<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Özlem Yüzak arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/k/yazarlar/ozlem-yuzak/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/k/yazarlar/ozlem-yuzak</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Sun, 09 Nov 2025 17:08:27 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Sandık var, demokrasi yok: Sessiz çöküşün anatomisi</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/sandik-var-demokrasi-yok-sessiz-cokusun-anatomisi-2</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özlem Yüzak]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 10 Nov 2025 08:00:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Özlem Yüzak]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=33056</guid>

					<description><![CDATA[<p>Demokrasiler çöküyor… Üstelik öyle askeri darbelerle falan değil; halklar tarafından seçilmiş liderlerin demokratik kurallarını esneterek, kurumları kendi lehlerine yapılandırması ile çöküyor. Soğuk Savaş sonrası dönemde demokrasilerin çöküşüne bakıldığında, en yaygın formun askeri darbeler değil, seçilmiş liderler tarafından yürütülen demokratik sistemi içten içe çökertme girişimleri olduğu görülüyor. Yale Üniversitesi siyaset bilimci Milan W. Svolik, bu durumu inceleyerek şunu soruyor: Demokrat olmayan eylemlerde bulunan seçilmiş liderleri halk ne zaman dizginleyebilir? Bunu anlamak, günümüz demokrasilerinin hayatta kalma dinamiklerini çözmek açısından kritik. Freedom House verilerine dayanarak yapılan analizde, 1973–2018 yılları arasında 197 ülke “özgür” veya “kısmen özgür” kategorisinden düşmüş ve bu çöküşlerin çoğu (%45) lider kaynaklı bir altüst etme (executive takeover) yoluyla gerçekleşmiş. Askeri darbeler ise bu istatistikte ikinci sırada yer alıyor. Yani otoriterleşmelerin yeni formu “demokrasi içinde demokrasi yıkımı”— seçilmişlerin sistemle oynayarak demokrasiyi aşındırması— Peki seçmenler, iktidar sahiplerinin bu eğilimlerine niye engel olamıyor? Svolik, ‘bunun yanıtı siyasi kutuplaşmada gizli’ diyor. Önce toplumu kutuplaştır Svolik, kutuplaşmanın halkın demokratik denetim işlevini zayıflattığını vurguluyor. Kutuplaşmış toplumlarda seçmenler, demokratik prensiplere öncelik vermek yerine kendi partilerinin çıkarını savunmayı tercih ediyor. Bu durum, liderlerin sistemle oynayarak kontrolü güçlendirmesi için bir zemin yaratıyor. Hatta bazı kişisel anketlerde “demokrasiye olan destek”, halk gerçekten demokratik değerlere bağlı olsa bile, lider sahtekârlık yapsa bile oy vermeye devam ediyor düzeyinde görünüyor. Seçmenler, tercih ettikleri parti veya politikalardan vazgeçmesi gerektiğinde, demokratik ilkeleri göz ardı eden politikacıları cezalandırmaktan çekiniyorlar. Seçilmiş liderler, seçimle geldikleri iktidarı kullanarak kurumları zayıflatıyor. Medya, yargı ve seçim kurulları üzerindeki kontrolü artırıyorlar. Bu değişiklikler genellikle yasal çerçevede yapıldığı için halkın bir kısmı tarafından meşru görülüyor. Svolik’e göre bu süreç, demokrasiyi en görünmez ve tehlikeli şekilde eriten yöntem&#8230; Macaristan’da Viktor Orbán ve tabii hepimizin bildiği gibi Türkiye’de Recep Tayyip Erdoğan bunun tipik örnekleri. İki lider de iktidarlarını pekiştirirken, uzun süre hem seçimleri kazandı hem de toplumun önemli bir bölümünden destek gördü. Demokrasiyi seviyoruz diyorlar, ama… Svolik’in makalesi, “demokrasiyi seviyor musunuz?” tarzındaki anket sorularının sahte bir güvenlik hissi yarattığını öne sürüyor. Çünkü gerçek dünya seçimlerinde, insanlar demokratik değerlere sahip çıkacağı yerde partizan sadakat gösteriyor. Bu da, halen çoğunluk “demokrasiyi önemsiyorum” dese de, seçimlerde demokratik adaylar yerine kendi partisine sadık kalından adayları tercih etmelerini açıklıyor. Demokrasiyi aşındıran liderlere destek neden sürüyor? Oxford Üniversitesi’nden Scott Williamson’a göre, dünyanın dört bir yanındaki insanlar demokrasiye bağlı olduklarını söylüyor; rekabetçi seçimler ve temel özgürlükleri de demokrasinin temel taşları olarak görüyor. Ancak aynı kişiler, demokratik kurumlara zarar veren liderleri de destekleyebiliyor. Bunun birkaç nedeni var: Tanımda ortaklık, uygulamada ayrışma: İnsanlar demokrasinin ne olduğunda büyük ölçüde hemfikir olsa da, pratikte nasıl uygulanacağı konusunda derin görüş ayrılıkları var. Bu boşluğu anti-demokratik liderler kendi lehlerine çeviriyor. Anlatının ters çevrilmesi: Liderler, demokrasiyi zayıflatıcı eylemlerini “demokrasiyi koruma” olarak sunabiliyor. ABD’de Trump’ın 2020 seçimlerini “Demokratların çaldığı” iddiası buna örnek. Sağcı medya bu söylemleri sürekli pekiştiriyor. Taviz verme eğilimi: İnsanlar seçimlere sıkı sıkıya bağlı, fakat daha iyi ekonomik ya da güvenlik sonuçları karşılığında sivil özgürlükler ve denge-denetim mekanizmalarından vazgeçmeye daha açık. Bu da liderlerin önce özgürlüklere saldırıp seçimlere dokunmamalarını kolaylaştırıyor. Türkiye ve ABD örneği: Trump’ın 2024’te seçimi kazanması, Amerikalıların seçimlerin hâlâ demokratik olacağına inanmasını sağladı; bu yüzden sivil özgürlüklere yönelik saldırıları tolere ediyorlar. Türkiye’de de “milli irade” söylemiyle benzer bir süreç işliyor. Sonuçta, insanlar seçimlerin devam edeceğine inandıkları sürece, demokrasiye yönelik diğer saldırılar daha az tepkiyle karşılaşıyor. Muhalefetin bölünmesi de bu süreci hızlandırıyor. İNSANLAR HANGİ KOŞULLARDA DEMOKRASİDEN VAZGEÇEBİLİR? Vatandaşlar demokrasiyi ne kadar değerli buluyor? Büyüme, eşitlik veya diğer toplumsal sonuçlar karşılığında özgürlüklerinden ve oy verme haklarından ne kadar vazgeçmeye razılar? Bu soruların yanıtını 2 önemli araştırmada görüyoruz. 1.Araştırma Çalışmanın ilki Brezilya, Fransa ve ABD’de yapılan bir araştırmada insanların demokrasiye bağlılıkları ölçüldü.  Yale ve Princeton üniversitelerinden araştırmacılar, üç ülkede 2000’er kişilik temsilî örneklemler üzerinde yenilikçi bir deney yaptı. Katılımcılara farklı özelliklere sahip “hayali toplumlar” tanıtıldı: bazı toplumlarda özgür seçim yoktu, bazılarında kamu sağlık sigortası bulunmuyordu; ayrıca gelir düzeyi, eşitsizlik ve sosyal hareketlilik koşulları da değiştirildi. Katılımcılardan bu toplumlar arasında seçim yapmaları istendi. Araştırmacılar “Bu sayede üç şeyi ölçebildik” diyorlar: Demokrasinin parasal değeri: Vatandaşların seçimlerden vazgeçmek için talep ettiği gelir düzeyi. Kamuoyunun demokrasi ile refah veya kamu hizmetleri arasında bir takas görüp görmediği. Demokratik çoğunluğun otoriter bir azınlığa dönüşme koşullarının olup olmadığı. Üç Kat Gelir Bile Yetmiyor Sonuçlar çarpıcı: Özgür seçimlerden vazgeçmek için bireylerin gelirlerinin en az üç katına çıkması gerekiyor. Kamu sağlık sigortasından vazgeçmek için ise gelirlerinin iki kattan fazla artmasını istiyorlar. ABD’de demokrasiye verilen değer daha yüksek; Fransa ve Brezilya’da biraz daha düşük ama yine de güçlü. Her üç ülkede de küçük bir otoriter azınlık var, ancak çoğunluğu ikna edecek bir “paket” oluşturmak neredeyse imkânsız. Araştırma, son yıllarda sıkça dile getirilen “demokrasi krizi” söylemine karşı önemli bir bulgu sunuyor: Liberal demokratik değerler, yüksek ve orta gelirli ülkelerde hâlâ güçlü bir toplumsal zemin üzerinde duruyor. 2.Araştırma Demokrasi kaç paraya satılır? 32 ülkede 35 bin kişiyle yapılan deney, seçimlerin halk için en vazgeçilmez unsur olduğunu, fakat yargı ve ifade özgürlüğünün kolayca gözden çıkarılabildiğini ortaya koyuyor. Demokrasiler neden zayıflıyor? Seçilmiş liderler, halkın gözü önünde kurumları aşındırırken nasıl oluyor da hâlâ destek bulabiliyorlar? Anja Neundorf (Glasgow), Sirianne Dahlum (Oslo), Kristian V. Skaaning Frederiksen (Aarhus) ve Aykut Öztürk (Glasgow) tarafından yürütülen çalışma bu sorulara yanıt aramış. 2022–2023 yılları arasında 32 ülkede 35 binden fazla kişiyle yapılan kapsamlı bir deneysel anketten oluşan geniş kapsamlı bir çalışma, Hem demokrasi hem otokrasi örnekleri var; Türkiye, ABD, İngiltere, Avustralya, Brezilya, Venezuela vb. bir deneyde katılımcılara “yaşamak isteyecekleri hayali ülkeler” sunuldu. Bu ülkeler rastgele farklı özelliklerle tanımlanıyordu: Özgür seçimler olup olmaması, Kuvvetler ayrılığı ve yürütme üzerindeki denetimler, İfade özgürlüğü, Ekonomik refah ve eşitsizlik, Suç düzeyi, Toplumsal cinsiyet eşitliği, Kültürel çeşitlilik. Katılımcılardan bu profiller arasında seçim yapmaları istendi. Böylece demokrasinin hangi unsurlarının “vazgeçilmez”, hangilerinin “takas edilebilir” olduğu ortaya çıktı. Sandık Olmazsa Olmaz Sonuç çok netti: Özgür ve adil seçimler, halkın en güçlü kırmızı çizgisi. İnsanlar seçimlerden ancak çok büyük ekonomik refah artışı karşılığında vazgeçmeye razıydı. Buna karşın, yürütme üzerindeki denetimler (örneğin bağımsız yargı, parlamento denetimi) veya ifade özgürlüğü, çok daha kolay “refah uğruna” gözden çıkarılabiliyordu. Küresel Tablo Araştırmaya göre 31 ülkenin tamamında, Avustralya hariç, katılımcıların çoğunluğu, ekonomik kazanç karşılığında yürütme denetimlerinden vazgeçebileceğini söyledi. Genel örneklemde insanların %39’u, demokrasinin üç temel unsurunu birden (seçimler, ifade özgürlüğü, denetimler) refah için feda etmeye razıydı. Ülkeler arasında fark vardı: Avustralya’da bu oran %23’te kalırken, Guatemala’da %48’e kadar çıktı. Bu çalışma, çağdaş “seçimli otokrasilerin” neden cazip olduğunu gösteriyor: Vatandaşların önemli bir bölümü için ekonomi + seçimler yeterli bir meşruiyet formülü. Ancak yargı bağımsızlığı, güçler ayrılığı ve ifade özgürlüğü gibi liberal demokrasi unsurları, refah karşısında kolayca göz ardı edilebiliyor. Bu, demokrasilerin neden kırılgan olduğuna dair güçlü bir ampirik açıklama sunuyor. Ya Türkiye? Çalışmanın Türkiye ile ilgili bulguları da oldukça dikkat çekici. Belgede yer alan tabloya göre, Türkiye’deki katılımcıların demokrasi–refah takası konusundaki tercihleri şöyle özetleniyor: Özgür seçimler: Katılımcıların yaklaşık %49’u, ekonomik refah uğruna seçim ilkesinden vazgeçebileceğini belirtmiş. İfade özgürlüğü: Yaklaşık %51’i, ekonomik kazanç için bundan ödün vermeye razı. Yürütme üzerindeki denetimler: Yaklaşık %50’si denetimlerin kaldırılmasını kabul edebilir. Sonuçta: Katılımcıların yaklaşık %40’ı, özgür seçimler, ifade özgürlüğü ve yürütme denetimlerinin üçünden birden vazgeçebileceğini belirtmiş. Yani toplumun önemli bir kesimi, ekonomik güvenlik veya refah uğruna liberal demokrasinin temel taşlarını göz ardı etmeye hazır. Guatemala’da: Bu oran %48 ile çok daha yüksek. Yani neredeyse toplumun yarısı, demokrasiye karşı “ekonomik otoriter sözleşme”ye razı olabiliyor. Bu, otoriter popülizme toplumsal taban oluşturmanın daha kolay olduğu anlamına geliyor. Avustralya’da: Oran yalnızca %23. Bu, toplumun dörtte üçünün demokratik kurumları hiçbir şekilde feda etmeye yanaşmadığını, dolayısıyla demokratik istikrarın çok daha güçlü olduğunu gösteriyor. Türkiye’nin “orta seviye” konumu ne anlama geliyor? Türkiye, Guatemala gibi “yüksek riskli” ülkelerden farklı olarak hâlâ toplumun çoğunluğu demokrasiyi güçlü biçimde sahipleniyor. Ancak Avustralya veya Kuzey Avrupa demokrasilerinden de uzak; toplumun neredeyse yarısı, otoriterleşmeyi kabul edebilir durumda. Yani özetle: Türkiye, ne tam anlamıyla dirençli Avustralya gibi, ne de kırılgan Guatemala gibi. Ancak orta yerde durması, demokrasiye bağlılığın güçlü ama kırılgan olduğunu gösteriyor. Bulgular, Türkiye’de halkın özgür seçimlere güçlü sembolik önem atfettiğini ama aynı zamanda yürütme denetimleri ve ifade özgürlüğü gibi liberal demokrasi unsurlarının, refah karşılığında göz ardı edilebileceğini ortaya koyuyor. Bu da, Erdoğan döneminde görülen medya baskısı, yargı bağımsızlığının zayıflatılması ve seçimlerin meşruiyet söylemiyle korunması gibi adımlara toplumsal rıza üretilebilmesini açıklıyor. Türkiye’de Kalkınmacı Propagandanın Gücü: Ekonomiyi Değil, Algıyı Yönetmek Aykut Öztürk’ün araştırmasına göre Erdoğan’ın ‘Türkiye Yüzyılı’ söylemi, ekonomik kriz döneminde bile seçmenlerde umut ve bağlılık yaratmayı başardı. Dr. Aykut Öztürk, Glasgow Üniversitesi’nde siyaset bilimi öğretim üyesi, eski Syracuse Üniversitesi doktorası sahibi, politik psikoloji, demokratik kurumların erozyonu, otokratikleşme ve Türkiye bağlamında kutuplaşma konularında uzman bir araştırmacı. Önemli bir makalesi daha var: Otoriter rejimlerdeki propagandanın, duyguları nasıl harekete geçirdiğini ve ekonomik değerlendirmeleri nasıl şekillendirdiğini Türkiye örneğinde gösteren bir çalışma. Ekonomi kötüye giderken bile iktidarın desteğini korumasının sırrı: “Milli kalkınma anlatısı” Türkiye’de son yıllarda sıkça duyduğumuz bir slogan var: “Türkiye Yüzyılı”. Bu ifade yalnızca bir seçim sloganı değil; aslında iktidarın yıllardır kurduğu kalkınmacı ulusal anlatının devamı. Peki, bu anlatı nasıl oluyor da ekonomik kriz, yüksek enflasyon ve işsizlik karşısında bile toplumun önemli bir kesiminde umut ve bağlılık yaratıyor? Yakın zamanda Democratization dergisinde yayımlanan bir makale, bu soruya yanıt veriyor. Çalışmayı Aykut Öztürk (University of Glasgow) kaleme aldı Araştırma iki soruya odaklanıyor: -Neden “Milli Kalkınma Anlatısı” (NDN) yalnızca iktidar koalisyonu seçmenleri üzerinde etkili oluyor? -Eğer bu etki sadece halihazırda iktidara oy vermiş seçmenlerle sınırlıysa, propaganda rejimin işine nasıl yarıyor? Yanıt açık: Muhalefet seçmeni iktidar kanallarına güvenmiyor, bu nedenle “Türkiye ilk 10 ekonomi arasına girecek” gibi iddialara mesafeli. Buna karşın iktidar yanlısı seçmenler için NDN, Erdoğan’ın kahramanca rolünü ve muhalefetin engellemelerini içeren güçlü bir hikâye. Duyguların Gücü Araştırma, NDN’nin sadece bilgi değil, duygu ürettiğini gösteriyor. Erdoğan bu anlatıyla seçmenleri için umut ve coşku kaynağına dönüşüyor. Duygusal bağ kuran seçmenler, ekonomik veriler kötü olsa bile geleceğe iyimser bakabiliyor. Bu iyimserlik, rejime desteğin sürmesini sağlıyor. Özellikle “zayıf partizan”lar — iktidara oy vermiş ama sıkı parti bağı olmayanlar — bu anlatı sayesinde rejimde tutuluyor. Türkiye’den Küresel Güney’e Bu bulgular yalnızca Türkiye’ye özgü değil. Araştırma, Latin Amerika ve Asya’daki birçok ülkenin de benzer kalkınmacı anlatılar kullandığını, böylece liderlerin ekonomik krizlere rağmen halk desteğini koruyabildiğini vurguluyor. Siyaset bilimi literatürü çoğunlukla korku ve öfke gibi olumsuz duygulara odaklanmıştı. Bu makale ise umut ve coşku gibi olumlu duyguların da otoriter rejimlerde ne kadar güçlü bir araç olabileceğini gösteriyor. Kaynaklar: Sciences Po+13Journal of Democracy+13Studocu+13 Journal of Democracy Semantic Scholar+4Journal of Democracy+4Reddit+4 https://www.pnas.org/doi/10.1073/pnas.2306168120</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/sandik-var-demokrasi-yok-sessiz-cokusun-anatomisi-2">Sandık var, demokrasi yok: Sessiz çöküşün anatomisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p3">Demokrasiler çöküyor… Üstelik öyle askeri darbelerle falan değil; halklar tarafından seçilmiş liderlerin demokratik kurallarını esneterek, kurumları kendi lehlerine yapılandırması ile çöküyor. Soğuk Savaş sonrası dönemde demokrasilerin çöküşüne bakıldığında, en yaygın formun askeri darbeler değil, <b>seçilmiş liderler</b> tarafından yürütülen demokratik sistemi içten içe çökertme girişimleri olduğu görülüyor.</p>
<p class="p3">Yale Üniversitesi siyaset bilimci <b>Milan W. Svolik</b>, bu durumu inceleyerek şunu soruyor: Demokrat olmayan eylemlerde bulunan seçilmiş liderleri halk ne zaman dizginleyebilir? Bunu anlamak, günümüz demokrasilerinin hayatta kalma dinamiklerini çözmek açısından kritik.</p>
<p class="p3">Freedom House verilerine dayanarak yapılan analizde, 1973–2018 yılları arasında 197 ülke “özgür” veya “kısmen özgür” kategorisinden düşmüş ve bu çöküşlerin çoğu (%45) lider kaynaklı bir altüst etme (executive takeover) yoluyla gerçekleşmiş. Askeri darbeler ise bu istatistikte ikinci sırada yer alıyor. Yani otoriterleşmelerin yeni formu “<b>demokrasi içinde demokrasi yıkımı</b>”— seçilmişlerin sistemle oynayarak demokrasiyi aşındırması— Peki seçmenler, iktidar sahiplerinin bu eğilimlerine niye engel olamıyor? Svolik, <b>‘bunun yanıtı siyasi kutuplaşmada gizli’</b> diyor.<b> </b><b></b></p>
<p class="p3"><b>Önce toplumu kutuplaştır</b></p>
<p class="p3">Svolik, kutuplaşmanın halkın demokratik denetim işlevini zayıflattığını vurguluyor. Kutuplaşmış toplumlarda seçmenler, demokratik prensiplere öncelik vermek yerine kendi partilerinin çıkarını savunmayı tercih ediyor. Bu durum, liderlerin sistemle oynayarak kontrolü güçlendirmesi için bir zemin yaratıyor. Hatta bazı kişisel anketlerde “demokrasiye olan destek”, halk gerçekten demokratik değerlere bağlı olsa bile, lider sahtekârlık yapsa bile oy vermeye devam ediyor düzeyinde görünüyor. Seçmenler, tercih ettikleri parti veya politikalardan vazgeçmesi gerektiğinde, demokratik ilkeleri göz ardı eden politikacıları cezalandırmaktan çekiniyorlar.</p>
<p class="p3">Seçilmiş liderler, seçimle geldikleri iktidarı kullanarak kurumları zayıflatıyor. Medya, yargı ve seçim kurulları üzerindeki kontrolü artırıyorlar. Bu değişiklikler genellikle yasal çerçevede yapıldığı için halkın bir kısmı tarafından meşru görülüyor.</p>
<p class="p3">Svolik’e göre <b>bu süreç, demokrasiyi en görünmez ve tehlikeli şekilde eriten yöntem</b>&#8230; Macaristan’da <b>Viktor Orbán</b> ve tabii hepimizin bildiği gibi Türkiye’de <b>Recep Tayyip Erdoğan</b> bunun tipik örnekleri. İki lider de iktidarlarını pekiştirirken, uzun süre hem seçimleri kazandı hem de toplumun önemli bir bölümünden destek gördü.</p>
<p class="p1"><b>Demokrasiyi seviyoruz diyorlar, ama… </b></p>
<p class="p1">Svolik’in makalesi, “demokrasiyi seviyor musunuz?” tarzındaki anket sorularının sahte bir güvenlik hissi yarattığını öne sürüyor. Çünkü gerçek dünya seçimlerinde, insanlar demokratik değerlere sahip çıkacağı yerde partizan sadakat gösteriyor. Bu da, halen çoğunluk “demokrasiyi önemsiyorum” dese de, seçimlerde demokratik adaylar yerine kendi partisine sadık kalından adayları tercih etmelerini açıklıyor.</p>
<p class="p1"><b>Demokrasiyi aşındıran liderlere destek neden sürüyor?</b></p>
<p class="p1">Oxford Üniversitesi’nden <b>Scott Williamson</b>’a göre, dünyanın dört bir yanındaki insanlar demokrasiye bağlı olduklarını söylüyor; rekabetçi seçimler ve temel özgürlükleri de demokrasinin temel taşları olarak görüyor. Ancak aynı kişiler, demokratik kurumlara zarar veren liderleri de destekleyebiliyor.</p>
<p class="p1">Bunun birkaç nedeni var:</p>
<ul class="ul1">
<li class="li5"><b>Tanımda ortaklık, uygulamada ayrışma:</b> İnsanlar demokrasinin ne olduğunda büyük ölçüde hemfikir olsa da, pratikte nasıl uygulanacağı konusunda derin görüş ayrılıkları var. Bu boşluğu anti-demokratik liderler kendi lehlerine çeviriyor.</li>
<li class="li5"><b>Anlatının ters çevrilmesi:</b> Liderler, demokrasiyi zayıflatıcı eylemlerini “demokrasiyi koruma” olarak sunabiliyor. ABD’de Trump’ın 2020 seçimlerini “Demokratların çaldığı” iddiası buna örnek. Sağcı medya bu söylemleri sürekli pekiştiriyor.</li>
<li class="li5"><b>Taviz verme eğilimi:</b> İnsanlar seçimlere sıkı sıkıya bağlı, fakat daha iyi ekonomik ya da güvenlik sonuçları karşılığında sivil özgürlükler ve denge-denetim mekanizmalarından vazgeçmeye daha açık. Bu da liderlerin önce özgürlüklere saldırıp seçimlere dokunmamalarını kolaylaştırıyor.</li>
<li class="li5"><b>Türkiye ve ABD örneği:</b> Trump’ın 2024’te seçimi kazanması, Amerikalıların seçimlerin hâlâ demokratik olacağına inanmasını sağladı; bu yüzden sivil özgürlüklere yönelik saldırıları tolere ediyorlar. Türkiye’de de “milli irade” söylemiyle benzer bir süreç işliyor.</li>
</ul>
<p class="p1">Sonuçta, insanlar seçimlerin devam edeceğine inandıkları sürece, demokrasiye yönelik diğer saldırılar daha az tepkiyle karşılaşıyor. Muhalefetin bölünmesi de bu süreci hızlandırıyor.</p>
<p class="p1"><b>İNSANLAR HANGİ KOŞULLARDA DEMOKRASİDEN VAZGEÇEBİLİR?</b></p>
<p class="p1"><b>Vatandaşlar demokrasiyi ne kadar değerli buluyor? Büyüme, eşitlik veya diğer toplumsal sonuçlar karşılığında özgürlüklerinden ve oy verme haklarından ne kadar vazgeçmeye razılar? Bu soruların yanıtını 2 önemli araştırmada görüyoruz. </b></p>
<p class="p1"><b>1.Araştırma</b></p>
<p class="p1">Çalışmanın ilki Brezilya, Fransa ve ABD’de yapılan bir araştırmada insanların demokrasiye bağlılıkları ölçüldü.<span class="Apple-converted-space">  </span>Yale ve Princeton üniversitelerinden araştırmacılar, üç ülkede 2000’er kişilik temsilî örneklemler üzerinde yenilikçi bir deney yaptı. Katılımcılara farklı özelliklere sahip “hayali toplumlar” tanıtıldı: bazı toplumlarda özgür seçim yoktu, bazılarında kamu sağlık sigortası bulunmuyordu; ayrıca gelir düzeyi, eşitsizlik ve sosyal hareketlilik koşulları da değiştirildi. Katılımcılardan bu toplumlar arasında seçim yapmaları istendi. Araştırmacılar “Bu sayede üç şeyi ölçebildik” diyorlar:</p>
<ol class="ol1">
<li class="li5"><b>Demokrasinin parasal değeri:</b> Vatandaşların seçimlerden vazgeçmek için talep ettiği gelir düzeyi.</li>
<li class="li5">Kamuoyunun demokrasi ile refah veya kamu hizmetleri arasında bir takas görüp görmediği.</li>
<li class="li5">Demokratik çoğunluğun otoriter bir azınlığa dönüşme koşullarının olup olmadığı.</li>
</ol>
<p class="p1"><b>Üç Kat Gelir Bile Yetmiyor</b></p>
<p class="p1">Sonuçlar çarpıcı:</p>
<ul class="ul1">
<li class="li5">Özgür seçimlerden vazgeçmek için bireylerin gelirlerinin <b>en az üç katına çıkması</b> gerekiyor.</li>
<li class="li5">Kamu sağlık sigortasından vazgeçmek için ise gelirlerinin <b>iki kattan fazla artmasını</b> istiyorlar.</li>
<li class="li5">ABD’de demokrasiye verilen değer daha yüksek; Fransa ve Brezilya’da biraz daha düşük ama yine de güçlü.</li>
</ul>
<p class="p1">Her üç ülkede de küçük bir otoriter azınlık var, ancak çoğunluğu ikna edecek bir “paket” oluşturmak neredeyse imkânsız. Araştırma, son yıllarda sıkça dile getirilen “demokrasi krizi” söylemine karşı önemli bir bulgu sunuyor: <b>Liberal demokratik değerler</b>, yüksek ve orta gelirli ülkelerde hâlâ güçlü bir toplumsal zemin üzerinde duruyor.</p>
<p class="p1"><b>2.Araştırma</b></p>
<p class="p10"><b>Demokrasi kaç paraya satılır?</b></p>
<p class="p1"><b>32 ülkede 35 bin kişiyle yapılan deney, seçimlerin halk için en vazgeçilmez unsur olduğunu, fakat yargı ve ifade özgürlüğünün kolayca gözden çıkarılabildiğini ortaya koyuyor.</b></p>
<p class="p1">Demokrasiler neden zayıflıyor? Seçilmiş liderler, halkın gözü önünde kurumları aşındırırken nasıl oluyor da hâlâ destek bulabiliyorlar? Anja Neundorf (Glasgow), Sirianne Dahlum (Oslo), Kristian V. Skaaning Frederiksen (Aarhus) ve <b>Aykut Öztürk</b> (Glasgow) tarafından yürütülen çalışma bu sorulara yanıt aramış. 2022–2023 yılları arasında 32 ülkede 35 binden fazla kişiyle yapılan kapsamlı bir deneysel anketten oluşan geniş kapsamlı bir çalışma, Hem demokrasi hem otokrasi örnekleri var; Türkiye, ABD, İngiltere, Avustralya, Brezilya, Venezuela vb. bir deneyde katılımcılara “yaşamak isteyecekleri hayali ülkeler” sunuldu. Bu ülkeler rastgele farklı özelliklerle tanımlanıyordu:</p>
<ul class="ul1">
<li class="li5"><b>Özgür seçimler</b> olup olmaması,</li>
<li class="li5"><b>Kuvvetler ayrılığı</b> ve yürütme üzerindeki denetimler,</li>
<li class="li5"><b>İfade özgürlüğü</b>,</li>
<li class="li5"><b>Ekonomik refah ve eşitsizlik</b>,</li>
<li class="li5"><b>Suç düzeyi</b>,</li>
<li class="li5"><b>Toplumsal cinsiyet eşitliği</b>,</li>
<li class="li5"><b>Kültürel çeşitlilik</b>.</li>
</ul>
<p class="p1">Katılımcılardan bu profiller arasında seçim yapmaları istendi. Böylece demokrasinin hangi unsurlarının “vazgeçilmez”, hangilerinin “takas edilebilir” olduğu ortaya çıktı.</p>
<p class="p1"><b>Sandık Olmazsa Olmaz</b></p>
<p class="p1">Sonuç çok netti: <b>Özgür ve adil seçimler, halkın en güçlü kırmızı çizgisi.</b><b></b></p>
<ul class="ul1">
<li class="li5">İnsanlar seçimlerden ancak çok büyük ekonomik refah artışı karşılığında vazgeçmeye razıydı.</li>
<li class="li5">Buna karşın, <b>yürütme üzerindeki denetimler</b> (örneğin bağımsız yargı, parlamento denetimi) veya <b>ifade özgürlüğü</b>, çok daha kolay “refah uğruna” gözden çıkarılabiliyordu.</li>
</ul>
<p class="p1"><b>Küresel Tablo</b></p>
<ul class="ul1">
<li class="li5">Araştırmaya göre <b>31 ülkenin tamamında</b>, Avustralya hariç, katılımcıların <b>çoğunluğu</b>, ekonomik kazanç karşılığında yürütme denetimlerinden vazgeçebileceğini söyledi.</li>
<li class="li5">Genel örneklemde insanların <b>%39’u</b>, demokrasinin üç temel unsurunu birden (seçimler, ifade özgürlüğü, denetimler) refah için feda etmeye razıydı.</li>
<li class="li5">Ülkeler arasında fark vardı: <b>Avustralya</b>’da bu oran %23’te kalırken, <b>Guatemala</b>’da %48’e kadar çıktı.</li>
</ul>
<p class="p1"><b>Bu çalışma, çağdaş “seçimli otokrasilerin” neden cazip olduğunu gösteriyor: Vatandaşların önemli bir bölümü için </b>ekonomi + seçimler<b> yeterli bir meşruiyet formülü. Ancak </b>yargı bağımsızlığı, güçler ayrılığı ve ifade özgürlüğü<b> gibi liberal demokrasi unsurları, refah karşısında kolayca göz ardı edilebiliyor. Bu, demokrasilerin neden kırılgan olduğuna dair güçlü bir ampirik açıklama sunuyor.</b></p>
<p class="p3"><b>Ya Türkiye? </b></p>
<p class="p3">Çalışmanın Türkiye ile ilgili bulguları da oldukça dikkat çekici. Belgede yer alan tabloya göre, Türkiye’deki katılımcıların demokrasi–refah takası konusundaki tercihleri şöyle özetleniyor:</p>
<p class="p3"><b>Özgür seçimler:</b> Katılımcıların yaklaşık %49’u, ekonomik refah uğruna seçim ilkesinden vazgeçebileceğini belirtmiş.</p>
<p class="p3"><b>İfade özgürlüğü:</b> Yaklaşık %51’i, ekonomik kazanç için bundan ödün vermeye razı.</p>
<p class="p1"><b>Yürütme üzerindeki denetimler:</b> Yaklaşık %50’si denetimlerin kaldırılmasını kabul edebilir.</p>
<p class="p1"><b>Sonuçta:</b> Katılımcıların yaklaşık <b>%40’ı</b>, özgür seçimler, ifade özgürlüğü ve yürütme denetimlerinin <i>üçünden birden</i> vazgeçebileceğini belirtmiş. Yani toplumun önemli bir kesimi, ekonomik güvenlik veya refah uğruna liberal demokrasinin temel taşlarını göz ardı etmeye hazır. <b>Guatemala’da:</b> Bu oran <b>%48</b> ile çok daha yüksek. Yani neredeyse toplumun yarısı, demokrasiye karşı “<b>ekonomik otoriter sözleşme</b>”ye razı olabiliyor. Bu, otoriter popülizme toplumsal taban oluşturmanın daha kolay olduğu anlamına geliyor. <b>Avustralya’da:</b> Oran yalnızca <b>%23</b>. Bu, toplumun dörtte üçünün demokratik kurumları hiçbir şekilde feda etmeye yanaşmadığını, dolayısıyla demokratik istikrarın çok daha güçlü olduğunu gösteriyor.</p>
<p class="p1"><b><i>Türkiye’nin “orta seviye” konumu ne anlama geliyor?</i></b></p>
<p class="p1">Türkiye, Guatemala gibi “yüksek riskli” ülkelerden farklı olarak hâlâ toplumun çoğunluğu demokrasiyi güçlü biçimde sahipleniyor. Ancak Avustralya veya Kuzey Avrupa demokrasilerinden de uzak; toplumun neredeyse yarısı, otoriterleşmeyi kabul edebilir durumda. Yani özetle: <b>Türkiye, ne tam anlamıyla dirençli Avustralya gibi, ne de kırılgan Guatemala gibi. Ancak orta yerde durması, demokrasiye bağlılığın güçlü ama kırılgan olduğunu gösteriyor.</b></p>
<p class="p1"><b>Bulgular,</b> Türkiye’de halkın özgür seçimlere güçlü sembolik önem atfettiğini ama aynı zamanda yürütme denetimleri ve ifade özgürlüğü gibi liberal demokrasi unsurlarının, refah karşılığında göz ardı edilebileceğini ortaya koyuyor.</p>
<p class="p3">Bu da, Erdoğan döneminde görülen medya baskısı, yargı bağımsızlığının zayıflatılması ve seçimlerin meşruiyet söylemiyle korunması gibi adımlara toplumsal rıza üretilebilmesini açıklıyor.</p>
<p class="p1"><b>Türkiye’de Kalkınmacı Propagandanın Gücü: Ekonomiyi Değil, Algıyı Yönetmek</b></p>
<p class="p1"><b>Aykut Öztürk’ün araştırmasına göre Erdoğan’ın ‘Türkiye Yüzyılı’ söylemi, ekonomik kriz döneminde bile seçmenlerde umut ve bağlılık yaratmayı başardı.</b><b></b></p>
<p class="p1"><b>Dr. Aykut Öztürk</b>,<b> Glasgow Üniversitesi’nde siyaset bilimi öğretim üyesi, eski Syracuse Üniversitesi doktorası sahibi, politik psikoloji, demokratik kurumların erozyonu, otokratikleşme ve Türkiye bağlamında kutuplaşma konularında uzman bir araştırmacı. Önemli bir makalesi daha var: Otoriter rejimlerdeki propagandanın, duyguları nasıl harekete geçirdiğini ve ekonomik değerlendirmeleri nasıl şekillendirdiğini Türkiye örneğinde gösteren bir çalışma. </b></p>
<p class="p3">Ekonomi kötüye giderken bile iktidarın desteğini korumasının sırrı: “Milli kalkınma anlatısı”</p>
<p class="p3">Türkiye’de son yıllarda sıkça duyduğumuz bir slogan var: “Türkiye Yüzyılı”. Bu ifade yalnızca bir seçim sloganı değil; aslında iktidarın yıllardır kurduğu kalkınmacı ulusal anlatının devamı. Peki, bu anlatı nasıl oluyor da ekonomik kriz, yüksek enflasyon ve işsizlik karşısında bile toplumun önemli bir kesiminde umut ve bağlılık yaratıyor?</p>
<p class="p3">Yakın zamanda Democratization dergisinde yayımlanan bir makale, bu soruya yanıt veriyor. Çalışmayı Aykut Öztürk (University of Glasgow) kaleme aldı</p>
<p class="p3"><b>Araştırma iki soruya odaklanıyor:</b></p>
<p class="p3">-Neden “Milli Kalkınma Anlatısı” (NDN) yalnızca iktidar koalisyonu seçmenleri üzerinde etkili oluyor?</p>
<p class="p3">-Eğer bu etki sadece halihazırda iktidara oy vermiş seçmenlerle sınırlıysa, propaganda rejimin işine nasıl yarıyor?</p>
<p class="p3"><b>Yanıt açık:</b> Muhalefet seçmeni iktidar kanallarına güvenmiyor, bu nedenle “Türkiye ilk 10 ekonomi arasına girecek” gibi iddialara mesafeli. Buna karşın iktidar yanlısı seçmenler için NDN, Erdoğan’ın kahramanca rolünü ve muhalefetin engellemelerini içeren güçlü bir hikâye.</p>
<p class="p3"><b>Duyguların Gücü</b></p>
<p class="p3">Araştırma, NDN’nin sadece bilgi değil, duygu ürettiğini gösteriyor.</p>
<p class="p3">Erdoğan bu anlatıyla seçmenleri için umut ve coşku kaynağına dönüşüyor.</p>
<p class="p3">Duygusal bağ kuran seçmenler, ekonomik veriler kötü olsa bile geleceğe iyimser bakabiliyor.</p>
<p class="p3">Bu iyimserlik, rejime desteğin sürmesini sağlıyor.</p>
<p class="p3">Özellikle “zayıf partizan”lar — iktidara oy vermiş ama sıkı parti bağı olmayanlar — bu anlatı sayesinde rejimde tutuluyor.</p>
<p class="p3"><b>Türkiye’den Küresel Güney’e</b></p>
<p class="p3">Bu bulgular yalnızca Türkiye’ye özgü değil. Araştırma, Latin Amerika ve Asya’daki birçok ülkenin de benzer kalkınmacı anlatılar kullandığını, böylece liderlerin ekonomik krizlere rağmen halk desteğini koruyabildiğini vurguluyor.</p>
<p class="p3">Siyaset bilimi literatürü çoğunlukla korku ve öfke gibi olumsuz duygulara odaklanmıştı. Bu makale ise umut ve coşku gibi olumlu duyguların da otoriter rejimlerde ne kadar güçlü bir araç olabileceğini gösteriyor.</p>
<p class="p6"><span class="s2"><strong>Kaynaklar: </strong></span></p>
<p class="p6"><span class="s2"><strong><a href="https://www.journalofdemocracy.org/articles/polarization-versus-democracy/?utm_source=chatgpt.com"><span class="s3">Sciences Po+13Journal of Democracy+13Studocu+13</span></a></strong></span></p>
<p class="p6"><strong><span class="s4"><a href="https://www.journalofdemocracy.org/articles/polarization-versus-democracy/?utm_source=chatgpt.com">Journal of Democracy</a></span></strong></p>
<p class="p6"><strong><span class="s4"><a href="https://www.journalofdemocracy.org/articles/polarization-versus-democracy/?utm_source=chatgpt.com">Semantic Scholar+4Journal of Democracy+4Reddit+4</a></span></strong></p>
<p class="p6"><strong><a href="https://www.pnas.org/doi/10.1073/pnas.2306168120">https://www.pnas.org/doi/10.1073/pnas.2306168120</a></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/sandik-var-demokrasi-yok-sessiz-cokusun-anatomisi-2">Sandık var, demokrasi yok: Sessiz çöküşün anatomisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">33056</post-id>	</item>
		<item>
		<title>İş Bankası’nın 100. yılında MEXT işbirliği ile önemli bir proje yaşama geçiriliyor</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/is-bankasinin-100-yilinda-mext-isbirligi-ile-onemli-bir-proje-yasama-geciriliyor</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özlem Yüzak]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 29 Apr 2024 11:49:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Özlem Yüzak]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=31272</guid>

					<description><![CDATA[<p>100 KOBİ’nin ikiz dönüşüm yolculuğu KOBİ’lerin üretimde verimliliğinin artırılması, global arenada daha rekabetçi bir konuma gelmeleri, dijital ve yeşil dönüşüm yolculuklarının hızlandırılması amaçlanıyor. İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran “Bu projeden ilham alarak diğer KOBİ’lerin de 3 yıl içinde ikiz dönüşümlerini tamamlayacaklarını varsayarsak, bunun ülke ekonomisine 269 milyar dolara varan katkı potansiyeli var. Verimliliğimizi artırmadığımız, bu tarz dönüşümler yapmadığımız sürece gözümüz hep kurlarda olur. Bu kısır döngüyü kırmamız gerekiyor” diyor. İş Bankası ve MEXT, KOBİ’lerin üretimde verimliliğinin artırılması, global arenada daha rekabetçi bir konuma gelmeleri, dijital ve yeşil dönüşüm yolculuklarının hızlandırılması amacıyla güçlerini birleştirdi. İş Bankası kuruluşunun 100. Yıldönümünde MEXT Teknoloji Merkezi iş birliğiyle “100 KOBİ’nin İkiz Dönüşüm Yolculuğu” projesi yaşama geçirildi. Küçük ve Orta İşletmeler kısa adıyla KOBİ’ler ekonominin bel kemiğini oluşturuyor. Türkiye’de imalat yapan 400 binden fazla KOBİ var. KOBİ&#8217;ler, sektördeki toplam istihdamın yüzde 72,5&#8217;ini sağlıyor ve sektörün toplam cirosunun yüzde 54,2&#8217;sini oluşturuyor. Proje kapsamında seçilen 100 KOBİ 1.5 yıllık bir dönem zarfında hem çeşitli eğitimler verilecek, hem firma analizleri yapılacak hem de dijital ve yeşil dönüşüm yol haritaları paylaşılacak. Yol haritalarında yer alan projelerin hayata geçirilmesi için MEXT ve İş Bankası ekosisteminde yer alan teknoloji sağlayıcıları ile KOBİ’ler bir araya getirilecek. Proje kapsamında KOBİ’lere, İş Bankası tarafından farklı kredi destekleri de sağlanacak. Projenin amacı, KOBİ’lerin üretimlerini daha verimli gerçekleştirerek karlılıklarını arttırması ve global rakiplerine karşı daha rekabetçi olması. Tamamlandığında tüm ülke sanayisine yol gösterecek iç görüler üretmesi hedeflenen “100 KOBİ’nin İkiz Dönüşüm Yolculuğu” Projesi, Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası (MESS) Yönetim Kurulu Başkanı Özgür Burak Akkol ve İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran’ın katılımıyla MEXT Teknoloji Merkezi’nde düzenlenen lansmanla tanıtıldı. MESS Yönetim Kurulu Başkanı Akkol, bu projeyi üretim yapan Türk KOBİ’lerin ve sanayimizin geleceği için atılmış stratejik bir adım olarak gördüklerini ve yeni düzenlemelere hazır olmaları gerektiğinin altını çizerek “KOBİ&#8217;ler tarafından 2022 yılında yapılan toplam ihracatın yarısı Avrupa ülkelerine gerçekleşti. Bu sebeple Avrupa Birliği&#8217;nin sınırda karbon vergisi uygulaması gibi küresel gelişmeler, artık yeşil dönüşümün bir seçenek değil, zorunluluk olduğunu gösteriyor” değerlendirmesini yaptı. 3 yılda milli gelire 269 milyar dolar katkı potansiyeli İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran da, projeye dahil edilecek KOBİ’lerin seçiminde KOSGEB tarafından belirlenen stratejik sektörler arasında yer alması, üretim yapması ve doğrudan ya da dolaylı ihracat yapması kriterlerinin belirleyici olduğunu belirterek, “KOBİ’lerin dijital ve yeşil dönüşümünü tamamlamış olarak ayağını yere sağlam bastığı, güçlenen finansallarla küresel rekabette fark yarattığı ve Türkiye’yi farklı konuma getirmeye katkı sağladığı bir hayal için bu projeyi oluşturduk. Seçtiğimiz KOBİ’ler üretim bantlarının yönetsel süreçlerinin dijitalleşmesi, enerji verimliliği yatırım ihtiyaçlarının belirlenmesi ve gereken noktalarda en uygun maliyetlerle finansman desteği sağlanması konusunda bizi yanlarında bulacaklar” dedi. Aran, “Bu projeden ilham alarak diğer KOBİ’lerin de 3 yıl içinde ikiz dönüşümlerini tamamlayacaklarını varsayarsak, bunun ülke ekonomisine 269 milyar dolara varan katkı potansiyeli var. Verimliliğimizi artırmadığımız, bu tarz dönüşümler yapmadığımız sürece gözümüz hep kurlarda olur. Bu kısır döngüyü kırmamız gerekiyor” diye konuştu. Özlem Yüzak</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/is-bankasinin-100-yilinda-mext-isbirligi-ile-onemli-bir-proje-yasama-geciriliyor">İş Bankası’nın 100. yılında MEXT işbirliği ile önemli bir proje yaşama geçiriliyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><b>100 KOBİ’nin ikiz dönüşüm yolculuğu</b></p>
<p><span style="font-size: medium;">KOBİ’lerin üretimde verimliliğinin artırılması, global arenada daha rekabetçi bir konuma gelmeleri, dijital ve yeşil dönüşüm yolculuklarının hızlandırılması amaçlanıyor. İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran </span><span style="font-size: medium;"> “Bu projeden ilham alarak diğer KOBİ’lerin de 3 yıl içinde ikiz dönüşümlerini tamamlayacaklarını varsayarsak, bunun ülke ekonomisine 269 milyar dolara varan katkı potansiyeli var. Verimliliğimizi artırmadığımız, bu tarz dönüşümler yapmadığımız sürece gözümüz hep kurlarda olur. Bu kısır döngüyü kırmamız gerekiyor” diyor.</span></p>
<p><span style="font-size: medium;">İş Bankası ve MEXT, </span><span style="font-size: medium;">KOBİ’lerin üretimde verimliliğinin artırılması, global arenada daha rekabetçi bir konuma gelmeleri, dijital ve yeşil dönüşüm yolculuklarının hızlandırılması amacıyla güçlerini birleştirdi.</span><span style="font-size: medium;"> İş Bankası kuruluşunun 100. Yıldönümünde </span>MEXT Teknoloji Merkezi iş birliğiyle “100 KOBİ’nin İkiz Dönüşüm Yolculuğu” projesi yaşama geçirildi.</p>
<p><span style="font-size: medium;">Küçük ve Orta İşletmeler kısa adıyla KOBİ’ler ekonominin bel kemiğini oluşturuyor. Türkiye’de imalat yapan 400 binden fazla KOBİ var. KOBİ&#8217;ler, sektördeki toplam istihdamın yüzde 72,5&#8217;ini sağlıyor ve sektörün toplam cirosunun yüzde 54,2&#8217;sini oluşturuyor. </span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Proje kapsamında seçilen 100 KOBİ 1.5 yıllık bir dönem zarfında hem çeşitli eğitimler verilecek, hem firma analizleri yapılacak hem de </span><span style="font-size: medium;">dijital ve yeşil dönüşüm yol haritaları paylaşılacak. Yol haritalarında yer alan projelerin hayata geçirilmesi için MEXT ve İş Bankası ekosisteminde yer alan teknoloji sağlayıcıları ile KOBİ’ler bir araya getirilecek. Proje kapsamında KOBİ’lere, İş Bankası tarafından farklı kredi destekleri de sağlanacak. Projenin amacı, </span><span style="font-size: medium;">KOBİ’lerin üretimlerini daha verimli gerçekleştirerek karlılıklarını arttırması ve global rakiplerine karşı daha rekabetçi olması.</span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Tamamlandığında tüm ülke sanayisine yol gösterecek iç görüler üretmesi hedeflenen </span><span style="font-size: medium;">“</span><span style="font-size: medium;">100 KOBİ’nin İkiz Dönüşüm Yolculuğu” Projesi, Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası (MESS) Yönetim Kurulu Başkanı Özgür Burak Akkol ve İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran’ın katılımıyla MEXT Teknoloji Merkezi’nde düzenlenen lansmanla tanıtıldı. </span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">MESS Yönetim Kurulu Başkanı Akkol,</span><span style="font-size: medium;"> bu projeyi üretim yapan Türk KOBİ’lerin ve sanayimizin geleceği için atılmış stratejik bir adım olarak gördüklerini ve yeni düzenlemelere hazır olmaları gerektiğinin altını çizerek “KOBİ&#8217;ler tarafından 2022 yılında yapılan toplam ihracatın yarısı Avrupa ülkelerine gerçekleşti. Bu sebeple Avrupa Birliği&#8217;nin sınırda karbon vergisi uygulaması gibi küresel gelişmeler, artık yeşil dönüşümün bir seçenek değil, zorunluluk olduğunu gösteriyor” değerlendirmesini yaptı. </span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;"><b>3 yılda milli gelire 269 milyar dolar katkı potansiyeli</b></span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran da, </span><span style="font-size: medium;">projeye dahil edilecek KOBİ’lerin seçiminde KOSGEB tarafından belirlenen stratejik sektörler arasında yer alması, üretim yapması ve doğrudan ya da dolaylı ihracat yapması kriterlerinin belirleyici olduğunu belirterek, “KOBİ’lerin dijital ve yeşil dönüşümünü tamamlamış olarak ayağını yere sağlam bastığı, güçlenen finansallarla küresel rekabette fark yarattığı ve Türkiye’yi farklı konuma getirmeye katkı sağladığı bir hayal için bu projeyi oluşturduk. Seçtiğimiz KOBİ’ler üretim bantlarının yönetsel süreçlerinin dijitalleşmesi, enerji verimliliği yatırım ihtiyaçlarının belirlenmesi ve gereken noktalarda en uygun maliyetlerle finansman desteği sağlanması konusunda bizi yanlarında bulacaklar” dedi. </span></p>
<p align="JUSTIFY"><span style="font-size: medium;">Aran, “Bu projeden ilham alarak diğer KOBİ’lerin de 3 yıl içinde ikiz dönüşümlerini tamamlayacaklarını varsayarsak, bunun ülke ekonomisine 269 milyar dolara varan katkı potansiyeli var. Verimliliğimizi artırmadığımız, bu tarz dönüşümler yapmadığımız sürece gözümüz hep kurlarda olur. Bu kısır döngüyü kırmamız gerekiyor” diye konuştu.</span></p>
<p align="JUSTIFY"><b>Özlem Yüzak</b></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/is-bankasinin-100-yilinda-mext-isbirligi-ile-onemli-bir-proje-yasama-geciriliyor">İş Bankası’nın 100. yılında MEXT işbirliği ile önemli bir proje yaşama geçiriliyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">31272</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Nobel&#8217;e götüren yolda iki kadının sıradışı öyküsü</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ozlem-yuzak/nobele-goturen-yolda-iki-kadinin-siradisi-oykusu</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özlem Yüzak]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 13 Mar 2024 08:32:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Özlem Yüzak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=31040</guid>

					<description><![CDATA[<p>İki farklı kıtadan, iki bilim kadını Fransız Emmanuel Charpentier ve Amerikalı Jennifer Doudna uzun yıllarını verdikleri bir araştırma alanında güçlerini birleştirdiler ve gen düzenleme tekniğinde devrim niteliğinde bir buluş yaptılar. Buluşları onlara 2020 Nobel Kimya Ödülü&#8216;nü kazandırdı. İlk kez bir ödülün iki kadın arasında paylaşılması, erkek egemen bilim dünyasında önemli bir eşik. Dolayısı ile bu iki kadının yaşamlarına bilimin nasıl girdiği, nasıl yol aldıkları, karşılaştıkları zorluklar ve nasıl aştıkları ayrı öneme sahip. Öğrenecek çok şey, çıkarılacak çok ders var. Ayrıca bir diğer önemli nokta da şu: buluşları iki ucu keskin bıçak gibi&#8230; 21. yüzyılın en önemli keşiflerinden biri ilan edilen CRISPR, önceki gen düzenleme sistemlerinden daha hızlı, daha ucuz ve daha doğru. Bilim insanları onu ciddi genetik hastalıkları tedavi etmek, bir tür kalıtsal körlüğü olan kişilerde görme yeteneğini geri kazanmak, hastalıklara ve iklim değişikliğine karşı daha dirençli mahsuller tasarlamak ve sivrisinek ve fare gibi hastalık taşıyan zararlıları ortadan kaldırmak için kullanıyor. Ancak öte yandan, kimin elinde nasıl kullanılacağı gibi önemli etik tartışmaları da beraberinde getiriyor. Genleri düzenleme gücü, CRISPR&#8217;nin kötüye kullanılmasına yol açabiliyor. 2018&#8217;de Çinli bilim insanı He Jiankui, dünyanın bilinen ilk gen düzenlenmiş bebeklerini yapmak için CRISPR kullandığını açıkladıktan sonra geniş çapta kınanmıştı. Halen hapis cezasını çekiyor, ancak bu durum CRISPR&#8217;nin genetik olarak geliştirilmiş tasarım bebeklere yol açabileceğine dair korkuları artırmıyor değil. 2 kadının gen düzenlemesini bu denli kolaylaştıran keşfi, gün gelip insanlığın seyrini tamamen de değiştirebilir? Kaderin garip cilvesi diye düşünmeden yapamıyor insan. Jennifer Doudna: Genlere ilgisi çocuk yaşta başlamış Jennifer Doudna’nın genlere olan ilgisi daha çocuk yaşlarda başlamış. “Babam Hawaii&#8217;de Amerikan edebiyatı profesörüydü ve kitapları severdi. Bir gün okuldan eve geldim ve yatağın üzerinde Jim Watson&#8217;ın yazdığı İkili Sarmal kitabını buldum. Yağmurlu bir öğleden sonra onu okudum ve şaşkına döndüm. Genlerle ilgili deneyler yapabilineceğine şaşırmıştım. Muhtemelen 12 veya 13 yaşındaydım. Sanırım bu, &#8220;Vay canına, üzerinde çalışmak için harika bir şey olabilir&#8221; diye düşünmeye başlamanın başlangıcıydı” diye anlatıyor 2016 yılında Nature dergisine verdiği röportajda. Pomona Koleji&#8217;nde biyokimya okudu. Ardından Harvard Tıp Fakültesi&#8217;ne başvurdu. Yaşamın kökeni araştırmalarında önemli bir isim olan Jack Szostak&#8216;ın laboratuvarına girdi ve doktora yaptı. Yolu onu Berkeley&#8217;deki California Üniversitesi&#8217;ndeki kendi laboratuvarına götürdü. Ve sonra CRISPR ortaya çıktı. UC Berkeley&#8217;de araştırmalarına devam eden Doudna aynı zamanda Caribou Biosciences, Intellia Therapeutics ve Editas Medicine adlı üç şirketin kurucu ortağı. Evli ve bir çocuk annesi. Tarihi kahramanı kim? Washington Post’ta bir söyleşide “Kendinizi en çok hangi tarihsel figürle özleştiriyorsunuz?” sorusuna “Muhtemelen Dorothy Hodgkin (Penisilin ve diğer önemli biyokimyasalların yapısını belirlemek üzere röntgen kullandığı için 1964 Nobel Kimya Ödülü&#8217;nü kazanan İngiliz kimyager). Mesleğinde bir kadın olarak her türlü zorlukla nasıl karşı karşıya kaldığı beni gerçekten etkiledi. Bir ailesi vardı, ancak işini yapabilmek için çocuklarından ayrı uzun süre yaşamak zorunda kaldı. Bunun ne kadar zor olacağını, ancak ne kadar azimli olduğunu bir düşünün &#8211; en iyi olmak ve işini gerçekten üst düzeyde yapmak, aynı zamanda sorumlu bir anne ve eş olmak. Beni gerçekten etkiledi” yanıtını vermişti. En güçlü yönünün inatçılığı olduğunu söylüyor. “Aklımda bir fikir var ve bundan vazgeçmek istemiyorum. Ancak inatçılığın bilimde yaptığım birçok şeyi yapmama izin veren bir nitelik olduğunu düşünüyorum.” Nobelli Szostak, kendisine soru sorunca&#8230; Nature söyleşisinden 2 soru daha: “Gençliğinizde, bilimi kariyer olarak ilk seçtiğinizde sizde kişisel olarak sıçrama yaptıran bir olay oldu mu? “Harvard&#8217;da yüksek lisans okuluna başladığım dönem çok önemli benim için. Hawaii&#8217;nin küçük bir kasabasındaydım ve kendimi Harvard Tıp Fakültesi&#8217;ndeki bu yüksek lisans programında bulduğum için şaşırmıştım. Bir gün harika bir öğleden sonrası danışmanım Nobel Ödüllü Jack Szostak yanıma gelip bir konu hakkında fikrimi almak istedi. Etrafımda pek çok zeki insanla bu ortamda yeteneklerim konusunda kendime pek güvenmediğimi hissediyordum. Ama Szostak’ın yanıma gelip soru sorması fikirlerime değer verildiğini anlamamı sağladı. Bu benim için önemli bir dönüm noktası oldu.” Bugün genç kadınlara ne tavsiye edersiniz? İlk olarak: Bir mekana adım attığınızda sanki orası size aitmiş gibi yürüyün. Bir erkek bunu pişmanlık duymadan yapardı. İkinci olarak: Hayat arkadaşınızı akıllıca seçmeniz. Hayatta sizi destekleyen bir partnere sahip olmak &#8211; çocuklarla ilgili kararlarda, kariyerlerle, yaşam tarzıyla ilgili &#8211; kadınların potansiyellerine tam olarak ulaşmalarını sağlamada uzun bir yol kat eder. Domuz maskeli Hitler kabusu Doudna gen düzenlemesinin etik yönü ile de yakından ilgilenen bir bilim kadını. 2014&#8217;ün başlarında Doudna, araştırmacıların ilk kez maymun embriyolarındaki genomları nasıl manipüle ettiklerini ayrıntılarıyla anlatan bir makale okudu. Berkeley&#8217;de biyokimya profesörü olan kocasına döndü ve &#8220;Birisinin bunu bir insan embriyosunda denemesi ne kadar sürer?&#8221; diye sordu. Bu konu onu tedirgin etmişti. Hatta 2015 yılında, gen düzenlemenin klinik kullanımına ilişkin bir moratoryum çağrısında bulundu. Yazdığı kitapta gen makası hakkında hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyen Hitler&#8217;i domuz maskesi ile gördüğü bir kabusu anlatıyor. Time dergisi tarafından dünyanın en etkili 100 insanı arasında gösterilen Doudna halen çalışmalarını Berkeley’de sürdürüyor. Yazarın notu: 2018 yılında, Yüzyılın Nobellik Keşfi başlığıyla, Jennifer Doudna ile Emmanuel Charpentier’nin keşiflerini kapağa taşımıştık. “CRISPR, tıpta, özellikle biyolojide ve tarımda devrim yaratacak yeniliklere yol açacak. Ancak 2012 yılına gelinceye kadar sistemin nasıl çalıştığı konusunda bir belirsizlik hâkimdi. Ta ki Berkeley’deki Kaliforniya Üniversitesi’nden moleküler ve hücre biyoloğu Jennifer Doudna, bugün Berlin’deki Max Planck Enstitüsü’nde çalışan Emmanuel Charpentier ile birlikte bu sistemin bakteriden çıkartılıp ökaryotik hücrelere yerleştirildiğinde sistemde neler olup bittiğini ortaya çıkartıncaya kadar. Bu ikili, kadınların bilim dünyasında en az erkekler kadar başarılı olabileceğinin kesin kanıtı” diye yazmıştık. Bir hafta sonraki sayıda ise Bilim ve Nobel’de kadınların dönemi yeni başlıyor başlığını atarak bilim kadınlarının başarılarını örneklendirmiştik. Özlem Yüzak *Bu yazı HBT Dergi 239. sayıda yayınlanmıştır. Kaynak: https://www.nature.com/news/genome-editing-revolution-my-whirlwind-year-with-crispr-1.19063 https://www.sciencemag.org/news/2017/02/how-battle-lines-over-crispr-were-drawn https://futurehuman.medium.com/fresh-off-her-nobel-prize-win-jennifer-doudna-predicts-whats-next-for-crispr-1fea0225c41d https://www.nature.com/news/the-quiet-revolutionary-how-the-co-discovery-of-crispr-explosively-changed-emmanuelle-charpentier-s-life-1.19814</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ozlem-yuzak/nobele-goturen-yolda-iki-kadinin-siradisi-oykusu">Nobel&#8217;e götüren yolda iki kadının sıradışı öyküsü</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İki farklı kıtadan, iki bilim kadını Fransız <strong>Emmanuel Charpentier</strong> ve Amerikalı <strong>Jennifer Doudna</strong> uzun yıllarını verdikleri bir araştırma alanında güçlerini birleştirdiler ve gen düzenleme tekniğinde devrim niteliğinde bir buluş yaptılar.</p>
<p>Buluşları onlara <strong>2020 Nobel Kimya Ödülü</strong>&#8216;nü kazandırdı. İlk kez bir ödülün iki kadın arasında paylaşılması, erkek egemen bilim dünyasında önemli bir eşik. Dolayısı ile bu iki kadının yaşamlarına bilimin nasıl girdiği, nasıl yol aldıkları, karşılaştıkları zorluklar ve nasıl aştıkları ayrı öneme sahip. Öğrenecek çok şey, çıkarılacak çok ders var. Ayrıca bir diğer önemli nokta da şu: <strong>buluşları iki ucu keskin bıçak gibi&#8230;</strong></p>
<div id="attachment_31046" style="width: 510px" class="wp-caption aligncenter"><img fetchpriority="high" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-31046" class="wp-image-31046" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2024/03/nobelkadin.jpeg" alt="" width="500" height="271" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2024/03/nobelkadin.jpeg 702w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2024/03/nobelkadin-300x162.jpeg 300w" sizes="(max-width: 500px) 100vw, 500px" /><p id="caption-attachment-31046" class="wp-caption-text">Emmanuel Charpentier ve Jennifer Doudna</p></div>
<p>21. yüzyılın en önemli keşiflerinden biri ilan edilen <strong>CRISPR</strong>, önceki gen düzenleme sistemlerinden daha hızlı, daha ucuz ve daha doğru. Bilim insanları onu ciddi genetik hastalıkları tedavi etmek, bir tür kalıtsal körlüğü olan kişilerde görme yeteneğini geri kazanmak, hastalıklara ve iklim değişikliğine karşı daha dirençli mahsuller tasarlamak ve sivrisinek ve fare gibi hastalık taşıyan zararlıları ortadan kaldırmak için kullanıyor.</p>
<p>Ancak öte yandan, kimin elinde nasıl kullanılacağı gibi önemli etik tartışmaları da beraberinde getiriyor. Genleri düzenleme gücü, CRISPR&#8217;nin kötüye kullanılmasına yol açabiliyor. 2018&#8217;de Çinli bilim insanı <strong>He Jiankui</strong>, dünyanın bilinen <strong>ilk gen düzenlenmiş bebeklerini</strong> yapmak için CRISPR kullandığını açıkladıktan sonra geniş çapta kınanmıştı. Halen hapis cezasını çekiyor, ancak bu durum CRISPR&#8217;nin genetik olarak geliştirilmiş <strong>tasarım bebekler</strong>e yol açabileceğine dair korkuları artırmıyor değil.</p>
<p>2 kadının gen düzenlemesini bu denli kolaylaştıran keşfi, gün gelip insanlığın seyrini tamamen de değiştirebilir? Kaderin garip cilvesi diye düşünmeden yapamıyor insan.</p>
<p><strong>Jennifer Doudna: Genlere ilgisi çocuk yaşta başlamış</strong></p>
<p>Jennifer Doudna’nın genlere olan ilgisi daha çocuk yaşlarda başlamış. “Babam Hawaii&#8217;de Amerikan edebiyatı profesörüydü ve kitapları severdi. Bir gün okuldan eve geldim ve yatağın üzerinde Jim Watson&#8217;ın yazdığı <em>İkili Sarmal</em> kitabını buldum. Yağmurlu bir öğleden sonra onu okudum ve şaşkına döndüm. Genlerle ilgili deneyler yapabilineceğine şaşırmıştım. Muhtemelen 12 veya 13 yaşındaydım. Sanırım bu, &#8220;Vay canına, üzerinde çalışmak için harika bir şey olabilir&#8221; diye düşünmeye başlamanın başlangıcıydı” diye anlatıyor 2016 yılında<em> Nature</em> dergisine verdiği röportajda.</p>
<p>Pomona Koleji&#8217;nde biyokimya okudu. Ardından Harvard Tıp Fakültesi&#8217;ne başvurdu. Yaşamın kökeni araştırmalarında önemli bir isim olan <strong>Jack Szostak</strong>&#8216;ın laboratuvarına girdi ve doktora yaptı. Yolu onu Berkeley&#8217;deki California Üniversitesi&#8217;ndeki kendi laboratuvarına götürdü. Ve sonra CRISPR ortaya çıktı.</p>
<p>UC Berkeley&#8217;de araştırmalarına devam eden Doudna aynı zamanda Caribou Biosciences, Intellia Therapeutics ve Editas Medicine adlı üç şirketin kurucu ortağı. Evli ve bir çocuk annesi.</p>
<p><strong>Tarihi kahramanı kim?</strong></p>
<p>Washington Post’ta bir söyleşide “Kendinizi en çok hangi tarihsel figürle özleştiriyorsunuz?” sorusuna “Muhtemelen <strong>Dorothy Hodgkin</strong> (Penisilin ve diğer önemli biyokimyasalların yapısını belirlemek üzere röntgen kullandığı için 1964 Nobel Kimya Ödülü&#8217;nü kazanan İngiliz kimyager). Mesleğinde bir kadın olarak her türlü zorlukla nasıl karşı karşıya kaldığı beni gerçekten etkiledi. Bir ailesi vardı, ancak işini yapabilmek için çocuklarından ayrı uzun süre yaşamak zorunda kaldı. Bunun ne kadar zor olacağını, ancak ne kadar azimli olduğunu bir düşünün &#8211; en iyi olmak ve işini gerçekten üst düzeyde yapmak, aynı zamanda sorumlu bir anne ve eş olmak. Beni gerçekten etkiledi” yanıtını vermişti.</p>
<p>En güçlü yönünün inatçılığı olduğunu söylüyor. “Aklımda bir fikir var ve bundan vazgeçmek istemiyorum. Ancak inatçılığın bilimde yaptığım birçok şeyi yapmama izin veren bir nitelik olduğunu düşünüyorum.”</p>
<p><strong>Nobelli Szostak, kendisine soru sorunca&#8230;</strong></p>
<p><em>Nature</em> söyleşisinden 2 soru daha:</p>
<ul>
<li>“Gençliğinizde, bilimi kariyer olarak ilk seçtiğinizde sizde kişisel olarak sıçrama yaptıran bir olay oldu mu?</li>
</ul>
<p>“Harvard&#8217;da yüksek lisans okuluna başladığım dönem çok önemli benim için. Hawaii&#8217;nin küçük bir kasabasındaydım ve kendimi Harvard Tıp Fakültesi&#8217;ndeki bu yüksek lisans programında bulduğum için şaşırmıştım. Bir gün harika bir öğleden sonrası danışmanım Nobel Ödüllü Jack Szostak yanıma gelip bir konu hakkında fikrimi almak istedi. Etrafımda pek çok zeki insanla bu ortamda yeteneklerim konusunda kendime pek güvenmediğimi hissediyordum. Ama Szostak’ın yanıma gelip soru sorması fikirlerime değer verildiğini anlamamı sağladı. Bu benim için önemli bir dönüm noktası oldu.”</p>
<ul>
<li>Bugün genç kadınlara ne tavsiye edersiniz?</li>
</ul>
<p>İlk olarak: Bir mekana adım attığınızda sanki orası size aitmiş gibi yürüyün. Bir erkek bunu pişmanlık duymadan yapardı. İkinci olarak: Hayat arkadaşınızı akıllıca seçmeniz. Hayatta sizi destekleyen bir partnere sahip olmak &#8211; çocuklarla ilgili kararlarda, kariyerlerle, yaşam tarzıyla ilgili &#8211; kadınların potansiyellerine tam olarak ulaşmalarını sağlamada uzun bir yol kat eder.</p>
<p><strong>Domuz maskeli Hitler kabusu</strong></p>
<p>Doudna gen düzenlemesinin etik yönü ile de yakından ilgilenen bir bilim kadını. 2014&#8217;ün başlarında Doudna, araştırmacıların ilk kez maymun embriyolarındaki genomları nasıl manipüle ettiklerini ayrıntılarıyla anlatan bir makale okudu.</p>
<p>Berkeley&#8217;de biyokimya profesörü olan kocasına döndü ve &#8220;Birisinin bunu bir insan embriyosunda denemesi ne kadar sürer?&#8221; diye sordu.</p>
<p>Bu konu onu tedirgin etmişti. Hatta 2015 yılında, gen düzenlemenin klinik kullanımına ilişkin bir moratoryum çağrısında bulundu. Yazdığı kitapta gen makası hakkında hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyen Hitler&#8217;i domuz maskesi ile gördüğü bir kabusu anlatıyor.</p>
<p><em>Time</em> dergisi tarafından dünyanın en etkili 100 insanı arasında gösterilen Doudna halen çalışmalarını Berkeley’de sürdürüyor.</p>
<p><strong><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/k/yazarlar/ozlem-yuzak">Yazarın</a> notu:</strong></p>
<p><a href="https://abonelik.herkesebilimteknoloji.com/urun/sayi-132-5-ekim-2018-dijital-pdf/">2018 yılında</a>, Yüzyılın Nobellik Keşfi başlığıyla, Jennifer Doudna ile Emmanuel Charpentier’nin keşiflerini kapağa taşımıştık.</p>
<p>“CRISPR, tıpta, özellikle biyolojide ve tarımda devrim yaratacak yeniliklere yol açacak. Ancak 2012 yılına gelinceye kadar sistemin nasıl çalıştığı konusunda bir belirsizlik hâkimdi. Ta ki Berkeley’deki Kaliforniya Üniversitesi’nden moleküler ve hücre biyoloğu Jennifer Doudna, bugün Berlin’deki Max Planck Enstitüsü’nde çalışan Emmanuel Charpentier ile birlikte bu sistemin bakteriden çıkartılıp ökaryotik hücrelere yerleştirildiğinde sistemde neler olup bittiğini ortaya çıkartıncaya kadar. <strong>Bu ikili, kadınların bilim dünyasında en az erkekler kadar başarılı olabileceğinin kesin kanıtı</strong>” diye yazmıştık.</p>
<p>Bir hafta <a href="https://abonelik.herkesebilimteknoloji.com/urun/sayi-133-12-ekim-2018-dijital-pdf/">sonraki sayıda</a> ise Bilim ve Nobel’de kadınların dönemi yeni başlıyor başlığını atarak bilim kadınlarının başarılarını örneklendirmiştik.</p>
<p><strong>Özlem Yüzak</strong></p>
<p><em><strong>*Bu yazı HBT Dergi <a href="https://abonelik.herkesebilimteknoloji.com/urun/sayi-239-23-ekim-2020-dijital-pdf/">239. sayıda</a> yayınlanmıştır.</strong></em></p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p><a href="https://www.nature.com/news/genome-editing-revolution-my-whirlwind-year-with-crispr-1.19063"><strong>https://www.nature.com/news/genome-editing-revolution-my-whirlwind-year-with-crispr-1.19063</strong></a></p>
<p><a href="https://www.sciencemag.org/news/2017/02/how-battle-lines-over-crispr-were-drawn"><strong>https://www.sciencemag.org/news/2017/02/how-battle-lines-over-crispr-were-drawn</strong></a></p>
<p><a href="https://futurehuman.medium.com/fresh-off-her-nobel-prize-win-jennifer-doudna-predicts-whats-next-for-crispr-1fea0225c41d"><strong>https://futurehuman.medium.com/fresh-off-her-nobel-prize-win-jennifer-doudna-predicts-whats-next-for-crispr-1fea0225c41d</strong></a></p>
<p><a href="https://www.nature.com/news/the-quiet-revolutionary-how-the-co-discovery-of-crispr-explosively-changed-emmanuelle-charpentier-s-life-1.19814"><strong>https://www.nature.com/news/the-quiet-revolutionary-how-the-co-discovery-of-crispr-explosively-changed-emmanuelle-charpentier-s-life-1.19814</strong></a></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ozlem-yuzak/nobele-goturen-yolda-iki-kadinin-siradisi-oykusu">Nobel&#8217;e götüren yolda iki kadının sıradışı öyküsü</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">31040</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Cumhuriyet’in bilim ve teknolojide 100 yılı</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ozlem-yuzak/cumhuriyetin-bilim-ve-teknolojide-100-yili</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özlem Yüzak]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Nov 2023 11:22:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Özlem Yüzak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=30420</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kilit nokta, bilimin bizzat ülkeyi yönetenler tarafından sahiplenilmesi, iktidarların üzerinde bir devlet politikası olması. Cumhuriyet’in ilk yıllarında olağanüstü kalkınma hamlesi işte tam da temelini bundan alıyordu. Bugün gelişmiş ülkelere baktığımızda istisnasız hepsinin ekonomik, sosyal ve toplumsal hedeflerine ulaşmak için doğru işleyen bir bilim ve teknoloji altyapısı ve sistemi kurduklarını görüyoruz. Türkiye ise 1980 sonrası bu hamlelerini tam sürdüremedi. Peki ya bugünün Türkiye’si? Sıçrayamıyor, yavaş ilerliyoruz &#8220;Ben manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır. Zaman süratle ilerliyor, milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve bilimin gelişimini inkar etmek olur. Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra, beni benimsemek isteyenler, bu temel mihver üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar. Bilim ve fen nerede ise oradan alacağız ve her ulus kişisinin kafasına koyacağız. Bilim ve fen için kayıt ve şart yoktur.&#8221; &#8211; Mustafa Kemal Atatürk Yakından bildiğimiz bir söz ile girelim konuya: “Sizleri birer kıvılcım olarak gönderiyoruz, gür alevler halinde geri dönmelisiniz&#8221;. Cumhuriyet ilan edilir edilmez ilk ele alınan işlerden biri de eğitim olur. O dönem okuryazarlık oranı %5 bile değildir; bu nedenle bilim, sanat, eğitim bilimleri gibi pek çok alanda yetiştirilmek üzere yurt dışına öğrenci gönderilmesi kararlaştırılır. Liseden mezun olmuş başarılı gençler arasında yapılan sınavlar sonucunda seçilen öğrenciler, Almanya ve Fransa öncelikli olmak üzere çeşitli ülkelere gönderilir. Atatürk’ün ilk kafilede giden öğrencilere yazdığı mektupta işte bu çok yakından bildiğimiz cümle geçer. Atatürk’ün “kıvılcım” olarak nitelediği bu gençlerin küllerinden yeniden doğan bir ulusun kalkınma hamlesindeki izleri önemlidir. Bilim yapabilmek için önce eğitim şarttır. Ama nasıl yapılacaktır? Belki önce Türk devrimini oluşturan koşulların anatomisine bir bakış atmalı&#8230; Evet, Osmanlı çok uzun yıllar Avrupalı rakiplerinin bilim devrimini yapmalarını hiçbir şey yapmadan izlemişti. Bilimsel ve teknik açıdan fark ancak 18. yüzyıldan itibaren devlet tarafından kabul edilmiş ve yenilik hareketlerine başlanmıştı. Matbaanın kuruluşu, askeri alanda bilim ve teknolojiden yararlanma eğilimi, mühendis okulu kurma çalışmaları hep bu atılımın parçalarıydı. Ancak bilimsel ve teknolojik atılım çabaları, tabandan gelen bir talep olmadığından ve halk tarafından da bilinip destek görmediğinden çoğu kez başarısız olmuştu. 20. yüzyıla gelindiğinde ise başta toprak kayıpları ve isyanlar nedeniyle birçok alanda ortaya çıkan sorunlara çözüm bulunamamış, bilim ve teknoloji zorunlu olarak ikinci plana atılmıştı. Çok yakında kaybettiğimiz bilim tarihçimiz Osman Bahadır aslında önemli bir konuya dikkat çeker: “1923 Türk devrimi, benzersiz ve anakronik bir devrimdir. Geri kalmış bir köylü ülkesinde gerçekleştirilmiş bir aydınlanma ve cumhuriyet devrimidir. Türk devrimini yöneten, yürüten ve destekleyenler de nitekim, olmayan Osmanlı sanayicileri ve sermayedarları değil, genç subaylar, doktorlar, hukukçular, gazeteciler, öğretmenler vb. den oluşan entelektüel bir tabakaydı. Bu kadro, köylülerin ve bir kısım toprak sahiplerinin de desteğini arkasına alarak kurtuluşu gerçekleştirdi&#8230;” der ve sözlerini şöyle sürdürür: Atatürk’ün ve İsmet İnönü’nün bilime ve aydınlanmaya verdikleri büyük önem, Cumhuriyet aydınlanmasının Osmanlı aydınlanmasından farklı olarak devlet iktidarı aracılığıyla yönetilen ve bu nedenle de sürekliliğini ve yoğunluğunu daha kolay sağlayan sistematik bir aydınlanma olmasının temel nedenidir. Burada kilit nokta bilimin bizzat ülkeyi yönetenler tarafından sahiplenilmesi, iktidarların üzerinde bir devlet politikası olması. Cumhuriyet’in ilk yıllarında olağanüstü kalkınma hamlesi işte tam da temelini bundan alıyordu. Bugün gelişmiş ülkelere baktığımızda istisnasız hepsinin ekonomik, sosyal ve toplumsal hedeflerine ulaşmak için doğru işleyen bir bilim ve teknoloji altyapısı ve sistemi kurduklarını görüyoruz. Sanayi devrimine çok önce başlayan İngiltere, Avrupa ve ABD’yi bırakın bir kenara kalkınma hamlesine geç başlayan Japonya, Güney Kore ve Çin önce taklit ürünlere yönelerek teknolojinin nasıl ortaya çıkarıldığı kavranmaya çalışıldı, bunun ekonomik büyümedeki etkileri ortaya çıktıkça arge ve inovasyonun desteklenmesine geçildi. Hepsinde eğitim ve üniversite reformları yapıldı. Cumhuriyet&#8217;in ilk kuruluş yıllarında, ekonomik ve kültürel altyapının yetersiz olmasından kaynaklanan sorunlar nedeniyle pek çok alanda olduğu gibi bilim ve teknoloji alanında da gelişme ve ilerleme oldukça yavaş olmuştur. Bunu bildikleri için Atatürk ve arkadaşları önceliği eğitim, dil devrimine ve sanayi kalkınmaya verirler. Kurtuluş Savaşı sürerken 15 Temmuz 1921’de Ankara’da Türkiye Muallime ve Muallimler Kongresi (1. Maarif Kongresi) toplanır. Orada Mustafa Kemal Atatürk’ün yaptığı açılış konuşmasının bir bölümü şöyledir: “Silahıyla olduğu gibi dimağıyla da (aklıyla da) mücadele mecburiyetinde olan milletimizin birincisinde gösterdiği kudreti ikincisinde de göstereceğine asla şüphem yoktur.” Atatürk’ün bilime ya da daha genel anlamda akla verdiği önemin izlerini takip edecek olursak karşımıza devasa dil devrimi gelir. Bilim, teknoloji, matematik ve sanat terimlerinin Türkçeleştirilmesi için kollar sıvanır. Bizzat Ata’mızın 1936-1937 yıllarında yazdığı Geometri kitabı bunun en somut göstergesidir. Oxford Üniversitesi’nden Geoffrey Lewis’e göre yeni geometri terimleri Atatürk’ün halkına en büyük armağanları arasında sayılmalıdır. Türkiye’nin bilim ve teknoloji politikalarını tarihsel olarak incelersek: 1923-1960 dönemi 1923 yılında toplanan İzmir İktisat Kongresi ile çağdaş anlamda ileri üretim teknikleri ile çalışan sanayi kolları oluşturulmaya çalışılmış; özel sektör aracılığı ile sanayileşme ve kalkınmanın gerçekleştirilmesi hedeflenmişti. İkinci Dünya Savaşı ile birlikte, savaşın dışında kalınmasına rağmen, sanayiye yönelik yatırımlar büyük ölçüde azaltılmış ve bu kaynaklar savunma harcamalarına aktarılmıştı. Ancak savaşın başlamasından önce ve sonra pek çok bilim insanı ve üniversite profesörünün Türkiye’ye iltica etmesi ile birlikte hem yeni okullar kurulmuş hem de üniversite öğretimi açısından önemli reformlar yapılmıştı. Dönemin cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü önderliğinde Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç&#8217;un çabaları sayesinde köylerde yaşayan ve ilkokul mezunu vasfı taşıyan çocukların Köy Enstitüleri&#8217;nde eğitim görüp tekrar yaşadıkları köylere dönerek öğretmenlik yapması amaçlanmıştı. 1950 yılına Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi ile birlikte liberal bir ekonomik anlayış uygulanan politikalara da yansımıştı. Bir taraftan yeni üniversiteler kurulurken, bir yandan da tarım ve sanayide kitle üretimine ve teknoloji transferine geçilmişti. Bu dönemde diğer bir gelişme de yurt dışına gönderilen öğrenci ve mühendis sayısındaki artış. 1960-1980 dönemi 1960’ta planlı ekonomiye geçilmesine ve buna bağlı olarak 1963’te Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu’nun (TÜBİTAK) kurulmasına kadar geçen süre zarfında planlı bir bilim ve teknoloji politikası uygulanmamıştı. Devlet Planlama Teşkilatı’nın (DPT) 1961’de kurulmasından 2 yıl sonra, yani 1963’te, 1. Beş Yıllık Kalkınma Planı (BYKP) uygulamaya kondu. Bilim araştırma ve teknoloji konuları ¸üniversite ve sanayi sektörleri arasında plana alındı ve ayrı bir başlık olarak geliştirilmeye başlandı. TÜBİTAK bu dönemde iki temel görev yüklendi. İlki özellikle doğa bilimlerinde uygulamalı ve temel araştırmaları özendirmek; ikincisi ise bu alanda çalışmalar yapan genç araştırmacıları desteklemek. 1973 yılında ise TÜBİTAK’a bağlı olarak Marmara Bilimsel ve Endüstriyel Araştırma Merkezi’nin (MAM) kurulması önemli bir adım oldu. Tüm bunlara karşın ancak 4. Beş yıllık Kalkınma Planı’nda 1979-1983) ilk defa teknoloji politikalarından söz edildi. Bilim ve teknoloji konusu bu planda özel bir başlık olarak ele alındı ve bilim ve teknoloji politikasında mevcut sorunlar aşağıdaki şekilde sıralandı: Ar-Ge faaliyetlerine ayrılan kaynakların yetersizliği Ulusal bilim-teknoloji politikasının belirsizliği Kalkınma planları ile bütünleşmiş bilim-teknoloji sisteminin oturtulamamış olması Ar-Ge kuruluşları ile sanayi arasında karşılıklı ilişki kurulamaması Özetle şunu söyleyebiliriz: Türkiye’de 1960’lı yıllarla birlikte bilim ve teknolojinin önemi anlaşılmış olsa da, çeşitli nedenlerden dolayı somut politikalar geliştirilemedi. Oysa başta ABD, Japonya, Avrupa ülkeleri ve Güney Kore olmak üzere pek çok ülke bilim ve teknoloji alanında gelişmelerini sağlayan birçok kurumun ve mevcut bilimsel alt yapılarının temellerini bu yıllarda atmışlardı. 1980 ve sonrası 1983 yılında 300 kadar bilim adamı ve uzmanın katılımıyla Türk Bilim Politikası hazırlandı. Amacı, Türkiye’deki bilimsel ve teknolojik araştırmaları sistematik bir biçimde, belirli bir hedefe yöneltmek ve bilimsel bulguların kısa sürede toplum refahını arttırıcı alanlarda kullanılmasını sağlamak olarak belirlenmişti. Yine aynı yıl, Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu BTYK kuruldu. Bu kurul günümüzde de de ulusal bilim ve teknoloji politikalarının belirlenmesinden sorumlu en üst düzey karar organı. Ancak genel olarak bakacak olursak Türkiye ortaya konulan politikaları uygulamakta başarılı olamadı. Uygulanmaya çalışılan tüm politikalar ya hükümetlerin tam anlamıyla konuyu sahiplenmemesinden ya da ülke şartları ve farklı önceliklerin gündeme gelmesi nedeniyle rafa kaldırıldı. 1923-1980 yılları arasında bilim ve teknoloji alt yapısının oluşturulmasında ve sanayide önemli yapısal dönüşümlerin sağlandığını söyleyebiliriz. Ancak 1980’lerde yeniden yapılanma politikaları ile sanayi ve sanayileşme de bilimsel kalkınma da toplumsal bir hedef olmaktan uzaklaştı. Ve bugün Büyük dönüşümlerin yaşandığı dijital çağın tam ortasındayız. Yapay zeka, robotik, büyük veri&#8230; Tüm bunlar bilim ve teknolojideki atılımları hızlandırıyor. Bilim ve teknoloji alt yapısı sağlam olan ve bilgiyi üreten ülkeler bunu ekonomik ve toplumsal refah olarak kendi vatandaşlarına sunarken bilgi, bilim ve teknolojiyi satın alanlar yani tüketenler yerinde sayıyor. Oysa teknolojik bilgi sınırını yakalamak isteyen bir ülke diğerlerine kıyasla daha hızlı koşmalı. Bir ülkenin bilgi toplumu gücü şu kriterlerle ölçülür: Araştırmacı sayısı Patent sayısı Arge’ye ayrılan pay Bilimsel yayınların sayısı Ulusal inovasyon sistemini alt yapısı Beşeri sermayenin niteliği Girişimcilik kültürü Ekonominin genel dengesi Sanayinin genel yapısı Evet, teknoloji geliştirme ve yenilik konusunda bazı alanlarda yakalanan ivme var inkar etmeyelim. Özellikle savunma sanayi ve oyun sektörü gibi alanlar. Ama tüm bunlar genele ve ortalamaya pek yansıyamıyor. Sıçrayamıyoruz; yavaş yavaş ilerliyoruz. Aşağıdaki grafikerde bu alanlarda Türkiye’nin dünyadaki yerini göreceksiniz. Yüksek teknoloji ihracatında neredeyiz? Türkiye yüksek teknoloji ihracatının imalat sanayi ihracatı içindeki payına göre 156 “gelişen ve yükselmekte olan” ülke arasında 84. sırada… Buna göre, Türkiye “yüksek teknoloji yoğunluklu ürün ihracatının toplam imalat sanayii ihracatı içindeki payı” göstergesine göre, 2010-2021 yılları arasında yıllık ortalama ihracat payı %2,9. Şekil 1: “Yükselmekte olan ve gelişen” 156 ülke arasında ilk 30 ülkenin yüksek teknoloji yoğunluklu ürün ihracatının imalat sanayii ihracatı içindeki payı, (%), 2010-2021 yıllık ortalama değerlere göre sıralı. Kaynak: World Bank, WDI veri tabanından hareketle hesaplamamız. Bayram Ali Eşiyok (Herkese Bilim Teknoloji) Patent ve AR-GE’de neredeyiz? Kaynak: OECD Main Science and Technology Indicators, 2022, Issue 1. *Yakın zamanda Ar-Ge harcamaları istatistikleri revizyon geçirdi. TUİK 2015 yılına kadar Ar-Ge harcama / GSYİH oranını güncelledi ancak bu güncelleme henüz burada kullandığımız kaynağa yansımamış. Güncellenen rakamlar 2015 yılı için %0,97 ve 2020 için %1,37’dir. **Aynı patentin Avrupa, Amerika ve Japonya Patent Ofislerinde tescil edilmesi. Yenilikçilik, inovasyonda neredeyiz? Yenilik ile ilgili endekslerde Türkiye’nin konumu Ve gençler Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına giriyoruz. Atatürk bu ülkeyi gençlere emanet etti. Yaklaşık 13 milyonluk (TÜİK 2021) 15-24 yaş grubunda “Ne Eğitimde Ne İstihdamda Gençler”in (NENİG, M.A) oranı %24,7. Yaklaşık 3,2 milyon NENİG “kendilerini çoğunlukla yaşadıkları maddi zorluklar karşısında hayal kırıklığına uğramış, çaresiz kalmış, yalnızlaştırılmış, kaygılı ve mutsuz, güçsüz hissediyor. Üniversiteler “partili rektörlere” emanet edilerek, gençlerimizin nitelikli eğitim almaları engelleniyor. Bağımsız bir birey olarak gelişmesi için olanaklar sunulması gereken gençlik, gelecek vadeden tüketici bir kitle ve emek gücü ya da son yılların hakim siyasal bakışına göre “dindar ve kindar” olarak biçimlendirilmesi gereken bir kaynak olarak görülüyor. Son 20 yılda yurt dışına çok ciddi bir beyin göçü verdik ve vermeye de devam ediyoruz. Bilim ve teknoloji bu gidişatı durdurmak tersine çevirmek için hala elinizde en önemli araç. Bilimin halka inmesi, popülerleşmesi bu yüzden de önemli. Bunu unutmayalım, unutturmayalım&#8230; Özlem Yüzak *Bu yazı, 29 Ekim 2023 tarihli Cumhuriyet Gazetesi&#8216;nde yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ozlem-yuzak/cumhuriyetin-bilim-ve-teknolojide-100-yili">Cumhuriyet’in bilim ve teknolojide 100 yılı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kilit nokta, bilimin bizzat ülkeyi yönetenler tarafından sahiplenilmesi, iktidarların üzerinde bir devlet politikası olması. Cumhuriyet’in ilk yıllarında olağanüstü kalkınma hamlesi işte tam da temelini bundan alıyordu. Bugün gelişmiş ülkelere baktığımızda istisnasız hepsinin ekonomik, sosyal ve toplumsal hedeflerine ulaşmak için doğru işleyen bir bilim ve teknoloji altyapısı ve sistemi kurduklarını görüyoruz. Türkiye ise 1980 sonrası bu hamlelerini tam sürdüremedi. Peki ya bugünün Türkiye’si?</p>
<p><strong>Sıçrayamıyor, yavaş ilerliyoruz</strong></p>
<p><em>&#8220;Ben manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır. Zaman süratle ilerliyor, milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve bilimin gelişimini inkar etmek olur. Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra, beni benimsemek isteyenler, bu temel mihver üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar. Bilim ve fen nerede ise oradan alacağız ve her ulus kişisinin kafasına koyacağız. Bilim ve fen için kayıt ve şart yoktur.&#8221; &#8211; </em><strong><em>Mustafa Kemal Atatürk</em></strong></p>
<p>Yakından bildiğimiz bir söz ile girelim konuya: <em>“Sizleri birer kıvılcım olarak gönderiyoruz, gür alevler halinde geri dönmelisiniz&#8221;.</em></p>
<p>Cumhuriyet ilan edilir edilmez ilk ele alınan işlerden biri de eğitim olur. O dönem okuryazarlık oranı %5 bile değildir; bu nedenle bilim, sanat, eğitim bilimleri gibi pek çok alanda yetiştirilmek üzere yurt dışına öğrenci gönderilmesi kararlaştırılır. Liseden mezun olmuş başarılı gençler arasında yapılan sınavlar sonucunda seçilen öğrenciler, Almanya ve Fransa öncelikli olmak üzere çeşitli ülkelere gönderilir. Atatürk’ün ilk kafilede giden öğrencilere yazdığı mektupta işte bu çok yakından bildiğimiz cümle geçer. Atatürk’ün “kıvılcım” olarak nitelediği bu gençlerin küllerinden yeniden doğan bir ulusun kalkınma hamlesindeki izleri önemlidir. Bilim yapabilmek için önce eğitim şarttır. Ama nasıl yapılacaktır?</p>
<p><strong>Belki önce Türk devrimini oluşturan koşulların anatomisine bir bakış atmalı&#8230;</strong></p>
<p>Evet, Osmanlı çok uzun yıllar Avrupalı rakiplerinin bilim devrimini yapmalarını hiçbir şey yapmadan izlemişti. Bilimsel ve teknik açıdan fark ancak 18. yüzyıldan itibaren devlet tarafından kabul edilmiş ve yenilik hareketlerine başlanmıştı. Matbaanın kuruluşu, askeri alanda bilim ve teknolojiden yararlanma eğilimi, mühendis okulu kurma çalışmaları hep bu atılımın parçalarıydı. Ancak bilimsel ve teknolojik atılım çabaları, tabandan gelen bir talep olmadığından ve halk tarafından da bilinip destek görmediğinden çoğu kez başarısız olmuştu. 20. yüzyıla gelindiğinde ise başta toprak kayıpları ve isyanlar nedeniyle birçok alanda ortaya çıkan sorunlara çözüm bulunamamış, bilim ve teknoloji zorunlu olarak ikinci plana atılmıştı.</p>
<p>Çok yakında kaybettiğimiz bilim tarihçimiz <strong>Osman Bahadır</strong> aslında önemli bir konuya dikkat çeker: “1923 Türk devrimi, benzersiz ve anakronik bir devrimdir. Geri kalmış bir köylü ülkesinde gerçekleştirilmiş bir aydınlanma ve cumhuriyet devrimidir. Türk devrimini yöneten, yürüten ve destekleyenler de nitekim, olmayan Osmanlı sanayicileri ve sermayedarları değil, genç subaylar, doktorlar, hukukçular, gazeteciler, öğretmenler vb. den oluşan entelektüel bir tabakaydı. Bu kadro, köylülerin ve bir kısım toprak sahiplerinin de desteğini arkasına alarak kurtuluşu gerçekleştirdi&#8230;” der ve sözlerini şöyle sürdürür: Atatürk’ün ve İsmet İnönü’nün bilime ve aydınlanmaya verdikleri büyük önem, Cumhuriyet aydınlanmasının Osmanlı aydınlanmasından farklı olarak devlet iktidarı aracılığıyla yönetilen ve bu nedenle de sürekliliğini ve yoğunluğunu daha kolay sağlayan sistematik bir aydınlanma olmasının temel nedenidir.</p>
<p>Burada kilit nokta bilimin bizzat ülkeyi yönetenler tarafından sahiplenilmesi, iktidarların üzerinde bir devlet politikası olması. Cumhuriyet’in ilk yıllarında olağanüstü kalkınma hamlesi işte tam da temelini bundan alıyordu. Bugün gelişmiş ülkelere baktığımızda istisnasız hepsinin ekonomik, sosyal ve toplumsal hedeflerine ulaşmak için doğru işleyen bir bilim ve teknoloji altyapısı ve sistemi kurduklarını görüyoruz. Sanayi devrimine çok önce başlayan İngiltere, Avrupa ve ABD’yi bırakın bir kenara kalkınma hamlesine geç başlayan Japonya, Güney Kore ve Çin önce taklit ürünlere yönelerek teknolojinin nasıl ortaya çıkarıldığı kavranmaya çalışıldı, bunun ekonomik büyümedeki etkileri ortaya çıktıkça arge ve inovasyonun desteklenmesine geçildi. Hepsinde eğitim ve üniversite reformları yapıldı.</p>
<p>Cumhuriyet&#8217;in ilk kuruluş yıllarında, ekonomik ve kültürel altyapının yetersiz olmasından kaynaklanan sorunlar nedeniyle pek çok alanda olduğu gibi bilim ve teknoloji alanında da gelişme ve ilerleme oldukça yavaş olmuştur. Bunu bildikleri için Atatürk ve arkadaşları önceliği eğitim, dil devrimine ve sanayi kalkınmaya verirler.</p>
<p>Kurtuluş Savaşı sürerken 15 Temmuz 1921’de Ankara’da Türkiye Muallime ve Muallimler Kongresi (1. Maarif Kongresi) toplanır. Orada Mustafa Kemal Atatürk’ün yaptığı açılış konuşmasının bir bölümü şöyledir: <em>“Silahıyla olduğu gibi dimağıyla da (aklıyla da) mücadele mecburiyetinde olan milletimizin birincisinde gösterdiği kudreti ikincisinde de göstereceğine asla şüphem yoktur.”</em></p>
<p>Atatürk’ün bilime ya da daha genel anlamda akla verdiği önemin izlerini takip edecek olursak karşımıza devasa dil devrimi gelir. Bilim, teknoloji, matematik ve sanat terimlerinin Türkçeleştirilmesi için kollar sıvanır. Bizzat Ata’mızın 1936-1937 yıllarında yazdığı Geometri kitabı bunun en somut göstergesidir. Oxford Üniversitesi’nden <strong>Geoffrey Lewis</strong>’e göre yeni geometri terimleri Atatürk’ün halkına en büyük armağanları arasında sayılmalıdır.</p>
<p>Türkiye’nin bilim ve teknoloji politikalarını tarihsel olarak incelersek:</p>
<p><strong>1923-1960 dönemi</strong></p>
<p>1923 yılında toplanan İzmir İktisat Kongresi ile çağdaş anlamda ileri üretim teknikleri ile çalışan sanayi kolları oluşturulmaya çalışılmış; özel sektör aracılığı ile sanayileşme ve kalkınmanın gerçekleştirilmesi hedeflenmişti.</p>
<p>İkinci Dünya Savaşı ile birlikte, savaşın dışında kalınmasına rağmen, sanayiye yönelik yatırımlar büyük ölçüde azaltılmış ve bu kaynaklar savunma harcamalarına aktarılmıştı. Ancak savaşın başlamasından önce ve sonra pek çok bilim insanı ve üniversite profesörünün Türkiye’ye iltica etmesi ile birlikte hem yeni okullar kurulmuş hem de üniversite öğretimi açısından önemli reformlar yapılmıştı. Dönemin cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü önderliğinde Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç&#8217;un çabaları sayesinde köylerde yaşayan ve ilkokul mezunu vasfı taşıyan çocukların Köy Enstitüleri&#8217;nde eğitim görüp tekrar yaşadıkları köylere dönerek öğretmenlik yapması amaçlanmıştı.</p>
<p>1950 yılına Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi ile birlikte liberal bir ekonomik anlayış uygulanan politikalara da yansımıştı. Bir taraftan yeni üniversiteler kurulurken, bir yandan da tarım ve sanayide kitle üretimine ve teknoloji transferine geçilmişti. Bu dönemde diğer bir gelişme de yurt dışına gönderilen öğrenci ve mühendis sayısındaki artış.</p>
<p><strong>1960-1980 dönemi</strong></p>
<p>1960’ta planlı ekonomiye geçilmesine ve buna bağlı olarak 1963’te Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu’nun (TÜBİTAK) kurulmasına kadar geçen süre zarfında planlı bir bilim ve teknoloji politikası uygulanmamıştı. Devlet Planlama Teşkilatı’nın (DPT) 1961’de kurulmasından 2 yıl sonra, yani 1963’te, 1. Beş Yıllık Kalkınma Planı (BYKP) uygulamaya kondu. Bilim araştırma ve teknoloji konuları ¸üniversite ve sanayi sektörleri arasında plana alındı ve ayrı bir başlık olarak geliştirilmeye başlandı.</p>
<p>TÜBİTAK bu dönemde iki temel görev yüklendi. İlki özellikle doğa bilimlerinde uygulamalı ve temel araştırmaları özendirmek; ikincisi ise bu alanda çalışmalar yapan genç araştırmacıları desteklemek. 1973 yılında ise TÜBİTAK’a bağlı olarak Marmara Bilimsel ve Endüstriyel Araştırma Merkezi’nin (MAM) kurulması önemli bir adım oldu. Tüm bunlara karşın ancak 4. Beş yıllık Kalkınma Planı’nda 1979-1983)</p>
<p>ilk defa teknoloji politikalarından söz edildi. Bilim ve teknoloji konusu bu planda özel bir başlık olarak ele alındı ve bilim ve teknoloji politikasında mevcut sorunlar aşağıdaki şekilde sıralandı:</p>
<ul>
<li>Ar-Ge faaliyetlerine ayrılan kaynakların yetersizliği</li>
<li>Ulusal bilim-teknoloji politikasının belirsizliği</li>
<li>Kalkınma planları ile bütünleşmiş bilim-teknoloji sisteminin oturtulamamış olması</li>
<li>Ar-Ge kuruluşları ile sanayi arasında karşılıklı ilişki kurulamaması</li>
</ul>
<p>Özetle şunu söyleyebiliriz: Türkiye’de 1960’lı yıllarla birlikte bilim ve teknolojinin önemi anlaşılmış olsa da, çeşitli nedenlerden dolayı somut politikalar geliştirilemedi. Oysa başta ABD, Japonya, Avrupa ülkeleri ve Güney Kore olmak üzere pek çok ülke bilim ve teknoloji alanında gelişmelerini sağlayan birçok kurumun ve mevcut bilimsel alt yapılarının temellerini bu yıllarda atmışlardı.</p>
<p><strong>1980 ve sonrası</strong></p>
<p>1983 yılında 300 kadar bilim adamı ve uzmanın katılımıyla Türk Bilim Politikası hazırlandı. Amacı, Türkiye’deki bilimsel ve teknolojik araştırmaları sistematik bir biçimde, belirli bir hedefe yöneltmek ve bilimsel bulguların kısa sürede toplum refahını arttırıcı alanlarda kullanılmasını sağlamak olarak belirlenmişti. Yine aynı yıl, Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu BTYK kuruldu. Bu kurul günümüzde de de ulusal bilim ve teknoloji politikalarının belirlenmesinden sorumlu en üst düzey karar organı.</p>
<p>Ancak genel olarak bakacak olursak Türkiye ortaya konulan politikaları uygulamakta başarılı olamadı. Uygulanmaya çalışılan tüm politikalar ya hükümetlerin tam anlamıyla konuyu sahiplenmemesinden ya da ülke şartları ve farklı önceliklerin gündeme gelmesi nedeniyle rafa kaldırıldı.</p>
<p>1923-1980 yılları arasında bilim ve teknoloji alt yapısının oluşturulmasında ve sanayide önemli yapısal dönüşümlerin sağlandığını söyleyebiliriz. Ancak 1980’lerde yeniden yapılanma politikaları ile sanayi ve sanayileşme de bilimsel kalkınma da toplumsal bir hedef olmaktan uzaklaştı.</p>
<p><strong>Ve bugün</strong></p>
<p>Büyük dönüşümlerin yaşandığı dijital çağın tam ortasındayız. Yapay zeka, robotik, büyük veri&#8230; Tüm bunlar bilim ve teknolojideki atılımları hızlandırıyor. Bilim ve teknoloji alt yapısı sağlam olan ve bilgiyi üreten ülkeler bunu ekonomik ve toplumsal refah olarak kendi vatandaşlarına sunarken bilgi, bilim ve teknolojiyi satın alanlar yani tüketenler yerinde sayıyor. Oysa teknolojik bilgi sınırını yakalamak isteyen bir ülke diğerlerine kıyasla daha hızlı koşmalı.</p>
<p>Bir ülkenin bilgi toplumu gücü şu kriterlerle ölçülür:</p>
<ul>
<li>Araştırmacı sayısı</li>
<li>Patent sayısı</li>
<li>Arge’ye ayrılan pay</li>
<li>Bilimsel yayınların sayısı</li>
<li>Ulusal inovasyon sistemini alt yapısı</li>
<li>Beşeri sermayenin niteliği</li>
<li>Girişimcilik kültürü</li>
<li>Ekonominin genel dengesi</li>
<li>Sanayinin genel yapısı</li>
</ul>
<p>Evet, teknoloji geliştirme ve yenilik konusunda bazı alanlarda yakalanan ivme var inkar etmeyelim. Özellikle savunma sanayi ve oyun sektörü gibi alanlar. Ama tüm bunlar genele ve ortalamaya pek yansıyamıyor. Sıçrayamıyoruz; yavaş yavaş ilerliyoruz. Aşağıdaki grafikerde bu alanlarda Türkiye’nin dünyadaki yerini göreceksiniz.</p>
<p><strong>Yüksek teknoloji ihracatında neredeyiz?</strong></p>
<p>Türkiye yüksek teknoloji ihracatının imalat sanayi ihracatı içindeki payına göre 156 “gelişen ve yükselmekte olan” ülke arasında 84. sırada… Buna göre, Türkiye “yüksek teknoloji yoğunluklu ürün ihracatının toplam imalat sanayii ihracatı içindeki payı” göstergesine göre, 2010-2021 yılları arasında yıllık ortalama ihracat payı %2,9.</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-30427" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/11/s3.jpeg" alt="" width="388" height="206" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/11/s3.jpeg 388w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/11/s3-300x159.jpeg 300w" sizes="(max-width: 388px) 100vw, 388px" /></p>
<p>Şekil 1: “Yükselmekte olan ve gelişen” 156 ülke arasında ilk 30 ülkenin yüksek teknoloji yoğunluklu ürün ihracatının imalat sanayii ihracatı içindeki payı, (%), 2010-2021 yıllık ortalama değerlere göre sıralı.</p>
<p>Kaynak: World Bank, WDI veri tabanından hareketle hesaplamamız. Bayram Ali Eşiyok (Herkese Bilim Teknoloji)</p>
<p><strong>Patent ve AR-GE’de neredeyiz?</strong></p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-30421" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/11/s1.jpg" alt="" width="1024" height="694" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/11/s1.jpg 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/11/s1-300x203.jpg 300w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<p>Kaynak: OECD Main Science and Technology Indicators, 2022, Issue 1.<br />
*Yakın zamanda Ar-Ge harcamaları istatistikleri revizyon geçirdi. TUİK 2015 yılına kadar Ar-Ge harcama / GSYİH oranını güncelledi ancak bu güncelleme henüz burada kullandığımız kaynağa yansımamış. Güncellenen rakamlar 2015 yılı için %0,97 ve 2020 için %1,37’dir.<br />
**Aynı patentin Avrupa, Amerika ve Japonya Patent Ofislerinde tescil edilmesi.</p>
<p><strong>Yenilikçilik, inovasyonda neredeyiz?</strong></p>
<p>Yenilik ile ilgili endekslerde Türkiye’nin konumu</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-30423" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/11/s2.jpg" alt="" width="1024" height="324" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/11/s2.jpg 1024w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2023/11/s2-300x95.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<p><strong><br />
Ve gençler</strong></p>
<p>Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına giriyoruz. Atatürk bu ülkeyi gençlere emanet etti. Yaklaşık 13 milyonluk (TÜİK 2021) 15-24 yaş grubunda “Ne Eğitimde Ne İstihdamda Gençler”in (NENİG, M.A) oranı %24,7. Yaklaşık 3,2 milyon NENİG “kendilerini çoğunlukla yaşadıkları maddi zorluklar karşısında hayal kırıklığına uğramış, çaresiz kalmış, yalnızlaştırılmış, kaygılı ve mutsuz, güçsüz hissediyor.</p>
<p>Üniversiteler “partili rektörlere” emanet edilerek, gençlerimizin nitelikli eğitim almaları engelleniyor. Bağımsız bir birey olarak gelişmesi için olanaklar sunulması gereken gençlik, gelecek vadeden tüketici bir kitle ve emek gücü ya da son yılların hakim siyasal bakışına göre “dindar ve kindar” olarak biçimlendirilmesi gereken bir kaynak olarak görülüyor. Son 20 yılda yurt dışına çok ciddi bir beyin göçü verdik ve vermeye de devam ediyoruz.</p>
<p>Bilim ve teknoloji bu gidişatı durdurmak tersine çevirmek için hala elinizde en önemli araç. Bilimin halka inmesi, popülerleşmesi bu yüzden de önemli. Bunu unutmayalım, unutturmayalım&#8230;</p>
<p><strong>Özlem Yüzak</strong></p>
<p><strong><em>*Bu yazı, 29 Ekim 2023 tarihli <a href="https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/ozlem-yuzak/bilimde-cok-yavas-ilerliyoruz-2135242">Cumhuriyet Gazetesi</a>&#8216;nde yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ozlem-yuzak/cumhuriyetin-bilim-ve-teknolojide-100-yili">Cumhuriyet’in bilim ve teknolojide 100 yılı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">30420</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Cumhuriyet harcı&#8230;</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ozlem-yuzak/cumhuriyet-harci</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özlem Yüzak]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 29 Oct 2023 07:28:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Özlem Yüzak]]></category>
		<category><![CDATA[atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[aydınlanma]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[cumhuriyet 100 yaşında]]></category>
		<category><![CDATA[sanat]]></category>
		<category><![CDATA[tarih]]></category>
		<category><![CDATA[türk devrimi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=30381</guid>

					<description><![CDATA[<p>Cumhuriyet harcı&#8230; Tam 100 yıllık&#8230;Tuttu tabii. Tutmasaydı bugünleri de göremezdik. İdil Biret’ler, Fazıl Say’lar, Nuri Bilge Ceylan’lar, Aziz Nesin’ler, Aziz Sancar’lar, Canan Dağdeviren’ler, Türkan Saylan’lar, Leyla Gencer’ler, Yıldız Kenter’ler yetişebilir miydi? Dünyaca ünlü başarılı doktorlarımız, cerrahlarımız, bilim insanlarımız, sanatçılarımız, mimarlarımız olur muydu? Olmazdı tabii&#8230; Tuttu tabii&#8230; Atatürk ve arkadaşlarının ülküsü, çağdaşlık hedefi o kadar güçlüydü, yaptıkları devrimler o kadar radikal ve önemliydi ki tuttu. Tüm Cumhuriyeti yok etme çabalarına, tüm engellemelere, tüm baştan savmalara, tüm “mış gibi” yapmalara karşın tuttu. Tüm gerici dini yapılanmalara, din borazanlarına, tüm “Ben yaptım, oldu” anlayışına, sahte Atatürkçülere, kurumların içlerinin boşaltılmasına, liyakatten uzaklaşılmasına rağmen tuttu. Tuttu çünkü Cumhuriyetin devrimlerine, kazanımlarına inanan sahip çıkan, içselleştiren insanlar var. Sayıları hiç de az değil. Öğrenciler yetiştirdiler, önderlik yaptılar, Atatürk ve Cumhuriyetin kuruluş ilkelerine sahip çıktılar. Hâlâ da yapıyorlar. Geçtiğimiz günlerde yitirdiğimiz bilim tarihçimiz Osman Bahadır’ın önemli bir saptaması var. Bahadır, “Türk Devrimi’ni yöneten, yürüten ve destekleyenler de nitekim, olmayan Osmanlı sanayicileri ve sermayedarları değil fakat Osmanlı Aydınlanmasının eseri olan genç subaylar, doktorlar, hukukçular, gazeteciler, öğretmenler vb.den oluşan entelektüel bir tabakaydı. Bu kadro, köylülerin ve bir kısım toprak sahiplerinin de desteğini arkasına alarak kurtuluşu gerçekleştirdi” diyor. O dönem gerçekten bir avuçtu. Şimdi ise yüz binlerce, milyonlarca&#8230; Doğan Kuban hocanın 2018 tarihli, “Kaya sınıfı” başlıklı yazısı çok önemli. “Toplumun en geniş sınıfı, en kalabalık, politik söylemden en az etkilenen, kaya gibi dayanıklı, politikadan çok yaşama sarıldığı için kurucu, devirici&#8230; Cumhuriyeti kuran geç Osmanlılar da bu sınıftandı. Cumhuriyeti yok etme zorbalığını durduracak umudun taşıyıcısı da işte bu kaya sınıfı olacak, proletarya” diyor. Evet. Cumhuriyet harcı tuttu. Tabii bunu coşkuyla, gururla kutlayalım. Ama Cumhuriyetin ikinci yüzyılında bizi bekleyen tehlikeleri de unutmadan. Hoca, “Gelişmiş teknolojik toplumların dünya görüşüne benzer bir yaşama sahip olmaya en hazır olan kaya sınıfının, ülke nüfusunun çoğunluğunu oluşturması, okumuş olması, amaçladığı geleceğin gerçekleşmesi için yeterli potansiyele sahip olması, ülkenin geleceği için bir garantidir. Ve bu amacın tanımının daha iyi anlatılması bir ulusal gerekliliktir” diyor. Artık bu garantinin tehlikede olduğunu unutmadan kutlayalım. Derinleşen yoksulluk yüzünden öğrencilerin okuldan uzaklaştığı, yoksul ailelerin çocuklarının okula aç gittiği daha fazla sayıda öğrencinin çocuk işçiliği veya çocuk evliliği gibi sorunlarla karşı karşıya kaldığını unutmadan&#8230; Cumhuriyeti ikinci yüzyılına girerken Atatürk’ün ülkeyi emanet ettiği gençlerin 3.2 milyonunun “ne eğitimde ne istihdamda” olduğunu, kendilerini çaresiz, umutsuz hissettiklerini unutmadan kutlayalım. Partili rektörlerin yönetimine verilen üniversitelerin nitelikli eğitimden giderek uzaklaştığını, kendilerine bu ülkede gelecek göremeyen gençlerin büyük beyin gücünü unutmadan kutlayalım&#8230; Ve şunu düşünelim: Atatürk, “Ben manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır” demişti. Bu mirasa sadık kalmış ve onun izinden vazgeçmeden gidilmiş olsaydı bu güzel ülke bugün nerelerde olurdu? Cumhuriyetimizin 100. yılı hepimize kutlu olsun&#8230; Özlem Yüzak *Bu yazı 27 Ekim 2023 tarihli Cumhuriyet Gazetesi&#8217;nde yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ozlem-yuzak/cumhuriyet-harci">Cumhuriyet harcı&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Cumhuriyet harcı&#8230; Tam 100 yıllık&#8230;Tuttu tabii. Tutmasaydı bugünleri de göremezdik. <strong>İdil Biret’</strong>ler, <strong>Fazıl Say’</strong>lar, <strong>Nuri Bilge Ceylan’</strong>lar, <strong>Aziz Nesin’</strong>ler, <strong>Aziz Sancar’</strong>lar, <strong>Canan Dağdeviren’</strong>ler, <strong>Türkan Saylan’</strong>lar, <strong>Leyla Gencer’</strong>ler, <strong>Yıldız Kenter’</strong>ler yetişebilir miydi? Dünyaca ünlü başarılı doktorlarımız, cerrahlarımız, bilim insanlarımız, sanatçılarımız, mimarlarımız olur muydu? Olmazdı tabii&#8230;</p>
<p>Tuttu tabii&#8230; <strong>Atatürk</strong> ve arkadaşlarının ülküsü, çağdaşlık hedefi o kadar güçlüydü, yaptıkları devrimler o kadar radikal ve önemliydi ki tuttu. Tüm Cumhuriyeti yok etme çabalarına, tüm engellemelere, tüm baştan savmalara, tüm <em>“mış gibi”</em> yapmalara karşın tuttu. Tüm gerici dini yapılanmalara, din borazanlarına, tüm<em> “Ben yaptım, oldu”</em> anlayışına, sahte Atatürkçülere, kurumların içlerinin boşaltılmasına, liyakatten uzaklaşılmasına rağmen tuttu.</p>
<p>Tuttu çünkü Cumhuriyetin devrimlerine, kazanımlarına inanan sahip çıkan, içselleştiren insanlar var. Sayıları hiç de az değil. Öğrenciler yetiştirdiler, önderlik yaptılar, Atatürk ve Cumhuriyetin kuruluş ilkelerine sahip çıktılar. Hâlâ da yapıyorlar.</p>
<p>Geçtiğimiz günlerde yitirdiğimiz bilim tarihçimiz <strong>Osman Bahadır’</strong>ın önemli bir saptaması var. Bahadır, <em>“Türk Devrimi’ni yöneten, yürüten ve destekleyenler de nitekim, olmayan Osmanlı sanayicileri ve sermayedarları değil fakat Osmanlı Aydınlanmasının eseri olan </em><strong>genç subaylar, doktorlar, hukukçular, gazeteciler, öğretmenler </strong><em>vb.den oluşan entelektüel bir tabakaydı. Bu kadro, köylülerin ve bir kısım toprak sahiplerinin de desteğini arkasına alarak kurtuluşu gerçekleştirdi”</em> diyor.</p>
<p>O dönem gerçekten bir avuçtu. Şimdi ise yüz binlerce, milyonlarca&#8230;</p>
<p><strong>Doğan Kuban</strong> hocanın 2018 tarihli,<em> “Kaya sınıfı”</em> başlıklı yazısı çok önemli. <em>“Toplumun en geniş sınıfı, en kalabalık, politik söylemden en az etkilenen, kaya gibi dayanıklı, politikadan çok yaşama sarıldığı için kurucu, devirici&#8230; Cumhuriyeti kuran geç Osmanlılar da bu sınıftandı. Cumhuriyeti yok etme zorbalığını durduracak umudun taşıyıcısı da işte bu kaya sınıfı olacak, proletarya”</em> diyor.</p>
<p>Evet. Cumhuriyet harcı tuttu. Tabii bunu coşkuyla, gururla kutlayalım. Ama Cumhuriyetin ikinci yüzyılında bizi bekleyen tehlikeleri de unutmadan. Hoca, <em>“Gelişmiş teknolojik toplumların dünya görüşüne benzer bir yaşama sahip olmaya en hazır olan kaya sınıfının, ülke nüfusunun çoğunluğunu oluşturması, okumuş olması, amaçladığı geleceğin gerçekleşmesi için yeterli potansiyele sahip olması, ülkenin geleceği için bir garantidir. Ve bu amacın tanımının daha iyi anlatılması bir ulusal gerekliliktir”</em> diyor.</p>
<p>Artık bu garantinin tehlikede olduğunu unutmadan kutlayalım. Derinleşen yoksulluk yüzünden öğrencilerin okuldan uzaklaştığı, yoksul ailelerin çocuklarının okula aç gittiği daha fazla sayıda öğrencinin çocuk işçiliği veya çocuk evliliği gibi sorunlarla karşı karşıya kaldığını unutmadan&#8230; Cumhuriyeti ikinci yüzyılına girerken Atatürk’ün ülkeyi emanet ettiği gençlerin 3.2 milyonunun <em>“ne eğitimde ne istihdamda”</em> olduğunu, kendilerini çaresiz, umutsuz hissettiklerini unutmadan kutlayalım. Partili rektörlerin yönetimine verilen üniversitelerin nitelikli eğitimden giderek uzaklaştığını, kendilerine bu ülkede gelecek göremeyen gençlerin büyük beyin gücünü unutmadan kutlayalım&#8230;</p>
<p>Ve şunu düşünelim: Atatürk, <em>“Ben manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır”</em> demişti. Bu mirasa sadık kalmış ve onun izinden vazgeçmeden gidilmiş olsaydı bu güzel ülke bugün nerelerde olurdu?</p>
<p>Cumhuriyetimizin 100. yılı hepimize kutlu olsun&#8230;</p>
<p><strong>Özlem Yüzak</strong></p>
<p><em><strong>*Bu yazı <a href="https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/ozlem-yuzak/cumhuriyet-harci-2134533">27 Ekim 2023</a> tarihli Cumhuriyet Gazetesi&#8217;nde yayınlanmıştır.</strong></em></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ozlem-yuzak/cumhuriyet-harci">Cumhuriyet harcı&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">30381</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Suçlu kim?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ozlem-yuzak/suclu-kim</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özlem Yüzak]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Feb 2023 11:48:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Özlem Yüzak]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[ohal]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=28891</guid>

					<description><![CDATA[<p>5. gün. Beş gündür iliklerimize kadar hissediyoruz, çaresizliği, acıyı, dondurucu soğuğu&#8230; Orada, o afet bölgesinde fiziken olmasak da hissediyoruz. “Yavrumu istiyorum, dirisinden ümidimi kestim hiç olmazsa cesedini istiyorum” diyen annenin çığlıkları ile dağlanıyor yürekler&#8230; Enkaz altından her çıkarılan can ile bir “Oh” çekiliyor. Televizyon kanallarına kilitleniyor, sosyal medyadaki yardım çağrılarını paylaşıyor, bölgeye gönderilecek kolileri hazırlıyor, maddi destekler yapıyoruz&#8230; Elimizden gelen bu şimdilik&#8230; Beş duyumuz gibi vicdanlarımız da yaralı. Çünkü biliyoruz ki zaman geçecek ve unutulacak, hepimiz unutacağız. Tıpkı 99 Gölcük depreminde, tıpkı Elazığ depreminde, tıpkı İzmir depreminde olduğu gibi&#8230; Çünkü insanları depremin değil sistemsizliğin öldürdüğünü hâlâ anlamıyoruz, anlamak istemiyoruz&#8230; 5. gün ve on binlerce insan daha enkaz altında. Evet yüzyılın en büyük felaketlerinden birini yaşıyor Türkiye, 10 ili birden yıkan art arda iki büyük deprem. Atom bombası atılmış gibi her yer. Yaklaşık 14 milyon insanın yaşadığı bir etki alanı söz konusu. Ama iki gerçek, kapı gibi duruyor önümüzde: 1- Binalar yapılar özellikle deprem yönetmeliği sonrası yapılanlar, olması gerektiği gibi inşa edilmiş olsaydı; 2- AFAD siyaset güdümünden bağımsız, yeterince örgütlü ve hiç zaman kaybetmeden işe başlayabilseydi; Bu kadar büyük yıkım ve bu kadar fazla can kaybı yaşanmayacaktı&#8230; Nokta. Üzerinde “residence” yazılı devasa binalar yerle bir&#8230; Kimisi arkaya doğru devrilmiş kimi olduğu gibi kendi üzerine çökmüş&#8230; Oysa şatafatlı tanıtımlar ile açılışları yapılmıştı. İnsanlar onlarca para ödeyerek sırf depreme dayanıklı diye yeni binalar satın almıştı. Kamu binaları, hastaneler yerle bir, yollar, havalimanları çökük. Neden çürükse yıkılıp yeniden yapılmadı? Neden örneğin Jeoloji Mühendisleri Odası’nın “Burada (Hatay) havalimanı inşa edilemez” uyarıları dikkate alınmadı? Neden bilim insanlarının “Bu bölgede büyük ölçekli deprem bekleniyor” sözlerini kimse tınmadı? Yıl 2023. Bundan 1908 yıl önce MS 115 yılında (13 Aralık) günümüz Antakya&#8217;sında yer alan antik Antioch kentinde 7.5 şiddetinde bir deprem olmuş ve kentin neredeyse tamamı yerle bir olmuştu. Deprem sırası ve sonrasında toplam 260 bin kişinin öldüğü kayıtları var. Aradan neredeyse 2 bin yıl geçmişken, bilim ve teknoloji de devasa gelişmeler sağlanmışken ve o bölgenin bir deprem bölgesi olduğu gerçeği biliniyorken neden bunları yaşıyoruz? Bilimden uzaklaştıkça, kurallar ve denetimden kaçtıkça, liyakatsiz siyasi kadrolaşmalara sessiz kaldıkça bu ve benzeri afetlerde benzer sonuçların yaşanacağını öngöremiyor muyuz? “Suçlu kim?” başlığını taşıyor bu yazı. Çünkü kimse masum değil. Çünkü toplumun damarlarında “adam sendecilik” var. Ve bu “adam sendecilik” 20 yıllık iktidar tarafından daha da beslenerek semirtilmiş durumda. Bırakalım inşaat şirketlerini bir an bir kenara&#8230; Onarım mı yapacaksın, bir çıkma kat ya da odacık mi ekleyeceksin&#8230; Ver rüşvetini belediyeye yap. Nasılsa imar affı çıkar, sen de cezanı öder meşrulaştırırsın yapını&#8230; Dükkanı genişletmek mi lazım, kır bir iki kolonu sessizce, bitir işini&#8230; Durum bu. Afetlerde en hayati konulardan biri de iletişim. Yıllardır reklam kampanyalarında çekim gücüne ve kapsama alanına vurgu yapan GSM operatörlerinin deprem bölgesindeki performansı de bu adam sendeciliğin bir sonucu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatı ile OHAL ilan edildi. Erdoğan OHAL ilanını “Türkiye’de bu süreci istismar eden, ticarette yolsuzluklara giden tüm tefecilere, fitne fesat gruplarına karşı OHAL ile müdahale etme imkânını devlete vermiş olacak. Bazı yerlerde maalesef marketlere yağmalama çalışmaları oluyor. Bu yağmalamalara da OHAL ile devlet Parlamento’dan yetkiyi alarak müdahale edecek” diye gerekçelendirdi. Devletin OHAL olmadan da yapması gereken bir müdahaleyi “OHAL” zırhına büründürmenin arkasındaki asıl neden “seçim” olabilir mi? Sorular çok&#8230; Açık olan tek husus şu: Depremle yaşanan çöküş, var olanının su yüzüne çıkması aynı zamanda. Umarız alınması gereken asıl dersler alınır&#8230; Özlem Yüzak *Bu yazı 10.02.2023 tarihli Cumhuriyet Gazetesi&#8217;nden alınmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ozlem-yuzak/suclu-kim">Suçlu kim?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>5. gün. Beş gündür iliklerimize kadar hissediyoruz, çaresizliği, acıyı, dondurucu soğuğu&#8230; Orada, o afet bölgesinde fiziken olmasak da hissediyoruz. <em>“Yavrumu istiyorum, dirisinden ümidimi kestim hiç olmazsa cesedini istiyorum”</em> diyen annenin çığlıkları ile dağlanıyor yürekler&#8230; Enkaz altından her çıkarılan can ile bir <em>“Oh”</em> çekiliyor.</p>
<p>Televizyon kanallarına kilitleniyor, sosyal medyadaki yardım çağrılarını paylaşıyor, bölgeye gönderilecek kolileri hazırlıyor, maddi destekler yapıyoruz&#8230; Elimizden gelen bu şimdilik&#8230; Beş duyumuz gibi vicdanlarımız da yaralı. Çünkü biliyoruz ki zaman geçecek ve unutulacak, hepimiz unutacağız. Tıpkı 99 Gölcük depreminde, tıpkı Elazığ depreminde, tıpkı İzmir depreminde olduğu gibi&#8230; Çünkü insanları depremin değil sistemsizliğin öldürdüğünü hâlâ anlamıyoruz, anlamak istemiyoruz&#8230;</p>
<p>5. gün ve on binlerce insan daha enkaz altında. Evet yüzyılın en büyük felaketlerinden birini yaşıyor Türkiye, 10 ili birden yıkan art arda iki büyük deprem. Atom bombası atılmış gibi her yer. Yaklaşık 14 milyon insanın yaşadığı bir etki alanı söz konusu.</p>
<p>Ama iki gerçek, kapı gibi duruyor önümüzde:</p>
<p>1- Binalar yapılar özellikle deprem yönetmeliği sonrası yapılanlar, olması gerektiği gibi inşa edilmiş olsaydı;</p>
<p>2- AFAD siyaset güdümünden bağımsız, yeterince örgütlü ve hiç zaman kaybetmeden işe başlayabilseydi;</p>
<p>Bu kadar büyük yıkım ve bu kadar fazla can kaybı yaşanmayacaktı&#8230; Nokta.</p>
<p>Üzerinde <em>“residence”</em> yazılı devasa binalar yerle bir&#8230; Kimisi arkaya doğru devrilmiş kimi olduğu gibi kendi üzerine çökmüş&#8230; Oysa şatafatlı tanıtımlar ile açılışları yapılmıştı. İnsanlar onlarca para ödeyerek sırf depreme dayanıklı diye yeni binalar satın almıştı. Kamu binaları, hastaneler yerle bir, yollar, havalimanları çökük. Neden çürükse yıkılıp yeniden yapılmadı? Neden örneğin Jeoloji Mühendisleri Odası’nın <strong><em>“Burada (Hatay) havalimanı inşa edilemez”</em> </strong>uyarıları dikkate alınmadı? Neden bilim insanlarının <strong><em>“Bu bölgede büyük ölçekli deprem bekleniyor”</em> </strong>sözlerini kimse tınmadı?</p>
<p>Yıl 2023. Bundan 1908 yıl önce MS 115 yılında (13 Aralık) günümüz Antakya&#8217;sında yer alan antik Antioch kentinde 7.5 şiddetinde bir deprem olmuş ve kentin neredeyse tamamı yerle bir olmuştu. Deprem sırası ve sonrasında toplam 260 bin kişinin öldüğü kayıtları var. Aradan neredeyse 2 bin yıl geçmişken, bilim ve teknoloji de devasa gelişmeler sağlanmışken ve o bölgenin bir deprem bölgesi olduğu gerçeği biliniyorken neden bunları yaşıyoruz?</p>
<p>Bilimden uzaklaştıkça, kurallar ve denetimden kaçtıkça, liyakatsiz siyasi kadrolaşmalara sessiz kaldıkça bu ve benzeri afetlerde benzer sonuçların yaşanacağını öngöremiyor muyuz?</p>
<p><em>“Suçlu kim?”</em> başlığını taşıyor bu yazı. Çünkü kimse masum değil. Çünkü toplumun damarlarında <em>“adam sendecilik”</em> var. Ve bu <em>“adam sendecilik”</em> 20 yıllık iktidar tarafından daha da beslenerek semirtilmiş durumda.</p>
<p>Bırakalım inşaat şirketlerini bir an bir kenara&#8230; Onarım mı yapacaksın, bir çıkma kat ya da odacık mi ekleyeceksin&#8230; Ver rüşvetini belediyeye yap. Nasılsa imar affı çıkar, sen de cezanı öder meşrulaştırırsın yapını&#8230; Dükkanı genişletmek mi lazım, kır bir iki kolonu sessizce, bitir işini&#8230;</p>
<p>Durum bu. Afetlerde en hayati konulardan biri de iletişim. Yıllardır reklam kampanyalarında çekim gücüne ve kapsama alanına vurgu yapan GSM operatörlerinin deprem bölgesindeki performansı de bu adam sendeciliğin bir sonucu.</p>
<p>Cumhurbaşkanı <strong>Recep Tayyip Erdoğan</strong>’ın talimatı ile OHAL ilan edildi. Erdoğan <strong>OHAL</strong> ilanını <em>“Türkiye’de bu süreci istismar eden, ticarette yolsuzluklara giden tüm tefecilere, fitne fesat gruplarına karşı OHAL ile müdahale etme imkânını devlete vermiş olacak. Bazı yerlerde maalesef marketlere yağmalama çalışmaları oluyor. Bu yağmalamalara da OHAL ile devlet Parlamento’dan yetkiyi alarak müdahale edecek”</em> diye gerekçelendirdi. Devletin OHAL olmadan da yapması gereken bir müdahaleyi <em>“OHAL”</em> zırhına büründürmenin arkasındaki asıl neden <em>“seçim”</em> olabilir mi?</p>
<p>Sorular çok&#8230; Açık olan tek husus şu: Depremle yaşanan çöküş, var olanının su yüzüne çıkması aynı zamanda. Umarız alınması gereken asıl dersler alınır&#8230;</p>
<p><strong>Özlem Yüzak</strong></p>
<p><em><strong>*Bu yazı 10.02.2023 tarihli Cumhuriyet Gazetesi&#8217;nden alınmıştır.</strong></em></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ozlem-yuzak/suclu-kim">Suçlu kim?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">28891</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Kestaneler üzüldü&#8230;</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ozlem-yuzak/kestaneler-uzuldu</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özlem Yüzak]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 18 Jan 2023 08:46:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Özlem Yüzak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=28717</guid>

					<description><![CDATA[<p>Duyduğumda bu sözü önce anlamadım. “Kestaneler üzüldü” derken ne kastediyordu acaba? Fazla bekletmedi&#8230; “Kestane ağaçları” dedi “Her yer hızla betonlaştıkça, kestane ağaçlarının yaşam alanları giderek daraldıkça; hâlâ var olan ağaçlar da üzüldü, küstüler. Hastalık geldi sonunda&#8230;” Hafta sonu Bursa’daydım. Yeşil Bursa’nın yeşili çoktan gitmiş, yerini büyük beton binalar almış. Kestanenin diyarı, ipekçiliğin vatanı Bursa’da artık ikisi de neredeyse merhum. Kestane şekeri yine yapılıyor ama kestaneler Çin’den&#8230; Bursa ipeği adı altında yine satışlar var ama kumaş veya ipliği ham olarak Uzakdoğu’dan geliyor. Boyası veya desen baskısı Bursa’da yapıldıktan sonra satışa sunuluyor. Rakamlara şöyle bir göz attım. Kestane üretimi yılda 20 bin tondan 3 binlere düşmüş (Türkiye geneli). Onun yerini Çin ve diğer ülkelerden (Bosna-Hersek, İspanya, İtalya, Özbekistan ve Yunanistan) kestane ithalatı almış. 2019 yılında kestane ithalatına toplam 1.7 milyon dolar ödenmiş. Bursa’nın Ulu Camii, Yeşil Türbesi gibi tarihi ve kültürel yapılar beton yığınlarının arasına sıkışıp kalmış. Üzülen sadece kestane mi? İster Bursa’dan bak, ister Afyon’dan İstanbul’dan Artvin’den&#8230;Türkiye’nin acı gerçekleri bunlar. “Talanın, plansızlığın, hukuku tek yönlü harekete geçirmenin, ‘Ben yaptım oldu’nun” fotoğrafı&#8230; Bundan 100 yıl önce Atatürk ve arkadaşları “özgür toplum” yaratma hedefini bugün üç ayaklı bir toplum modeli aldı: &#8211; Hiç düşünüp sorgulamadan biat edenler. &#8211; Yapacak bir şey yok deyip sessiz kalanlar ve kabullenenler. &#8211; Karşı çıkan, muhalefet eden böyle yaptıkları için de her fırsatta baskıya engellemelere maruz kalanlar&#8230; Ütopyalar zaman içinde distopyalara dönüştü. Hepimiz o distopyanın bir parçası haline geldik. Baktım zamanın ruhu, haliyle edebiyata da yansımış. Okuduğum kitabın adı Plasebo: Bir Yalancı Mutluluk Romanı. Bir adada geçen, Plasebo adında seçilmiş bir liderin nasıl adım adım mekânları ve insanları kendi istediği şekle sokmasının öyküsü. Zaman içinde ada sakinleri olanları sorgulamamayı, kendi düzenleri bozulmadıkça seslerini yükseltmemeyi, geleceği düşünmeden sadece günü kurtarmayı yaşam şekli haline dönüştürürler. Ve sonunda öyle bir nokta gelir ki isteseler bile artık yapacak bir şey kalmamıştır. Roman şu cümle ile sona erer: “Quid rides de te fabula narratur.”  Çevirisi “Gülme, anlatılan senin hikâyen.” AYAKTA KAL BOĞAZİÇİ Plasebo zamanımıza dair bir laboratuvar anlatısı. Roman bitti, karşıma Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği’nin (BÜMED) yerinden zorla çıkarılması haberi çıktı. Şaka gibi dedim kendi kendime. Boğaziçi benim de mezun olduğum üniversite. Türkiye’nin en iyi en saygın uluslararası tanınırlığı en bilinen birkaç üniversiteden biri. BÜMED 1985 yılında kuruldu ve bugüne kadar sayısız öğrenciye burs imkânı sağladı, mezunlarına iş imkânı sundu, akademisyenlerin araştırma giderlerinden konut ihtiyaçlarına kadar birçok sorununa çözüm üretti. Rektörlük 7 Ocak’ta tüm mezunlarına attığı bir e-posta ile sosyal tesisin kira sözleşmesini yenilemeyerek mezunları kampustan uzaklaştırma kararı aldı. Boğaziçi Üniversitesi’nin tasfiyesi ve tabii tahribatı zaten iki yıl önce başlamıştı. Mesnetsiz suçlamalarla görevden alınan öğretim üyeleri, mükerrer oylarla dışarıdan görevlendirmeler, kapatılan enstitüler, işlevleri değiştirilen enstitüler&#8230; Üniversiteliler tam iki yıldır üniversitelerine verilen hasarın aslında tüm Türkiye’ye verilen geri dönülemez hasar olacağı bilinciyle kurumsal ilke ve değerlerini korumak amacıyla direniyorlar. Türkiye’nin geleceğini düşünen, Cumhuriyet değerlerine sahip çıkan her kişi ve kurumu Boğaziçi’ne desteğe çağırıyor ve “Türkiye’nin Geleceği için Ayakta Kal Boğaziçi” çağrısına katılmaya davet ediyorlar. Sahip çıkılmazsa ne olur? “Quid rides de te fabula narratur.”  “Gülme, anlatılan senin hikâyen.” Özlem Yüzak Bu yazı 13.01.2023 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayınlandı.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ozlem-yuzak/kestaneler-uzuldu">Kestaneler üzüldü&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Duyduğumda bu sözü önce anlamadım. <em>“Kestaneler üzüldü”</em> derken ne kastediyordu acaba? Fazla bekletmedi&#8230; <em>“Kestane ağaçları”</em> dedi <em>“Her yer hızla betonlaştıkça, kestane ağaçlarının yaşam alanları giderek daraldıkça; hâlâ var olan ağaçlar da üzüldü, küstüler. Hastalık geldi sonunda&#8230;”</em> Hafta sonu Bursa’daydım. Yeşil Bursa’nın yeşili çoktan gitmiş, yerini büyük beton binalar almış. Kestanenin diyarı, ipekçiliğin vatanı Bursa’da artık ikisi de neredeyse merhum. Kestane şekeri yine yapılıyor ama kestaneler Çin’den&#8230; Bursa ipeği adı altında yine satışlar var ama kumaş veya ipliği ham olarak Uzakdoğu’dan geliyor. Boyası veya desen baskısı Bursa’da yapıldıktan sonra satışa sunuluyor.</p>
<p>Rakamlara şöyle bir göz attım. Kestane üretimi yılda 20 bin tondan 3 binlere düşmüş (Türkiye geneli). Onun yerini Çin ve diğer ülkelerden (Bosna-Hersek, İspanya, İtalya, Özbekistan ve Yunanistan) kestane ithalatı almış. 2019 yılında kestane ithalatına toplam 1.7 milyon dolar ödenmiş. Bursa’nın Ulu Camii, Yeşil Türbesi gibi tarihi ve kültürel yapılar beton yığınlarının arasına sıkışıp kalmış. Üzülen sadece kestane mi?</p>
<p>İster Bursa’dan bak, ister Afyon’dan İstanbul’dan Artvin’den&#8230;Türkiye’nin acı gerçekleri bunlar. <em>“Talanın, plansızlığın, hukuku tek yönlü harekete geçirmenin, ‘Ben yaptım oldu’nun”</em> fotoğrafı&#8230;</p>
<p>Bundan 100 yıl önce Atatürk ve arkadaşları <em>“özgür toplum”</em> yaratma hedefini bugün üç ayaklı bir toplum modeli aldı:</p>
<p>&#8211; Hiç düşünüp sorgulamadan biat edenler.</p>
<p>&#8211; Yapacak bir şey yok deyip sessiz kalanlar ve kabullenenler.</p>
<p>&#8211; Karşı çıkan, muhalefet eden böyle yaptıkları için de her fırsatta baskıya engellemelere maruz kalanlar&#8230;</p>
<p>Ütopyalar zaman içinde distopyalara dönüştü. Hepimiz o distopyanın bir parçası haline geldik.</p>
<p>Baktım zamanın ruhu, haliyle edebiyata da yansımış. Okuduğum kitabın adı Plasebo: Bir Yalancı Mutluluk Romanı. Bir adada geçen, Plasebo adında seçilmiş bir liderin nasıl adım adım mekânları ve insanları kendi istediği şekle sokmasının öyküsü. Zaman içinde ada sakinleri olanları sorgulamamayı, kendi düzenleri bozulmadıkça seslerini yükseltmemeyi, geleceği düşünmeden sadece günü kurtarmayı yaşam şekli haline dönüştürürler. Ve sonunda öyle bir nokta gelir ki isteseler bile artık yapacak bir şey kalmamıştır. Roman şu cümle ile sona erer:</p>
<p><em>“Quid rides de te fabula narratur.” </em></p>
<p>Çevirisi <em>“Gülme, anlatılan senin hikâyen.”</em></p>
<p><strong>AYAKTA KAL BOĞAZİÇİ</strong></p>
<p>Plasebo zamanımıza dair bir laboratuvar anlatısı. Roman bitti, karşıma Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği’nin (BÜMED) yerinden zorla çıkarılması haberi çıktı. Şaka gibi dedim kendi kendime. Boğaziçi benim de mezun olduğum üniversite. Türkiye’nin en iyi en saygın uluslararası tanınırlığı en bilinen birkaç üniversiteden biri. BÜMED 1985 yılında kuruldu ve bugüne kadar sayısız öğrenciye burs imkânı sağladı, mezunlarına iş imkânı sundu, akademisyenlerin araştırma giderlerinden konut ihtiyaçlarına kadar birçok sorununa çözüm üretti. Rektörlük 7 Ocak’ta tüm mezunlarına attığı bir e-posta ile sosyal tesisin kira sözleşmesini yenilemeyerek mezunları kampustan uzaklaştırma kararı aldı. Boğaziçi Üniversitesi’nin tasfiyesi ve tabii tahribatı zaten iki yıl önce başlamıştı. Mesnetsiz suçlamalarla görevden alınan öğretim üyeleri, mükerrer oylarla dışarıdan görevlendirmeler, kapatılan enstitüler, işlevleri değiştirilen enstitüler&#8230; Üniversiteliler tam iki yıldır üniversitelerine verilen hasarın aslında tüm Türkiye’ye verilen geri dönülemez hasar olacağı bilinciyle kurumsal ilke ve değerlerini korumak amacıyla direniyorlar. Türkiye’nin geleceğini düşünen, Cumhuriyet değerlerine sahip çıkan her kişi ve kurumu Boğaziçi’ne desteğe çağırıyor ve <em>“Türkiye’nin Geleceği için Ayakta Kal Boğaziçi”</em> çağrısına katılmaya davet ediyorlar.</p>
<p>Sahip çıkılmazsa ne olur?</p>
<p><em>“Quid rides de te fabula narratur.” </em></p>
<p><em>“Gülme, anlatılan senin hikâyen.”</em></p>
<p><strong>Özlem Yüzak</strong></p>
<p><strong><em>Bu yazı 13.01.2023 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayınlandı.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ozlem-yuzak/kestaneler-uzuldu">Kestaneler üzüldü&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">28717</post-id>	</item>
		<item>
		<title>2023’e girerken&#8230; Hiçbir ülke bilime önem vermeden gelişemez&#8230;</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ozlem-yuzak/2023e-girerken-hicbir-ulke-bilime-onem-vermeden-gelisemez</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özlem Yüzak]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Jan 2023 12:36:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Özlem Yüzak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=28605</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yılın son günleri&#8230; İç siyasetin yıpratıcı karanlığında önceki akşam bir kadın, yıldız gibi parladı. Herkesi kendine hayran bıraktı&#8230; Bilim aşkı ve merakı ile mütevaziliği ile, evrensel bilime olan büyük katkıları ile&#8230; İçimizden biri ama önceki güne kadar yakın çevresi dışında kaç kişi biliyordu? Rahmi Koç Bilim Madalyası’nın bu yılki sahibi Prof. Dr. Bilge Yıldız’dan bahsediyorum. Araştırmaları sadece yaşadığı çalıştığı ABD’de değil dünyanın birçok yerinde ödül almış temiz enerji konusunda çığır açıcı çalışmaları olan bir bilim kadını. Hepimiz için, gezegen ve sizden sonraki nesiller için yaşamsal bir konu ile ilgileniyor. Küresel ısınmanın baş sorumlusu olan karbondioksiti elektrokimyasal platformlar kullanarak oksijene dönüştürmenin yollarını araştırıyor. Birçok ülkenin önde gelen üniversiteleri ile işbirliği içinde. Soruyorum “Türkiye’den ilgilenen var mı”  diye. “Yok” diyor. CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun geçen aylarda ABD ziyaretinde kendisi ile görüşmesi dışında bugüne kadar ilgi gösteren siyasi lider de olmamış. “Dünyada hiçbir ülke bilime önem vermeden gelişemez” diye ısrarla vurguluyor Yıldız. Enerji krizi ve küresel ısınma içinde bulunduğumuz yıl dünyanın en önemli iki sorunu oldu. Belli ki katlanarak sürecek. Yeni çözümlerin geliştirilmesinin tek bir yolu var: bilim ve teknoloji. Biz ise ülkece hâlâ seyirciyiz&#8230; Tek bir gündem maddemiz var siyaset. Onun dışına asla çıkamıyoruz. Yıldız bir projeksiyon çiziyor&#8230; Yapay zekâ uygulamalarının katlanarak artması iyi hoş da büyük bir enerji tüketimine de yol açıyor. Örneğin bir yapay zekâ modelini eğitmek  için harcanan enerji 5 arabanın 10 yıllık karbondioksit emisyonu ile eşdeğer. Chat GPT örneğin, şimdilerde her yerde Chat GPT fırtınası esiyor, yapay zekâ konusundaki ezberleri bozmaya bile başladı. Chat GPT’nin başarısı, yapay zekâ teknolojisini üst düzeyde kullanarak “konuşma” eylemini neredeyse insanlar arası diyaloglardaki gibi bir düzeye dönüştürmesi. Ama.. Bedeli de var. Prof. Yıldız, “GPT eğitimi için sarf edilen karbon ayak izi, Ay’a arabayla gidip dönmekle eşdeğer” diyor. 2045 yılına varmadan, bilgi işlemin enerji ihtiyacı dünyanın enerji üretim kapasitesine eşdeğer olacak. Öyleyse? Yapay zekâ yeteneklerini geliştirmek için enerji açısından verimli yeni donanımlar şart. İşte Prof. Yıldız ekip arkadaşları ile bunu araştırıyor. “En verimli bilgi işlemci aslında beynimiz. Biz de nörobilimci arkadaşlarımızla birlikte beyindeki öğrenmenin nasıl gerçekleştiğini ve bu öğrenme modellerini enerji verimli donanımlara çevirmeye çalışıyoruz” diyor. Bakıyoruz yapay zekâ gerçekten her alanda. Önümüzdeki hafta Herkese Bilim Teknoloji dergisinde okuyacaksınız. Küçük bir özet: Radyologlarla eşit performans gösteren klinik yapay zekâdan iklim değişikliği ile mücadele için gezegenin dijital ikizinin modellenmesine, sinek gözünden ilham alınarak tasarlanan bir yapay zekâ algoritması ile ölümcül silahların tespitinden pandemi potansiyeli taşıyan virüslerin tahminine kadar&#8230; Yıldız’ın dediği gibi “Dünyada hiçbir ülke bilime önem vermeden gelişemez”. Nokta&#8230; *** Önceki gün DEVA Partisi’nin kadın eylem planı açıklandı. Zoom üzerinden Ali Babacan’ın konuşmasını dinledim. Kesinlikle İstanbul Sözleşmesi’ne dönecekleri sözünü verdi ve şunları söyledi: “Saat kaçta neredeymiş? Sana ne kardeşim, şiddet varsa devlet gereğini yapacak.” “Ne zaman kadına şiddet söz konusu olsa ‘Kimlerdenmiş? Üzerinde ne varmış? Saat kaçmış? Neredeymiş?’ Sorular bu. Ya sana ne kardeşim? Şiddet var burada, demek ki sen gereğini yapacaksın. Sapasağlam bir siyasi iradeyle kadınların yanında olacağız. Devlet şiddet uygulayana cesaret vermeyi bırakacak. Devlet şiddete uğrayan kadının yanında olacak.” Kadın eylem planında açıkladığı her bir madde kreş açılmasından tutun, cinsiyete duyarlı bütçelemeye kadar hepsi önemli. Umut verici. 2022 sona ererken paylaşayım dedim. Tabii 6’lı masa dağılmadan kalmayı başarabilirse.. Özlem Yüzak Bu yazı 30.12.2022 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayınlandı.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ozlem-yuzak/2023e-girerken-hicbir-ulke-bilime-onem-vermeden-gelisemez">2023’e girerken&#8230; Hiçbir ülke bilime önem vermeden gelişemez&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yılın son günleri&#8230; İç siyasetin yıpratıcı karanlığında önceki akşam bir kadın, yıldız gibi parladı. Herkesi kendine hayran bıraktı&#8230; Bilim aşkı ve merakı ile mütevaziliği ile, evrensel bilime olan büyük katkıları ile&#8230; İçimizden biri ama önceki güne kadar yakın çevresi dışında kaç kişi biliyordu? Rahmi Koç Bilim Madalyası’nın bu yılki sahibi Prof. Dr. Bilge Yıldız’dan bahsediyorum. Araştırmaları sadece yaşadığı çalıştığı ABD’de değil dünyanın birçok yerinde ödül almış temiz enerji konusunda çığır açıcı çalışmaları olan bir bilim kadını. Hepimiz için, gezegen ve sizden sonraki nesiller için yaşamsal bir konu ile ilgileniyor. Küresel ısınmanın baş sorumlusu olan karbondioksiti elektrokimyasal platformlar kullanarak oksijene dönüştürmenin yollarını araştırıyor. Birçok ülkenin önde gelen üniversiteleri ile işbirliği içinde. Soruyorum <em>“Türkiye’den ilgilenen var mı” </em> diye. <em>“Yok”</em> diyor. CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun geçen aylarda ABD ziyaretinde kendisi ile görüşmesi dışında bugüne kadar ilgi gösteren siyasi lider de olmamış.</p>
<p><em>“Dünyada hiçbir ülke bilime önem vermeden gelişemez”</em> diye ısrarla vurguluyor Yıldız. Enerji krizi ve küresel ısınma içinde bulunduğumuz yıl dünyanın en önemli iki sorunu oldu. Belli ki katlanarak sürecek. Yeni çözümlerin geliştirilmesinin tek bir yolu var: bilim ve teknoloji.</p>
<p>Biz ise ülkece hâlâ seyirciyiz&#8230; Tek bir gündem maddemiz var siyaset. Onun dışına asla çıkamıyoruz.</p>
<p>Yıldız bir projeksiyon çiziyor&#8230; Yapay zekâ uygulamalarının katlanarak artması iyi hoş da büyük bir enerji tüketimine de yol açıyor. Örneğin bir yapay zekâ modelini eğitmek  için harcanan enerji 5 arabanın 10 yıllık karbondioksit emisyonu ile eşdeğer.</p>
<p>Chat GPT örneğin, şimdilerde her yerde Chat GPT fırtınası esiyor, yapay zekâ konusundaki ezberleri bozmaya bile başladı. Chat GPT’nin başarısı, yapay zekâ teknolojisini üst düzeyde kullanarak <em>“konuşma”</em> eylemini neredeyse insanlar arası diyaloglardaki gibi bir düzeye dönüştürmesi. Ama.. Bedeli de var. Prof. Yıldız, <em>“GPT eğitimi için sarf edilen karbon ayak izi, Ay’a arabayla gidip dönmekle eşdeğer”</em> diyor. 2045 yılına varmadan, bilgi işlemin enerji ihtiyacı dünyanın enerji üretim kapasitesine eşdeğer olacak. Öyleyse? Yapay zekâ yeteneklerini geliştirmek için enerji açısından verimli yeni donanımlar şart. İşte Prof. Yıldız ekip arkadaşları ile bunu araştırıyor. <em>“En verimli bilgi işlemci aslında beynimiz. Biz de nörobilimci arkadaşlarımızla birlikte beyindeki öğrenmenin nasıl gerçekleştiğini ve bu öğrenme modellerini enerji verimli donanımlara çevirmeye çalışıyoruz”</em> diyor.</p>
<p>Bakıyoruz yapay zekâ gerçekten her alanda. Önümüzdeki hafta Herkese Bilim Teknoloji dergisinde okuyacaksınız. Küçük bir özet: Radyologlarla eşit performans gösteren klinik yapay zekâdan iklim değişikliği ile mücadele için gezegenin dijital ikizinin modellenmesine, sinek gözünden ilham alınarak tasarlanan bir yapay zekâ algoritması ile ölümcül silahların tespitinden pandemi potansiyeli taşıyan virüslerin tahminine kadar&#8230;</p>
<p>Yıldız’ın dediği gibi <em>“Dünyada hiçbir ülke bilime önem vermeden gelişemez”</em>. Nokta&#8230;</p>
<p>***</p>
<p>Önceki gün DEVA Partisi’nin kadın eylem planı açıklandı. Zoom üzerinden Ali Babacan’ın konuşmasını dinledim. Kesinlikle İstanbul Sözleşmesi’ne dönecekleri sözünü verdi ve şunları söyledi: <em>“Saat kaçta neredeymiş? Sana ne kardeşim, şiddet varsa devlet gereğini yapacak.”</em></p>
<p><em>“Ne zaman kadına şiddet söz konusu olsa </em>‘Kimlerdenmiş? Üzerinde ne varmış? Saat kaçmış? Neredeymiş?’ <em>Sorular bu. Ya sana ne kardeşim? Şiddet var burada, demek ki sen gereğini yapacaksın. Sapasağlam bir siyasi iradeyle kadınların yanında olacağız. Devlet şiddet uygulayana cesaret vermeyi bırakacak. Devlet şiddete uğrayan kadının yanında olacak.”</em></p>
<p>Kadın eylem planında açıkladığı her bir madde kreş açılmasından tutun, cinsiyete duyarlı bütçelemeye kadar hepsi önemli. Umut verici. 2022 sona ererken paylaşayım dedim. Tabii 6’lı masa dağılmadan kalmayı başarabilirse..</p>
<p><strong>Özlem Yüzak</strong></p>
<p><strong><em>Bu yazı 30.12.2022 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayınlandı.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ozlem-yuzak/2023e-girerken-hicbir-ulke-bilime-onem-vermeden-gelisemez">2023’e girerken&#8230; Hiçbir ülke bilime önem vermeden gelişemez&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">28605</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Maden, sansür&#8230; Bilim, demokrasi&#8230;</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ozlem-yuzak/maden-sansur-bilim-demokrasi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özlem Yüzak]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 24 Oct 2022 14:29:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Özlem Yüzak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=28215</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bilim gerçeği ortaya çıkarmakla ilgilenir. Demokrasi ise insanlar arasındaki eşitlik sorunu ile&#8230; Bir ülkede ikisi de yoksa ya da çok zayıfsa? İşte öyle ülkelerde maden kazaları daha doğrusu cinayetleri olağandır. Sıklıkla yaşanır. İhmale sebep olanlar, suçlular cezalandırılmaz, ortalarda dolaşır işlerini yapmaya devam ederler. Öyle ülkelerde can verenler şehit mertebesine yükseltilir, üç kuruş para verilir ailelere ve sonra hiçbir şey olmamış gibi aynı maden çalıştırılmaya devam eder&#8230; Yeni kurbanlar vardır çalışacak&#8230; Çaresizlik, geçim derdi varken insan emeğinin değeri yok denecek hale getirilmişken sürecektir bu ahval&#8230; Sürer de&#8230; Son 70 yılda 3 binden fazla işçinin maden kazalarında yaşamını yitirmesi, 100 binden fazla insanın yaralanması, ILO verilerine göre Türkiye’nin ölümlü maden kazalarında açık ara Avrupa birincisi olması hatta bizim gibi ülkelerde bunlar olurken Avrupa’nın birçok ülkesinde hemen hemen hiç ölüm yaşanmaması bunun göstergesidir. İşte öyle ülkelerde sansür yasaları devreye sokulur. İki işe yarar bu yasalar: Pisliğin üzerinin örtülmesine ve karşı çıkan sesleri bastırmaya&#8230; Sosyal medyayı düzene sokmak iddiasıyla başlatılan ama geri planda “düşüncesini açıklayan, iktidarı sorgulayan, gerçekleri arayan” herkesi mahkeme kapılarına düşürecek, muhalif tüm medyayı susturmaya yönelik hale gelen&#8230; Sansür ve baskının koruyucusu, hukuk ve demokrasinin karşıtı bu yasalar iktidarların sürmesi açısından yaşamsaldır. Soma’da Selçuk Kozağaçlı maden işçilerinin haklarını savunduğu için hâlâ hapiste iken sorumluların serbest olması örneklerden sadece biridir. Bir adım öteye bakalım.. Akkuyu Nükleer Santralı’nın ilk ünitesinin 2023’te işletmeye açılacağı açıklandı. Yüksel Atakan radyasyon fizikçisi ve çok önemli bir uyarısı var. “İlk ünite Uluslarası Atom Enerji Kurumu (IAEA) standartlarına göre kalite kontrolleri yapılmadan mı işletmeye açılacak” diye soruyor. Ve ekliyor: “Kalite ve uygunluk kontrolleri, önce bu parçaların üretildikleri yerlerde/fabrikalarda, daha sonra da nükleer santralda konacakları yerlerde test işletimleriyle gerçekleştirilir ve santraldaki yüzlerce parça için bu denetim genellikle birkaç yıl sürer. Peki ilk ünite alelacele ‘Biz yaptık oldu!’ şeklinde mi devreye alınacak? Böyle olursa reaktör devresindeki bir armatür ya da bir alet ileride bozulup aşırı miktarda radyoaktiviteli su ve buhar çevreye yayıldığında ve bundan çevredeki halk olumsuz etkilendiğinde: ‘İnsanların alın yazıları’ mı diyeceğiz?” İşte bilim bunu sorar. Bunun peşine düşer&#8230; Ve yine bilim hatalardan ders çıkarır&#8230; “Piper Alpha” iş kazası Büyük Britanya’da yaşanmış en büyük iş kazalarından biri olarak kabul edilir ve ülkede inşaat ve maden gibi tehlikeli işkollarında çalışan hemen herkes tarafından bilinir. Nedeni ise 34 sene önce meydana gelen ve Kuzey Denizi’nde İskoçya’nın kuzeydoğusundaki petrol platformunda 167 kişinin ölümü ile sonuçlanan Piper Alpha iş kazasının, bu tehlikeli sektörlerde çalışanların bugün daha güvenli bir iş ortamında çalışmalarına kısmen bile olsa zemin hazırlamış olmasıdır. Nasıl mı? Yanıt basit: Kazadan dersler alındı, önleyici faaliyetler geliştirildi, ödün verilmeden uygulandı ve hâlâ da uygulanıyor. İyi iş sağlığı ve güvenliği sistemlerinde sıklıkla faydalanılan “Kaza üçgeni” (Heinrich’in Üçgeni teorisi) geliştirildi. Bugün İngiltere en kapitalist olmasına karşın dünyada en güvenli çalışılan ülkelerden biri. Bilim gerçeği ortaya çıkarmakla ilgilenir. Demokrasi ise insanlar arasındaki eşitlik sorunu ile&#8230; Bir ülkede ikisi de yoksa ya da çok zayıfsa?&#8230; Özlem Yüzak Bu yazı 21.10.2022 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayınlandı.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ozlem-yuzak/maden-sansur-bilim-demokrasi">Maden, sansür&#8230; Bilim, demokrasi&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bilim gerçeği ortaya çıkarmakla ilgilenir. Demokrasi ise insanlar arasındaki eşitlik sorunu ile&#8230; Bir ülkede ikisi de yoksa ya da çok zayıfsa?</p>
<p>İşte öyle ülkelerde maden kazaları daha doğrusu cinayetleri olağandır. Sıklıkla yaşanır. İhmale sebep olanlar, suçlular cezalandırılmaz, ortalarda dolaşır işlerini yapmaya devam ederler. Öyle ülkelerde can verenler şehit mertebesine yükseltilir, üç kuruş para verilir ailelere ve sonra hiçbir şey olmamış gibi aynı maden çalıştırılmaya devam eder&#8230; Yeni kurbanlar vardır çalışacak&#8230; Çaresizlik, geçim derdi varken insan emeğinin değeri yok denecek hale getirilmişken sürecektir bu ahval&#8230; Sürer de&#8230; Son 70 yılda 3 binden fazla işçinin maden kazalarında yaşamını yitirmesi, 100 binden fazla insanın yaralanması, ILO verilerine göre Türkiye’nin ölümlü maden kazalarında açık ara Avrupa birincisi olması hatta bizim gibi ülkelerde bunlar olurken Avrupa’nın birçok ülkesinde hemen hemen hiç ölüm yaşanmaması bunun göstergesidir.</p>
<p>İşte öyle ülkelerde sansür yasaları devreye sokulur. İki işe yarar bu yasalar: Pisliğin üzerinin örtülmesine ve karşı çıkan sesleri bastırmaya&#8230; Sosyal medyayı düzene sokmak iddiasıyla başlatılan ama geri planda <em>“düşüncesini açıklayan, iktidarı sorgulayan, gerçekleri arayan”</em> herkesi mahkeme kapılarına düşürecek, muhalif tüm medyayı susturmaya yönelik hale gelen&#8230; Sansür ve baskının koruyucusu, hukuk ve demokrasinin karşıtı bu yasalar iktidarların sürmesi açısından yaşamsaldır. Soma’da Selçuk Kozağaçlı maden işçilerinin haklarını savunduğu için hâlâ hapiste iken sorumluların serbest olması örneklerden sadece biridir.</p>
<p>Bir adım öteye bakalım.. Akkuyu Nükleer Santralı’nın ilk ünitesinin 2023’te işletmeye açılacağı açıklandı. Yüksel Atakan radyasyon fizikçisi ve çok önemli bir uyarısı var. <em>“İlk ünite Uluslarası Atom Enerji Kurumu (IAEA) standartlarına göre kalite kontrolleri yapılmadan mı işletmeye açılacak”</em> diye soruyor. Ve ekliyor: <em>“Kalite ve uygunluk kontrolleri, önce bu parçaların üretildikleri yerlerde/fabrikalarda, daha sonra da nükleer santralda konacakları yerlerde test işletimleriyle gerçekleştirilir ve santraldaki yüzlerce parça için bu denetim genellikle birkaç yıl sürer. Peki ilk ünite alelacele </em>‘Biz yaptık oldu!’ <em>şeklinde mi devreye alınacak? Böyle olursa reaktör devresindeki bir armatür ya da bir alet ileride bozulup aşırı miktarda radyoaktiviteli su ve buhar çevreye yayıldığında ve bundan çevredeki halk olumsuz etkilendiğinde: </em>‘İnsanların alın yazıları’ <em>mı diyeceğiz?”</em></p>
<p>İşte bilim bunu sorar. Bunun peşine düşer&#8230; Ve yine bilim hatalardan ders çıkarır&#8230;</p>
<p><em>“Piper Alpha”</em> iş kazası Büyük Britanya’da yaşanmış en büyük iş kazalarından biri olarak kabul edilir ve ülkede inşaat ve maden gibi tehlikeli işkollarında çalışan hemen herkes tarafından bilinir. Nedeni ise 34 sene önce meydana gelen ve Kuzey Denizi’nde İskoçya’nın kuzeydoğusundaki petrol platformunda 167 kişinin ölümü ile sonuçlanan Piper Alpha iş kazasının, bu tehlikeli sektörlerde çalışanların bugün daha güvenli bir iş ortamında çalışmalarına kısmen bile olsa zemin hazırlamış olmasıdır. Nasıl mı? Yanıt basit: Kazadan dersler alındı, önleyici faaliyetler geliştirildi, ödün verilmeden uygulandı ve hâlâ da uygulanıyor. İyi iş sağlığı ve güvenliği sistemlerinde sıklıkla faydalanılan <em>“Kaza üçgeni”</em> (Heinrich’in Üçgeni teorisi) geliştirildi. Bugün İngiltere en kapitalist olmasına karşın dünyada en güvenli çalışılan ülkelerden biri.</p>
<p>Bilim gerçeği ortaya çıkarmakla ilgilenir. Demokrasi ise insanlar arasındaki eşitlik sorunu ile&#8230; Bir ülkede ikisi de yoksa ya da çok zayıfsa?&#8230;</p>
<p><strong>Özlem Yüzak</strong></p>
<p><strong><em>Bu yazı 21.10.2022 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayınlandı.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ozlem-yuzak/maden-sansur-bilim-demokrasi">Maden, sansür&#8230; Bilim, demokrasi&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">28215</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Bilim&#8230; Çin, ABD&#8230; Ve tabii Türkiye</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ozlem-yuzak/bilim-cin-abd-ve-tabii-turkiye</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özlem Yüzak]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 27 Sep 2022 09:26:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Özlem Yüzak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=28023</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şu içinde yaşadığımız ülkeye bir de bilim dünyası gözlüğünden baksak ya&#8230; Bir bilim insanı üstelik dünya çapında tanınan, bilimsel araştırmalarını yurtdışında yürüten biri&#8230; İsmini vermeyeyim. Boğaz’a nazır Çamlıca tepesinde yükselen caminin 300 milyon dolara mal olduğunu duyunca şaşırdı. “Bu para eğitime, bilimsel araştırmalara aksa daha iyi olmaz mıydı?” deme gafletinde bulundu. “Bu ne ki” dedim, “geçilmeyen köprüler ve otoyollar için yüklenici firmalara ödenen milyonlarca doları bir bilseniz”&#8230; Türkiye kaynak yoksunu bir ülke değil, “doğru idare” yoksunu sadece. İşine gelmiyor iktidarın kaynakları eğitime, bilime, teknoloji geliştirmeye aktarmak. Bilen, sorgulayan nesiller istemiyor. Böyle olduğu içindir ki bu ülkede kendine gelecek görmeyenlerin beyin göçüne sessiz kalıyor. Böyle olduğu içindir ki bu ülkenin eğitimi arpa boyu yol alamıyor. Dünya bilim üretimindeki payımız yok denecek kadar az oluyor. Teknoloji tüketicisi olmaktan teknoloji üreticisi olmaya geçemiyoruz sadece bu yüzden&#8230; Sabri Ülker Vakfı’nın bu yıl yedincisini verdiği bilim ödülü dolayısıyla düzenlenen toplantıda konu haliyle bilimin ülkelere olan itici gücüydü. Bilim zorlu bir yol, merak, sebat, yılmamak, çok çalışmak, bunları gerektiriyor. Yetmiyor, temel araştırmaların önemsenmesi, fonlanması gerekiyor. Bunu yapanlar çok geriden geliyor olsalar da büyük sıçramalar yapabiliyorlar. Çin örneğin, bilim ve teknolojide büyük atağını nasıl gerçekleştirdi? Yurtdışındaki oluşturduğu büyük bilim diyasporasının ülkenin bilim ve teknoloji üretimine katkısı ne oldu? Bu yılki bilim ödülünün sahibi Doç. Dr. Nilay Yapıcı. İnsan beyninde tat ve yeme mekanizmaları üzerine çalışmalar yürütüyor. Daha gencecik ama ABD’de Cornell Üniversitesi’nde kendi adıyla anılan bir laboratuvarı var. 10 kişilik ekibi ile önemli çalışmalara imza atıyor. “ABD’de temel bilime yatırım çok fazla ama iş klinik çalışmalara gelince azalıyor çünkü çok büyük maliyetler var ve fonlama da ticarileşiyor” diyor. Önemli bir saptaması var: “ABD’de bilimsel araştırmalarda akademiden endüstriye beyin göçü hızlandı. Gençler üniversitede bilim yapmak yerine daha iyi para kazanacakları alanlara yöneliyorlar. Çok kötü değil ama temel bilimcilerin sayısı azalıyor, bunun da ilerleyen yıllarda negatif sonuçları olabilir” diyor. Harvard Sabri Ülker Merkezi Başkanı Prof. Dr. Gökhan Hotamışlıgil’in de saptaması benzer: “ABD endüstri-akademi işbirliğinde, üretilen patent ve inovasyonda hâlâ en güçlü ülke. Örneğin MIT’e bakarsanız, kendi ürettiği endüstriyel geri dönüşümün hacmi G8 ülkelerinin kapasitesinde. Ama ABD de yeni bir dönüşümün içinde ve bazı kurumlarda hızını kaybediyor. Genç kuşağın yön değiştirme arzusu çok güçlü. 500 senedir devam eden sistemin dışına çıkmak istiyor; enerjisini daha farklı şekilde kullanmanın yolunu arıyor. Buna kimi üniversiteler ve kuruluşlar izin verecek, bazıları ise ayak uyduramayacak.” PEKİ YA ÇİN?  “Çin gümbür gümbür geliyor” diyor Hotamışlıgil, “Bilime, eğitime, teknoloji üretimine muazzam yatırım yapıyor, rekabette kullandığı yöntemler kendisine büyük avantaj getiriyor. ABD’de dönüşümü zorlayan konulardan biri regülasyonun, bürokratik yükün çok ağırlaşmış olması. İdari boğulma diyorum buna, felç edici düzeye geldi ne yazık ki. Bu Çin ile rekabette ABD’ye büyük dezavantaj getiriyor. Biz protokolü onaylatana kadar Çin’dekiler bitiriyorlar araştırmalarını. Ayrıca Çin’de bilim yapan büyük bir kritik kütle ve yine büyük ve güçlü bir diyasporası var. Ekonomik büyümesi ile muazzam bir fon akımı ve geri çekim yaratıyor. ABD’deki bir fakültenin neredeyse tamamını transfer ettiğine ilişkin örnekler var. Mesela, ABD’nin kuzeydoğu koridoru bilimsel açıdan güçlüdür. Orada 20 adet yapısal biyoloji laboratuvarı varsa, bakıyoruz, Çin’de bir tek Pekin Üniversitesi bir anda 50 tane açabiliyor.” YA TÜRKİYE? Tek bir cümle: İlk 100’e ilk 50’ye giren üniversitelerimiz olduğunda bilim alanında dünyada daha söz sahibi olmaya başlarız&#8230; Özlem Yüzak Bu yazı 09.09.2022 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayınlandı.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ozlem-yuzak/bilim-cin-abd-ve-tabii-turkiye">Bilim&#8230; Çin, ABD&#8230; Ve tabii Türkiye</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Şu içinde yaşadığımız ülkeye bir de bilim dünyası gözlüğünden baksak ya&#8230;</p>
<p>Bir bilim insanı üstelik dünya çapında tanınan, bilimsel araştırmalarını yurtdışında yürüten biri&#8230; İsmini vermeyeyim. Boğaz’a nazır Çamlıca tepesinde yükselen caminin 300 milyon dolara mal olduğunu duyunca şaşırdı. <em>“Bu para eğitime, bilimsel araştırmalara aksa daha iyi olmaz mıydı?”</em> deme gafletinde bulundu. <em>“Bu ne ki”</em> dedim,<em> “geçilmeyen köprüler ve otoyollar için yüklenici firmalara ödenen milyonlarca doları bir bilseniz”</em>&#8230;</p>
<p>Türkiye kaynak yoksunu bir ülke değil,<em> “doğru idare”</em> yoksunu sadece. İşine gelmiyor iktidarın kaynakları eğitime, bilime, teknoloji geliştirmeye aktarmak. Bilen, sorgulayan nesiller istemiyor. Böyle olduğu içindir ki bu ülkede kendine gelecek görmeyenlerin beyin göçüne sessiz kalıyor. Böyle olduğu içindir ki bu ülkenin eğitimi arpa boyu yol alamıyor. Dünya bilim üretimindeki payımız yok denecek kadar az oluyor. Teknoloji tüketicisi olmaktan teknoloji üreticisi olmaya geçemiyoruz sadece bu yüzden&#8230;</p>
<p>Sabri Ülker Vakfı’nın bu yıl yedincisini verdiği bilim ödülü dolayısıyla düzenlenen toplantıda konu haliyle bilimin ülkelere olan itici gücüydü. Bilim zorlu bir yol, merak, sebat, yılmamak, çok çalışmak, bunları gerektiriyor. Yetmiyor, temel araştırmaların önemsenmesi, fonlanması gerekiyor. Bunu yapanlar çok geriden geliyor olsalar da büyük sıçramalar yapabiliyorlar. Çin örneğin, bilim ve teknolojide büyük atağını nasıl gerçekleştirdi? Yurtdışındaki oluşturduğu büyük bilim diyasporasının ülkenin bilim ve teknoloji üretimine katkısı ne oldu?</p>
<p>Bu yılki bilim ödülünün sahibi Doç. Dr. Nilay Yapıcı. İnsan beyninde tat ve yeme mekanizmaları üzerine çalışmalar yürütüyor. Daha gencecik ama ABD’de Cornell Üniversitesi’nde kendi adıyla anılan bir laboratuvarı var. 10 kişilik ekibi ile önemli çalışmalara imza atıyor. <em>“ABD’de temel bilime yatırım çok fazla ama iş klinik çalışmalara gelince azalıyor çünkü çok büyük maliyetler var ve fonlama da ticarileşiyor”</em> diyor. Önemli bir saptaması var: <em>“ABD’de bilimsel araştırmalarda akademiden endüstriye beyin göçü hızlandı. Gençler üniversitede bilim yapmak yerine daha iyi para kazanacakları alanlara yöneliyorlar. Çok kötü değil ama temel bilimcilerin sayısı azalıyor, bunun da ilerleyen yıllarda negatif sonuçları olabilir”</em> diyor. Harvard Sabri Ülker Merkezi Başkanı Prof. Dr. Gökhan Hotamışlıgil<strong>’</strong>in de saptaması benzer:</p>
<p><em>“ABD endüstri-akademi işbirliğinde, üretilen patent ve inovasyonda hâlâ en güçlü ülke. Örneğin MIT’e bakarsanız, kendi ürettiği endüstriyel geri dönüşümün hacmi G8 ülkelerinin kapasitesinde. Ama ABD de yeni bir dönüşümün içinde ve bazı kurumlarda hızını kaybediyor. Genç kuşağın yön değiştirme arzusu çok güçlü. 500 senedir devam eden sistemin dışına çıkmak istiyor; enerjisini daha farklı şekilde kullanmanın yolunu arıyor. Buna kimi üniversiteler ve kuruluşlar izin verecek, bazıları ise ayak uyduramayacak.”</em></p>
<p><strong>PEKİ YA ÇİN? </strong></p>
<p><em>“Çin gümbür gümbür geliyor”</em> diyor Hotamışlıgil, <em>“Bilime, eğitime, teknoloji üretimine muazzam yatırım yapıyor, rekabette kullandığı yöntemler kendisine büyük avantaj getiriyor. ABD’de dönüşümü zorlayan konulardan biri regülasyonun, bürokratik yükün çok ağırlaşmış olması. İdari boğulma diyorum buna, felç edici düzeye geldi ne yazık ki. Bu Çin ile rekabette ABD’ye büyük dezavantaj getiriyor. Biz protokolü onaylatana kadar Çin’dekiler bitiriyorlar araştırmalarını. Ayrıca Çin’de bilim yapan büyük bir kritik kütle ve yine büyük ve güçlü bir diyasporası var. Ekonomik büyümesi ile muazzam bir fon akımı ve geri çekim yaratıyor. ABD’deki bir fakültenin neredeyse tamamını transfer ettiğine ilişkin örnekler var. Mesela, ABD’nin kuzeydoğu koridoru bilimsel açıdan güçlüdür. Orada 20 adet yapısal biyoloji laboratuvarı varsa, bakıyoruz, Çin’de bir tek Pekin Üniversitesi bir anda 50 tane açabiliyor.”</em></p>
<p><strong>YA TÜRKİYE?</strong></p>
<p>Tek bir cümle: <em>İlk 100’e ilk 50’ye giren üniversitelerimiz olduğunda bilim alanında dünyada daha söz sahibi olmaya başlarız&#8230;</em></p>
<p><strong>Özlem Yüzak</strong></p>
<p><strong><em>Bu yazı 09.09.2022 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayınlandı.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ozlem-yuzak/bilim-cin-abd-ve-tabii-turkiye">Bilim&#8230; Çin, ABD&#8230; Ve tabii Türkiye</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">28023</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
