<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>sanayi devrimi arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/sanayi-devrimi/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/e/sanayi-devrimi</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Wed, 12 Apr 2023 17:01:02 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>İstanbul’da ulaşım: Yarın nasıl bir kentte yaşayacağız?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/istanbulda-ulasim-yarin-nasil-bir-kentte-yasayacagiz</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 13 Apr 2023 05:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Editör ne diyor?]]></category>
		<category><![CDATA[bitkiler]]></category>
		<category><![CDATA[çöp]]></category>
		<category><![CDATA[drone]]></category>
		<category><![CDATA[eşitsizlik]]></category>
		<category><![CDATA[İBB]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[kalp]]></category>
		<category><![CDATA[karınca]]></category>
		<category><![CDATA[kent]]></category>
		<category><![CDATA[kronik ağrı]]></category>
		<category><![CDATA[meraklı çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[metro]]></category>
		<category><![CDATA[raylı sistem]]></category>
		<category><![CDATA[sanayi devrimi]]></category>
		<category><![CDATA[stres]]></category>
		<category><![CDATA[trafik]]></category>
		<category><![CDATA[trafik uygulamaları]]></category>
		<category><![CDATA[ulaşım]]></category>
		<category><![CDATA[uzay]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29326</guid>

					<description><![CDATA[<p>İstanbul, dünyada bugün en çok metro/raylı sistemin yapıldığı kent. Önceki yönetimin durdurduğu veya iptal ettiği 12 şantiye aktifleştirildi, Yıldız-Mahmutbey, Bostancı-Dudullu metro hatları, Cibali-Alibeyköy Cep Otogarı Tramvay Hattı ve Boğaziçi Ü./Hisarüstü-Aşiyan Füniküler Hattı tamamlandı. 8 tanesinde çalışmalar devam ediyor. İstanbulkart’la yapılan yolculuklar içinde raylı sistemlerin payı %40’ın üzerinde. Taksi, dolmuş ve minibüsler de eklendiğinde raylı sistemlerin toplam içindeki payı %25’lere düşüyor. İstanbul Metrosu Avrupa’da 5. sırada, yapımı süren hatlar tamamlandığında İstanbul’un raylı sistemlerinin toplam uzunluğu 685,26 km’ye ulaşacak ve Paris’i geçerek Avrupa’da 3. sırayı alacak. Peki İstanbul’un ulaşım sorunu çözülecek mi? Raylı sistemlerin kalbi Metro-İstanbul. Peki orada geleceğe yönelik neler planlanıyor? Her şey eskisi gibi dışarıdan mı alınıyor? Metro ARGE-de “yerli ve milli” ne üretiliyor? Trafiği çözmek mi, ulaşımı sağlamak mı? Metro-İstanbul sinyalizasyonda bir dünya markası yolunda ilerliyor mu? Kendi vagonlarını inşada nerede? Bu ve benzeri soruların peşine düştük İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin iştiraklerinden Metro İstanbul’un karargâhında… Orhan Bursalı, Metro Genel Müdürü Özgür Soy ile konuştu. Konuyu kapağa taşıdık. Kapak fotoğrafı, aynı zamanda fotoğrafçı olan Soy’a ait. Bilişsel yanlılıklarla baş edilebilir mi? Güzel bir soru ve hayli önemli. Politik seçimleri de içeren kritik karar verme süreçlerinde bilinçsiz biçimde başvurduğumuz bilişsel yanlılıklar konusunda literatürde çok sayıda veri olmasına karşın, bu yanlılıkların etkin biçimde ortadan kaldırılmasını sağlayacak yöntemlere ilişkin bilgiler sınırlı. Özlem Kayım Yıldız ‘Bilişsel çarpıtmaları ortadan kaldırmak için aktif bir çaba ile dürtüsel ve hızlı karar verme süreci baskılanmalı, inançlarımız ve görüşlerimize kuşkuyla yaklaşmalı, kanıtları kritik biçimde değerlendirmeli ve hızlı karar verme dürtümüze direnmeliyiz’ diyor. Benzer bir konuyu Tanol Türkoğlu da işlemiş. Türkoğlu “Bilinci tahrip etmek için iki koldan saldırı-gayret var. Birincisi yoğun bir şekilde nesnel gerçekliği tam yansıtmayan enformasyon bombardımanı. İkincisi de cesurun cesaretini kıracak, çekingeni korkutacak bir söylem modeli. Birkaç hafta sonra yapılacak seçimlerde ilk kez oy kullanacak olan Z Kuşağı mensuplarına yönelik samimi olmaktan uzak politikacıların yaptıkları da benzer’ diye yazıyor. Doğan Kuban&#8217;ın bu eski yazısı &#8220;Kaya Sınıfı&#8221;. Kuban kaya sınıfını anlatıyor: ‘Cumhuriyeti yok etme zorbalığını durduracak umudun taşıyıcısı kaya sınıfı olacak. Proletarya değil”. Geçen hafta Müfit Akyos’un ‘Demokrasileri otokrasiye taşıyan üçlü: Yolsuzluk, Cezasızlık, Suçluluk” başlıklı yazısını kapağa taşımıştık. Akyos bu hafta Türkiye değerlendirmesini bu bağlamda yaptı: ‘Seçim karar sürecinde en önemli konularımızdan birisi Yolsuzluk-Cezasızlık-Suçluluk olmalıdır’ diyor. Mustafa Çetiner ise sağlıklı olmak için ne tür beslenmemiz gerektiği üzerine bir seri yazının ilkine başladı. Strese giren bitkiler, ses sinyalleri yayıyor Strese giren bitkilerin özel sesler çıkardıkları ortaya çıktı. Bu sesleri biz duyamasak da birçok hayvan işitebiliyor. Üstelik her stres türü ve her bitki türüne ait belli bir ses var. Peki bu sesler nasıl çıkıyor? Dergimizde. ‘İnsanlığa en çok somut katkıda bulunan’ çalışmalara verilen Nobel’lerin tersine, Abel ödüllerinde saf matematiğe, yani uygulama gözetmeden matematiksel zarafet gösteren kanıtlara önem verilmektedir. Bahçeşehir Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nden Dr. Alper Devrim Özkan Abel ödülünü alan Dr. Carafelli’nin öyküsünü yazdı. Beytü’l Hikme, Abbasi halifesi Harun Reşid ve yerine geçen oğlu El-Memun tarafından 800&#8217;lu yıllarda Bağdat’ta kurulan, kütüphane ve çeviri merkezinden oluşan bir bilim merkezi. Eğer 8. yy’da böyle bir merkez kurulmamış olsaydı acaba Antik Mısır, Mezopotamya, Çin, Yunan ve Hindistan’ın bilimsel birikimleri günümüze ulaşır mıydı? Veya ne kadarlık bir kısmı bize ulaşırdı? Kültür Üniversitesi Matematik Bölüm Başkanı Ogün Öge’nin kaleminden. Çözülebilir bir küresel sorun: Kronik ağrı Kronik ağrıya multidisipliner bir bakış açısıyla yaklaşmak ve tıp fakültelerinde ağrı konusunda daha kapsamlı eğitim ve öğretim verilmesi büyük önem taşıyor. Çöplerimizi uzaya mı atacağız? Sanayi Devrimi’nden bu yana 30 trilyon tonluk öteberi üretmişiz: Gökdelenlerden tutun da köprüler, giysiler, plastik poşetlere varana kadar. Çöpe atınca yok olduğunu sandığımız şeylerin hepsi aslında var olmaya devam ediyor. Meraklı Çocuk sordu Mercan Bursalı yanıtladı… Meraklı Köşe’de büyüklere ipucu: Çocuklar yorulunca neden huysuzlaşır? Biliyor muydunuz: 14.000’den fazla türde 4 katrilyon karınca yaşadığı tahmin ediliyor. Peki dünyayı istila eden karıncalar bu derece büyük bir popülasyona ve yaygınlığa ulaşabilmeyi hangi evrimsel süreçlere borçlu? Murat Altaş derledi. Modern dronlar yeni bir çağ başlattı! Dron teknolojisi sadece savunma alanında değil, çeşitli bilimsel gözlemler, afet yönetimi, taşımacılık ve tarım gibi kritik alanlarda da çok önemli roller üstleniyor. Dronların dikkat çeken kullanım alanlarını Batuhan Sarıcan hazırladı. Dev adım: Eşitsizliği azaltırsan küresel nüfus düşer. 2050’de 8.6 milyar ama önlem alınırsa 2100’da 6 milyara düşebilir. Roma Kulübü adı verilen örgütün geliştirdiği 2100 yılı için küresel nüfus tahminleri, Birleşmiş Milletler’in yaptığı tahminlerden daha düşük. Roma Kulübü’nün çalışmasına göre eşitsizliği ve yoksulluğu hafifletmeye yönelik yatırımlar artıkça nüfus artışı daha da azalıyor. Reyhan Oksay derledi. Bilim ve Beslenme’de bu hafta bamya çiçeği var. Kilo düzenleyici ilaçlar yerine bir alternatif olabilir. Bağışıklık sisteminizin güçlü olup olmadığını nasıl anlarsınız? Rita Urgan’ın hazırladığı yazı dizisinde bu hafta&#8230; Kalbimizin kontak anahtarı nedir? Dünyadaki yaşam neden çok küçükleri ve aşırı büyükleri tercih ediyor? Aç bakterilerin daha fazla zehir ürettiğini biliyor muydunuz? Nilgün Özbaşaran Dede’nin Araştırma Gündemi’nde. *** Birbirinden ilginç haberlerle bilim dünyasında bir geziye çıkartıyoruz sizi. Ayrıca ufuk açıcı, başka bir yerde okuyamayacağınız yorum ve değerlendirmelerle, ailenin her bireyinin kendine ilişkin de okuyabileceği yazılar bulacağı bir dergi. Şüphesiz ki daha iyisini yapmaya çalışacağız. Sizlerin desteğiyle! Bilimde ve sevgiyle kalın&#8230;</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/istanbulda-ulasim-yarin-nasil-bir-kentte-yasayacagiz">İstanbul’da ulaşım: Yarın nasıl bir kentte yaşayacağız?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-29322 size-medium alignright" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/04/vb-251x300.jpg" alt="" width="251" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/04/vb-251x300.jpg 251w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/04/vb-856x1024.jpg 856w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/04/vb.jpg 900w" sizes="(max-width: 251px) 100vw, 251px" />İstanbul, dünyada bugün en çok metro/raylı sistemin yapıldığı kent. Önceki yönetimin durdurduğu veya iptal ettiği 12 şantiye aktifleştirildi, Yıldız-Mahmutbey, Bostancı-Dudullu metro hatları, Cibali-Alibeyköy Cep Otogarı Tramvay Hattı ve Boğaziçi Ü./Hisarüstü-Aşiyan Füniküler Hattı tamamlandı. 8 tanesinde çalışmalar devam ediyor. İstanbulkart’la yapılan yolculuklar içinde raylı sistemlerin payı %40’ın üzerinde. Taksi, dolmuş ve minibüsler de eklendiğinde raylı sistemlerin toplam içindeki payı %25’lere düşüyor. İstanbul Metrosu Avrupa’da 5. sırada, yapımı süren hatlar tamamlandığında İstanbul’un raylı sistemlerinin toplam uzunluğu 685,26 km’ye ulaşacak ve Paris’i geçerek Avrupa’da 3. sırayı alacak.</p>
<p>Peki İstanbul’un ulaşım sorunu çözülecek mi? Raylı sistemlerin kalbi Metro-İstanbul. Peki orada geleceğe yönelik neler planlanıyor? Her şey eskisi gibi dışarıdan mı alınıyor? Metro ARGE-de “yerli ve milli” ne üretiliyor? Trafiği çözmek mi, ulaşımı sağlamak mı? Metro-İstanbul sinyalizasyonda bir dünya markası yolunda ilerliyor mu? Kendi vagonlarını inşada nerede? Bu ve benzeri soruların peşine düştük İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin iştiraklerinden Metro İstanbul’un karargâhında… Orhan Bursalı, Metro Genel Müdürü Özgür Soy ile konuştu. Konuyu kapağa taşıdık. Kapak fotoğrafı, aynı zamanda fotoğrafçı olan Soy’a ait.</p>
<p><strong>Bilişsel yanlılıklarla baş edilebilir mi?</strong></p>
<p>Güzel bir soru ve hayli önemli. Politik seçimleri de içeren kritik karar verme süreçlerinde bilinçsiz biçimde başvurduğumuz bilişsel yanlılıklar konusunda literatürde çok sayıda veri olmasına karşın, bu yanlılıkların etkin biçimde ortadan kaldırılmasını sağlayacak yöntemlere ilişkin bilgiler sınırlı. Özlem Kayım Yıldız ‘Bilişsel çarpıtmaları ortadan kaldırmak için aktif bir çaba ile dürtüsel ve hızlı karar verme süreci baskılanmalı, inançlarımız ve görüşlerimize kuşkuyla yaklaşmalı, kanıtları kritik biçimde değerlendirmeli ve hızlı karar verme dürtümüze direnmeliyiz’ diyor.</p>
<p>Benzer bir konuyu Tanol Türkoğlu da işlemiş. Türkoğlu “Bilinci tahrip etmek için iki koldan saldırı-gayret var. Birincisi yoğun bir şekilde nesnel gerçekliği tam yansıtmayan enformasyon bombardımanı. İkincisi de cesurun cesaretini kıracak, çekingeni korkutacak bir söylem modeli. Birkaç hafta sonra yapılacak seçimlerde ilk kez oy kullanacak olan Z Kuşağı mensuplarına yönelik samimi olmaktan uzak politikacıların yaptıkları da benzer’ diye yazıyor.</p>
<p>Doğan Kuban&#8217;ın bu eski yazısı &#8220;Kaya Sınıfı&#8221;. Kuban kaya sınıfını anlatıyor: ‘Cumhuriyeti yok etme zorbalığını durduracak umudun taşıyıcısı kaya sınıfı olacak. Proletarya değil”.</p>
<p>Geçen hafta Müfit Akyos’un ‘Demokrasileri otokrasiye taşıyan üçlü: Yolsuzluk, Cezasızlık, Suçluluk” başlıklı yazısını kapağa taşımıştık. Akyos bu hafta Türkiye değerlendirmesini bu bağlamda yaptı: ‘Seçim karar sürecinde en önemli konularımızdan birisi Yolsuzluk-Cezasızlık-Suçluluk olmalıdır’ diyor.</p>
<p>Mustafa Çetiner ise sağlıklı olmak için ne tür beslenmemiz gerektiği üzerine bir seri yazının ilkine başladı.</p>
<p><strong>Strese giren bitkiler, ses sinyalleri yayıyor</strong></p>
<p>Strese giren bitkilerin özel sesler çıkardıkları ortaya çıktı. Bu sesleri biz duyamasak da birçok hayvan işitebiliyor. Üstelik her stres türü ve her bitki türüne ait belli bir ses var. Peki bu sesler nasıl çıkıyor? Dergimizde.</p>
<p>‘İnsanlığa en çok somut katkıda bulunan’ çalışmalara verilen Nobel’lerin tersine, Abel ödüllerinde saf matematiğe, yani uygulama gözetmeden matematiksel zarafet gösteren kanıtlara önem verilmektedir. Bahçeşehir Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nden Dr. Alper Devrim Özkan Abel ödülünü alan Dr. Carafelli’nin öyküsünü yazdı.</p>
<p>Beytü’l Hikme, Abbasi halifesi Harun Reşid ve yerine geçen oğlu El-Memun tarafından 800&#8217;lu yıllarda Bağdat’ta kurulan, kütüphane ve çeviri merkezinden oluşan bir bilim merkezi. Eğer 8. yy’da böyle bir merkez kurulmamış olsaydı acaba Antik Mısır, Mezopotamya, Çin, Yunan ve Hindistan’ın bilimsel birikimleri günümüze ulaşır mıydı? Veya ne kadarlık bir kısmı bize ulaşırdı? Kültür Üniversitesi Matematik Bölüm Başkanı Ogün Öge’nin kaleminden.</p>
<p><strong>Çözülebilir bir küresel sorun: Kronik ağrı</strong></p>
<p>Kronik ağrıya multidisipliner bir bakış açısıyla yaklaşmak ve tıp fakültelerinde ağrı konusunda daha kapsamlı eğitim ve öğretim verilmesi büyük önem taşıyor. Çöplerimizi uzaya mı atacağız? Sanayi Devrimi’nden bu yana 30 trilyon tonluk öteberi üretmişiz: Gökdelenlerden tutun da köprüler, giysiler, plastik poşetlere varana kadar. Çöpe atınca yok olduğunu sandığımız şeylerin hepsi aslında var olmaya devam ediyor. Meraklı Çocuk sordu Mercan Bursalı yanıtladı… Meraklı Köşe’de büyüklere ipucu: Çocuklar yorulunca neden huysuzlaşır?</p>
<p>Biliyor muydunuz: 14.000’den fazla türde 4 katrilyon karınca yaşadığı tahmin ediliyor. Peki dünyayı istila eden karıncalar bu derece büyük bir popülasyona ve yaygınlığa ulaşabilmeyi hangi evrimsel süreçlere borçlu? Murat Altaş derledi.</p>
<p><strong>Modern dronlar yeni bir çağ başlattı!</strong></p>
<p>Dron teknolojisi sadece savunma alanında değil, çeşitli bilimsel gözlemler, afet yönetimi, taşımacılık ve tarım gibi kritik alanlarda da çok önemli roller üstleniyor. Dronların dikkat çeken kullanım alanlarını Batuhan Sarıcan hazırladı.</p>
<p>Dev adım: Eşitsizliği azaltırsan küresel nüfus düşer. 2050’de 8.6 milyar ama önlem alınırsa 2100’da 6 milyara düşebilir. Roma Kulübü adı verilen örgütün geliştirdiği 2100 yılı için küresel nüfus tahminleri, Birleşmiş Milletler’in yaptığı tahminlerden daha düşük. Roma Kulübü’nün çalışmasına göre eşitsizliği ve yoksulluğu hafifletmeye yönelik yatırımlar artıkça nüfus artışı daha da azalıyor. Reyhan Oksay derledi.</p>
<p>Bilim ve Beslenme’de bu hafta bamya çiçeği var. Kilo düzenleyici ilaçlar yerine bir alternatif olabilir. Bağışıklık sisteminizin güçlü olup olmadığını nasıl anlarsınız? Rita Urgan’ın hazırladığı yazı dizisinde bu hafta&#8230;</p>
<p>Kalbimizin kontak anahtarı nedir? Dünyadaki yaşam neden çok küçükleri ve aşırı büyükleri tercih ediyor? Aç bakterilerin daha fazla zehir ürettiğini biliyor muydunuz? Nilgün Özbaşaran Dede’nin Araştırma Gündemi’nde.</p>
<p>***</p>
<p>Birbirinden ilginç haberlerle bilim dünyasında bir geziye çıkartıyoruz sizi. Ayrıca ufuk açıcı, başka bir yerde okuyamayacağınız yorum ve değerlendirmelerle, ailenin her bireyinin kendine ilişkin de okuyabileceği yazılar bulacağı bir dergi. Şüphesiz ki daha iyisini yapmaya çalışacağız. Sizlerin desteğiyle! Bilimde ve sevgiyle kalın&#8230;</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/gunun-yorumu/istanbulda-ulasim-yarin-nasil-bir-kentte-yasayacagiz">İstanbul’da ulaşım: Yarın nasıl bir kentte yaşayacağız?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29326</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Yapay zeka tarafından yönetilmek istiyor muyuz? &#8211; 2</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/yapay-zeka-tarafindan-yonetilmek-istiyor-muyuz-2</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 20 Mar 2023 08:12:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoyaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[AI]]></category>
		<category><![CDATA[bilgisayar]]></category>
		<category><![CDATA[chatGPT]]></category>
		<category><![CDATA[ChatSonic]]></category>
		<category><![CDATA[DALL-e 2]]></category>
		<category><![CDATA[finans]]></category>
		<category><![CDATA[gelecek]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[insan yönetimi]]></category>
		<category><![CDATA[işsizlik]]></category>
		<category><![CDATA[LaMDA]]></category>
		<category><![CDATA[luddite hareketi]]></category>
		<category><![CDATA[Oracle]]></category>
		<category><![CDATA[otomasyon]]></category>
		<category><![CDATA[python kodu]]></category>
		<category><![CDATA[robot]]></category>
		<category><![CDATA[robot fobisi]]></category>
		<category><![CDATA[sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[sanayi devrimi]]></category>
		<category><![CDATA[strateji]]></category>
		<category><![CDATA[teknik]]></category>
		<category><![CDATA[teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[ulaşım]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<category><![CDATA[yazılım]]></category>
		<category><![CDATA[yönetim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29145</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir önceki yazımızda, yapay zeka yöneticiye genel bir çerçeve sunmaya çalışmıştık. Bu yazıda ise 1111 kişi üzerinde yürüttüğümüz çalışmanın sonuçlarını paylaşacağız. İlk olarak, çalışmaya dair tanımlayıcı ögelere baktığımızda, katılımcıların %34,4’ü (381 kişi) kadın ve %65,6’sı (726 kişi) erkek; %61,1’i (676 kişi) 34 yaş altı ve %38,9 (431 kişi) 35 yaş üstü; son olarak %53,7’si (578 kişi) personel, %10,9’u (117 kişi) alt düzey yönetici, %21,7’si (234 kişi) orta düzey yönetici ve %13,7’si üst düzey yöneticidir. Araştırma bağlamında, katılımcılara üç farklı soru yönetilmiştir. Bunlar sırasıyla şu şekildedir: Yapay zeka yönetici ister misiniz? Yöneticinizin yapay zeka olması durumunda, ondan etik bir davranış bekler misiniz? Etik açıdan hangi yöneticinin kararlarına daha fazla güvenirsiniz? Bu sorulara verilen cevaplara ilişkin dağılım aşağıdaki şekilde gösterilmiştir. Burada görüldüğü üzere, katılımcıların %58’si yapay zekayı yönetici olarak görmek istememektedir. Ancak şaşırtıcı bir şekilde katılımcıların %54,1’i yapay zekanın yönetici olması durumunda insan yöneticiden daha güvenilir kararlar vereceğini düşünmektedir. İlk olarak, yapay zeka yönetici isteyenlerin oranının oldukça yüksek olduğunu görmekteyiz. Örneğin 2020 yılında KPMG tarafından yapılan bir çalışmada insanların %17’sinin yapay zeka yönetici istediği görülmektedir. İnsanların istememe sebepleri incelendiğinde ise yapay zekanın empati ve duygusal zekadan mahrum olmasının en büyük neden olduğu ifade edilmektedir. Bu durumu destekler nitelikte, Accenture’un 2019’da yayımladığı bir araştırmada, insanların rutin işlerde yapay zekaya güvenirken problem çözme ve karar verme konularında insan yöneticiyi tercih ettiği görülmektedir. Öte yandan, Avrupa Komisyonu’nun hazırladığı bir raporda, Avrupa ülkelerinde yaşayan insanlar %70’inin yapay zeka ve robotlara karşı pozitif bir tutum içerisinde olduğu bilinmektedir. Tüm bunlar doğrultusunda, insanların rutin işlerin yerine getirilmesi ve vakit kaybının önüne geçilmesi gibi sebeplerle yapay zekaya karşı pozitif bir tutum içerisindeyken, muhtemelen kendi çalışma hayatlarını da etkileyecek önemli kararları verme noktasında yapay zekaya nispeten daha olumsuz tutumlar içerisinde olduğu söylenebilir. Ek olarak, çalışanların iletişim ihtiyacı doğrultusunda yapay zeka tarafından yönetilen bir ortamda bu ihtiyacı karşılamanın zorlaşacağını düşünüyor olabilirler. İnsanların yapay zeka yönetici istememesine rağmen kararlarına daha fazla güveneceğini söylemesi çalışmada ortaya çıkan bir başka önemli sonuçtur. Yapay zekanın daha tarafsız olacağı, kişisel önyargıları ile davranmayacağı, daha adil ve tutarlı kararlar vereceği düşüncesinin bu sonuçta etkili olduğu söylenebilir. Nitekim Oracle’ın 10 farklı ülkeden 8370 çalışan üzerinde yaptığı bir çalışmada, insanların %64’ünün yapay zeka yöneticilere insanlardan daha fazla güvendiği sonucu çıkmıştır. Son olarak, yöneticinizin yapay zeka olması durumunda ondan etik bir davranış bekler misiniz sorusuna ise katılımcıların %58,3’ü evet cevabı vermiştir. Yapay zekanın hayatımızın her alanına dahil olmasıyla birlikte, artık yalnızca işlerimizi kolaylaştıran bir araç olmaktan ziyade sosyal ve fiillerinden sorumlu bir aktör olması beklenmektedir. Bu nedenle, özellikle insanların hayatlarını etkileyebilecek türden kararları verebilecek bir yapay zekanın, eylemlerinden sorumlu tutulması ve ahlaki olarak sorumluluk içerisinde hareket etmesi istenmektedir. Ayrıca, yapay zekanın kendi başına etik değerlere sahip olamayacağı, bu durumun ancak algoritmasında programlanmış olması ile mümkün olacağı açıktır. Bu doğrultuda, bu algoritmaları oluşturacak kişilerin etik kaygılarla hareket etmesinin beklendiği ifade edilebilir. Buna ek olarak, katılımcıların yapay zekayı yönetici olarak görmek ister misiniz sorusuna verdikleri cevabın cinsiyet, yaş ve çalışılan pozisyon açısından nasıl farklılaştığı da önemli bir sorudur. Bu nedenle, aşağıdaki şekil incelendiğinde, erkeklerin kadınlara; 34 yaş ve altındaki kişilerin, 35 yaş ve üstündekilere; alt düzey yöneticilerin, diğer pozisyonlara nazaran yapay zekâ yöneticiye daha sıcak baktığı görülmektedir. Bunu destekler nitelikte hem Oracle’ın hem de Avrupa Komisyonu’nun yaptığı çalışmada, erkeklerin kadınlara oranla yapay zekaya karşı tutumlarının daha olumlu olduğu bilinmektedir. Ek olarak, 34 yaş ve altındaki kişilerin yapay zekaya karşı daha pozitif bir tutum içerisinde olmasının teknolojiye karşı ilgi, merak ve becerilerinin daha yüksek olmasından kaynaklandığı ifade edilebilir. Zira, Glikson ve arkadaşlarının (2020) yaptığı çalışmada, yapay zekaya karşı güvenin yaş, cinsiyet vb. pek çok faktör tarafından belirlendiği ifade edilmektedir. Otomasyon ve yapay zeka teknolojilerindeki gelişmeler her geçen gün daha karmaşık problemlere çözüm sunmaktadır. Etik tartışmalar ve hükümetlerin otomasyon kaynaklı işsizliğe çözüm için yapmayı planladığı regülasyonlar sürerken, bu teknolojiler hız kesmeden gelişmeye ve toplumu şekillendirmeye devam etmektedir. Tüm bunlar olurken, çalışanların bu konudaki duygu ve tutumlarının ne olduğu da önemli bir merak konusudur. Bu çalışmada, kısıtlı da olsa insanların yapay zekaya karşı bakış açılarını incelemeye çalıştık ancak bu konuda daha fazla çalışmanın yapılmasının gerekli olduğu kanaatindeyiz. Prof. Dr. Deniz Elber Börü (Marmara Üniversitesi), Mustafa Bekmezci (Kültür Üniversitesi, Girişimcilik Bölümü) Kaynak: Eurobarometer, S. (2012). Public attitudes towards robots. European Commission. New Study: 64% of People Trust a Robot More Than Their Manager. (2019, October 15). New Study: 64% of People Trust a Robot More Than Their Manager. Retrieved February 2, 2023, from https://www.oracle.com/corporate/pressrelease/robots-at-work-101519.html Glikson, E., &#38; Woolley, A. W. (2020). Human trust in artificial intelligence: Review of empirical research. Academy of Management Annals, 14(2), 627-660.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/yapay-zeka-tarafindan-yonetilmek-istiyor-muyuz-2">Yapay zeka tarafından yönetilmek istiyor muyuz? &#8211; 2</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir önceki yazımızda, yapay zeka yöneticiye genel bir çerçeve sunmaya çalışmıştık. Bu yazıda ise 1111 kişi üzerinde yürüttüğümüz çalışmanın sonuçlarını paylaşacağız. İlk olarak, çalışmaya dair tanımlayıcı ögelere baktığımızda, katılımcıların %34,4’ü (381 kişi) kadın ve %65,6’sı (726 kişi) erkek; %61,1’i (676 kişi) 34 yaş altı ve %38,9 (431 kişi) 35 yaş üstü; son olarak %53,7’si (578 kişi) personel, %10,9’u (117 kişi) alt düzey yönetici, %21,7’si (234 kişi) orta düzey yönetici ve %13,7’si üst düzey yöneticidir.</p>
<p>Araştırma bağlamında, katılımcılara üç farklı soru yönetilmiştir. Bunlar sırasıyla şu şekildedir:</p>
<ul>
<li>Yapay zeka yönetici ister misiniz?</li>
<li>Yöneticinizin yapay zeka olması durumunda, ondan etik bir davranış bekler misiniz?</li>
<li>Etik açıdan hangi yöneticinin kararlarına daha fazla güvenirsiniz?</li>
</ul>
<p>Bu sorulara verilen cevaplara ilişkin dağılım aşağıdaki şekilde gösterilmiştir. Burada görüldüğü üzere, katılımcıların %58’si yapay zekayı yönetici olarak görmek istememektedir. Ancak şaşırtıcı bir şekilde katılımcıların %54,1’i yapay zekanın yönetici olması durumunda insan yöneticiden daha güvenilir kararlar vereceğini düşünmektedir.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-29147 size-full" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/03/iku1.jpg" alt="" width="597" height="382" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/03/iku1.jpg 597w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/03/iku1-300x192.jpg 300w" sizes="(max-width: 597px) 100vw, 597px" /></p>
<p>İlk olarak, yapay zeka yönetici isteyenlerin oranının oldukça yüksek olduğunu görmekteyiz. Örneğin 2020 yılında KPMG tarafından yapılan bir çalışmada insanların %17’sinin yapay zeka yönetici istediği görülmektedir. İnsanların istememe sebepleri incelendiğinde ise yapay zekanın empati ve duygusal zekadan mahrum olmasının en büyük neden olduğu ifade edilmektedir. Bu durumu destekler nitelikte, Accenture’un 2019’da yayımladığı bir araştırmada, insanların rutin işlerde yapay zekaya güvenirken problem çözme ve karar verme konularında insan yöneticiyi tercih ettiği görülmektedir. Öte yandan, Avrupa Komisyonu’nun hazırladığı bir raporda, Avrupa ülkelerinde yaşayan insanlar %70’inin yapay zeka ve robotlara karşı pozitif bir tutum içerisinde olduğu bilinmektedir. Tüm bunlar doğrultusunda, insanların rutin işlerin yerine getirilmesi ve vakit kaybının önüne geçilmesi gibi sebeplerle yapay zekaya karşı pozitif bir tutum içerisindeyken, muhtemelen kendi çalışma hayatlarını da etkileyecek önemli kararları verme noktasında yapay zekaya nispeten daha olumsuz tutumlar içerisinde olduğu söylenebilir. Ek olarak, çalışanların iletişim ihtiyacı doğrultusunda yapay zeka tarafından yönetilen bir ortamda bu ihtiyacı karşılamanın zorlaşacağını düşünüyor olabilirler.</p>
<p>İnsanların yapay zeka yönetici istememesine rağmen kararlarına daha fazla güveneceğini söylemesi çalışmada ortaya çıkan bir başka önemli sonuçtur. Yapay zekanın daha tarafsız olacağı, kişisel önyargıları ile davranmayacağı, daha adil ve tutarlı kararlar vereceği düşüncesinin bu sonuçta etkili olduğu söylenebilir. Nitekim Oracle’ın 10 farklı ülkeden 8370 çalışan üzerinde yaptığı bir çalışmada, insanların %64’ünün yapay zeka yöneticilere insanlardan daha fazla güvendiği sonucu çıkmıştır.</p>
<p>Son olarak, yöneticinizin yapay zeka olması durumunda ondan etik bir davranış bekler misiniz sorusuna ise katılımcıların %58,3’ü evet cevabı vermiştir. Yapay zekanın hayatımızın her alanına dahil olmasıyla birlikte, artık yalnızca işlerimizi kolaylaştıran bir araç olmaktan ziyade sosyal ve fiillerinden sorumlu bir aktör olması beklenmektedir. Bu nedenle, özellikle insanların hayatlarını etkileyebilecek türden kararları verebilecek bir yapay zekanın, eylemlerinden sorumlu tutulması ve ahlaki olarak sorumluluk içerisinde hareket etmesi istenmektedir. Ayrıca, yapay zekanın kendi başına etik değerlere sahip olamayacağı, bu durumun ancak algoritmasında programlanmış olması ile mümkün olacağı açıktır. Bu doğrultuda, bu algoritmaları oluşturacak kişilerin etik kaygılarla hareket etmesinin beklendiği ifade edilebilir.</p>
<p>Buna ek olarak, katılımcıların yapay zekayı yönetici olarak görmek ister misiniz sorusuna verdikleri cevabın cinsiyet, yaş ve çalışılan pozisyon açısından nasıl farklılaştığı da önemli bir sorudur. Bu nedenle, aşağıdaki şekil incelendiğinde, erkeklerin kadınlara; 34 yaş ve altındaki kişilerin, 35 yaş ve üstündekilere; alt düzey yöneticilerin, diğer pozisyonlara nazaran yapay zekâ yöneticiye daha sıcak baktığı görülmektedir. Bunu destekler nitelikte hem Oracle’ın hem de Avrupa Komisyonu’nun yaptığı çalışmada, erkeklerin kadınlara oranla yapay zekaya karşı tutumlarının daha olumlu olduğu bilinmektedir. Ek olarak, 34 yaş ve altındaki kişilerin yapay zekaya karşı daha pozitif bir tutum içerisinde olmasının teknolojiye karşı ilgi, merak ve becerilerinin daha yüksek olmasından kaynaklandığı ifade edilebilir. Zira, Glikson ve arkadaşlarının (2020) yaptığı çalışmada, yapay zekaya karşı güvenin yaş, cinsiyet vb. pek çok faktör tarafından belirlendiği ifade edilmektedir.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-29149 size-full" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/03/iku2.jpg" alt="" width="597" height="383" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/03/iku2.jpg 597w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/03/iku2-300x192.jpg 300w" sizes="(max-width: 597px) 100vw, 597px" /></p>
<p>Otomasyon ve yapay zeka teknolojilerindeki gelişmeler her geçen gün daha karmaşık problemlere çözüm sunmaktadır. Etik tartışmalar ve hükümetlerin otomasyon kaynaklı işsizliğe çözüm için yapmayı planladığı regülasyonlar sürerken, bu teknolojiler hız kesmeden gelişmeye ve toplumu şekillendirmeye devam etmektedir. Tüm bunlar olurken, çalışanların bu konudaki duygu ve tutumlarının ne olduğu da önemli bir merak konusudur. Bu çalışmada, kısıtlı da olsa insanların yapay zekaya karşı bakış açılarını incelemeye çalıştık ancak bu konuda daha fazla çalışmanın yapılmasının gerekli olduğu kanaatindeyiz.</p>
<p><strong>Prof. Dr. Deniz Elber Börü (Marmara Üniversitesi), Mustafa Bekmezci (Kültür Üniversitesi, Girişimcilik Bölümü)</strong></p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p>Eurobarometer, S. (2012). Public attitudes towards robots. European Commission.</p>
<p>New Study: 64% of People Trust a Robot More Than Their Manager. (2019, October 15).</p>
<p>New Study: 64% of People Trust a Robot More Than Their Manager. Retrieved February 2, 2023, from https://www.oracle.com/corporate/pressrelease/robots-at-work-101519.html</p>
<p>Glikson, E., &amp; Woolley, A. W. (2020). Human trust in artificial intelligence: Review of empirical research. Academy of Management Annals, 14(2), 627-660.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/yapay-zeka-tarafindan-yonetilmek-istiyor-muyuz-2">Yapay zeka tarafından yönetilmek istiyor muyuz? &#8211; 2</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29145</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Yapay zeka tarafından yönetilmek istiyor muyuz? &#8211; 1</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/yapay-zeka-tarafindan-yonetilmek-istiyor-muyuz-1</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 15 Mar 2023 09:08:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoyaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[AI]]></category>
		<category><![CDATA[bilgisayar]]></category>
		<category><![CDATA[chatGPT]]></category>
		<category><![CDATA[ChatSonic]]></category>
		<category><![CDATA[DALL-e 2]]></category>
		<category><![CDATA[finans]]></category>
		<category><![CDATA[gelecek]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[insan yönetimi]]></category>
		<category><![CDATA[işsizlik]]></category>
		<category><![CDATA[LaMDA]]></category>
		<category><![CDATA[luddite hareketi]]></category>
		<category><![CDATA[python kodu]]></category>
		<category><![CDATA[robot]]></category>
		<category><![CDATA[robot fobisi]]></category>
		<category><![CDATA[sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[sanayi devrimi]]></category>
		<category><![CDATA[strateji]]></category>
		<category><![CDATA[teknik]]></category>
		<category><![CDATA[teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[ulaşım]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<category><![CDATA[yazılım]]></category>
		<category><![CDATA[yönetim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29104</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu yazıda yer alan metindeki cümlelerin bazıları ChatSonic adlı bir yapay zekâ tarafından yazıldı, hangi cümlelerin yapay zekâ tarafından yazıldığını ayırt edebiliyor musunuz? Eğer ayırt edemediyseniz yalnız değilsiniz&#8230; Yapay zeka artık her yerde? Peki yapay zeka tarafından yönetilmeye hazır mısınız? İngiltere’de 1811 yılında endişeli ancak daha çok kızgın olan bir grup insan “makinelere ölüm” diye bağırarak geçimlerini sağladıkları tekstil endüstrisini gittikçe domine eden makinelere saldırmaya, kırmaya ve parçalamaya başladı. Dokuma makinelerinin, uzun sürede elde ettikleri zanaatı ellerinden alarak, onları işsiz bırakacağından korkan bu insanların başlattıkları isyan kısa sürede tüm İngiltere’ye yayıldı. ‘Luddite Hareketi’ olarak bilinen bu isyan bir yıl içinde 18 kişinin idamı ve yüzlercesinin Avustralya’ya sürgün edilmesi ile bastırılmış olsa da makinelerin insanların işlerini elinden alacağına dair endişe ve korku insanlar içerisinde var olmaya devam etti. Otomasyon nedeniyle işten çıkarmalara dair endişe yeni değil. Sanayi Devrimi&#8217;nden bu yana artarak devam ediyor. Otomasyon teknolojileri geliştikçe bu durumun devam etmesi muhtemel. İlk kez ekonomist Keynes tarafından 1930 yılında ifade edilen Teknolojik İşsizlik kavramı, yapay zekâ ve robot teknolojilerinde yaşanan gelişmelerle birlikte son on yıllarda yeniden alevlendi. İşlerin tamamen makinelere devredildiği post-kapitalist bir dönemi ifade eden teknolojik tekillik gibi iyimser senaryoların yanı sıra; yüksek işsizlik ve gelir dağılımda artan dengesizlik ile varoluşsal güvencesizlik duyan çoğunlukların olacağını söyleyen kötümser senaryolara kadar farklı bakış açıları ile bu konu değerlendiriliyor. Küresel asgari ücret, robot korkusu, teknofobi, yeteneksizleşme, iş yeri standardizasyonu, robot, robotlarla çalışma isteği, robotlara duyulan güven ve benzeri pek çok kavramın tartışılması bu konuya olan merakın arttığını gösteriyor. Bugün mahkemelerden, bulaşık makinelerine kadar yapay zekayı hayatımızın her alanında görüyoruz. Yapay zeka, sağlık, finans ve ulaşım gibi alanlarda kullanılıyor ve giderek daha karmaşık görevleri üstlenebilir hale geliyor. Eskiden tekrara dayalı, duygusal ya da yaratıcı zekâ gerektirmeyen işlerde gördüğümüz yapay zekaya, GPT-3’te olduğu gibi yaratıcılık gerektiren işlerde ve LaMDA gibi duygusal rollere sahip robotlarda da şahit oluyoruz. Örneğin DALL-e 2 adlı yapay zekâ hayal edilen en absürt kompozisyonları dahi kısa sürede resmedebiliyor (sağda). Bir başka örnek ise ChatGPT, bir sohbet uygulaması olarak geliştirilen bu yapay zekaya istediğiniz soruları sorabilirsiniz. Örneğin, bir yemek tarifinden, bir problemi çözmek için gerekli olan Python kodunun ne olduğuna kadar. Şüphesiz bu örnekler çoğaltılabilir. Burada okuyuculara bir soru sormak istiyoruz. Yukarıda yer alan metindeki cümlelerin bazıları ChatSonic adlı bir yapay zekâ tarafından yazıldı, hangi cümlelerin yapay zekâ tarafından yazıldığını ayırt edebiliyor musunuz? Eğer ayırt edemediyseniz yalnız değilsiniz zira 2019 yılı Aralık ayında İngiltere’de gerçekleştirilen seçimlerin sonuçlarına dair BBC’de yayımlanan 649 makalenin tamamı yapay zeka tarafından yazılmıştı ve kimse açıklanana kadar bunu fark etmemişti. Nitekim aşağıdaki tırnak içerisinde yer alan metin, ChatGPT’nin “Yapay zekâ insanları işsiz bırakabilir mi?” sorusuna verdiği cevabı göstermektedir: “Evet, yapay zekâ insanları işsiz bırakabilir. Bazı işleri, insanların yapabileceklerinden daha hızlı ve doğru bir şekilde yapabilir. Bu nedenle, yapay zekâ teknolojisinin gelişmesiyle birlikte, insanların bu işleri yapmasına gerek kalmayabilir. … Ancak insanların yapabileceklerinin tamamını yapmaya veya insanların yerine geçmeye yetenekli değildir. Bu nedenle, yapay zekâ insanların tamamını işsiz bırakamaz.” Bu tartışmalar, yönetim ve organizasyon alanında çalışan akademisyenlerin de uzun bir süredir ilgisini çekmektedir. İlk kez 1983 yılında Holloway tarafından yazılan “Stratejik Yönetim ve Yapay Zekâ” adlı makaleyle, yapay zekanın ne zaman ve nasıl yöneticilerin rollerini paylaşacağı yahut tamamen ele geçireceği tartışması başlamıştı. Ardından 1986 yılında, Geisler tarafından yayımlanan “Yapay Yönetim ve Yapay Yönetici” isimli makalede, yönetime dair pek çok fonksiyonun ileri bir gelecekte yapay zekâ tarafından icra edileceği, bu değişimin orta kademe yönetimde başlayacağı ve bununla birlikte birtakım etik kaygıların artacağı ifade edilmişti. Aşağıda yer alan resimde de, Geisler yapay yönetimi resmetmeye çalışmıştır. Günümüzde de ‘yapay zeka yönetici olabilir mi?’ sorusu sıklıkla sorulmakta, bu konuda çeşitli akademisyenler tarafından tahminler ve tartışmalar yürütülmektedir. Ancak, burada tartışılması gereken bir diğer önemli konu çalışanların ve yöneticilerin bu duruma nasıl yaklaşacağıdır. Bu nedenle, örgütlerde çalışan kişiler gözünden, yapay zekaya dair tutum, beklenti ve güveni anlamak üzere 2020 yılında, 1111 kişi üzerinde bir çalışma yürüttük. Bir sonraki yazımızda, yaptığımız bu çalışmanın sonuçları üzerine, çalışanların yapay zeka yöneticilere dair tutum, güven ve beklentilerini açıklayacağız. Prof. Dr. Deniz Elber Börü (Marmara Üniversitesi), Mustafa Bekmezci (Kültür Üniversitesi, Girişimcilik Bölümü) Kaynak: Geisler, E. (1986). Artificial management and the artificial manager. Business Horizons, 29(4), 17-21. Holloway, C. (1983). Strategic management and artificial intelligence. Long Range Planning, 16(5), 89-93. Frey, C. B., &#38; Osborne, M. (2013). The future of employment.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/yapay-zeka-tarafindan-yonetilmek-istiyor-muyuz-1">Yapay zeka tarafından yönetilmek istiyor muyuz? &#8211; 1</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="color: #000000;">Bu yazıda yer alan metindeki cümlelerin bazıları <strong>ChatSonic</strong> adlı bir yapay zekâ tarafından yazıldı, hangi cümlelerin yapay zekâ tarafından yazıldığını ayırt edebiliyor musunuz? Eğer ayırt edemediyseniz yalnız değilsiniz&#8230; Yapay zeka artık her yerde? Peki yapay zeka tarafından yönetilmeye hazır mısınız? </span></p>
<p><span style="color: #000000;">İngiltere’de 1811 yılında endişeli ancak daha çok kızgın olan bir grup insan “makinelere ölüm” diye bağırarak geçimlerini sağladıkları tekstil endüstrisini gittikçe domine eden makinelere saldırmaya, kırmaya ve parçalamaya başladı. Dokuma makinelerinin, uzun sürede elde ettikleri zanaatı ellerinden alarak, onları işsiz bırakacağından korkan bu insanların başlattıkları isyan kısa sürede tüm İngiltere’ye yayıldı. ‘Luddite Hareketi’ olarak bilinen bu isyan bir yıl içinde 18 kişinin idamı ve yüzlercesinin Avustralya’ya sürgün edilmesi ile bastırılmış olsa da makinelerin insanların işlerini elinden alacağına dair endişe ve korku insanlar içerisinde var olmaya devam etti. Otomasyon nedeniyle işten çıkarmalara dair endişe yeni değil. Sanayi Devrimi&#8217;nden bu yana artarak devam ediyor. Otomasyon teknolojileri geliştikçe bu durumun devam etmesi muhtemel.</span></p>
<p><span style="color: #000000;">İlk kez ekonomist Keynes tarafından 1930 yılında ifade edilen Teknolojik İşsizlik kavramı, yapay zekâ ve robot teknolojilerinde yaşanan gelişmelerle birlikte son on yıllarda yeniden alevlendi. İşlerin tamamen makinelere devredildiği post-kapitalist bir dönemi ifade eden teknolojik tekillik gibi iyimser senaryoların yanı sıra; yüksek işsizlik ve gelir dağılımda artan dengesizlik ile varoluşsal güvencesizlik duyan çoğunlukların olacağını söyleyen kötümser senaryolara kadar farklı bakış açıları ile bu konu değerlendiriliyor. Küresel asgari ücret, robot korkusu, teknofobi, yeteneksizleşme, iş yeri standardizasyonu, robot, robotlarla çalışma isteği, robotlara duyulan güven ve benzeri pek çok kavramın tartışılması bu konuya olan merakın arttığını gösteriyor.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-29109 size-medium alignright" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/03/dall2-300x290.jpeg" alt="" width="300" height="290" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/03/dall2-300x290.jpeg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/03/dall2-1024x989.jpeg 1024w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p><span style="color: #000000;">Bugün mahkemelerden, bulaşık makinelerine kadar yapay zekayı hayatımızın her alanında görüyoruz. Yapay zeka, sağlık, finans ve ulaşım gibi alanlarda kullanılıyor ve giderek daha karmaşık görevleri üstlenebilir hale geliyor. Eskiden tekrara dayalı, duygusal ya da yaratıcı zekâ gerektirmeyen işlerde gördüğümüz yapay zekaya, GPT-3’te olduğu gibi yaratıcılık gerektiren işlerde ve LaMDA gibi duygusal rollere sahip robotlarda da şahit oluyoruz. Örneğin DALL-e 2 adlı yapay zekâ hayal edilen en absürt kompozisyonları dahi kısa sürede resmedebiliyor (sağda). Bir başka örnek ise ChatGPT, bir sohbet uygulaması olarak geliştirilen bu yapay zekaya istediğiniz soruları sorabilirsiniz. Örneğin, bir yemek tarifinden, bir problemi çözmek için gerekli olan Python kodunun ne olduğuna kadar.</span></p>
<p><span style="color: #000000;">Şüphesiz bu örnekler çoğaltılabilir. Burada okuyuculara bir soru sormak istiyoruz. Yukarıda yer alan metindeki cümlelerin bazıları ChatSonic adlı bir yapay zekâ tarafından yazıldı, hangi cümlelerin yapay zekâ tarafından yazıldığını ayırt edebiliyor musunuz? Eğer ayırt edemediyseniz yalnız değilsiniz zira 2019 yılı Aralık ayında İngiltere’de gerçekleştirilen seçimlerin sonuçlarına dair BBC’de yayımlanan 649 makalenin tamamı yapay zeka tarafından yazılmıştı ve kimse açıklanana kadar bunu fark etmemişti.</span></p>
<p><span style="color: #000000;">Nitekim aşağıdaki tırnak içerisinde yer alan metin, ChatGPT’nin “Yapay zekâ insanları işsiz bırakabilir mi?” sorusuna verdiği cevabı göstermektedir: “Evet, yapay zekâ insanları işsiz bırakabilir. Bazı işleri, insanların yapabileceklerinden daha hızlı ve doğru bir şekilde yapabilir. Bu nedenle, yapay zekâ teknolojisinin gelişmesiyle birlikte, insanların bu işleri yapmasına gerek kalmayabilir. … Ancak insanların yapabileceklerinin tamamını yapmaya veya insanların yerine geçmeye yetenekli değildir. Bu nedenle, yapay zekâ insanların tamamını işsiz bırakamaz.”</span></p>
<p><span style="color: #000000;">Bu tartışmalar, yönetim ve organizasyon alanında çalışan akademisyenlerin de uzun bir süredir ilgisini çekmektedir. İlk kez 1983 yılında Holloway tarafından yazılan “Stratejik Yönetim ve Yapay Zekâ” adlı makaleyle, yapay zekanın ne zaman ve nasıl yöneticilerin rollerini paylaşacağı yahut tamamen ele geçireceği tartışması başlamıştı. Ardından 1986 yılında, Geisler tarafından yayımlanan “Yapay Yönetim ve Yapay Yönetici” isimli makalede, yönetime dair pek çok fonksiyonun ileri bir gelecekte yapay zekâ tarafından icra edileceği, bu değişimin orta kademe yönetimde başlayacağı ve bununla birlikte birtakım etik kaygıların artacağı ifade edilmişti. Aşağıda yer alan resimde de, Geisler yapay yönetimi resmetmeye çalışmıştır. </span></p>
<p><span style="color: #000000;">Günümüzde de ‘yapay zeka yönetici olabilir mi?’ sorusu sıklıkla sorulmakta, bu konuda çeşitli akademisyenler tarafından tahminler ve tartışmalar yürütülmektedir. Ancak, burada tartışılması gereken bir diğer önemli konu çalışanların ve yöneticilerin bu duruma nasıl yaklaşacağıdır. Bu nedenle, örgütlerde çalışan kişiler gözünden, yapay zekaya dair tutum, beklenti ve güveni anlamak üzere 2020 yılında, 1111 kişi üzerinde bir çalışma yürüttük. Bir sonraki yazımızda, yaptığımız bu çalışmanın sonuçları üzerine, çalışanların yapay zeka yöneticilere dair tutum, güven ve beklentilerini açıklayacağız.</span></p>
<p><strong><span style="color: #000000;">Prof. Dr. Deniz Elber Börü (Marmara Üniversitesi), Mustafa Bekmezci (Kültür Üniversitesi, Girişimcilik Bölümü)</span></strong></p>
<p><strong><span style="color: #000000;">Kaynak:</span></strong></p>
<p><span style="color: #000000;">Geisler, E. (1986). Artificial management and the artificial manager. Business Horizons, 29(4), 17-21.</span></p>
<p><span style="color: #000000;">Holloway, C. (1983). Strategic management and artificial intelligence. Long Range Planning, 16(5), 89-93.</span></p>
<p><span style="color: #000000;">Frey, C. B., &amp; Osborne, M. (2013). The future of employment.</span></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/yapay-zeka-tarafindan-yonetilmek-istiyor-muyuz-1">Yapay zeka tarafından yönetilmek istiyor muyuz? &#8211; 1</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29104</post-id>	</item>
		<item>
		<title>‘İnsan olmak’ üstüne yeni bir deneme&#8230;</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/insan-olmak-ustune-yeni-bir-deneme</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Bozkurt Güvenç]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 13 Nov 2019 13:11:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bozkurt Güvenç]]></category>
		<category><![CDATA[aydınlanma]]></category>
		<category><![CDATA[insan olmak]]></category>
		<category><![CDATA[sanayi devrimi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=15871</guid>

					<description><![CDATA[<p>Köşegen’de  “İnsan Olmak” konulu yazımı okuyan bir dostumdan şu haklı eleştiriyi aldım: “Türkiye 2017, ne bir Osmanlı milleti, ne de ‘Üzerinde Güneş batmayan bir Britanya İmparatorluğu’ ülkesidir. Rudyard Kipling’ in ‘Eğer İnsan olmak’ istersen’ şiiri, biz Türkler için geçerli görünmüyor.” ‘İnsan olmak’ isteyenlere önerilen ‘Kendini bil’mek, çok tanrılı Atina’da, Hıristiyanlık’ta, İslam’da ve günümüzde farklı yorumlanıyor. Kendini bil’mek, yani ‘insan olmak’ erdemi için, İnsan türünün, çağdaş uygarlık öncesindeki yüzbinlerce yıllık ‘Avcı-Toplayıcı’lık tarihini, on bin yılık Tarım Devrimi ile başlayan ‘Üretim-Tüketim dönemleri’ni ve Refah Toplumu’nun 21. yüzyılda ulaştığı noktada kendi türünü ve yaşam-küreyi nasıl tükettiğini bilmesi ya da öğrenmesi gerekli. Herkese Bilim Teknoloji dergisinde yazanlar, iman ve cehalet karşısında, ülkemizin ‘çağdaş uygarlık’ düzeyine erişmesi için akıl ve bilimi savunuyor. Oysa hatırlayalım, HBT’den önceki Cumhuriyet Bilim Teknoloji’de yaşanan J. J. Rousseau tartışması, ünlü bir bilim insanımızın CBT’den ayrılmasına yol açmıştı. Sanımca sorun, bilim ve cehalet değil, seçkinlerin üslup sorunuydu. Aydınlanmacı Rousseau, geri dönülmeyeceğini bile bile, bilimin ve Sanayi Devrimi’nde, yaşanan değişim sürecinin kurulu düzeni, etik değerleri yıktığı görüşündeydi. Günümüzün kimi bilim sözcüleri, bu diyalektik eleştiriyi Voltaire gibi hoş görüyle karşılamadılar. İnsan’ın geleceğini karanlık gören Harari’nin Sapiens’e tepkiler ve uygarlığın trajik sonunu öngören uyarılar azalmadan sürüyor. İnsan eğitimle insanlaştı Rousseau’dan yıllar önce, J. Locke (1700), Aydınlanma çağına ve kültürel devrimlere şöyle yön vermişti: ‘İnsan eğitimle insan oldu!’ Yaratılış inancının ve felsefenin tarihi yanılgılarına karşı, Darwin türlerin evrimini en güçlünün kalıcılığı, Marx ise, insanın türüne ve kendine yabancılaşması ile açıkladı (1870). Arthur Spengler, Batı’nın Çöküşü (1926), eserinde tekniğin, kültür ve sanata egemen oluşundan yakındı. Karl Polanyi, Büyük Dönüşüm’de (1944), ‘Hasta ekonominin gürbüz çocuğu Faşizm, kimsenin tekelinde değildir, her ülkede her zaman görülebilir’ demişti. UNESCO’yu kuran evrimci J. Huxley, Savaşta Felsefe (1945) eserinde şöyle sormuştu: ‘Eğitim, değişim bilincinden başka ne verebilir ki?’ Nikolai Hartmann, Yeni Ontoloji (1945)’de bir varlık sınıflaması yaptı: İnorganik (cansız), Organik (canlı) varlıklar; Süper organik (canlı üstü) ‘uygarlık ve kültürler’ Doğa’yı tüketiyordu. G. Orwell’in 1984 Romanı, öncü bir post-gerçek idi. J. Ellul, Teknolojik Düzen (1962) Batı’yı yönlendiriyor, eleştirisini yineledi. İktisatçı J. K. Galbraith (1985), Refah Toplumu’nda, liberal (tüketim) ekonomisinin sorunlarını sergiledi. Kapitalist ve Sosyalist sistemler başarısızdı; yeni bir Dünya düzenine acilen ihtiyaç vardı. SSCB 1989’da kendiliğinden dağıldı. “Sosyalizm tarihe gömüldü’ diye sevinenler yanılıyordu: Sulu tarımda, tüketen gidiyor, üreten dönüyordu. John Zerzan (2000), Gelecekteki İlkel eleştirisinde, ‘Uygarlık buysa bana vahşeti verin’ diyordu. Ünlü iktisatçı J. E. Stiglitz  (2005), “Küreselleşen Dünya’yı sorgulamak zamanı geldi’ eseriyle Nobel kazandı. Küreselleşen Dünya söylemiyle ‘Devletler Çağı bitti, Küresel Sermaye geldi” diyen Francis Fukuyama birden çark etti: “Devletinizi inşa edin; yoksa, Dünyamız yönetilemez’ çağrısını yaptı (2004). Y. Noah Harari, Sapiens: Doğa egemenliğine yükselen İnsan’ın, yaşam-küre ile birlikte yok olacağını savundu: ‘Ne yapacağını bilmeyen tanrıdan daha tehlikeli ne olabilir?’ Bu yeni denemeyi üçlü bir diziyle sürdürmek niyetindeyim. Bozkurt Güvenç *Aramızdan ayrılan Bozkurt Güvenç&#8216;in anısına saygıyla. Bu yazı HBT&#8217;nin 45. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/insan-olmak-ustune-yeni-bir-deneme">‘İnsan olmak’ üstüne yeni bir deneme&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Köşegen’de </em> “İnsan Olmak” konulu yazımı okuyan bir dostumdan şu haklı eleştiriyi aldım: “Türkiye 2017, ne bir Osmanlı milleti, ne de ‘Üzerinde Güneş batmayan bir Britanya İmparatorluğu’ ülkesidir. <strong>Rudyard Kipling’</strong> in ‘Eğer <em>İnsan olmak’</em> istersen’ şiiri, biz Türkler için geçerli görünmüyor.”</p>
<p>‘İnsan olmak’ isteyenlere önerilen ‘<em>Kendini bil’</em>mek, çok tanrılı Atina’da, Hıristiyanlık’ta, İslam’da ve günümüzde farklı yorumlanıyor. <em>Kendini bil’</em>mek, yani ‘insan olmak’ erdemi için, İnsan türünün, çağdaş uygarlık öncesindeki yüzbinlerce yıllık ‘<em>Avcı-Toplayıcı’</em>lık tarihini, on bin yılık Tarım Devrimi ile başlayan ‘Üretim-Tüketim dönemleri’ni ve Refah Toplumu’nun 21. yüzyılda ulaştığı noktada kendi türünü ve yaşam-küreyi nasıl tükettiğini bilmesi ya da öğrenmesi gerekli.</p>
<p><em>Herkese Bilim Teknoloji </em>dergisinde yazanlar, iman ve cehalet karşısında, ülkemizin ‘çağdaş uygarlık’ düzeyine erişmesi için akıl ve bilimi savunuyor. Oysa hatırlayalım, HBT’den önceki <em>Cumhuriyet Bilim Teknoloji’</em>de yaşanan <strong>J. J. Rousseau</strong> tartışması, ünlü bir bilim insanımızın <em>CBT</em>’den ayrılmasına yol açmıştı.</p>
<p>Sanımca sorun, bilim ve cehalet değil, seçkinlerin üslup sorunuydu. Aydınlanmacı Rousseau, geri dönülmeyeceğini bile bile, bilimin ve Sanayi Devrimi’nde, yaşanan değişim sürecinin kurulu düzeni, etik değerleri yıktığı görüşündeydi. Günümüzün kimi bilim sözcüleri, bu diyalektik eleştiriyi <strong>Voltaire </strong>gibi hoş görüyle karşılamadılar.</p>
<p>İnsan’ın geleceğini karanlık gören <strong>Harari</strong>’nin <em>Sapiens’e tepkiler ve </em>uygarlığın trajik sonunu öngören uyarılar azalmadan sürüyor.</p>
<p><strong>İnsan eğitimle insanlaştı</strong></p>
<p>Rousseau’dan yıllar önce, <strong>J. Locke </strong>(1700), Aydınlanma çağına ve kültürel devrimlere şöyle yön vermişti: ‘<strong><em>İnsan eğitimle insan oldu</em></strong><em>!’</em></p>
<p>Yaratılış inancının ve felsefenin tarihi yanılgılarına karşı, <strong>Darwin </strong>türlerin <em>evrimini en güçlünün kalıcılığı</em>, <strong>Marx</strong> ise, insanın türüne ve kendine yabancılaşması ile açıkladı (1870). <strong>Arthur Spengler,</strong> <em>Batı’nın Çöküşü</em> (1926), eserinde tekniğin, kültür ve sanata egemen oluşundan yakındı. <strong>Karl Polanyi, </strong><em>Büyük Dönüşüm</em>’de (1944), ‘<em>Hasta ekonominin gürbüz çocuğu Faşizm, kimsenin tekelinde değildir, her ülkede her zaman görülebilir’</em> demişti.</p>
<p>UNESCO’yu kuran evrimci<strong> J. Huxley, </strong><em>Savaşta Felsefe</em> (1945) eserinde şöyle sormuştu:<strong> ‘</strong><em>Eğitim, değişim bilincinden başka ne verebilir ki?</em>’</p>
<p><strong>Nikolai Hartmann</strong>, <em>Yeni Ontoloji</em> (1945)’de bir varlık sınıflaması yaptı: <em>İnorganik</em> (cansız),<em> Organik</em> (canlı) varlıklar; <em>Süper organik</em> (canlı üstü) ‘uygarlık ve kültürler’ Doğa’yı tüketiyordu.</p>
<p><strong>G. Orwell’</strong>in <em>1984 Romanı</em>, öncü bir <em>post-gerçek</em> idi. <strong>J. Ellul,</strong> <em>Teknolojik Düzen</em> (1962) Batı’yı yönlendiriyor, eleştirisini yineledi. İktisatçı <strong>J. K.</strong> <strong>Galbraith</strong> (1985), <em>Refah Toplumu</em>’nda, liberal (tüketim) ekonomisinin sorunlarını sergiledi. Kapitalist ve Sosyalist sistemler başarısızdı; yeni bir Dünya düzenine acilen ihtiyaç vardı.</p>
<p><strong>SSCB</strong> 1989’da kendiliğinden dağıldı. “Sosyalizm tarihe gömüldü’ diye sevinenler yanılıyordu: Sulu tarımda, tüketen gidiyor, üreten dönüyordu. <strong>John</strong> <strong>Zerzan</strong> (2000), <em>Gelecekteki İlkel</em> eleştirisinde, ‘<em>Uygarlık buysa bana vahşeti verin’ </em>diyordu.</p>
<p>Ünlü iktisatçı <strong>J. E. Stiglitz  </strong>(2005), <strong>“</strong><em>Küreselleşen Dünya’yı sorgulamak zamanı geldi’</em> eseriyle Nobel kazandı. Küreselleşen Dünya söylemiyle ‘Devletler Çağı bitti, Küresel Sermaye geldi” diyen <strong>Francis</strong> <strong>Fukuyama</strong> birden çark etti: “Devletinizi inşa edin; yoksa, Dünyamız yönetilemez’ çağrısını yaptı (2004).</p>
<p><strong>Y. Noah</strong> <strong>Harari</strong>, <em>Sapiens</em>: Doğa egemenliğine yükselen İnsan’ın, yaşam-küre ile birlikte yok olacağını savundu: ‘<em>Ne yapacağını bilmeyen tanrıdan daha tehlikeli ne olabilir?’</em></p>
<p>Bu yeni denemeyi üçlü bir diziyle sürdürmek niyetindeyim.</p>
<p><strong>Bozkurt Güvenç</strong></p>
<p><strong><em>*Aramızdan ayrılan <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/yazarimiz-bozkurt-guvenci-kaybettik">Bozkurt Güvenç</a>&#8216;in anısına saygıyla. Bu yazı HBT&#8217;nin 45. sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bozkurtguvenc/insan-olmak-ustune-yeni-bir-deneme">‘İnsan olmak’ üstüne yeni bir deneme&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">15871</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Yazarlarımıza sorduk: Endüstri 5.0’ı nasıl tanımlarsınız?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/yazarlarimiza-sorduk-endustri-5-0i-nasil-tanimlarsiniz</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Altaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 23 Oct 2019 11:49:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoyaşam]]></category>
		<category><![CDATA[endüstri 4.0]]></category>
		<category><![CDATA[endüstri 5.0]]></category>
		<category><![CDATA[sanayi 5.0]]></category>
		<category><![CDATA[sanayi devrimi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=15671</guid>

					<description><![CDATA[<p>Endüstri 5.0 nedir, Endüstri 4.0’dan farklılıkları nelerdir? Yazarlarımız Ali Akurgal ve Bayram Ali Eşiyok’a sorduk. Üretimde emeğin yer değiştirmesi Ali Akurgal: Endüstri 4.0, üretimde “emek”in yer değiştirmesini konu alıyor: İnsandan robota. Hayalimizdeki endüstri 5.0 ise, kullanılan malzemenin cinsinin değiştiği, birimize göre, malzemenin de ürün üretimi sırasında atom atom dizilerek üretileceği, bir diğerimize göre, madencilik olarak adlandırdığımız eylemin ve üretimin de kısmen dünya üzerinden, yerçekimsiz ve atmosfersiz özelliklerinden yararlanmak için uzaya taşınacağı bir değişiklikten söz ediyor. Endüstri 4.0, bir üretimde verimlilik ve hassasiyet artışı getirirken, endüstri 5.0, hammadde temin havzasını dünyanın dışındaki gök cisimlerini de içine alacak şekilde genişlettiğinden ve alaşımları ergiterek değil de atom atom dizerek elde ettiğinden, günümüzde aklımızın köşesinden geçmeyecek değişik özelliklerdeki yeni malzemelerin kullanımına odaklanıyor. Emeğe bağımlılığı azaltıp yerine teknolojiyi geçirme tarihi Bayram Ali Eşiyok: Ali Bey’in çözümlerine katılıyorum. Küçük birkaç ilave ile yetineceğim. Modern teknolojinin tarihini çağdaş kapitalizmin tarihi olarak okumak mümkün. Bir üretim tarzı olarak kapitalizmin gelişme tarihi; emeği ikame eden, emeğe olan bağımlılığı sürekli azaltıp, teknoloji ile ikame etmenin de tarihidir. Kapitalizmin bu gelişme dinamiği (teknolojinin diyalektiği diyelim) göz önüne alındığında, sanayi devrimlerin geleceğini/sürekliliğini kestirmek daha da kolaylaşıyor… 1. sanayi devrimi, su ve buhar gücüne dayalı mekanik sistemlerin endüstriyel üretime uygulanması ile sonuçlandı. 2. sanayi devrimi, elektrik enerjisinin kullanımına dayalı gelişti ve üretimde muazzam artışlara neden oldu, kitlesel üretim (mass production) bu devrimi karakterize etti. 3. sanayi devrimi, elektronik ve bilişim teknolojilerine dayalı gelişti ve üretimde esneklik sağlandı. (flexible production) 4. sanayi devrimi, sanal ve fiziksel sistemlerin kullanımına dayalı gelişti ve üretim teknolojilerinde otomasyon sağlandı. (cyber/ robotized) 5. sanayi devrimi ise robotların 4. Sanayi devrimine göre daha akıllandığı, zihinsel kapasitelerinin geliştiği ve bunun sonucunda üretimin emeğe olan bağımlılığının neredeyse yok denecek kadar azaldığı bir dönemin başlangıcını ifade ediyor. Şöyle diyelim: Yalnızca bir gelişmiş bilgisayar kullanılarak üretimin tümüyle kontrol altına alındığı bir aşama söz konusu… Yapay zeka ve gelişmiş robotlar dönemi bu dönemin karakteristikleri… Ancak sanayi devrimleri arasında kesin bir çizgi çizmek doğru değil… İç içe geçmiş daha kompleks bir yapıdan söz edebiliriz. Birinin başladığı noktada diğer bitmiyor, belki zamanla sönümleniyor, ancak varlığını sürdürüyor… Örneğin Türkiye imalat sanayinde bir yandan en son teknolojilere (Sanayi 4.0’e) uyum sağlayan tesisler yanında 2. ve 3. Sanayi devriminin teknolojileri ile üretim yapan firmalar da söz konusu. Kısaca bilgi toplumu yanında malumat toplumu iç içe ilerliyor… Yeni olan eskinin bağrında gelişiyor. Eski çürüyor, çürürken de direniyor. Elle üretimin değeri sürüyor Ali Akurgal: Bu açıdan bakınca, İsviçre saat endüstrisine dikkatinizi çekmek isterim. Günümüzde en pahalı saatlerin bir kısım parçaları hâlâ elle, sırf insan emeği ile üretilmekte. Ben bu nedenle, gelecekte de insan emeğinin kaybolmayacağını, emeğin sırf zihinsel eyleme çekilip büzüşmeyeceğini düşünüyorum. Evet, zihinsel emek büyüyerek her şeye hükmeden hâle gelecektir ama altta bir yerlerde 2. sanayi devriminden öncesinin yöntemleri (kişisel el emeği üretimi) hâlâ varlığını koruyacaktır. Endüstri 5.0’ın bana göre ilk belirtilerinden birini geçenlerde haberlerde duyduk: 3B yazıcılar ile gıda üretimi yapıldı. Protein, karbonhidrat, yağ ve tat kartuşlarından, istediğiniz hamburgeri üretebiliyorsunuz. ePosta ile birbirinize yemek yollayabileceksiniz; yazıcınızdan çıkacak. Sorun yazıcıda hazırlanması belki yarım saat sürecek olan dondurmayı eritmeden, hamburgeri soğutmadan nasıl oluşturacağımız.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/yazarlarimiza-sorduk-endustri-5-0i-nasil-tanimlarsiniz">Yazarlarımıza sorduk: Endüstri 5.0’ı nasıl tanımlarsınız?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Endüstri 5.0 nedir, Endüstri 4.0’dan farklılıkları nelerdir? Yazarlarımız Ali Akurgal ve Bayram Ali Eşiyok’a sorduk.</p>
<p><strong>Üretimde emeğin yer değiştirmesi</strong></p>
<p><strong>Ali Akurgal</strong>: Endüstri 4.0, üretimde “emek”in yer değiştirmesini konu alıyor: İnsandan robota. Hayalimizdeki endüstri 5.0 ise, kullanılan malzemenin cinsinin değiştiği, birimize göre, malzemenin de ürün üretimi sırasında atom atom dizilerek üretileceği, bir diğerimize göre, madencilik olarak adlandırdığımız eylemin ve üretimin de kısmen dünya üzerinden, yerçekimsiz ve atmosfersiz özelliklerinden yararlanmak için uzaya taşınacağı bir değişiklikten söz ediyor.</p>
<p>Endüstri 4.0, bir üretimde verimlilik ve hassasiyet artışı getirirken, endüstri 5.0, hammadde temin havzasını dünyanın dışındaki gök cisimlerini de içine alacak şekilde genişlettiğinden ve alaşımları ergiterek değil de atom atom dizerek elde ettiğinden, günümüzde aklımızın köşesinden geçmeyecek değişik özelliklerdeki yeni malzemelerin kullanımına odaklanıyor.</p>
<p><strong>Emeğe bağımlılığı azaltıp yerine teknolojiyi geçirme tarihi</strong></p>
<p><strong>Bayram Ali Eşiyok</strong>: Ali Bey’in çözümlerine katılıyorum. Küçük birkaç ilave ile yetineceğim. Modern teknolojinin tarihini çağdaş kapitalizmin tarihi olarak okumak mümkün. Bir üretim tarzı olarak kapitalizmin gelişme tarihi; emeği ikame eden, emeğe olan bağımlılığı sürekli azaltıp, teknoloji ile ikame etmenin de tarihidir. Kapitalizmin bu gelişme dinamiği (teknolojinin diyalektiği diyelim) göz önüne alındığında, sanayi devrimlerin geleceğini/sürekliliğini kestirmek daha da kolaylaşıyor…</p>
<p><strong>1. sanayi devrimi,</strong> su ve buhar gücüne dayalı mekanik sistemlerin endüstriyel üretime uygulanması ile sonuçlandı.</p>
<p><strong>2. sanayi devrimi</strong>, elektrik enerjisinin kullanımına dayalı gelişti ve üretimde muazzam artışlara neden oldu, kitlesel üretim (mass production) bu devrimi karakterize etti.</p>
<p><strong>3. sanayi devrimi,</strong> elektronik ve bilişim teknolojilerine dayalı gelişti ve üretimde esneklik sağlandı. (flexible production)</p>
<p><strong>4. sanayi devrimi,</strong> sanal ve fiziksel sistemlerin kullanımına dayalı gelişti ve üretim teknolojilerinde otomasyon sağlandı. (cyber/ robotized)</p>
<p><strong>5. sanayi devrimi</strong> ise robotların 4. Sanayi devrimine göre daha akıllandığı, zihinsel kapasitelerinin geliştiği ve bunun sonucunda üretimin emeğe olan bağımlılığının neredeyse yok denecek kadar azaldığı bir dönemin başlangıcını ifade ediyor.</p>
<p>Şöyle diyelim: Yalnızca bir gelişmiş bilgisayar kullanılarak üretimin tümüyle kontrol altına alındığı bir aşama söz konusu… Yapay zeka ve gelişmiş robotlar dönemi bu dönemin karakteristikleri…</p>
<p>Ancak sanayi devrimleri arasında kesin bir çizgi çizmek doğru değil… İ<strong>ç içe geçmiş daha kompleks bir yapıdan </strong>söz edebiliriz. Birinin başladığı noktada diğer bitmiyor, belki zamanla sönümleniyor, ancak varlığını sürdürüyor… Örneğin Türkiye imalat sanayinde bir yandan en son teknolojilere (Sanayi 4.0’e) uyum sağlayan tesisler yanında 2. ve 3. Sanayi devriminin teknolojileri ile üretim yapan firmalar da söz konusu. Kısaca bilgi toplumu yanında malumat toplumu iç içe ilerliyor…<strong> Yeni olan eskinin bağrında gelişiyor. Eski çürüyor, çürürken de direniyor</strong>.</p>
<p><strong>Elle üretimin değeri sürüyor</strong></p>
<p><strong>Ali Akurgal</strong>: Bu açıdan bakınca, <strong>İsviçre saat endüstrisine</strong> dikkatinizi çekmek isterim. Günümüzde en pahalı saatlerin bir kısım parçaları hâlâ elle, sırf insan emeği ile üretilmekte. Ben bu nedenle, gelecekte de insan emeğinin kaybolmayacağını, emeğin sırf zihinsel eyleme çekilip büzüşmeyeceğini düşünüyorum. Evet, zihinsel emek büyüyerek her şeye hükmeden hâle gelecektir ama altta bir yerlerde 2. sanayi devriminden öncesinin yöntemleri (kişisel el emeği üretimi) hâlâ varlığını koruyacaktır.</p>
<p>Endüstri 5.0’ın bana göre ilk belirtilerinden birini geçenlerde haberlerde duyduk: <strong>3B yazıcılar ile gıda üretimi yapıldı</strong>. Protein, karbonhidrat, yağ ve tat kartuşlarından, istediğiniz hamburgeri üretebiliyorsunuz. ePosta ile birbirinize yemek yollayabileceksiniz; yazıcınızdan çıkacak. Sorun yazıcıda hazırlanması belki yarım saat sürecek olan dondurmayı eritmeden, hamburgeri soğutmadan nasıl oluşturacağımız.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/teknoyasam/yazarlarimiza-sorduk-endustri-5-0i-nasil-tanimlarsiniz">Yazarlarımıza sorduk: Endüstri 5.0’ı nasıl tanımlarsınız?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">15671</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Cipolla’nın aptalları</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/cipollanin-aptallari</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Doğan Kuban]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 02 Aug 2017 11:42:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Doğan Kuban]]></category>
		<category><![CDATA[ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[aptal]]></category>
		<category><![CDATA[aptallık]]></category>
		<category><![CDATA[carlo cipolla]]></category>
		<category><![CDATA[din eğitimi]]></category>
		<category><![CDATA[dünya tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[haydut]]></category>
		<category><![CDATA[kent]]></category>
		<category><![CDATA[köy]]></category>
		<category><![CDATA[peter sellers]]></category>
		<category><![CDATA[saf]]></category>
		<category><![CDATA[sanayi devrimi]]></category>
		<category><![CDATA[tehlikeli]]></category>
		<category><![CDATA[tolumsal statü]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[zararlı]]></category>
		<category><![CDATA[zeka]]></category>
		<category><![CDATA[zeki]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=7359</guid>

					<description><![CDATA[<p>Carlo Cipolla ünlü bir İtalyan ekonomi tarihçisidir. Avrupa sanayi öncesi çağının ekonomik tarihini yazmıştır. Aynı döneme ilişkin başka önemli yapıtları arasında, sömürülenler, cahiller ve aptallar bağlamında duyarlı olan bu entelektüel ve zeki yazarın &#8220;fatihler, korsanlar, tüccarlar&#8221;  üzerine de çok güzel bir kitabı var. 1988’de yayınlanan &#8220;Allegro ma non troppo&#8221; (Hızlıca, ama fazla hızlı değil) adlı küçük kitabının ikinci bölümünde aptallığın yasalarını anlatır. Bu küçük yapıt klinik araştırmaların sonuçları ve yazarın tarihi araştırmalarına dayanan ilginç bir toplumsal analizdir. Her toplumda genetik aptallık oranı %2 imiş. Okumuş, okumamış, zengin fakir, köyde kentte, üniversitede, ilkokulda, sarayda, zengin bir büroda, ortalama değişmiyor. Dünyada 150 milyon, Amerika’da 6,5 milyon, Türkiye’de 1,6 milyon genetik aptal var. Profesörler, iş adamları, doktorlar, mühendisler, öğretmenler, politikacılar işçiler, arasında da oran %2. Her mesleğin %10’u aptal Örneğin 60.000 mimar varsa 1.200’ü aptal. Bir hastanede 500 doktor varsa 10 tanesi aptal. Her kurum ya da özgün toplulukta aynı. Bu bilimsel bir saptama, kimseye hakaret değil. Çünkü kimin aptal olduğunu kimse bilmiyor. Bu araştırmaları yapan üniversitelerde birbirlerinden farklı konumlarda olan üyeleri, aynı ortamda olmalarına karşın, doktorlar, öğrenciler, hemşireler arasında da aynı aptal oranı var. Araştırmalar kadın ve erkekler arasında da bu oranın değişmediğini gösteriyor. Boş insanlarla üniversite profesörü, yazar, politikacı arasında yüzde iki oranı açısından fark yok. Şoförler, hamallar arasında da yok. Aynı elbiseleri giyip aynı işleri yaptıkça ve aynı yollarda yürüdükçe aptalla akıllıyı ayırmak olanaksız. Aristo’nun ‘sosyal hayvanlar’ kategorisindeyiz. Saflar, zekiler, haydutlar, aptallar Birlikte yaşamak zorunda olan insanoğlunu Cipolla dört sınıfa ayırıyor: Saflar, zekiler, haydutlar, aptallar. Pratik olarak tanımlarsak, birisi kazanmak için bir şey yapar ve kaybederse onu saflar arasına koyuyoruz. Fakat kazanır ve bu bir başkası aleyhine olursa onu haydutlar arasına koyuyoruz. Hem kendisine hem de başkalarına kaybettirirse aptal sayılıyor. Bu bilimsel bir sınıflandırma. Cipolla aptal insanlara ilişkin temel yasaları tanımlamış: Birinci Yasa: Bir toplumda herkes çevresindeki aptalların sayısını olduğundan daha az tahmin eder. İkinci yasa: Bir insanın aptallığı onun hiç bir başka özelliğiyle ilişkili ve orantılı değildir. Üçüncü Yasa: Aptal insan başkasına ya da başkalarına zarar veren ve bu arada kendisi de bir şey kazanmayan hatta ziyan edendir. Dördüncü Yasa: Aptal olmayanlar aptalların gücünü hep daha az sanırlar. Genellikle aptal olmayanlar herhangi koşulda da olursa olsun, bir aptalla işbirliği yapmanın neye mal olacağını hesaplayamazlar. Beşinci Yasa: En tehlikeli insan, aptal olandır. Benzer ve eşit değiliz İnsanlar, tarih boyunca, kendi aralarında benzer ve eşit olmadılar. Ulusal toplumlar da bu bağlamda aynı. Hayvanlar ve bitkiler gibi onlar da farklı. Renkleri bile aynı değil. Fiziksel yapıları, davranışları da. Ahlakın, dinin, eğitimin ve uygarlığın bu farklılığa karşı yapacağı bir şey yok. Fakat birlikte yaşamak ve çalışmak zorundalar. Sanayi devrimlerini hala gerçekleştirememiş ülkelerin aptal olmayanları için Cipolla’nın çok yararlı gözlemleri var. Toplum böyle ayrımları göz önüne almadan bütün olarak çalışan bir mekanizma olduğu için, her gün para, enerji, zaman kaybettiren olaylarda birbirimizle işbirliği yapıyoruz. Yaşam karmaşık ve anlaşılmaz olaylarla dolu. Örneğin büyük kentlerde diyelim İstanbul’da ulaşım gerçekten Arap saçına dönmüş otomobillerin yaşamı zehir ettiği, tümel bir düzensizliktir. Çirkinlik, tehlike, gürültü ve solunmayan bir havaya insanları mahkûm etmişler. Teneke ve cinayet egemenliği. Enerji kaybına neden olduğuna; saçınızı başınızı yoldurduğuna göre nedeninin aptallık olduğu belli bir olgudur. Aptalların tepkileri birbirine benziyor Ne var ki bu tek kişinin değil, grupların işidir. Aralarında aptallarla birlikte saflar, haydutlar ve zekiler birlikte olacaktır. Bu tür olaylar kişi, grup, köy, kent, toplum, ülke çapında yaşamın ortak belalarıdır. Bu olaylarda, etkinliklerde insan ve grupların tepkileri farklıdır. İnsanların tepkisi bazen zekice, bazen de safça olabilir. Fakat aptalların tepkilerinin her zaman çok homojen olduğu saptanmıştır. Çünkü her olayda aptalca karar verirler. Olan bitenin farkında oldukları söylenemez. Haydut tipi, başkasının hakkını tam yiyendir. Haydut tipinin en kötüsü hırsızdır; işin kötüsü, haydutun, aptal ve zeki parametreleri arasında yer değiştirmesidir. Başarılı haydutlar genelde zeki olurlar. Aptallıkla iktidar arasında bir ilişki de saptanmış. İnsanlar birbirlerini etkiledikleri ve kimse de ortaklık ettiğinin aptal olup olmadığını bilmediği için aptallık, toplumsal statüyle sınırlı değil. Peter Sellers’in filmi Ünlü İngiliz artisti Peter Sellers’in zekice sahnelenmiş bir filmi vardı: ‘Being There’ (Orada Olmak). Bu aptal bir uşağın, kimse yeterince kişiliğinin farkına varmadan, Amerikan Cumhurbaşkanı&#8217;nın çevresine çıkıp düşüncelerini dinlettiğini gösteren olağanüstü bir aptallık hikâyesiydi. Aptal bir insan hoşa giden, sevimli bir görünüşe sahip olabilir. Dünya tarihinde, krallar, aristokratlar, komutanlar, kilise adamları arasında %2 oranında aptal var. Bunlar Peter Sellers’in filminde olduğu gibi, kimsenin farkına varmadan ulaşabildikleri mevkilere göre, çok zararlı olabilirler. Sanayi öncesinde bunlara daha çok rastlanıyor. Tarihimizde Deli İbrahim gibi sultanları biliyoruz. Seçimler ve %2 Demokratik seçim %2 katsayısının neredeyse şaşmadan çalıştığı bir sistemdir. Oy veren ve oy alanlarıyla genel seçimlerde, Türkiye nüfusuna göre yüz binlerce genetik aptal özgürce oy kullanıyor. Tanımları gereği, hangi eyleme, hangi karara karışırlarsa hem kendilerini, hem de ortaklarını hiç hayal edilemeyecek zararlara sokabiliyorlar. Araştırmacılar için bu çok bereketli bir alandır. Schiller aptallara karşı Tanrının boşuna uğraştığını söylermiş. Bu, aptalın kendi varlığının bilincinden (selfconsciousness) haberi olmamasından kaynaklanır. Peter Sellers filmde sakin, sevimli, çevreye ve olan bitene karşı tepkisiz ve bahçıvan olduğu için, her olguyu bitki yaşamının bir ayrıntısıyla anlatan büyüleyici bir aptaldı. Biz bitkisel yaşamı fizyolojik olarak biliyoruz. Fakat bir aptalın beynindeki genetik ve görünüşte zararsız dejenerasyon, Cipolla’ya göre tarihte insanlara pahalıya mal olmuştur. Zeki haydutların topluma zararları pek yok. Kendileriyle birlikte toplumun dengesini de fazla değiştirmiyorlar. Fakat aptal haydutlar daha zararlı oluyormuş. Yine de hayduttan daha tehlikelidir aptallar. Türkler ve Amerikalıların esircilik tarihleri üzerinde karşılaştırmalı bir çalışma tarihimizi aydınlatma açısından yararlı olurdu. Afrika’dan esir kaçırmadık, ama esirlerden ordu ve padişah anası çıkardık. Başkalarına zarar verdik, ama kendimiz kazandık. Bu haydut tanımına giriyor, fakat aptal tanımına girmiyor. Türkler Amerikalılardan daha zeki davranıyorlar. Belki de daha insancıl.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/cipollanin-aptallari">Cipolla’nın aptalları</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Carlo Cipolla ünlü bir İtalyan ekonomi tarihçisidir. Avrupa sanayi öncesi çağının ekonomik tarihini yazmıştır. Aynı döneme ilişkin başka önemli yapıtları arasında, sömürülenler, cahiller ve aptallar bağlamında duyarlı olan bu entelektüel ve zeki yazarın <em>&#8220;fatihler, korsanlar, tüccarlar&#8221;  </em>üzerine de çok güzel bir kitabı var.</p>
<p>1988’de yayınlanan <em>&#8220;</em><i>Allegro ma non troppo&#8221; (Hızlıca, ama fazla hızlı değil)</i><em> </em>adlı küçük kitabının ikinci bölümünde aptallığın yasalarını anlatır. Bu küçük yapıt klinik araştırmaların sonuçları ve yazarın tarihi araştırmalarına dayanan ilginç bir toplumsal analizdir.</p>
<p>Her toplumda genetik aptallık oranı %2 imiş. Okumuş, okumamış, zengin fakir, köyde kentte, üniversitede, ilkokulda, sarayda, zengin bir büroda, ortalama değişmiyor.</p>
<p>Dünyada 150 milyon, Amerika’da 6,5 milyon, Türkiye’de 1,6 milyon genetik aptal var. Profesörler, iş adamları, doktorlar, mühendisler, öğretmenler, politikacılar işçiler, arasında da oran %2.</p>
<p><strong>Her mesleğin %10’u aptal</strong></p>
<p>Örneğin 60.000 mimar varsa 1.200’ü aptal. Bir hastanede 500 doktor varsa 10 tanesi aptal. Her kurum ya da özgün toplulukta aynı. Bu bilimsel bir saptama, kimseye hakaret değil. Çünkü kimin aptal olduğunu kimse bilmiyor. Bu araştırmaları yapan üniversitelerde birbirlerinden farklı konumlarda olan üyeleri, aynı ortamda olmalarına karşın, doktorlar, öğrenciler, hemşireler arasında da aynı aptal oranı var.</p>
<p>Araştırmalar kadın ve erkekler arasında da bu oranın değişmediğini gösteriyor. Boş insanlarla üniversite profesörü, yazar, politikacı arasında yüzde iki oranı açısından fark yok. Şoförler, hamallar arasında da yok.</p>
<p>Aynı elbiseleri giyip aynı işleri yaptıkça ve aynı yollarda yürüdükçe aptalla akıllıyı ayırmak olanaksız. Aristo’nun ‘sosyal hayvanlar’ kategorisindeyiz.</p>
<p><strong>Saflar, zekiler, haydutlar, aptallar </strong></p>
<p>Birlikte yaşamak zorunda olan insanoğlunu Cipolla dört sınıfa ayırıyor: Saflar, zekiler, haydutlar, aptallar.</p>
<p>Pratik olarak tanımlarsak, birisi kazanmak için bir şey yapar ve kaybederse onu saflar arasına koyuyoruz. Fakat kazanır ve bu bir başkası aleyhine olursa onu haydutlar arasına koyuyoruz. Hem kendisine hem de başkalarına kaybettirirse aptal sayılıyor. Bu bilimsel bir sınıflandırma.</p>
<p>Cipolla aptal insanlara ilişkin temel yasaları tanımlamış:</p>
<p><strong>Birinci Yasa</strong>: Bir toplumda herkes çevresindeki aptalların sayısını olduğundan daha az tahmin eder.</p>
<p><strong>İkinci yasa</strong>: Bir insanın aptallığı onun hiç bir başka özelliğiyle ilişkili ve orantılı değildir.</p>
<p><strong>Üçüncü Yasa</strong>: Aptal insan başkasına ya da başkalarına zarar veren ve bu arada kendisi de bir şey kazanmayan hatta ziyan edendir.</p>
<p><strong>Dördüncü Yasa</strong>: Aptal olmayanlar aptalların gücünü hep daha az sanırlar. Genellikle aptal olmayanlar herhangi koşulda da olursa olsun, bir aptalla işbirliği yapmanın neye mal olacağını hesaplayamazlar.</p>
<p><strong>Beşinci Yasa</strong>: En tehlikeli insan, aptal olandır.</p>
<p><strong>Benzer ve eşit değiliz</strong></p>
<p>İnsanlar, tarih boyunca, kendi aralarında benzer ve eşit olmadılar. Ulusal toplumlar da bu bağlamda aynı. Hayvanlar ve bitkiler gibi onlar da farklı. Renkleri bile aynı değil. Fiziksel yapıları, davranışları da. Ahlakın, dinin, eğitimin ve uygarlığın bu farklılığa karşı yapacağı bir şey yok.</p>
<p>Fakat birlikte yaşamak ve çalışmak zorundalar. Sanayi devrimlerini hala gerçekleştirememiş ülkelerin aptal olmayanları için Cipolla’nın çok yararlı gözlemleri var.</p>
<p>Toplum böyle ayrımları göz önüne almadan bütün olarak çalışan bir mekanizma olduğu için, her gün para, enerji, zaman kaybettiren olaylarda birbirimizle işbirliği yapıyoruz.</p>
<p>Yaşam karmaşık ve anlaşılmaz olaylarla dolu. Örneğin büyük kentlerde diyelim İstanbul’da ulaşım gerçekten Arap saçına dönmüş otomobillerin yaşamı zehir ettiği, tümel bir düzensizliktir. Çirkinlik, tehlike, gürültü ve solunmayan bir havaya insanları mahkûm etmişler. Teneke ve cinayet egemenliği. Enerji kaybına neden olduğuna; saçınızı başınızı yoldurduğuna göre nedeninin aptallık olduğu belli bir olgudur.</p>
<p><strong>Aptalların tepkileri birbirine benziyor</strong></p>
<p>Ne var ki bu tek kişinin değil, grupların işidir. Aralarında aptallarla birlikte saflar, haydutlar ve zekiler birlikte olacaktır. Bu tür olaylar kişi, grup, köy, kent, toplum, ülke çapında yaşamın ortak belalarıdır. Bu olaylarda, etkinliklerde insan ve grupların tepkileri farklıdır. İnsanların tepkisi bazen zekice, bazen de safça olabilir. Fakat aptalların tepkilerinin her zaman çok homojen olduğu saptanmıştır. Çünkü her olayda aptalca karar verirler. Olan bitenin farkında oldukları söylenemez.</p>
<p>Haydut tipi, başkasının hakkını tam yiyendir. Haydut tipinin en kötüsü hırsızdır; işin kötüsü, haydutun, aptal ve zeki parametreleri arasında yer değiştirmesidir. Başarılı haydutlar genelde zeki olurlar.</p>
<p>Aptallıkla iktidar arasında bir ilişki de saptanmış. İnsanlar birbirlerini etkiledikleri ve kimse de ortaklık ettiğinin aptal olup olmadığını bilmediği için aptallık, toplumsal statüyle sınırlı değil.</p>
<p><strong>Peter Sellers’in filmi</strong></p>
<p>Ünlü İngiliz artisti Peter Sellers’in zekice sahnelenmiş bir filmi vardı: ‘Being There’ (Orada Olmak). Bu aptal bir uşağın, kimse yeterince kişiliğinin farkına varmadan, Amerikan Cumhurbaşkanı&#8217;nın çevresine çıkıp düşüncelerini dinlettiğini gösteren olağanüstü bir aptallık hikâyesiydi.</p>
<p>Aptal bir insan hoşa giden, sevimli bir görünüşe sahip olabilir. Dünya tarihinde, krallar, aristokratlar, komutanlar, kilise adamları arasında %2 oranında aptal var. Bunlar Peter Sellers’in filminde olduğu gibi, kimsenin farkına varmadan ulaşabildikleri mevkilere göre, çok zararlı olabilirler. Sanayi öncesinde bunlara daha çok rastlanıyor. Tarihimizde Deli İbrahim gibi sultanları biliyoruz.</p>
<p><strong>Seçimler ve %2</strong></p>
<p>Demokratik seçim %2 katsayısının neredeyse şaşmadan çalıştığı bir sistemdir. Oy veren ve oy alanlarıyla genel seçimlerde, Türkiye nüfusuna göre yüz binlerce genetik aptal özgürce oy kullanıyor.</p>
<p>Tanımları gereği, hangi eyleme, hangi karara karışırlarsa hem kendilerini, hem de ortaklarını hiç hayal edilemeyecek zararlara sokabiliyorlar. Araştırmacılar için bu çok bereketli bir alandır.</p>
<p><strong>Schiller</strong> aptallara karşı Tanrının boşuna uğraştığını söylermiş. Bu, aptalın kendi varlığının bilincinden (selfconsciousness) haberi olmamasından kaynaklanır.</p>
<p>Peter Sellers filmde sakin, sevimli, çevreye ve olan bitene karşı tepkisiz ve bahçıvan olduğu için, her olguyu bitki yaşamının bir ayrıntısıyla anlatan büyüleyici bir aptaldı. Biz bitkisel yaşamı fizyolojik olarak biliyoruz. Fakat bir aptalın beynindeki genetik ve görünüşte zararsız dejenerasyon, Cipolla’ya göre tarihte insanlara pahalıya mal olmuştur.</p>
<p>Zeki haydutların topluma zararları pek yok. Kendileriyle birlikte toplumun dengesini de fazla değiştirmiyorlar. <strong>Fakat aptal haydutlar daha zararlı oluyormuş</strong>. Yine de hayduttan daha tehlikelidir aptallar.</p>
<p>Türkler ve Amerikalıların <strong>esircilik tarihleri üzerinde karşılaştırmalı bir çalışma</strong> tarihimizi aydınlatma açısından yararlı olurdu. Afrika’dan esir kaçırmadık, ama esirlerden ordu ve padişah anası çıkardık. Başkalarına zarar verdik, ama kendimiz kazandık. Bu haydut tanımına giriyor, fakat aptal tanımına girmiyor.</p>
<p>Türkler Amerikalılardan daha zeki davranıyorlar. Belki de daha insancıl.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/cipollanin-aptallari">Cipolla’nın aptalları</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">7359</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Sanayi (4.0)’ün derinliklerinden Türkiye’ye bakınca gördüklerimiz…</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bayram-ali-esiyok/sanayi-4-0un-derinliklerinden-turkiyeye-bakinca-gorduklerimiz</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Bayram Ali Eşiyok]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 16 Mar 2017 13:38:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bayram Ali Eşiyok]]></category>
		<category><![CDATA[arge]]></category>
		<category><![CDATA[dünya ekonomik forumu]]></category>
		<category><![CDATA[inovasyon]]></category>
		<category><![CDATA[patent]]></category>
		<category><![CDATA[sanayi 4.0]]></category>
		<category><![CDATA[sanayi devrimi]]></category>
		<category><![CDATA[The Global Competitiveness Report]]></category>
		<category><![CDATA[üretim]]></category>
		<category><![CDATA[yatırım]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=5769</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sanayi devriminin çekirdeğini oluşturan chiplerin fiyatları düşerken, performansları hızla artıyor ve bu nedenle giderek yaygınlaşıyor, artık her evde bir bilgisayar var ve internet güncel hayatın temel iletişim ağlarından en önemlisi olmaya başladı… Dördüncü sanayi devriminin ekonomi başta olmak üzere sosyal hayatın tüm alanlarında alt-üst oluşlara neden olması kaçınılmaz. Peki, Türkiye Sanayi 4.0’ün neresinde? Bunun için kimi nicel göstergelerin çözümlenmesi gerekiyor. Bu kısa yazıda eğitim, ARGE, inovasyon ve patent göstergelerine ilişkin uluslararası bulgular çözümleniyor. Sanayi 4.0 için nitelikli eğitim şart 21.yüzyıl koşullarında eğitimin niteliğini, dolayısıyla beşeri sermaye stokunun düzeyini yükseltmeden Sanayi 4.0’e geçmek olsa olsa bir fantezi olabilir. İnsan gücünün, eğitimin niteliğini ölçmeye yönelik birçok göstergeden yararlanılabilir. Uluslararası karşılaştırmaya imkân verdiği için PISA (Program for International Student Assessment &#8211; Uluslararası Öğrenci Başarısını Belirleme Programı) bulgularına başvuralım İlki 2000 yılında yapılan ve Türkiye’yi içermeyen PISA uygulamasının sonuncusu 2012 yılı için yayınlandı. Türkiye 2012 sonuçlarına göre OECD ülkeleri arasında sondan 3.sırada yer alırken, 65 ülke arasında Matematikte 44. Sırada, Fen’de 43. ve okuduğunu anlamada 41.sırada yer almış. Kısaca okuduğunu anlamayan, bilim ve Matematikte sınıfta kalmış bir eğitim sistemi ile karşı karşıyayız… İlk beş sırada ise Çin, Japonya, Singapur, Güney Kore ve Finlandiya gibi ülkeler yer alıyor. İlk beş sırada Uzak Doğu Asya ülkelerinin (sadece bilimde Finlandiya ilk beşte yer alıyor) bulunması bu ülkelerin tempolu kalkınmalarında eğitimin önemine işaret ediyor. Hiç kuşkusuz nitelikli eğitimin ve hızlı teknolojik gelişmenin (Sanay, 4.0) temel belirleyeni olan yüksek sabit yatırımların önemine, yani reel birikime. Teknoloji üretmeyen sanayi inovasyon yapar mı? Çok genel olarak bilginin ürüne, üretim yöntemlerine, hizmetlere dönüştürülmesi olarak görülebilecek inovasyon olgusu, Sanayi 4.0’ün en temel bileşenlerinden biri olarak öne çıkıyor. 19. yüzyılın sonlarına kadar mucitlerin icatlarına dayalı gelişen teknolojik yenilikler, 19. yüzyılın sonlarında araştırma laboratuvarlarının kurulmasıyla sistemli ve kurumsallaşmış araştırmalara dayanıyor ve böylelikle icat süreci de sanayinin bir parçası haline geliyor. Dünya Ekonomik Formu’nun (WEF) her yıl yayınladığı The Global Competitiveness Report çalışmasında ülkelerin rekabet gücü 12 göstergeden hareketle ölçülüyor. Bu göstergelerden birisini de inovasyon oluşturuyor. İnovasyon ise 7 alt gösterge çerçevesinde değerlendiriliyor (Tablo 2). Çalışmanın inovasyon bulgularına kısaca değinelim: Türkiye inovasyon kapasitesine (CI) göre 114 ülke arasında 3.8 puan ile 83.sırada konumlanmış. Araştırma kurumlarının kalitesi (QSRI) göstergesine göre 82. sırada ancak kendine yer bulabilmiş. Şirketlerin Ar-Ge harcamaları göstergesine (CSR&#38;D) göre 79. sırada yer alan Türkiye, Ar-Ge’de sanayi üniversite işbirliği (U-ICR&#38;D) göstergesine göre 61.sıra ile düşük bir başarım sergilemiş. Yüksek teknoloji ürünlerinin hükümet tarafından tedariki (GPATP) göstergesine göre 39. sırada, bilim adamları ve mühendislerin uygunluğu göstergesine göre (ASE) 50. ve PCT patent başvuruları (PCTPA) göstergesine göre ise 42.sırada yer almış. Kısaca sanayide giderek dışa bağımlı hale gelen Türkiye inovasyon yaparak sanayisini geliştiremiyor&#8230; Orta ve düşük teknoloji tuzağına saplanmış gözüküyor. ARGE ve patentler Türkiye gibi İthal teknolojiye bağımlı sanayileri ARGE faaliyetlerine yönlendirmek oldukça zor. ARGE ile yeni bir teknolojinin geliştirilmesi, iyileştirilmesi yerine, lisansa ve montaja dayalı bir sanayileşme söz konusu. Oysa bugünün metropol ülkeleri yüksek ARGE yoğunluğu sayesinde yenilik yapmakta, yeni teknolojiler geliştirmekte ya da var olan teknolojiyi iyileştirerek uluslararası pazarlarda rekabet gücü elde etmektedir&#8230; Tablo 3 Türkiye’nin ARGE ve patentteki hal-i pür melalini ortaya koyuyor. Türkiye GSYH’dan ancak %0.92’sini ARGE’ye ayırıyor, İsrail ise %4.3’ünü. Patent verileri Sanayi 4.0’ün en temel göstergelerinden biri. Seçilmiş ekonomilere ilişkin “triadic patent sayıları” incelendiğinde, Türkiye 14.2 patent sayısı ile Finlandiya, İsrail ve Güney Kore gibi bilim ve teknolojide önemli gelişmeler sağlayan ülkelerin oldukça gerisinde. Kore’nin triadic patent sayısı Türkiye ile kıyaslanmayacak kadar yüksek… Bu bulgu, Güney Kore’nin 1960’lardan günümüze bilim ve teknolojide sağaldığı muazzam gelişmenin arkasındaki dinamiği sergiliyor. Bu tablodan Sanayi 4.0 çıkmaz, çıksa çıksa harc-ı âlem sektörlere (gıda, tekstil vb) dayalı bir uzmanlaşmanın sürekliliği çıkar. Bu da “azgelişmişiliğin gelişmesi”nden başka bir şey değildir&#8230; Çözüm mü? Öncellikle eğitim sisteminin yeniden yapılandırılarak vasıflı/kalifiye iş gücünün yaratılması şart. Son yıllarda giderek %20’lerde durağanlık kazanan sabit yatırım oranlarının artırılması son derece önemli. İmalat sanayi gibi üretken sektörlerde sabit yatırım oranlarını %30-40 platosuna yerleştirmeden Türkiye’nin bırakınız Sanayi 4.0 hedefini yakalamayı var olan ve giderek aşınan sermaye stokunu koruması da zor. Diğer taraftan kısa ve orta dönemde ulusal gelirin %4’ü oranında bir kaynağın ARGE harcamalarına ayrılması gerekiyor… Kısaca üretimi, sabit yatırımları, ARGE faaliyetlerini, teknolojik gelişmeyi ve yenilikleri teşvik eden bir sanayi politikası ve tüm bunları kapsayan ve diğer ögeler ile desteklenen yeni bir kalkınma stratejisi temel çözüm olarak öne çıkıyor. Bayram Ali Eşiyok</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bayram-ali-esiyok/sanayi-4-0un-derinliklerinden-turkiyeye-bakinca-gorduklerimiz">Sanayi (4.0)’ün derinliklerinden Türkiye’ye bakınca gördüklerimiz…</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sanayi devriminin çekirdeğini oluşturan chiplerin fiyatları düşerken, performansları hızla artıyor ve bu nedenle giderek yaygınlaşıyor, artık her evde bir bilgisayar var ve internet güncel hayatın temel iletişim ağlarından en önemlisi olmaya başladı… Dördüncü sanayi devriminin ekonomi başta olmak üzere sosyal hayatın tüm alanlarında alt-üst oluşlara neden olması kaçınılmaz.</p>
<p>Peki, Türkiye Sanayi 4.0’ün neresinde? Bunun için kimi nicel göstergelerin çözümlenmesi gerekiyor. Bu kısa yazıda eğitim, ARGE, inovasyon ve patent göstergelerine ilişkin uluslararası bulgular çözümleniyor.</p>
<p><strong>Sanayi 4.0 için nitelikli eğitim şart</strong></p>
<p>21.yüzyıl koşullarında eğitimin niteliğini, dolayısıyla beşeri sermaye stokunun düzeyini yükseltmeden Sanayi 4.0’e geçmek olsa olsa bir fantezi olabilir. İnsan gücünün, eğitimin niteliğini ölçmeye yönelik birçok göstergeden yararlanılabilir. Uluslararası karşılaştırmaya imkân verdiği için PISA (Program for International Student Assessment &#8211; Uluslararası Öğrenci Başarısını Belirleme Programı) bulgularına başvuralım</p>
<p>İlki 2000 yılında yapılan ve Türkiye’yi içermeyen PISA uygulamasının sonuncusu 2012 yılı için yayınlandı. Türkiye 2012 sonuçlarına göre OECD ülkeleri arasında sondan 3.sırada yer alırken, 65 ülke arasında Matematikte 44. Sırada, Fen’de 43. ve okuduğunu anlamada 41.sırada yer almış. Kısaca okuduğunu anlamayan, bilim ve Matematikte sınıfta kalmış bir eğitim sistemi ile karşı karşıyayız…</p>
<p>İlk beş sırada ise Çin, Japonya, Singapur, Güney Kore ve Finlandiya gibi ülkeler yer alıyor. İlk beş sırada Uzak Doğu Asya ülkelerinin (sadece bilimde Finlandiya ilk beşte yer alıyor) bulunması bu ülkelerin tempolu kalkınmalarında eğitimin önemine işaret ediyor. Hiç kuşkusuz nitelikli eğitimin ve hızlı teknolojik gelişmenin (Sanay, 4.0) temel belirleyeni olan yüksek sabit yatırımların önemine, yani reel birikime.</p>
<div id="attachment_5770" style="width: 740px" class="wp-caption alignnone"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-5770" class="wp-image-5770 size-large" src="http://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/b1-1024x257.jpg" alt="" width="730" height="183" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/b1-1024x257.jpg 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/b1-300x75.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/b1.jpg 1766w" sizes="auto, (max-width: 730px) 100vw, 730px" /><p id="caption-attachment-5770" class="wp-caption-text">Tablo 1: PISA sonuçlarına göre ilk 5 ülke ve Türkiye (2012) (65 Ülke) Kaynak: OECD</p></div>
<p><strong>Teknoloji üretmeyen sanayi inovasyon yapar mı?</strong></p>
<p>Çok genel olarak bilginin ürüne, üretim yöntemlerine, hizmetlere dönüştürülmesi olarak görülebilecek inovasyon olgusu, Sanayi 4.0’ün en temel bileşenlerinden biri olarak öne çıkıyor. 19. yüzyılın sonlarına kadar mucitlerin icatlarına dayalı gelişen teknolojik yenilikler, 19. yüzyılın sonlarında araştırma laboratuvarlarının kurulmasıyla sistemli ve kurumsallaşmış araştırmalara dayanıyor ve böylelikle icat süreci de sanayinin bir parçası haline geliyor.</p>
<p>Dünya Ekonomik Formu’nun (WEF) her yıl yayınladığı <strong><em>The Global Competitiveness Report </em></strong>çalışmasında ülkelerin rekabet gücü 12 göstergeden hareketle ölçülüyor. Bu göstergelerden birisini de inovasyon oluşturuyor. İnovasyon ise 7 alt gösterge çerçevesinde değerlendiriliyor (Tablo 2).</p>
<p>Çalışmanın inovasyon bulgularına kısaca değinelim: Türkiye inovasyon kapasitesine (CI) göre 114 ülke arasında 3.8 puan ile 83.sırada konumlanmış. Araştırma kurumlarının kalitesi (QSRI) göstergesine göre 82. sırada ancak kendine yer bulabilmiş. Şirketlerin Ar-Ge harcamaları göstergesine (CSR&amp;D) göre 79. sırada yer alan Türkiye, Ar-Ge’de sanayi üniversite işbirliği (U-ICR&amp;D) göstergesine göre 61.sıra ile düşük bir başarım sergilemiş. Yüksek teknoloji ürünlerinin hükümet tarafından tedariki (GPATP) göstergesine göre 39. sırada, bilim adamları ve mühendislerin uygunluğu göstergesine göre (ASE) 50. ve PCT patent başvuruları (PCTPA) göstergesine göre ise 42.sırada yer almış. Kısaca sanayide giderek dışa bağımlı hale gelen Türkiye inovasyon yaparak sanayisini geliştiremiyor&#8230; Orta ve düşük teknoloji tuzağına saplanmış gözüküyor.</p>
<div id="attachment_5771" style="width: 740px" class="wp-caption alignnone"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-5771" class="wp-image-5771 size-large" src="http://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/b2-1024x127.jpg" alt="" width="730" height="91" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/b2-1024x127.jpg 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/b2-300x37.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/b2.jpg 1804w" sizes="auto, (max-width: 730px) 100vw, 730px" /><p id="caption-attachment-5771" class="wp-caption-text">Tablo 2: İnovasyon bileşenlerine göre Türkiye’nin dünyadaki sırası (2015) Kaynak: WEF</p></div>
<p><strong>ARGE ve patentler</strong></p>
<p>Türkiye gibi İthal teknolojiye bağımlı sanayileri ARGE faaliyetlerine yönlendirmek oldukça zor. ARGE ile yeni bir teknolojinin geliştirilmesi, iyileştirilmesi yerine, lisansa ve montaja dayalı bir sanayileşme söz konusu. Oysa bugünün metropol ülkeleri yüksek ARGE yoğunluğu sayesinde yenilik yapmakta, yeni teknolojiler geliştirmekte ya da var olan teknolojiyi iyileştirerek uluslararası pazarlarda rekabet gücü elde etmektedir&#8230; Tablo 3 Türkiye’nin ARGE ve patentteki hal-i pür melalini ortaya koyuyor. Türkiye GSYH’dan ancak %0.92’sini ARGE’ye ayırıyor, İsrail ise %4.3’ünü.</p>
<p>Patent verileri Sanayi 4.0’ün en temel göstergelerinden biri. Seçilmiş ekonomilere ilişkin “triadic patent sayıları” incelendiğinde, Türkiye 14.2 patent sayısı ile Finlandiya, İsrail ve Güney Kore gibi bilim ve teknolojide önemli gelişmeler sağlayan ülkelerin oldukça gerisinde. Kore’nin triadic patent sayısı Türkiye ile kıyaslanmayacak kadar yüksek… Bu bulgu, Güney Kore’nin 1960’lardan günümüze bilim ve teknolojide sağaldığı muazzam gelişmenin arkasındaki dinamiği sergiliyor.</p>
<p>Bu tablodan Sanayi 4.0 çıkmaz, çıksa çıksa harc-ı âlem sektörlere (gıda, tekstil vb) dayalı bir uzmanlaşmanın sürekliliği çıkar. Bu da “azgelişmişiliğin gelişmesi”nden başka bir şey değildir&#8230;</p>
<p>Çözüm mü? Öncellikle eğitim sisteminin yeniden yapılandırılarak vasıflı/kalifiye iş gücünün yaratılması şart. Son yıllarda giderek %20’lerde durağanlık kazanan sabit yatırım oranlarının artırılması son derece önemli. İmalat sanayi gibi üretken sektörlerde sabit yatırım oranlarını %30-40 platosuna yerleştirmeden Türkiye’nin bırakınız Sanayi 4.0 hedefini yakalamayı var olan ve giderek aşınan sermaye stokunu koruması da zor.</p>
<p>Diğer taraftan kısa ve orta dönemde ulusal gelirin %4’ü oranında bir kaynağın ARGE harcamalarına ayrılması gerekiyor… Kısaca üretimi, sabit yatırımları, ARGE faaliyetlerini, teknolojik gelişmeyi ve yenilikleri teşvik eden bir sanayi politikası ve tüm bunları kapsayan ve diğer ögeler ile desteklenen yeni bir kalkınma stratejisi temel çözüm olarak öne çıkıyor.</p>
<div id="attachment_5773" style="width: 740px" class="wp-caption alignnone"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-5773" class="wp-image-5773 size-large" src="http://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/B3-1024x151.jpg" alt="" width="730" height="108" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/B3-1024x151.jpg 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/B3-300x44.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/B3.jpg 1400w" sizes="auto, (max-width: 730px) 100vw, 730px" /><p id="caption-attachment-5773" class="wp-caption-text">Tablo 3: Seçilmiş ülkelerde ADGE yoğunluğu ve Triadic* Patent Sayıları (2012) Kaynak: OECD, MSTI veritabanı. (*) Triadic patent; Avrupa Patent Ofisi (EPO); ABD Patent ve Marka Tescili Ofisi (USPTO) ve Japon Patent Ofisinde (JPO) dosyalanmış patentlere verilen isim olarak tanımlanmaktadır.</p></div>
<p><strong>Bayram Ali Eşiyok</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/bayram-ali-esiyok/sanayi-4-0un-derinliklerinden-turkiyeye-bakinca-gorduklerimiz">Sanayi (4.0)’ün derinliklerinden Türkiye’ye bakınca gördüklerimiz…</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">5769</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Zaman, Takvim, Saatler (Yaz saati, Kış saati, Standart saat, Arabesk saat)</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/zaman-takvim-saatler-yaz-saati-kis-saati-standart-saat-arabesk-saat</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 09 Mar 2017 14:27:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gezegenimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[alaturka zaman]]></category>
		<category><![CDATA[arabesk saat]]></category>
		<category><![CDATA[dünya saat dilimleri]]></category>
		<category><![CDATA[dünya standart zamanı]]></category>
		<category><![CDATA[ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[görünür zaman]]></category>
		<category><![CDATA[greenwich gözlemevi]]></category>
		<category><![CDATA[greenwich ortalama zamanı]]></category>
		<category><![CDATA[hicri takvim]]></category>
		<category><![CDATA[karanlık]]></category>
		<category><![CDATA[kış saati]]></category>
		<category><![CDATA[miladi takvim]]></category>
		<category><![CDATA[ortalama zaman]]></category>
		<category><![CDATA[sanayi devrimi]]></category>
		<category><![CDATA[soğuk]]></category>
		<category><![CDATA[standart saat]]></category>
		<category><![CDATA[takvim]]></category>
		<category><![CDATA[yaz saati]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<category><![CDATA[zaman denklemi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=5662</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mehmet Emin Özel (me.ozel@gmail.com) Ülkemizde halen sürmekte olan “yaz saati-kış saati” (aslında, kışın da sürdürülen yaz saati!) uygulamasını ve ilgili tartışmaları da göz önüne alarak, zamanın tanımı ve ölçümü ile aydınlık (gün ışığından yararlanmayı olanaklı kılan) saatlerin yıl içerisinde nasıl değiştiğini gösteren bilimsel temeli tekrarlamanın vakitli olduğu düşüncesindeyim. Böylelikle, gereksiz bir inatlaşmaya dönme eğilimi gösteren sürtüşmelerin de önüne geçmiş olunabilir. Zamanın tanımları Pratikte zaman, dünyanın kendi ekseni etrafında dönüş süresi olan 1 gün = 24 saat olduğu temelinde tanımlanır. Ancak, çoğu kez günün başlangıcı ile ilgili olmak üzere, farklı tanımlar vermek olasıdır. Bulunduğumuz noktada, gökyüzünde güneşin en yüksekte olduğu öğle saatinden ertesi günkü aynı duruma kadar geçen süreyi ölçüyorsak, buna görünür güneş zamanı (kısaca Görünür Zaman, GZ) deriz. Bu anda, saat yerel saatle 12:00’dir ve biz bu anda “Güneş tam meridyenden (bulunduğumuz noktadan ve kutuplardan geçen büyük daireden) geçiyor” deriz. Bu anda, çevredeki cisimlerin gölgeler en kısa olacaktır. GZ ölçümlerini veren güneş saatleri, (daha seyrek olmakla birlikte, su saatleri, ölçekli bölümleri olan mum saatleri…)  1 günün daha küçük bölümlerini tanımlamamak için, uzunca yüzyıllar, dünyanın her tarafında kullanılmıştır. İslam’da (bu arada Osmanlı’da) ise, GZ daha çok, akşam namazı temel alınarak ve gün batımında saat 12:00 olarak başlatılarak kullanılmıştır. Bu ise, daha sonra ele alacağımız “alaturka” (Türk-usulü) saat kavramının kökenidir. Zaman denklemi Aslında gün uzunluğunun (dünyanın kendi çevresinde dönme süresinin)  yıl boyunca değişim gösterdiği, sadece, yıl boyunca alınacak ortalamasının 24 saat olduğu bilinmektedir. Her günün uzunluğunun aynı olmaması, yıl boyunca tüm günlerin 24 saat sayılacağı ortalama güneş günü (Ortalama Zaman, OZ) tanımının da kaynağıdır(2). OZ ölçümünde yıl boyunca tüm günler 24 saat kabul edilir ve başlangıcı, her gün yeniden belirlenmez. Sürekli kullanım sırasında, yıl içindeki + ve – yönlerdeki farklar zaten birbirini telafi etmektedir. Böylece her gün saatleri yeniden ayarlama gereği ortadan kalkmaktadır. Bu ise, güvenilir bir uluslararası saat/zaman ölçümünün önünü açmış, değişmeyen bir akış hızına bağlı bu süreyi duyarlı olarak verebilen mekanik saatler giderek yaygınlaşmıştır. GZ ve OZ süreleri arasındaki farkın yıl içindeki değişimine “Zaman Denklemi” denir ve bunun en iyi gösterimi, ΔT=GZ-OZ farkını yıl boyunca gösteren grafiktir (Şekil 1). Grafikten, bu farkın, bir yıl süreli bir salınım gösterdiği ve GZ’nin ortalama gün olan 24 saatten olan zaman farkının,  15 Ocak civarında -15 dakika (dk), 10 Nisan civarı +10 dk, 8 Temmuz civarında -6 dk ve 10 Kasım civarında +17 dk olduğu görülecektir. Şekil 1: Zaman Denklemi ile gösterilen farkların 1 yıl içindeki değişim grafiği. 0^m çizgisinin üstü bölge “görünür zaman”ın ortalama güneş zamanından ilerde olduğu, altı bölgeler ise görünür zamanın ortalama güneş zamanından geride olduğu günlerdir. Yatay eksende 1 Ocak’tan 31 Aralık’a yılın günlerini gösterirken, düşey eksende zaman denklemi ΔT=GZ-OZ değerleri verilmektedir. OZ’nın Güneş’in hareketi ile tam bir uyum içinde olmaması bir eksiklik gibi görünse de, zamanın, GZ yerine OZ temelinde ölçümünün daha pratik bir ölçü olduğu kolayca görülecektir. Tek-düze akan mekanik saatlerin yapımı çok daha kolaydır. Bir defa ayarlandıktan donra, OZ saati, bize her zaman ortalama güneş günü zamanını doğru olarak verecektir. GZ amaçlı (sadece bir çubuk ve bunun ayarlanmış kadranı şeklindeki) bir güneş saatinin yapımı oldukça basit olmakla birlikte (Şekil 2) taşınabilirlik açısından pratik sayılmazlar ve bunların bulutlu havalarda veya gece vakitlerinde kullanımları tümüyle olanak dışıdır. Bu nedenle, zaman içinde, Pazar ekonomisinin gelişmesi ve yaygınlaşması nedeniyle, tüm dünyada OZ saati kullanımı yaygınlaşmış, GZ kullanımı yerine, yıl içinde her gün için zaman denklemini veren tablo veya grafik gösterimlerden yararlanma yoluna gidilmiştir. &#160; Şekil 2: Görünür Zamanı (GZ) takipte kullanılabilecek bir Güneş Saati, dik üçgen şeklindeki İşaret Çubuğu (Gnomon) ve bulunulan bölge için hesaplanmış Ayar Grafiği birlikteliğinde bu resimde verilmiştir. Çubuk gölgesinin ucu, yerel görünen zamanı gösterir. Buradaki güneş saati, Çanakkale kenti için Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Astrofizik Araştırma Merkezi araştırıcılarınca hesaplanarak, seramik bir zemin üzerine işlenmiş ve “Truva” filminde kullanılan efsanevi Tahta At’ın da bulunduğu İskele Meydanı’na monte edilmiştir. &#160; &#160; Sanayi Devrimi ve Dünya Zaman Standardı’nın tanımı Sanayi Devrimi öncesinde, ortalama güneş saati (OZ) temelli zaman ölçümleri, ortalama yolculuk sürelerini genellikle uzun (günler mertebesinde) olması nedeni ile çoğu gereksinimleri karşılıyordu. Ancak, demiryolu yolculuklarının yaygınlaşması, farklı şehirlerinin her birinin ayrı ayrı OZ saatlerine sahip olması nedeni ile sorunlar  (mesela tarife çakışmalarından doğan tren kazaları, Şekil 3) giderek artmaya başladı. Trenler için ilan edilen varış ve kalkış zamanları, her tren şirketinin kendi OZ tarifelerinin ortaya çıkması nedeni ile kullanımda olan zaman ölçümünde yeni bir standardın tanımlanması gereği ortaya çıktı. &#160; Şekil 3: ABD’de saatlerin standartlaşmaması nedeni ile 1880’ler öncesinde sık sık olan tren kazalarından biri. &#160; İlk kez 1883’te ABD demiryolu şirketleri bu ülkeyi 4 zaman bölgesine ayırarak, her bir bölgedeki tüm yerleşimler için aynı OZ değerlerini kullanacaklarını ilan ettiler. Dünya Standart Zamanı (UT) tanımlamasına giden yolda en önemli adım bu girişim olmuştur. Böylece dünya, yaklaşık 15° (derece) aralıklı boylam bölgeleri boyunca 24 (360/15=24) saat bölgesine ayrıldı (Şekil 4). (Tarihsel nedenlerle) İngiltere’de Londra yakınlarındaki Greenwich Gözlemevi’nden geçen boylam 0 derece kabul edildi. Bu boylamın 7,5° (derece) doğusu ve 7,5° batısından oluşan 15°lik tüm bölgede Greenwich Ortalama Zamanı (Greenwich Mean Time, GMT veya aynı anlama gelmek üzere, kısaca Universal Time, UT) bölgesi olarak kabul edildi. Bu başlangıç bölgesinde saat gece yarısı 00:00 olduğunda, doğuya doğru 15° ilerlendiğinde, bunun çevresindeki +/- 7,5 derecelik bölgeye düşen tüm yerleşimlerde aynı ve saatlerin +1 saat ilerde olması, batıya doğru her 15 derecelik bölgede de 1 saat geride olması öngörüldü. Bu saat dilimleri ülke sınırları bakımından ve sosyal, ekonomik nedenlerle, her zaman 15 derecelik boylam bölgeleri adımlarıyla uyuşmadığından, her ülke kendileri için, kendilerine en iyi uyan dilimi (veya dilimleri) tanımlayarak kendi Ülke veya Bölge Standart Zamanı (SZ) değerlerini kabul ettiler. Böylelikle, ülke sınırları ile ilan edilen 15’er derecelik boylam hatlarının karışımından oluşan bir Dünya Saat Dilimleri haritası doğmuş oldu. Halen yaygın olarak kullanılmakta olan harita Şekil 4’te verilmektedir. Şekil 4: Tüm dünyayı kapsayan saat dilimleri (2) haritasında, farklı dilimler farklı renklerde boyanarak, ülke sınırları ile ilgili uyum ve farklılıklar vurgulanmaktadır. Bazı ülkelerin tam sat yerine yarım saatlik kaymalar kullandığı görülmektedir. Türkiye’nin 2016-2017 kışına kadar kullandığı UT +2 saat dilimi turuncu ile gösterilmiştir. Bundan sonra ülkemizde tekrar bir yaz saati uygulaması yapılamayacağından (kışın bile yaz saati kullandığımıza göre!), bundan böyle yaz-kış bu yeni saati kullanmak zorunda olacağımızı öngörebiliriz. Türkiye’nin durumu: Alaturka zaman, Arabesk saat dilimi Bu arada, Osmanlı’da (ve diğer İslam ülkelerinde), namaz vakitleri Güneş’in yereldeki durumuna göre hesaplandığından(4), Ortalama Zaman (OZ) yerine Güneş Zamanı veya yeni tanımlamamızla, Görünür Zaman (GZ) çok daha yaygın olarak kullanılıyordu. Ancak, yukarda değinildiği üzere, günün başlangıcı, öğle vakti yerine, akşam namazını temel alan bir şekilde, her gün gün batımında saatler 12:00 olarak ayarlanıyor ve gün süresince zaman bundan sonra ilerletiliyordu. Alaturka (Türk-usulü) saat kavramının kökeni, Osmanlı’da kullanılan GZ temelli ve her gün için, bulunulan koordinatlara göre  (kentten kente) değişen şekilde, her gün batımında her yerleşimin kendi gün batımına göre, 12.00’da başlatılan zamandır. Bu, aynı zamanda Ezani Saat olarak da bilinir. Ülkemizde, yerel saat yerine, her günün aynı uzunlukta (tam 24 saat) olduğu “ortalama güneş günü” zamanı (OZ) kullanımına geçiş, 1926 yılında gerçekleştirilen  “uluslararası ağırlık, uzunluk ve zaman ölçü ve birimlerinin kullanılacağına dair” yasanın TBMM tarafından kabulü ile olmuştur. Türkiye’nin Dünya geometrisi içinde uyduğu saat dilimi (UT+2) bu dönen dünya gösteriminde (Şekil 5) çok güzel temsil edilmektedir. Greenwhich’te saat 12:00 iken İzmit yakınlarından geçen saat diliminde (ve tür Türkiye’de) saatler 14:00’ü gösterecektir. Şekil 5: Uzayda, batıdan doğuya doğru dönmekte olan bu temsili dünya gösteriminde saat dilimlerinin yerleştirilmesi. Gün-değişim çizgisi, -180 derece boylamında, karalardan geçmeyecek şekilde tanımlanmaktadır. Avrupalı saat üreticilerinin, Osmanlı pazarı için ürettikleri, çift kadranlı (birisi alafranga -Batı usulü OZ saatlerini- diğeri Alaturka -GZ yerel zamanını- ölçen saatleri hatırlayanlarımız vardır. Şu var ki, alaturka saat kadranının, bulunulan şehirde, her gün, gün batımında saat 12:00’yi gösterecek şekilde tekrar ayarlanması gereği vardı. O tarihe kadar, Osmanlı’da, alaturka saat ve Hicri Takvim(3) temel zaman ölçüsüydü. Osmanlı’nın Avrupa ülkeleri ile gittikçe artan ticari ve siyasi ilişkileri nedeni ile Tanzimat’tan beri gayrı-resmi ve 1916’da resmiyet kazanarak paralel şekilde kullanıma giren 2 farklı Miladi Takvim (Gregoryen ve Rumi Takvimler) de yaygın olarak kullanımdaydı(5). Yaz saati uygulamasının gerekçesi ve tarihçesi Yaz aylarında Güneş’in daha erken doğup geç batmasından, yani Güneşin aydınlığından daha fazla süreyle yararlanabilme ve enerji tüketiminde tasarruf yapabilme amacı ile (özellikle petrol fiyatlarının hızla attığı 1970’li yıllar sonrasında ortaya çıkan enerji kullanımında tasarruf edebilmeyi hedefleyen) kimi ülkeler, kendi bölgesel dünya standart zamanı dilimlerini 1 saat ileri alarak, elektrik ve enerji kullanımında %10’lar mertebesinde tasarruf sağlama yoluna gitmeye başladılar. Böylece, Nisan-Ekim ayları arasında, saatler,  kabul edilenden  +1 saat ileri alınarak, erken doğan güneşin ışığından yararlanma uygulamalarını başlattılar. Türkiye’de de bu uygulama 1980’ler sonrasında sistematik olarak yaygınlaştı ve her yıl aynı şekilde (yaz aylarında UT+2’den UT+3’e geçilerek) uygulanmaya başladı. Böylece ülkemizde saatler, sadece yaz ayları döneminde, 1 saat ileri alındı (6). Bu anlamda, yaz aylarında, tüm ülkemizde B=45 DD koşulları geçerli sayıldı ve en yakın il merkezlerimiz olarak Iğdır ve Ağrı’nın coğrafi (yerel) koşullarına uygun saate göre hareket etmeyi ve tan vakti aydınlığından yararlanmayı gerçekleştirmiş oluyorduk. Kış aylarında ise tan aydınlığı, Güneş halen Güney Yarıküre üzerinde olduğundan, yararlanılabilecek derecede ışık ve ısı içermez ve zaten B=45 derecenin de doğusunda olan ülkeler için bir yarar ve anlam ifade edebilir. Dolayısı ile tan aydınlanması veya ısıtmasından yararlanmak olası değildir. Kış aylarının karanlık ve soğuğunun asıl nedeni de zaten Güneş’in Güney Yarıküre üzerinde olmasıdır. Yeni bir saat dilimine geçmemizin gerekçesi ne olabilir? Bu nedenle, 2016-17 kış aylarına kadar, Türkiye’nin saat dilimi (yaz ayları dışında) UT+2 (Londra ve Batı Avrupa saatinden 2 saat ilerde) olarak belirlene gelmiştir. Daha sonra gelen UT+3 saat dilimi ise B=45°D boylamı temelinde düzenlenmiştir. Bu boylama en yakın il merkezimiz B=44 derece olan Iğdır’dır (aslında 45°D boylamı Türkiye sınırları ötesinde, Erivan (Ermenistan) ve Rezaiye (İran) yakınlarından, bir anlamda tümüyle ülkemiz sınırları dışından geçmektedir (Şekil 6). UT+3 saat diliminin seçilmesi ile başlanan “zoraki kış saati” uygulaması ile aslında kendi ülkemizden geçmeyen, ancak onun batıya olan 7,5 derece uzanımı ile Fatsa-Gaziantep hattının doğusunda kalan illerimizin bir kısmını kapsayan bir saat dilimizi seçmiş olmaktayız. Görünen o ki bu dilim Türkiye’nin sürekli saat dilimi olarak kalacaktır. Şekil 6: Türkiye’nin geleneksel (UT+2) saat dilimi ile yeni saat dilimi olarak dikte edilmeye çalışılan yeni (UT+3) saat dilimlerinin geçtiği ülke ve coğrafyaların yakın plan gösterimi. 2016 Ekim ayına kadar ülkemizin dâhil olduğu saat dilimi bölgesi, ortaya yakın açık renkli banttır. Bunun temel boylamı açık renk bölge içinde bir çizgi ile gösterilmektedir. Yeni saat dilimimiz (UT+3) ise, bu dilimin UT+2’nin sağından çizilen boylamdır ve Türkiye yerine, Rusya (Moskova bölgesi), Ermenistan, Irak, Suudi Arabistan, Habeşistan ve Madagaskar gibi ülkeler için en uygun saat dilimidir. Özetle, halen, nüfusumuzun %80’i, halen sürmekte olan gece koşulları nedeni ile Iğdır veya Erivan çevresinde imişiz gibi, tan yeri ağarmasına saatler varken,  gereksiz aydınlatma ve ısınma masraflarına girmek zorunda bırakılmaktadır. Bunun doğru dürüst ve inandırıcı bir açıklaması ise şimdiye kadar yapılmamıştır. “Zoraki Kış Saati” uygulamanın ekonomik bedeli Basında çıkan haberlere (İstanbul Elektrik Mühendisleri Odası&#8217;nın hesaplarına) göre, sadece İstanbul ilinde, İzmit yerine Iğdır-Erivan yakınlarında geçen saat dilimi kullanarak, gerekmediği halde sarf ettiğimiz elektrik enerjisi artışı, bir önceki yılın aynı ayına göre %16 civarındadır. Bu artışı, bölgesinin gerektirdiği saat diliminde olmayan ~60 milyondan fazla nüfusumuza teşmil edersek çok büyük ve gereksiz bir israf içinde olduğumuz dışında başka bir sonuca ulaşmak ne yazık ki olası değildir. Enerji Bakanlığımız yetkililerinin, yaptıkları açıklamalarda anlaşılmaz nedenler sıralanmakta, ne yazık ki, elektrik dağıtım şirketlerine halkımızca fazladan ödenecek (aylık 100 milyon $, kış ayları içindeki -Kasım-Nisan-  toplamında 400-500 milyon $ mertebesindeki fazla ödemeye(7) hiç girmedikleri görülmektedir. Ayrıca, moda deyimle, aynı yetkililerimizin, “subliminal” şekilde, Suudi Arabistan (Mekke, Medine) ile aynı boylamı kullanmanın getireceği “sevap” ve diğer Arap ve Afrika ülkeleri arasında kazanılacak prestiji düşündükleri ve bu uzaklaşmayı Türkiye’nin Batı’dan (AB’den ve belki NATO’dan) uzaklaştırılması projesine kendilerince “anlamlı” (epey de kârlı) bir yatırım olarak baktıkları hissedilmekte, anlaşılmaktadır. Coğrafyanın kader olduğu ve onlardan, yaşamlarımızı iyileştirmek adına yararlanmamız gerektiği gerçeği bir yana, halkımızın hakkı olan kolaylıkları ve nimetleri kullandırtmamak, onu yıldırarak her şeye razı etmek gibi bambaşka bir sevgisizlik, bilinç(siz)lik, duyarsızlık ve hor-görü düzeyi gerektirmektedir. Sonuç Yaz saati uygulamasının kış aylarında da uygulanarak sürekli duruma getirilmesi ile ülkemiz coğrafyasının büyük bölümünün gerektirdiği doğal koşullar yerine, nüfusumuzun göreli olarak epey küçük bir bölümünün yaşadığı en doğu bölgemize kısmen uygun ancak sınırlarımız dışından geçen, hatta, Ermenistan ve Azerbaycan’ın ortalama koşullarına en uygun bir uygulamaya geçilmiş olmaktadır(8). Böylelikle, Enerji Bakanlığımızca, artık tüm ülkemiz için, B=30°+/- 7,5° (İzmit merkezli 15 derecelik alan) boylam değeri yerine B=45° +/- 7,5° (Erivan-Riyaziye civarı merkezli 15 derecelik alan) boylamı temel alınarak tüm ülkenin saati UT+3 kabul edilmiştir. Artık herkes, Türkiye dışındaki bir boylam temelinde, Ermenistan, Azerbaycan, Suudi Arabistan gibi ülke ve bu ülke kentlerinin yerel zamanı koşullarına göre, uyanma, okula ve işe gitme hazırlıkları için gereksiz yere 1 saat veya daha fazla erken kalkmakta, kara kışın karanlık ve soğuğu ile mücadele mesaisine başlamaktadır. Bu ise, sosyal medyada ve halk arasında, ya, &#8220;kimi bölgelerde paralarını yeteri etkinlikte toplayamayan veya istedikleri zamları alamayan elektrik dağıtım şirketlerine bir telafi kıyağı&#8221;, ya da &#8220;hali hazır yönetimimize hâkim olan Araplar&#8217;a karşılıksız hayranlık ve aşırı sempati duyma/gösterme tutkusunun yeni bir tezahürü&#8221; olarak yorumlanmaktadır. Karanlık ve soğukla mücadele için, özellikle İstanbul, İzmir, Ankara gibi büyük kentlerimizde, genellikle önemli bir yüzde oranı doğal gazdan üretilen, pahalı ve dolar temelinde ithale dayalı elektrik enerjisi dışında (evinde bir odun sobası yoksa) fazla seçeneği de yoktur. Böylece, elektrik dağıtım şirketlerine gereksiz yere ek kazançlar (kış ayları toplamında 400-500 milyon dolar eşiti) sağlanmaktadır(7). Pahalı şekilde dövizle satın aldığımız petrol ve doğal gazdan, gerekmediği halde fazladan elektrik tüketimine neden olan bu uygulama ile zor emeklerle kazandığımız dövizlerimizi, bir anlamda bu ürünleri satın aldığımız ülkelere hediye etmekteyiz. Bizler adına buna karar verenlerin gerçek niyetlerini ve çıkarlarını ise hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Ancak, Doğaya ters olarak, koşulları ters yönde zorlamanın bir bedeli olduğunu hep birlikte kısa süre içinde göreceğimiz kesindir. (Zaten buna benzer bir uygulama 1983-84 yıllarında yürütülmeye çalışılmış, ancak, yoğun tepkiler üzerine, 15 ay sonra kaldırılmıştır.) Çünkü bazı insanları ve kendinizi kandırsanız bile O’nu kandıramazsınız. Kaynak ve açıklamalar (1) Yeryüzünün kendi çevresinde dönüşünün sabit bir değer (mesela tam 24 saat) olmamasının nedeni, Dünya’nın Güneş etrafındaki yörüngesi üzerindeki hareket hızının sabit olmaması ve dönme ekseninin 23,5 derece eğik olmasıdır. Bu etkilerin toplamı her gün +/-25 saniye civarındadır(2). Ancak, bu etkilerin toplamlı olması, ΔT=GZ-OZ farkının, toplamlı olarak,  24 saatten 17 dakikaya kadar artmasına ve 15 dakikaya kadar azalmasına neden olmaktadır (Şekil 1’e bakınız). (2)“The Cosmic Perspective”, J.Bennet et al., 3. Baskı, s.90-94, 2004. (3)Bilindiği gibi, Hicri Takvim, Miladi 15 Temmuz 622 tarihinde Hz Muhammed’in Mekke’den Medine’ye göç (Hicret) tarihini başlangıç alacak şekilde Hicret’in 17. Yılında Hz Ömer zamanında resmi kullanıma girmiştir (9). (4)“Towards a Unified World Islamic Calendar”, M.Ilyas ve Z.Ismail (Editörler), Univ.of Science Malaysia, 1992 (1413H). (5)Bu takvimler, bugünkü uluslararası takvimin de temeli olan Julyen/Gregoryan -Vasati- Takvim ve Julyen/Ortodoks -Rumi- Takvim’dir. Bunlardan ilki, Papa III. Gregory tarafından 1582’de, İlkbahar Ilım Noktasının (21 Mart’taki bahar başlangıcının) Jul Sezar’ın 365 günlük Roma takvimini tanımladığı MÖ 46 yılından beri, 10 gün kadar geride kalışının 1582’de düzeltilmesi ile ortaya çıkmış ve yavaş yavaş tüm dünyada kabul edilmiştir. Rumi Takvim ise, bu ve diğer bazı düzeltmeler yapılmadan sürdürülen takvim olup, yılbaşının 1 Mart olması ile de Gregoryen takvimden farklıdır (9). (6) Ülkemizde saatleri ileri alma uygulamaları sistematik olarak 1973’te başlamıştır (daha önceki yıllarda bazı sürekli olmayan uygulamalar da bulunmaktadır.) Bu tarihte yaz aylarında +1 saat olarak sürdürülen uygulama, 31 Temmuz 1983’de 2 saate çıkarılmış ve ülkemiz yaz aylarında UT+4 dilimine geçmiştir. Bu uygulama, yoğun itirazlar sonrası 1 Kasım 1984’te sona erdirilmiştir. Bu tarihten sonraki 32 yılda (2016 Ekimine dek), her yıl yaz aylarında UT+3 dilimine geçilmiş ve yaz sonunda (Eylul veya Ekim aylarında), tekrar UT+2 dilimine, yani İzmit’ten geçen 30 derece doğu boylamı saati uygulamasına dönülmüştür. İlk kez 2016 Kasım ayından başlayarak, UT+3 dilimi (45derece doğu boylamı) ülke saat dilimi olarak ilan edilmiş olmaktadır. 2017 yaz aylarında yeni bir ileri saat uygulaması yapılması ve UT+4 saatine geçilmesi durumunda saatlerimiz Iran’ın saatlerinden de ilerde hale gelecektir Çünkü İran UT+3,5 saat dilimini kullanmaktadır. (7) Kaba bir israf hesabını şu şekilde yapabiliriz. Yıllık 10bin $’lık milli gelirimiz temelinde,  kişi başı ortalama aylık milli gelirimiz 830 $ alınabilir. Soğuk kış aylarındaki ısınma ve aydınlanma masraflarımızın, ortalamada, bunun %20’sinden daha azı olmayacağını düşünebiliriz. Bu durumda aylık ortalama ısınma ve aydınlanma masrafımız, kişi başı 160$ mertebesinde olacaktır. Bunun %16’sı mertebesinde (gereksiz) artış, kişi başı 26$ civarında olacaktır. Daha tutumlu bir hesapla bunu 20$ kabul edelim. Fazladan aydınlanma-ısınma masraflarımız, tüm nüfusumuzu değil onun 50 milyonluk bölümünü etkiliyor varsayalım. O zaman, aylık israf faturamızın 100 milyon $ mertebesinde olacağını, kış ayları boyunca (Aralık, Ocak, Şubat ve Mart) bunun 400 milyon $ mertebesine ulaşacağını tahmin edebiliriz. Yaz Saatinin gerekmediği halde kışın da uygulamanın ülkemize zararı bu mertebededir. (8) UT+3 saat diliminin uygun ve kullanımda olduğu diğer ülkeler arasında, Suudi Arabistan, Kuveyt, Yemen, Ürdün, Irak, Suriye, Rusya’nın Moskova dahil, ilk saat dilimi bölgesi yanında, daha da güneyde, Habeşistan, Somali, Tanzanya ve Madagaskar, Kafkasya ülkeleri (Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan) bulunmaktadır. (9) Gürsey, Y., 2017. (https://ygurseyblog). Teşekkür: Bu yazımızda Takvimler ve Zamanın Ölçümü alanında, Dr. Yusuf Gürsey’in bu konuda sürdürmekte olduğu blog’dan yararlanılmıştır (https://ygurseyblog). Kendisine müteşekkirim. Mehmet Emin Özel (me.ozel@gmail.com)</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/zaman-takvim-saatler-yaz-saati-kis-saati-standart-saat-arabesk-saat">Zaman, Takvim, Saatler (Yaz saati, Kış saati, Standart saat, Arabesk saat)</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mehmet Emin Özel (<a href="mailto:me.ozel@gmail.com">me.ozel@gmail.com</a>)</strong></p>
<p>Ülkemizde halen sürmekte olan “yaz saati-kış saati” (aslında, kışın da sürdürülen yaz saati!) uygulamasını ve ilgili tartışmaları da göz önüne alarak, zamanın tanımı ve ölçümü ile aydınlık (gün ışığından yararlanmayı olanaklı kılan) saatlerin yıl içerisinde nasıl değiştiğini gösteren bilimsel temeli tekrarlamanın vakitli olduğu düşüncesindeyim. Böylelikle, gereksiz bir inatlaşmaya dönme eğilimi gösteren sürtüşmelerin de önüne geçmiş olunabilir.</p>
<p><strong>Zamanın tanımları</strong></p>
<p>Pratikte zaman, dünyanın kendi ekseni etrafında dönüş süresi olan <strong>1</strong> <strong>gün</strong> = <strong>24 saat</strong> olduğu temelinde tanımlanır. Ancak, çoğu kez günün başlangıcı ile ilgili olmak üzere, farklı tanımlar vermek olasıdır. Bulunduğumuz noktada, gökyüzünde güneşin en yüksekte olduğu öğle saatinden ertesi günkü aynı duruma kadar geçen süreyi ölçüyorsak, buna <strong>görünür güneş zamanı</strong> (kısaca <strong>Görünür Zaman</strong>, <strong>GZ</strong>) deriz. Bu anda, saat yerel saatle 12:00’dir ve biz bu anda “Güneş tam meridyenden (bulunduğumuz noktadan ve kutuplardan geçen büyük daireden) geçiyor” deriz. Bu anda, çevredeki cisimlerin gölgeler en kısa olacaktır. GZ ölçümlerini veren <strong>güneş saatleri</strong>, (daha seyrek olmakla birlikte, <strong>su saatleri</strong>, ölçekli bölümleri olan <strong>mum saatleri</strong>…)<strong>  </strong>1 günün daha küçük bölümlerini tanımlamamak için, uzunca yüzyıllar, dünyanın her tarafında kullanılmıştır.</p>
<p>İslam’da (bu arada Osmanlı’da) ise, GZ daha çok, akşam namazı temel alınarak ve gün batımında saat 12:00 olarak başlatılarak kullanılmıştır. Bu ise, daha sonra ele alacağımız “alaturka” (Türk-usulü) saat kavramının kökenidir.</p>
<p><strong>Zaman denklemi</strong></p>
<p>Aslında gün uzunluğunun (dünyanın kendi çevresinde dönme süresinin)  yıl boyunca değişim gösterdiği, sadece, <strong>yıl boyunca alınacak ortalamasının 24 saat olduğu</strong> bilinmektedir. Her günün uzunluğunun aynı olmaması, yıl boyunca tüm günlerin 24 saat sayılacağı <strong>ortalama güneş günü</strong> (<strong>Ortalama Zaman, OZ</strong>) tanımının da kaynağıdır(2). OZ ölçümünde yıl boyunca tüm günler 24 saat kabul edilir ve başlangıcı, her gün yeniden belirlenmez. Sürekli kullanım sırasında, yıl içindeki + ve – yönlerdeki farklar zaten birbirini telafi etmektedir. Böylece her gün saatleri yeniden ayarlama gereği ortadan kalkmaktadır. Bu ise, güvenilir bir uluslararası saat/zaman ölçümünün önünü açmış, değişmeyen bir akış hızına bağlı bu süreyi duyarlı olarak verebilen mekanik saatler giderek yaygınlaşmıştır.</p>
<p><strong>GZ</strong> ve <strong>OZ</strong> süreleri arasındaki farkın yıl içindeki değişimine “<strong>Zaman Denklemi</strong>” denir ve bunun en iyi gösterimi, ΔT=GZ-OZ farkını yıl boyunca gösteren grafiktir <strong>(Şekil 1).</strong> Grafikten, bu farkın, bir yıl süreli bir salınım gösterdiği ve GZ’nin ortalama gün olan 24 saatten olan zaman farkının,  15 Ocak civarında -15 dakika (dk), 10 Nisan civarı +10 dk, 8 Temmuz civarında -6 dk ve 10 Kasım civarında +17 dk olduğu görülecektir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignleft wp-image-5663 size-medium" src="http://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/z1-300x175.jpg" alt="" width="300" height="175" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/z1-300x175.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/z1-1024x597.jpg 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/z1.jpg 1600w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p><strong>Şekil 1:</strong> Zaman Denklemi ile gösterilen farkların 1 yıl içindeki değişim grafiği. 0^m çizgisinin üstü bölge “görünür zaman”ın ortalama güneş zamanından ilerde olduğu, altı bölgeler ise görünür zamanın ortalama güneş zamanından geride olduğu günlerdir. Yatay eksende 1 Ocak’tan 31 Aralık’a yılın günlerini gösterirken, düşey eksende zaman denklemi ΔT=GZ-OZ değerleri verilmektedir.</p>
<p>OZ’nın Güneş’in hareketi ile tam bir uyum içinde olmaması <strong>bir eksiklik </strong>gibi görünse de, zamanın, GZ yerine OZ temelinde ölçümünün daha pratik bir ölçü olduğu kolayca görülecektir. Tek-düze akan mekanik saatlerin yapımı çok daha kolaydır. Bir defa ayarlandıktan donra, OZ saati, bize her zaman ortalama güneş günü zamanını doğru olarak verecektir. GZ amaçlı (sadece bir çubuk ve bunun ayarlanmış kadranı şeklindeki) bir güneş saatinin yapımı oldukça basit olmakla birlikte <strong>(Şekil 2)</strong> taşınabilirlik açısından pratik sayılmazlar ve bunların bulutlu havalarda veya gece vakitlerinde kullanımları tümüyle olanak dışıdır. Bu nedenle, zaman içinde, Pazar ekonomisinin gelişmesi ve yaygınlaşması nedeniyle, tüm dünyada OZ saati kullanımı yaygınlaşmış, GZ kullanımı yerine, yıl içinde her gün için zaman denklemini veren tablo veya grafik gösterimlerden yararlanma yoluna gidilmiştir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignleft wp-image-5667 size-medium" src="http://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/o-225x300.jpg" alt="" width="225" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/o-225x300.jpg 225w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/o.jpg 551w" sizes="auto, (max-width: 225px) 100vw, 225px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Şekil 2:</strong> Görünür Zamanı (GZ) takipte kullanılabilecek bir Güneş Saati, dik üçgen şeklindeki İşaret Çubuğu (Gnomon) ve bulunulan bölge için hesaplanmış Ayar Grafiği birlikteliğinde bu resimde verilmiştir. Çubuk gölgesinin ucu, yerel görünen zamanı gösterir. Buradaki güneş saati, Çanakkale kenti için Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Astrofizik Araştırma Merkezi araştırıcılarınca hesaplanarak, seramik bir zemin üzerine işlenmiş ve “Truva” filminde kullanılan efsanevi Tahta At’ın da bulunduğu İskele Meydanı’na monte edilmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sanayi Devrimi ve Dünya Zaman Standardı’nın tanımı</strong></p>
<p>Sanayi Devrimi öncesinde, ortalama güneş saati (OZ) temelli zaman ölçümleri, ortalama yolculuk sürelerini genellikle uzun (günler mertebesinde) olması nedeni ile çoğu gereksinimleri karşılıyordu. Ancak, demiryolu yolculuklarının yaygınlaşması, farklı şehirlerinin her birinin ayrı ayrı OZ saatlerine sahip olması nedeni ile sorunlar  (mesela tarife çakışmalarından doğan tren kazaları, <strong>Şekil 3</strong>) giderek artmaya başladı. Trenler için ilan edilen varış ve kalkış zamanları, her tren şirketinin kendi OZ tarifelerinin ortaya çıkması nedeni ile kullanımda olan zaman ölçümünde yeni bir standardın tanımlanması gereği ortaya çıktı.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-5668 alignleft" src="http://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/z3-300x142.jpg" alt="" width="300" height="142" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/z3-300x142.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/z3.jpg 714w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Şekil 3: </strong>ABD’de saatlerin standartlaşmaması nedeni ile 1880’ler öncesinde sık sık olan tren kazalarından biri.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İlk kez 1883’te ABD demiryolu şirketleri bu ülkeyi 4 zaman bölgesine ayırarak, her bir bölgedeki tüm yerleşimler için aynı OZ değerlerini kullanacaklarını ilan ettiler. <strong>Dünya Standart Zamanı</strong> (<strong>UT</strong>) tanımlamasına giden yolda en önemli adım bu girişim olmuştur. Böylece dünya, yaklaşık 15° (derece) aralıklı boylam bölgeleri boyunca 24 (360/15=24) saat bölgesine ayrıldı <strong>(Şekil 4).</strong> (Tarihsel nedenlerle) İngiltere’de Londra yakınlarındaki <strong>Greenwich Gözlemevi</strong>’nden geçen boylam 0 derece kabul edildi. Bu boylamın 7,5° (derece) doğusu ve 7,5° batısından oluşan 15°lik tüm bölgede <strong>Greenwich Ortalama Zamanı</strong> (Greenwich Mean Time, GMT veya aynı anlama gelmek üzere, kısaca <strong>Universal Time, UT</strong>) bölgesi olarak kabul edildi. Bu başlangıç bölgesinde saat gece yarısı 00:00 olduğunda, doğuya doğru 15° ilerlendiğinde, bunun çevresindeki +/- 7,5 derecelik bölgeye düşen tüm yerleşimlerde aynı ve saatlerin +1 saat ilerde olması, batıya doğru her 15 derecelik bölgede de 1 saat geride olması öngörüldü. Bu saat dilimleri ülke sınırları bakımından ve sosyal, ekonomik nedenlerle, her zaman 15 derecelik boylam bölgeleri adımlarıyla uyuşmadığından, her ülke kendileri için, kendilerine en iyi uyan dilimi (veya dilimleri) tanımlayarak kendi <strong>Ülke veya Bölge Standart Zamanı (SZ)</strong> değerlerini kabul ettiler. Böylelikle, ülke sınırları ile ilan edilen 15’er derecelik boylam hatlarının karışımından oluşan bir <strong>Dünya Saat Dilimleri</strong> haritası doğmuş oldu. Halen yaygın olarak kullanılmakta olan harita <strong>Şekil 4</strong>’te verilmektedir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-5669 alignleft" src="http://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/z4-300x163.jpg" alt="" width="300" height="163" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/z4-300x163.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/z4-1024x556.jpg 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/z4.jpg 1151w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p><strong>Şekil 4:</strong> Tüm dünyayı kapsayan saat dilimleri (2) haritasında, farklı dilimler farklı renklerde boyanarak, ülke sınırları ile ilgili uyum ve farklılıklar vurgulanmaktadır. Bazı ülkelerin tam sat yerine yarım saatlik kaymalar kullandığı görülmektedir. Türkiye’nin 2016-2017 kışına kadar kullandığı UT +2 saat dilimi turuncu ile gösterilmiştir. Bundan sonra ülkemizde tekrar bir yaz saati uygulaması yapılamayacağından (kışın bile yaz saati kullandığımıza göre!), bundan böyle yaz-kış bu yeni saati kullanmak zorunda olacağımızı öngörebiliriz.</p>
<p><strong>Türkiye’nin durumu: Alaturka zaman, Arabesk saat dilimi</strong></p>
<p>Bu arada, Osmanlı’da (ve diğer İslam ülkelerinde), namaz vakitleri Güneş’in yereldeki durumuna göre hesaplandığından(4), <strong>Ortalama Zaman (OZ)</strong> yerine Güneş Zamanı veya yeni tanımlamamızla, <strong>Görünür Zaman (GZ)</strong> çok daha yaygın olarak kullanılıyordu. Ancak, yukarda değinildiği üzere, günün başlangıcı, öğle vakti yerine, akşam namazını temel alan bir şekilde, her gün gün batımında saatler 12:00 olarak ayarlanıyor ve gün süresince zaman bundan sonra ilerletiliyordu. <strong>Alaturka </strong>(Türk-usulü) saat kavramının kökeni, Osmanlı’da kullanılan GZ temelli ve her gün için, bulunulan koordinatlara göre  (kentten kente) değişen şekilde, her gün batımında her yerleşimin kendi gün batımına göre, 12.00’da başlatılan zamandır. Bu, aynı zamanda Ezani Saat olarak da bilinir. Ülkemizde, yerel saat yerine, her günün aynı uzunlukta (tam 24 saat) olduğu “<strong>ortalama güneş günü</strong>” zamanı (<strong>OZ</strong>) kullanımına geçiş, 1926 yılında gerçekleştirilen  “<strong>uluslararası ağırlık, uzunluk ve zaman ölçü ve birimlerinin kullanılacağına dair</strong>” yasanın TBMM tarafından kabulü ile olmuştur. Türkiye’nin Dünya geometrisi içinde uyduğu saat dilimi (UT+2) bu dönen dünya gösteriminde <strong>(Şekil 5)</strong> çok güzel temsil edilmektedir. Greenwhich’te saat 12:00 iken İzmit yakınlarından geçen saat diliminde (ve tür Türkiye’de) saatler 14:00’ü gösterecektir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-5673 alignleft" src="http://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/z5-300x172.jpg" alt="" width="300" height="172" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/z5-300x172.jpg 300w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/z5.jpg 645w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p><strong>Şekil 5: </strong>Uzayda, batıdan doğuya doğru dönmekte olan bu temsili dünya gösteriminde saat dilimlerinin yerleştirilmesi. Gün-değişim çizgisi, -180 derece boylamında, karalardan geçmeyecek şekilde tanımlanmaktadır.</p>
<p>Avrupalı saat üreticilerinin, Osmanlı pazarı için ürettikleri, çift kadranlı (birisi alafranga -Batı usulü OZ saatlerini- diğeri Alaturka -GZ yerel zamanını- ölçen saatleri hatırlayanlarımız vardır. Şu var ki, alaturka saat kadranının, bulunulan şehirde, her gün, gün batımında saat 12:00’yi gösterecek şekilde tekrar ayarlanması gereği vardı. O tarihe kadar, Osmanlı’da, alaturka saat ve Hicri Takvim(3) temel zaman ölçüsüydü. Osmanlı’nın Avrupa ülkeleri ile gittikçe artan ticari ve siyasi ilişkileri nedeni ile Tanzimat’tan beri gayrı-resmi ve 1916’da resmiyet kazanarak paralel şekilde kullanıma giren 2 farklı Miladi Takvim (Gregoryen ve Rumi Takvimler) de yaygın olarak kullanımdaydı(5).</p>
<p><strong>Yaz saati uygulamasının gerekçesi ve tarihçesi </strong></p>
<p>Yaz aylarında Güneş’in daha erken doğup geç batmasından, yani Güneşin aydınlığından daha fazla süreyle yararlanabilme ve enerji tüketiminde tasarruf yapabilme amacı ile (özellikle petrol fiyatlarının hızla attığı 1970’li yıllar sonrasında ortaya çıkan enerji kullanımında tasarruf edebilmeyi hedefleyen) kimi ülkeler, kendi bölgesel dünya standart zamanı dilimlerini 1 saat ileri alarak, elektrik ve enerji kullanımında %10’lar mertebesinde tasarruf sağlama yoluna gitmeye başladılar. Böylece, Nisan-Ekim ayları arasında, saatler,  kabul edilenden  +1 saat ileri alınarak, erken doğan güneşin ışığından yararlanma uygulamalarını başlattılar.</p>
<p>Türkiye’de de bu uygulama 1980’ler sonrasında sistematik olarak yaygınlaştı ve her yıl aynı şekilde (yaz aylarında UT+2’den UT+3’e geçilerek) uygulanmaya başladı. Böylece ülkemizde saatler, sadece yaz ayları döneminde, 1 saat ileri alındı (6). Bu anlamda, yaz aylarında, tüm ülkemizde B=45 DD koşulları geçerli sayıldı ve en yakın il merkezlerimiz olarak Iğdır ve Ağrı’nın coğrafi (yerel) koşullarına uygun saate göre hareket etmeyi ve tan vakti aydınlığından yararlanmayı gerçekleştirmiş oluyorduk. Kış aylarında ise tan aydınlığı, Güneş halen Güney Yarıküre üzerinde olduğundan, yararlanılabilecek derecede ışık ve ısı içermez ve zaten B=45 derecenin de doğusunda olan ülkeler için bir yarar ve anlam ifade edebilir. Dolayısı ile tan aydınlanması veya ısıtmasından yararlanmak olası değildir. Kış aylarının karanlık ve soğuğunun asıl nedeni de zaten Güneş’in Güney Yarıküre üzerinde olmasıdır.</p>
<p><strong>Yeni bir saat dilimine geçmemizin gerekçesi ne olabilir?</strong></p>
<p>Bu nedenle, <strong>2016-17 kış aylarına kadar</strong>, Türkiye’nin saat dilimi (yaz ayları dışında) UT+2 (Londra ve Batı Avrupa saatinden 2 saat ilerde) olarak belirlene gelmiştir. Daha sonra gelen UT+3 saat dilimi ise B=45°D boylamı temelinde düzenlenmiştir. Bu boylama en yakın il merkezimiz B=44 derece olan Iğdır’dır (<strong>aslında </strong>45°D <strong>boylamı Türkiye sınırları ötesinde, Erivan (Ermenistan) ve Rezaiye (İran) yakınlarından, bir anlamda tümüyle ülkemiz sınırları dışından geçmektedir (Şekil 6). </strong>UT+3 saat diliminin seçilmesi ile başlanan “<strong>zoraki kış saati</strong>” uygulaması ile aslında kendi ülkemizden geçmeyen, ancak onun batıya olan 7,5 derece uzanımı ile Fatsa-Gaziantep hattının doğusunda kalan illerimizin bir kısmını kapsayan bir saat dilimizi seçmiş olmaktayız. <strong>Görünen o ki bu dilim Türkiye’nin sürekli saat dilimi olarak kalacaktır.</strong></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-5670 alignleft" src="http://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/z6-207x300.jpg" alt="" width="207" height="300" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/z6-207x300.jpg 207w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2017/03/z6.jpg 520w" sizes="auto, (max-width: 207px) 100vw, 207px" /></p>
<p><strong>Şekil 6: </strong>Türkiye’nin geleneksel (UT+2) saat dilimi ile yeni saat dilimi olarak dikte edilmeye çalışılan yeni (UT+3) saat dilimlerinin geçtiği ülke ve coğrafyaların yakın plan gösterimi. 2016 Ekim ayına kadar ülkemizin dâhil olduğu saat dilimi bölgesi, ortaya yakın açık renkli banttır. Bunun temel boylamı açık renk bölge içinde bir çizgi ile gösterilmektedir. Yeni saat dilimimiz (UT+3) ise, bu dilimin UT+2’nin sağından çizilen boylamdır ve Türkiye yerine, Rusya (Moskova bölgesi), Ermenistan, Irak, Suudi Arabistan, Habeşistan ve Madagaskar gibi ülkeler için en uygun saat dilimidir.</p>
<p>Özetle, halen, nüfusumuzun %80’i, halen sürmekte olan gece koşulları nedeni ile Iğdır veya Erivan çevresinde imişiz gibi, tan yeri ağarmasına saatler varken,  gereksiz aydınlatma ve ısınma masraflarına girmek zorunda bırakılmaktadır. <strong>Bunun doğru dürüst ve inandırıcı bir açıklaması ise şimdiye kadar yapılmamıştır.</strong></p>
<p><strong><br />
“Zoraki Kış Saati” uygulamanın ekonomik bedeli</strong></p>
<p>Basında çıkan haberlere (İstanbul Elektrik Mühendisleri Odası&#8217;nın hesaplarına) göre, sadece İstanbul ilinde, İzmit yerine Iğdır-Erivan yakınlarında geçen saat dilimi kullanarak, gerekmediği halde sarf ettiğimiz elektrik enerjisi artışı, bir önceki yılın aynı ayına göre %16 civarındadır. Bu artışı, bölgesinin gerektirdiği saat diliminde olmayan ~60 milyondan fazla nüfusumuza teşmil edersek çok büyük ve gereksiz bir israf içinde olduğumuz dışında başka bir sonuca ulaşmak ne yazık ki olası değildir. Enerji Bakanlığımız yetkililerinin, yaptıkları açıklamalarda anlaşılmaz nedenler sıralanmakta, ne yazık ki, elektrik dağıtım şirketlerine halkımızca fazladan ödenecek (aylık 100 milyon $, kış ayları içindeki -Kasım-Nisan-  toplamında 400-500 milyon $ mertebesindeki fazla ödemeye(7) hiç girmedikleri görülmektedir. Ayrıca, moda deyimle, aynı yetkililerimizin, “subliminal” şekilde, Suudi Arabistan (Mekke, Medine) ile aynı boylamı kullanmanın getireceği “sevap” ve diğer Arap ve Afrika ülkeleri arasında kazanılacak prestiji düşündükleri ve bu uzaklaşmayı Türkiye’nin Batı’dan (AB’den ve belki NATO’dan) uzaklaştırılması projesine kendilerince “anlamlı” (epey de kârlı) bir yatırım olarak baktıkları hissedilmekte, anlaşılmaktadır.</p>
<p>Coğrafyanın kader olduğu ve onlardan, yaşamlarımızı iyileştirmek adına yararlanmamız gerektiği gerçeği bir yana, halkımızın hakkı olan kolaylıkları ve nimetleri kullandırtmamak, onu yıldırarak her şeye razı etmek gibi bambaşka bir sevgisizlik, bilinç(siz)lik, duyarsızlık ve hor-görü düzeyi gerektirmektedir.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p><strong>Yaz saati uygulamasının kış aylarında da uygulanarak</strong> <strong>sürekli duruma getirilmesi</strong> ile ülkemiz coğrafyasının büyük bölümünün gerektirdiği doğal koşullar yerine, nüfusumuzun göreli olarak epey küçük bir bölümünün yaşadığı en doğu bölgemize kısmen uygun ancak sınırlarımız dışından geçen, hatta, Ermenistan ve Azerbaycan’ın ortalama koşullarına en uygun bir uygulamaya geçilmiş olmaktadır(8). Böylelikle, Enerji Bakanlığımızca, artık tüm ülkemiz için, B=30°+/- 7,5° (İzmit merkezli 15 derecelik alan) boylam değeri yerine B=45° +/- 7,5° (Erivan-Riyaziye civarı merkezli 15 derecelik alan) boylamı temel alınarak tüm ülkenin saati UT+3 kabul edilmiştir. Artık herkes, Türkiye dışındaki bir boylam temelinde, Ermenistan, Azerbaycan, Suudi Arabistan gibi ülke ve bu ülke kentlerinin yerel zamanı koşullarına göre, uyanma, okula ve işe gitme hazırlıkları için gereksiz yere 1 saat veya daha fazla erken kalkmakta, kara kışın karanlık ve soğuğu ile mücadele mesaisine başlamaktadır. Bu ise, sosyal medyada ve halk arasında, ya,<em> &#8220;kimi bölgelerde paralarını yeteri etkinlikte toplayamayan veya istedikleri zamları alamayan elektrik dağıtım şirketlerine bir telafi kıyağı&#8221;</em>, ya da <em>&#8220;hali hazır yönetimimize hâkim olan Araplar&#8217;a karşılıksız hayranlık ve aşırı sempati duyma/gösterme tutkusunun yeni bir tezahürü&#8221; </em>olarak yorumlanmaktadır.</p>
<p>Karanlık ve soğukla mücadele için, özellikle İstanbul, İzmir, Ankara gibi büyük kentlerimizde, genellikle önemli bir yüzde oranı doğal gazdan üretilen, pahalı ve dolar temelinde ithale dayalı elektrik enerjisi dışında (evinde bir odun sobası yoksa) fazla seçeneği de yoktur. Böylece, elektrik dağıtım şirketlerine gereksiz yere ek kazançlar (kış ayları toplamında 400-500 milyon dolar eşiti) sağlanmaktadır(7). Pahalı şekilde dövizle satın aldığımız petrol ve doğal gazdan, gerekmediği halde fazladan elektrik tüketimine neden olan bu uygulama ile zor emeklerle kazandığımız dövizlerimizi, bir anlamda bu ürünleri satın aldığımız ülkelere hediye etmekteyiz. Bizler adına buna karar verenlerin gerçek niyetlerini ve çıkarlarını ise hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Ancak, Doğaya ters olarak, koşulları ters yönde zorlamanın bir bedeli olduğunu hep birlikte kısa süre içinde göreceğimiz kesindir. (Zaten buna benzer bir uygulama 1983-84 yıllarında yürütülmeye çalışılmış, ancak, yoğun tepkiler üzerine, 15 ay sonra kaldırılmıştır.) Çünkü bazı insanları ve kendinizi kandırsanız bile O’nu kandıramazsınız.</p>
<p><strong>Kaynak ve açıklamalar</strong></p>
<p><strong>(1) </strong>Yeryüzünün kendi çevresinde dönüşünün sabit bir değer (mesela tam 24 saat) olmamasının nedeni, Dünya’nın Güneş etrafındaki yörüngesi üzerindeki hareket hızının sabit olmaması ve dönme ekseninin 23,5 derece eğik olmasıdır. Bu etkilerin toplamı her gün +/-25 saniye civarındadır(2). Ancak, bu etkilerin toplamlı olması, ΔT=GZ-OZ farkının, toplamlı olarak,  24 saatten 17 dakikaya kadar artmasına ve 15 dakikaya kadar azalmasına neden olmaktadır (Şekil 1’e bakınız).<br />
<strong>(2)</strong>“The Cosmic Perspective”, J.Bennet et al., 3. Baskı, s.90-94, 2004.<br />
<strong>(3)</strong>Bilindiği gibi, Hicri Takvim, Miladi 15 Temmuz 622 tarihinde Hz Muhammed’in Mekke’den Medine’ye göç (Hicret) tarihini başlangıç alacak şekilde Hicret’in 17. Yılında Hz Ömer zamanında resmi kullanıma girmiştir (9).<br />
<strong>(4)</strong>“Towards a Unified World Islamic Calendar”, M.Ilyas ve Z.Ismail (Editörler), Univ.of Science Malaysia, 1992 (1413H).<br />
<strong>(5)</strong>Bu takvimler, bugünkü uluslararası takvimin de temeli olan Julyen/Gregoryan -Vasati- Takvim ve Julyen/Ortodoks -Rumi- Takvim’dir. Bunlardan ilki, Papa III. Gregory tarafından 1582’de, İlkbahar Ilım Noktasının (21 Mart’taki bahar başlangıcının) Jul Sezar’ın 365 günlük Roma takvimini tanımladığı MÖ 46 yılından beri, 10 gün kadar geride kalışının 1582’de düzeltilmesi ile ortaya çıkmış ve yavaş yavaş tüm dünyada kabul edilmiştir. Rumi Takvim ise, bu ve diğer bazı düzeltmeler yapılmadan sürdürülen takvim olup, yılbaşının 1 Mart olması ile de Gregoryen takvimden farklıdır (9).<br />
<strong>(6) </strong>Ülkemizde saatleri ileri alma uygulamaları sistematik olarak 1973’te başlamıştır (daha önceki yıllarda bazı sürekli olmayan uygulamalar da bulunmaktadır.) Bu tarihte yaz aylarında +1 saat olarak sürdürülen uygulama, 31 Temmuz 1983’de 2 saate çıkarılmış ve ülkemiz yaz aylarında UT+4 dilimine geçmiştir. Bu uygulama, yoğun itirazlar sonrası 1 Kasım 1984’te sona erdirilmiştir. Bu tarihten sonraki 32 yılda (2016 Ekimine dek), her yıl yaz aylarında UT+3 dilimine geçilmiş ve yaz sonunda (Eylul veya Ekim aylarında), tekrar UT+2 dilimine, yani İzmit’ten geçen 30 derece doğu boylamı saati uygulamasına dönülmüştür. İlk kez 2016 Kasım ayından başlayarak, UT+3 dilimi (45derece doğu boylamı) ülke saat dilimi olarak ilan edilmiş olmaktadır. 2017 yaz aylarında yeni bir ileri saat uygulaması yapılması ve UT+4 saatine geçilmesi durumunda saatlerimiz Iran’ın saatlerinden de ilerde hale gelecektir Çünkü İran UT+3,5 saat dilimini kullanmaktadır.<br />
<strong>(7)</strong> Kaba bir israf hesabını şu şekilde yapabiliriz. Yıllık 10bin $’lık milli gelirimiz temelinde,  kişi başı ortalama aylık milli gelirimiz 830 $ alınabilir. Soğuk kış aylarındaki ısınma ve aydınlanma masraflarımızın, ortalamada, bunun %20’sinden daha azı olmayacağını düşünebiliriz. Bu durumda aylık ortalama ısınma ve aydınlanma masrafımız, kişi başı 160$ mertebesinde olacaktır. Bunun %16’sı mertebesinde (gereksiz) artış, kişi başı 26$ civarında olacaktır. Daha tutumlu bir hesapla bunu 20$ kabul edelim. Fazladan aydınlanma-ısınma masraflarımız, tüm nüfusumuzu değil onun 50 milyonluk bölümünü etkiliyor varsayalım. O zaman, aylık israf faturamızın 100 milyon $ mertebesinde olacağını, kış ayları boyunca (Aralık, Ocak, Şubat ve Mart) bunun 400 milyon $ mertebesine ulaşacağını tahmin edebiliriz. Yaz Saatinin gerekmediği halde kışın da uygulamanın ülkemize zararı bu mertebededir.<br />
<strong>(8)</strong> UT+3 saat diliminin uygun ve kullanımda olduğu diğer ülkeler arasında, Suudi Arabistan, Kuveyt, Yemen, Ürdün, Irak, Suriye, Rusya’nın Moskova dahil, ilk saat dilimi bölgesi yanında, daha da güneyde, Habeşistan, Somali, Tanzanya ve Madagaskar, Kafkasya ülkeleri (Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan) bulunmaktadır.<br />
<strong>(9) </strong>Gürsey, Y., 2017. (<a href="https://ygurseyblog">https://ygurseyblog</a>).</p>
<p><strong>Teşekkür:</strong> Bu yazımızda <strong>Takvimler ve Zamanın Ölçümü</strong> alanında, Dr. Yusuf Gürsey’in bu konuda sürdürmekte olduğu blog’dan yararlanılmıştır (<a href="https://ygurseyblog">https://ygurseyblog</a>). Kendisine müteşekkirim.</p>
<p><strong>Mehmet Emin Özel (<a href="mailto:me.ozel@gmail.com">me.ozel@gmail.com</a>)</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/zaman-takvim-saatler-yaz-saati-kis-saati-standart-saat-arabesk-saat">Zaman, Takvim, Saatler (Yaz saati, Kış saati, Standart saat, Arabesk saat)</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">5662</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Entelektüel kibir</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tanol-turkoglu/entelektuel-kibir</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tanol Türkoglu]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 25 Aug 2016 12:26:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tanol Türkoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[bilgi toplumu]]></category>
		<category><![CDATA[dijital]]></category>
		<category><![CDATA[dijital devrim]]></category>
		<category><![CDATA[dijital teknolojiler]]></category>
		<category><![CDATA[sanayi devrimi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=3589</guid>

					<description><![CDATA[<p>Modernizm dijital devrimi yeniden paketleyip post-modernizmin bir parçası haline getirmeye çalışırken, gerek dijital yerliler gerekse de onları destekleyen dijital göçmenler 21. yüzyıl bireyini entelektüel kibrin tuzağına düşmekten kurtarabilecek mi? Dijital Yerli kuşaklar ile Dijital Göçmen kuşaklar arasında adı konmamış bir savaş var. Açık istihbaratla bile bunun izini sürmek mümkün. Örneğin bu yıl Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu’nun konusu “4. Sanayi Devrimi” idi. Bu adlandırma ile göçmenler dijital devrimi, sanayi devriminin bir evresi haline indirgemeye çalışıyor. Toplumun bilinçaltına bu subliminal mesajı şırınga ediyor. Oysa Dijital Devrim yeni bir paradigmadır; sanayi devrimi paradigmasının bir sonraki evresi değil. Sanayi devriminin güvercinleri II. Dünya Savaşı’nın bitiminden beri, yıkıcı özelliklerinden onun nasıl arındırılabileceği üzerine kafa patlatıyor. Buldukları kod adı; “sanayi-sonrası” (İngilizcesi “post-industrial”). Nasıl ki sanayi devrimi ile gelen toplum modeline “modernizm” dendiyse, sanayi-sonrası devrim ile gelecek olan topluma da “post-modernizm” adı o nedenle kondu. (İşin ilginci postmodernist olarak işaret edilen kanaat önderleri sanayi toplumu içinde yaşayan ama onun pek çok yanını reddeden kişilerdir). Ancak “sanayi-sonrası devrim”in bileşenleri üzerinde bir türlü mutabakat sağlanamadı. O süreçte birey de yıkıma karşı kendince bir çözüm buldu; içine kapandı. Bu öge derhal post-modernizime dahil edildi. Hintli yogilerin, tasavvufun, kabalanın, kişisel gelişimin son elli senedir popüler olması bu nedenle olsa gerek (örn. Sufiler de 12. yüzyıldan itibaren içlerine kapandı; kendi dini-siyasi liderlerinin baskısından dolayı). Sanayi sonrası için odaklanılan ilk kaynak “uzay” oldu. Soğuk savaş döneminde Sovyetler Birliği’nin attığı kazıktan dolayı. Sovyetler uzaya ilk uyduyu gönderdi (Sputnik) ve yarış bugün hiçbir işe yaramadığı bilinen aya insan indirmekle zirve yaptı. 2008’de ABD’de ortaya çıkan ve kapitalizmin çöküşü anlamına gelen ekonomik kriz 80li yıllardan beri sanayi toplumunun kapısındaydı. Geçen bu otuz seneyi sırtında taşıyan ise “elektronik, dijital teknolojiler” oldu. Önce California’daki bir grup hippinin eğlencesi (bilgisayar) arayış içindeki sermaye sahiplerinin ilgisini çekti; sonra uzay yarışı nedeniyle icat edilmiş, kamu kurumlarını birbirine bağlayan elektronik ağ (Internet) “keşfedildi”. (Çünkü uzay “çok pahalı” idi). Sanayi Devrimi’nin itici gücü (emeğin dönüştürülmüş hali olan) sermayedir, paradır. Para bu sayede belli seçkin, ruhban vb sınıfının tekelinden çıktı; herkesin ulaşabileceği bir yere geldi. Bunun sonucunda bireyin “ekonomik kibri” arttı. Dijital Devrim’in sembolü ise bilgidir. Bilgi artık her yerde, herkesin erişebileceği mesafede. Bunun sonucunda da bireyin “entelektüel kibri” artıyor. Dün gelir dağılımındaki uçurumun yarattığı toplumsal sorunlar (çözülemeden), bugün bilgi dağılımındaki uçurum nedeniyle katlanarak artıyor. Ülkelerindeki politikacılara bakıp, “Böyle kişiler nasıl oluyor da sandıktan çıkabiliyor?” diye hayıflananlar; dün paranızı (veya emeğinizi) feda etmeyerek bu sonuca katkı sağladınız; bugün bari bilginizi feda edin! Unutmayın ki parayı paylaşınca cebinizdeki miktar azalır; ancak bilgiyi paylaşınca beyninizdeki bilgi azalmaz!  Tanol Türkoğlu, tanolturkoglu@gmail.com</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tanol-turkoglu/entelektuel-kibir">Entelektüel kibir</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Modernizm dijital devrimi yeniden paketleyip post-modernizmin bir parçası haline getirmeye çalışırken, gerek dijital yerliler gerekse de onları destekleyen dijital göçmenler 21. yüzyıl bireyini entelektüel kibrin tuzağına düşmekten kurtarabilecek mi?</strong></p>
<p><strong>Dijital Yerli</strong> kuşaklar ile <strong>Dijital Göçmen</strong> kuşaklar arasında adı konmamış bir savaş var. Açık istihbaratla bile bunun izini sürmek mümkün. Örneğin bu yıl <strong>Davos</strong>’taki <strong>Dünya Ekonomik Forumu</strong>’nun konusu <strong>“4. Sanayi Devrimi</strong>” idi. Bu adlandırma ile göçmenler dijital devrimi, sanayi devriminin bir evresi haline indirgemeye çalışıyor. Toplumun bilinçaltına bu subliminal mesajı şırınga ediyor. Oysa <strong>Dijital Devrim yeni bir paradigmadır; sanayi devrimi paradigmasının bir sonraki evresi değil. </strong></p>
<p>Sanayi devriminin güvercinleri <strong>II. Dünya Savaşı’nın</strong> bitiminden beri, yıkıcı özelliklerinden onun nasıl arındırılabileceği üzerine kafa patlatıyor. Buldukları kod adı; “sanayi-sonrası” (İngilizcesi “post-industrial”). Nasıl ki sanayi devrimi ile gelen toplum modeline <strong>“modernizm</strong>” dendiyse, sanayi-sonrası devrim ile gelecek olan topluma da <strong>“post-modernizm</strong>” adı o nedenle kondu. (İşin ilginci postmodernist olarak işaret edilen kanaat önderleri sanayi toplumu içinde yaşayan ama onun pek çok yanını reddeden kişilerdir).</p>
<p>Ancak “sanayi-sonrası devrim”in bileşenleri üzerinde bir türlü mutabakat sağlanamadı. O süreçte birey de yıkıma karşı kendince bir çözüm buldu; <strong>içine kapandı</strong>. Bu öge derhal post-modernizime dahil edildi. <strong>Hintli yogilerin, tasavvufun, kabalanın, kişisel gelişimin</strong> son elli senedir popüler olması bu nedenle olsa gerek (örn. Sufiler de 12. yüzyıldan itibaren içlerine kapandı; kendi dini-siyasi liderlerinin baskısından dolayı).</p>
<p>Sanayi sonrası için odaklanılan ilk kaynak <strong>“uzay”</strong> oldu. Soğuk savaş döneminde <strong>Sovyetler Birliği’nin</strong> attığı kazıktan dolayı. Sovyetler uzaya ilk uyduyu gönderdi <strong>(Sputnik)</strong> ve yarış bugün hiçbir işe yaramadığı bilinen aya insan indirmekle zirve yaptı.</p>
<p>2008’de ABD’de ortaya çıkan ve <strong>kapitalizmin çöküşü</strong> anlamına gelen ekonomik kriz 80li yıllardan beri sanayi toplumunun kapısındaydı. Geçen bu otuz seneyi sırtında taşıyan ise <strong>“elektronik, dijital teknolojiler”</strong> oldu. Önce California’daki bir grup hippinin eğlencesi <strong>(bilgisayar)</strong> arayış içindeki sermaye sahiplerinin ilgisini çekti; sonra uzay yarışı nedeniyle icat edilmiş, kamu kurumlarını birbirine bağlayan elektronik ağ <strong>(Internet)</strong> “keşfedildi”. (Çünkü uzay “çok pahalı” idi).</p>
<p>Sanayi Devrimi’nin itici gücü (emeğin dönüştürülmüş hali olan) sermayedir, paradır. Para bu sayede belli seçkin, ruhban vb sınıfının tekelinden çıktı; herkesin ulaşabileceği bir yere geldi. Bunun sonucunda <strong>bireyin “ekonomik kibri” arttı.</strong></p>
<p>Dijital Devrim’in sembolü ise bilgidir. Bilgi artık her yerde, herkesin erişebileceği mesafede. Bunun sonucunda da bireyin <strong>“entelektüel kibri”</strong> artıyor. Dün gelir dağılımındaki uçurumun yarattığı toplumsal sorunlar (çözülemeden), bugün bilgi dağılımındaki uçurum nedeniyle katlanarak artıyor.</p>
<p>Ülkelerindeki politikacılara bakıp, “Böyle kişiler nasıl oluyor da sandıktan çıkabiliyor?” diye hayıflananlar; dün paranızı (veya emeğinizi) feda etmeyerek bu sonuca katkı sağladınız; bugün bari bilginizi feda edin! Unutmayın ki <strong>parayı paylaşınca cebinizdeki miktar azalır; ancak bilgiyi paylaşınca beyninizdeki bilgi azalmaz!</strong></p>
<p><strong> </strong><strong>Tanol Türkoğlu, <a href="mailto:TanolTurkoglu@Gmail.com">tanolturkoglu@gmail.com</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/tanol-turkoglu/entelektuel-kibir">Entelektüel kibir</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">3589</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
