obezite arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/obezite Türkiye'nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı Tue, 26 May 2026 09:09:59 +0000 tr hourly 1 Zayıflama İğneleri: Yeni nesil trend mi? Büyük bir risk mi? https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/zayiflama-igneleri-yeni-nesil-trend-mi-buyuk-bir-risk-mi https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/zayiflama-igneleri-yeni-nesil-trend-mi-buyuk-bir-risk-mi?noamp=mobile#respond Tue, 26 May 2026 09:09:59 +0000 https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=33733 Zayıflama iğneleri son dönemin en çok konuşulan sağlık konularından biri haline geldi! Peki, bu iğneler gerçekten nasıl çalışıyor? Diyabetin tedavisi için geliştirilen bu ilaçlar neden bir anda gündeme geldi? Herkese Bilim Teknoloji’nin bu bölümünde, Özlem Yüzak ve Prof. Dr. Zeliha Özer, konuyu tüm yönleriyle tartışıyor. Sağlıklı yaşamın şifreleri ve çok daha fazlasını HBT YouTube kanalımızdan izleyebilirsiniz.

Zayıflama İğneleri: Yeni nesil trend mi? Büyük bir risk mi? yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
Zayıflama iğneleri son dönemin en çok konuşulan sağlık konularından biri haline geldi! Peki, bu iğneler gerçekten nasıl çalışıyor?

Diyabetin tedavisi için geliştirilen bu ilaçlar neden bir anda gündeme geldi? Herkese Bilim Teknoloji’nin bu bölümünde, Özlem Yüzak ve Prof. Dr. Zeliha Özer, konuyu tüm yönleriyle tartışıyor.

Sağlıklı yaşamın şifreleri ve çok daha fazlasını HBT YouTube kanalımızdan izleyebilirsiniz.

Zayıflama İğneleri: Yeni nesil trend mi? Büyük bir risk mi? yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
https://www.herkesebilimteknoloji.com/slider/zayiflama-igneleri-yeni-nesil-trend-mi-buyuk-bir-risk-mi/feed 0 33733
Yüksek tuz tüketimi, obezite riskini en az 3 kat artırıyor https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/yuksek-tuz-tuketimi-obezite-riskini-en-az-3-kat-artiriyor Fri, 18 Apr 2025 09:59:37 +0000 https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=32320 Genel obezite, vücut kitle indeksi (VKİ) kullanılarak değerlendiriliyor. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) de obeziteyi “30 kg/m² ve daha yüksek VKİ” olarak tanımlıyor. Öte yandan karın ve iç organların etrafında aşırı yağ birikmesini ifade eden abdominal obezite, bel çevresinin genişlemesiyle sonuçlanıyor. Bu tür obezite, kardiyovasküler hastalık riskinin artmasıyla bağlantılı olduğu için büyük bir endişe kaynağı… Buna bağlı olarak tuz tüketimi ile obezite riski arasında “pozitif bir ilişki” olduğunu destekleyen kanıtlar artıyor. Tuz tüketimi, idrardaki tuz konsantrasyonu ve hem genel hem de abdominal obezite arasındaki ilişkiyi inceleyen Helsinki Sağlık ve Refah Enstitüsü’nden Annika Santalahti ve meslektaşları, tuz tüketimi ile obezite riski arasındaki güçlü bağlantıyı gözler önüne seriyor. Dünya Sağlık Örgütü önerisi günde 5 gram 11-14 Mayıs’ta İspanya’nın Malaga kentinde gerçekleşecek olan Avrupa Obezite Kongresi’nde (ECO 2025) sunulacak olan verilere göre, yüksek oranda tuz tüketen (en yüksek dörtte birlik kısımdaki) kadınların genel obeziteye sahip olma olasılıkları, en düşük dörtte birlik kısımdaki kadınlara, yani düşük tuz tüketimi yapan kadınlara kıyasla 4,3 kat daha fazla. Fazla tuz tüketen kadınların abdominal obeziteye sahip olma olasılıkları ise az tüketenlere göre 3,4 kat daha yüksek. En yüksek çeyrekte bulunan erkeklerin genel obeziteye sahip olma olasılığı da en düşük çeyrekteki erkeklere göre 6 kat daha fazla olurken, abdominal obeziteye sahip olma olasılıklarının da 4,7 kat daha fazla olduğu görülüyor. Araştırma kapsamında erkekler ve kadınlar için, en yüksek çeyrekteki tuz alım seviyesi, en düşük çeyrektekilere göre 2,3 kat daha yüksek olarak kaydedilmiş durumda. “Gıda endüstrisi ile sağlık uzmanları iş birliği yapmalı” Genel inanışın aksine yüksek tuz alımının sağlıksız yiyeceklerden değil, sıradan günlük yiyeceklerden kaynaklandığını söyleyen yazarlar, tuzun çoğunun da işlenmiş et ürünlerinden, ekmekten ve süt ürünlerinden (özellikle peynirden) geldiğini belirtiyor. “Yüksek tuz tüketimi sorunu, yalnızca bireysel düzeyde ele alınamaz, nüfus düzeyinde değişiklikler gerekli,” diye belirten araştırmacılar, sağlık uzmanları ile gıda endüstrisini iş birliği yapmaya çağırıyor. Dünya Sağlık Örgütü, günlük kişi başı tuz tüketiminin 5 gramın altında olmasını öneriyor. Bu da tepeleme bir çay kaşığına karşılık geliyor. Kaynak

Yüksek tuz tüketimi, obezite riskini en az 3 kat artırıyor yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
Genel obezite, vücut kitle indeksi (VKİ) kullanılarak değerlendiriliyor. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) de obeziteyi “30 kg/m² ve daha yüksek VKİ” olarak tanımlıyor.

Öte yandan karın ve iç organların etrafında aşırı yağ birikmesini ifade eden abdominal obezite, bel çevresinin genişlemesiyle sonuçlanıyor. Bu tür obezite, kardiyovasküler hastalık riskinin artmasıyla bağlantılı olduğu için büyük bir endişe kaynağı…

Buna bağlı olarak tuz tüketimi ile obezite riski arasında “pozitif bir ilişki” olduğunu destekleyen kanıtlar artıyor.

Tuz tüketimi, idrardaki tuz konsantrasyonu ve hem genel hem de abdominal obezite arasındaki ilişkiyi inceleyen Helsinki Sağlık ve Refah Enstitüsü’nden Annika Santalahti ve meslektaşları, tuz tüketimi ile obezite riski arasındaki güçlü bağlantıyı gözler önüne seriyor.

Dünya Sağlık Örgütü önerisi günde 5 gram

11-14 Mayıs’ta İspanya’nın Malaga kentinde gerçekleşecek olan Avrupa Obezite Kongresi’nde (ECO 2025) sunulacak olan verilere göre, yüksek oranda tuz tüketen (en yüksek dörtte birlik kısımdaki) kadınların genel obeziteye sahip olma olasılıkları, en düşük dörtte birlik kısımdaki kadınlara, yani düşük tuz tüketimi yapan kadınlara kıyasla 4,3 kat daha fazla.

Fazla tuz tüketen kadınların abdominal obeziteye sahip olma olasılıkları ise az tüketenlere göre 3,4 kat daha yüksek.

En yüksek çeyrekte bulunan erkeklerin genel obeziteye sahip olma olasılığı da en düşük çeyrekteki erkeklere göre 6 kat daha fazla olurken, abdominal obeziteye sahip olma olasılıklarının da 4,7 kat daha fazla olduğu görülüyor.

Araştırma kapsamında erkekler ve kadınlar için, en yüksek çeyrekteki tuz alım seviyesi, en düşük çeyrektekilere göre 2,3 kat daha yüksek olarak kaydedilmiş durumda.

“Gıda endüstrisi ile sağlık uzmanları iş birliği yapmalı”

Genel inanışın aksine yüksek tuz alımının sağlıksız yiyeceklerden değil, sıradan günlük yiyeceklerden kaynaklandığını söyleyen yazarlar, tuzun çoğunun da işlenmiş et ürünlerinden, ekmekten ve süt ürünlerinden (özellikle peynirden) geldiğini belirtiyor.

“Yüksek tuz tüketimi sorunu, yalnızca bireysel düzeyde ele alınamaz, nüfus düzeyinde değişiklikler gerekli,” diye belirten araştırmacılar, sağlık uzmanları ile gıda endüstrisini iş birliği yapmaya çağırıyor.

Dünya Sağlık Örgütü, günlük kişi başı tuz tüketiminin 5 gramın altında olmasını öneriyor. Bu da tepeleme bir çay kaşığına karşılık geliyor.

Kaynak

Yüksek tuz tüketimi, obezite riskini en az 3 kat artırıyor yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
32320
Nörolojik hastalıklar dünya sağlığı için en büyük tehdit https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ozlem-kayim-yildiz/norolojik-hastaliklar-dunya-sagligi-icin-en-buyuk-tehdit Tue, 25 Mar 2025 16:52:25 +0000 https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=32249 Sinir sistemini etkileyen hastalıklar çeşitlidir ve otizm spektrum bozukluğu gibi nörogelişimsel hastalıkları, Alzheimer hastalığı gibi ileri yaşta ortaya çıkan nörodejeneratif hastalıkları, migren ve gerilim tipi baş ağrısı gibi yaygın baş ağrısı sendromlarını, yenidoğanın statik beyin hasarlarını, epilepsileri, enfeksiyonlara ikincil gelişen patolojik süreçleri ve tüm dünyada en yaygın ölüm nedenleri arasında olan beyin damar hastalıklarını içerir. Hastalıkların küresel halk sağlığı üzerine etkilerini araştıran bugüne dek yapılmış en kapsamlı araştırma olan Küresel Hastalık, Yaralanma ve Risk Faktörleri Çalışması-2021 (Global Burden of Disease, Injuries, and Risk Factors Study, GBD, 2021) verilerine göre nörolojik hastalıkların halk sağlığı üzerine oluşturduğu yük bugüne dek sanılandan çok daha fazla. 1990-2021 yılları arasında 204 ülkenin sağlık verilerinin incelendiği araştırmada sinir sistemi hastalıklarının küresel ölçekte en fazla ölüm ve engellilik yaratan hastalıklar olduğu belirlendi. GBD-2021 verilerine göre 2021 yılında dünya nüfusunun %43’ü yani 3,4 milyar insan nörolojik hastalıklardan birinden etkilendi. Dünya çapında son 31 yılda nörolojik bozukluklar nedeniyle oluşan engellilik, hastalık ve erken ölümlerde %18’lik artış olarak 1990’da 375 milyon yıl olan sağlıklı yaşam yılı kaybı 2021’de 443 milyon yıla yükseldi. Nörolojik hastalıkların halk sağlığı üzerine etkisi, kalp ve damar hastalıklarını geride bıraktı (https://doi.org/10.1016/S1474-4422(24)00038-3). Nörolojik hastalıklar içerisinde halk sağlığı üzerine en fazla olumsuz etkide bulunan ilk 10 hastalık inme yani beyin damar hastalıkları, yenidoğanın beyin hasarı, migren, Alzheimer hastalığı ve diğer demanslar, diyabetik nöropati, menenjit, epilepsi, erken doğumla ilişkili nörolojik bozukluklar, otizm spektrum bozukluğu ve sinir sistemi kanserleriydi. COVID-19’un meydana getirdiği nörolojik bozukluklar ise 2021’de 20. sıradaydı ve 2,48 milyon yıl sağlıklı yaşam yılı kaybına yol açmıştı. En yaygın nörolojik bozukluklar ise gerilim tipi baş ağrısı (2 milyar insan) ve migrendi (1,1 milyar insan). Zaman içerisinde sıklığında en fazla artış görülen hastalık ise diyabetik nöropati idi; 1990-2021 yılları arasında sıklığı üç kattan fazla artış göstermişti, bu durum, küresel olarak diyabet sıklığının artmasına ikincildi. Neden büyük bir tehdit? Nörolojik hastalıkların oluşturduğu halk sağlığı yükündeki bu artışın nedenleri neler? En başta gelen nedenler dünya nüfusunun artışı ve yaşlanması. Ayrıca hava kirliliği, obezite, tütün ürünleri tüketimi, sağlıksız beslenme gibi çevresel ve yaşam stili ile ilişkili risk faktörlerine maruz kalma düzeylerinde de artış söz konusu. Gerçekte, yaşın etkisi ortadan kaldırıldığında nörolojik hastalıklarla ilişkili engellilik ve ölüm oranlarında 1990’dan bu yana yaklaşık üçte bir oranında düşüş söz konusu. Bu düşüşün nedenleri hastalıklara ilişkin farkındalık düzeyinde artış, aşılama, tetanoz (%93 azalma), menenjit (%62 azalma) ve inme (%39 azalma) gibi bazı hastalıklar için küresel önleme politikalarının uygulamaya konmasıdır. Sonuç olarak veriler, nüfusun yaşlanmasının, sinir sistemi hastalıklarındaki artışın esas belirleyicisi olduğuna işaret etmektedir. Nörolojik hastalıklar kaynaklı ölümler ve engelliliklerin %80’den fazlası düşük ve orta gelirli ülkelerde. 2021’de nörolojik hastalıklardan en çok etkilenen coğrafi bölgeler Orta ve Batı Sahraaltı Afrika iken en az etkilenenler ise yüksek gelirli Asya Pasifik ülkeleri ve Avustralya idi. En yoksul ülkelerdeki nörolojik bozuklukların önemli bir kısmını 5 yaş altındakileri etkileyen doğumla ilişkili sorunlar ve enfeksiyon hastalıklarının sinir sistemi üzerine etkileri oluşturuyordu. 2017 yılı itibarıyla dünya ülkelerinin yalnızca dörtte birinde nörolojik hastalıklar için ayrılmış bir bütçe var ve yarısında tanı ve tedaviye yönelik rehberler mevcut. Bu hastalıklarla ilgilenen tıbbi personel sayısı da eşit olmayan bir biçimde dağılmış durumda: Yüksek gelirli ülkeler, düşük ve orta gelirli ülkelerden 70 kat daha fazla nöroloji alanında uzmanlaşmış personele sahip. Korunmaya öncelik verilmeli Birçok nörolojik hastalıkta sağaltıcı, kür sağlayıcı tedaviler mevcut değil. Bu nedenle, bu hastalıklardan korunmaya öncelikli tanınmalı. Neyse ki, inme ve demans gibi hastalıklar için etkili koruyucu yöntemler var. Bu hastalıklar için düzeltilebilir risk faktörlerine odaklanılmalı. Örneğin, en önemlisi hipertansiyon olmak üzere önlenebilir 18 risk faktörüyle mücadele inme nedeniyle oluşan ölüm ve engelliliğin %84’ünü engeller. Kurşuna maruz kalmanın kontrol altına alınması entelektüel engellilik gelişimini %63, açlık kan şekerini normal düzeylere getirmek ise demans yükünü %15 oranında azaltır. Tüm dünyada nörolojik hastalıkların yükü hızlı biçimde artmakta. Nüfusların yaşlanması ve bu artışın devam etmesi halinde önümüzdeki on yıllarda sinir sistemi hastalıklarının halk sağlığı üzerine olumsuz etkisi daha da büyük olacaktır. Bununla birlikte, nörolojik hastalıkları önlemeye yönelik koruyucu stratejiler yeterince uygulanmamakta. Bu hastalıkların büyük ölçüde önlenebilir ancak gelişmeleri halinde kür sağlanamaz olmaları nedeniyle küresel halk sağlığı öncelikleri arasında yer almaları gerekli. Yazı: Özlem Kayım Yıldız * Bu yazı, HBT Dergi’nin 465. sayısında, yazarın köşesinde yayımlanmıştır.

Nörolojik hastalıklar dünya sağlığı için en büyük tehdit yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
Sinir sistemini etkileyen hastalıklar çeşitlidir ve otizm spektrum bozukluğu gibi nörogelişimsel hastalıkları, Alzheimer hastalığı gibi ileri yaşta ortaya çıkan nörodejeneratif hastalıkları, migren ve gerilim tipi baş ağrısı gibi yaygın baş ağrısı sendromlarını, yenidoğanın statik beyin hasarlarını, epilepsileri, enfeksiyonlara ikincil gelişen patolojik süreçleri ve tüm dünyada en yaygın ölüm nedenleri arasında olan beyin damar hastalıklarını içerir.

Hastalıkların küresel halk sağlığı üzerine etkilerini araştıran bugüne dek yapılmış en kapsamlı araştırma olan Küresel Hastalık, Yaralanma ve Risk Faktörleri Çalışması-2021 (Global Burden of Disease, Injuries, and Risk Factors Study, GBD, 2021) verilerine göre nörolojik hastalıkların halk sağlığı üzerine oluşturduğu yük bugüne dek sanılandan çok daha fazla. 1990-2021 yılları arasında 204 ülkenin sağlık verilerinin incelendiği araştırmada sinir sistemi hastalıklarının küresel ölçekte en fazla ölüm ve engellilik yaratan hastalıklar olduğu belirlendi. GBD-2021 verilerine göre 2021 yılında dünya nüfusunun %43’ü yani 3,4 milyar insan nörolojik hastalıklardan birinden etkilendi. Dünya çapında son 31 yılda nörolojik bozukluklar nedeniyle oluşan engellilik, hastalık ve erken ölümlerde %18’lik artış olarak 1990’da 375 milyon yıl olan sağlıklı yaşam yılı kaybı 2021’de 443 milyon yıla yükseldi. Nörolojik hastalıkların halk sağlığı üzerine etkisi, kalp ve damar hastalıklarını geride bıraktı (https://doi.org/10.1016/S1474-4422(24)00038-3).

Nörolojik hastalıklar içerisinde halk sağlığı üzerine en fazla olumsuz etkide bulunan ilk 10 hastalık inme yani beyin damar hastalıkları, yenidoğanın beyin hasarı, migren, Alzheimer hastalığı ve diğer demanslar, diyabetik nöropati, menenjit, epilepsi, erken doğumla ilişkili nörolojik bozukluklar, otizm spektrum bozukluğu ve sinir sistemi kanserleriydi. COVID-19’un meydana getirdiği nörolojik bozukluklar ise 2021’de 20. sıradaydı ve 2,48 milyon yıl sağlıklı yaşam yılı kaybına yol açmıştı. En yaygın nörolojik bozukluklar ise gerilim tipi baş ağrısı (2 milyar insan) ve migrendi (1,1 milyar insan). Zaman içerisinde sıklığında en fazla artış görülen hastalık ise diyabetik nöropati idi; 1990-2021 yılları arasında sıklığı üç kattan fazla artış göstermişti, bu durum, küresel olarak diyabet sıklığının artmasına ikincildi.

Neden büyük bir tehdit?

Nörolojik hastalıkların oluşturduğu halk sağlığı yükündeki bu artışın nedenleri neler? En başta gelen nedenler dünya nüfusunun artışı ve yaşlanması. Ayrıca hava kirliliği, obezite, tütün ürünleri tüketimi, sağlıksız beslenme gibi çevresel ve yaşam stili ile ilişkili risk faktörlerine maruz kalma düzeylerinde de artış söz konusu. Gerçekte, yaşın etkisi ortadan kaldırıldığında nörolojik hastalıklarla ilişkili engellilik ve ölüm oranlarında 1990’dan bu yana yaklaşık üçte bir oranında düşüş söz konusu. Bu düşüşün nedenleri hastalıklara ilişkin farkındalık düzeyinde artış, aşılama, tetanoz (%93 azalma), menenjit (%62 azalma) ve inme (%39 azalma) gibi bazı hastalıklar için küresel önleme politikalarının uygulamaya konmasıdır. Sonuç olarak veriler, nüfusun yaşlanmasının, sinir sistemi hastalıklarındaki artışın esas belirleyicisi olduğuna işaret etmektedir.

Nörolojik hastalıklar kaynaklı ölümler ve engelliliklerin %80’den fazlası düşük ve orta gelirli ülkelerde. 2021’de nörolojik hastalıklardan en çok etkilenen coğrafi bölgeler Orta ve Batı Sahraaltı Afrika iken en az etkilenenler ise yüksek gelirli Asya Pasifik ülkeleri ve Avustralya idi. En yoksul ülkelerdeki nörolojik bozuklukların önemli bir kısmını 5 yaş altındakileri etkileyen doğumla ilişkili sorunlar ve enfeksiyon hastalıklarının sinir sistemi üzerine etkileri oluşturuyordu. 2017 yılı itibarıyla dünya ülkelerinin yalnızca dörtte birinde nörolojik hastalıklar için ayrılmış bir bütçe var ve yarısında tanı ve tedaviye yönelik rehberler mevcut. Bu hastalıklarla ilgilenen tıbbi personel sayısı da eşit olmayan bir biçimde dağılmış durumda: Yüksek gelirli ülkeler, düşük ve orta gelirli ülkelerden 70 kat daha fazla nöroloji alanında uzmanlaşmış personele sahip.

Korunmaya öncelik verilmeli

Birçok nörolojik hastalıkta sağaltıcı, kür sağlayıcı tedaviler mevcut değil. Bu nedenle, bu hastalıklardan korunmaya öncelikli tanınmalı. Neyse ki, inme ve demans gibi hastalıklar için etkili koruyucu yöntemler var. Bu hastalıklar için düzeltilebilir risk faktörlerine odaklanılmalı. Örneğin, en önemlisi hipertansiyon olmak üzere önlenebilir 18 risk faktörüyle mücadele inme nedeniyle oluşan ölüm ve engelliliğin %84’ünü engeller. Kurşuna maruz kalmanın kontrol altına alınması entelektüel engellilik gelişimini %63, açlık kan şekerini normal düzeylere getirmek ise demans yükünü %15 oranında azaltır.

Tüm dünyada nörolojik hastalıkların yükü hızlı biçimde artmakta. Nüfusların yaşlanması ve bu artışın devam etmesi halinde önümüzdeki on yıllarda sinir sistemi hastalıklarının halk sağlığı üzerine olumsuz etkisi daha da büyük olacaktır. Bununla birlikte, nörolojik hastalıkları önlemeye yönelik koruyucu stratejiler yeterince uygulanmamakta. Bu hastalıkların büyük ölçüde önlenebilir ancak gelişmeleri halinde kür sağlanamaz olmaları nedeniyle küresel halk sağlığı öncelikleri arasında yer almaları gerekli.

Yazı: Özlem Kayım Yıldız

* Bu yazı, HBT Dergi’nin 465. sayısında, yazarın köşesinde yayımlanmıştır.

Nörolojik hastalıklar dünya sağlığı için en büyük tehdit yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
32249
Sadece 1 günlük uyku eksikliği bile bağışıklık sistemini bozuyor https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/sadece-1-gunluk-uyku-eksikligi-bile-bagisiklik-sistemini-bozuyor Mon, 10 Mar 2025 06:18:12 +0000 https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=32190 Monositler, vücutta patojenleri hızla tespit eden ve bağışıklık tepkisini başlatan “ilk savunma hattı” olarak biliniyor; bağışıklık tepkisinin korunmasına ve düzenlenmesine yardımcı oluyorlar. Uykunun bağışıklık hücreleri üzerindeki doğrudan etkisi ise henüz tam olarak anlaşılmış değil. Kuveyt’teki Dasman Diyabet Enstitüsü’nde yapılan yeni bir araştırma ise uyku kalitesinin, monositlerle ilgili olarak bağışıklık sistemi üzerindeki önemli etkisini ve obezite, diyabet ve kardiyovasküler rahatsızlık gibi hastalıklarla potansiyel bağlantısını gözler önüne seriyor. The Journal of Immunology dergisinde yayınlanan araştırma, genç ve sağlıklı bireylerde sadece 24 saatlik uyku eksikliğinin bile bağışıklık hücrelerinin yapısını, obez kişilerinkine benzeterek kronik enflamasyonla ilişkilendirdiğini ortaya koyuyor. Bu bulgu, bağışıklık sisteminin uyku düzenine karşı oldukça duyarlı olduğunu ve uyku yoksunluklarından doğrudan etkilendiğini gösteriyor. Araştırmacılar, bu bağışıklık değişikliklerinin devam etmesi halinde uzun vadeli enflamasyon ve bununla ilişkili hastalık risklerinin artmasına neden olabileceği konusunda uyarıyor. Giderek artan ekran süresi “Bulgularımız giderek artış gösteren bir halk sağlığı sorununa işaret ediyor,” diyen çalışma lideri Dr. Fatema Al-Rashed, “Teknolojideki gelişmeler, ekran başında geçirilen uzun süreler ve değişen toplumsal normlar, düzenli uyku saatlerini giderek daha fazla etkiliyor. Uyku düzenindeki bu bozulmanın, bağışıklık sağlığı ve genel refah üzerinde derin etkileri var,” diyor. Çalışmalarının uyku sağlığına öncelik veren iş hayatı düzenlemelerine ışık tutmasını istediklerini kaydeden Al-Rashed, sözlerine şöyle devam ediyor: “Teknolojik ve mesleki talepler nedeniyle uyku bozukluğu riski altında olan kesimler için daha iyi uyku uygulamalarını teşvik eden iş yeri reformları ve eğitim kampanyaları öngörüyoruz. Sonuç olarak bu, obezite, diyabet ve kalp damar hastalıkları gibi enflamasyon kaynaklı hastalıkların yükünü hafifletmeye yardımcı olabilir.” Araştırmacılar, bundan sonraki hedeflerinin, uyku yoksunluğunun bağışıklık sistemindeki değişikliklere nasıl etki ettiğini daha detaylı incelemek olduğunu söylüyor. Ayrıca yapılandırılmış uyku terapileri veya teknoloji destekli müdahalelerin bu bağışıklık değişikliklerini tersine çevirip çeviremeyeceğini de öğrenmek istiyorlar. Kaynak

Sadece 1 günlük uyku eksikliği bile bağışıklık sistemini bozuyor yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
Monositler, vücutta patojenleri hızla tespit eden ve bağışıklık tepkisini başlatan “ilk savunma hattı” olarak biliniyor; bağışıklık tepkisinin korunmasına ve düzenlenmesine yardımcı oluyorlar.

Uykunun bağışıklık hücreleri üzerindeki doğrudan etkisi ise henüz tam olarak anlaşılmış değil.

Kuveyt’teki Dasman Diyabet Enstitüsü’nde yapılan yeni bir araştırma ise uyku kalitesinin, monositlerle ilgili olarak bağışıklık sistemi üzerindeki önemli etkisini ve obezite, diyabet ve kardiyovasküler rahatsızlık gibi hastalıklarla potansiyel bağlantısını gözler önüne seriyor.

The Journal of Immunology dergisinde yayınlanan araştırma, genç ve sağlıklı bireylerde sadece 24 saatlik uyku eksikliğinin bile bağışıklık hücrelerinin yapısını, obez kişilerinkine benzeterek kronik enflamasyonla ilişkilendirdiğini ortaya koyuyor.

Bu bulgu, bağışıklık sisteminin uyku düzenine karşı oldukça duyarlı olduğunu ve uyku yoksunluklarından doğrudan etkilendiğini gösteriyor.

Araştırmacılar, bu bağışıklık değişikliklerinin devam etmesi halinde uzun vadeli enflamasyon ve bununla ilişkili hastalık risklerinin artmasına neden olabileceği konusunda uyarıyor.

Giderek artan ekran süresi

“Bulgularımız giderek artış gösteren bir halk sağlığı sorununa işaret ediyor,” diyen çalışma lideri Dr. Fatema Al-Rashed, “Teknolojideki gelişmeler, ekran başında geçirilen uzun süreler ve değişen toplumsal normlar, düzenli uyku saatlerini giderek daha fazla etkiliyor. Uyku düzenindeki bu bozulmanın, bağışıklık sağlığı ve genel refah üzerinde derin etkileri var,” diyor.

Çalışmalarının uyku sağlığına öncelik veren iş hayatı düzenlemelerine ışık tutmasını istediklerini kaydeden Al-Rashed, sözlerine şöyle devam ediyor:

“Teknolojik ve mesleki talepler nedeniyle uyku bozukluğu riski altında olan kesimler için daha iyi uyku uygulamalarını teşvik eden iş yeri reformları ve eğitim kampanyaları öngörüyoruz. Sonuç olarak bu, obezite, diyabet ve kalp damar hastalıkları gibi enflamasyon kaynaklı hastalıkların yükünü hafifletmeye yardımcı olabilir.”

Araştırmacılar, bundan sonraki hedeflerinin, uyku yoksunluğunun bağışıklık sistemindeki değişikliklere nasıl etki ettiğini daha detaylı incelemek olduğunu söylüyor.

Ayrıca yapılandırılmış uyku terapileri veya teknoloji destekli müdahalelerin bu bağışıklık değişikliklerini tersine çevirip çeviremeyeceğini de öğrenmek istiyorlar.

Kaynak

Sadece 1 günlük uyku eksikliği bile bağışıklık sistemini bozuyor yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
32190
Beden-kitle endeksi için düzeltme var https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/son/beden-kitle-endeksi-icin-duzeltme-var Tue, 25 Jul 2023 12:49:06 +0000 https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29798 Beden kitle indeksi (BKE) olarak obezliğe bir ölçü olarak kullanılan BMI’ye göre fazla kilolu olarak nitelendirilenler arasında ölüm oranı, BMI’ye göre ideal durumda olanlara göre daha az. Bilim insanları bu saptamadan yola çıkarak, beden kitle endeksinin yeniden tanımlanması gerektiği fikrine vardılar. Bu durumda aşırı kiloların ilişkin tehlike oranının yeniden düzenlenmesi gündeme geldi. Bu indeks bireylere sağlık tavsiyesi vermek için kullanılıyor. Araştırmacılar, yaklaşık 500.000 ABD’li yetişkinden oluşan etnik açıdan farklı bir grubun 20 yıla kadar hayatta kalmasını izlediler ve BMI’nin 25 ile 29,9 arasında (‘fazla kilolu’ olarak sınıflandırılan) olmasının, ‘sağlıklı’ aralığında bulunanlara göre %5-7 daha düşük ölüm riskiyle ilişkili olduğunu buldular. Baş araştırmacı Aayush Visaria, bunun “Genel olarak BMI’nin ölüm riskinin iyi bir göstergesi olmadığını, vücut yağ dağılımı gibi diğer faktörlerin de önemli bir rol oynadığını” gösterdiğini söylüyor.  

Beden-kitle endeksi için düzeltme var yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
Beden kitle indeksi (BKE) olarak obezliğe bir ölçü olarak kullanılan BMI’ye göre fazla kilolu olarak nitelendirilenler arasında ölüm oranı, BMI’ye göre ideal durumda olanlara göre daha az. Bilim insanları bu saptamadan yola çıkarak, beden kitle endeksinin yeniden tanımlanması gerektiği fikrine vardılar. Bu durumda aşırı kiloların ilişkin tehlike oranının yeniden düzenlenmesi gündeme geldi. Bu indeks bireylere sağlık tavsiyesi vermek için kullanılıyor.

Araştırmacılar, yaklaşık 500.000 ABD’li yetişkinden oluşan etnik açıdan farklı bir grubun 20 yıla kadar hayatta kalmasını izlediler ve BMI’nin 25 ile 29,9 arasında (‘fazla kilolu’ olarak sınıflandırılan) olmasının, ‘sağlıklı’ aralığında bulunanlara göre %5-7 daha düşük ölüm riskiyle ilişkili olduğunu buldular. Baş araştırmacı Aayush Visaria, bunun “Genel olarak BMI’nin ölüm riskinin iyi bir göstergesi olmadığını, vücut yağ dağılımı gibi diğer faktörlerin de önemli bir rol oynadığını” gösterdiğini söylüyor.

 

Beden-kitle endeksi için düzeltme var yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
29798
Obezite beyni olumsuz etkiliyor https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/obezite-beyni-olumsuz-etkiliyor Mon, 13 May 2019 12:58:13 +0000 https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=13906 Yapılan son çalışmaya göre vücut yağlanması, vücudun diğer noktalarında olduğu gibi beynin merkezindeki yapıları da olumsuz etkiliyor. Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO) göre 700 milyona yakın yetişkin obezite sorunu yaşıyor. Obezitenin yaygınlığı ise 1975’ten günümüze 3 katı artmış durumda. Obezitenin başlı başına bir sağlık sorunu olmasının yanında ölümcül hastalıkları tetikleme gibi de bir riski var. Kanserin bu risklerden biri olduğu zaten biliniyordu. Yapılan yeni bir çalışma ise yağlanma ile beyin sağlığı arasında ilişki kurdu; Radiology dergisinde yayımlanan araştırmada yüksek vücut yağ seviyeleri, düşük beyin hacimleriyle ilişkilendirildi. Araştırmacılar, Birleşik Krallık’ta yaşayan ve yaş ortalaması 62 yaş olan 12.087 kişiden gelen bilgileri analiz etti. Katılımcılara beyinlerinin gri ve beyaz yapılarını değerlendirmek için bir MRI uygulandı. Araştırmacılar ayrıca, bir kişinin vücut yağ yüzdesini tahmin etmek için vücutta küçük elektrik akımları gönderen, biyoelektrik empedans adı verilen bir yöntem kullanarak katılımcıların vücut yağ seviyelerini de ölçtü. Bu analize göre erkeklerdeki yüksek vücut yağ seviyelerinin, genel olarak daha düşük gri madde hacmine ve beynin merkezindeki belirli gri madde alanlarında daha düşük hacimlere bağlı olduğunu buldular. Bunlar arasında talamus, kaudat çekirdek, hipokampus, globus pallidus, putamen ve beynin ödüllendirme merkezi bulunuyor. Bu alanların bir kısmı beynin ödül devresine katılırken diğerleri ise vücut hareketlerini düzenlemeye yardımcı oluyor. Araştırmacılar, kadınlar arasında ise sadece vücut yağları ile globus pallidus’un azalan hacmi arasında bir bağlantı buldular. Fakat hem erkekler hem de kadınlar arasında, vücut yağ seviyelerinin yüksek olmasını, vücut yağ seviyelerinin düşük olduğu diğer insanlarla karşılaştırıldığında, beyaz maddenin mikroskobik yapısındaki farklılıklarla ilişkilendirildi. Hollanda’daki Leiden Üniversitesi Tıp Merkezi’nden araştırmacılar, beynin bölgeleri arasında iletişimi sağlayan beyin beyaz maddesinde de vücut yağına bağlı uzun sinir liflerinde de değişiklikler gördü. Obezite ve beyin ilişkisi Araştırmacılar, daha önceki bazı çalışmalarda da obezite ile beyin hastalıkları arasında bağlantı bulunduğunu; obezite ile düşük beyin hacimleri ve beyaz maddedeki değişiklikler arasında bir bağlantı bulmuşlardı. Ancak bu çalışmalar daha küçük çaplıydı. Mesela geçtiğimiz ocak ayında yayınlanan bir çalışmada, araştırmacılar göbek yağı ile düşük beyin hacimleri arasında bir bağlantı buldular, ancak bu çalışmada başka bir dolaylı obezite ölçüsü olan bel-kalça oranı da kullanılmıştı. Vücut yağ seviyelerinin neden azalmış beyin hacmi veya beyaz maddedeki farklılıklar ile bağlantılı olduğu halen tam olarak bilinmiyor. Bir fikir, yüksek seviyelerdeki vücut yağının beyin dokusuna zarar veren iltihap üretebileceğini öne sürüyor. Araştırmacılar, çalışmada görülen daha küçük beyin hacimlerinin, bu bölgelerdeki nöron kaybını da gösterebileceğini belirtiyor. Yine de şişmanlığın beyni değiştirip değiştiremediği veya belirli alanlarda daha düşük miktarda gri madde olan kişilerin obezite riski altında olup olmadığı net değil. Yeni çalışmanın sadece vücut yağları ile düşük beyin hacmi arasında bir ilişki olduğunu gösterdiği ifade edilirken çok fazla vücut yağının beynin büzülmesine neden olduğunu kanıtlayan ya da yanlışlayan bir çalışma olmadığı ifade ediliyor. Çalışma, obeziteyi, düşük beyin hacimleri veya beyin büzülmesi de dahil olmak üzere beyindeki değişikliklerle ilişkilendiren büyüyen bir araştırma grubuna katkıda bulunuyor. Araştırmacılar, bu bağlantıyı araştırmak ve kilo kaybının beyne fayda sağlayıp sağlayamayacağını belirlemek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğunu söylüyor. Derleyen: Batuhan Sarıcan / batusarican@gmail.com Kaynakça: https://www.livescience.com/65292-high-body-fat-brain-volume.html https://www.livescience.com/64454-belly-fat-brain-shrinkage.html

Obezite beyni olumsuz etkiliyor yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
Yapılan son çalışmaya göre vücut yağlanması, vücudun diğer noktalarında olduğu gibi beynin merkezindeki yapıları da olumsuz etkiliyor.

Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO) göre 700 milyona yakın yetişkin obezite sorunu yaşıyor. Obezitenin yaygınlığı ise 1975’ten günümüze 3 katı artmış durumda. Obezitenin başlı başına bir sağlık sorunu olmasının yanında ölümcül hastalıkları tetikleme gibi de bir riski var. Kanserin bu risklerden biri olduğu zaten biliniyordu.

Yapılan yeni bir çalışma ise yağlanma ile beyin sağlığı arasında ilişki kurdu; Radiology dergisinde yayımlanan araştırmada yüksek vücut yağ seviyeleri, düşük beyin hacimleriyle ilişkilendirildi.

Araştırmacılar, Birleşik Krallık’ta yaşayan ve yaş ortalaması 62 yaş olan 12.087 kişiden gelen bilgileri analiz etti. Katılımcılara beyinlerinin gri ve beyaz yapılarını değerlendirmek için bir MRI uygulandı. Araştırmacılar ayrıca, bir kişinin vücut yağ yüzdesini tahmin etmek için vücutta küçük elektrik akımları gönderen, biyoelektrik empedans adı verilen bir yöntem kullanarak katılımcıların vücut yağ seviyelerini de ölçtü.

Bu analize göre erkeklerdeki yüksek vücut yağ seviyelerinin, genel olarak daha düşük gri madde hacmine ve beynin merkezindeki belirli gri madde alanlarında daha düşük hacimlere bağlı olduğunu buldular. Bunlar arasında talamus, kaudat çekirdek, hipokampus, globus pallidus, putamen ve beynin ödüllendirme merkezi bulunuyor. Bu alanların bir kısmı beynin ödül devresine katılırken diğerleri ise vücut hareketlerini düzenlemeye yardımcı oluyor.

Araştırmacılar, kadınlar arasında ise sadece vücut yağları ile globus pallidus’un azalan hacmi arasında bir bağlantı buldular. Fakat hem erkekler hem de kadınlar arasında, vücut yağ seviyelerinin yüksek olmasını, vücut yağ seviyelerinin düşük olduğu diğer insanlarla karşılaştırıldığında, beyaz maddenin mikroskobik yapısındaki farklılıklarla ilişkilendirildi.

Hollanda’daki Leiden Üniversitesi Tıp Merkezi’nden araştırmacılar, beynin bölgeleri arasında iletişimi sağlayan beyin beyaz maddesinde de vücut yağına bağlı uzun sinir liflerinde de değişiklikler gördü.

Obezite ve beyin ilişkisi

Araştırmacılar, yaş ortalamaları 62 yaş olan 12.087 kişiden gelen bilgileri analiz etti. Katılımcılara, beyinlerinin gri (grey) ve beyaz (white) madde (matter) yapılarını değerlendirmek için bir MRI uygulandı. Bu analizde, vücut yağ seviyelerinin yüksek olması, vücut yağ seviyelerinin düşük olduğu diğer insanlarla karşılaştırıldığında, beyaz maddenin mikroskobik yapısındaki farklılıklarla ilişkilendirildi.

Araştırmacılar, daha önceki bazı çalışmalarda da obezite ile beyin hastalıkları arasında bağlantı bulunduğunu; obezite ile düşük beyin hacimleri ve beyaz maddedeki değişiklikler arasında bir bağlantı bulmuşlardı. Ancak bu çalışmalar daha küçük çaplıydı.

Mesela geçtiğimiz ocak ayında yayınlanan bir çalışmada, araştırmacılar göbek yağı ile düşük beyin hacimleri arasında bir bağlantı buldular, ancak bu çalışmada başka bir dolaylı obezite ölçüsü olan bel-kalça oranı da kullanılmıştı.

Vücut yağ seviyelerinin neden azalmış beyin hacmi veya beyaz maddedeki farklılıklar ile bağlantılı olduğu halen tam olarak bilinmiyor. Bir fikir, yüksek seviyelerdeki vücut yağının beyin dokusuna zarar veren iltihap üretebileceğini öne sürüyor. Araştırmacılar, çalışmada görülen daha küçük beyin hacimlerinin, bu bölgelerdeki nöron kaybını da gösterebileceğini belirtiyor.

Yine de şişmanlığın beyni değiştirip değiştiremediği veya belirli alanlarda daha düşük miktarda gri madde olan kişilerin obezite riski altında olup olmadığı net değil.

Yeni çalışmanın sadece vücut yağları ile düşük beyin hacmi arasında bir ilişki olduğunu gösterdiği ifade edilirken çok fazla vücut yağının beynin büzülmesine neden olduğunu kanıtlayan ya da yanlışlayan bir çalışma olmadığı ifade ediliyor. Çalışma, obeziteyi, düşük beyin hacimleri veya beyin büzülmesi de dahil olmak üzere beyindeki değişikliklerle ilişkilendiren büyüyen bir araştırma grubuna katkıda bulunuyor.

Araştırmacılar, bu bağlantıyı araştırmak ve kilo kaybının beyne fayda sağlayıp sağlayamayacağını belirlemek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğunu söylüyor.

Derleyen: Batuhan Sarıcan / batusarican@gmail.com

Kaynakça:

https://www.livescience.com/65292-high-body-fat-brain-volume.html

https://www.livescience.com/64454-belly-fat-brain-shrinkage.html

Obezite beyni olumsuz etkiliyor yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
13906
Gençlerde obezite kanser riskini artırıyor https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/genclerde-obezite-kanser-riskini-artiriyor Fri, 12 Apr 2019 14:27:57 +0000 https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=13520 Obezite, çağımızın en büyük problemlerinden birisi. Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO) göre 700 milyona yakın yetişkin obezite sorunu yaşıyor. Obezitenin yaygınlığı ise 1975’ten günümüze 3 katı artmış durumda. Obezitenin başlı başına bir sağlık sorunu olmasının yanında ölümcül hastalıkları tetikleme gibi de bir riski var. Görünen o ki kanser de bu risklerden birisi. Yapılan son çalışmaya göre, milenyum çağında obeziteyle ilişkili olarak kansere yakalanma riski artış gösterdi. Kolorektal, böbrek ve pankreas kanserleri bu bulguda başı çekiyor. Sözgelişi, 1995’ten 2014’e kadar 25 ile 49 yaş arasında obezite ilişkili kansere yakalananların sayısında keskin bir artış yaşandı. Öyle ki 1980-2000 yılları arasında doğmuş olan Y kuşağı, doğum patlaması yaşanan II. Dünya Savaşı sonrası (baby boom) kuşağına (aynı yaşta yakalanılan kansere) göre iki katı daha fazla kanser riski altında. Amerikan Kanser Derneği’ndeki gözetim ve sağlık hizmetleri araştırmaları bilimsel başkan yardımcısı Dr. Ahmedin Jemal, bu bulguların gelecekte kanser vakalarının artacağına yönelik bir işaret olabileceğini kaydetti. Çalışmanın baş yazarı da olan Jemal ayrıca, bu artış potansiyelinin, son birkaç on yılda kanser sebepli ölümlerinin azalmasında kaydedilen ilerlemeyi tersine çevirebileceğinin de altını çizdi. Araştırmaya göre Y kuşağındaki genç yetişkinlerin kansere yakalanma riski, daha ileri yaşlardakilere kıyasla daha az. Ancak risk yine de var. Örneğin, 2010-14 yılları arasında pankreas kanseri oranı, 25-49 yaş arasında 100 bin kişi başına 2 vaka iken 50-84 yaşları arasında bu oran 100 bin kişide 37 vakaya karşılık geliyor. Obeziteye bağlı bazı kanser türlerinin Y kuşağındaki genç yetişkinlerde artış göstermesine dikkat çeken Dr. Jamal, genç erişkinler yaşlı erişkinlere göre daha düşük bir risk grubunda olmasına rağmen yaşanan artışlar konusunda uyardı. Obezitenin kanserle bağlantısı araştırılıyor Aşırı vücut yağlanmasının bazı kanser risklerini artırdığı zaten biliniyordu. Zira Dünya Sağlık Örgütü’ne bağlı olarak çalışan Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı, obezitenin 12 farklı kansere yakalanma riskini artırdığına yönelik bir raporu 2016 yılında yayımlamıştı. Söz konusu kanser riskleri, bu haberde adı geçen kolorektal, böbrek ve pankreas kanserlerinin yanı sıra özofagus (yemek borusu), safra kesesi, gastrik kardiyak (bir tür mide kanseri), karaciğer, safra kanalı, çoklu miyelom (bir çeşit kemik iliği kanseri) ve tiroid kanseri olarak sıralanıyor. Bununla birlikte kadınlarda görülen meme, yumurtalık ve endometriyal kanserler de obezite kaynaklı kanser riskleri arasında gösteriliyor. Obezitenin akciğer ve cilt kanseriyle ilişkisi ise henüz tam olarak kanıtlanamadı. Obezitenin genç yetişkinlerin kansere yakalanmasındaki tek neden olup olmadığı konusundaki araştırmalar devam ediyor. Kaynakça: https://www.who.int/news-room/fact-sheets/detail/obesity-and-overweight https://www.livescience.com/64668-obesity-cancer-young-adults.html

Gençlerde obezite kanser riskini artırıyor yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
Obezite, çağımızın en büyük problemlerinden birisi. Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO) göre 700 milyona yakın yetişkin obezite sorunu yaşıyor. Obezitenin yaygınlığı ise 1975’ten günümüze 3 katı artmış durumda. Obezitenin başlı başına bir sağlık sorunu olmasının yanında ölümcül hastalıkları tetikleme gibi de bir riski var. Görünen o ki kanser de bu risklerden birisi.

Yapılan son çalışmaya göre, milenyum çağında obeziteyle ilişkili olarak kansere yakalanma riski artış gösterdi. Kolorektal, böbrek ve pankreas kanserleri bu bulguda başı çekiyor. Sözgelişi, 1995’ten 2014’e kadar 25 ile 49 yaş arasında obezite ilişkili kansere yakalananların sayısında keskin bir artış yaşandı. Öyle ki 1980-2000 yılları arasında doğmuş olan Y kuşağı, doğum patlaması yaşanan II. Dünya Savaşı sonrası (baby boom) kuşağına (aynı yaşta yakalanılan kansere) göre iki katı daha fazla kanser riski altında.

Amerikan Kanser Derneği’ndeki gözetim ve sağlık hizmetleri araştırmaları bilimsel başkan yardımcısı Dr. Ahmedin Jemal, bu bulguların gelecekte kanser vakalarının artacağına yönelik bir işaret olabileceğini kaydetti. Çalışmanın baş yazarı da olan Jemal ayrıca, bu artış potansiyelinin, son birkaç on yılda kanser sebepli ölümlerinin azalmasında kaydedilen ilerlemeyi tersine çevirebileceğinin de altını çizdi.

Araştırmaya göre Y kuşağındaki genç yetişkinlerin kansere yakalanma riski, daha ileri yaşlardakilere kıyasla daha az. Ancak risk yine de var. Örneğin, 2010-14 yılları arasında pankreas kanseri oranı, 25-49 yaş arasında 100 bin kişi başına 2 vaka iken 50-84 yaşları arasında bu oran 100 bin kişide 37 vakaya karşılık geliyor.

Obeziteye bağlı bazı kanser türlerinin Y kuşağındaki genç yetişkinlerde artış göstermesine dikkat çeken Dr. Jamal, genç erişkinler yaşlı erişkinlere göre daha düşük bir risk grubunda olmasına rağmen yaşanan artışlar konusunda uyardı.

Obezitenin kanserle bağlantısı araştırılıyor

Aşırı vücut yağlanmasının bazı kanser risklerini artırdığı zaten biliniyordu. Zira Dünya Sağlık Örgütü’ne bağlı olarak çalışan Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı, obezitenin 12 farklı kansere yakalanma riskini artırdığına yönelik bir raporu 2016 yılında yayımlamıştı.

Söz konusu kanser riskleri, bu haberde adı geçen kolorektal, böbrek ve pankreas kanserlerinin yanı sıra özofagus (yemek borusu), safra kesesi, gastrik kardiyak (bir tür mide kanseri), karaciğer, safra kanalı, çoklu miyelom (bir çeşit kemik iliği kanseri) ve tiroid kanseri olarak sıralanıyor. Bununla birlikte kadınlarda görülen meme, yumurtalık ve endometriyal kanserler de obezite kaynaklı kanser riskleri arasında gösteriliyor. Obezitenin akciğer ve cilt kanseriyle ilişkisi ise henüz tam olarak kanıtlanamadı.

Obezitenin genç yetişkinlerin kansere yakalanmasındaki tek neden olup olmadığı konusundaki araştırmalar devam ediyor.

Kaynakça:

https://www.who.int/news-room/fact-sheets/detail/obesity-and-overweight

https://www.livescience.com/64668-obesity-cancer-young-adults.html

Gençlerde obezite kanser riskini artırıyor yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
13520
Bol su içmek zayıflamaya yardımcı olur mu? https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/bol-su-icmek-zayiflamaya-yardimci-olur-mu Thu, 17 Jan 2019 12:07:47 +0000 https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=12700 Su ile kilo arasında bir bağlantı olduğunu saptayan bir araştırma, yeteri kadar su içmenin sağlıklı bir kiloya ulaşmanızda size yardımcı olacak temel etkenlerden biri olabileceğini ortaya koyuyor. Annals of Family Medicine isimli dergide yayımlanmış olan araştırma, daha az miktarda su içen katılımcıların vücut kitle indekslerinin diğer katılımcılara oranla genellikle daha yüksek olduğunu gösteriyor. Araştırmacılar, kilo yönetimi araştırmaları ve klinik yöntemlerde suya daha fazla odaklanılması gerektiğini belirtti. Her ne kadar insanlara kilo kaybettirmek için bol su içmeleri gerektiği söylense de araştırmacılar, suyun insanların kilolarına etkisini incelediklerinde farklı sonuçlarla karşılaştıkları belirtiyor. Örneğin bazı araştırmalarda çok su içen insanların zayıf oldukları görülürken, başka araştırmalarda obez bireylerin daha çok su içtiği sonucu alındı. Araştırmacılar, Ulusal Sağlık ve Beslenme Bilirkişi İncelemesinden (NHANES), 9.500 kişinin dahil olduğu iki veri grubunu ele aldı. Veri gruplarından biri 2009-2010 yılları arasında, diğeri ise 2011-2012 yılları arasında yapılan bir araştırmadan alındı. Yetersiz su içenlerde obezite riski yüksek Katılımcıların fiziksel incelemenin bir parçası olarak verdiği idrar örnekleri araştırmacılar tarafından incelenip “idrar ozmolaliteleri” ölçülerek, yani kişilerin idrarlarının yoğunluğuna bakılarak su içme seviyeleri belirlendi. İdrarın yoğunluğunun yüksek olması, kişinin az su içtiği anlamına geliyordu. NHANES araştırmacıları, kişilerin su içme seviyelerini daha doğru gösterdiği için öncelikle 2009 yılındaki idrar ozmolalitelerini ölçtükten sonra katılımcılara ne kadar su içtiklerini sordu. Elbette içilen su miktarı dışında yemeklerin içerdiği su miktarı da kişilerin sıvı alma seviyesini etkiliyor. Yapılan yeni araştırmada idrar ozmolalite testleri, kişilerin “yeterli ölçüde” mi “yetersiz ölçüde” mi sıvı aldığını belirlemek için kullanıldı. Yeteri kadar sıvı almayan kişilerin vücut kitle indekslerinin, yeterli sıvı alan kişilere göre ortalama olarak daha yüksek olduğu belirlenirken yeterli sıvı almayan katılımcılarda obezite riskinin de %60 oranında daha fazla olduğu görüldü. Ancak yalnızca sıvı alma seviyesi ile kilo arasında bir bağlantı olduğunu gösteren bu araştırma, daha fazla su içmenin kilo kaybına yardımcı olup olmayacağını kanıtlamıyor. Michigan Üniversitesi’nden aile hekimi Dr. Tammy Chang, vücut kitle indeksleri daha yüksek olan kişilerdeki sıvı yetersizliğinin, yedikleri veya içtiklerinin miktarından veya türünden kaynaklanma olasılığına da dikkat çekiyor. Örneğin bol sulu yiyeceklerin kalorisi az olurken, bol yağlı yiyeceklerde az sıvı bulunur ve kalorileri yüksektir. Chang, yeterli miktarda sıvı alan insanların genellikle kendilerini obeziteye karşı koruyacak alışkanlıklara da sahip olabileceğine işaret ediyor. Bu iki açıklamanın da doğruluk payı olduğunu belirten Chang, sıvı alımı ve kilo arasındaki ilişkinin daha iyi anlaşılabilmesi için daha fazla araştırmanın yapılması gerektiğini söylüyor. Aç mıyız susuz mu? Her ne kadar kilo veren insanların açlıkla susuzluğu karıştırabildiği ve daha fazla su içmenin kilo vermede yardımcı olabileceği söylense de Chang, bunun doğruluğunun kesin olmadığını, yine de bazı hastalarının, açlıkla susuzluğu karıştırmış olma ihtimallerine karşılık, yemekten önce su içtiklerini söylediklerini belirtiyor. Gerçekten de klinik tedavi uzmanları hastalarını, yemek yeme ihtiyacı duyduklarında su içmeye teşvik ediyor. Ancak herkesin farklı olarak deneyimlediği açlık ve susuzluğun nesnel olarak ölçülmesi mümkün değil. Ayrıca bazı insanlar, vücutlarının fizyolojik ihtiyaçları dışındaki faktörlerden de etkilenebiliyorlar. Sevda Deniz Karali Kaynak: http://www.livescience.com/55360-water-intake-weight-obesity.html?utm_source=listrak&utm_medium=email&utm_campaign=20160712-lsh

Bol su içmek zayıflamaya yardımcı olur mu? yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
Su ile kilo arasında bir bağlantı olduğunu saptayan bir araştırma, yeteri kadar su içmenin sağlıklı bir kiloya ulaşmanızda size yardımcı olacak temel etkenlerden biri olabileceğini ortaya koyuyor.

Annals of Family Medicine isimli dergide yayımlanmış olan araştırma, daha az miktarda su içen katılımcıların vücut kitle indekslerinin diğer katılımcılara oranla genellikle daha yüksek olduğunu gösteriyor. Araştırmacılar, kilo yönetimi araştırmaları ve klinik yöntemlerde suya daha fazla odaklanılması gerektiğini belirtti.

Her ne kadar insanlara kilo kaybettirmek için bol su içmeleri gerektiği söylense de araştırmacılar, suyun insanların kilolarına etkisini incelediklerinde farklı sonuçlarla karşılaştıkları belirtiyor. Örneğin bazı araştırmalarda çok su içen insanların zayıf oldukları görülürken, başka araştırmalarda obez bireylerin daha çok su içtiği sonucu alındı.

Araştırmacılar, Ulusal Sağlık ve Beslenme Bilirkişi İncelemesinden (NHANES), 9.500 kişinin dahil olduğu iki veri grubunu ele aldı. Veri gruplarından biri 2009-2010 yılları arasında, diğeri ise 2011-2012 yılları arasında yapılan bir araştırmadan alındı.

Yetersiz su içenlerde obezite riski yüksek

Katılımcıların fiziksel incelemenin bir parçası olarak verdiği idrar örnekleri araştırmacılar tarafından incelenip “idrar ozmolaliteleri” ölçülerek, yani kişilerin idrarlarının yoğunluğuna bakılarak su içme seviyeleri belirlendi. İdrarın yoğunluğunun yüksek olması, kişinin az su içtiği anlamına geliyordu.

NHANES araştırmacıları, kişilerin su içme seviyelerini daha doğru gösterdiği için öncelikle 2009 yılındaki idrar ozmolalitelerini ölçtükten sonra katılımcılara ne kadar su içtiklerini sordu. Elbette içilen su miktarı dışında yemeklerin içerdiği su miktarı da kişilerin sıvı alma seviyesini etkiliyor.

Yapılan yeni araştırmada idrar ozmolalite testleri, kişilerin “yeterli ölçüde” mi “yetersiz ölçüde” mi sıvı aldığını belirlemek için kullanıldı.

Yeteri kadar sıvı almayan kişilerin vücut kitle indekslerinin, yeterli sıvı alan kişilere göre ortalama olarak daha yüksek olduğu belirlenirken yeterli sıvı almayan katılımcılarda obezite riskinin de %60 oranında daha fazla olduğu görüldü.

Ancak yalnızca sıvı alma seviyesi ile kilo arasında bir bağlantı olduğunu gösteren bu araştırma, daha fazla su içmenin kilo kaybına yardımcı olup olmayacağını kanıtlamıyor.

Michigan Üniversitesi’nden aile hekimi Dr. Tammy Chang, vücut kitle indeksleri daha yüksek olan kişilerdeki sıvı yetersizliğinin, yedikleri veya içtiklerinin miktarından veya türünden kaynaklanma olasılığına da dikkat çekiyor. Örneğin bol sulu yiyeceklerin kalorisi az olurken, bol yağlı yiyeceklerde az sıvı bulunur ve kalorileri yüksektir.

Chang, yeterli miktarda sıvı alan insanların genellikle kendilerini obeziteye karşı koruyacak alışkanlıklara da sahip olabileceğine işaret ediyor.

Bu iki açıklamanın da doğruluk payı olduğunu belirten Chang, sıvı alımı ve kilo arasındaki ilişkinin daha iyi anlaşılabilmesi için daha fazla araştırmanın yapılması gerektiğini söylüyor.

Aç mıyız susuz mu?

Her ne kadar kilo veren insanların açlıkla susuzluğu karıştırabildiği ve daha fazla su içmenin kilo vermede yardımcı olabileceği söylense de Chang, bunun doğruluğunun kesin olmadığını, yine de bazı hastalarının, açlıkla susuzluğu karıştırmış olma ihtimallerine karşılık, yemekten önce su içtiklerini söylediklerini belirtiyor. Gerçekten de klinik tedavi uzmanları hastalarını, yemek yeme ihtiyacı duyduklarında su içmeye teşvik ediyor.

Ancak herkesin farklı olarak deneyimlediği açlık ve susuzluğun nesnel olarak ölçülmesi mümkün değil. Ayrıca bazı insanlar, vücutlarının fizyolojik ihtiyaçları dışındaki faktörlerden de etkilenebiliyorlar.

Sevda Deniz Karali

Kaynak: http://www.livescience.com/55360-water-intake-weight-obesity.html?utm_source=listrak&utm_medium=email&utm_campaign=20160712-lsh

Bol su içmek zayıflamaya yardımcı olur mu? yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
12700
Diyabetin önüne geçin! https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/diyabetin-onune-gecin Tue, 13 Nov 2018 10:45:03 +0000 https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=12021 Diyabet, pankreastan salgılanan insülin hormonunun etkinliğinin azalması sonucu kandaki şeker miktarının artması ile ortaya çıkan ve ülkemizde görülme sıklığı giderek artan, ciddi organ kayıplarına yol açan kronik bir hastalıktır. Uluslararası Diyabet Federasyonu’nun verilerine göre dünyada her 11 yetişkinden 1’i diyabet hastası olmakla birlikte, her 7 doğumdan 1’i gebelik diyabetinden etkileniyor. Bu rakamın 2040 yılında ise 642 milyona ulaşabileceği tahmin ediliyor. Gıda, beslenme ve sağlık alanında yapılan çalışmaları destekleyen Sabri Ülker Vakfı’nın aktardığı bilgilere göre en yaygın görülen türleri arasında Tip 1, Tip 2 Diyabet ve gebelikte ortaya çıkan gestasyonel diyabet yer alıyor. Tip 1 diyabetli çocuklar ve yetişkinler, doktor ve diyetisyen kontrolünde uygulanan insülin tedavisi, beslenme tedavisi ve düzenli fiziksel aktivite ile sağlıklı bir yaşam sürdürebiliyor. Tüm diyabet vakalarının %90’ından sorumlu Tip 2 diyabette ise Tip 1’den farklı olarak pankreastan insülin salınımı gerçekleşiyor, ancak insülinin karaciğer, kas ve adipoz dokudaki etkinliği azalıyor. Tip 2 diyabet, genetik yatkınlığın yanı sıra şişmanlık, hareketsizlik gibi yaşam tarzına bağlı olarak da ortaya çıkabiliyor. Gestasyonel diyabet ise ilk kez gebelik döneminde ortaya çıkan, genellikle beslenme tedavisi ve yaşam tarzı değişikliği ile kontrol altına alınabilen, gerekli durumlarda insülin tedavisinin uygulandığı diyabet türü olarak öne çıkıyor. Tedavi, izlem ve yaşam tarzı değişikliğiyle kontrol altına alınabiliyor. Ancak ihmal edilirse annenin ve bebeğin ileri yaşamda diyabete yakalanma riskinin %70-80 olduğu bildiriliyor. Korunmak için neler yapmalı? Vücut ağırlığı kontrol edilmeli. Risk, şişmanlık ile 7 kat, obezite ile 20-40 kat kadar artıyor. Fiziksel aktivite yapılmalı. Kasları çalıştırmak, hücrelerin insülin duyarlılığını artırarak kan şekerinin düzenlenmesine yardımcı oluyor. Beslenme düzeni oluşturulmalı. Tam tahıllar, posa/lif içeriği ile mideyi daha yavaş terk ettiği ve besinlerin bağırsaktan geçiş zamanını uzattığı için kan şekerinin daha yavaş yükselmesini sağlıyor. Akdeniz diyeti riski azaltmak için uygun bir beslenme modelidir. Hangi besinler nasıl tüketilmeli? İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Dyt. Derya Fidan, beslenme düzenine ilişkin şunları aktardı: Akşam yemeğinden sonra meyve, tatlı, un ve un mamulleri asla tüketilmemelidir. Aksi durum, sabah açlık kan şekerinizin yüksek çıkmasına sebep olur. Akşam yemekten sonra uyumadan 2 saat önce, 1 bardak ılık suya 2 yemek kaşığı kadar elma sirkesi konduktan sonra tüketilmesi hem göbek bölgesi yağlarınızın erimesine fayda sağlarken hem de sabah açlık kan şekerinizin düzenlenmesine yardımcı olacaktır. Muz, incir, üzüm, kavun, karpuz, dut, kayısı gibi şeker oranı daha yüksek meyveler yerine, daha ekşi meyveler tercih edilmelidir. Meyve ve sebzelerin uygun olanları kabuklu tüketilmelidir. Meyve seçenekleri ara öğünlerde tercih edilirken 15 dakika önce veya beraberinde peynir, ceviz, fındık, badem gibi protein değeri yüksek besinler ile tüketilmelidir. Kan şekerini hızla yükselten basit karbonhidratlar yerine, kan şekerini yavaş yükselten kompleks karbonhidratlar seçilmelidir. Beyaz ekmek yerine organik tam buğday ekmeği, ekşi mayalı ekmek, ruşeymli ekmek seçenekleri tercih edilmelidir. Yağda kızartmalar, kavurmalar (et-sebze-hamur işi) ve yağlı sos eklenmiş besinlerin tüketiminden kaçınılmalıdır. Sucuk, pastırma, salam ve sosis gibi işlenmiş besinler ile; karaciğer, beyin, böbrek gibi sakatatlardan uzak durulmalıdır.

Diyabetin önüne geçin! yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
Diyabet, pankreastan salgılanan insülin hormonunun etkinliğinin azalması sonucu kandaki şeker miktarının artması ile ortaya çıkan ve ülkemizde görülme sıklığı giderek artan, ciddi organ kayıplarına yol açan kronik bir hastalıktır. Uluslararası Diyabet Federasyonu’nun verilerine göre dünyada her 11 yetişkinden 1’i diyabet hastası olmakla birlikte, her 7 doğumdan 1’i gebelik diyabetinden etkileniyor. Bu rakamın 2040 yılında ise 642 milyona ulaşabileceği tahmin ediliyor.

Gıda, beslenme ve sağlık alanında yapılan çalışmaları destekleyen Sabri Ülker Vakfı’nın aktardığı bilgilere göre en yaygın görülen türleri arasında Tip 1, Tip 2 Diyabet ve gebelikte ortaya çıkan gestasyonel diyabet yer alıyor. Tip 1 diyabetli çocuklar ve yetişkinler, doktor ve diyetisyen kontrolünde uygulanan insülin tedavisi, beslenme tedavisi ve düzenli fiziksel aktivite ile sağlıklı bir yaşam sürdürebiliyor. Tüm diyabet vakalarının %90’ından sorumlu Tip 2 diyabette ise Tip 1’den farklı olarak pankreastan insülin salınımı gerçekleşiyor, ancak insülinin karaciğer, kas ve adipoz dokudaki etkinliği azalıyor. Tip 2 diyabet, genetik yatkınlığın yanı sıra şişmanlık, hareketsizlik gibi yaşam tarzına bağlı olarak da ortaya çıkabiliyor. Gestasyonel diyabet ise ilk kez gebelik döneminde ortaya çıkan, genellikle beslenme tedavisi ve yaşam tarzı değişikliği ile kontrol altına alınabilen, gerekli durumlarda insülin tedavisinin uygulandığı diyabet türü olarak öne çıkıyor. Tedavi, izlem ve yaşam tarzı değişikliğiyle kontrol altına alınabiliyor. Ancak ihmal edilirse annenin ve bebeğin ileri yaşamda diyabete yakalanma riskinin %70-80 olduğu bildiriliyor.

Korunmak için neler yapmalı?

  • Vücut ağırlığı kontrol edilmeli. Risk, şişmanlık ile 7 kat, obezite ile 20-40 kat kadar artıyor.
  • Fiziksel aktivite yapılmalı. Kasları çalıştırmak, hücrelerin insülin duyarlılığını artırarak kan şekerinin düzenlenmesine yardımcı oluyor.
  • Beslenme düzeni oluşturulmalı. Tam tahıllar, posa/lif içeriği ile mideyi daha yavaş terk ettiği ve besinlerin bağırsaktan geçiş zamanını uzattığı için kan şekerinin daha yavaş yükselmesini sağlıyor. Akdeniz diyeti riski azaltmak için uygun bir beslenme modelidir.

Hangi besinler nasıl tüketilmeli?

İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Dyt. Derya Fidan, beslenme düzenine ilişkin şunları aktardı:

  • Akşam yemeğinden sonra meyve, tatlı, un ve un mamulleri asla tüketilmemelidir. Aksi durum, sabah açlık kan şekerinizin yüksek çıkmasına sebep olur.
  • Akşam yemekten sonra uyumadan 2 saat önce, 1 bardak ılık suya 2 yemek kaşığı kadar elma sirkesi konduktan sonra tüketilmesi hem göbek bölgesi yağlarınızın erimesine fayda sağlarken hem de sabah açlık kan şekerinizin düzenlenmesine yardımcı olacaktır.
  • Muz, incir, üzüm, kavun, karpuz, dut, kayısı gibi şeker oranı daha yüksek meyveler yerine, daha ekşi meyveler tercih edilmelidir. Meyve ve sebzelerin uygun olanları kabuklu tüketilmelidir.
  • Meyve seçenekleri ara öğünlerde tercih edilirken 15 dakika önce veya beraberinde peynir, ceviz, fındık, badem gibi protein değeri yüksek besinler ile tüketilmelidir.
  • Kan şekerini hızla yükselten basit karbonhidratlar yerine, kan şekerini yavaş yükselten kompleks karbonhidratlar seçilmelidir. Beyaz ekmek yerine organik tam buğday ekmeği, ekşi mayalı ekmek, ruşeymli ekmek seçenekleri tercih edilmelidir.
  • Yağda kızartmalar, kavurmalar (et-sebze-hamur işi) ve yağlı sos eklenmiş besinlerin tüketiminden kaçınılmalıdır.
  • Sucuk, pastırma, salam ve sosis gibi işlenmiş besinler ile; karaciğer, beyin, böbrek gibi sakatatlardan uzak durulmalıdır.

Diyabetin önüne geçin! yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
12021
‘Marifet iltifata tabidir’: Gökhan Hotamışlıgil’in başarısı https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/marifet-iltifata-tabidir-gokhan-hotamisligilin-basarisi Thu, 27 Sep 2018 14:00:44 +0000 https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=11077 Gökhan Bey 25 yıl obezite, diyabet, kompleks hastalıklar üzerine kendini adamış, ABD’de çalışan ve bir ayağı da sık sık Türkiye’de olan ünlü bir bilim insanımız. Kendi alanında çok tanınmış ve araştırmaları en itibarlı dergilerde yayınlanmış. Önemli bir ödül aldı. Biz de “marifet iltifata tabidir”, yani “yetenekleri- üstün çalışmaları övmek ve teşvik etmek gerekir” yerleşik deyişi gereğince, Hotamışlıgil’i kapak konusu yaptık. Tabii, bu atasözüne gerek yok Hotamışlıgil’i kapak yapmak için. Ödülü, güncel bir vesile olarak kullanıyoruz. Yoksa Gökhan Bey her türlü övgüyü zaten hakketmiş bir bilim insanı. Hadi bir önemli deyişi daha anımsatalım, çünkü duruma uygun düşüyor. Bu deyiş ise ünlü İslam tıp bilgini İbn-i Sina’ya ait: “İlim ve sanat iltifat (itibar) görmediği ülkeyi terk eder.”   Hotamışlıgil, bilim kariyerini ABD’de yaptı. Üzerine çalıştığı konuyu, taş üzerine taş koyarak, 300’ü aşkın araştırma makalesi ile inşa etti; çok sayıda öğrenci yetiştirdi, konu ile ilgili yeni araştırmalara ve yeni fikirlerin denenmesine kapıları aradı. Bilim insanı daha ne ister? Ödülü de büyük oldu. Hem yaptığı çalışmaları ve ödül gerekçesini, hem de Orhan Bursalı’nın Hotamışlıgil ile yaptığı özel röportajı okuyacaksınız. Diyor ki: “Obezite ve etrafındaki hastalıklar kümesi geniş bir yelpazede. Kalp-damar hastalıkları, diyabet, karaciğer yağlanması, astım, demans ve kanser gibi yeni fark edilen hastalıklara kadar uzanıyor… Obezite için yeni nesil ilaçlar geliştirilse bile alınan gıdalar, enerji miktarı ve hareketli kalma konularında insanların gayret göstermesi şart... Akdeniz mutfağının ve bizim memleketimizin şahane taze meyve ve sebzelerinin keyfini çıkarmak son derece güzel ve basit bir yaşam tarzı. İkinci konu da daima hareketli kalmak ve stresten biraz olsun arınmak…” Evet, yaşamımızda Hotamışlıgil’e kulak vermeliyiz… İklim değişikliğinin büyük etkileri İklimde dönüşümler, yeryüzünde coğrafi değişimlere neden olarak, tarih öncesinde “yürüyen insan”a da yeni yollar, geçitler açtı. Bunlardan en bilineni kuzeyde Bering Boğazı’nın açılıp kapanması ve insanoğlunun Asya- Avrupa’dan yeni kıtayı istila etmeye başlaması… Bu konuda güncel tartışmayı okuyacaksınız, ancak bugün Arktik’teki erime gemi seferleri için de yeni bir güzergâh oluşturdu. Yaz uzadığı için Kuzey Denizi’nde taşımacılık elverişli hale geldi ve 4 bin km daha kısaldı. Oldukça geniş ve ilginç bilim haberleriyle dolu dergimiz. Bilim çalışıyor, biz de sizlere aktarıyoruz ve en ilginçlerini gündeminize getiriyoruz. Biliyoruz ki bilgi insanı zenginleştirir. Yazarlarımız da hem kendi alanlarındaki bilgilerle hem de değerlendirmeleriyle dergimize büyük bir zenginlik katıyor. Doğan Kuban yine İstanbul’u ele alıyor ve kentin mimari kimliğinin “yağma, zor kullanma, rüşvet ve politik manipülasyonla elde edilen ucuz sermaye” ile oluştuğunu söylüyor. İtirazımız olabilir mi?! Erwin Schrödinger, çok ünlü ve Nobel kazanmış bir fizik bilimci, teorik “Schrödinger’in kedisi” isimli deneyi ile çok anılır, fakat bunların yanı sıra, 75 yıl önce yazdığı Yaşam Nedir? başlıklı kitabıyla da “fizikçileri birer biyolog” haline getirmesiyle bilim tarihinde yerini almış harika bir insan. Bu kitabı üzerine 25 yılda bir konferans düzenlenir. Sonuncusu geçenlerde yapıldı. Size kitabını yeniden değerlendiren bir yazı dizisinin ilkini sunuyoruz. “Özgür müyüz, cahil mi?” Tanol Türkoğlu, Dijital Kültür’ünde “Özgür müyüz, cahil mi?” yazısıyla toplumsal ve dijital kapsamında özgün bir konuya giriyor. Müfit Bey, sanayileşmekte geç kalmış ülkeler örneğinde Vietnam’ı ele alıyor. Orada neler oluyor bir bakın. Cem Say, “Bitcoin kuantum bilgisayarlara karşı” yazısıyla, serisini sürdürürken, Mustafa Çetiner şarbon konulu yazısında güncel değil ama Cemil Topuzlu Paşa’nın anı kitabında geçen Saray hareminde ortaya çıkan şarbon olayını magazin yönüyle de ilgi çekecek şekilde anlatıyor. İbn-i Sina üzerine, tanınmış ilahiyatçı ve edebiyat tarihçisi ve çevirmen Abdülbaki Gölpınarlı’nın yazdığı yazıyı tarihin eski sayfalarından çıkartıp size sunuyoruz. Yazı, Sina’nın “bininci yıldönümü” üzerine yazılmış. Merakla okuyacaksınız. Unutmadan: Geleceğin dünyası, yapay zekâ ve dijital dünya üzerine konferanslarımıza başlıyoruz. Gelecek Cuma yeniden birlikte olmak dileğiyle…

‘Marifet iltifata tabidir’: Gökhan Hotamışlıgil’in başarısı yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
Gökhan Bey 25 yıl obezite, diyabet, kompleks hastalıklar üzerine kendini adamış, ABD’de çalışan ve bir ayağı da sık sık Türkiye’de olan ünlü bir bilim insanımız. Kendi alanında çok tanınmış ve araştırmaları en itibarlı dergilerde yayınlanmış. Önemli bir ödül aldı. Biz de “marifet iltifata tabidir”, yani “yetenekleri- üstün çalışmaları övmek ve teşvik etmek gerekir” yerleşik deyişi gereğince, Hotamışlıgil’i kapak konusu yaptık. Tabii, bu atasözüne gerek yok Hotamışlıgil’i kapak yapmak için. Ödülü, güncel bir vesile olarak kullanıyoruz. Yoksa Gökhan Bey her türlü övgüyü zaten hakketmiş bir bilim insanı.

Hadi bir önemli deyişi daha anımsatalım, çünkü duruma uygun düşüyor. Bu deyiş ise ünlü İslam tıp bilgini İbn-i Sina’ya ait: “İlim ve sanat iltifat (itibar) görmediği ülkeyi terk eder.”  

Hotamışlıgil, bilim kariyerini ABD’de yaptı. Üzerine çalıştığı konuyu, taş üzerine taş koyarak, 300’ü aşkın araştırma makalesi ile inşa etti; çok sayıda öğrenci yetiştirdi, konu ile ilgili yeni araştırmalara ve yeni fikirlerin denenmesine kapıları aradı. Bilim insanı daha ne ister? Ödülü de büyük oldu.

Hem yaptığı çalışmaları ve ödül gerekçesini, hem de Orhan Bursalı’nın Hotamışlıgil ile yaptığı özel röportajı okuyacaksınız. Diyor ki: Obezite ve etrafındaki hastalıklar kümesi geniş bir yelpazede. Kalp-damar hastalıkları, diyabet, karaciğer yağlanması, astım, demans ve kanser gibi yeni fark edilen hastalıklara kadar uzanıyor… Obezite için yeni nesil ilaçlar geliştirilse bile alınan gıdalar, enerji miktarı ve hareketli kalma konularında insanların gayret göstermesi şart... Akdeniz mutfağının ve bizim memleketimizin şahane taze meyve ve sebzelerinin keyfini çıkarmak son derece güzel ve basit bir yaşam tarzı. İkinci konu da daima hareketli kalmak ve stresten biraz olsun arınmak…”

Evet, yaşamımızda Hotamışlıgil’e kulak vermeliyiz…

İklim değişikliğinin büyük etkileri

İklimde dönüşümler, yeryüzünde coğrafi değişimlere neden olarak, tarih öncesinde “yürüyen insan”a da yeni yollar, geçitler açtı. Bunlardan en bilineni kuzeyde Bering Boğazı’nın açılıp kapanması ve insanoğlunun Asya- Avrupa’dan yeni kıtayı istila etmeye başlaması… Bu konuda güncel tartışmayı okuyacaksınız, ancak bugün Arktik’teki erime gemi seferleri için de yeni bir güzergâh oluşturdu. Yaz uzadığı için Kuzey Denizi’nde taşımacılık elverişli hale geldi ve 4 bin km daha kısaldı.

Oldukça geniş ve ilginç bilim haberleriyle dolu dergimiz. Bilim çalışıyor, biz de sizlere aktarıyoruz ve en ilginçlerini gündeminize getiriyoruz. Biliyoruz ki bilgi insanı zenginleştirir.

Yazarlarımız da hem kendi alanlarındaki bilgilerle hem de değerlendirmeleriyle dergimize büyük bir zenginlik katıyor. Doğan Kuban yine İstanbul’u ele alıyor ve kentin mimari kimliğinin “yağma, zor kullanma, rüşvet ve politik manipülasyonla elde edilen ucuz sermaye” ile oluştuğunu söylüyor. İtirazımız olabilir mi?!

Erwin Schrödinger, çok ünlü ve Nobel kazanmış bir fizik bilimci, teorik “Schrödinger’in kedisi” isimli deneyi ile çok anılır, fakat bunların yanı sıra, 75 yıl önce yazdığı Yaşam Nedir? başlıklı kitabıyla da “fizikçileri birer biyolog” haline getirmesiyle bilim tarihinde yerini almış harika bir insan. Bu kitabı üzerine 25 yılda bir konferans düzenlenir. Sonuncusu geçenlerde yapıldı. Size kitabını yeniden değerlendiren bir yazı dizisinin ilkini sunuyoruz.

“Özgür müyüz, cahil mi?”

Tanol Türkoğlu, Dijital Kültür’ünde “Özgür müyüz, cahil mi?” yazısıyla toplumsal ve dijital kapsamında özgün bir konuya giriyor. Müfit Bey, sanayileşmekte geç kalmış ülkeler örneğinde Vietnam’ı ele alıyor. Orada neler oluyor bir bakın. Cem Say, “Bitcoin kuantum bilgisayarlara karşı” yazısıyla, serisini sürdürürken, Mustafa Çetiner şarbon konulu yazısında güncel değil ama Cemil Topuzlu Paşa’nın anı kitabında geçen Saray hareminde ortaya çıkan şarbon olayını magazin yönüyle de ilgi çekecek şekilde anlatıyor.

İbn-i Sina üzerine, tanınmış ilahiyatçı ve edebiyat tarihçisi ve çevirmen Abdülbaki Gölpınarlı’nın yazdığı yazıyı tarihin eski sayfalarından çıkartıp size sunuyoruz. Yazı, Sina’nın “bininci yıldönümü” üzerine yazılmış. Merakla okuyacaksınız.

Unutmadan: Geleceğin dünyası, yapay zekâ ve dijital dünya üzerine konferanslarımıza başlıyoruz.

Gelecek Cuma yeniden birlikte olmak dileğiyle…

‘Marifet iltifata tabidir’: Gökhan Hotamışlıgil’in başarısı yazısı ilk önce Herkese Bilim Teknoloji üzerinde ortaya çıktı.

]]>
11077