merkezi (USGS) tarafından ise Mw: 6.7 olarak bildirildi. Büyüklüğü 4&#8217;ten fazla olan onlarca artçı deprem de kaydedilmeye devam ediyor. Yine AFAD Başkanlığı verilerine göre depremde kaydedilen maksimum ivme değeri deprem merkez üssüne en yakın uzaklıktaki (10 km uzaklıkta) Bodrum kuvvetli yer hareketi istasyonunda K-G yönlü bileşende 158 gal olarak ölçüldü. Depremin, normal fay karakterinde Gökova fayının deniz içinde yer alan ve yaklaşık 20-25km uzunluğundaki bir segmentinin kırılması ile meydana geldiği düşünülüyor. TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası, sığ odaklı bu depremin, Muğla ili ve ilçeleri başta olmak üzere tüm Güney Batı Ege&#8217;de hissedildiğini, artçı depremlerin ise birkaç ay daha devam edebileceğini öngörüyor. Tsunami oluştu Kandilli Rasathanesi verilerine göre deprem sonucunda liman içinde yaklaşık 13 cm. yüksekliğinde tsunami dalgaları oluştu ve bu dalgalar kıyıdan karaya doğru onlarca metre ilerledi. Tsunami dalgalarının daha yüksek olarak görüldüğü yerlerde ise, araçlar suyla beraber sürüklendi. Ege Denizi&#8217;ndeki Girit Yayı-Kıbrıs Yayı bölgesinde Afrika plakasının kuzeye doğru hareketi sonucunda geçmişte şiddetli depremlerin meydana geldiği ve bu depremlerin de ciddi hasarlara yol açan tsunamiler oluşturduğu biliniyor. Zemini kaya Bodrum ve çevresinde yer alan yerleşim birimlerinin çoğunluğunun kaya nitelikli sağlam zemin birimleri üstüne oturması, yapıların çoğunlukla düşük katlı (iki katlı) olarak inşa edilmesi ve oluşan yer ivmesi değerinin (158 gal) düşük olması, hasarın minimum seviyede kalmasını sağlayan nedenler arasında gösteriliyor. Aynı deprem, Yunanistan&#8217;ın Kos adasında iki kişinin ölümüne ve önemli hasara yol açtı. 8000 km.&#8217;yi aşan kıyı alanına sahip olan ülkemizde, çok sayıda yerleşim birimi başta olmak üzere, enerji alanındaki stratejik tesislerimiz, limanlar, turistik tesislerin çoğunluğu kıyı alanlarımızda yer alıyor. Kıyı alanlarındaki zayıf zemin özelliklerine sahip yerleşim birimlerinin tsunamiden etkileneceğine dikkat çeken Oda, bir an önce çalışmalara başlanması gerektiğini hatırlattı. Alınması gereken önlemler Yerleşim yerlerinin belirlenmesinde zeminin jeolojik parametrelerinin önemi ve yapıların mühendislik hizmeti alması, deprem hasarlarının en aza indirilmesinde en önemli faktörlerden biri. Bunun için jeolojik jeoteknik birimlerin oluşturulması ve kıyılarda yer alan yerel yönetimlerin, jeoloji mühendislerinin koordinesinde tsunami planları yaparak depreme hazırlanması gerekiyor. Başta Başbakanlık AFAD Başkanlığı ile MTA Genel Müdürlüğü olmak üzere, tüm sorumlu kurumlar tarafından, bir plan çerçevesinde, deniz içi aktif fayları konusunda araştırma başlatılması ve araştırma sonucuna göre deniz içi aktif fayların haritalandırılması gerekiyor. Bu harita baz alınarak kıyı alanlarındaki yerleşim birimleri, tesisler ve yapılacak yatırımların, hızla gözden geçirilmesi gerekiyor. Kaynak: http://www.jmo.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=9922&#38;tipi=17&#38;sube=0#.WXNC5hTg1SU</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/denizde-meydana-gelen-depremler-ulkemiz-kiyi-alanlarini-tehdit-etmeye-devam-ediyor">Denizde meydana gelen depremler ülkemiz kıyı alanlarını tehdit etmeye devam ediyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span class="s1">TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası, Bodrum&#8217;a 10 km. açıkta denizde meydana gelen deprem ile ilgili bir uyarı yazısı yayımladı.</span></p>
<p><span class="s1">Deniz içi aktif fayların oluşturacağı depremler ve tsunaminin, kıyı alanlarımızda bulunan yerleşim birimlerini ve tesisleri tehdit ettiğini belirten Oda, alınması gereken önlemlere dikkat çekti.</span></p>
<p><strong>21 Temmuz Bodrum depremi</strong></p>
<p><span class="s1">Gökova Körfezi içinde Bodrum İlçesi Bitez mahallesine yaklaşık 10 km. kadar uzaklıkta denizde meydana gelen deprem, 6 şiddetindeydi (çok güçlü hissedilir) ve yaklaşık 11 sn. sürmüştü.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">21 Temmuz gecesi saat 01.31&#8217;de meydana gelen deprem, AFAD </span><span class="s1">verilerine göre büyüklüğü Mw: 6.5, derinliği 7.8 km., Kandilli Rasathanesi verilerine göre Mw: 6.6 büyüklüğünde ve odak derinliği yaklaşık 5 km. civarında, </span><span class="s1">Amerikan Jeolojik Araştırma Merkezi (USGS) tarafından ise Mw: 6.7 olarak bildirildi. Büyüklüğü 4&#8217;ten fazla olan onlarca artçı deprem de kaydedilmeye devam ediyor.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-7268  alignright" src="http://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/07/hrt.jpg" alt="" width="416" height="257" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/07/hrt.jpg 638w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/07/hrt-300x186.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 416px) 100vw, 416px" /></p>
<p class="p1"><span class="s1">Yine AFAD Başkanlığı verilerine göre depremde kaydedilen maksimum ivme değeri deprem merkez üssüne en yakın uzaklıktaki (10 km uzaklıkta) Bodrum kuvvetli yer hareketi istasyonunda K-G yönlü bileşende 158 gal olarak ölçüldü.</span></p>
<p><span class="s1">Depremin, normal fay karakterinde Gökova fayının deniz içinde yer alan ve yaklaşık 20-25km uzunluğundaki bir segmentinin kırılması ile meydana geldiği düşünülüyor.</span></p>
<p><span class="s1">TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası, sığ odaklı bu depremin, Muğla ili ve ilçeleri başta olmak üzere tüm Güney Batı Ege&#8217;de hissedildiğini, </span><span class="s1">a</span>rtçı depremlerin ise birkaç ay daha devam edebileceğini öngörüyor.</p>
<p><strong>Tsunami oluştu</strong></p>
<p class="p1"><span class="s1">Kandilli Rasathanesi verilerine göre deprem sonucunda liman içinde yaklaşık <strong>13 cm. yüksekliğinde tsunami dalgaları</strong> oluştu ve bu dalgalar kıyıdan karaya doğru onlarca metre ilerledi. Tsunami dalgalarının daha yüksek olarak görüldüğü yerlerde ise, araçlar suyla beraber sürüklendi.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Ege Denizi&#8217;ndeki Girit Yayı-Kıbrıs Yayı bölgesinde Afrika plakasının kuzeye doğru hareketi sonucunda geçmişte şiddetli depremlerin meydana geldiği ve bu depremlerin de ciddi hasarlara yol açan tsunamiler oluşturduğu biliniyor.</span></p>
<p><strong>Zemini kaya</strong></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bodrum ve çevresinde yer alan yerleşim birimlerinin çoğunluğunun kaya nitelikli sağlam zemin birimleri üstüne oturması, yapıların çoğunlukla düşük katlı (iki katlı) olarak inşa edilmesi ve oluşan yer ivmesi değerinin (158 gal) düşük olması, hasarın minimum seviyede kalmasını sağlayan nedenler arasında gösteriliyor. Aynı deprem, Yunanistan&#8217;ın Kos adasında iki kişinin ölümüne ve önemli hasara yol açtı.</span></p>
<p><span class="s1">8000 km.&#8217;yi aşan kıyı alanına sahip olan ülkemizde, çok sayıda yerleşim birimi başta olmak üzere, enerji alanındaki stratejik tesislerimiz, limanlar, turistik tesislerin çoğunluğu kıyı alanlarımızda yer alıyor.</span></p>
<p>Kıyı alanlarındaki zayıf zemin özelliklerine sahip yerleşim birimlerinin tsunamiden etkileneceğine dikkat çeken Oda, bir an önce çalışmalara başlanması gerektiğini hatırlattı.</p>
<p><strong>Alınması gereken önlemler</strong></p>
<p class="p1"><span class="s1">Yerleşim yerlerinin belirlenmesinde zeminin jeolojik parametrelerinin önemi ve yapıların mühendislik hizmeti alması, deprem hasarlarının en aza indirilmesinde en önemli faktörlerden biri.</span></p>
<p><span class="s1">Bunun için jeolojik jeoteknik birimlerin oluşturulması ve k</span><span class="s1">ıyılarda yer alan yerel yönetimlerin, jeoloji mühendislerinin koordinesinde tsunami planları yaparak depreme hazırlanması gerekiyor.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Başta Başbakanlık AFAD Başkanlığı ile MTA Genel Müdürlüğü olmak üzere, tüm sorumlu kurumlar tarafından, bir plan çerçevesinde, deniz içi aktif fayları konusunda araştırma başlatılması ve araştırma sonucuna göre </span><span class="s1">deniz içi aktif fayların haritalandırılması gerekiyor.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bu harita baz alınarak kıyı alanlarındaki yerleşim birimleri, tesisler ve yapılacak yatırımların, hızla gözden geçirilmesi gerekiyor.</span></p>
<p><strong>Kaynak: <a href="http://www.jmo.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=9922&amp;tipi=17&amp;sube=0#.WXNC5hTg1SU">http://www.jmo.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=9922&amp;tipi=17&amp;sube=0#.WXNC5hTg1SU</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/denizde-meydana-gelen-depremler-ulkemiz-kiyi-alanlarini-tehdit-etmeye-devam-ediyor">Denizde meydana gelen depremler ülkemiz kıyı alanlarını tehdit etmeye devam ediyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">7264</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
