<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>aydınlanma arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/aydinlanma/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/aydinlanma</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Mon, 29 Apr 2024 11:52:04 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Cumhuriyet harcı&#8230;</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ozlem-yuzak/cumhuriyet-harci</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özlem Yüzak]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 29 Oct 2023 07:28:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Özlem Yüzak]]></category>
		<category><![CDATA[atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[aydınlanma]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[cumhuriyet 100 yaşında]]></category>
		<category><![CDATA[sanat]]></category>
		<category><![CDATA[tarih]]></category>
		<category><![CDATA[türk devrimi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=30381</guid>

					<description><![CDATA[<p>Cumhuriyet harcı&#8230; Tam 100 yıllık&#8230;Tuttu tabii. Tutmasaydı bugünleri de göremezdik. İdil Biret’ler, Fazıl Say’lar, Nuri Bilge Ceylan’lar, Aziz Nesin’ler, Aziz Sancar’lar, Canan Dağdeviren’ler, Türkan Saylan’lar, Leyla Gencer’ler, Yıldız Kenter’ler yetişebilir miydi? Dünyaca ünlü başarılı doktorlarımız, cerrahlarımız, bilim insanlarımız, sanatçılarımız, mimarlarımız olur muydu? Olmazdı tabii&#8230; Tuttu tabii&#8230; Atatürk ve arkadaşlarının ülküsü, çağdaşlık hedefi o kadar güçlüydü, yaptıkları devrimler o kadar radikal ve önemliydi ki tuttu. Tüm Cumhuriyeti yok etme çabalarına, tüm engellemelere, tüm baştan savmalara, tüm “mış gibi” yapmalara karşın tuttu. Tüm gerici dini yapılanmalara, din borazanlarına, tüm “Ben yaptım, oldu” anlayışına, sahte Atatürkçülere, kurumların içlerinin boşaltılmasına, liyakatten uzaklaşılmasına rağmen tuttu. Tuttu çünkü Cumhuriyetin devrimlerine, kazanımlarına inanan sahip çıkan, içselleştiren insanlar var. Sayıları hiç de az değil. Öğrenciler yetiştirdiler, önderlik yaptılar, Atatürk ve Cumhuriyetin kuruluş ilkelerine sahip çıktılar. Hâlâ da yapıyorlar. Geçtiğimiz günlerde yitirdiğimiz bilim tarihçimiz Osman Bahadır’ın önemli bir saptaması var. Bahadır, “Türk Devrimi’ni yöneten, yürüten ve destekleyenler de nitekim, olmayan Osmanlı sanayicileri ve sermayedarları değil fakat Osmanlı Aydınlanmasının eseri olan genç subaylar, doktorlar, hukukçular, gazeteciler, öğretmenler vb.den oluşan entelektüel bir tabakaydı. Bu kadro, köylülerin ve bir kısım toprak sahiplerinin de desteğini arkasına alarak kurtuluşu gerçekleştirdi” diyor. O dönem gerçekten bir avuçtu. Şimdi ise yüz binlerce, milyonlarca&#8230; Doğan Kuban hocanın 2018 tarihli, “Kaya sınıfı” başlıklı yazısı çok önemli. “Toplumun en geniş sınıfı, en kalabalık, politik söylemden en az etkilenen, kaya gibi dayanıklı, politikadan çok yaşama sarıldığı için kurucu, devirici&#8230; Cumhuriyeti kuran geç Osmanlılar da bu sınıftandı. Cumhuriyeti yok etme zorbalığını durduracak umudun taşıyıcısı da işte bu kaya sınıfı olacak, proletarya” diyor. Evet. Cumhuriyet harcı tuttu. Tabii bunu coşkuyla, gururla kutlayalım. Ama Cumhuriyetin ikinci yüzyılında bizi bekleyen tehlikeleri de unutmadan. Hoca, “Gelişmiş teknolojik toplumların dünya görüşüne benzer bir yaşama sahip olmaya en hazır olan kaya sınıfının, ülke nüfusunun çoğunluğunu oluşturması, okumuş olması, amaçladığı geleceğin gerçekleşmesi için yeterli potansiyele sahip olması, ülkenin geleceği için bir garantidir. Ve bu amacın tanımının daha iyi anlatılması bir ulusal gerekliliktir” diyor. Artık bu garantinin tehlikede olduğunu unutmadan kutlayalım. Derinleşen yoksulluk yüzünden öğrencilerin okuldan uzaklaştığı, yoksul ailelerin çocuklarının okula aç gittiği daha fazla sayıda öğrencinin çocuk işçiliği veya çocuk evliliği gibi sorunlarla karşı karşıya kaldığını unutmadan&#8230; Cumhuriyeti ikinci yüzyılına girerken Atatürk’ün ülkeyi emanet ettiği gençlerin 3.2 milyonunun “ne eğitimde ne istihdamda” olduğunu, kendilerini çaresiz, umutsuz hissettiklerini unutmadan kutlayalım. Partili rektörlerin yönetimine verilen üniversitelerin nitelikli eğitimden giderek uzaklaştığını, kendilerine bu ülkede gelecek göremeyen gençlerin büyük beyin gücünü unutmadan kutlayalım&#8230; Ve şunu düşünelim: Atatürk, “Ben manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır” demişti. Bu mirasa sadık kalmış ve onun izinden vazgeçmeden gidilmiş olsaydı bu güzel ülke bugün nerelerde olurdu? Cumhuriyetimizin 100. yılı hepimize kutlu olsun&#8230; Özlem Yüzak *Bu yazı 27 Ekim 2023 tarihli Cumhuriyet Gazetesi&#8217;nde yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ozlem-yuzak/cumhuriyet-harci">Cumhuriyet harcı&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Cumhuriyet harcı&#8230; Tam 100 yıllık&#8230;Tuttu tabii. Tutmasaydı bugünleri de göremezdik. <strong>İdil Biret’</strong>ler, <strong>Fazıl Say’</strong>lar, <strong>Nuri Bilge Ceylan’</strong>lar, <strong>Aziz Nesin’</strong>ler, <strong>Aziz Sancar’</strong>lar, <strong>Canan Dağdeviren’</strong>ler, <strong>Türkan Saylan’</strong>lar, <strong>Leyla Gencer’</strong>ler, <strong>Yıldız Kenter’</strong>ler yetişebilir miydi? Dünyaca ünlü başarılı doktorlarımız, cerrahlarımız, bilim insanlarımız, sanatçılarımız, mimarlarımız olur muydu? Olmazdı tabii&#8230;</p>
<p>Tuttu tabii&#8230; <strong>Atatürk</strong> ve arkadaşlarının ülküsü, çağdaşlık hedefi o kadar güçlüydü, yaptıkları devrimler o kadar radikal ve önemliydi ki tuttu. Tüm Cumhuriyeti yok etme çabalarına, tüm engellemelere, tüm baştan savmalara, tüm <em>“mış gibi”</em> yapmalara karşın tuttu. Tüm gerici dini yapılanmalara, din borazanlarına, tüm<em> “Ben yaptım, oldu”</em> anlayışına, sahte Atatürkçülere, kurumların içlerinin boşaltılmasına, liyakatten uzaklaşılmasına rağmen tuttu.</p>
<p>Tuttu çünkü Cumhuriyetin devrimlerine, kazanımlarına inanan sahip çıkan, içselleştiren insanlar var. Sayıları hiç de az değil. Öğrenciler yetiştirdiler, önderlik yaptılar, Atatürk ve Cumhuriyetin kuruluş ilkelerine sahip çıktılar. Hâlâ da yapıyorlar.</p>
<p>Geçtiğimiz günlerde yitirdiğimiz bilim tarihçimiz <strong>Osman Bahadır’</strong>ın önemli bir saptaması var. Bahadır, <em>“Türk Devrimi’ni yöneten, yürüten ve destekleyenler de nitekim, olmayan Osmanlı sanayicileri ve sermayedarları değil fakat Osmanlı Aydınlanmasının eseri olan </em><strong>genç subaylar, doktorlar, hukukçular, gazeteciler, öğretmenler </strong><em>vb.den oluşan entelektüel bir tabakaydı. Bu kadro, köylülerin ve bir kısım toprak sahiplerinin de desteğini arkasına alarak kurtuluşu gerçekleştirdi”</em> diyor.</p>
<p>O dönem gerçekten bir avuçtu. Şimdi ise yüz binlerce, milyonlarca&#8230;</p>
<p><strong>Doğan Kuban</strong> hocanın 2018 tarihli,<em> “Kaya sınıfı”</em> başlıklı yazısı çok önemli. <em>“Toplumun en geniş sınıfı, en kalabalık, politik söylemden en az etkilenen, kaya gibi dayanıklı, politikadan çok yaşama sarıldığı için kurucu, devirici&#8230; Cumhuriyeti kuran geç Osmanlılar da bu sınıftandı. Cumhuriyeti yok etme zorbalığını durduracak umudun taşıyıcısı da işte bu kaya sınıfı olacak, proletarya”</em> diyor.</p>
<p>Evet. Cumhuriyet harcı tuttu. Tabii bunu coşkuyla, gururla kutlayalım. Ama Cumhuriyetin ikinci yüzyılında bizi bekleyen tehlikeleri de unutmadan. Hoca, <em>“Gelişmiş teknolojik toplumların dünya görüşüne benzer bir yaşama sahip olmaya en hazır olan kaya sınıfının, ülke nüfusunun çoğunluğunu oluşturması, okumuş olması, amaçladığı geleceğin gerçekleşmesi için yeterli potansiyele sahip olması, ülkenin geleceği için bir garantidir. Ve bu amacın tanımının daha iyi anlatılması bir ulusal gerekliliktir”</em> diyor.</p>
<p>Artık bu garantinin tehlikede olduğunu unutmadan kutlayalım. Derinleşen yoksulluk yüzünden öğrencilerin okuldan uzaklaştığı, yoksul ailelerin çocuklarının okula aç gittiği daha fazla sayıda öğrencinin çocuk işçiliği veya çocuk evliliği gibi sorunlarla karşı karşıya kaldığını unutmadan&#8230; Cumhuriyeti ikinci yüzyılına girerken Atatürk’ün ülkeyi emanet ettiği gençlerin 3.2 milyonunun <em>“ne eğitimde ne istihdamda”</em> olduğunu, kendilerini çaresiz, umutsuz hissettiklerini unutmadan kutlayalım. Partili rektörlerin yönetimine verilen üniversitelerin nitelikli eğitimden giderek uzaklaştığını, kendilerine bu ülkede gelecek göremeyen gençlerin büyük beyin gücünü unutmadan kutlayalım&#8230;</p>
<p>Ve şunu düşünelim: Atatürk, <em>“Ben manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır”</em> demişti. Bu mirasa sadık kalmış ve onun izinden vazgeçmeden gidilmiş olsaydı bu güzel ülke bugün nerelerde olurdu?</p>
<p>Cumhuriyetimizin 100. yılı hepimize kutlu olsun&#8230;</p>
<p><strong>Özlem Yüzak</strong></p>
<p><em><strong>*Bu yazı <a href="https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/ozlem-yuzak/cumhuriyet-harci-2134533">27 Ekim 2023</a> tarihli Cumhuriyet Gazetesi&#8217;nde yayınlanmıştır.</strong></em></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ozlem-yuzak/cumhuriyet-harci">Cumhuriyet harcı&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">30381</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Atatürk&#8217;ün eğitim kıvılcımlarından, Cumhuriyet&#8217;in aydınlanma öncülerine&#8230;</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/ataturkun-egitim-kivilcimlarindan-cumhuriyetin-aydinlanma-onculerine</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 May 2023 21:06:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[alev]]></category>
		<category><![CDATA[aydınlanma]]></category>
		<category><![CDATA[cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[gençler]]></category>
		<category><![CDATA[kıvılcım]]></category>
		<category><![CDATA[mustafa kemal atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[TC]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29519</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Sizi birer kıvılcım olarak gönderiyoruz. Gür alevler halinde geri dönmelisiniz!&#8221; &#8211; Gazi Mustafa Kemal Atatürk 1923-1945 yılları arasında öğrenim amacıyla yurt dışına gönderilen kıvılcımlar, Atatürk’ün ifadesiyle ülkeye birer alev olarak döndüler ve Genç Cumhuriyet&#8217;in kalkınma hamlesine yön verdiler. Cumhuriyetimizin 100. yılı onuruna başlattığımız “Cumhuriyet&#8217;in Aydınlanma Öncüleri” adlı projede, 400’ü aşkın kıvılcımla ilgili bilgiye arşivlerden ulaştık ve ikinci yüzyıldaki eğitim ve kalkınma politikalarına ışık tutması umuduyla bir araya getirdik. Bundan yüzyıl önce büyük emek ve fedakarlıklarla kurulan Türkiye, bu yıl 100. yılını kutluyor ve kaotik bir hızla değişen dünyanın dişlileri arasında kendi pozisyonunu belirlemeye çalışıyor. Çağdaş, refah düzeyi yüksek ve geleceğe umutla bakan insanlarla dolu bir ülkeye nasıl sahip olunabileceği konusunda, genç cumhuriyetin ilk dönemleri ile günümüz arasında bir kıyas yaptığımızda, ülkenin aydın gençlerinin ve sorumlu yöneticilerinin önceliğinin hep aynı kaldığını görüyoruz: Eğitim. “Yedi düvele” karşı askeri ve siyasi mücadele verdiğimiz bir dönemde eğitim bir yandan da, devletin kurucu ve yöneticilerinin gerçekten en büyük önceliği idi. Sakarya Meydan Muharebesi’nin yaklaşık 1 ay öncesinde, henüz Kütahya-Eskişehir Muharebeleri sürerken, 15 Temmuz 1921’de Ankara’da toplanan Maarif Kongresi’nde, savaştan başarıyla çıkıp çıkamayacağı henüz belli olmayan genç cumhuriyetin, gelecek kuşaklar için uygulayacağı eğitim politikaları tartışılmaya başlanmıştı bile. Yurt dışına öğrenci gönderme politikası Türkiye Cumhuriyeti’nin yetişmiş insan gücü ile ilgili eksikliklerinin tespiti ve olası çözüm önerilerinin sunulması için yurt dışından getirilen uzmanlar, ülkenin kalkınma sürecinde görev alabilecek uzman kadroların yetiştirilmesi için yurt dışına öğrenci gönderilmesi gerektiğini vurgulamışlardı. Erken Cumhuriyet döneminin genç Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati Bey; “Her sahada mütehassıs ve malumatlı gençlere muhtacız. Bundan sarf-ı nazar edemeyiz; mekteplerimize kıymetli muallim bulmak için gençlerimizi kabil olduğu kadar fazla Avrupa’da tahsil ettirmek ihtiyacında olduğumuza şüphe yoktur” sözleriyle yurt dışına öğrenci gönderme politikasına olan inancını açıkça ifade etmişti. Yurt dışına öğrenci gönderimine özel kanunun çıktığı 1929 yılına kadarki süreçte birçok farklı branştan çok sayıda öğrenci ve çalışan, öğrenim görmeleri amacıyla Avrupa’nın farklı ülkelerine gönderildi. Yine Cumhuriyet öncesinde, Osmanlı İmparatorluğu tarafından benzer amaçlarla yurt dışına gönderilen öğrencilere de öğrenimlerini sürdürebilmeleri için maddi destek verilmişti. O güne kadar sadece kurumların inisiyatifle yürüyen bu sürecin daha verimli yönetilebilmesi adına, Mustafa Necati döneminde bir kanun tasarısı hazırlandı. Bu kanun tasarısının 1929’da onaylanmasıyla birlikte de öğrencilerin seçim kriterleri, eğitim-öğretim planları, geri dönme şartları, finansal konular ve tarafların karşılıklı sorumlulukları gibi birçok nokta ortaya konmuş oldu. Bahsi geçen bu kanun, 29 Aralık 1928’de meclise sunuldu ancak Mustafa Necati, kanunun uygulamaya konulduğunu ve yurt dışına giden kıvılcımların birer alev halinde geri dönerek modern Türkiye’nin temelini oluşturmak için attıkları adımları göremeden, 1 Ocak 1929’da, henüz 35 yaşındayken aramızdan ayrıldı. Bu genç Cumhuriyet aydınının ardından gözyaşı dökenlerden biri de, bakanlık yetkisini vererek ona duyduğu güveni gösteren Mustafa Kemal Atatürk’tü. Peki, biz neyi hedefliyoruz? Ülkemizin bir asırlık geçmişini incelediğimizde, her alanda bu değerli insanların bıraktığı izlerle karşılaşıyor, onlarla gurur duyuyor ve yaşadıklarından ders çıkarmaya çalışıyoruz. Bu kıvılcımların kim olduklarına ve bugüne kadar neler başardıklarına ışık tuttuğumuz, bir yılı aşkın süredir emek verdiğimiz Cumhuriyet&#8217;in Aydınlanma Öncüleri projemiz meyvelerini vermeye başlıyor. Peki, biz bu proje ile neyi başarmayı amaçlıyoruz? Eğitimin önemine dikkat çekmek: Kalkınmaya ve toplumsal refaha giden yolun eğitimden geçtiği, artık su götürmez bir gerçek. Geçmişte de böyleydi ancak bilgi üretimi daha yavaş ve bilgi edinme yolları günümüze göre daha meşakkatli olduğundan, başkaları tarafından üretilen bilgiyi edinmek bile yer yer yeterli olabiliyordu. Bugün ise bilgi üretimi akıl almaz boyutlarda ve bu bilgiye erişmek çok daha kolay. Günümüzün sorunu da bilginin, eğer o bilginin üreticisi değil sadece tüketicisi iseniz, siz henüz o bilgiyi edinip içselleştiremeden eskiyip güncelliğini yitiriyor olması. Dolayısıyla bilgiyi üreten tarafta olmamız gerektiği aşikâr. Güzel haberse şu: Bunu yapabilmek için elimizde çok güçlü araçlar ve geçmişimizde örnek alınacak çok değerli insanlar var; tabii unutmamak ve heyecanı yitirmemek koşuluyla. Genç Cumhuriyet&#8217;in kuruluş döneminde, zor şartlar altındaki öğrenim faaliyetlerini araştırmak: Kişisel gelişim kitabı okumak mı yoksa erken Cumhuriyet dönemi eğitim faaliyetlerini araştırmak mı? Bizce kesinlikle ikincisi! Bu zor şartlar altında ortaya konan vizyon ve gösterilen cesareti anlamak ve anlatmak, en önemli hedeflerimizden birisi. Kıvılcımların kimlikleri ile akademik çalışmalarını tespit etmek ve tanıtmak: Ülkemiz için geçmişte ortaya konan fedakarlıkları görünür kılmak ve unutturmamak konusunda bu değerli insanlara borçlu olduğumuzu düşünüyoruz. Bu bağlamda kıvılcımların, gerek yurt dışındayken gerekse de yurda döndükten sonra yaptıkları çalışmalara ve yerine getirdikleri görevlere ışık tutmak istiyoruz. Hangi branşlara ağırlık verildiğini analiz etmek: Cumhuriyet&#8217;in ikinci yüzyılını inşa etmek adına ihtiyaç duyduğumuz en önemli becerilerden birisi, erken Cumhuriyet dönemi kadrolarının ülkenin o dönemki ihtiyaçlarını nasıl tespit ettiğini anlamak ve içselleştirmek. Öne çıkan branşlarla Genç Cumhuriyet&#8217;in yükselme sahaları arasında bağ kurmak: Bu ihtiyaçların doğru tespit edilip edilmediğini ve eksiklikler varsa nereden kaynaklandığını anlamanın, diğer taraftan da atılan doğru adımların çeşitli branşlardaki ilerlemeye nasıl katkı sağladığının izini sürmenin, günümüz şartları için işlevsel bir yol haritası oluşturacağına inanıyoruz. Günümüzdeki burslu öğrencilere ve bursiyer adaylarına motivasyon sağlamak: Geçmişte benzer pozisyonlarda bulunduğumuz ya da benzer pozisyonlara aday olduğumuz insanların yaşadıklarını, başardıklarını ve başaramadıklarını, hangi şartlarda ve ruh halleri içerisinde mücadele ettiklerini anlamak, omuzlarımızdaki sorumluluğun ve elimizdeki potansiyel gücün farkına varmamız açısından çok değerli. Kıvılcımlarla ilgili yazılı ve sözlü kaynak üreterek Türk eğitim ve bilim tarihine katkıda bulunmak: Kıvılcımların hikayelerinin tozlu raflarda kalmayıp gelecek kuşaklara aktarımı için elimizden geleni yapacağız. Bilginin kaybolmadığı ve kolay erişilebildiği internet ortamında, arşiv dokümanlarından yola çıkarak üreteceğimiz yazılı ve sözlü kaynaklar ile doğru bilginin görünürlüğünü artıracağız. Bir nesil yetişiyor Bu hedefler ışığında, 17 Haziran Cumartesi günü Berlin Büyükelçiliği’nin ev sahipliğinde, “Bir Nesil Yetişiyor” adlı ilk etkinliğimizi gerçekleştirecek ve araştırma çıktılarımızı sunacağız. Özenle seçtiğimiz konuşmacılarımız, Atatürk’ün askeri zaferlerin ancak eğitim ve iktisat alanında kazanılacak yeni zaferlerle kalıcı olabileceği düşüncesine ve bilim toplumu olmanın önemine değinecekler. DiasporaTürk’ün küratörlüğünde gerçekleşecek olan sergide ise katılımcılar, Kıvılcımlardan bugüne kalan çeşitli kişisel eşyaları inceleme ve Cumhuriyet&#8217;in ilk 20 yılında Türkiye ile Avrupa arasında gerçekleşmiş olan bu kalkınma yolculuğuna bizimle birlikte tanıklık etme fırsatı bulacaklar. Etkinliğimiz eş zamanlı olarak Youtube kanalımızdan da izlenebilecek. Ayrıntıları internet sitemizden ve sosyal medya hesaplarımızdan takip edebilirsiniz. Atatürk’ün bizlere emaneti olan Cumhuriyet&#8217;in 100. yılını yalnızca bir kez tecrübe edeceğiz. Bu sorumlulukla çıktığımız yolda sizin de desteğinizle daha da güçleneceğimizi biliyoruz. Gelin, bu gururu hep birlikte yaşayalım! Cumhuriyet&#8217;in Aydınlanma Öncüleri Projesi adına: Emre Tek &#38; Ayşegül Turan cumhuriyetinaydinlanmaonculeri@gmail.com *Fotoğraf, Ingeborg Böer&#8217;in hususi arşivinden alınmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/ataturkun-egitim-kivilcimlarindan-cumhuriyetin-aydinlanma-onculerine">Atatürk&#8217;ün eğitim kıvılcımlarından, Cumhuriyet&#8217;in aydınlanma öncülerine&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>&#8220;Sizi birer kıvılcım olarak gönderiyoruz. Gür alevler halinde geri dönmelisiniz!&#8221; &#8211; Gazi Mustafa Kemal Atatürk</strong></p>
<p>1923-1945 yılları arasında öğrenim amacıyla yurt dışına gönderilen kıvılcımlar, Atatürk’ün ifadesiyle ülkeye birer alev olarak döndüler ve Genç Cumhuriyet&#8217;in kalkınma hamlesine yön verdiler. Cumhuriyetimizin 100. yılı onuruna başlattığımız “Cumhuriyet&#8217;in Aydınlanma Öncüleri” adlı projede, 400’ü aşkın kıvılcımla ilgili bilgiye arşivlerden ulaştık ve ikinci yüzyıldaki eğitim ve kalkınma politikalarına ışık tutması umuduyla bir araya getirdik.</p>
<p>Bundan yüzyıl önce büyük emek ve fedakarlıklarla kurulan Türkiye, bu yıl 100. yılını kutluyor ve kaotik bir hızla değişen dünyanın dişlileri arasında kendi pozisyonunu belirlemeye çalışıyor. Çağdaş, refah düzeyi yüksek ve geleceğe umutla bakan insanlarla dolu bir ülkeye nasıl sahip olunabileceği konusunda, genç cumhuriyetin ilk dönemleri ile günümüz arasında bir kıyas yaptığımızda, ülkenin aydın gençlerinin ve sorumlu yöneticilerinin önceliğinin hep aynı kaldığını görüyoruz: <strong>Eğitim.</strong></p>
<p>“Yedi düvele” karşı askeri ve siyasi mücadele verdiğimiz bir dönemde eğitim bir yandan da, devletin kurucu ve yöneticilerinin gerçekten en büyük önceliği idi. Sakarya Meydan Muharebesi’nin yaklaşık 1 ay öncesinde, henüz Kütahya-Eskişehir Muharebeleri sürerken, 15 Temmuz 1921’de Ankara’da toplanan Maarif Kongresi’nde, savaştan başarıyla çıkıp çıkamayacağı henüz belli olmayan genç cumhuriyetin, gelecek kuşaklar için uygulayacağı eğitim politikaları tartışılmaya başlanmıştı bile.</p>
<p><strong>Yurt dışına öğrenci gönderme politikası</strong></p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti’nin yetişmiş insan gücü ile ilgili eksikliklerinin tespiti ve olası çözüm önerilerinin sunulması için yurt dışından getirilen uzmanlar, ülkenin kalkınma sürecinde görev alabilecek uzman kadroların yetiştirilmesi için yurt dışına öğrenci gönderilmesi gerektiğini vurgulamışlardı. Erken Cumhuriyet döneminin genç Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati Bey; “Her sahada mütehassıs ve malumatlı gençlere muhtacız. Bundan sarf-ı nazar edemeyiz; mekteplerimize kıymetli muallim bulmak için gençlerimizi kabil olduğu kadar fazla Avrupa’da tahsil ettirmek ihtiyacında olduğumuza şüphe yoktur” sözleriyle yurt dışına öğrenci gönderme politikasına olan inancını açıkça ifade etmişti.</p>
<p>Yurt dışına öğrenci gönderimine özel kanunun çıktığı 1929 yılına kadarki süreçte birçok farklı branştan çok sayıda öğrenci ve çalışan, öğrenim görmeleri amacıyla Avrupa’nın farklı ülkelerine gönderildi. Yine Cumhuriyet öncesinde, Osmanlı İmparatorluğu tarafından benzer amaçlarla yurt dışına gönderilen öğrencilere de öğrenimlerini sürdürebilmeleri için maddi destek verilmişti. O güne kadar sadece kurumların inisiyatifle yürüyen bu sürecin daha verimli yönetilebilmesi adına, Mustafa Necati döneminde bir kanun tasarısı hazırlandı. Bu kanun tasarısının 1929’da onaylanmasıyla birlikte de öğrencilerin seçim kriterleri, eğitim-öğretim planları, geri dönme şartları, finansal konular ve tarafların karşılıklı sorumlulukları gibi birçok nokta ortaya konmuş oldu.</p>
<p>Bahsi geçen bu kanun, 29 Aralık 1928’de meclise sunuldu ancak Mustafa Necati, kanunun uygulamaya konulduğunu ve yurt dışına giden kıvılcımların birer alev halinde geri dönerek modern Türkiye’nin temelini oluşturmak için attıkları adımları göremeden, 1 Ocak 1929’da, henüz 35 yaşındayken aramızdan ayrıldı. Bu genç Cumhuriyet aydınının ardından gözyaşı dökenlerden biri de, bakanlık yetkisini vererek ona duyduğu güveni gösteren Mustafa Kemal Atatürk’tü.</p>
<p><strong>Peki, biz neyi hedefliyoruz?</strong></p>
<p>Ülkemizin bir asırlık geçmişini incelediğimizde, her alanda bu değerli insanların bıraktığı izlerle karşılaşıyor, onlarla gurur duyuyor ve yaşadıklarından ders çıkarmaya çalışıyoruz. Bu kıvılcımların kim olduklarına ve bugüne kadar neler başardıklarına ışık tuttuğumuz, bir yılı aşkın süredir emek verdiğimiz Cumhuriyet&#8217;in Aydınlanma Öncüleri projemiz meyvelerini vermeye başlıyor. Peki, biz bu proje ile neyi başarmayı amaçlıyoruz?</p>
<p><strong>Eğitimin önemine dikkat çekmek:</strong> Kalkınmaya ve toplumsal refaha giden yolun eğitimden geçtiği, artık su götürmez bir gerçek. Geçmişte de böyleydi ancak bilgi üretimi daha yavaş ve bilgi edinme yolları günümüze göre daha meşakkatli olduğundan, başkaları tarafından üretilen bilgiyi edinmek bile yer yer yeterli olabiliyordu. Bugün ise bilgi üretimi akıl almaz boyutlarda ve bu bilgiye erişmek çok daha kolay. Günümüzün sorunu da bilginin, eğer o bilginin üreticisi değil sadece tüketicisi iseniz, siz henüz o bilgiyi edinip içselleştiremeden eskiyip güncelliğini yitiriyor olması. Dolayısıyla bilgiyi üreten tarafta olmamız gerektiği aşikâr. Güzel haberse şu: Bunu yapabilmek için elimizde çok güçlü araçlar ve geçmişimizde örnek alınacak çok değerli insanlar var; tabii unutmamak ve heyecanı yitirmemek koşuluyla.</p>
<p><strong>Genç Cumhuriyet&#8217;in kuruluş döneminde, zor şartlar altındaki öğrenim faaliyetlerini araştırmak:</strong> Kişisel gelişim kitabı okumak mı yoksa erken Cumhuriyet dönemi eğitim faaliyetlerini araştırmak mı? Bizce kesinlikle ikincisi! Bu zor şartlar altında ortaya konan vizyon ve gösterilen cesareti anlamak ve anlatmak, en önemli hedeflerimizden birisi.</p>
<p><strong>Kıvılcımların kimlikleri ile akademik çalışmalarını tespit etmek ve tanıtmak:</strong> Ülkemiz için geçmişte ortaya konan fedakarlıkları görünür kılmak ve unutturmamak konusunda bu değerli insanlara borçlu olduğumuzu düşünüyoruz. Bu bağlamda kıvılcımların, gerek yurt dışındayken gerekse de yurda döndükten sonra yaptıkları çalışmalara ve yerine getirdikleri görevlere ışık tutmak istiyoruz.</p>
<p><strong>Hangi branşlara ağırlık verildiğini analiz etmek:</strong> Cumhuriyet&#8217;in ikinci yüzyılını inşa etmek adına ihtiyaç duyduğumuz en önemli becerilerden birisi, erken Cumhuriyet dönemi kadrolarının ülkenin o dönemki ihtiyaçlarını nasıl tespit ettiğini anlamak ve içselleştirmek.</p>
<p><strong>Öne çıkan branşlarla Genç Cumhuriyet&#8217;in yükselme sahaları arasında bağ kurmak:</strong> Bu ihtiyaçların doğru tespit edilip edilmediğini ve eksiklikler varsa nereden kaynaklandığını anlamanın, diğer taraftan da atılan doğru adımların çeşitli branşlardaki ilerlemeye nasıl katkı sağladığının izini sürmenin, günümüz şartları için işlevsel bir yol haritası oluşturacağına inanıyoruz.</p>
<p><strong>Günümüzdeki burslu öğrencilere ve bursiyer adaylarına motivasyon sağlamak:</strong> Geçmişte benzer pozisyonlarda bulunduğumuz ya da benzer pozisyonlara aday olduğumuz insanların yaşadıklarını, başardıklarını ve başaramadıklarını, hangi şartlarda ve ruh halleri içerisinde mücadele ettiklerini anlamak, omuzlarımızdaki sorumluluğun ve elimizdeki potansiyel gücün farkına varmamız açısından çok değerli.</p>
<p><strong>Kıvılcımlarla ilgili yazılı ve sözlü kaynak üreterek Türk eğitim ve bilim tarihine katkıda bulunmak:</strong> Kıvılcımların hikayelerinin tozlu raflarda kalmayıp gelecek kuşaklara aktarımı için elimizden geleni yapacağız. Bilginin kaybolmadığı ve kolay erişilebildiği internet ortamında, arşiv dokümanlarından yola çıkarak üreteceğimiz yazılı ve sözlü kaynaklar ile doğru bilginin görünürlüğünü artıracağız.</p>
<p><strong>Bir nesil yetişiyor</strong></p>
<p>Bu hedefler ışığında, <strong>17 Haziran Cumartesi</strong> günü <strong>Berlin Büyükelçiliği</strong>’nin ev sahipliğinde, “Bir Nesil Yetişiyor” adlı ilk etkinliğimizi gerçekleştirecek ve araştırma çıktılarımızı sunacağız. Özenle seçtiğimiz konuşmacılarımız, Atatürk’ün askeri zaferlerin ancak eğitim ve iktisat alanında kazanılacak yeni zaferlerle kalıcı olabileceği düşüncesine ve bilim toplumu olmanın önemine değinecekler. DiasporaTürk’ün küratörlüğünde gerçekleşecek olan sergide ise katılımcılar, Kıvılcımlardan bugüne kalan çeşitli kişisel eşyaları inceleme ve Cumhuriyet&#8217;in ilk 20 yılında Türkiye ile Avrupa arasında gerçekleşmiş olan bu kalkınma yolculuğuna bizimle birlikte tanıklık etme fırsatı bulacaklar.</p>
<p>Etkinliğimiz eş zamanlı olarak Youtube kanalımızdan da izlenebilecek. Ayrıntıları internet sitemizden ve sosyal medya hesaplarımızdan takip edebilirsiniz.</p>
<p>Atatürk’ün bizlere emaneti olan Cumhuriyet&#8217;in 100. yılını yalnızca bir kez tecrübe edeceğiz. Bu sorumlulukla çıktığımız yolda sizin de desteğinizle daha da güçleneceğimizi biliyoruz. Gelin, bu gururu hep birlikte yaşayalım!</p>
<p><strong>Cumhuriyet&#8217;in Aydınlanma Öncüleri Projesi adına: Emre Tek &amp; Ayşegül Turan</strong></p>
<p><strong><a href="mailto:cumhuriyetinaydinlanmaonculeri@gmail.com">cumhuriyetinaydinlanmaonculeri@gmail.com</a></strong></p>
<p><strong><em>*Fotoğraf, Ingeborg Böer&#8217;in hususi arşivinden alınmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/ataturkun-egitim-kivilcimlarindan-cumhuriyetin-aydinlanma-onculerine">Atatürk&#8217;ün eğitim kıvılcımlarından, Cumhuriyet&#8217;in aydınlanma öncülerine&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29519</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Düşünmeyen yozlaşır</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/dusunmeyen-yozlasir</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Doğan Kuban]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 08 Apr 2023 11:28:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Doğan Kuban]]></category>
		<category><![CDATA[aydınlanma]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[cehalet]]></category>
		<category><![CDATA[cumhuriyet devrimi]]></category>
		<category><![CDATA[düşünmek]]></category>
		<category><![CDATA[felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29300</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bilimsiz ülke yozlaşır. Eğitim ve öğretime, politika ve dinin karıştığı ülkelerde diploma bir bilgi garantisi değildir. 2006’da yayınlanan ve kilometre taşı olarak anılan bilim insanlarını anlatan The Cambridge Dictionary of Scientists kitabı, 1500 bilim insanı arasında 3 tane Müslüman bilim insanından söz eder. O insanlar da 12. yüzyıldan önce yaşamıştır. İslam dünyasında bilim dili, kilisenin Latincesi gibi, Arapça idi. Fakat İslam Ortaçağı&#8217;nın bilim insanları ve filozoflarının çoğunluğu Arap değildir. Kitaplar Arapça yazıldığı için, bugün Arap yazarları hepsine Arap Bilimi demekte ısrar ederek ucuz bir milliyetçilik yaparlar. Abbasi Rönesansı’ndan İtalyan Rönesansı’na Bağdat Abbasi halifeleri döneminde eski Yunan ve Roma çağında yazılmış bilim ve felsefe yapıtları 9-11. yüzyıllar arasında Arapça&#8217;ya çevrilmiş, bunun çevresinde Abbasi Rönesansı denen ve antik temel üzerinde gelişen bir İslami bilim ve felsefe üretimi olmuştur. Sonradan Arapça çeviriler Sicilya ve İspanya’da Latince&#8217;ye çevrilerek İtalyan Rönesans hümanizmasının bileşenlerinden biri olmuşlardır. O çağlarda Al Harezmi (İranlı) matematik alanında, İbn Heysem (Alhazen) fizik alanında, İbni Sina (Avicenna) filozof ve doktor olarak, Farabi ve İbni Rüşt (Averroes) filozof olarak Ortaçağ tarihinde tanınırlar. İbn Rüşt Avrupa’da İkinci Aristo olarak ün kazanmıştı. Bunlar İran’da ve Bağdat’ta yetiştikleri dönemde Türkler henüz Müslüman olmamıştı. Gazali’nin felsefeye ve dolayısıyla bilime karşı çıkan kitabından sonra İslam ülkelerinde bilim adamı yetişmedi. Çöl Arabı’nın yobazlığı felsefe ve bilim kapısını kapadı. Osmanlılar Bağdat Rönesansı’nın farkında bile olmadılar. Moğollar Bağdat’ı yerle bir ettiler. Bilim ve felsefeyle sıfır ilişki Doğu Hristiyan kilisesi Araplar kadar tutucu idi. Bizans’ın bilim ve felsefe tarihine bir katkısı görünmüyor. Osmanlı kültürü Arap ve Bizans bileşkesi olarak, felsefe ve bilime sahip çıkan bir kültür ortamı yaratamadı. Kaldı ki kendine halife unvanı veren ve Tanrı&#8217;dan güç aldığını savlayan cahil bir sülaleye, okumamış ve toprağa yeni yerleşen göçerler bilim ya da öğretim bağlamında etkili olamazlardı. Ordusunun en güçlü öğesi Hristiyan devşirmesi, yarım yamalak Bektaşi (yani Alevi) olan yeniçeri, haremi sadece Hristiyan olan sultan sülalesinin felsefe ve bilimle hiçbir ilişkisi de olmamıştır. Müslümanlık için cihat yapan ordunun çekirdeğini Hristiyan dönmeler oluşturuyordu. Bu sistemin eşi dünya tarihinde yoktur. Türkler tarafından kurulan imparatorluk, Türklük’ten uzaklaşanlar döneminde yok oldu. “İlk Amerika&#8217;yı Osmanlı kurdu” Fakat değişik bir açıdan bakınca, Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun uzun ömürlülüğünün, bu kozmopolit ve simbiyotik yapının varlığına bağlı olduğu görülür. Ne var ki 17. yüzyıldan sonra sistem yavaş yavaş etkinliğini yitirmiştir. Bilim, felsefe, resim yokluğu devam etmiştir. Osmanlı toplum yapısı, bugünün insanına ‘ilk Amerika’yı biz kurmuşuz’ dedirtebilir. Fakat bu sistemin kesin mutlakıyet yapısı içinde konfedere bir geç sistemin demokratik yapısı ile benzerliği yoktur. Osmanlı kendi içinde homojen olmayan derleme bir toplum olarak, bir tür sömürge sistemi yaratmıştı. Rumlar, Ermeniler, Balkanlılar, Yahudiler değişik Hristiyan grupları kendi gelenekleri içinde yaşayıp sultan sultasına ses çıkaramadılar. Bilim ve haberleşmenin şimdiki gibi hızlı olmadığı çağlarda bu sistem yaşadı. Sonunda gücü azalarak son nefesini verdi. Her iki Rönesans&#8217;a da sırt çevirdi Osmanlılar Abbasi Rönesansı&#8217;nın yolunu izlemediler. Avrupa Rönesansı&#8217;na da sırt çevirdiler. Bu 500 yıllık felsefi, bilimsel sanatsal bir durağanlık içinde dünya bilim tarihinde bir tek Osmanlı ve Türk adı yoktur. Cumhuriyet&#8217;in mucizesinin süresi 15 yıldır. Bu Osmanlı tarihinin 45&#8217;te biridir. Yine de Türkiye’nin Mısır, Irak, Suriye ya da Libya’ya benzememesinin nedeni budur. Fakat 1950&#8217;den sonra da, bütün dünya ile birlikte, Amerikan rotasına girdik ve çıkamadık. Atatürk 1938’de öldü, 1939’da İkinci Dünya Savaşı başladı. Ruslar&#8217;a hap olmaktan zor kurtulduk. Türkiye’nin kaderi 1950’den bu yana kendi elinde olmadı. Bilim yapmak hikayesini bugünkü koşullarda tartışmak anlamsızdır. Dünyanın öncü toplumlarından sanat, felsefe, bilim ve teknolojide 500 yıl geriyiz. Çağdaş standartlara göre, bilim üretemeyen bir toplumuz. Okullar bu açığı birkaç bin kişi için değiştirebilir. Yurt dışına gidenler başka kültürlerin üyesi olurlar. Fakat toplumun okumamışı, tepkisiz, cansız bir eşyaya benziyor. Cehaletin göstergesi de bu tepkisizliktir. Sözünü çokça ettiğimiz cehalet, dünyanın ulaştığı bilgi düzeyinin çok altında olmaktır. Bu da dünyanın gerçeklerinden haberi olmadan yaşamaktır. Dünya konjonktürü, ne yazık ki bizi de Müslüman cahiller arasına kattı. Cahillik, toplum çoğunluğunun bilim, felsefe, sanat ve teknoloji habersizliği demektir. Fakat buna kızmak anlamsızdır. Bunun tarihi kökeni ve bugüne taşıyan mekanizması, bu toplumun kontrol edebileceğinden çok daha büyüktür. Bilgisizlik evrensel bir özelliktir. Trump’ı seçen Amerikan toplumunu düşünüp, kendimizden şikayetimizi hafifletebiliriz. Çağdaş abra kadabra oyunu Amerikan toplumu ile Türk toplumunu paralel doğrultuda oy vermeye yönlendiren nedir? Bunu da yabancı basın yeteri kadar dile getiriyor: Uluslararası kapitalizm. Çünkü propaganda iplerini elinde tutuyor. Toplumlar içinde gelir farkları (örneğin ABD’de 1/350), toplumlar arası gelir farkları, sınıf hatta ideoloji bilinci olmasa bile, iktidarlar tarafından, değişik adlar altında kullanılıyor. Örneğin adam kendinden 500 kat zenginle bir olup fakir okul hocasına saldırıyor. Bu tam bir çağdaş abra kadabra oyunudur. Modern matematiğin dünyaya bakışı değiştirdiği bu çağda yaşıyoruz. Ama toplumun matematikten haberi yok! İnsani ve ulusal sorumluluk Her ülke gibi, Türkiye’de de iyi ve akıllı hiç olmazsa yüzbinlerce insan var. Günümüzde bu sağduyuluların insani ve ulusal bir sorumluluğu var. Vatan, millet sakarya edebiyatından vazgeçip, bizim dünyadan habersizliğimizin, neye mal olduğunu halka anlatmak: Toplumlar dünyayı bilmedikleri zaman, günlük yaşamlarında başlarına gelen ve gelecek olan bütün olaylar ve kazaların niteliğini de bilmiyorlar. Oysa bazıları sayısal olarak belli. Halkın, üretmeden otomobil, telefon almanın sadece ekonomik bir kölelik olduğunu öğrenmesi gerek! İki kez büyük olduk Türkiye tarihte iki kez büyük oldu. Avrupa tarihinde Türk göçer baskısını yerleşik ve fatih bir toplum olarak sürdüren uzun ömürlü bir imparatorluk olarak ve İslam dünyasında ilk laik Cumhuriyet’i kuran ulus olarak&#8230; İkinci aşamada dünya standartlarına, insan hakları, özgürlükler, adalet alanında katıldık. Türkiye, Cumhuriyet devrimi ile “barbar Türkleri” neredeyse Avrupa koalisyonuna sokacaktı. Hristiyan ve Müslümanlar ilk kez Avrupa’da bir araya geleceklerdi. Göktürkler&#8217;den sonra Türk adını kullanan, öz dilini yitirmemiş bir toplum olarak da tarihi konumumuz güçlüdür. Doğan Kuban Doğan Kuban&#8216;ın anısına saygıyla. Bu yazı HBT&#8217;nin 224. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/dusunmeyen-yozlasir">Düşünmeyen yozlaşır</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bilimsiz ülke yozlaşır. Eğitim ve öğretime, politika ve dinin karıştığı ülkelerde diploma bir bilgi garantisi değildir. 2006’da yayınlanan ve kilometre taşı olarak anılan bilim insanlarını anlatan <em>The Cambridge Dictionary of Scientists</em> kitabı, 1500 bilim insanı arasında 3 tane Müslüman bilim insanından söz eder. O insanlar da 12. yüzyıldan önce yaşamıştır.</p>
<p>İslam dünyasında bilim dili, kilisenin Latincesi gibi, Arapça idi. Fakat İslam Ortaçağı&#8217;nın bilim insanları ve filozoflarının çoğunluğu Arap değildir. Kitaplar Arapça yazıldığı için, bugün Arap yazarları hepsine Arap Bilimi demekte ısrar ederek ucuz bir milliyetçilik yaparlar.</p>
<p><strong>Abbasi Rönesansı’ndan İtalyan Rönesansı’na</strong></p>
<p>Bağdat Abbasi halifeleri döneminde eski Yunan ve Roma çağında yazılmış bilim ve felsefe yapıtları 9-11. yüzyıllar arasında Arapça&#8217;ya çevrilmiş, bunun çevresinde Abbasi Rönesansı denen ve antik temel üzerinde gelişen bir İslami bilim ve felsefe üretimi olmuştur. Sonradan Arapça çeviriler Sicilya ve İspanya’da Latince&#8217;ye çevrilerek İtalyan Rönesans hümanizmasının bileşenlerinden biri olmuşlardır.</p>
<p>O çağlarda Al Harezmi (İranlı) matematik alanında, İbn Heysem (Alhazen) fizik alanında, İbni Sina (Avicenna) filozof ve doktor olarak, Farabi ve İbni Rüşt (Averroes) filozof olarak Ortaçağ tarihinde tanınırlar. İbn Rüşt Avrupa’da İkinci Aristo olarak ün kazanmıştı. Bunlar İran’da ve Bağdat’ta yetiştikleri dönemde Türkler henüz Müslüman olmamıştı.</p>
<p>Gazali’nin felsefeye ve dolayısıyla bilime karşı çıkan kitabından sonra İslam ülkelerinde bilim adamı yetişmedi. Çöl Arabı’nın yobazlığı felsefe ve bilim kapısını kapadı. Osmanlılar Bağdat Rönesansı’nın farkında bile olmadılar. Moğollar Bağdat’ı yerle bir ettiler.</p>
<p><strong>Bilim ve felsefeyle sıfır ilişki</strong></p>
<p>Doğu Hristiyan kilisesi Araplar kadar tutucu idi. Bizans’ın bilim ve felsefe tarihine bir katkısı görünmüyor. Osmanlı kültürü Arap ve Bizans bileşkesi olarak, felsefe ve bilime sahip çıkan bir kültür ortamı yaratamadı. Kaldı ki kendine halife unvanı veren ve Tanrı&#8217;dan güç aldığını savlayan cahil bir sülaleye, okumamış ve toprağa yeni yerleşen göçerler bilim ya da öğretim bağlamında etkili olamazlardı.</p>
<p>Ordusunun en güçlü öğesi Hristiyan devşirmesi, yarım yamalak Bektaşi (yani Alevi) olan yeniçeri, haremi sadece Hristiyan olan sultan sülalesinin felsefe ve bilimle hiçbir ilişkisi de olmamıştır. Müslümanlık için cihat yapan ordunun çekirdeğini Hristiyan dönmeler oluşturuyordu. Bu sistemin eşi dünya tarihinde yoktur. Türkler tarafından kurulan imparatorluk, Türklük’ten uzaklaşanlar döneminde yok oldu.</p>
<p><strong>“İlk Amerika&#8217;yı Osmanlı kurdu”</strong></p>
<p>Fakat değişik bir açıdan bakınca, Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun uzun ömürlülüğünün, bu kozmopolit ve simbiyotik yapının varlığına bağlı olduğu görülür. Ne var ki 17. yüzyıldan sonra sistem yavaş yavaş etkinliğini yitirmiştir. Bilim, felsefe, resim yokluğu devam etmiştir.</p>
<p>Osmanlı toplum yapısı, bugünün insanına ‘ilk Amerika’yı biz kurmuşuz’ dedirtebilir. Fakat bu sistemin kesin mutlakıyet yapısı içinde konfedere bir geç sistemin demokratik yapısı ile benzerliği yoktur. Osmanlı kendi içinde homojen olmayan derleme bir toplum olarak, bir tür sömürge sistemi yaratmıştı. Rumlar, Ermeniler, Balkanlılar, Yahudiler değişik Hristiyan grupları kendi gelenekleri içinde yaşayıp sultan sultasına ses çıkaramadılar. Bilim ve haberleşmenin şimdiki gibi hızlı olmadığı çağlarda bu sistem yaşadı. Sonunda gücü azalarak son nefesini verdi.</p>
<p><strong>Her iki Rönesans&#8217;a da sırt çevirdi</strong></p>
<p>Osmanlılar Abbasi Rönesansı&#8217;nın yolunu izlemediler. Avrupa Rönesansı&#8217;na da sırt çevirdiler. Bu 500 yıllık felsefi, bilimsel sanatsal bir durağanlık içinde dünya bilim tarihinde bir tek Osmanlı ve Türk adı yoktur.</p>
<p>Cumhuriyet&#8217;in mucizesinin süresi 15 yıldır. Bu Osmanlı tarihinin 45&#8217;te biridir. Yine de Türkiye’nin Mısır, Irak, Suriye ya da Libya’ya benzememesinin nedeni budur. Fakat 1950&#8217;den sonra da, bütün dünya ile birlikte, Amerikan rotasına girdik ve çıkamadık.</p>
<p>Atatürk 1938’de öldü, 1939’da İkinci Dünya Savaşı başladı. Ruslar&#8217;a hap olmaktan zor kurtulduk. Türkiye’nin kaderi 1950’den bu yana kendi elinde olmadı. Bilim yapmak hikayesini bugünkü koşullarda tartışmak anlamsızdır. Dünyanın öncü toplumlarından sanat, felsefe, bilim ve teknolojide 500 yıl geriyiz. Çağdaş standartlara göre, bilim üretemeyen bir toplumuz.</p>
<p>Okullar bu açığı birkaç bin kişi için değiştirebilir. Yurt dışına gidenler başka kültürlerin üyesi olurlar. Fakat toplumun okumamışı, tepkisiz, cansız bir eşyaya benziyor. Cehaletin göstergesi de bu tepkisizliktir.</p>
<p>Sözünü çokça ettiğimiz cehalet, dünyanın ulaştığı bilgi düzeyinin çok altında olmaktır. Bu da dünyanın gerçeklerinden haberi olmadan yaşamaktır. Dünya konjonktürü, ne yazık ki bizi de Müslüman cahiller arasına kattı. Cahillik, toplum çoğunluğunun bilim, felsefe, sanat ve teknoloji habersizliği demektir. Fakat buna kızmak anlamsızdır. Bunun tarihi kökeni ve bugüne taşıyan mekanizması, bu toplumun kontrol edebileceğinden çok daha büyüktür. Bilgisizlik evrensel bir özelliktir. Trump’ı seçen Amerikan toplumunu düşünüp, kendimizden şikayetimizi hafifletebiliriz.</p>
<p><strong>Çağdaş abra kadabra oyunu</strong></p>
<p>Amerikan toplumu ile Türk toplumunu paralel doğrultuda oy vermeye yönlendiren nedir? Bunu da yabancı basın yeteri kadar dile getiriyor: Uluslararası kapitalizm. Çünkü propaganda iplerini elinde tutuyor. Toplumlar içinde gelir farkları (örneğin ABD’de 1/350), toplumlar arası gelir farkları, sınıf hatta ideoloji bilinci olmasa bile, iktidarlar tarafından, değişik adlar altında kullanılıyor. Örneğin adam kendinden 500 kat zenginle bir olup fakir okul hocasına saldırıyor. Bu tam bir çağdaş abra kadabra oyunudur.</p>
<p>Modern matematiğin dünyaya bakışı değiştirdiği bu çağda yaşıyoruz. Ama toplumun matematikten haberi yok!</p>
<p><strong>İnsani ve ulusal sorumluluk</strong></p>
<p>Her ülke gibi, Türkiye’de de iyi ve akıllı hiç olmazsa yüzbinlerce insan var. Günümüzde bu sağduyuluların insani ve ulusal bir sorumluluğu var. Vatan, millet sakarya edebiyatından vazgeçip, bizim dünyadan habersizliğimizin, neye mal olduğunu halka anlatmak: Toplumlar dünyayı bilmedikleri zaman, günlük yaşamlarında başlarına gelen ve gelecek olan bütün olaylar ve kazaların niteliğini de bilmiyorlar. Oysa bazıları sayısal olarak belli. Halkın, üretmeden otomobil, telefon almanın sadece ekonomik bir kölelik olduğunu öğrenmesi gerek!</p>
<p><strong>İki kez büyük olduk</strong></p>
<p>Türkiye tarihte iki kez büyük oldu. Avrupa tarihinde Türk göçer baskısını yerleşik ve fatih bir toplum olarak sürdüren uzun ömürlü bir imparatorluk olarak ve İslam dünyasında ilk laik Cumhuriyet’i kuran ulus olarak&#8230;</p>
<p>İkinci aşamada dünya standartlarına, insan hakları, özgürlükler, adalet alanında katıldık. Türkiye, Cumhuriyet devrimi ile “barbar Türkleri” neredeyse Avrupa koalisyonuna sokacaktı. Hristiyan ve Müslümanlar ilk kez Avrupa’da bir araya geleceklerdi.</p>
<p>Göktürkler&#8217;den sonra Türk adını kullanan, öz dilini yitirmemiş bir toplum olarak da tarihi konumumuz güçlüdür.</p>
<p><strong>Doğan Kuban</strong></p>
<p lang="tr-TR"><strong><em><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/orhan-bursali/bir-buyuk-cumhuriyet-aydinini-yitirdik">Doğan Kuban</a>&#8216;ın anısına saygıyla. Bu yazı HBT&#8217;nin <a href="https://abonelik.herkesebilimteknoloji.com/urun/sayi-224-10-temmuz-2020-dijital-pdf/">224.</a> sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/dusunmeyen-yozlasir">Düşünmeyen yozlaşır</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29300</post-id>	</item>
		<item>
		<title>‘İnsan olmak’ üstüne yeni bir deneme&#8230;</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/insan-olmak-ustune-yeni-bir-deneme</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Bozkurt Güvenç]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 13 Nov 2019 13:11:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bozkurt Güvenç]]></category>
		<category><![CDATA[aydınlanma]]></category>
		<category><![CDATA[insan olmak]]></category>
		<category><![CDATA[sanayi devrimi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=15871</guid>

					<description><![CDATA[<p>Köşegen’de  “İnsan Olmak” konulu yazımı okuyan bir dostumdan şu haklı eleştiriyi aldım: “Türkiye 2017, ne bir Osmanlı milleti, ne de ‘Üzerinde Güneş batmayan bir Britanya İmparatorluğu’ ülkesidir. Rudyard Kipling’ in ‘Eğer İnsan olmak’ istersen’ şiiri, biz Türkler için geçerli görünmüyor.” ‘İnsan olmak’ isteyenlere önerilen ‘Kendini bil’mek, çok tanrılı Atina’da, Hıristiyanlık’ta, İslam’da ve günümüzde farklı yorumlanıyor. Kendini bil’mek, yani ‘insan olmak’ erdemi için, İnsan türünün, çağdaş uygarlık öncesindeki yüzbinlerce yıllık ‘Avcı-Toplayıcı’lık tarihini, on bin yılık Tarım Devrimi ile başlayan ‘Üretim-Tüketim dönemleri’ni ve Refah Toplumu’nun 21. yüzyılda ulaştığı noktada kendi türünü ve yaşam-küreyi nasıl tükettiğini bilmesi ya da öğrenmesi gerekli. Herkese Bilim Teknoloji dergisinde yazanlar, iman ve cehalet karşısında, ülkemizin ‘çağdaş uygarlık’ düzeyine erişmesi için akıl ve bilimi savunuyor. Oysa hatırlayalım, HBT’den önceki Cumhuriyet Bilim Teknoloji’de yaşanan J. J. Rousseau tartışması, ünlü bir bilim insanımızın CBT’den ayrılmasına yol açmıştı. Sanımca sorun, bilim ve cehalet değil, seçkinlerin üslup sorunuydu. Aydınlanmacı Rousseau, geri dönülmeyeceğini bile bile, bilimin ve Sanayi Devrimi’nde, yaşanan değişim sürecinin kurulu düzeni, etik değerleri yıktığı görüşündeydi. Günümüzün kimi bilim sözcüleri, bu diyalektik eleştiriyi Voltaire gibi hoş görüyle karşılamadılar. İnsan’ın geleceğini karanlık gören Harari’nin Sapiens’e tepkiler ve uygarlığın trajik sonunu öngören uyarılar azalmadan sürüyor. İnsan eğitimle insanlaştı Rousseau’dan yıllar önce, J. Locke (1700), Aydınlanma çağına ve kültürel devrimlere şöyle yön vermişti: ‘İnsan eğitimle insan oldu!’ Yaratılış inancının ve felsefenin tarihi yanılgılarına karşı, Darwin türlerin evrimini en güçlünün kalıcılığı, Marx ise, insanın türüne ve kendine yabancılaşması ile açıkladı (1870). Arthur Spengler, Batı’nın Çöküşü (1926), eserinde tekniğin, kültür ve sanata egemen oluşundan yakındı. Karl Polanyi, Büyük Dönüşüm’de (1944), ‘Hasta ekonominin gürbüz çocuğu Faşizm, kimsenin tekelinde değildir, her ülkede her zaman görülebilir’ demişti. UNESCO’yu kuran evrimci J. Huxley, Savaşta Felsefe (1945) eserinde şöyle sormuştu: ‘Eğitim, değişim bilincinden başka ne verebilir ki?’ Nikolai Hartmann, Yeni Ontoloji (1945)’de bir varlık sınıflaması yaptı: İnorganik (cansız), Organik (canlı) varlıklar; Süper organik (canlı üstü) ‘uygarlık ve kültürler’ Doğa’yı tüketiyordu. G. Orwell’in 1984 Romanı, öncü bir post-gerçek idi. J. Ellul, Teknolojik Düzen (1962) Batı’yı yönlendiriyor, eleştirisini yineledi. İktisatçı J. K. Galbraith (1985), Refah Toplumu’nda, liberal (tüketim) ekonomisinin sorunlarını sergiledi. Kapitalist ve Sosyalist sistemler başarısızdı; yeni bir Dünya düzenine acilen ihtiyaç vardı. SSCB 1989’da kendiliğinden dağıldı. “Sosyalizm tarihe gömüldü’ diye sevinenler yanılıyordu: Sulu tarımda, tüketen gidiyor, üreten dönüyordu. John Zerzan (2000), Gelecekteki İlkel eleştirisinde, ‘Uygarlık buysa bana vahşeti verin’ diyordu. Ünlü iktisatçı J. E. Stiglitz  (2005), “Küreselleşen Dünya’yı sorgulamak zamanı geldi’ eseriyle Nobel kazandı. Küreselleşen Dünya söylemiyle ‘Devletler Çağı bitti, Küresel Sermaye geldi” diyen Francis Fukuyama birden çark etti: “Devletinizi inşa edin; yoksa, Dünyamız yönetilemez’ çağrısını yaptı (2004). Y. Noah Harari, Sapiens: Doğa egemenliğine yükselen İnsan’ın, yaşam-küre ile birlikte yok olacağını savundu: ‘Ne yapacağını bilmeyen tanrıdan daha tehlikeli ne olabilir?’ Bu yeni denemeyi üçlü bir diziyle sürdürmek niyetindeyim. Bozkurt Güvenç *Aramızdan ayrılan Bozkurt Güvenç&#8216;in anısına saygıyla. Bu yazı HBT&#8217;nin 45. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/insan-olmak-ustune-yeni-bir-deneme">‘İnsan olmak’ üstüne yeni bir deneme&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Köşegen’de </em> “İnsan Olmak” konulu yazımı okuyan bir dostumdan şu haklı eleştiriyi aldım: “Türkiye 2017, ne bir Osmanlı milleti, ne de ‘Üzerinde Güneş batmayan bir Britanya İmparatorluğu’ ülkesidir. <strong>Rudyard Kipling’</strong> in ‘Eğer <em>İnsan olmak’</em> istersen’ şiiri, biz Türkler için geçerli görünmüyor.”</p>
<p>‘İnsan olmak’ isteyenlere önerilen ‘<em>Kendini bil’</em>mek, çok tanrılı Atina’da, Hıristiyanlık’ta, İslam’da ve günümüzde farklı yorumlanıyor. <em>Kendini bil’</em>mek, yani ‘insan olmak’ erdemi için, İnsan türünün, çağdaş uygarlık öncesindeki yüzbinlerce yıllık ‘<em>Avcı-Toplayıcı’</em>lık tarihini, on bin yılık Tarım Devrimi ile başlayan ‘Üretim-Tüketim dönemleri’ni ve Refah Toplumu’nun 21. yüzyılda ulaştığı noktada kendi türünü ve yaşam-küreyi nasıl tükettiğini bilmesi ya da öğrenmesi gerekli.</p>
<p><em>Herkese Bilim Teknoloji </em>dergisinde yazanlar, iman ve cehalet karşısında, ülkemizin ‘çağdaş uygarlık’ düzeyine erişmesi için akıl ve bilimi savunuyor. Oysa hatırlayalım, HBT’den önceki <em>Cumhuriyet Bilim Teknoloji’</em>de yaşanan <strong>J. J. Rousseau</strong> tartışması, ünlü bir bilim insanımızın <em>CBT</em>’den ayrılmasına yol açmıştı.</p>
<p>Sanımca sorun, bilim ve cehalet değil, seçkinlerin üslup sorunuydu. Aydınlanmacı Rousseau, geri dönülmeyeceğini bile bile, bilimin ve Sanayi Devrimi’nde, yaşanan değişim sürecinin kurulu düzeni, etik değerleri yıktığı görüşündeydi. Günümüzün kimi bilim sözcüleri, bu diyalektik eleştiriyi <strong>Voltaire </strong>gibi hoş görüyle karşılamadılar.</p>
<p>İnsan’ın geleceğini karanlık gören <strong>Harari</strong>’nin <em>Sapiens’e tepkiler ve </em>uygarlığın trajik sonunu öngören uyarılar azalmadan sürüyor.</p>
<p><strong>İnsan eğitimle insanlaştı</strong></p>
<p>Rousseau’dan yıllar önce, <strong>J. Locke </strong>(1700), Aydınlanma çağına ve kültürel devrimlere şöyle yön vermişti: ‘<strong><em>İnsan eğitimle insan oldu</em></strong><em>!’</em></p>
<p>Yaratılış inancının ve felsefenin tarihi yanılgılarına karşı, <strong>Darwin </strong>türlerin <em>evrimini en güçlünün kalıcılığı</em>, <strong>Marx</strong> ise, insanın türüne ve kendine yabancılaşması ile açıkladı (1870). <strong>Arthur Spengler,</strong> <em>Batı’nın Çöküşü</em> (1926), eserinde tekniğin, kültür ve sanata egemen oluşundan yakındı. <strong>Karl Polanyi, </strong><em>Büyük Dönüşüm</em>’de (1944), ‘<em>Hasta ekonominin gürbüz çocuğu Faşizm, kimsenin tekelinde değildir, her ülkede her zaman görülebilir’</em> demişti.</p>
<p>UNESCO’yu kuran evrimci<strong> J. Huxley, </strong><em>Savaşta Felsefe</em> (1945) eserinde şöyle sormuştu:<strong> ‘</strong><em>Eğitim, değişim bilincinden başka ne verebilir ki?</em>’</p>
<p><strong>Nikolai Hartmann</strong>, <em>Yeni Ontoloji</em> (1945)’de bir varlık sınıflaması yaptı: <em>İnorganik</em> (cansız),<em> Organik</em> (canlı) varlıklar; <em>Süper organik</em> (canlı üstü) ‘uygarlık ve kültürler’ Doğa’yı tüketiyordu.</p>
<p><strong>G. Orwell’</strong>in <em>1984 Romanı</em>, öncü bir <em>post-gerçek</em> idi. <strong>J. Ellul,</strong> <em>Teknolojik Düzen</em> (1962) Batı’yı yönlendiriyor, eleştirisini yineledi. İktisatçı <strong>J. K.</strong> <strong>Galbraith</strong> (1985), <em>Refah Toplumu</em>’nda, liberal (tüketim) ekonomisinin sorunlarını sergiledi. Kapitalist ve Sosyalist sistemler başarısızdı; yeni bir Dünya düzenine acilen ihtiyaç vardı.</p>
<p><strong>SSCB</strong> 1989’da kendiliğinden dağıldı. “Sosyalizm tarihe gömüldü’ diye sevinenler yanılıyordu: Sulu tarımda, tüketen gidiyor, üreten dönüyordu. <strong>John</strong> <strong>Zerzan</strong> (2000), <em>Gelecekteki İlkel</em> eleştirisinde, ‘<em>Uygarlık buysa bana vahşeti verin’ </em>diyordu.</p>
<p>Ünlü iktisatçı <strong>J. E. Stiglitz  </strong>(2005), <strong>“</strong><em>Küreselleşen Dünya’yı sorgulamak zamanı geldi’</em> eseriyle Nobel kazandı. Küreselleşen Dünya söylemiyle ‘Devletler Çağı bitti, Küresel Sermaye geldi” diyen <strong>Francis</strong> <strong>Fukuyama</strong> birden çark etti: “Devletinizi inşa edin; yoksa, Dünyamız yönetilemez’ çağrısını yaptı (2004).</p>
<p><strong>Y. Noah</strong> <strong>Harari</strong>, <em>Sapiens</em>: Doğa egemenliğine yükselen İnsan’ın, yaşam-küre ile birlikte yok olacağını savundu: ‘<em>Ne yapacağını bilmeyen tanrıdan daha tehlikeli ne olabilir?’</em></p>
<p>Bu yeni denemeyi üçlü bir diziyle sürdürmek niyetindeyim.</p>
<p><strong>Bozkurt Güvenç</strong></p>
<p><strong><em>*Aramızdan ayrılan <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/yazarimiz-bozkurt-guvenci-kaybettik">Bozkurt Güvenç</a>&#8216;in anısına saygıyla. Bu yazı HBT&#8217;nin 45. sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/insan-olmak-ustune-yeni-bir-deneme">‘İnsan olmak’ üstüne yeni bir deneme&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">15871</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Dijital mağara</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tanol-turkoglu/dijital-magara</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tanol Türkoglu]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Sep 2019 12:04:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tanol Türkoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[aydınlanma]]></category>
		<category><![CDATA[dijital]]></category>
		<category><![CDATA[kendini bilmek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=15283</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hakiki Olimpos Dağı’nı geride bırakıp Atina’ya uzanan otoyolda seyrederken şaşırtıcı bir çıkışa denk gelinir: Tapınağı ile ünlü antik dağ köyü Delfi. Delfi Tapınağı ile ilgili hiç değilse bildik üç popüler husus vardır. Antik Çağ’da Byzas’a kentini “körler ülkesinin karşısına” kuracağı kehanetinde bulunan Delfi Kahini birincisidir. (Byzas bugünkü Sarayburnu’na gelir; Kadıköy tarafında kurulu bir kent olduğunu görür, “Bunlar kör galiba, bu kadar güzel bir yer varken, gidip karşısına kent kurmuşlar” diye düşünür. Jeton düşer. Bizantium kentini orada kurmaya karar verir). Maalesef gözümüzün önünde olduğu halde pek bilinmez ikincisi. Kahinlerin üstüne oturdukları kaide. Birbirine sarılmış üç yılanın oluşturduğu sütun halindeki bu kaide yüzyıllardır Sultanahmet’te iki taş sütunun arasında durmakta. Osmanlı’dan sonra uğursuzluk getirmesin diye üç yöne bakan yılanların kafaları koparılmış halde. Tağınağın girişinde yazılı olduğu rivayet edilen ünlü söz üçüncüsüdür: Gnothi Seauton. Yani Kendini Bil. (Matrix filmi fanatikleri, bu sözün Latincesi olan Temet Nosce’yi Neo’nun kurabiye yapan Kahin ile mutfaktaki konuşmasından anımsayacaktır). Ancak bir kaç yıl önce görme fırsatı bulduğum tapınak kalıntılarında da dibindeki müzede de bu lafın izine rastlayamadım (ayrı bir tartışma konusudur). Altı çizilmesi gereken nokta ise şu: Kendini bilmek, bilgi çağında daha mı kolaylaştı yoksa giderek daha mı zorlaşıyor? Şu bir gerçek ki kişinin kendini bilebilmesi için, kendine zaman ayırması gerekir. Kendi ile başbaşa kalabileceği kaliteli bir zaman. Kendi iç sesini dinleyebileceği, son dönemdeki etkileşimlerinin kendisine ne tür mesajlar verdiğini irdeleyebileceği, bunlardan sonuçlar üretebileceği bir zaman. Kısaca tefekkür ! Issız bir hayata gerek yok bunun için. Örneğin her akşam uykuya geçmeden önceki o kısa (veya uzun) zaman dilimi bu muhasebeyi yapmak için kullanılabilir. Yetmiyorsa hafta sonları. Veya daha uzun süreli “çekilme”ler. Yani bilgi çağında bireyin bu çekilmeleri daha sık ve daha yoğun gerçekleştirebilmelidir. Tabii eski paradigmaya göre değerlendirmek gerekseydi: Ne kadar dış dünya etkileşimi, o kadar tefekkür ! Ki o etkileşimler zihinde hazmedilerek belli bir yere oturtulsun; boşa gitmesin! Oturtulabiliyor mu peki? Bilgi çağında dış dünya etkileşimi geometrik olarak artarken tefekkür süreci aynı oranda gelişmiyor. Tam tersine geriliyor. Zihin; veri ve enformasyon bombardımanına uğradıkça, birey bunları hazmedecek vakti bir türlü bulamıyor. O kadar veri, o kadar enformasyon, bir kulak tencere bir kulak pencere misali, girdiği gibi çıkıp gitmekte zihinlerden. Sanki hiç var olmamış gibi. Ne yazık ki maruz kaldığı enformasyonu tefekkür ederek, ondan anlamlı bilgiler çıkarmak üzere kendisine zaman ayıramayan, kendisini bilme sürecinde ilerleyemeyen günümüz bireyi her ne kadar adı bilgi çağı olsa bile bir tür mağara devrinde yaşamaktadır. Belki de dijital bir mağara! Tek suçlu birey mi? Masada o kadar çok çikolata var ki artık kimse pırasa yemek istemiyor; faydalarını bildiği halde. Zatı itibariyle bir değeri olduğunu bilmeyen kişi, “kendini bil”mesinin gerekli olduğunu nasıl anlayacak ki! Bu gelenekçi birey için de geçerli (çünkü “kendini bilen rabbini bilir”) (post)modernist birey için de (“kendini bil”)! Tanol Türkoğlu / tanolturkoglu@gmail.com</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tanol-turkoglu/dijital-magara">Dijital mağara</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hakiki <strong>Olimpos Dağı’nı </strong>geride bırakıp Atina’ya uzanan otoyolda seyrederken şaşırtıcı bir çıkışa denk gelinir: Tapınağı ile ünlü antik dağ köyü Delfi. <strong>Delfi Tapınağı</strong> ile ilgili hiç değilse bildik üç popüler husus vardır.</p>
<p>Antik Çağ’da Byzas’a kentini <strong>“körler ülkesinin karşısına</strong>” kuracağı kehanetinde bulunan Delfi Kahini birincisidir. (<strong>Byzas </strong>bugünkü Sarayburnu’na gelir; Kadıköy tarafında kurulu bir kent olduğunu görür, “Bunlar kör galiba, bu kadar güzel bir yer varken, gidip karşısına kent kurmuşlar” diye düşünür. Jeton düşer. <strong>Bizantium</strong> kentini orada kurmaya karar verir).</p>
<p>Maalesef gözümüzün önünde olduğu halde pek bilinmez ikincisi. Kahinlerin üstüne oturdukları kaide. Birbirine sarılmış <strong>üç yılanın oluşturduğu sütun</strong> halindeki bu kaide yüzyıllardır <strong>Sultanahmet</strong>’te iki taş sütunun arasında durmakta. Osmanlı’dan sonra uğursuzluk getirmesin diye üç yöne bakan yılanların kafaları koparılmış halde.</p>
<p>Tağınağın girişinde yazılı olduğu rivayet edilen ünlü söz üçüncüsüdür: <strong>Gnothi Seauton</strong>. Yani Kendini Bil. (<strong>Matrix</strong> filmi fanatikleri, bu sözün Latincesi olan <strong>Temet Nosce</strong>’yi Neo’nun kurabiye yapan Kahin ile mutfaktaki konuşmasından anımsayacaktır).</p>
<p>Ancak bir kaç yıl önce görme fırsatı bulduğum tapınak kalıntılarında da dibindeki müzede de bu lafın izine rastlayamadım (ayrı bir tartışma konusudur). Altı çizilmesi gereken nokta ise şu: <strong>Kendini bilmek, bilgi çağında daha mı kolaylaştı yoksa giderek daha mı zorlaşıyor?</strong></p>
<p>Şu bir gerçek ki kişinin kendini bilebilmesi için, kendine zaman ayırması gerekir. Kendi ile başbaşa kalabileceği kaliteli bir zaman. Kendi iç sesini dinleyebileceği, son dönemdeki etkileşimlerinin kendisine ne tür mesajlar verdiğini irdeleyebileceği, bunlardan sonuçlar üretebileceği bir zaman. Kısaca <strong>tefekkür</strong> !</p>
<p>Issız bir hayata gerek yok bunun için. Örneğin her akşam uykuya geçmeden önceki o kısa (veya uzun) zaman dilimi bu muhasebeyi yapmak için kullanılabilir. Yetmiyorsa hafta sonları. Veya daha uzun süreli “çekilme”ler.</p>
<p>Yani bilgi çağında bireyin bu çekilmeleri daha sık ve daha yoğun gerçekleştirebilmelidir. Tabii eski paradigmaya göre değerlendirmek gerekseydi: Ne kadar dış dünya etkileşimi, o kadar tefekkür ! Ki o etkileşimler zihinde hazmedilerek belli bir yere oturtulsun; boşa gitmesin!</p>
<p>Oturtulabiliyor mu peki? Bilgi çağında dış dünya etkileşimi geometrik olarak artarken <strong>tefekkür süreci aynı oranda gelişmiyor</strong>. Tam tersine geriliyor. Zihin; veri ve enformasyon bombardımanına uğradıkça, birey bunları hazmedecek vakti bir türlü bulamıyor. O kadar veri, o kadar enformasyon, bir kulak tencere bir kulak pencere misali, girdiği gibi çıkıp gitmekte zihinlerden. Sanki hiç var olmamış gibi.</p>
<p>Ne yazık ki maruz kaldığı enformasyonu tefekkür ederek, ondan anlamlı bilgiler çıkarmak üzere kendisine zaman ayıramayan, kendisini bilme sürecinde ilerleyemeyen günümüz bireyi her ne kadar adı bilgi çağı olsa bile bir tür <strong>mağara devrinde</strong> yaşamaktadır. Belki de dijital bir mağara!</p>
<p>Tek suçlu birey mi? Masada o kadar çok çikolata var ki artık kimse pırasa yemek istemiyor; faydalarını bildiği halde. <strong>Zatı itibariyle bir değeri olduğunu bilmeyen kişi, “kendini bil”mesinin gerekli olduğunu nasıl anlayacak ki! </strong>Bu gelenekçi birey için de geçerli (çünkü “kendini bilen rabbini bilir”) (post)modernist birey için de (“kendini bil”)!</p>
<p><strong>Tanol Türkoğlu / <a href="mailto:TanolTurkoglu@Gmail.com">tanolturkoglu@gmail.com</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tanol-turkoglu/dijital-magara">Dijital mağara</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">15283</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Savaş ve barış</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/savas-ve-baris</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Bozkurt Güvenç]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Sep 2019 13:59:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bozkurt Güvenç]]></category>
		<category><![CDATA[aydınlanma]]></category>
		<category><![CDATA[barış]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek]]></category>
		<category><![CDATA[özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[savaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=15158</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Savaşın kanlı bir diplomasi; diplomasinin ise kansız bir savaş’ olduğu söylenir. Bu anlamda barış, savaşa hazırlık için verilen bir moladır. Neler diyor ne yapıyoruz: Söylem – eylem çelişkisi! Sosyal demokrat Erich Fromm, Marx ile Freud’u karşılaştırıp yorumladığı bir denemesinde, uygarlığın üç gerçeğinden söz eder: Her şeyden şüphe et; İnsanca şeyler insana yabancı değildir; Gerçek, seni özgürlüğe kavuşturacak. Doğa tarihçileri aydınlanma çağını başlatmıştı. Elen kültürüyle yetişmiş Kartacalı Terence, insana ve sanata bakışıyla Rönesans’a ve sosyal bilime esin kaynağı olmuştu. Son günlerin ‘gerçek ve post gerçekleri’ tartışmalıdır. Tek gerçek mi post gerçekler mi? ‘Özerlik’ güvencesi olmayan bir özgürlük sürdürülebilir mi? Düşünce özgürdür ama ifade özgürlüğü kısıtlıdır. Bu bağlamda, çağdaş kent ve sanayi uygarlığının geleceği pek parlak görünmüyor. “Barış istersen savaşa hazır ol!” Ziya Paşa’nın, Latince’den çevirdiği ‘savaşa hazır ol’ deyimi geçerlidir. Roma Ordusu, barışı iki yüzyıl korumuştu. Rakipler güçlenince ‘savaşa hazır ol’ deyimine gerek duyulmuş olabilir. Oysa, bu söz, Roma Barışı’nı sürdüremediği gibi; 30-40, 100 yıllık savaşları bile önleyememişti.. Milli savunma örgütleri, ‘Barış için savaşa hazır olmak” deyimini gündemde tutarlar. Oysa, Körfez Savaşı’na girişen emperyalizm ‘Barış için savaştıklarını’ ilan etmekten çekinmemişti. Bu savaş, küreselleşen dünyanın bir ‘post gerçeği’ idi. “Savaşın kanlı bir diplomasi; diplomasinin ise kansız bir savaş’ olduğu söylenir. Bu anlamda barış, savaşa hazırlık için verilen bir moladır. “Birinci Dünya Savaşı ne zaman bitti?’ sorusuna, bir tarihçinin, İkinci Dünya Savaşı, Soğuk Savaş olarak sürüyor’ yanıtını vermiş. Bireyler arası ilişkileri araştıran Levi-Strauss, en yaygın davranışın ‘karşıtlık’, ‘barış değil çatışma’ olduğunu bulmuştu. E. Gellner, bulgunun İslam dünyasında geçerliğini doğrulamıştır. “İlkel” olarak bilinen geleneksel toplumlarda, “öteki”, eğer yoksa yaratılır (Güvenç). Sosyolog A. Touraine ‘ötekileştirmeyen toplum’ olarak tanımlıyor demokrasiyi. Otokrasi mi demokrasi mi? Atina’daki ünlü ‘Otokrasi-Demokrasi’ tartışması günümüzde sürüyor. Solon kanunları, Aristos’larla Demos’ların seçim çatışmasına çare bulamayınca, sorun filozoflara kalmış. Eflatun, az eğitimli toplumlarda demokrasinin yaşamadığı gerekçesiyle Otokrasi’yi; Aristo ise, yoksul laikos (laik)’leri yani ‘geniş tabanlı Demokrasi’yi savunmuş; Atina’nın yönetimi ‘demagog’ Perikles’e kalmış. (Bkz. Güvenç 2015) Roma Cumhuriyeti’nin de çözemediği laicus, Akdeniz ülkelerinin dilinde yaşamıştır. Amerikan Özgürlük Bildirgesi ile Fransız Devrimi demokrasi ülküsünü gündemde tutmayı başardı. Türk Devrimi, kadınların seçme seçilme haklarını savunmada, Kuzey Avrupa’nın ‘sekülerizm’ ve laikçiliği değil laiklik ilkesini seçti; demokrasilerinin gerisinde kalmadı (Kili). 2016 sonunda, sistem değişikliği olarak sunulan yeni Anayasa bir rejim değişikliğidir. Umalım ki yurttaşlar, Atatürk’ün ‘akıl ve bilim’ mirasına sadık kalırlar. Gerçekler ve özgürlükler Gerçekler ve Özgürlükler, çözümü kolay olmayan sorunlara yol açar. Bizi özgürlüğe kavuşturacak olanlar hangi gerçekler’dir? Hıristiyan Kilisesi’nin 6-günlük ‘Yaratılış’ (Tekvin) öyküsü mü, yoksa tartışma ve sorgulamaya açık bilimsel Evrim mi? İnançlara baş kaldıran özgür kişileri diri diri yakan ya da derisini yüzen cehalet gerçeği mi? Bir inancın sandıkta desteklenmesi; çoğunluğun yanıldığını gösterir (Russell). Kadınları Cadı veya Şeytan olarak görüp avlayanlar, faşizm çılgını dazlaklar, dünyanın düz olduğuna, uzaya çıkılmadığına inananlar hangi özgürlüğü temsil ediyorlar? İnançlar, şiddetle değil, aydınlanma ile aşılabilir. Her şeyin olabileceğine inanan çağımız, ‘post gerçek’lere neden şaşıyor ki? Bozkurt Güvenç *Aramızdan ayrılan Bozkurt Güvenç&#8216;in anısına saygıyla. Bu yazı Aralık 2016&#8217;da HBT Dergi&#8217;de yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/savas-ve-baris">Savaş ve barış</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>“<em>Savaşın kanlı bir diplomasi; diplomasinin ise kansız bir savaş’ olduğu</em> söylenir. Bu anlamda barış, savaşa hazırlık için verilen bir moladır.</p></blockquote>
<p><strong>Neler diyor ne yapıyoruz: Söylem – eylem çelişkisi!</strong></p>
<p>Sosyal demokrat <strong>Erich Fromm</strong>, Marx ile Freud’u karşılaştırıp yorumladığı bir denemesinde, uygarlığın üç gerçeğinden söz eder:</p>
<ul>
<li><em>Her şeyden şüphe et;</em></li>
<li><em>İnsanca şeyler insana yabancı değildir;</em></li>
<li><em>Gerçek, seni özgürlüğe kavuşturacak.</em></li>
</ul>
<p>Doğa tarihçileri aydınlanma çağını başlatmıştı. Elen kültürüyle yetişmiş Kartacalı <strong>Terence, </strong>insana ve sanata bakışıyla Rönesans’a ve sosyal bilime esin kaynağı olmuştu. Son günlerin ‘<em>gerçek</em> ve post gerçekleri’ tartışmalıdır. Tek g<em>erçek</em> mi <em>post gerçekler </em>mi?</p>
<p>‘<em>Özerlik’ </em>güvencesi olmayan bir <em>özgürlük</em> sürdürülebilir mi? Düşünce özgürdür ama ifade özgürlüğü kısıtlıdır. Bu bağlamda, çağdaş kent ve sanayi uygarlığının geleceği pek parlak görünmüyor.</p>
<p><strong><em>“Barış istersen savaşa hazır ol!” </em></strong></p>
<p><strong>Ziya Paşa</strong>’nın, Latince’den çevirdiği ‘<strong><em>savaşa hazır ol</em></strong><em>’</em> deyimi geçerlidir. Roma Ordusu, barışı iki yüzyıl korumuştu. Rakipler güçlenince ‘savaşa hazır ol’ deyimine gerek duyulmuş olabilir. Oysa, bu söz, Roma Barışı’nı sürdüremediği gibi; 30-40, 100 yıllık savaşları bile önleyememişti.. Milli savunma örgütleri, <em>‘Barış için savaşa hazır olmak</em>” deyimini gündemde tutarlar. Oysa, Körfez Savaşı’na girişen emperyalizm ‘<em>Barış için savaştıklarını’</em> ilan etmekten çekinmemişti. Bu savaş, küreselleşen dünyanın bir ‘post gerçeği’ idi.</p>
<p>“<em>Savaşın kanlı bir diplomasi; diplomasinin ise kansız bir savaş’ olduğu</em> söylenir. Bu anlamda barış, savaşa hazırlık için verilen bir moladır. “Birinci Dünya Savaşı ne zaman bitti?’ sorusuna, bir tarihçinin, İkinci Dünya Savaşı, Soğuk Savaş olarak sürüyor’ yanıtını vermiş.</p>
<p>Bireyler arası ilişkileri araştıran <strong>Levi-Strauss,</strong> en yaygın davranışın ‘karşıtlık’, ‘barış değil çatışma’ olduğunu bulmuştu. <strong>E. Gellner, </strong>bulgunun İslam dünyasında geçerliğini doğrulamıştır.</p>
<p>“İlkel” olarak bilinen geleneksel toplumlarda, “öteki”, eğer yoksa yaratılır (<strong>Güvenç</strong>). Sosyolog<strong> A. Touraine ‘</strong><em>ötekileştirmeyen toplum’</em> olarak tanımlıyor demokrasiyi.</p>
<p><strong>Otokrasi mi demokrasi mi? </strong></p>
<p>Atina’daki ünlü ‘Otokrasi-Demokrasi’ tartışması günümüzde sürüyor. <strong>Solon</strong> kanunları, <strong><em>Aristos</em></strong>’larla <strong><em>Demos</em></strong>’ların seçim çatışmasına çare bulamayınca, sorun filozoflara kalmış. <strong>Eflatun,</strong> az eğitimli toplumlarda demokrasinin yaşamadığı gerekçesiyle <em>Otokrasi</em>’yi; <strong>Aristo </strong>ise, yoksul<strong><em> laikos</em> (</strong>laik)’leri yani ‘geniş tabanlı <em>Demokrasi</em>’yi savunmuş; Atina’nın yönetimi ‘<em>demagog’ </em><strong>Perikles’e</strong> kalmış. (Bkz. <strong>Güvenç </strong>2015)</p>
<p>Roma Cumhuriyeti’nin de çözemediği<em> laicus</em>, Akdeniz ülkelerinin dilinde yaşamıştır. <em>Amerikan Özgürlük Bildirgesi</em> ile Fransız Devrimi demokrasi ülküsünü gündemde tutmayı başardı. Türk Devrimi, kadınların seçme seçilme haklarını savunmada, Kuzey Avrupa’nın ‘<em>sekülerizm</em>’ ve<em> laikçiliği </em>değil <em>laiklik</em> ilkesini seçti; demokrasilerinin gerisinde kalmadı (<strong>Kili</strong>).</p>
<p>2016 sonunda, sistem değişikliği olarak sunulan yeni Anayasa bir rejim değişikliğidir. Umalım ki yurttaşlar, <strong>Atatürk</strong>’ün ‘<em>akıl ve bilim’ </em>mirasına sadık kalırlar.</p>
<p><strong>Gerçekler ve özgürlükler</strong></p>
<p>Gerçekler ve Özgürlükler, çözümü kolay olmayan sorunlara yol açar. Bizi <em>özgürlüğe</em> kavuşturacak olanlar hangi <em>gerçekler</em>’dir?</p>
<p>Hıristiyan Kilisesi’nin 6-günlük ‘Yaratılış’ (<em>Tekvin</em>) <em>öyküsü</em> mü, yoksa tartışma ve sorgulamaya açık bilimsel Evrim mi?</p>
<p>İnançlara baş kaldıran özgür kişileri diri diri yakan ya da derisini yüzen cehalet gerçeği mi?</p>
<p>Bir inancın sandıkta desteklenmesi; çoğunluğun yanıldığını gösterir (<strong>Russell</strong>). Kadınları Cadı veya Şeytan olarak görüp avlayanlar, faşizm çılgını dazlaklar, dünyanın düz olduğuna, uzaya çıkılmadığına inananlar hangi özgürlüğü temsil ediyorlar?</p>
<p>İnançlar, şiddetle değil, <em>aydınlanma</em> ile aşılabilir.</p>
<p>Her şeyin olabileceğine inanan çağımız, ‘post gerçek’lere neden şaşıyor ki?</p>
<p><strong>Bozkurt Güvenç</strong></p>
<p><strong><em>*Aramızdan ayrılan <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/yazarimiz-bozkurt-guvenci-kaybettik">Bozkurt Güvenç</a>&#8216;in anısına saygıyla. Bu yazı Aralık 2016&#8217;da HBT Dergi&#8217;de yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/savas-ve-baris">Savaş ve barış</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">15158</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Ay – Aydın – Aydınlanma</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/ay-aydin-aydinlanma</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Altaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Jul 2019 13:52:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[ay]]></category>
		<category><![CDATA[aydın]]></category>
		<category><![CDATA[aydınlanma]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=14500</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ay’ın yeryüzündeki benzeri sayılan ‘aydın’ karanlıkta kalana, bilinmeyene ışık tutar, tehlikeleri önceden görür, haber verir: Şaman günümüzdeki aydın kimliğin arketipidir (=ilkörnek).  ‘Aydın’ (önder) semantiğinin Güneş’e değil de Ay’a bağlanmasının nedenleri vardır: Ay’ın ışığı yeryüzünde belli bir yeri aydınlatabilir; doğar ve büyür, küçülür ve ölür; dilimlere ‘ayrılarak’ biçim değiştirir, ölçen biçendir, iki-üç gün hiç görünmez, bir yanı ışıklıyken öteki yarısı karanlıkta kalır. Doğumla ölüm arasındaki varoluşu, döngüyü, ilerleme ve gerileme süreçlerini, olguları, ölçüleri bilen, bilgisini yeryüzündeki insanlarla paylaşan, göstergeler, işaretler kullanarak açıklayan, yaşamın anlamına ışık tutan bir gösteri ustasıdır, oyuncudur Ay.  Gece dünyası derin düşünceler, içsellik, görüngüler/görünüşler, (s)imgeler, gölgeler dünyasıdır. İçselliğe, ruhsal sağaltmaya yoğunlaşan Şaman, gece göğünün oluşturduğu en büyük ekrandaki ışıkla yazılan işaretleri anlamaya, okumaya çalışır. Bugünün medyası, basını gibidir gece göğü; ekrandaki yazılar her gece değişir ve Ay bu ekranın baş habercisidir.  Dolunay’ın temsil ettiği Şaman Ay’ı örnek alır ve erginlemede ‘temsili anlamda’ erginlemede kendini parçalara ayırır, ölür ve yeniden doğar. Birleşmeler ve ayrılmalar birbirini izler. Şaman zihniyetteki dikotomi’nin (ikili anlayış) bilimsel açıklaması da, ya Ay’ın ikiye yarılması ya da ağacın dallanmasıyla açıklanmıştır. İki ‘yarım daire’, karşıt ikiliyi (düşünceyi) temsil eder: Dolunay, çatışan ve uzlaşan eşit hukuklu ikilinin arasında ‘dolunay’ olur. [Aytışmak= tartışmak: Aytışmak folklorik dilde saz şairlerinin birbiriyle doğaçlamayla yarışması, çatışmasıdır. Sonunda uzlaşırlar.]  Ay kendi tinselliği içinde yarılmış ve iki eşit yarım’a ayrılmış, yarık’tan dolunay veya yaruk (=ışık) doğmuştur. (Doğu Türkistan Türkçesinde yaruq, aydın, demek.) Buradaki semantiği şudur: Işık veya yeni bir fikir, yarılan yerden gelir veya ‘yarıktan dışarı çıkar, özgürleşir’.  Aya = avuç ve parmaklar Ay sözcüğünden üretilen aya (avuç) imgesi ayrılma ve birleşme olgusunu kendinden çıkıp ayrılan parmaklarla açıklar: Aya açılınca parmaklar ayrılır, her biri bağımsızdır; ancak aya’ya bağlıdırlar ve birlikte yaratıcı olabilirler. Ayrılır ve birleşirler. Önerilen daima “Ayrılma olgusu yaşanacaktır, ama yeni şeyler yaratabilmek için yine bir araya gelmelisin” olur.  Kabalacılığın, Ortaçağ Avrupa’sındaki merkezlerinden biri olan Provence’de, ai sözcüğü sarımsak anlamına gelir. Şifa veren sarımsak dilim dilim ayrılır (pay, ölçü), ama topraktaki kök daima bütündür. Benzeşim (analoji) üzerinden ve insan gibi bir ruhu olduğu inancıyla (animizim) üzerinden bu varlıklar Ay’a bağlanmıştır. Ayırmak (bölmek), ayrılmak, ayıklamak, ayrıntı, ayrımcı, ayrışmak, ayruk (başka), ayrıksı (geleneğin dışında), aykırı kavramları da ay- koduyla yapılmıştır: Eşit hukukla birleşmek başarıdır ve Tolunay bir ödül olur. Ay’ın evreleri ‘konuşucuya’ ayrılma ve birleşme olgusunda yol gösterirler.  Ay kulaklı olmak ‘İki yarım ay’la iki kulak arasında (bu da bir dikotomidir) benzeşim kurularak, kimsenin duymadığını işitecek, bilecek hassasiyete sahip bir yol gösterici tanımlanmıştır. Gece herkes uyurken, yırtıcı yabanılların avcılık yaptığı bir doğada tehlikeler çoktur. (Ay-av ilişkisi bu iki sözcüğün biçiminde hatırlatılır.)  Ay&#8211; kodlu sözcükler daha çok kulağa, işitime dikkat çekerler. Çünkü gece kulağın, gündüz gözün önemi artar. Şamanlar dualarında ‘Ay’a benzer kulaklarla duymak’ isterler. (A. İnan, 1995, 130) Tanrı Ülgen’in kızları ezgili sözleri Şamanın ‘Ay gibi kulağına’ söylerler: (A.İnan, 1995: 33.) Şamanın gözü, kulağı Ay gibi keskin, duyarlıdır.    Çıkış yolunu aydınlatır Ay uzamda özgür dolaşan, araştıran, karanlıkta kalanı aydınlatandır: Çünkü Ay, ayastın’ı (=berrak ruh, sema) baştanbaşa dolanır, mecazi anlamda yeryüzünü kuşbakışı araştırır, resmin bütününü de, ayrıntısını da görür/gösterir, çıkış yolunu aydınlatır. Yine de karanlık ve loş yerler kalacaktır. Ayak sözcüğü neden ay’a işaret eder: Her yere giren çıkan, her yeri bilen Ay ışığıdır: Baca deliğinden çadıra, pencereden eve girer, misafir olur: Altaycada ayılçı misafir; ayıl, yurt/çadır/ev.   Altay Destanı Maaday Kara’da (E. Gürsoy Naskali, 1999) Ay’ın soy-kütüğünü araştırdığımızda da aynı benzeşimler karşımıza çıkar: Ay&#8211; ile başlayan sözcüklerin ortak semantiği, bilgili olduğu için karanlıkta kalan hileleri/düzenleri ortaya çıkaran yetkin bir karakterin niteliklerini tanımlar: Dönerek/dolanarak gelen, her şeyi gören hikmetli, etrafı dolanarak gözleyen, bakan (aylandıran), varan, kovalayıp izleyen, dürten, süren gibi anlamlara gelen sözcükler tümelde ay&#8211; ile başlatılmaktadır. Şaman yırlarında “aynalayın cargıçım” sözü “araştırıcı yargıcım” anlamı taşır. (A. İnan, 1995: 144.) Ay bilgiyi paylaşır Ay zamanı aydınlatır, takvimi söyler, bilgisini paylaşır: Kendi gövdesini parçalara ayırarak; ‘günlük, aylık, yıllık’ takvimi sayılabilir işaretlerle düzenli biçimde şaşırmadan gösteren, insanları aylık sayma evresine geçiren odur. ‘S-aymak’ başlangıçta sıradan değil, ‘aydınca’ bir eylemdir: Ve bu edimden ay&#8211; kodlu yeni kavramlar çıkar: s-ay-gı duyulan s-ay-mayı bilendir. Ay, Ay; ay, takvim ayı: ayamak, saymak; ayanç, saygı, itibar; ayag, şeref, itibar; ayaglıg, itibarlı; ayagsız, itibarsız; ayıg, bilge; ayıg, kötü fikir, hile; ayguçı, danışman, müşavir, akıl veren; aymak, söylemek, anlamak, haber vermek; ayıtmak, söylemek, sormak, dikte etmek (huk. belgelerinde); ayıt, öğüt. (A. Caferoğlu: 1968)  Ayt-, 1) Söylemek, anlatmak, konuşmak, 2)Bildirmek, haber vermek. (E. Gürsoy – M. Duranlı, Altayca-Türkçe Sözlük, 1999) (İng. s-ay, söyle-; d-ay, gün. Günleri söyleyen Ay’a gönderme.) Ay’a yüklenen bu imalar onunla özdeş aydın kimliğinde devam eder. Ortak Türkçe dizinde (geniz n’siyle) aydın, aydın demek. (E. Emet, Doğ.Türkistan Uygur Ağızları, 2008) Kaşgarlı’da aydın, Ay ışığı. Altaycada aydın, ay ışığı, Ay’lı gece; aydın-, söylemek. Sonuçta ‘düşünen, bilgi veren, söyleyen, açıklık getiren’ ile ‘Ay ışığı’ gibi iki ayrı alanın kavramları aynı sözcükte birleşir: Aydın!  ‘Ay’=’aydın insan’ Ay özne: karanlıktan çıkış yolunu gösteren üst kimlik, aydın ile özdeş: Ay’ın insanlara algılattığı, üzerindeki gölgelerin iki göz, ağız gibi algılandığı ışıklı bir baştır. Ay ve aydın özdeşliğinde ‘bilinen’ ile ‘bilen’ aynıdır: ‘Ay’=’aydın insan’ (başı bilgiyle dolu, aydınlatan insan). İngilizcede konuşma dilinde ay ‘ben’; m-ay, benim; türkçede b-ay, b-ayan; Kore dilinde mai, ben; ben arketipsel Ay’la özdeş. Ay özne, ‘eyleyen’ etkin kimlik!  Türkçede konuşmanın en başında “Ay” veya “Ey” diye hitap etme bir saygı göstergesidir ve başlangıçlarda ‘ey-lemleri örnek alınan’ Ay’a göndermedir. Dilin başlangıcında özne sayılan etkin kimlikler Eski Türkçede tay (t+ay) dayı, ana yanlı soyun (baba kültüründen önceki) etkin kimliği; b-ay, p-ay eden anlamında. Y-ay, hilal benzeşiminden. Tarihin öznesi sayılan kimlikler Aybeg, Kölemen yönetici (?-1249), Aybeg Kutbettin (öl. 1210) Delhi Memlûkları kurucusu. Bu özel adlarla bağıntılı ibex (ing.) hilal boynuzlu keçi, demek.  Ay! Ay sözcüğü; bir anda korku, şaşkınlık, hayranlık, heyecan duyulduğunda ağızdan çıkan “ay!” nidasıyla da bağlantılıdır. Başlangıçlarda ‘ay’ nidası, dolunayla karşılaşan insanın şaşkınlık ve hayranlık dolu nidasıydı: avcılık döneminde gecenin tehlikeleri ve tuzakları arasında kalan avcının Ay’ı yardıma çağırmasıydı. Altayca aya, tuzak; Uygurcada aykırmak, haykırmak; ayınç/ayanç, korku; ayınçsız, korkusuz; ayınmak, korkmak, çekinmek. (A. Caferoğlu, 1968) Bunlar gece avlanan avcıya işaret eden kavramlardır.   Bilgi erktir: Ayıg (aydın, önder) bu gücü olumsuz anlamda da kullanabilir; sahte aydın olabilir: Eski Uygurcada ayıg, bilge, aydın anlamına gelir. Ama aynı zamanda ayıg, kötü fikir, hile, fena anlamında da kullanılır. (A. Caferoğlu, 1968.) Ayıg (aydın) kavramındaki bu semantik, ‘karşıt ikili’ye bir örnek oluşturur. (Ayrıç=kavşak, TDK Türkçe Sözlük, 1983)  Aydın taklitleri Güç odaklarıyla, erkle birleşen, bilgisini onların hizmetine veren veya aydın görünüp gerçekte aydın olmayan, aydın taklidi yapanlar da vardır. Topluma yanlış ve çılgınca bir yol önerebilir, yanıltabilir, aydın (veya önder) sorumluluğuna aykırı davranarak sıkıntıya sokabilirler. Altaycada aydın-, suçunu kabul etmek, pişman olmak; ayma(gan), aklını kaçırma.  İnsanların aysar, aybastı gibi adlar alan ruhsal sıkıntıları da Ay’a bağlanmıştır: Dolunay göz alıcı güzellikte görünmekte, büyümekte, çarpıcı görünümüyle diğer varlıklar üzerinde baskısı (aybastı) artmakta; çoğulcu, paylaşmacı kimlikten tekile geçmekte, büyüklenmekte (megalomani), narsisistik bir tavırla şişinmektedir. Onun çekim gücüyle dünyada sular kabarmaktadır (med-cezir).  Yıldızlar (arkaik algıda gök halkıdır ve yeryüzündeki insanların ataları sayılırlar) onun yanında sönmüş; eşit hukuk, denge bozulmuştur. Aynı sözcük-zincirinde Ay da, aydın da çatallanmıştır. Ay üzerinden aydındaki çatallanmaya işaret edilmekte, varolandaki ikilem anlatılmaktadır: Buna göre bu bir olgudur, değerler yer değiştirebilir, mutlak iyi, mutlak kötü yoktur: Seçimi her bir konuşucunun sağduyusuna bırakır. Çıkış yolu çatalın, ayrıç’ın (kavşağın) arasındadır.  Ay ile yıldızlar arasında denge nasıl gerekliyse; aydın ile toplum/dünya arasında da denge olmalıdır.  Yıldız Cıbıroğlu</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/ay-aydin-aydinlanma">Ay – Aydın – Aydınlanma</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><b><i>Ay’ın yeryüzündeki benzeri sayılan ‘aydın’ karanlıkta kalana, bilinmeyene ışık tutar, tehlikeleri önceden görür, haber verir: </i></b><span style="font-weight: 400;">Şaman günümüzdeki aydın kimliğin arketipidir (=ilkörnek). </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">‘Aydın’ (önder) semantiğinin Güneş’e değil de Ay’a bağlanmasının nedenleri vardır: Ay’ın ışığı yeryüzünde belli bir yeri aydınlatabilir; doğar ve büyür, küçülür ve ölür; dilimlere ‘ayrılarak’ biçim değiştirir, ölçen biçendir, iki-üç gün hiç görünmez, bir yanı ışıklıyken öteki yarısı karanlıkta kalır. Doğumla ölüm arasındaki varoluşu, döngüyü, ilerleme ve gerileme süreçlerini, olguları, ölçüleri bilen, bilgisini yeryüzündeki insanlarla paylaşan, göstergeler, işaretler kullanarak açıklayan, yaşamın anlamına ışık tutan bir gösteri ustasıdır, oyuncudur Ay. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Gece dünyası derin düşünceler, içsellik, görüngüler/görünüşler, (s)imgeler, gölgeler dünyasıdır.</span> <span style="font-weight: 400;">İçselliğe, ruhsal sağaltmaya yoğunlaşan Şaman, gece göğünün oluşturduğu en büyük ekrandaki ışıkla yazılan işaretleri anlamaya, okumaya çalışır. Bugünün medyası, basını gibidir gece göğü; ekrandaki yazılar her gece değişir ve Ay bu ekranın baş habercisidir. </span></p>
<p><strong><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignright wp-image-14501 size-medium" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/07/ay-1-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/07/ay-1-300x200.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2019/07/ay-1.jpg 500w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" />Dolunay’ın temsil ettiği</strong></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Şaman Ay’ı örnek alır ve erginlemede ‘temsili anlamda’ erginlemede kendini parçalara ayırır, ölür ve yeniden doğar. Birleşmeler ve ayrılmalar birbirini izler. Şaman zihniyetteki dikotomi’nin (ikili anlayış) bilimsel açıklaması da, ya Ay’ın ikiye yarılması ya da ağacın dallanmasıyla açıklanmıştır.</span> <span style="font-weight: 400;">İki ‘</span><b>yarım daire’,</b><span style="font-weight: 400;"> karşıt ikiliyi (düşünceyi) temsil eder: Dolunay, çatışan ve uzlaşan eşit hukuklu ikilinin arasında ‘dolunay’ olur. [</span><b>Ay</b><span style="font-weight: 400;">tışmak= tartışmak: Aytışmak folklorik dilde saz şairlerinin birbiriyle doğaçlamayla yarışması, çatışmasıdır. Sonunda uzlaşırlar.] </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ay kendi tinselliği içinde </span><b>yarılmış</b><span style="font-weight: 400;"> ve iki eşit </span><b>yarım</b><span style="font-weight: 400;">’a </span><b>ayrılmış</b><span style="font-weight: 400;">, </span><b>yarık</b><span style="font-weight: 400;">’tan dolunay veya </span><b>yaruk (</b><span style="font-weight: 400;">=ışık) doğmuştur. (Doğu Türkistan Türkçesinde </span><b>yaruq</b><span style="font-weight: 400;">, </span><b>aydın</b><span style="font-weight: 400;">, demek.) Buradaki semantiği şudur: </span><b>Işık veya yeni bir fikir, yarılan yerden gelir veya ‘yarıktan dışarı çıkar, özgürleşir’. </b></p>
<p><strong>Aya = avuç ve parmaklar</strong></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ay sözcüğünden üretilen </span><b>aya</b><span style="font-weight: 400;"> (avuç) imgesi ayrılma ve birleşme olgusunu kendinden çıkıp </span><b>ayrılan</b><span style="font-weight: 400;"> parmaklarla açıklar: </span><b>Aya</b><span style="font-weight: 400;"> açılınca parmaklar </span><b>ayrılır</b><span style="font-weight: 400;">, her biri bağımsızdır; ancak </span><b>aya</b><span style="font-weight: 400;">’ya bağlıdırlar ve birlikte yaratıcı olabilirler. Ayrılır ve birleşirler. Önerilen daima “Ayrılma olgusu yaşanacaktır, ama yeni şeyler yaratabilmek için yine bir araya gelmelisin” olur. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kabalacılığın, Ortaçağ Avrupa’sındaki merkezlerinden biri olan Provence’de, </span><b>ai</b><span style="font-weight: 400;"> sözcüğü sarımsak anlamına gelir. Şifa veren sarımsak dilim dilim ayrılır (pay, ölçü), ama topraktaki kök daima bütündür. Benzeşim (analoji) üzerinden ve insan gibi bir ruhu olduğu inancıyla (animizim) üzerinden bu varlıklar </span><b>Ay</b><span style="font-weight: 400;">’a bağlanmıştır. </span><b>Ayırmak </b><span style="font-weight: 400;">(bölmek),</span><b> ayrılmak, ayıklamak, ayrıntı, ayrımcı, ayrışmak, ayruk </b><span style="font-weight: 400;">(başka),</span><b> ayrıksı </b><span style="font-weight: 400;">(geleneğin dışında),</span><b> aykırı </b><span style="font-weight: 400;">kavramları da</span><b> ay- </b><span style="font-weight: 400;">koduyla yapılmıştır: Eşit hukukla birleşmek başarıdır ve </span><b>Tolunay</b><span style="font-weight: 400;"> bir ödül olur. </span><b>Ay</b><span style="font-weight: 400;">’ın evreleri ‘konuşucuya’ ayrılma ve birleşme olgusunda yol gösterirler. </span></p>
<p><strong>Ay kulaklı olmak</strong></p>
<p><span style="font-weight: 400;">‘İki yarım ay’la iki kulak arasında (bu da bir dikotomidir) benzeşim kurularak, kimsenin duymadığını işitecek, bilecek hassasiyete sahip bir yol gösterici tanımlanmıştır.</span> <span style="font-weight: 400;">Gece herkes uyurken, yırtıcı yabanılların avcılık yaptığı bir doğada tehlikeler çoktur. (Ay-av ilişkisi bu iki sözcüğün biçiminde hatırlatılır.) </span></p>
<p><b>Ay</b><span style="font-weight: 400;">&#8211; kodlu sözcükler daha çok kulağa, işitime dikkat çekerler. Çünkü gece kulağın, gündüz gözün önemi artar. Şamanlar dualarında ‘</span><b>Ay</b><span style="font-weight: 400;">’a benzer kulaklarla duymak’ isterler. (</span><span style="font-weight: 400;">A. İnan, 1995, 130</span><span style="font-weight: 400;">) Tanrı Ülgen’in kızları ezgili sözleri Şamanın ‘</span><b>Ay</b><span style="font-weight: 400;"> gibi kulağına’ söylerler: (A.İnan, 1995: 33.)</span> <span style="font-weight: 400;">Şamanın gözü, kulağı Ay gibi keskin, duyarlıdır.   </span></p>
<p><strong>Çıkış yolunu aydınlatır</strong></p>
<p><b><i>Ay uzamda özgür dolaşan, araştıran, karanlıkta kalanı aydınlatandır: </i></b><span style="font-weight: 400;">Çünkü Ay, </span><b>ayastın</b><span style="font-weight: 400;">’ı (=berrak ruh, sema) baştanbaşa dolanır, mecazi anlamda yeryüzünü kuşbakışı araştırır, resmin bütününü de, </span><b>ayrıntısını</b><span style="font-weight: 400;"> da görür/gösterir, çıkış yolunu </span><b>aydınlatır</b><span style="font-weight: 400;">. Yine de karanlık ve loş yerler kalacaktır. </span><b>Ayak</b><span style="font-weight: 400;"> sözcüğü neden </span><b>ay</b><span style="font-weight: 400;">’a işaret eder: Her yere giren çıkan, her yeri bilen Ay ışığıdır: Baca deliğinden çadıra, pencereden eve girer, misafir olur: Altaycada </span><b>ayılçı</b><span style="font-weight: 400;"> misafir; </span><b>ayıl</b><span style="font-weight: 400;">, yurt/çadır/ev.  </span></p>
<p><i><span style="font-weight: 400;">Altay Destanı Maaday Kara</span></i><span style="font-weight: 400;">’da (E. Gürsoy Naskali, 1999) </span><b>Ay</b><span style="font-weight: 400;">’ın soy-kütüğünü araştırdığımızda da aynı benzeşimler karşımıza çıkar: </span><b>Ay</b><span style="font-weight: 400;">&#8211; ile başlayan sözcüklerin ortak semantiği, bilgili olduğu için karanlıkta kalan hileleri/düzenleri ortaya çıkaran yetkin bir karakterin niteliklerini tanımlar: Dönerek/dolanarak gelen, her şeyi gören hikmetli, etrafı dolanarak gözleyen, bakan (</span><b>aylandıran</b><span style="font-weight: 400;">), varan, kovalayıp izleyen, dürten, süren gibi anlamlara gelen sözcükler tümelde </span><b>ay</b><span style="font-weight: 400;">&#8211; ile başlatılmaktadır. Şaman yırlarında “</span><b>aynalayın cargıçım</b><span style="font-weight: 400;">” sözü “araştırıcı yargıcım” anlamı taşır. (A. İnan, 1995: 144.)</span></p>
<p><strong>Ay bilgiyi paylaşır</strong></p>
<p><em><b>Ay </b><strong>z</strong></em><b><em>amanı aydınlatır,</em><i> takvimi söyler, bilgisini paylaşır: </i></b><span style="font-weight: 400;">Kendi gövdesini parçalara </span><b>ayırarak; </b><span style="font-weight: 400;">‘günlük, aylık, yıllık’ takvimi sayılabilir işaretlerle düzenli biçimde şaşırmadan gösteren, insanları aylık sayma evresine geçiren odur. ‘</span><b>S-aymak</b><span style="font-weight: 400;">’ başlangıçta sıradan değil, ‘</span><b>aydınca’</b><span style="font-weight: 400;"> bir eylemdir: Ve bu edimden </span><b>ay</b><span style="font-weight: 400;">&#8211; kodlu yeni kavramlar çıkar: </span><b>s-ay-gı</b><span style="font-weight: 400;"> duyulan </span><b>s-ay-mayı</b><span style="font-weight: 400;"> bilendir. </span><b>Ay</b><span style="font-weight: 400;">, Ay; </span><b>ay</b><span style="font-weight: 400;">, takvim ayı: </span><b>ayamak, </b><span style="font-weight: 400;">saymak; </span><b>ayanç</b><span style="font-weight: 400;">, saygı, itibar; </span><b>ayag</b><span style="font-weight: 400;">, şeref, itibar; </span><b>ayaglıg</b><span style="font-weight: 400;">, itibarlı; </span><b>ayagsız</b><span style="font-weight: 400;">, itibarsız; </span><b>ayıg</b><span style="font-weight: 400;">, bilge; </span><b>ayıg</b><span style="font-weight: 400;">, kötü fikir, hile; </span><b>ayguçı</b><span style="font-weight: 400;">, danışman, müşavir, akıl veren; </span><b>aymak</b><span style="font-weight: 400;">, söylemek, anlamak, haber vermek; </span><b>ayıtmak</b><span style="font-weight: 400;">, söylemek, sormak, dikte etmek (huk. belgelerinde); </span><b>ayıt</b><span style="font-weight: 400;">, öğüt. (</span><span style="font-weight: 400;">A. Caferoğlu: 1968</span><span style="font-weight: 400;">) </span></p>
<p><b>Ayt-</b><span style="font-weight: 400;">, 1) Söylemek, anlatmak, konuşmak, 2)Bildirmek, haber vermek. (</span><span style="font-weight: 400;">E. Gürsoy – M. Duranlı, Altayca-Türkçe Sözlük, 1999</span><span style="font-weight: 400;">) (İng. </span><b>s-ay</b><span style="font-weight: 400;">, söyle-; </span><b>d-ay</b><span style="font-weight: 400;">, gün. Günleri söyleyen </span><b>Ay</b><span style="font-weight: 400;">’a gönderme.) </span><b>Ay</b><span style="font-weight: 400;">’a yüklenen bu imalar onunla özdeş </span><b>aydın</b><span style="font-weight: 400;"> kimliğinde devam eder. Ortak Türkçe dizinde (geniz n’siyle) </span><b>aydın</b><span style="font-weight: 400;">, aydın demek. (</span><span style="font-weight: 400;">E. Emet, Doğ.Türkistan Uygur Ağızları, 2008</span><span style="font-weight: 400;">) Kaşgarlı’da </span><b>aydın</b><span style="font-weight: 400;">, Ay ışığı. Altaycada </span><b>aydın, ay ışığı</b><span style="font-weight: 400;">, Ay’lı gece; </span><b>aydın</b><span style="font-weight: 400;">-, </span><b>söylemek</b><span style="font-weight: 400;">. Sonuçta ‘düşünen, bilgi veren, söyleyen, açıklık getiren’ ile ‘Ay ışığı’ gibi iki ayrı alanın kavramları aynı sözcükte birleşir: </span><b>Aydın</b><span style="font-weight: 400;">! </span></p>
<p><strong>‘Ay’=’aydın insan’</strong></p>
<p><b><i>Ay özne: karanlıktan çıkış yolunu gösteren üst kimlik, aydın ile özdeş: </i></b><span style="font-weight: 400;">Ay’ın insanlara algılattığı, üzerindeki gölgelerin iki göz, ağız gibi algılandığı ışıklı bir baştır.</span> <b>Ay</b><span style="font-weight: 400;"> ve </span><b>aydın</b><span style="font-weight: 400;"> özdeşliğinde ‘bilinen’ ile ‘bilen’ aynıdır: ‘Ay’=’aydın insan’ (başı bilgiyle dolu, aydınlatan insan). İngilizcede konuşma dilinde </span><b>ay</b><span style="font-weight: 400;"> ‘ben’; </span><b>m-ay</b><span style="font-weight: 400;">, benim; türkçede </span><b>b-ay</b><span style="font-weight: 400;">, </span><b>b-ayan</b><span style="font-weight: 400;">; Kore dilinde </span><b>mai</b><span style="font-weight: 400;">, ben; ben arketipsel </span><b>Ay’la özdeş</b><span style="font-weight: 400;">. Ay özne, ‘</span><b>eyleyen</b><span style="font-weight: 400;">’ etkin kimlik! </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkçede konuşmanın en başında “</span><b>Ay</b><span style="font-weight: 400;">” veya “</span><b>Ey</b><span style="font-weight: 400;">” diye hitap etme bir saygı göstergesidir ve başlangıçlarda ‘</span><b>ey</b><span style="font-weight: 400;">-lemleri örnek alınan’</span><b> Ay</b><span style="font-weight: 400;">’a göndermedir. Dilin başlangıcında özne sayılan etkin kimlikler Eski Türkçede </span><b>tay</b><span style="font-weight: 400;"> (t+ay) dayı, ana yanlı soyun (baba kültüründen önceki) etkin kimliği; </span><b>b-ay</b><span style="font-weight: 400;">, </span><b>p-ay</b><span style="font-weight: 400;"> eden anlamında. </span><b>Y-ay</b><span style="font-weight: 400;">, hilal benzeşiminden. Tarihin öznesi sayılan kimlikler </span><b>Aybeg</b><span style="font-weight: 400;">, Kölemen yönetici (?-1249), </span><b>Aybeg</b><span style="font-weight: 400;"> Kutbettin (öl. 1210) Delhi Memlûkları kurucusu. Bu özel adlarla bağıntılı </span><b>ibex</b><span style="font-weight: 400;"> (ing.) hilal boynuzlu keçi, demek. </span></p>
<p><strong>Ay!</strong></p>
<p><b>Ay</b><span style="font-weight: 400;"> sözcüğü; bir anda korku, şaşkınlık, hayranlık, heyecan duyulduğunda ağızdan çıkan “</span><b>ay</b><span style="font-weight: 400;">!” nidasıyla da bağlantılıdır. Başlangıçlarda ‘</span><b>ay’</b><span style="font-weight: 400;"> nidası, dolunayla karşılaşan insanın şaşkınlık ve hayranlık dolu nidasıydı: avcılık döneminde gecenin tehlikeleri ve tuzakları arasında kalan avcının </span><b>Ay</b><span style="font-weight: 400;">’ı yardıma çağırmasıydı. Altayca </span><b>aya</b><span style="font-weight: 400;">, tuzak; Uygurcada </span><b>aykırmak</b><span style="font-weight: 400;">, haykırmak; </span><b>ayınç/ayanç</b><span style="font-weight: 400;">, korku; </span><b>ayınçsız</b><span style="font-weight: 400;">, korkusuz; </span><b>ayınmak</b><span style="font-weight: 400;">, korkmak, çekinmek. (A. Caferoğlu, 1968) Bunlar gece avlanan avcıya işaret eden kavramlardır.  </span></p>
<p><b><i>Bilgi erktir: Ayıg (aydın, önder) bu gücü olumsuz anlamda da kullanabilir; sahte aydın olabilir: </i></b><span style="font-weight: 400;">Eski Uygurcada </span><b>ayıg</b><span style="font-weight: 400;">, bilge, aydın anlamına gelir. Ama aynı zamanda </span><b>ayıg</b><span style="font-weight: 400;">, kötü fikir, hile, fena anlamında da kullanılır. (A. Caferoğlu, 1968.) </span><b>Ayıg</b><span style="font-weight: 400;"> (aydın) kavramındaki bu semantik, ‘karşıt ikili’ye bir örnek oluşturur. (</span><b>Ayrıç</b><span style="font-weight: 400;">=kavşak, TDK Türkçe Sözlük, 1983) </span></p>
<p><strong>Aydın taklitleri</strong></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Güç odaklarıyla, erkle birleşen, bilgisini onların hizmetine veren veya aydın görünüp gerçekte aydın olmayan, aydın taklidi yapanlar da vardır. Topluma yanlış ve çılgınca bir yol önerebilir, yanıltabilir, aydın (veya önder) sorumluluğuna </span><b>aykırı</b><span style="font-weight: 400;"> davranarak sıkıntıya sokabilirler. Altaycada </span><b>aydın-</b><span style="font-weight: 400;">, suçunu kabul etmek, pişman olmak; </span><b>ayma(gan)</b><span style="font-weight: 400;">, aklını kaçırma. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İnsanların </span><b>aysar</b><span style="font-weight: 400;">, </span><b>aybastı</b><span style="font-weight: 400;"> gibi adlar alan ruhsal sıkıntıları da Ay’a bağlanmıştır: </span><b>Dolunay</b><span style="font-weight: 400;"> göz alıcı güzellikte görünmekte, büyümekte, çarpıcı görünümüyle diğer varlıklar üzerinde baskısı (</span><b>aybastı</b><span style="font-weight: 400;">) artmakta; çoğulcu, paylaşmacı kimlikten tekile geçmekte, büyüklenmekte (megalomani), narsisistik bir tavırla şişinmektedir. Onun çekim gücüyle dünyada sular kabarmaktadır (med-cezir). </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yıldızlar (arkaik algıda gök halkıdır ve yeryüzündeki insanların ataları sayılırlar) onun yanında sönmüş; eşit hukuk, denge bozulmuştur. </span><b>Aynı sözcük-zincirinde Ay da, aydın da çatallanmıştır.</b><span style="font-weight: 400;"> Ay üzerinden aydındaki çatallanmaya işaret edilmekte, varolandaki ikilem anlatılmaktadır: Buna göre bu bir olgudur, değerler yer değiştirebilir, mutlak iyi, mutlak kötü yoktur: Seçimi her bir konuşucunun sağduyusuna bırakır. Çıkış yolu çatalın, </span><b>ayrıç</b><span style="font-weight: 400;">’ın (kavşağın) arasındadır. </span></p>
<p><b>Ay ile </b><span style="font-weight: 400;">yıldızlar arasında denge nasıl gerekliyse; </span><b>aydın</b><span style="font-weight: 400;"> ile toplum/dünya arasında da denge olmalıdır. </span></p>
<p><strong>Yıldız Cıbıroğlu</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/ay-aydin-aydinlanma">Ay – Aydın – Aydınlanma</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">14500</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Felsefe Okulu Aydınlanma seminerleri YouTube&#8217;da yayında!</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/duyurular/felsefe-okulu-aydinlanma-seminerleri-youtubeda-yayinda</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 19 Jul 2018 14:37:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Duyuru ve Etkinlikler]]></category>
		<category><![CDATA[aydınlanma]]></category>
		<category><![CDATA[felsefe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=10502</guid>

					<description><![CDATA[<p>FMV Işık Üniversitesi Sürekli Eğitim Merkezi bünyesinde gerçekleştirilen Felsefe Okulu seminerlerini YouTube&#8216;dan izlemek mümkün. Aydınlanma Nedir? başlıklı seminerler beş bölümden oluşuyor: Aydınlanmanın Anlamı Aydınlanmanın Kökenleri: Antik Çağ Orta Çağ’dan Çıkış: Rönesans Aydınlanma Devrimleri: 18. Yüz Yıl Aydınlanmanın Geleceği Konu hakkında açıklama yapan Prof. Dr. Örsan K. Öymen şunları söyledi: “Türkiye’de bugün yaşanan sosyal ve siyasal sorunların temelinde, halkın geniş kesimlerinin, Aydınlanmanın önemi konusunda aydınlatılmamış olması yatmaktadır. Bunun birinci derecede sorumlusu, 1950 yılından beri iktidarda olan hükümetlerin çarpık eğitim politikalarıdır. Bunun sonucu olarak, değiştirilemez olan ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez olan Anayasa’nın 2. Maddesi’ndeki “Türkiye Cumhuriyeti demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir” ilkesi, vatandaşların büyük çoğunluğu tarafından özümsenmemiştir. Laiklik karşıtı İslamcı hareket, “liberal” etiketli ikinci cumhuriyetçiler, tescilli Atatürk düşmanları ve “post-modern” şarlatanlar, Aydınlanma kavramını ve Aydınlanma devrimlerini onlarca yıldır hedef tahtası haline getirdikleri için, Aydınlanma düşmanlığını ve Aydınlanma fobisini bir marifet olarak sundukları için, Türkiye bu hallere düşmüştür. Bu yayın ile söz konusu karşı-devrim hareketine karşı önemli bir sorumluluğu yerine getirmiş olduğumu düşünüyorum. Ancak bu yeterli değildir. Aydınlanma devrimlerini savunan herkes, kurumlar, sivil toplum örgütleri, medya organları, siyasi partiler ve vatandaşlar, bu yayının geniş kitlelere yayılması ve bu yayının linklerinin duyurulması için, örgütlü bir hareket içine girmelidirler. Hükümetlerin vermediği eğitimi, bizlerin vermesi gerekmektedir. Bu konuda bir bilinç oluşturmak, her vatandaşın asli görevi olmalıdır”. Prof. Dr. Örsan K. Öymen kimdir? Prof. Dr. Örsan K. Öymen 1965 doğumludur. Lisans (1987) ve Doktora (1999) derecelerini Orta Doğu Teknik Üniversitesi Felsefe Bölümü&#8217;nden, Yüksek Lisans (1990) derecesini New York Üniversitesi (NYU) Felsefe Bölümü&#8217;nden almıştır. Say Yayınları&#8217;ndan çıkan &#8220;Hume&#8221; adlı bir kitabı ve alanında birçok ulusal ve uluslararası akademik makalesi bulunmaktadır. Felsefe&#8217;deki uzmanlık alanları Epistemoloji, Etik, Siyaset Felsefesi ve Din Felsefesi’dir. 2000 yılından beri üniversitede Felsefe alanında Öğretim Üyesi olarak görev yapmaktadır. Halen, Feyziye Mektepleri Vakfı&#8217;na bağlı Işık Üniversitesi&#8217;nde İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü Başkanı&#8217;dır. Felsefe Sanat Bilim Derneği Kurucu Üyesi ve Yönetim Kurulu Başkanı, &#8220;Assos&#8217;ta Felsefe&#8221; adlı oluşumun kurucusu ve direktörüdür. Seminerleri izlemek için: Bölüm: https://www.youtube.com/watch?v=C2EYktaXNsU Bölüm: https://www.youtube.com/watch?v=Z01pL6jjYDw Bölüm: https://www.youtube.com/watch?v=AgcBzh1DiqE Bölüm: https://youtu.be/FSYOdjYwxfc Bölüm: https://youtu.be/qHEQMO7WHUg</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/duyurular/felsefe-okulu-aydinlanma-seminerleri-youtubeda-yayinda">Felsefe Okulu Aydınlanma seminerleri YouTube&#8217;da yayında!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>FMV Işık Üniversitesi Sürekli Eğitim Merkezi bünyesinde gerçekleştirilen Felsefe Okulu seminerlerini <a href="https://www.youtube.com/channel/UCvyy0k8lsAOSU0EkjodZDOg"><strong>YouTube</strong></a>&#8216;dan izlemek mümkün. <strong>Aydınlanma Nedir?</strong> başlıklı seminerler beş bölümden oluşuyor:</p>
<p>Aydınlanmanın Anlamı<br />
Aydınlanmanın Kökenleri: Antik Çağ<br />
Orta Çağ’dan Çıkış: Rönesans<br />
Aydınlanma Devrimleri: 18. Yüz Yıl<br />
Aydınlanmanın Geleceği</p>
<p>Konu hakkında açıklama yapan <strong>Prof. Dr. Örsan K. Öymen</strong> şunları söyledi: “Türkiye’de bugün yaşanan sosyal ve siyasal sorunların temelinde, halkın geniş kesimlerinin, Aydınlanmanın önemi konusunda aydınlatılmamış olması yatmaktadır. Bunun birinci derecede sorumlusu, 1950 yılından beri iktidarda olan hükümetlerin çarpık eğitim politikalarıdır. Bunun sonucu olarak, değiştirilemez olan ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez olan Anayasa’nın 2. Maddesi’ndeki “Türkiye Cumhuriyeti demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir” ilkesi, vatandaşların büyük çoğunluğu tarafından özümsenmemiştir. Laiklik karşıtı İslamcı hareket, “liberal” etiketli ikinci cumhuriyetçiler, tescilli Atatürk düşmanları ve “post-modern” şarlatanlar, Aydınlanma kavramını ve Aydınlanma devrimlerini onlarca yıldır hedef tahtası haline getirdikleri için, Aydınlanma düşmanlığını ve Aydınlanma fobisini bir marifet olarak sundukları için, Türkiye bu hallere düşmüştür. Bu yayın ile söz konusu karşı-devrim hareketine karşı önemli bir sorumluluğu yerine getirmiş olduğumu düşünüyorum. Ancak bu yeterli değildir. Aydınlanma devrimlerini savunan herkes, kurumlar, sivil toplum örgütleri, medya organları, siyasi partiler ve vatandaşlar, bu yayının geniş kitlelere yayılması ve bu yayının linklerinin duyurulması için, örgütlü bir hareket içine girmelidirler. Hükümetlerin vermediği eğitimi, bizlerin vermesi gerekmektedir. Bu konuda bir bilinç oluşturmak, her vatandaşın asli görevi olmalıdır”.</p>
<p><strong>Prof. Dr. Örsan K. Öymen kimdir?</strong></p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-10503 alignright" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2018/07/orsann-300x300.jpg" alt="" width="279" height="279" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2018/07/orsann-300x300.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2018/07/orsann-150x150.jpg 150w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2018/07/orsann-1024x1024.jpg 1024w" sizes="(max-width: 279px) 100vw, 279px" /></p>
<p>Prof. Dr. Örsan K. Öymen 1965 doğumludur. Lisans (1987) ve Doktora (1999) derecelerini Orta Doğu Teknik Üniversitesi Felsefe Bölümü&#8217;nden, Yüksek Lisans (1990) derecesini New York Üniversitesi (NYU) Felsefe Bölümü&#8217;nden almıştır. Say Yayınları&#8217;ndan çıkan &#8220;Hume&#8221; adlı bir kitabı ve alanında birçok ulusal ve uluslararası akademik makalesi bulunmaktadır. Felsefe&#8217;deki uzmanlık alanları Epistemoloji, Etik, Siyaset Felsefesi ve Din Felsefesi’dir. 2000 yılından beri üniversitede Felsefe alanında Öğretim Üyesi olarak görev yapmaktadır. Halen, Feyziye Mektepleri Vakfı&#8217;na bağlı Işık Üniversitesi&#8217;nde İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü Başkanı&#8217;dır. Felsefe Sanat Bilim Derneği Kurucu Üyesi ve Yönetim Kurulu Başkanı, &#8220;Assos&#8217;ta Felsefe&#8221; adlı oluşumun kurucusu ve direktörüdür.</p>
<p><strong>Seminerleri izlemek için:</strong></p>
<ol>
<li>Bölüm: <a href="https://www.youtube.com/watch?v=C2EYktaXNsU">https://www.youtube.com/watch?v=C2EYktaXNsU</a></li>
<li>Bölüm: <a href="https://www.youtube.com/watch?v=Z01pL6jjYDw">https://www.youtube.com/watch?v=Z01pL6jjYDw</a></li>
<li>Bölüm: <a href="https://www.youtube.com/watch?v=AgcBzh1DiqE">https://www.youtube.com/watch?v=AgcBzh1DiqE</a></li>
<li>Bölüm: <a href="https://youtu.be/FSYOdjYwxfc">https://youtu.be/FSYOdjYwxfc</a></li>
<li>Bölüm: <a href="https://youtu.be/qHEQMO7WHUg">https://youtu.be/qHEQMO7WHUg</a></li>
</ol>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/duyurular/felsefe-okulu-aydinlanma-seminerleri-youtubeda-yayinda">Felsefe Okulu Aydınlanma seminerleri YouTube&#8217;da yayında!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">10502</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Tehlike giderek ısınıyor: Ulus devletlerin üzerinde bir yönetimin kaçınılmazlığı</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/tehlike-giderek-isiniyor-ulus-devletlerin-uzerinde-bir-yonetimin-kacinilmazligi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 19 Apr 2018 14:00:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editör ne diyor?]]></category>
		<category><![CDATA[ardi]]></category>
		<category><![CDATA[aydınlanma]]></category>
		<category><![CDATA[devlet]]></category>
		<category><![CDATA[Dijital abonelik]]></category>
		<category><![CDATA[Gulf Stream]]></category>
		<category><![CDATA[hikmet boran]]></category>
		<category><![CDATA[islam dünyası]]></category>
		<category><![CDATA[kangal köpeği]]></category>
		<category><![CDATA[köpek]]></category>
		<category><![CDATA[küresel ısınma]]></category>
		<category><![CDATA[kuzey atlantik]]></category>
		<category><![CDATA[rönesans]]></category>
		<category><![CDATA[tehlike]]></category>
		<category><![CDATA[trump]]></category>
		<category><![CDATA[ulus]]></category>
		<category><![CDATA[ulus devlet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=9911</guid>

					<description><![CDATA[<p>Küresel ısınma kimin derdidir? Tüm dünyanın. Çünkü bu ısınmadan, “iklim çözülmesi”nden etkilenmeyecek kimse yoktur dünyada. Ulus devletlerin ilgi ve yetki alanlarının dışına çıkan bu konu, küresel bir yönetimin temel sorunu olarak önümüzdedir. Küresel yönetim? Evet; çünkü artık yerküre tek tek ulus devletlerin çıkarlarına göre yaşayamaz. Ulus devletlere bırakılsa, dünya ölür, canlılar ölür. Dolayısıyla dünya üzerinde “ulus devletler ötesi” bir yönetim biçimi, küreselleşmenin gelişmesiyle birlikte, kendiliğinden oluşmuş durumdadır. Özellikle bilimin yerkürenin gelişmesiyle ilgili ve yaşamsal sorunlara giderek daha egemen olması, araştırma boyutlarının sıçramalarla büyümesi, bilimi de, yerkürenin ve insanlığın temel sorunlarını evrenselleştirmede temel bir rol üstlenme noktasına getirdi! Bilim, evrensel özelliğini geçen yıl güce ve büyük bir farkındalığa dönüştürdü. Özellikle Trump’ın küresel ısınmada “alternatif bilim” zırvalığını öne sürmesine karşı, “Bilim İçin Yürüyüş” örgütlenmiş ve dünyada on binlerce bilim insanı gösteriler yapmıştı. 6 gün önce Bilim İçin Yürüyüş’ün ikincisi yapıldı. Bilimi savunmak, kurumsallaştı; bu da bilimin evrensel gücünü ortaya koyması bakımından son derece önemli. Kapak konumuza dönersek, iklim değişikliğinin çok önemli işareti, Kuzey Atlantik akıntısının son derece yavaşlaması, dahası yer yer durma noktasına gelmesi. Biliyoruz ki okurlarımızın evrensele ilgisi gelişmiştir ve merak etmektedir. Gulf Stream olarak bilinen bu akıntı, Kuzey Avrupa’nın var olan iklim düzeni için son derece tayin edici bir role sahip. Ilıman iklimin oluşmasında etkisi olan akıntının durması, Avrupa’yı donduracak, okyanus sahillerinde sular hızla yükselecek ve Afrika’da şiddetli bir kuraklık hüküm sürecek. Bunun ilk işaretlerini mi görüyoruz? Kapak konumuz bilimin alarm verici araştırmalarını önümüze koyuyor. Gulf Stream akıntılarının durması durumunda dünyanın buzul çağa girdiğini kurgulayan örneğin The Day After Tomorrow gibi filmleri anımsayın. Bu kadar değil, iklim değişikliği salgın hastalıkları da gündeme getirmektedir. Bu konuyu da ana yazıya paralel okuyacaksınız. Yakın gelecekte evde çalışacaklar artıyor ABD temelinde bakıldığında, çalışanların %36’sı dışarıdan işini yapıyor. Bu 56 milyon insan demek. Ofise gitmeden işini evden vb. yapanların oranı %55’i bulacak diyen araştırmada, aynı zamanda 25 gözde meslek sıralanıyor. İki ayak üzerinde insanoğlunun nasıl yürüdüğü üzerine son bir araştırmayı paylaşıyoruz: “Ardi” hem yürüyor ve hem de tırmanıyordu. Peki, Ardi kimdi? Doğan Kuban hoca diyor ki Paganizm vurgusu olmayan Rönesans yazısında: “Türkiye bugünkü varlığını Cumhuriyet’e borçludur, ülkeyi bugüne getiren laik Cumhuriyettir, otomobil, televizyon vb. değil&#8230; Cehalet için laiklik ve demokrasi önemli değildir, İslam Rönesans’ından sonra İslam dünyası Ortaçağ dönemine geri döndü…” Kuban günümüzde açgözlülükle uygarlığın çatıştığını belirterek, İslam ülkelerinin oynadığı olumsuz rolü vurguluyor. Ali Akurgal, teknolojinin ne yazık ki ağırlıklı olarak silah geliştirmede kullanıldığını, ama Türkiye’nin önünde askeri teknolojilerin sivil hayatta kullanılması için önemli bir fırsat bulunduğunu belirtiyor. Mustafa Çetiner Kurtuluş Savaşı’na katılmış bir tıp insanını anlatıyor: Hikmet Boran. Sarıkamış’ta görev yapan Boran’ın çok ilginç öyküsünü okuyacaksınız. Prof. Zehra Taşkın, tartışma köşesindeki yazısında “Çöp makaleler başarıyı ölçmemeli” diyor ve akademi dünyasının derin bir sorununu dile getiriyor. Nüfus bilimci Mümtaz Peker, “100 milyonluk Türkiye” iddiasına eleştirel bir bakış getiriyor yazısında. Tabii olgulara ve istatistiklere dayanarak: “Bu iddianın bilimsel bir tutarlılığı yok.” HBT çok zengin içeriğe sahip. Daha onlarca güncel haber, fotoğraf, makale, teknoloji vitrini, bulmaca ve tabii son sayfada Kangal köpeğinin dünyadaki öyküsü. HBT yaygınlaştıkça ülkemizin olumlu gelişmesine insani katkının da artacağını biliyoruz. Haftaya yeniden birlikte olmak üzere, sevgiyle kalın… *** İzzettin Silier’in gençler için HBT aboneliği kampanyası devam ediyor. 40 öğrencimizin daha isimlerini paylaşıyoruz. Böylece 120 öğrenci oldu! Sevgili gençler sizlerle birlikte olmaktan mutluyuz, iyi okumalar. Basılı dergi Can Koçak: Ankara Charles de Gaulle Fransız Lisesi. Aydın Oğur: Gaziantep Üni. Gazetecilik. Özgür Cem Boynueğri: Ege Üni. İletişim Fak. Tugay Palas: Sakarya Üni. Mekatronik Müh. Ozan Üst: Gebze Teknik Üni. Metroloji Müh. Özlem Karakaşoğlu: Çanakkale 18 Mart Üni. Arkeoloji.  Melahat Yapıcı: ODTÜ Kimya Müh. Belkıs Sena Talu: İstanbul Üni. Bilim Tarihi. Hicret Biber: Trakya Üni. Tıp Fak. Aleyna Kovacı: Aliya İzzetbegoviç Kız Anadolu İmam Hatip Lisesi. Emre Durmaz: Harita Müh. Sungur Alp Akay: İstiklal Makzume Anadolu Lisesi. Murat Eray Korkmaz: KTÜ Makina Müh. Cansu Öztürk: İstanbul Üni. Tıp Fak. Necmiye Sultan Toprak: 19 Mayıs Üni. Fen Bilgisi Öğrt. Ömer Karahasanoğlu: Bilgi Üni. Enerji Sis. Müh. Burak Alkan: 9 Eylül Üni. Makina Müh. Deniz Bardak: 9 Eylül Üni. İşletme. Gülistan Yıldız: 9 Eylül Üni. Ulus. İşlet. Tic. Didem Cesur: Çanakkale 18 Mart Üni. İşletme YL. Dijital dergi Merve Elmastaş: BÜ Mol. Biy. Gen. Elif Sultan Akyer: KTO Karatay Üni. Tıp Fak. Burak Altın: Kocaeli Üni. Elektrik Müh. Adile Özlem Özer: Bursa Uludağ Üni. Tıp Fak. Doğukan Türksoy: BÜ Bilgisayar Müh. Deniz Dönmez: Çorlu Fen Lisesi. Zehra Çifçibaşı: İstanbul Üni. Makina Müh. Yılmaz Uzunca: Celal Bayar Üni. Bilgisayar Prog. Halil Emin Çalışkan: Pertevniyal Lisesi. Neşe Akgün: Eskişehir Osmangazi Üni. Sağlık Yönetimi. Ezgi Gök: Hacettepe Üni. Diş Hek. Kaan Kutsar: 9 Eylül Üni. Fin. İkt. Bank. YL. Ali Yaşar: Trakya Üni. Türkçe Öğretmenliği. Alper Doğan: 9 Eylül Üni. Yön. Bil. Sis. Deniz Pınar: YTÜ Gemi İnş. Mak. Müh. İpek Güvensoy: Üsküdar Üni. Psikoloji. Fatih Koç: Çukurova Üni. Bilgisayar Müh. Enes Yazıcı: BAAL. Egemen Avcu: Eskişehir Osmangazi Üni. Maliye. Duygu Gündoğdu: Çankaya Üni. Bilgisayar Müh.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/tehlike-giderek-isiniyor-ulus-devletlerin-uzerinde-bir-yonetimin-kacinilmazligi">Tehlike giderek ısınıyor: Ulus devletlerin üzerinde bir yönetimin kaçınılmazlığı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Küresel ısınma kimin derdidir? Tüm dünyanın. Çünkü bu ısınmadan, “<strong>iklim çözülmesi</strong>”nden etkilenmeyecek kimse yoktur dünyada. Ulus devletlerin ilgi ve yetki alanlarının dışına çıkan bu konu, küresel bir yönetimin temel sorunu olarak önümüzdedir.</p>
<p><strong>Küresel yönetim?</strong> Evet; çünkü artık yerküre tek tek ulus devletlerin çıkarlarına göre yaşayamaz. Ulus devletlere bırakılsa, dünya ölür, canlılar ölür. Dolayısıyla dünya üzerinde “ulus devletler ötesi” bir yönetim biçimi, küreselleşmenin gelişmesiyle birlikte, kendiliğinden oluşmuş durumdadır.</p>
<p><strong>Özellikle bilimin yerkürenin gelişmesiyle ilgili ve yaşamsal sorunlara giderek daha egemen olması, araştırma boyutlarının sıçramalarla büyümesi, bilimi de, yerkürenin ve insanlığın temel sorunlarını evrenselleştirmede temel bir rol üstlenme noktasına getirdi!</strong></p>
<p>Bilim, evrensel özelliğini geçen yıl güce ve büyük bir farkındalığa dönüştürdü. Özellikle Trump’ın küresel ısınmada “alternatif bilim” zırvalığını öne sürmesine karşı, “<strong>Bilim İçin Yürüyüş</strong>” örgütlenmiş ve dünyada on binlerce bilim insanı gösteriler yapmıştı. 6 gün önce Bilim İçin Yürüyüş’ün ikincisi yapıldı. <strong>Bilimi savunmak, kurumsallaştı;</strong> bu da bilimin evrensel gücünü ortaya koyması bakımından son derece önemli.</p>
<p>Kapak konumuza dönersek, iklim değişikliğinin çok önemli işareti, Kuzey Atlantik akıntısının son derece yavaşlaması, dahası yer yer durma noktasına gelmesi. Biliyoruz ki okurlarımızın evrensele ilgisi gelişmiştir ve merak etmektedir. <strong>Gulf Stream</strong> olarak bilinen bu akıntı, Kuzey Avrupa’nın var olan iklim düzeni için son derece tayin edici bir role sahip. Ilıman iklimin oluşmasında etkisi olan akıntının durması, Avrupa’yı donduracak, okyanus sahillerinde sular hızla yükselecek ve Afrika’da şiddetli bir kuraklık hüküm sürecek. Bunun ilk işaretlerini mi görüyoruz? Kapak konumuz bilimin alarm verici araştırmalarını önümüze koyuyor.</p>
<p>Gulf Stream akıntılarının durması durumunda dünyanın buzul çağa girdiğini kurgulayan örneğin <strong>The Day After Tomorrow</strong> gibi filmleri anımsayın.</p>
<p>Bu kadar değil, iklim değişikliği salgın hastalıkları da gündeme getirmektedir. Bu konuyu da ana yazıya paralel okuyacaksınız.</p>
<p><strong>Yakın gelecekte evde çalışacaklar artıyor</strong></p>
<p>ABD temelinde bakıldığında, çalışanların %36’sı dışarıdan işini yapıyor. Bu 56 milyon insan demek. Ofise gitmeden işini evden vb. yapanların oranı %55’i bulacak diyen araştırmada, aynı zamanda 25 gözde meslek sıralanıyor.</p>
<p>İki ayak üzerinde insanoğlunun nasıl yürüdüğü üzerine son bir araştırmayı paylaşıyoruz: “Ardi” hem yürüyor ve hem de tırmanıyordu. Peki, Ardi kimdi?</p>
<p><strong>Doğan Kuban</strong> hoca diyor ki <em>Paganizm vurgusu olmayan Rönesans</em> yazısında: “Türkiye bugünkü varlığını Cumhuriyet’e borçludur, ülkeyi bugüne getiren laik Cumhuriyettir, otomobil, televizyon vb. değil&#8230; Cehalet için laiklik ve demokrasi önemli değildir, İslam Rönesans’ından sonra İslam dünyası Ortaçağ dönemine geri döndü…” Kuban günümüzde açgözlülükle uygarlığın çatıştığını belirterek, İslam ülkelerinin oynadığı olumsuz rolü vurguluyor.</p>
<p><strong>Ali Akurgal</strong>, teknolojinin ne yazık ki ağırlıklı olarak silah geliştirmede kullanıldığını, ama Türkiye’nin önünde askeri teknolojilerin sivil hayatta kullanılması için önemli bir fırsat bulunduğunu belirtiyor. <strong>Mustafa Çetiner</strong> Kurtuluş Savaşı’na katılmış bir tıp insanını anlatıyor: Hikmet Boran. Sarıkamış’ta görev yapan Boran’ın çok ilginç öyküsünü okuyacaksınız. Prof. <strong>Zehra Taşkın</strong>, tartışma köşesindeki yazısında “Çöp makaleler başarıyı ölçmemeli” diyor ve akademi dünyasının derin bir sorununu dile getiriyor. Nüfus bilimci <strong>Mümtaz Peker,</strong> “100 milyonluk Türkiye” iddiasına eleştirel bir bakış getiriyor yazısında. Tabii olgulara ve istatistiklere dayanarak: “Bu iddianın bilimsel bir tutarlılığı yok.”</p>
<p>HBT çok zengin içeriğe sahip. Daha onlarca güncel haber, fotoğraf, makale, teknoloji vitrini, bulmaca ve tabii son sayfada Kangal köpeğinin dünyadaki öyküsü.</p>
<p>HBT yaygınlaştıkça ülkemizin olumlu gelişmesine insani katkının da artacağını biliyoruz.</p>
<p>Haftaya yeniden birlikte olmak üzere, sevgiyle kalın…</p>
<p><strong>***</strong></p>
<p><strong>İzzettin Silier</strong>’in gençler için HBT aboneliği kampanyası devam ediyor. <strong>40 öğrencimizin</strong> daha isimlerini paylaşıyoruz. Böylece 120 öğrenci oldu! Sevgili gençler sizlerle birlikte olmaktan mutluyuz, iyi okumalar.</p>
<p><strong>Basılı dergi </strong></p>
<p><strong>Can Koçak:</strong> Ankara Charles de Gaulle Fransız Lisesi. <strong>Aydın Oğur:</strong> Gaziantep Üni. Gazetecilik.<strong> Özgür Cem Boynueğri</strong>: Ege Üni. İletişim Fak. <strong>Tugay Palas:</strong> Sakarya Üni. Mekatronik Müh. <strong>Ozan Üst:</strong> Gebze Teknik Üni. Metroloji Müh. <strong>Özlem Karakaşoğlu:</strong> Çanakkale 18 Mart Üni. Arkeoloji.  <strong>Melahat Yapıcı</strong>: ODTÜ Kimya Müh. <strong>Belkıs Sena Talu: </strong>İstanbul Üni. Bilim Tarihi. <strong>Hicret Biber: </strong>Trakya Üni. Tıp Fak. <strong>Aleyna Kovacı:</strong> Aliya İzzetbegoviç Kız Anadolu İmam Hatip Lisesi. <strong>Emre Durmaz:</strong> Harita Müh. <strong>Sungur Alp Akay:</strong> İstiklal Makzume Anadolu Lisesi. <strong>Murat Eray Korkmaz:</strong> KTÜ Makina Müh. <strong>Cansu Öztürk:</strong> İstanbul Üni. Tıp Fak. <strong>Necmiye Sultan Toprak:</strong> 19 Mayıs Üni. Fen Bilgisi Öğrt. <strong>Ömer Karahasanoğlu:</strong> Bilgi Üni. Enerji Sis. Müh. <strong>Burak Alkan:</strong> 9 Eylül Üni. Makina Müh. <strong>Deniz Bardak:</strong> 9 Eylül Üni. İşletme. <strong>Gülistan Yıldız:</strong> 9 Eylül Üni. Ulus. İşlet. Tic. <strong>Didem Cesur</strong>: Çanakkale 18 Mart Üni. İşletme YL.</p>
<p><strong>Dijital dergi </strong></p>
<p><strong>Merve Elmastaş:</strong> BÜ Mol. Biy. Gen. <strong>Elif Sultan Akyer</strong>: KTO Karatay Üni. Tıp Fak. <strong>Burak Altın:</strong> Kocaeli Üni. Elektrik Müh. <strong>Adile Özlem Özer:</strong> Bursa Uludağ Üni. Tıp Fak. <strong>Doğukan Türksoy:</strong> BÜ Bilgisayar Müh. <strong>Deniz Dönmez:</strong> Çorlu Fen Lisesi. <strong>Zehra Çifçibaşı:</strong> İstanbul Üni. Makina Müh. <strong>Yılmaz Uzunca:</strong> Celal Bayar Üni. Bilgisayar Prog. <strong>Halil Emin Çalışkan:</strong> Pertevniyal Lisesi. <strong>Neşe Akgün: </strong>Eskişehir Osmangazi Üni. Sağlık Yönetimi. <strong>Ezgi Gök:</strong> Hacettepe Üni. Diş Hek. <strong>Kaan Kutsar: </strong>9 Eylül Üni. Fin. İkt. Bank. YL. <strong>Ali Yaşar:</strong> Trakya Üni. Türkçe Öğretmenliği. <strong>Alper Doğan:</strong> 9 Eylül Üni. Yön. Bil. Sis. <strong>Deniz Pınar:</strong> YTÜ Gemi İnş. Mak. Müh. <strong>İpek Güvensoy:</strong> Üsküdar Üni. Psikoloji. <strong>Fatih Koç:</strong> Çukurova Üni. Bilgisayar Müh. <strong>Enes Yazıcı: </strong>BAAL. <strong>Egemen Avcu:</strong> Eskişehir Osmangazi Üni. Maliye. <strong>Duygu Gündoğdu:</strong> Çankaya Üni. Bilgisayar Müh.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/tehlike-giderek-isiniyor-ulus-devletlerin-uzerinde-bir-yonetimin-kacinilmazligi">Tehlike giderek ısınıyor: Ulus devletlerin üzerinde bir yönetimin kaçınılmazlığı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">9911</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Fetihler ve Fatihler üzerine</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/fetihler-fatihler-uzerine</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Bozkurt Güvenç]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 11 May 2017 09:35:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bozkurt Güvenç]]></category>
		<category><![CDATA[aydınlanma]]></category>
		<category><![CDATA[fatih]]></category>
		<category><![CDATA[fetih]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul'un fethi]]></category>
		<category><![CDATA[konstantiniye]]></category>
		<category><![CDATA[konstantinopolis]]></category>
		<category><![CDATA[mustafa kemal atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[roma]]></category>
		<category><![CDATA[türk]]></category>
		<category><![CDATA[ulus]]></category>
		<category><![CDATA[uygarlık]]></category>
		<category><![CDATA[yunan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=6445</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Türkler, Orta Asya, İran ve Küçük Asya ile Bizans’ tan gelen Yunan ve Roma uygarlıklarının sentezini yaptı.&#8221;    Ekrem Akurgal (Cumhuriyet, 6 Haziran 1988). Nisan ve Mayıs 2016 boyunca yaşadığımız yasaklar ve kutlamalar bir dizi anımın tazelenmesine yol açtı. Çocukluğumda her gün Abbasağa Ermeni Kilisesi’nin çan sesini duyardık… Sabahattin Eyüboğlu 1967’de şöyle yazmıştı: &#8220;Bu ülke bizim olduğu için bizim, onu fethettiğimiz için değil. Fetihçiler ona sahip çıkmıyor. Şimdi bizler hem fatih hem fethedilmişiz&#8230;&#8221; Ava giden avlanır deyimi, bana İstanbul’un Fethi&#8217;ni anımsatır. Anadolu misali, biz İstanbul’u fethettik ama o da bizi fethetti. Osmanlılar, Roma-Bizans başkentini &#8220;Konstantiniye&#8221; olarak da bilirdi, ama Osmanlıcılar kentsel dönüşüm adına bugün kenti sil baştan yok ediyorlar. Anadolu nasıl Türk oldu? Selçuklu Tarihçisi Osman Turan söz verdi ama yazmadı. İnalcık Hoca, &#8220;Osmanlı tahrif edilmiştir, sosyal kültürel tarihini yeniden yazmak gerekir&#8221; diyor (Nokta 1983:27). Fethedilen Bizans’ın tükenmeyen etkisi için bkz. Georg Ostrogorsky (1996: 524-27). &#8220;Sosyal yapıların, devletlerden daha uzun ömürlü olduğu&#8221; görüşünde birleşen İlber Ortaylı ve tarih profesörü Angelik Laio, Anadolu’nun Türkleşmesi sürecinin, Bizans, Türk, Arap ve Ermeni kaynaklarından yazılmasını önerdiler (Cumhuriyet, 8 Aralık 1991). Anadolu savaşla fethedildiği gibi, savaşlarla Türkleşmişti (Güvenç 2010: 4. Bölüm). İstanbul adının &#8220;İslam-Bol&#8221;dan geldiği tezi doğrulanmadı. Oysa, Elence &#8220;İs-tin-polis&#8221; (kale içi, merkezi) sözünden geldiği inandırıcıdır, Bolu, Niğbolu, Safranbolu ve diğerleri gibi. (Sevan Nişanyan, 2002). İstanbul’un Fethi&#8217;ni 1953 yılından beri kutluyorduk. Bu yıl nedense Fatih’siz kutladık. Tayfun Atay, İstanbul’un Fethi&#8217;ni kabul etmeyen IŞİD’i ve &#8220;Fatihsiz Fetih&#8221; geleneğini başlatan AKP’yi sorguladı (Cumhuriyet, 29 Mayıs 2016). Etkilenme kaçınılmaz Prof. Fuat Köprülü’nün (1931), &#8220;Bizans Müesseselerinin Osmanlı’ya Tesiri olmadığı&#8221; görüşü, tartışmalıdır. Yüzlerce yıl komşu yaşayan iki topluluğun birbirini etkilememesi mümkün mü? Pazarda Kılıç ile kalkan dışında balık, sebze ve ot isimleri Elence’den geliyor. Elence asıllı sözcükler Arapça ve Fransızca’dan sonra 3. sıradadır. Çoğu, Tanzimat’ın bilim okullarından gelir. Helenler ile Sırplar da çok sözcük almıştır bizden. İlber Ortaylı’ya göre Fatih Sultan Mehmet, kendi çağının belki de en bilgili, yetenekli ve dirayetli kumandanı idi. İstanbul’u İkinci Roma’nın başkenti yapmış; bir iki istisna dışında Rumlar, Osmanlı&#8217;nın &#8220;milletler politikası&#8221; altında güvenle yaşamışlar. Ancak, II. Dünya Savaşı&#8217;nda gayri Müslimlere yüklenen Varlık Vergisi ve ağır cezalar (Bkz. Cahit Kayra, 2011); Demokrat Parti yönetiminde on binlerce Hristiyan ailenin ülkeyi terk etmesine yol açan 6-7 Eylül olayları, laik Cumhuriyetin bağışlanmayan yanılgıları  olmuştur. Konstantiniye, Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmişti. Ancak, Konstantiniye&#8217;nin hala fethedilmediğini savunan ve ülkemizde ideolojik bir desteğe sahip görünen IŞİD&#8217;çiler, Dünyaya cihat açarken ülkemizi de bölebilir. AB’de Soykırım dosyalarının yeniden gündeme getirilmesi, etnik çatışmaları tetikleyebilir. İngiltere, &#8220;Doğu Sorunu 1774-1923&#8221; politikasıyla (M.S. Andersen, 2000) 1918-22 yıllarında Konstantinopolis&#8217;i bir süre yönetti ama emperyalist başarısını sürdüremedi. Orta çağların son bulması, İstanbul’un Fethi’ne değil, Matbaanın Keşfine veya Aydınlanma’ya bağlanabilir. Çöken Osmanlı’nın yerine Türk ulusunu inşa eden Mustafa Kemal, İstanbul’un ikinci Fatih&#8217;idir. &#8220;Türkiye nereye gidiyor?&#8221; Bilmiyorum. &#8220;Seçimle geldim ama seçimle gitmem&#8221; kararında direnenlerin de bildiğinden emin değilim. Bozkurt Güvenç</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/fetihler-fatihler-uzerine">Fetihler ve Fatihler üzerine</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&#8220;Türkler, Orta Asya, İran ve Küçük Asya ile Bizans’ tan gelen Yunan ve Roma uygarlıklarının sentezini yaptı.&#8221;    Ekrem Akurgal (Cumhuriyet, 6 Haziran 1988).</p>
<p>Nisan ve Mayıs 2016 boyunca yaşadığımız yasaklar ve kutlamalar bir dizi anımın <strong>tazelenmesine yol açtı.</strong> Çocukluğumda <strong>her gün</strong> Abbasağa Ermeni Kilisesi’nin çan sesini duyardık…</p>
<p><strong>Sabahattin Eyüboğlu </strong>1967’de şöyle yazmıştı: &#8220;Bu ülke bizim olduğu için bizim, onu fethettiğimiz için değil. Fetihçiler ona sahip çıkmıyor. Şimdi bizler hem fatih hem fethedilmişiz&#8230;&#8221;</p>
<p>Ava giden avlanır deyimi, bana İstanbul’un Fethi&#8217;ni anımsatır. Anadolu misali, biz İstanbul’u fethettik ama o da bizi fethetti. Osmanlılar, Roma-Bizans başkentini &#8220;Konstantiniye&#8221;<em> </em>olarak da bilirdi, ama Osmanlıcılar kentsel dönüşüm adına bugün kenti sil baştan yok ediyorlar.</p>
<p>Anadolu nasıl Türk oldu? Selçuklu Tarihçisi <strong>Osman Turan </strong>söz verdi ama yazmadı. <strong>İnalcık Hoca</strong>, &#8220;Osmanlı tahrif edilmiştir, sosyal kültürel tarihini yeniden yazmak gerekir&#8221; diyor (Nokta 1983:27). Fethedilen Bizans’ın tükenmeyen etkisi için bkz. <strong>Georg Ostrogorsky </strong>(1996: 524-27).</p>
<p>&#8220;Sosyal yapıların, devletlerden daha uzun ömürlü olduğu&#8221; görüşünde birleşen <strong>İlber Ortaylı </strong>ve tarih profesörü <strong>Angelik Laio</strong>, Anadolu’nun Türkleşmesi sürecinin, Bizans, Türk, Arap ve Ermeni kaynaklarından yazılmasını önerdiler (Cumhuriyet, 8 Aralık 1991). Anadolu savaşla fethedildiği gibi, savaşlarla Türkleşmişti (<strong>Güvenç </strong>2010: 4<strong>.</strong> Bölüm).</p>
<p>İstanbul adının &#8220;İslam-Bol&#8221;dan geldiği tezi doğrulanmadı. Oysa, Elence &#8220;İs-tin-polis&#8221; (kale içi, merkezi) sözünden geldiği inandırıcıdır, Bolu, Niğbolu, Safranbolu ve diğerleri gibi. (<strong>Sevan Nişanyan</strong>, 2002). İstanbul’un Fethi&#8217;ni 1953 yılından beri kutluyorduk. Bu yıl nedense Fatih’siz kutladık. <strong>Tayfun Atay</strong>, İstanbul’un Fethi&#8217;ni kabul etmeyen IŞİD’i ve &#8220;Fatihsiz Fetih&#8221; geleneğini başlatan AKP’yi sorguladı (Cumhuriyet, 29 Mayıs 2016).</p>
<p><strong>Etkilenme kaçınılmaz</strong></p>
<p>Prof. <strong>Fuat Köprülü</strong>’nün (1931), &#8220;Bizans Müesseselerinin Osmanlı’ya Tesiri olmadığı&#8221; görüşü, tartışmalıdır. Yüzlerce yıl komşu yaşayan iki topluluğun birbirini etkilememesi mümkün mü? Pazarda Kılıç ile kalkan dışında balık, sebze ve ot isimleri <strong>Elence</strong>’den geliyor. Elence asıllı sözcükler Arapça ve Fransızca’dan sonra 3. sıradadır. Çoğu, Tanzimat’ın bilim okullarından gelir. Helenler ile Sırplar da çok sözcük almıştır bizden.</p>
<p><strong>İlber Ortaylı’</strong>ya göre Fatih Sultan Mehmet, kendi çağının belki de en bilgili, yetenekli ve dirayetli kumandanı idi. İstanbul’u İkinci Roma’nın başkenti yapmış; bir iki istisna dışında Rumlar, Osmanlı&#8217;nın &#8220;milletler politikası&#8221; altında güvenle yaşamışlar. Ancak, II. Dünya Savaşı&#8217;nda gayri Müslimlere yüklenen Varlık Vergisi ve ağır cezalar (Bkz. <strong>Cahit Kayra, </strong>2011); Demokrat Parti yönetiminde on binlerce Hristiyan ailenin ülkeyi terk etmesine yol açan 6-7 Eylül olayları, laik Cumhuriyetin bağışlanmayan yanılgıları  olmuştur.</p>
<p>Konstantiniye, Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmişti.</p>
<p>Ancak, Konstantiniye&#8217;nin hala fethedilmediğini savunan ve ülkemizde ideolojik bir desteğe sahip görünen IŞİD&#8217;çiler, Dünyaya cihat<i> </i>açarken ülkemizi de bölebilir. AB’de Soykırım dosyalarının yeniden gündeme getirilmesi, etnik çatışmaları tetikleyebilir.</p>
<p>İngiltere, &#8220;Doğu Sorunu 1774-1923&#8221; politikasıyla (<strong>M.S. Andersen</strong>, 2000) 1918-22 yıllarında Konstantinopolis&#8217;i bir süre yönetti ama emperyalist başarısını sürdüremedi.</p>
<p>Orta çağların son bulması, İstanbul’un Fethi’ne değil, Matbaanın Keşfine veya <strong>Aydınlanma</strong>’ya bağlanabilir. Çöken Osmanlı’nın yerine Türk ulusunu inşa eden <strong>Mustafa Kemal,</strong> İstanbul’un ikinci Fatih&#8217;idir.</p>
<p>&#8220;Türkiye nereye gidiyor?&#8221; Bilmiyorum.<em> </em>&#8220;Seçimle geldim ama seçimle gitmem&#8221; kararında direnenlerin de bildiğinden emin değilim.</p>
<p><strong>Bozkurt Güvenç</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/fetihler-fatihler-uzerine">Fetihler ve Fatihler üzerine</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">6445</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
