<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>P. Dilara Çolak arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/k/yazarlar/p-dilara-colak/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/k/yazarlar/p-dilara-colak</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Mon, 26 Feb 2024 12:45:37 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Sanat ne işe yarar?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/sanat-ne-ise-yarar-2</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[P. Dilara Çolak]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 26 Feb 2024 12:45:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[P. Dilara Çolak]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=30976</guid>

					<description><![CDATA[<p>Felsefenin ontoloji, siyaset, mantık gibi şanlı kolları varken neden estetik ve sanatla ilgilendiğim soruluyor genelde. Sanıyorum çoğu insan sanatla ilgilenmenin zengin hobisinden öte bir şey olmadığını düşünüyor. Öyle ya iyi bir resim ya da heykel ancak ev dekore edebilir. Her ne kadar geleneksel anlamda bir sanatçı olmasam da sanat deneyimini önemseyen, sanat üzerine düşünen bir izleyiciyim. Burada geleneksel anlamda sanatçı değilim derken kastettiğim, bireysel sanatsal üretimlerimizin dışında bir de büyük S’li “Sanat” var ki o, kendi tarihsel sürecine sahip sektörleşmiş bir alan. Elbette ben bu profesyonelleşmeden söz etmiyorum. Ama ben herkesin sanatçı olabileceğini hatta herkesin farkında olsun ya da olmasın yaşamın içerisinde sanat ürettiğini düşünüyorum. Nasıl derseniz, birine seni özledim demek yerine sen yokken zaman daha yavaş akıyor dediğinizde, kullanılmış bir meyve suyu şişesine estetik dokunuşlar yaparak ondan yeni bir şey yarattığınızda, günbatımında ortaya çıkan sarı ve kızıl renklerden büyülenip telefonunuzla onu en iyi açıdan çekmeye çalıştığınızda aslında sanat üretmeye başlıyorsunuz. Yani doğrudan pratik bir fayda sağlamadığınızı bildiğiniz halde yine de yaratma dürtüsüyle harekete geçtiğinizde aslında siz de sanat üreticisi oluyorsunuz. Bu yüzden hepimizin sanatçı olma potansiyeli taşıdığını düşünüyorum çünkü bu insan olmanın özüne dair yaratıcı bir güç. O halde sanatı yaratma ve deneyimleme konusunda bilinçli bir farkındalık kazanmak yaşamlarımıza doyum getirebilir. En azından çoğu filozof böyle düşünmüştü. Anlamsızlıkta anlam üretmek Nietzsche’ye göre sanat, mutlak hakikatin yokluğunda insanın anlamsızlık denizinde savrulup durmasını engelleyebilecek tek gemidir. Kişinin hem kendi varoluşunu ve hem içinde yaşadığı dünyayı dönüştürmenin en iyi yoludur. Anlamsızlıkta anlam üretmeye çalışıyoruz daima, böylelikle hem yaşamı olumluyor, hem de bir bakıma kendimizi daha değerli, kutsal bir hale getiriyoruz. Aksi taktirde yaşam katlanılmaz olurdu. Cicero, “Bir ressam, gölgelerde ve çıkıntılarda kim bilir bizlerin göremediğimiz neleri görür!” demişti. Bu da bizi sanatın ne işe yaradığı konusunda ikinci yanıta getiriyor. Sanat, nesnelerle kurduğumuz araçsal ilişki yüzünden gündelik hayatımızda farkında dahi olmadığımız başka bir yüzü ortaya çıkartabilir. Örneğin Vincent Van Gogh’un Bir Çift Ayakkabı adlı resminde kişiye hizmet etmiş bir ayakkabı, temsili dolayısıyla, artık araçsallığını yitirir. Böyle olunca ayakkabı bize bir hikaye anlatmaya başlar. Ayakkabı, ayakkabı olmaktan çıktığında anlam kazanır. Bir başka açıdan, Aristoteles’in “katharsis” kavramıyla sanatın işlevi konusunda söyledikleri modernleştirilebilir, o, sanatın bizi sakıncalı tutkulardan arındıran bir işlevi olduğunu söyler. Sakıncalı tutkululardan arınmanın imkanı tartışılabilir, fakat duygusal bir gününüzde iyi bir komedi izlemenin ardından gelen rahatlama hissini kimse inkar edemez. Bu da bizi bence sanatın sunduğu en iyi imkanlardan birine getiriyor. Robert Vischer adlı bir estetik teorisyeni, “einfühlung” (özdeşleyim) adını verdiği bir kavramla izleyicinin kendi gerçekliğinden çıkarak eserin kurgusal dünyasında kendini yeniden bulmasını ele alır. Bir roman okurken kendinizi hangi karakterle neden özdeşleştirdiğiniz veya bahsedilen kurgusal durumda siz olsaydınız hangi tavrı takınacağınız, aslında sanat deneyimi sayesinde kendi benliğimizi keşfetmemize yol açabilir. Günümüzde üniversitelerde yüksek lisans programı olarak açılmaya başlamış sanat terapisi adı verilen branş tüm bu prensiplere dayanır. Böylelikle şeylerin sıradanlıklarını aşan bir farkındalıkla estetik bir görme geliştirme, anlam yaratarak yaşamı zenginleştirme, duygu salınımı dolayısıyla rahatlama, kendi bilincimizin karanlık noktalarına temas ederek kendinle tanışma gibi dört önemli nokta ile sanatın ne işe yaradığı sorusu yanıtlanabilir. Ne demişler sanat uzun hayat kısa… Tüm dünya deneyimlerimizi tıpkı sanat deneyimi gibi estetikleştirmeyi başarırsak kim bilir belki yürümek dahi dans etmek kadar güzel olabilir. Pelin Dilara Çolak</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/sanat-ne-ise-yarar-2">Sanat ne işe yarar?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Felsefenin ontoloji, siyaset, mantık gibi şanlı kolları varken neden estetik ve sanatla ilgilendiğim soruluyor genelde. Sanıyorum çoğu insan sanatla ilgilenmenin zengin hobisinden <span lang="sv-SE">ö</span>te bir şey olmadığını düşünüyor. Öyle ya iyi bir resim ya da heykel ancak ev dekore edebilir.</p>
<p>Her ne kadar geleneksel anlamda bir sanatçı olmasam da sanat deneyimini önemseyen, sanat üzerine düşünen bir izleyiciyim. Burada geleneksel anlamda sanatçı değilim derken kastettiğim, bireysel sanatsal üretimlerimizin dışında bir de büyük S’li “Sanat” var ki o, kendi tarihsel sürecine sahip sektörleşmiş bir alan. Elbette ben bu profesyonelleşmeden söz etmiyorum. Ama ben herkesin sanatçı olabileceğini hatta herkesin farkında olsun ya da olmasın yaşamın içerisinde sanat ürettiğini düşünüyorum.</p>
<p>Nasıl derseniz, birine seni özledim demek yerine sen yokken zaman daha yavaş akıyor dediğinizde, kullanılmış bir meyve suyu şişesine estetik dokunuşlar yaparak ondan yeni bir şey yarattığınızda, günbatımında ortaya çıkan sarı ve kızıl renklerden büyülenip telefonunuzla onu en iyi açıdan çekmeye çalıştığınızda aslında sanat üretmeye başlıyorsunuz. Yani doğrudan pratik bir fayda sağlamadığınızı bildiğiniz halde yine de yaratma dürtüsüyle harekete geçtiğinizde aslında siz de sanat üreticisi oluyorsunuz. Bu yüzden hepimizin sanatçı olma potansiyeli taşıdığını düşünüyorum çünkü bu insan olmanın özüne dair yaratıcı bir güç. O halde sanatı yaratma ve deneyimleme konusunda bilinçli bir farkındalık kazanmak yaşamlarımıza doyum getirebilir. En azından çoğu filozof böyle düşünmüştü.</p>
<p><strong>Anlamsızlıkta anlam üretmek</strong></p>
<p>Nietzsche’ye göre sanat, mutlak hakikatin yokluğunda insanın anlamsızlık denizinde savrulup durmasını engelleyebilecek tek gemidir. Kişinin hem kendi varoluşunu ve hem içinde yaşadığı dünyayı dönüştürmenin en iyi yoludur. Anlamsızlıkta anlam üretmeye çalışıyoruz daima, böylelikle hem yaşamı olumluyor, hem de bir bakıma kendimizi daha değerli, kutsal bir hale getiriyoruz. Aksi taktirde yaşam katlanılmaz olurdu.</p>
<p>Cicero, “B<span lang="pt-PT">ir ressam, g</span><span lang="sv-SE">ö</span>lgelerde ve çıkıntılarda kim bilir bizlerin g<span lang="sv-SE">ö</span>remediğimiz neleri g<span lang="sv-SE">ö</span>rü<span lang="ru-RU">r!</span>” demişti. Bu da bizi sanatın ne işe yaradığı konusunda ikinci yanıta getiriyor. Sanat, nesnelerle kurduğumuz araçsal ilişki yüzünden gündelik hayatımızda farkında dahi olmadığımız başka bir yüzü ortaya çıkartabilir. Örneğin Vincent Van Gogh’un Bir Çift Ayakkabı adlı resminde kişiye hizmet etmiş bir ayakkabı, temsili dolayısıyla, artık araçsallığını yitirir. Böyle olunca ayakkabı bize bir hikaye anlatmaya başlar. Ayakkabı, ayakkabı olmaktan çıktığında anlam kazanır.</p>
<p>Bir başka açıdan, Aristoteles’in “katharsis” kavramıyla sanatın işlevi konusunda söyledikleri modernleştirilebilir, o, sanatın bizi sakıncalı tutkulardan arındıran bir işlevi olduğunu söyler. Sakıncalı tutkululardan arınmanın imkanı tartışılabilir, fakat duygusal bir gününüzde iyi bir komedi izlemenin ardından gelen rahatlama hissini kimse inkar edemez.</p>
<p>Bu da bizi bence sanatın sunduğu en iyi imkanlardan birine getiriyor. <span lang="de-DE">Robert Vischer</span> adlı bir estetik teorisyeni, “einfühlung” (özdeşleyim) adını verdiği bir kavramla izleyicinin kendi gerçekliğinden çıkarak eserin kurgusal dünyasında kendini yeniden bulmasını ele alır. Bir roman okurken kendinizi hangi karakterle neden özdeşleştirdiğiniz veya bahsedilen kurgusal durumda siz olsaydınız hangi tavrı takınacağınız, aslında sanat deneyimi sayesinde kendi benliğimizi keşfetmemize yol açabilir.</p>
<p>Günümüzde üniversitelerde yüksek lisans programı olarak açılmaya başlamış sanat terapisi adı verilen branş tüm bu prensiplere dayanır. Böylelikle şeylerin sıradanlıklarını aşan bir farkındalıkla estetik bir görme geliştirme, anlam yaratarak yaşamı zenginleştirme, duygu salınımı dolayısıyla rahatlama, kendi bilincimizin karanlık noktalarına temas ederek kendinle tanışma gibi dört önemli nokta ile sanatın ne işe yaradığı sorusu yanıtlanabilir.</p>
<p>Ne demişler sanat uzun hayat kısa… Tüm dünya deneyimlerimizi tıpkı sanat deneyimi gibi estetikleştirmeyi başarırsak kim bilir belki yürümek dahi dans etmek kadar güzel olabilir.</p>
<p><strong>Pelin Dilara Çolak</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/sanat-ne-ise-yarar-2">Sanat ne işe yarar?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">30976</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Popüler kültür akademiye karşı: Kamusal felsefe</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/populer-kultur-akademiye-karsi-kamusal-felsefe-3</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mercan Bursali]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 Dec 2023 10:24:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[P. Dilara Çolak]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=30612</guid>

					<description><![CDATA[<p>Son yıllarda felsefe literatüründe, popüler bilim veya popüler tarih terimlerine denk geldiği söylenebilecek yeni bir alt eğilim doğdu, “public philosophy.” Ne olduğunu tek kelimeyle tam olarak tercüme etmek zor. Özetle, kitle iletişim aracılarını kullanarak kamusal alanda popüler konular üzerine gündelik bir dil ile yapılan felsefe olduğu söylenebilir, yani akademik felsefenin tam aksi. “Simpsonlar ve felsefe” başlıklı bir blog yazısının, Ludwig Wittgenstein’ın “Felsefi Soruşturmalar” adlı kitabında yaptığı felsefeden farklı bir şekilde felsefe yaptığı açık. Bu yeni kamusal felsefe, 2500 senelik tarihinin verdiği sorumluluk ve terminolojik yapı yüzünden akademik geleneğin içerisine hapsolmuş “ağır” felsefeye bir alternatif oluşturmaya çalışır. Toplumsal fenomenleri idealleştirme çabasına girmeden olduğu haliyle ele alır ve bizim için ne anlama geldiği üzerine felsefenin araçlarıyla düşünmeye başlar. Bu açıdan akademinin yapmakta yetersiz kaldığı, belki de yapmayı zaten amaçlamadığı bir şeyi başararak gündelik hayatlarımızın içine sızar. Böylelikle felsefe eğitimi almamış insanlara da hitap ettiği gibi felsefe eğitimi almamış kişiler tarafından da yapılabilir hale gelir. Popülerleşme her zaman sığlaşma mı demek? Bu yeni eğilim, başta akademisyen-felsefeciler olmak üzere entelektüel çevreler tarafından epey tartışıldı. Hala da tartışılıyor. Kimileri bu sokağa inen felsefeyi bayağı bulurken, kimileri ise çok geç kalınmış bir hamle olarak görüyor. O yüzden üzerine düşünmek istiyorum, bir şeyin popülerleşmesi her zaman sığlaşması anlamına mı gelir? Öyleyse bile bunun tamamen kötü olduğu söylenebilir mi? İnsanların Aristoteles’in Metafizik adlı kitabıyla cebelleşmek yerine “Aristoteles ile Bir Karıncayiyen Washington&#8217;a Gider” adlı kitabını okuması, özünde felsefe olmayan bir şeyi mi yaygınlaştırmaktadır? [Bir not, bu sığ (!) ve esprili kitabın yazarları Harvard mezunu felsefe profesörleridir.] Bu sorular dijital platformlarda felsefeci olmayanlar için felsefe anlatmaya başladığımdan beri aklımı kurcalıyor. İnsanların benim veya diğer popüler felsefi yayınları yalnızca daha entelektüel gözükmek ya da eğlenmek için tüketiyor olma ihtimali oldukça yüksek. Bu açıdan çileli de olsa akademik felsefe doğru düşünmenin araçlarını öğretmeye çalışırken bu yeni kamusal felsefe tüketim nesnesi yaratıyor gibi gözükebilir. Fakat böyle bile olsa, popüler kültürün kendisi kültür teorisi içerisinde yer alan yeni bir akademik araştırma alanıyken, felsefenin yüksek zümrelerince pop olanın görmezden gelinmesini anlamsız buluyorum. Bu durum bana Modern sanat ortaya çıktığında onu sığ bulan Klasistlerin tavrını hatırlatıyor. Kişisel olarak gelenekçilere karşı hep yenilikçilerden yana olmuşumdur. Şanlı günlerinde yapıldığı biçimiyle felsefe yapmanın tek doğru yol olduğunu söyleyip bunu dayatmanın muhafazakar bir yanı var. Eğer felsefe benim ondan anladığım şeyse, yani özünde ilkelere dayalı eleştirel düşünme edimi ise, akademik felsefe bu düşünme biçiminde ustalaşmayı temsil eder. Ustalaşmak, yeni ilkeler koymak ve öğrenmek isteyenlere bu bilgeliği aktarmak için akademi elbette şart, bunu tartışmıyorum. Buna karşın popülerleşen kamusal felsefe, çağrı ve farkındalık rolü üstlenerek toplumsal ölçekte etki yaratabilir. Başta Amerika ve Avrupa olmak üzere günümüzde felsefenin seyrini değişmesine etki eden pek çok çağdaş filozof twitter kullanıyor, Ted konuşmalarına katılıyor, New York Times, Verso, Aeon gibi popüler bloglarda yazıyor, hatta tanrının varlığı üzerine yaptıkları en ciddi tartışmaları dahi video kaydına alıp Youtube’da yayınlıyor. Çünkü felsefe fildişi kulelerde kendimize saklamamız gereken bir sır değil. Yaklaşık 2000 senedir filozofların hak ve adalet üzerine yazmasına rağmen hala Trump gibileri başkan olabiliyorsa felsefi öğretilerimizin gündelik hayatımıza ne derece yansıdığı üzerine düşünmemiz gerekir. Bu durumda tüm derinliği ve yalıtılmışlığıyla akademik felsefenin iyi tek yol olduğunu söylemek biraz zor. O yüzden kamusal felsefe toplumsal ölçekte eleştirel düşünmeyi aşılamanın iyi bir yolu olabilir mi bırakalım bunu zaman göstersin. Görünen o ki, kaybetmekten korkmamız gereken çok bir şey yok. Pelin Dilara Çolak</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/populer-kultur-akademiye-karsi-kamusal-felsefe-3">Popüler kültür akademiye karşı: Kamusal felsefe</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p lang="tr-TR">Son yıllarda felsefe literatüründe, popüler bilim veya popüler tarih terimlerine denk geldiği söylenebilecek yeni bir alt eğilim doğdu, “public philosophy.” Ne olduğunu tek kelimeyle tam olarak tercüme etmek zor. Özetle, kitle iletişim aracılarını kullanarak kamusal alanda popüler konular üzerine gündelik bir dil ile yapılan felsefe olduğu söylenebilir, yani akademik felsefenin tam aksi. “Simpsonlar ve felsefe” başlıklı bir blog yazısının, Ludwig Wittgenstein’ın “Felsefi Soruşturmalar” adlı kitabında yaptığı felsefeden farklı bir şekilde felsefe yaptığı açık.</p>
<p lang="tr-TR">Bu yeni kamusal felsefe, 2500 senelik tarihinin verdiği sorumluluk ve terminolojik yapı yüzünden akademik geleneğin içerisine hapsolmuş “ağır” felsefeye bir alternatif oluşturmaya çalışır. Toplumsal fenomenleri idealleştirme çabasına girmeden olduğu haliyle ele alır ve bizim için ne anlama geldiği üzerine felsefenin araçlarıyla düşünmeye başlar. Bu açıdan akademinin yapmakta yetersiz kaldığı, belki de yapmayı zaten amaçlamadığı bir şeyi başararak gündelik hayatlarımızın içine sızar. Böylelikle felsefe eğitimi almamış insanlara da hitap ettiği gibi felsefe eğitimi almamış kişiler tarafından da yapılabilir hale gelir.</p>
<p lang="tr-TR"><strong>Popülerleşme her zaman sığlaşma mı demek?</strong></p>
<p lang="tr-TR">Bu yeni eğilim, başta akademisyen-felsefeciler olmak üzere entelektüel çevreler tarafından epey tartışıldı. Hala da tartışılıyor. Kimileri bu sokağa inen felsefeyi bayağı bulurken, kimileri ise çok geç kalınmış bir hamle olarak görüyor. O yüzden üzerine düşünmek istiyorum, bir şeyin popülerleşmesi her zaman sığlaşması anlamına mı gelir? Öyleyse bile bunun tamamen kötü olduğu söylenebilir mi? İnsanların Aristoteles’in Metafizik adlı kitabıyla cebelleşmek yerine “Aristoteles ile Bir Karıncayiyen Washington&#8217;a Gider” adlı kitabını okuması, özünde felsefe olmayan bir şeyi mi yaygınlaştırmaktadır? [Bir not, bu sığ (!) ve esprili kitabın yazarları Harvard mezunu felsefe profesörleridir.]</p>
<p lang="tr-TR">Bu sorular dijital platformlarda felsefeci olmayanlar için felsefe anlatmaya başladığımdan beri aklımı kurcalıyor. İnsanların benim veya diğer popüler felsefi yayınları yalnızca daha entelektüel gözükmek ya da eğlenmek için tüketiyor olma ihtimali oldukça yüksek. Bu açıdan çileli de olsa akademik felsefe doğru düşünmenin araçlarını öğretmeye çalışırken bu yeni kamusal felsefe tüketim nesnesi yaratıyor gibi gözükebilir. Fakat böyle bile olsa, popüler kültürün kendisi kültür teorisi içerisinde yer alan yeni bir akademik araştırma alanıyken, felsefenin yüksek zümrelerince pop olanın görmezden gelinmesini anlamsız buluyorum. Bu durum bana Modern sanat ortaya çıktığında onu sığ bulan Klasistlerin tavrını hatırlatıyor. Kişisel olarak gelenekçilere karşı hep yenilikçilerden yana olmuşumdur. Şanlı günlerinde yapıldığı biçimiyle felsefe yapmanın tek doğru yol olduğunu söyleyip bunu dayatmanın muhafazakar bir yanı var.</p>
<p lang="tr-TR">Eğer felsefe benim ondan anladığım şeyse, yani özünde ilkelere dayalı eleştirel düşünme edimi ise, akademik felsefe bu düşünme biçiminde ustalaşmayı temsil eder. Ustalaşmak, yeni ilkeler koymak ve öğrenmek isteyenlere bu bilgeliği aktarmak için akademi elbette şart, bunu tartışmıyorum. Buna karşın popülerleşen kamusal felsefe, çağrı ve farkındalık rolü üstlenerek toplumsal ölçekte etki yaratabilir.</p>
<p lang="tr-TR">Başta Amerika ve Avrupa olmak üzere günümüzde felsefenin seyrini değişmesine etki eden pek çok çağdaş filozof twitter kullanıyor, Ted konuşmalarına katılıyor, New York Times, Verso, Aeon gibi popüler bloglarda yazıyor, hatta tanrının varlığı üzerine yaptıkları en ciddi tartışmaları dahi video kaydına alıp Youtube’da yayınlıyor. <strong>Çünkü felsefe fildişi kulelerde kendimize saklamamız gereken bir sır değil.</strong></p>
<p lang="tr-TR">Yaklaşık 2000 senedir filozofların hak ve adalet üzerine yazmasına rağmen hala Trump gibileri başkan olabiliyorsa felsefi öğretilerimizin gündelik hayatımıza ne derece yansıdığı üzerine düşünmemiz gerekir. Bu durumda tüm derinliği ve yalıtılmışlığıyla akademik felsefenin iyi tek yol olduğunu söylemek biraz zor. O yüzden kamusal felsefe toplumsal ölçekte eleştirel düşünmeyi aşılamanın iyi bir yolu olabilir mi bırakalım bunu zaman göstersin. Görünen o ki, kaybetmekten korkmamız gereken çok bir şey yok.</p>
<p lang="tr-TR"><strong>Pelin Dilara Çolak</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/populer-kultur-akademiye-karsi-kamusal-felsefe-3">Popüler kültür akademiye karşı: Kamusal felsefe</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">30612</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Hepimiz gerçekten aynı gemide miyiz?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/hepimiz-gercekten-ayni-gemide-miyiz-3</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[P. Dilara Çolak]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 16 Mar 2023 12:16:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[P. Dilara Çolak]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<category><![CDATA[corona]]></category>
		<category><![CDATA[ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[izolasyon]]></category>
		<category><![CDATA[koronavirüs]]></category>
		<category><![CDATA[küresel]]></category>
		<category><![CDATA[pandemi]]></category>
		<category><![CDATA[salgın hastalık]]></category>
		<category><![CDATA[Slavoj Zizek]]></category>
		<category><![CDATA[virüs]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29124</guid>

					<description><![CDATA[<p>Günümüzün popüler filozoflarındanSlavoj Zizek, Koronavirüs pandemisine ilişkin olarak 27 Şubat’ta yayınladığı yazısında “Acı Gerçek, Felakete İhtiyacımız Var!” diyordu. Yazıda pandeminin beklenmedik ve bir o kadar korkutucu etkilerini kabullendikten sonra faydalı olma potansiyeli taşıyan yan etkilerinden korkmamamız gerektiğini söylüyordu. Bu faydalı yan etkiler ekonomik ve entelektüel olarak iki gruba ayrılabilir. Fakat ben gerçekdışı bulduğum için yalnızca ekonomi konusuna değinmek istiyorum. Post-Marxist ideolojinin bir temsilcisi olarak Zizek, pandemi sürecinin geleceğin dünyasında kapitalizme ve milliyetçi popülizme yer olmadığını gösterdiğini savundu. Nitekim “kapitalizm, sınırsız büyümenin mümkün ve zorunlu olduğu kanıtlanması mümkün olmayan bir hipoteze dayanır. Bu ön varsayım, artı-değer çıkarmayı zorunlu kılar. Bunun ardı sıra gelen bütün mantıksal ve ekonomik çıkarımlar, bu aksiyoma uygundur ve bunun dışında hiçbir şey düşünülemez.” Buna karşın İspanya’da devletin özel hastanelere el koyması, Türkiye’de krizi fırsata çevirmek isteyen satıcılara yönelik devletin geliştirdiği fiyat kontrol mekanizması, Küba’dan Avrupa’ya yardıma giden doktorlar, Çin’den farklı ülkelere gönderilen ücretsiz gönderilen tıbbi malzemeler gibi süreç içerisinde şahit olduğumuz kimi gelişmeler ilk bakışta pandeminin kapitalizme bir darbe indirdiğini düşündürebilir. Çünkü küresel felaketlerde, ulus-devletin ötesinde küresel dayanışma ortamı sağlanmak zorundadır. Virüsün herkese bulaşıyor olması gerçeğini dikkate aldığımızda cinsiyet, ırk, toplumsal sınıf gibi farklılıklar önemsizleşir. Bunun iki ironik örneği, İngiltere’nin Başbakanı Boris Johnson ve İran Sağlık Bakanı Iraj Harirchi, koronavirüsün yayılmasının o kadar da ciddi olmadığını söyledikten sonra hastalığa yakalanmasıydı. Harirchi’nin de dediği gibi, “Virüs devlet büyüğü falan dinlemiyor!” Bu açıdan Zizek haklıydı, hepimiz aynı gemideyiz. Pandemi süreci uzak diyarlarda yalnızca bir kişiyi etkileyen şeyin tüm dünyadaki herkesi etkileyebileceğini, birlikte çalışmamızın zorunluluğunu, bir türün parçası olduğumuz gerçeğini farketmemizi sağladı. Yine de yazıyı okuduktan sonra yaşadığım ikna olmamışlık geçen sürede katlanarak arttı. Yale Üniversitesi’nde tarih ve tıp tarihi profesörü olan Frank M. Snowden, “Salgınlar ve Toplum: Kara Ölümden Günümüze” adlı kitabında salgın hastalıkların ne olduğu veya doğrudan sonuçlarını değil; salgılar üzerinden dönemin siyasetini inceler. Örneğin; kolera ve tüberkülozun yayılımını inceleyerek o toplumdaki ırksal ve ekonomik ayrımcılıkların gözler önüne serilebileceğini iddia eder. Snowden’ın ifadesiyle, “Salgın hastalıklar gerçekte kim olduğumuza dair insanlara aynayı tutan bir hastalık kategorisidir; salgınları incelemek toplumun yapısını, yaşam standardını ve siyasi önceliklerini anlamaktır.” Virüs ayırım yapmıyor mu? Virüsün ayrım yapmadığı doğru fakat bulaşma riski ya da sosyal izolasyon günlerinde evde olmak herkes için aynı değil. Multi milyarderler özel uçaklarıyla kendi adalarında tatil yaparken evde çalışma imkanına sahip olmayan işçi için hastalığın bulaşma riski aynı değil. Ev karantinasında aile içi şiddete maruz kalan kadınlar için evde kal çağrısına uymak o kadar kolay değil. Sırf Çinli olduğu için Amerika’da ayrımcılığa maruz kalanlar için küresel birlik içerisinde salgınla savaşma söylemi pek gerçekçi değil. O yüzden virüs ayrım yapmıyor olabilir ama toplumda bu ayrımlar fazlasıyla mevcut. Bu yüzden hepimiz batmakta olan bir gemide olabiliriz fakat hepimizin aynı gemide olması, hepimizin gemideki imkanlardan eşit ölçüde faydalandığını göstermiyor. Bu yüzden bu gemi olsa olsa sınıfların farklı biletler alarak farklı kompartmanlarda kaldığı farklı yemekler yediği farklı filikalara sahip olduğu Titanik-vari bir gemi olabilir. P. Dilara Çolak / pelindilaracolak@hotmail.com Bu yazı HBT&#8217;nin 223. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/hepimiz-gercekten-ayni-gemide-miyiz-3">Hepimiz gerçekten aynı gemide miyiz?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="color: #000000;">Günümüzün popüler filozoflarındanSlavoj Zizek, Koronavirüs pandemisine ilişkin olarak 27 Şubat’ta yayınladığı yazısında “Acı </span><span lang="de-DE" style="color: #000000;">Ger</span><span style="color: #000000;">çek, Felakete İhtiyacımız Var!” diyordu. Yazıda pandeminin beklenmedik ve bir o kadar korkutucu etkilerini kabullendikten sonra faydalı olma potansiyeli taşıyan yan etkilerinden korkmamamız gerektiğini söylüyordu. Bu faydalı yan etkiler ekonomik ve entelektüel olarak iki gruba ayrılabilir. Fakat ben gerçekdışı bulduğum için yalnızca ekonomi konusuna değinmek istiyorum.</span></p>
<p><span style="color: #000000;"> Post-Marxist ideolojinin bir temsilcisi olarak Zizek, pandemi sürecinin geleceğin dünyasında kapitalizme ve milliyetçi popülizme yer olmadığını gösterdiğini savundu. Nitekim “kapitalizm, sınırsız büyümenin mümkün ve zorunlu olduğu kanıtlanması mümkün olmayan bir hipoteze dayanır. Bu ön varsayım, artı-değer çıkarmayı zorunlu kılar. Bunun ardı sıra gelen bütün mantıksal ve ekonomik çıkarımlar, bu aksiyoma uygundur ve bunun dışında hiçbir şey düşünülemez.” </span></p>
<p><span style="color: #000000;">Buna karşın İspanya’da devletin özel hastanelere el koyması, Türkiye’de krizi fırsata çevirmek isteyen satıcılara yönelik devletin geliştirdiği fiyat kontrol mekanizması, Küba’dan Avrupa’ya yardıma giden doktorlar, Çin’den farklı ülkelere gönderilen ücretsiz gönderilen tıbbi malzemeler gibi süreç içerisinde şahit olduğumuz kimi gelişmeler ilk bakışta pandeminin kapitalizme bir darbe indirdiğini düşündürebilir. Çünkü küresel felaketlerde, ulus-devletin <span lang="sv-SE">ö</span>tesinde küresel dayanışma ortamı sağlanmak zorundadır. </span></p>
<p><span style="color: #000000;"><span lang="it-IT">Vir</span>üsün herkese bulaşıyor olması gerçeğini dikkate aldığımızda cinsiyet, ırk, toplumsal sınıf gibi farklılıklar önemsizleşir. Bunun iki ironik örneği, İngiltere’nin Başbakanı Boris Johnson ve İran Sağlık Bakanı Iraj Harirchi, koronavirüsün yayılmasının o kadar da ciddi olmadığını söyledikten sonra hastalığa yakalanmasıydı. Harirchi’nin de dediği gibi, “Virüs devlet büyüğü falan dinlemiyor!” </span></p>
<p><span style="color: #000000;">Bu açıdan Zizek haklıydı, hepimiz aynı gemideyiz. Pandemi süreci uzak diyarlarda yalnızca bir kişiyi etkileyen şeyin tüm dünyadaki herkesi etkileyebileceğini, birlikte çalışmamızın zorunluluğunu, bir türün parçası olduğumuz gerçeğini farketmemizi sağladı.</span></p>
<p><span style="color: #000000;">Yine de yazıyı okuduktan sonra yaşadığım ikna olmamışlık geçen sürede katlanarak arttı. Yale <span lang="de-DE">Ü</span>niversitesi’nde tarih ve tıp tarihi profes<span lang="sv-SE">ö</span>rü <span lang="de-DE">olan Frank M. Snowden, </span><span lang="ar-SA">“</span><span lang="pt-PT">Salg</span>ınlar ve Toplum: Kara Ölümden Günümüze” adlı kitabında salgın hastalıkların ne olduğu veya doğrudan sonuçlarını değ<span lang="pt-PT">il; salg</span>ılar üzerinden d<span lang="sv-SE">ö</span>nemin siyasetini inceler. Örneğin; kolera ve tüberkülozun yayılımını inceleyerek o toplumdaki ırksal ve ekonomik ayrımcılıkların g<span lang="sv-SE">ö</span>zler <span lang="sv-SE">ö</span>nüne serilebileceğini iddia eder. Snowden’ın ifadesiyle, <span lang="ar-SA">“</span>S<span lang="es-ES">alg</span>ın hastalıklar gerçekte kim olduğumuza dair insanlara aynayı tutan bir hastalık kategorisidir; salgınları incelemek toplumun yapısını, yaşam standardını ve siyasi <span lang="sv-SE">ö</span>nceliklerini anlamaktır.” </span></p>
<p><strong><span style="color: #000000;">Virüs ayırım yapmıyor mu?</span></strong></p>
<p><span style="color: #000000;"><span lang="it-IT">Vir</span>üsün ayrım yapmadığı doğru fakat bulaşma riski ya da sosyal izolasyon günlerinde evde olmak herkes için aynı değil. Multi milyarderler özel uçaklarıyla kendi adalarında tatil yaparken evde çalışma imkanına sahip olmayan işç<span lang="it-IT">i i</span>çin hastalığın bulaşma riski aynı değil. Ev karantinasında aile içi şiddete maruz kalan kadınlar için evde kal çağrısına uymak o kadar kolay değ<span lang="pt-PT">il. </span>Sırf Çinli olduğu iç<span lang="nl-NL">in Amerika</span>’da ayrımcılığa maruz kalanlar için küresel birlik içerisinde salgınla savaşma s<span lang="sv-SE">ö</span>ylemi pek gerçekç<span lang="it-IT">i de</span>ğ<span lang="pt-PT">il.</span> </span></p>
<p><span style="color: #000000;">O yüzden virüs ayrım yapmıyor olabilir ama toplumda bu ayrımlar fazlasıyla mevcut. Bu yüzden hepimiz batmakta olan bir gemide olabiliriz fakat hepimizin aynı gemide olması, hepimizin gemideki imkanlardan eşit ölçüde faydalandığını göstermiyor. Bu yüzden bu gemi olsa olsa sınıfların farklı biletler alarak farklı kompartmanlarda kaldığı farklı yemekler yediği farklı filikalara sahip olduğu Titanik-vari bir gemi olabilir.</span></p>
<p><strong>P. Dilara Çolak / <a href="mailto:pelindilaracolak@hotmail.com">pelindilaracolak@hotmail.com</a></strong></p>
<p><strong><em>Bu yazı HBT&#8217;nin 223. sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/hepimiz-gercekten-ayni-gemide-miyiz-3">Hepimiz gerçekten aynı gemide miyiz?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29124</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Descartes&#8217;in fısıltısı: Bir yolculuk projesi</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/p-dilara-colak/descartesin-fisiltisi-bir-yolculuk-projesi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[P. Dilara Çolak]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 18 Jan 2023 07:35:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[P. Dilara Çolak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=28713</guid>

					<description><![CDATA[<p>Felsefe, bilim, sanat gibi entelektüel etkinliklerin iki temel dürtüye dayanması gerektiğini söyleriz; şüphe ve merak. Bu yüzden “İnsan, hayatında en azından bir kez, bildiği her şeyden şüphe etmeli&#8230;” diye yazar Rene Descartes başyapıtı Meditasyonlar’da. Geçtiğimiz sene Descartes’in bu fısıltısı göz ardı edemeyeceğim bir raddeye ulaştı. Bugüne dek sürekli tuğlalar eklemek suretiyle geliştirmekte olduğum varlık ve dünya görüşüne birkaç düzine daha tuğla koymadan önce şunu sordum kendime, “Ya inşa etmekte olduğum yapının altındaki zemin eksik ve hatta kusurlu ise?” Nitekim farkında olun ya da olmayın, her düşünce sistemi bazı metafizik ön kabuller ile başlar. Bilimden etiğe, politikadan yaşamın anlamına değin kurduğumuz dünya temsilinde esasen varlığın doğasına ilişkin bir varsayım yatar. Varlık vardır belli ki ama nasıl bir varlıktır, neden vardır, insanın doğası nasıldır? Tam da bu sebeple Descartes’in deyimi ile felsefe ağacının dalları etik, bilimdir ama kökleri metafiziktir. Elbette benim de bazı temel metafizik ön kabullerim var, her ne kadar henüz düşünsel kariyerinin başlangıcında olan bir felsefeci olsam da günün sonunda varlığa dair genel bir resim oluşturmaya çalışıyorum. İnsanlar bazen felsefecilerin tarafsız olması gerektiğini söyler. Bence aksine, bir felsefeye sahip olmak, bir varlık görüşüne sahip olmak yani kaçınılmaz olarak bir taraf olmaktır. Derinleşmeden önce genişleme Batı merkezli bir felsefe ve sanat eğitimi almış olmanın kazandırdıkları elbette büyük, fakat (eğer varsa) görmemi engelledikleri neler? Çünkü dünya dediğimiz şey, sadece uzay zamanda asılı duran soluk bir mavi nokta değil; aynı zamanda farklı kültürlerin kendi değer yargılarıyla anbean kurdukları temsili bir ağ aslında. Bu yüzden benim dünya sandığım tek perspektifli kurgunun ötesinde kalan dünyanın öteki hallerine duyduğum merak içimi kemirmeye başladı; Asya’da, Uzak Doğu’da, Anadolu’da, Kuzey Afrika’da veya Orta ve Güney Amerika’da var olmak ne anlama geliyor? Varlığı, ölümü ve yaşamı nasıl deneyimliyorlar? O yüzden Descartes’in fısıltısına kulak asıp doktora araştırması beni başka hiçbir yöne bakamayacak kadar durduğum yerde derinleşmeye çekmeden önce genişlemeye karar verdim. Derinleşmek ve genişlemek ilerlemenin yalnızca farklı yolları aslında. Bununla şunu kastediyorum, ilkinde durduğunuz yerde derinleşmek suretiyle toprağı eşelersiniz ve aşağı doğru bir ilerleme katedersiniz. İkincisinde ise başlangıçta durduğunuz nokta etrafında genişler, birbirini değillemek suretiyle daha öteye açılan halkalar halinde düşünürsünüz. Biri kısıtlı, biri ise görece sığ bir bakış. Ama ikisi de kendince elverişli. Bir felsefi gezi!? Bu yüzden bir projeye başlıyorum. Bu projeyi tanımlamak güç, felsefi gezi belgeseli olarak adlandırdık biz kendi tarafımızda. Hem fiziksel hem zihinsel olarak yola koyulacak Asya’dan başlayarak 5 ayrı serüvende farklı kültürlerin varlık ve yaşam felsefelerini anlamaya çalışacağım. İlk durak olan Asya’da olacak Hinduizm, Budizm ve Zen’i olabildiğince deneyimledikten sonra Ortadoğu ve sonrasında Kuzey Afrika’ya geçeceğim. Bu süreçte dış görü olarak Youtube kanalımda her ay 2 belgesel videosu, iç görü olarak ise elimdeki ses kayıt cihazıyla sürekli kaydettiğim podcast bölümleri ve sonrasında bir kitap olmasını hayal ettiğim seyahatname tadında felsefi denemeler olacak. Tam olarak ne kadar süreceğinden emin değilim ama 1 seneyi aşacağı kesin. Fakat zamanın hesap kitabını yapmıyorum, nitekim hayatının bir ya da birkaç senesini geçirmenin daha felsefi bir yolunu bilmiyorum. Ama bu projenin başlangıcı, bu köşeye bir süreliğine veda anlamına geliyor. Farklı kültürleri anlama yolculuğunda kimi zaman akla, bilime hatta sağduyuya aykırı görüşler üzerine düşünmem gerekecek. Bu sebeple Herkese Bilim Teknoloji gibi vizyonunu derinden paylaştığım saygın bir bilim dergisindeki yazılarımı en azından Asya seyahatim sonlanana kadar askıya alma kararı aldık. Herkese Bilim Teknoloji’deki akıl hocalarıma 2 senelik yazarlık sürecimdeki destekleri ve değerli katkılarından dolayı teşekkürü borç bilirim. O yüzden gelecek yazımın ne zaman olacağını henüz bilmesem de, genişlemiş bir noktadan yeniden görüşene dek hoşçakalın. P. Dilara Çolak / pelindilaracolak@hotmail.com Bu yazı HBT&#8217;nin 352. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/p-dilara-colak/descartesin-fisiltisi-bir-yolculuk-projesi">Descartes&#8217;in fısıltısı: Bir yolculuk projesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Felsefe, bilim, sanat gibi entelektüel etkinliklerin iki temel dürtüye dayanması gerektiğini söyleriz; şüphe ve merak. Bu yüzden “İnsan, hayatında en azından bir kez, bildiği her şeyden şüphe etmeli&#8230;” diye yazar Rene Descartes başyapıtı Meditasyonlar’da. Geçtiğimiz sene Descartes’in bu fısıltısı göz ardı edemeyeceğim bir raddeye ulaştı. Bugüne dek sürekli tuğlalar eklemek suretiyle geliştirmekte olduğum varlık ve dünya görüşüne birkaç düzine daha tuğla koymadan önce şunu sordum kendime, “Ya inşa etmekte olduğum yapının altındaki zemin eksik ve hatta kusurlu ise?”</p>
<p>Nitekim farkında olun ya da olmayın, her düşünce sistemi bazı metafizik ön kabuller ile başlar. Bilimden etiğe, politikadan yaşamın anlamına değin kurduğumuz dünya temsilinde esasen varlığın doğasına ilişkin bir varsayım yatar. Varlık vardır belli ki ama nasıl bir varlıktır, neden vardır, insanın doğası nasıldır?</p>
<p>Tam da bu sebeple Descartes’in deyimi ile felsefe ağacının dalları etik, bilimdir ama kökleri metafiziktir. Elbette benim de bazı temel metafizik ön kabullerim var, her ne kadar henüz düşünsel kariyerinin başlangıcında olan bir felsefeci olsam da günün sonunda varlığa dair genel bir resim oluşturmaya çalışıyorum. İnsanlar bazen felsefecilerin tarafsız olması gerektiğini söyler. Bence aksine, bir felsefeye sahip olmak, bir varlık görüşüne sahip olmak yani kaçınılmaz olarak bir taraf olmaktır.</p>
<p><strong>Derinleşmeden önce genişleme </strong></p>
<p>Batı merkezli bir felsefe ve sanat eğitimi almış olmanın kazandırdıkları elbette büyük, fakat (eğer varsa) görmemi engelledikleri neler? Çünkü dünya dediğimiz şey, sadece uzay zamanda asılı duran soluk bir mavi nokta değil; aynı zamanda farklı kültürlerin kendi değer yargılarıyla anbean kurdukları temsili bir ağ aslında.</p>
<p>Bu yüzden benim dünya sandığım tek perspektifli kurgunun ötesinde kalan dünyanın öteki hallerine duyduğum merak içimi kemirmeye başladı; Asya’da, Uzak Doğu’da, Anadolu’da, Kuzey Afrika’da veya Orta ve Güney Amerika’da var olmak ne anlama geliyor? Varlığı, ölümü ve yaşamı nasıl deneyimliyorlar?</p>
<p>O yüzden Descartes’in fısıltısına kulak asıp doktora araştırması beni başka hiçbir yöne bakamayacak kadar durduğum yerde derinleşmeye çekmeden önce genişlemeye karar verdim. Derinleşmek ve genişlemek ilerlemenin yalnızca farklı yolları aslında. Bununla şunu kastediyorum, ilkinde durduğunuz yerde derinleşmek suretiyle toprağı eşelersiniz ve aşağı doğru bir ilerleme katedersiniz. İkincisinde ise başlangıçta durduğunuz nokta etrafında genişler, birbirini değillemek suretiyle daha öteye açılan halkalar halinde düşünürsünüz. Biri kısıtlı, biri ise görece sığ bir bakış. Ama ikisi de kendince elverişli.</p>
<p><strong>Bir felsefi gezi!? </strong></p>
<p>Bu yüzden bir projeye başlıyorum. Bu projeyi tanımlamak güç, felsefi gezi belgeseli olarak adlandırdık biz kendi tarafımızda. Hem fiziksel hem zihinsel olarak yola koyulacak Asya’dan başlayarak 5 ayrı serüvende farklı kültürlerin varlık ve yaşam felsefelerini anlamaya çalışacağım. İlk durak olan Asya’da olacak Hinduizm, Budizm ve Zen’i olabildiğince deneyimledikten sonra Ortadoğu ve sonrasında Kuzey Afrika’ya geçeceğim. Bu süreçte dış görü olarak Youtube kanalımda her ay 2 belgesel videosu, iç görü olarak ise elimdeki ses kayıt cihazıyla sürekli kaydettiğim podcast bölümleri ve sonrasında bir kitap olmasını hayal ettiğim seyahatname tadında felsefi denemeler olacak. Tam olarak ne kadar süreceğinden emin değilim ama 1 seneyi aşacağı kesin. Fakat zamanın hesap kitabını yapmıyorum, nitekim hayatının bir ya da birkaç senesini geçirmenin daha felsefi bir yolunu bilmiyorum.</p>
<p>Ama bu projenin başlangıcı, bu köşeye bir süreliğine veda anlamına geliyor. Farklı kültürleri anlama yolculuğunda kimi zaman akla, bilime hatta sağduyuya aykırı görüşler üzerine düşünmem gerekecek. Bu sebeple Herkese Bilim Teknoloji gibi vizyonunu derinden paylaştığım saygın bir bilim dergisindeki yazılarımı en azından Asya seyahatim sonlanana kadar askıya alma kararı aldık. Herkese Bilim Teknoloji’deki akıl hocalarıma 2 senelik yazarlık sürecimdeki destekleri ve değerli katkılarından dolayı teşekkürü borç bilirim. O yüzden gelecek yazımın ne zaman olacağını henüz bilmesem de, genişlemiş bir noktadan yeniden görüşene dek hoşçakalın.</p>
<p><strong>P. Dilara Çolak / <a href="mailto:pelindilaracolak@hotmail.com">pelindilaracolak@hotmail.com</a></strong></p>
<p><strong><em>Bu yazı HBT&#8217;nin 352. sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/p-dilara-colak/descartesin-fisiltisi-bir-yolculuk-projesi">Descartes&#8217;in fısıltısı: Bir yolculuk projesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">28713</post-id>	</item>
		<item>
		<title>&#8220;Metafizik&#8221; sandığınız şey olmayabilir</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/p-dilara-colak/metafizik-sandiginiz-sey-olmayabilir</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[P. Dilara Çolak]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 30 Dec 2022 12:45:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[P. Dilara Çolak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=28596</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ara sıra televizyon programları veya haberlerde felsefi kavramların farklı biçimlerde kullanımına şahit oluyoruz. Bu kullanım kimi zaman tamamen yanlış oluyor, kimi zaman ise özellikle metafizik kavramında olduğu gibi, kelimenin halk dilindeki anlamı ile felsefi anlamı birbirinden farklı olduğu için ortaya komik sonuçlar çıkıyor. Geçtiğimiz aylarda Beyaz Tv’deki bir programda kendisini metafizik olarak tanıtan bir hanımefendi canlı yayında cin çıkartmıştı hatırlarsınız. Bu insanı dumura uğratan seansın video kayıtlarını görmeseydim ve biri bana metafizik uzmanıyım deseydi, aklıma gelecek ilk şey muhtemelen nedensellik gibi bir problem üzerine doktora tezi yazmış bir felsefeci olurdu. Elbette her disiplinin kendine özgü terimleri olur ve bu terimlerin herkes tarafından bilinmesi gerekmez. Kaçımız kimyanın terminolojisine hakimiz ki? Ama söz konusu felsefe olduğunda uzman ve halk ayrımı ister istemez biraz daha belirsizleşiyor gibi sanki. Nitekim varlık, anlam, değer gibi temel felsefi meseleler tüm insanların yaşamını ve eylemlerini doğrudan ilgilendiren, her birimizin o veya bu şekilde bir kanaatimizin olduğu alanlar. Tam da bu yüzden felsefi düşünmenin olabildiğince geniş ölçekte yayılması gerektiğini savunuruz. Ben de bazı felsefi kavramların olabildiğince anlaşılır olması ve geniş kitlelere anlatılması konusunu önemsiyorum. Hermeneutik natüralizm kavramını herkes bilmese de olur, ama en azından felsefede bahsedilen metafiziğin ne olduğunu yeniden konuşmakta fayda var gibi gözüküyor. Çünkü akademide çalıştığımız metafizik, sandığınız şey olmayabilir. Metafizik ve bilim Metafizik halk dilinde fizik ötesinde kalan, deneyimi aşan ruhani varlıklar alanı olarak düşünülür genellikle. Oysa felsefenin en temel muhtemelen ilk alt disiplini olan metafizik, mistik bir ruhlar alanı araştırması değildir. Fizik ile ilişkili de olabilir. 17 yüzyılda yaşayan Rene Descartes’ın ünlü bir ağaç metaforu vardır, “Kökleri metafizik, gövdesi fizik, dalları tıp, mekanik ve etikten oluşan bir ağaç&#8230;” Fizik dahil olmak üzere bahsettiğimiz tüm disiplinlerin metafizikten yükseldiğini düşünür Descartes. Bir açıdan oldukça haklıdır da, bugün fizikçiler metafiziğin geleneksel soruları üzerine öncelikli olarak düşünmüyor olsalar da, aslında araştırma programlarının metafizik bir ön kabulü vardır. Bununla şunu demek istiyorum, varlığın var olduğu, neden var olduğu, fiziksel mi tinsel mi olduğu, zorunlu mu mümkün mü olduğu, onu oluşturan parçaların arasındaki ilişkinin ne olduğu gibi konularda ön varsayımlarınız vardır. Hatta bunlar öylesine ön kabullerdir ki, (felsefe yapmadıkça) artık üzerine dahi düşünmeyiz. Sabah uyanıp işe giderken, çocuklarınızla ilgilenirken “İçerisinde yaşadığımız fiziksel dünya gerçek midir? Yokluktan mı gelmiştir?” şeklinde sorular sormayız. Sormaya başladığımızda da zaten bu gündeliklikten çıkarak felsefi metafiziğin kapsamında düşünmeye başladığımız anlamına gelir. Dahası metafizik Descartes’in de söylediği gibi öylesine kökenseldir ki, metafizik üzerine çalışın ya da çalışmayın, ahlaka ilişkin bir tartışma dahi nedensellik meselesi yüzünden metafizik ön kabullerinizi sorgulamanıza yol açabilir. Felsefede metafizik kavramının halk dilindeki kullanımından farklı olduğu ve doğa-fizik ötesi olmak zorunda olmadığından söz etmiştim. Kavramın kendisine baktığımızda meta (sonra) ve physika (fizik) şeklindeki iki kavramdan oluştuğunu görürüz. “Fizikten Sonra” anlamının oluşmasında tarihsel bir konuya işaret etmekte fayda var. Aristoteles’in Fizik adlı bir kitabı vardır. Milattan önce 1. yüzyılda Aristoteles’in kitaplarını sıralarken fizik adlı çalışmasından sonra gelen anlamında Meta-Fizik terimin kullanıldığı söylenir. Nitekim konu bakımından yaklaşırsak aslında Aristoteles Fizik ve Metafizik adlı kitaplarında birbirinden tamamen farklı konular işlemez. Biz bugün genellikle fizik doğadan söz ettiğimizde genellikle işleyen çarklar dişlilerden oluşan dev bir mekanizma hayal ediyoruz. Oysa özellikle Sokrates›ten önceki Yunan düşünürleri doğayı organik canlı bir bütün ve hatta varlığın kendisi olarak düşündüler. Bu yüzden metafizik, fiziği aşan bir konularda gaipten sesler duymaktan ziyade, canlı bir bütün olarak doğanın ya da genel olarak varlığın ne olduğunu anlama çabasıdır. Varlık neden yok değil de vardır, var olanlara ilişkin sıraladığımız özelliklerin doğası nedir, 3 sayısı zihnimin dışında var mıdır, zaman gerçek midir gibi sorular metafizik sorulardır. Felsefede bu soruları yanıtlama girişimi mantık adını verdiğimiz sistematik düşünmenin esaslarına uygun bir biçimde genellikle akılsal bir şekilde temellendirilir. P. Dilara Çolak / pelindilaracolak@hotmail.com Bu yazı HBT&#8217;nin 349. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/p-dilara-colak/metafizik-sandiginiz-sey-olmayabilir">&#8220;Metafizik&#8221; sandığınız şey olmayabilir</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ara sıra televizyon programları veya haberlerde felsefi kavramların farklı biçimlerde kullanımına şahit oluyoruz. Bu kullanım kimi zaman tamamen yanlış oluyor, kimi zaman ise özellikle metafizik kavramında olduğu gibi, kelimenin halk dilindeki anlamı ile felsefi anlamı birbirinden farklı olduğu için ortaya komik sonuçlar çıkıyor. Geçtiğimiz aylarda Beyaz Tv’deki bir programda kendisini metafizik olarak tanıtan bir hanımefendi canlı yayında cin çıkartmıştı hatırlarsınız. Bu insanı dumura uğratan seansın video kayıtlarını görmeseydim ve biri bana metafizik uzmanıyım deseydi, aklıma gelecek ilk şey muhtemelen nedensellik gibi bir problem üzerine doktora tezi yazmış bir felsefeci olurdu.</p>
<p>Elbette her disiplinin kendine özgü terimleri olur ve bu terimlerin herkes tarafından bilinmesi gerekmez. Kaçımız kimyanın terminolojisine hakimiz ki? Ama söz konusu felsefe olduğunda uzman ve halk ayrımı ister istemez biraz daha belirsizleşiyor gibi sanki. Nitekim varlık, anlam, değer gibi temel felsefi meseleler tüm insanların yaşamını ve eylemlerini doğrudan ilgilendiren, her birimizin o veya bu şekilde bir kanaatimizin olduğu alanlar. Tam da bu yüzden felsefi düşünmenin olabildiğince geniş ölçekte yayılması gerektiğini savunuruz.</p>
<p>Ben de bazı felsefi kavramların olabildiğince anlaşılır olması ve geniş kitlelere anlatılması konusunu önemsiyorum. Hermeneutik natüralizm kavramını herkes bilmese de olur, ama en azından felsefede bahsedilen metafiziğin ne olduğunu yeniden konuşmakta fayda var gibi gözüküyor. Çünkü akademide çalıştığımız metafizik, sandığınız şey olmayabilir.</p>
<p><strong>Metafizik ve bilim </strong></p>
<p>Metafizik halk dilinde fizik ötesinde kalan, deneyimi aşan ruhani varlıklar alanı olarak düşünülür genellikle. Oysa felsefenin en temel muhtemelen ilk alt disiplini olan metafizik, mistik bir ruhlar alanı araştırması değildir. Fizik ile ilişkili de olabilir. 17 yüzyılda yaşayan Rene Descartes’ın ünlü bir ağaç metaforu vardır, “Kökleri metafizik, gövdesi fizik, dalları tıp, mekanik ve etikten oluşan bir ağaç&#8230;” Fizik dahil olmak üzere bahsettiğimiz tüm disiplinlerin metafizikten yükseldiğini düşünür Descartes.</p>
<p>Bir açıdan oldukça haklıdır da, bugün fizikçiler metafiziğin geleneksel soruları üzerine öncelikli olarak düşünmüyor olsalar da, aslında araştırma programlarının metafizik bir ön kabulü vardır. Bununla şunu demek istiyorum, varlığın var olduğu, neden var olduğu, fiziksel mi tinsel mi olduğu, zorunlu mu mümkün mü olduğu, onu oluşturan parçaların arasındaki ilişkinin ne olduğu gibi konularda ön varsayımlarınız vardır. Hatta bunlar öylesine ön kabullerdir ki, (felsefe yapmadıkça) artık üzerine dahi düşünmeyiz. Sabah uyanıp işe giderken, çocuklarınızla ilgilenirken “İçerisinde yaşadığımız fiziksel dünya gerçek midir? Yokluktan mı gelmiştir?” şeklinde sorular sormayız. Sormaya başladığımızda da zaten bu gündeliklikten çıkarak felsefi metafiziğin kapsamında düşünmeye başladığımız anlamına gelir. Dahası metafizik Descartes’in de söylediği gibi öylesine kökenseldir ki, metafizik üzerine çalışın ya da çalışmayın, ahlaka ilişkin bir tartışma dahi nedensellik meselesi yüzünden metafizik ön kabullerinizi sorgulamanıza yol açabilir.</p>
<p>Felsefede metafizik kavramının halk dilindeki kullanımından farklı olduğu ve doğa-fizik ötesi olmak zorunda olmadığından söz etmiştim. Kavramın kendisine baktığımızda meta (sonra) ve physika (fizik) şeklindeki iki kavramdan oluştuğunu görürüz. “Fizikten Sonra” anlamının oluşmasında tarihsel bir konuya işaret etmekte fayda var. Aristoteles’in Fizik adlı bir kitabı vardır. Milattan önce 1. yüzyılda Aristoteles’in kitaplarını sıralarken fizik adlı çalışmasından sonra gelen anlamında Meta-Fizik terimin kullanıldığı söylenir. Nitekim konu bakımından yaklaşırsak aslında Aristoteles Fizik ve Metafizik adlı kitaplarında birbirinden tamamen farklı konular işlemez.</p>
<p>Biz bugün genellikle fizik doğadan söz ettiğimizde genellikle işleyen çarklar dişlilerden oluşan dev bir mekanizma hayal ediyoruz. Oysa özellikle Sokrates›ten önceki Yunan düşünürleri doğayı organik canlı bir bütün ve hatta varlığın kendisi olarak düşündüler. Bu yüzden metafizik, fiziği aşan bir konularda gaipten sesler duymaktan ziyade, canlı bir bütün olarak doğanın ya da genel olarak varlığın ne olduğunu anlama çabasıdır. Varlık neden yok değil de vardır, var olanlara ilişkin sıraladığımız özelliklerin doğası nedir, 3 sayısı zihnimin dışında var mıdır, zaman gerçek midir gibi sorular metafizik sorulardır. Felsefede bu soruları yanıtlama girişimi mantık adını verdiğimiz sistematik düşünmenin esaslarına uygun bir biçimde genellikle akılsal bir şekilde temellendirilir.</p>
<p><strong>P. Dilara Çolak / <a href="mailto:pelindilaracolak@hotmail.com">pelindilaracolak@hotmail.com</a></strong></p>
<p><strong><em>Bu yazı HBT&#8217;nin 349. sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/p-dilara-colak/metafizik-sandiginiz-sey-olmayabilir">&#8220;Metafizik&#8221; sandığınız şey olmayabilir</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">28596</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Doğa-kültür ikileminde aktivizm</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/p-dilara-colak/doga-kultur-ikileminde-aktivizm</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[P. Dilara Çolak]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 12 Dec 2022 12:16:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[P. Dilara Çolak]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=28471</guid>

					<description><![CDATA[<p>Geçtiğimiz ayın en yankı uyandıran olaylarından biri Birleşik Krallık merkezli iklim aktivistleri gruplarından biri olan Just Stop Oil hareketinin Londra’daki National Gallery’de yer alan Van Gogh’un Ayçiçekleri resmine çorba fırlatmasıydı. Tepki ve tartışmalar çığ gibi büyürken sonrasında Monet ve Vermeer’in birer eseri de resmi de bu eylemden nasibini aldı. Dünya ve yaşamı korumayı amaçlayan kendi ifadelerine göre şiddet içermeyen barışçıl bir hareketin hareketinin fosil yakıt üretimi ve ruhsatlandırmasını durdurmak amacıyla kültür varlığımızın en değerli parçalarını hedef alması hepimizde öfkeyle karışık soru işaretleri yarattı. Doğayı ve yaşamı korumak isteyen aktivistler hangi mantıkla sanatı hedef alırlar? (!) Karşısına her geçtiğimde sarı tonlarıyla beni büyüleyen Ayçiçekleri resmine çorba atılması sahnesini izlediğimde içim öfke ve tiksinti ile doldu, başlangıçta. Bir yandan içten içe bu durumun beni neden bu kadar öfkelendirdiği üzerine de düşünürken müze yetkililerinden eserin zaten saydam bir tabaka ile korunmakta olduğunu, bu yüzden hiçbir zarar gelmediğini, sadece çerçevesinde tamir edilebilecek bir hasar olduğunu açıkladılar. Fakat beni tüm bu olayları yeniden düşündürmeye sevk eden asıl açıklama, eylemi gerçekleştiren aktivistlerden birinin tiktok’ta yayınladığı video oldu. Esere zarar verme amaçlarının kesinlikle olmadığı, korunduğundan emin olduklarını üstüne basa basa söyleyerek eklediler, “Biliyoruz çok saçma bir eylem fakat politikacıların tutumu mantıklı mı?” Bu noktada şunu düşündüm, eserlere bir zarar gelmeyeceklerinden emin olduklarını dikkate alırsak aslında 1887’ de üretilen eski bir resim çağın dinamiklerine uygun bir şekilde politik bir performansa dahil olmuştu. Bu Van Gogh’un aklının ucundan dahi geçmezdi&#8230; Fakat aktivizm performans olmamalı ya da sadece performans olmamalı. Sonuçta yapılan eylem ile verilmek istenen mesaj arasında bir ilişki gerektiriyor. Aksi takdirde eylem mesajın önüne geçer diye düşünüyordum. Nitekim böyle de oldu, günler boyunca kimse fosil yakıt üretiminden söz etmedi. Fakat sanatsever olsun veya olmasın herkesin neden bu denli rahatsızlık duyduğu üzerine düşünmelerim ve aktivistlerin açıklamaları sonrasında başta oldukça absürt gözüken bu eylemin altında yatan ki mantığı anladım. Van Gogh, Monet, Vermeer gibi sanatçıların eserlerinin bu denli değerli yapan şey onların biricikliğidir. Bu onların özgün bir şekilde üretildiği ve bu eserin tekrarlanamazlığı anlamına gelir. Bugün herhangi bir teknoloji ile Ayçiçekleri resmini birebir olarak yeniden üretsek bile reprodüksiyon ile orijinal arasında aşılamaz bir niteliksel farklılık olacaktır. Böylesi özgün, böylesi biricik değerli varlıklar olan sanat eserlerinin tahrip edilmesini seyretmek elbette sinir bozucudur. Fakat tahrip edildiğinde eski haline getirilemeyecek ve birebir kopyasının yapılaması mümkün olmayan başka ne var? -Doğa. Bir tarafta doğanın kendisinde spontane bir şekilde var olmayan, bu yüzden insanın üreterek doğaya eklediği kültür &#38; sanat ürünleri var, bir tarafta ise doğanın kendisi var. Ve bizler korunduğunu bildikten sonra bile Van Gogh’un çorbadan zarar görmesi ihtimalinde dahi çıldırıyoruz da nasıl oluyor doğanın hunharca katledilmesi karşısında tepkisiz kalıyoruz? Doğa ve yaşam sonlandıktan sonra kültür sanat eserlerimizin gerçekten ne anlamı var? Bence bu olay son ayların en ilginç toplumsal deneyi idi. Nitekim bizi ikiyüzlülüğümüzle baş başa bıraktı. İlk eylemi gerçekleştiren aktivistlerin çocuk yaşta olması ise anlamı arttırıyordu çünkü gelecek nesillere müzelerin duvarları içerisinde güvenlilik görevlileri ile koruduğumuz milyon dolarlık eserler ve yokedilişine sessiz kaldığımız mahvedilmiş bir doğa bırakıyoruz. Bu açıdan düşünmeye başladığımda böylesi bir eylemi gerçekleştirmek için en uygun şey zaten sanatmış diye düşünmeye başladım. Daha fazla ses getirmiş olmaları bir yana, bizde yarattığı huzursuzluk ve öfke ile asıl amacını fazlasıyla gerçekleştirdi. Van Gogh’un eşsiz resmine bir şey olduğuna dair yaşadığımız paniğe eş zamanlı olarak eşsiz başka bir şey, evimize karşı ne kadar sorumsuzca davrandığımızı saçmaya indirgeme yoluyla gösterdi. Böylesi marjinal eylemler akabinde her zaman daha ılımlı tartışmalara yol açar. Bu noktada çekincelerim de var elbet, bu eylemler nereye kadar gidecek? Şu ana kadar hiçbir esere zarar gelmemiş olabilir ama gelebilirdi. Müzeleri de yakmaya varacak mı mesela? Aktivizmin sınırı nedir? P. Dilara Çolak / pelindilaracolak@hotmail.com Bu yazı HBT&#8217;nin 346. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/p-dilara-colak/doga-kultur-ikileminde-aktivizm">Doğa-kültür ikileminde aktivizm</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Geçtiğimiz ayın en yankı uyandıran olaylarından biri Birleşik Krallık merkezli iklim aktivistleri gruplarından biri olan Just Stop Oil hareketinin Londra’daki National Gallery’de yer alan Van Gogh’un Ayçiçekleri resmine çorba fırlatmasıydı. Tepki ve tartışmalar çığ gibi büyürken sonrasında Monet ve Vermeer’in birer eseri de resmi de bu eylemden nasibini aldı.</p>
<p>Dünya ve yaşamı korumayı amaçlayan kendi ifadelerine göre şiddet içermeyen barışçıl bir hareketin hareketinin fosil yakıt üretimi ve ruhsatlandırmasını durdurmak amacıyla kültür varlığımızın en değerli parçalarını hedef alması hepimizde öfkeyle karışık soru işaretleri yarattı. Doğayı ve yaşamı korumak isteyen aktivistler hangi mantıkla sanatı hedef alırlar? (!)</p>
<p>Karşısına her geçtiğimde sarı tonlarıyla beni büyüleyen Ayçiçekleri resmine çorba atılması sahnesini izlediğimde içim öfke ve tiksinti ile doldu, başlangıçta. Bir yandan içten içe bu durumun beni neden bu kadar öfkelendirdiği üzerine de düşünürken müze yetkililerinden eserin zaten saydam bir tabaka ile korunmakta olduğunu, bu yüzden hiçbir zarar gelmediğini, sadece çerçevesinde tamir edilebilecek bir hasar olduğunu açıkladılar. Fakat beni tüm bu olayları yeniden düşündürmeye sevk eden asıl açıklama, eylemi gerçekleştiren aktivistlerden birinin tiktok’ta yayınladığı video oldu. Esere zarar verme amaçlarının kesinlikle olmadığı, korunduğundan emin olduklarını üstüne basa basa söyleyerek eklediler, “Biliyoruz çok saçma bir eylem fakat politikacıların tutumu mantıklı mı?”</p>
<p>Bu noktada şunu düşündüm, eserlere bir zarar gelmeyeceklerinden emin olduklarını dikkate alırsak aslında 1887’ de üretilen eski bir resim çağın dinamiklerine uygun bir şekilde politik bir performansa dahil olmuştu. Bu Van Gogh’un aklının ucundan dahi geçmezdi&#8230; Fakat aktivizm performans olmamalı ya da sadece performans olmamalı. Sonuçta yapılan eylem ile verilmek istenen mesaj arasında bir ilişki gerektiriyor. Aksi takdirde eylem mesajın önüne geçer diye düşünüyordum. Nitekim böyle de oldu, günler boyunca kimse fosil yakıt üretiminden söz etmedi.</p>
<p>Fakat sanatsever olsun veya olmasın herkesin neden bu denli rahatsızlık duyduğu üzerine düşünmelerim ve aktivistlerin açıklamaları sonrasında başta oldukça absürt gözüken bu eylemin altında yatan ki mantığı anladım.</p>
<p>Van Gogh, Monet, Vermeer gibi sanatçıların eserlerinin bu denli değerli yapan şey onların biricikliğidir. Bu onların özgün bir şekilde üretildiği ve bu eserin tekrarlanamazlığı anlamına gelir. Bugün herhangi bir teknoloji ile Ayçiçekleri resmini birebir olarak yeniden üretsek bile reprodüksiyon ile orijinal arasında aşılamaz bir niteliksel farklılık olacaktır. Böylesi özgün, böylesi biricik değerli varlıklar olan sanat eserlerinin tahrip edilmesini seyretmek elbette sinir bozucudur. Fakat tahrip edildiğinde eski haline getirilemeyecek ve birebir kopyasının yapılaması mümkün olmayan başka ne var? -Doğa.</p>
<p>Bir tarafta doğanın kendisinde spontane bir şekilde var olmayan, bu yüzden insanın üreterek doğaya eklediği kültür &amp; sanat ürünleri var, bir tarafta ise doğanın kendisi var. Ve bizler korunduğunu bildikten sonra bile Van Gogh’un çorbadan zarar görmesi ihtimalinde dahi çıldırıyoruz da nasıl oluyor doğanın hunharca katledilmesi karşısında tepkisiz kalıyoruz? Doğa ve yaşam sonlandıktan sonra kültür sanat eserlerimizin gerçekten ne anlamı var?</p>
<p>Bence bu olay son ayların en ilginç toplumsal deneyi idi. Nitekim bizi ikiyüzlülüğümüzle baş başa bıraktı. İlk eylemi gerçekleştiren aktivistlerin çocuk yaşta olması ise anlamı arttırıyordu çünkü gelecek nesillere müzelerin duvarları içerisinde güvenlilik görevlileri ile koruduğumuz milyon dolarlık eserler ve yokedilişine sessiz kaldığımız mahvedilmiş bir doğa bırakıyoruz.</p>
<p>Bu açıdan düşünmeye başladığımda böylesi bir eylemi gerçekleştirmek için en uygun şey zaten sanatmış diye düşünmeye başladım. Daha fazla ses getirmiş olmaları bir yana, bizde yarattığı huzursuzluk ve öfke ile asıl amacını fazlasıyla gerçekleştirdi. Van Gogh’un eşsiz resmine bir şey olduğuna dair yaşadığımız paniğe eş zamanlı olarak eşsiz başka bir şey, evimize karşı ne kadar sorumsuzca davrandığımızı saçmaya indirgeme yoluyla gösterdi.</p>
<p>Böylesi marjinal eylemler akabinde her zaman daha ılımlı tartışmalara yol açar. Bu noktada çekincelerim de var elbet, bu eylemler nereye kadar gidecek? Şu ana kadar hiçbir esere zarar gelmemiş olabilir ama gelebilirdi. Müzeleri de yakmaya varacak mı mesela? Aktivizmin sınırı nedir?</p>
<p><strong>P. Dilara Çolak / <a href="mailto:pelindilaracolak@hotmail.com">pelindilaracolak@hotmail.com</a></strong></p>
<p><strong><em>Bu yazı HBT&#8217;nin 346. sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/p-dilara-colak/doga-kultur-ikileminde-aktivizm">Doğa-kültür ikileminde aktivizm</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">28471</post-id>	</item>
		<item>
		<title>&#8220;İnsan özgürlüğe mahkum, çünkü yaratılmadı.&#8221;</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/p-dilara-colak/insan-ozgurluge-mahkum-cunku-yaratilmadi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[P. Dilara Çolak]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 09 Nov 2022 08:10:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[P. Dilara Çolak]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=28304</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bazen insanlar bana “Yaratıcı bir tanrıya inanmıyorsan, yaşamın bir anlamı olamaz. O halde felsefe yaparak neyi arıyorsun?” diye soruyor. Yaratıcı bir tanrı ve belirli bir kozmik plan yoksa, yaşamın nedeni veya mutlak bir anlamı olmayabilir doğru. Ama henüz kısa olan yaşam tecrübemde öğrendiğim bir şey var, aynı şeylere bakıyor ve aynı şeyleri görmüyoruz. Şeyler hakkındaki yargılarımız o şeyin kendisiyle çok az ilgili ya da hiç değil. Çünkü yaratılmamış ve mutlak bir anlamdan yoksun olma durumuna başka bir açıdan bakıldığında bunaltıcı bir özgürlük ile baş başa kalıyoruz. Jean Paul Sartre’ın söylediği gibi insan özgürdür, hatta özgürlüğe mahkumdur, çünkü yaratılmamıştır. Yaratılmak ve özgürlük kavramları arasındaki ilişkiyi kurcalamak istiyorum. Bu ilişkiyi kurcalamak sizi fazlasıyla dindar biri haline de getirebilir. Nitekim özgürlük ve yaratılış; özgürlük ve tanrı konusunu soru konusu edinen varoluşçu filozofların bir kısmı teist yani yaratıcı bir tanrıya inanan kişiler idi. Yaratılmak nedir? Yoktan var edilmek, oluşturulmak, ortaya konulmak diyelim kabaca. Yaratılmış bir varlık olduğunuzu düşünüyorsanız nedenlerini anlasanız da anlamasanız da tüm bu yaratımın nedeni olan iradenin bir nedeni/ amacı/planı olduğunu düşünürsünüz. Bu yüzden tanrıya inanan filozoflardan biri olan Kierkegaard şöyle demişti; “Tanrı benimle ne kastetmiş olabilir?” Diğer yandan tüm bu olayı başlatan bir ilk neden olduğunu düşünebilirsiniz, yani tıpkı domino taşlarının devrilmesi gibi bir el, kasıtlı olarak veya olmayarak, taşları itip süreci başlatmıştır. Sadece sürece neden olmak bakımından ele alınmalıdır ve hatta kendi sebep olduğu süreci dahi bilmez. Örneğin Aristoteles Tanrıyı böyle düşünüyordu. Fakat bence bu bakış açısı yaratıcı bir tanrı ve yaratılmak fiilinin asli anlamını vermez. Yaratmak ve yaratılmak fiillerini daha iyi anlamak için bu kavramı kullandığımız diğer tek alan olan sanata baktığımızda her defasında bir failin kasıtlı bir eyleminden söz ederiz. Bu yüzden doğanın kendi kendisinde var olan spontane bir durum, sanat olarak kabul edilmez. Haliyle yaratmak fiili kökensel olarak kasıtlı bir eylem, amaç gerektirir. Fakat bir şeylerin var olması onun yaratılmış olduğu anlamına gelmez. Ben tanrı yoktur demek için yeteri kadar bilgi sahibi olduğumuzu düşünmüyorum diyebilirsiniz. Ama tam aksi var olduğunu söylemek için de yeteri kadar bilgi sahibi olduğumuzu söyleyemeyiz. Varlık özü gereği ezeli ebedi olabilir, kozmik ölçekte zaman lineer olabilir vesaire, tonla senaryo sunulabilir. Olabilirlerle konuşuyorum çünkü kesin olarak bilmiyoruz. Belki de hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Fakat ben böyle durumlarda mevcut bilgisizliğin herhangi bir şeyin lehine kanıt olarak sunulmasını bir açıklama modeli olarak görmüyorum. Nitekim Kierkegaard ile hemen hemen aynı dönemde yaşayan başka bir filozof Nietzsche’nin açtığı yolda Varoluşçu felsefenin ikinci kolu, tanrının varlığının inkarına dayanır ve yaşama ilişkin yeni bir bağlam kurmayı dener. Yukarıda alıntıladığım sözün sahibi Sartre bu görüşün en önemli temsilcilerindendir. O yüzden tanrı benimle bir şey kastetmedi ama ben eylemlerimle, bu yaşam ile ne kastediyorum diye sormalı. Sartre, Camus ve genel olarak varoluşçu filozoflarda sevdiğim bir hava var; yaşamın anlamını aramanın anlamsız olduğunu çünkü hiçbir mutlak anlamının olmadığını, yaratılmadığımızı, o yüzden tüm bu olmakta olanların fazlasıyla absürt olduğunu söylerler. Ama burada bırakmazlar. Tüm bunlara rağmen bizi yaşama küskün bir kötümserlik ile kalmayız. Camus seçeneklerimizi şöyle sıralar; Var olmaktan vazgeçmek Felsefi-entelektüel intihar yani herhangi bir inanç ve düşünce sistemine bağlanmak Tüm anlamsızlık ve acıya karşı isyan eden absürt bir kahraman olmak “Absürt kahraman” her şeye rağmen var olmaya devam etme cesareti göstererek bu oyuna katılır, tıpkı bir drama oyununda olduğu gibi. Çünkü esas olan sürecin kendisidir. Bu yaşamı anlamlandırmak için yarattığımız gerçek olmayan seramik modelleri kırdıktan sonra, hala var olmaya devam edebilmenin kendini an be an yaratabilmenin cesaretini gösterir. Belki de sadece beklentiler ve bakış açılarını değiştirmek gerekiyordur yaşama dair. Oyunu sırf oyun olduğu için, yaşamı ise sadece sürecin kendisinden dolayı onaylayabilir miyiz? Herakleitos’un amaçsızca kumdan kaleler yapıp sonra da onu yıkan çocuk hükümdarında olduğu gibi, asıl mesele belki de sadece bu süreçtir. P. Dilara Çolak / pelindilaracolak@hotmail.com Bu yazı HBT&#8217;nin 343. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/p-dilara-colak/insan-ozgurluge-mahkum-cunku-yaratilmadi">&#8220;İnsan özgürlüğe mahkum, çünkü yaratılmadı.&#8221;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bazen insanlar bana “Yaratıcı bir tanrıya inanmıyorsan, yaşamın bir anlamı olamaz. O halde felsefe yaparak neyi arıyorsun?” diye soruyor. Yaratıcı bir tanrı ve belirli bir kozmik plan yoksa, yaşamın nedeni veya mutlak bir anlamı olmayabilir doğru. Ama henüz kısa olan yaşam tecrübemde öğrendiğim bir şey var, aynı şeylere bakıyor ve aynı şeyleri görmüyoruz. Şeyler hakkındaki yargılarımız o şeyin kendisiyle çok az ilgili ya da hiç değil. Çünkü yaratılmamış ve mutlak bir anlamdan yoksun olma durumuna başka bir açıdan bakıldığında bunaltıcı bir özgürlük ile baş başa kalıyoruz. Jean Paul Sartre’ın söylediği gibi insan özgürdür, hatta özgürlüğe mahkumdur, çünkü yaratılmamıştır.</p>
<p>Yaratılmak ve özgürlük kavramları arasındaki ilişkiyi kurcalamak istiyorum. Bu ilişkiyi kurcalamak sizi fazlasıyla dindar biri haline de getirebilir. Nitekim özgürlük ve yaratılış; özgürlük ve tanrı konusunu soru konusu edinen varoluşçu filozofların bir kısmı teist yani yaratıcı bir tanrıya inanan kişiler idi.</p>
<p>Yaratılmak nedir? Yoktan var edilmek, oluşturulmak, ortaya konulmak diyelim kabaca. Yaratılmış bir varlık olduğunuzu düşünüyorsanız nedenlerini anlasanız da anlamasanız da tüm bu yaratımın nedeni olan iradenin bir nedeni/ amacı/planı olduğunu düşünürsünüz. Bu yüzden tanrıya inanan filozoflardan biri olan Kierkegaard şöyle demişti; “Tanrı benimle ne kastetmiş olabilir?”</p>
<p>Diğer yandan tüm bu olayı başlatan bir ilk neden olduğunu düşünebilirsiniz, yani tıpkı domino taşlarının devrilmesi gibi bir el, kasıtlı olarak veya olmayarak, taşları itip süreci başlatmıştır. Sadece sürece neden olmak bakımından ele alınmalıdır ve hatta kendi sebep olduğu süreci dahi bilmez. Örneğin Aristoteles Tanrıyı böyle düşünüyordu. Fakat bence bu bakış açısı yaratıcı bir tanrı ve yaratılmak fiilinin asli anlamını vermez. Yaratmak ve yaratılmak fiillerini daha iyi anlamak için bu kavramı kullandığımız diğer tek alan olan sanata baktığımızda her defasında bir failin kasıtlı bir eyleminden söz ederiz. Bu yüzden doğanın kendi kendisinde var olan spontane bir durum, sanat olarak kabul edilmez. Haliyle yaratmak fiili kökensel olarak kasıtlı bir eylem, amaç gerektirir.</p>
<p>Fakat bir şeylerin var olması onun yaratılmış olduğu anlamına gelmez. Ben tanrı yoktur demek için yeteri kadar bilgi sahibi olduğumuzu düşünmüyorum diyebilirsiniz. Ama tam aksi var olduğunu söylemek için de yeteri kadar bilgi sahibi olduğumuzu söyleyemeyiz. Varlık özü gereği ezeli ebedi olabilir, kozmik ölçekte zaman lineer olabilir vesaire, tonla senaryo sunulabilir. Olabilirlerle konuşuyorum çünkü kesin olarak bilmiyoruz. Belki de hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Fakat ben böyle durumlarda mevcut bilgisizliğin herhangi bir şeyin lehine kanıt olarak sunulmasını bir açıklama modeli olarak görmüyorum.</p>
<p>Nitekim Kierkegaard ile hemen hemen aynı dönemde yaşayan başka bir filozof Nietzsche’nin açtığı yolda Varoluşçu felsefenin ikinci kolu, tanrının varlığının inkarına dayanır ve yaşama ilişkin yeni bir bağlam kurmayı dener. Yukarıda alıntıladığım sözün sahibi Sartre bu görüşün en önemli temsilcilerindendir. O yüzden tanrı benimle bir şey kastetmedi ama ben eylemlerimle, bu yaşam ile ne kastediyorum diye sormalı.</p>
<p>Sartre, Camus ve genel olarak varoluşçu filozoflarda sevdiğim bir hava var; yaşamın anlamını aramanın anlamsız olduğunu çünkü hiçbir mutlak anlamının olmadığını, yaratılmadığımızı, o yüzden tüm bu olmakta olanların fazlasıyla absürt olduğunu söylerler. Ama burada bırakmazlar. Tüm bunlara rağmen bizi yaşama küskün bir kötümserlik ile kalmayız.</p>
<p>Camus seçeneklerimizi şöyle sıralar;</p>
<ul>
<li>Var olmaktan vazgeçmek</li>
<li>Felsefi-entelektüel intihar yani herhangi bir inanç ve düşünce sistemine bağlanmak</li>
<li>Tüm anlamsızlık ve acıya karşı isyan eden absürt bir kahraman olmak</li>
</ul>
<p>“Absürt kahraman” her şeye rağmen var olmaya devam etme cesareti göstererek bu oyuna katılır, tıpkı bir drama oyununda olduğu gibi. Çünkü esas olan sürecin kendisidir. Bu yaşamı anlamlandırmak için yarattığımız gerçek olmayan seramik modelleri kırdıktan sonra, hala var olmaya devam edebilmenin kendini an be an yaratabilmenin cesaretini gösterir. Belki de sadece beklentiler ve bakış açılarını değiştirmek gerekiyordur yaşama dair. Oyunu sırf oyun olduğu için, yaşamı ise sadece sürecin kendisinden dolayı onaylayabilir miyiz? Herakleitos’un amaçsızca kumdan kaleler yapıp sonra da onu yıkan çocuk hükümdarında olduğu gibi, asıl mesele belki de sadece bu süreçtir.</p>
<p><strong>P. Dilara Çolak / <a href="mailto:pelindilaracolak@hotmail.com">pelindilaracolak@hotmail.com</a></strong></p>
<p><strong><em>Bu yazı HBT&#8217;nin 343. sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/p-dilara-colak/insan-ozgurluge-mahkum-cunku-yaratilmadi">&#8220;İnsan özgürlüğe mahkum, çünkü yaratılmadı.&#8221;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">28304</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Yaratılıştaki çatlak</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/p-dilara-colak/yaratilistaki-catlak</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[P. Dilara Çolak]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 18 Oct 2022 09:48:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[P. Dilara Çolak]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=28168</guid>

					<description><![CDATA[<p>1997 yapımı bir film var, Gattaca. Hikayeye göre 21.yüzyılda aşırı ilerleyen genetik mühendisliği sonucunda süper insan nesilleri yaratmak öylesine iyi sonuçlar vererek yaygınlaşmış ki, gen düzenlemesi ile tasarlanmayan “inanç çocukları” görece azınlıktır. Genetiği düzenlenmiş süper insanlar kadar yetenekli ve güçlü olmadıkları için toplumsal yaşamda ayrımcılığa uğruyorlar. Hatta pek çoğu varoluşsal vasatlıklarından dolayı kimlik belirleme programlarında kayıtlı bile değiller. Filmde evli bir çift öncelikle romantik davranarak genetiğine müdahale edilmemiş bir inanç çocuğu istiyor. Fakat doğumundan hemen sonra onun çok fazla hastalığı olduğunu ve muhtemelen 30 yaşını görmeden öleceğini söylüyor doktorlar. Bu azaba katlanamayacağını düşünen aile ise oğullarının güçlü yedeğini üretir gibi, genetiği tasarlanmış ikinci bir oğul dünyaya getiriyorlar. Filmi anlatmaya gerek yok, iki kardeşin birlikte büyümesi evresini siz düşünün. İnanç çocuğu olan Vincent’in hayallerine ulaşabilmesi için kendi doğasını olabildiğince geliştirme, aşma çabasını izliyoruz. Kimse Vincent’e nasıl doğmak istersin diye sormamıştı elbette. En büyük hayalinin uzaya gitmek olacağını ama bu yüzden genetiği tasarlanmış insanlarla yarışabilecek kapasitede olması gerektiğini, doğal bir çocuk meydana getirmeyi seçen ailesi de bilemezdi. Filmden bahsetmemin sebebi şu, muhtemelen gerçekleşmesine en yakın olduğumuz distopik bilim kurgu Gattaca. Çünkü yayınlanmasından sadece 23 sene sonra, 2020 yılında, gen dizilimine müdahale edebilen CRISPR adlı aracı geliştiren bilim insanları Nobel kimya ödülünü aldı. Haliyle film, kötü bir gelecek senaryosu değil sadece. Bizi gen dizilimine müdahalenin ne ölçüde kullanılması gerektiği ve bu muazzam güç ile ne yapacağımızı sormaya zorluyor. Jennifer Doudna’nın kitabı Geçenlerde bu teknolojinin kaşifi biyokimyacı Jennifer Doudna’nın bir kitabını okudum. Kitabın adı pek güzel: “Yaratılıştaki Çatlak: Gen Düzenlemenin Evrime Hükmeden İnanılmaz Gücü”. Şöyle diyor Doudna, “Milyarlarca yıldır yaşam Darwin’in evrim kuramına göre ilerledi: Organizmalar bir dizi rastgele genetik çeşitlenme vasıtasıyla gelişiyordu. Bu çeşitlenmelerin bazıları hayatta kalma, rekabet, üreme açısından üstünlük bahşediyordu. Şimdiye kadar kendi türümüzü de bu süreç şekillendirdi; aslında, yakın zamana dek ekseriyetle bu sürecin insafına kalmıştık&#8230;” Ama artık sadece kendimizin değil, gelecek nesillerin de kaderini tayin edecek güce sahibiz. CRISPR teknolojisi bu kör süreci insan denetimi altına soktu. Genomlar bir metin düzenler gibi düzenlenebilir hale geldi. Bu teknoloji sayesinde kimi körlük biçimleri, bağışıklık yetersizliği, musküler distrofi, kistik fibroz, orak hücreli anemi gibi hastalıklar tamamen tedavi edilebilir. Sonuçta kimi hastalıklar milyarlarca harflik dizilimdeki tek bir harfin yanlışlığından kaynaklanıyor. Doğa hiç adil değil&#8230; Peki sorun ne? Doudna bu teknolojinin ne şekilde kullanılacağına dair kaygılı. Çünkü bu teknolojinin iki yönü var: Birincisi, ortaya çıkan hastalıkları iyileştirme iken ikincisi, insan tohum hattına müdahale. Yani nesilleri birbirine bağlayan genetik bilgi akışını tadil etmek için kullanılması. Kalp hastalığı, Alzheimer, kanser riskini azaltmak için doğmamış çocukların genlerini düzenlemeye başlamalı mıyız? Diyelim ki hastalığa sebep olan mutasyonu bildiğimiz her hastalığı ortadan kaldırdık, bu fikir kulağa hiç fena gelmiyor. Peki fiziksel kuvvet, bilişsel yetenekler, fiziksel görünümlerin değiştirilmesine de gidecek miyiz? Tıpkı Gattaca’da olduğu gibi süper insanlar tasarlamak varken neden doğanın kör insafına kalalım? (!) Felsefi bir kriz Doudna kitabında bu teknolojinin gelişimi ile insan türünün evrimini kontrol etmenin aklında olmadığını yazmış. Bu noktada takdire şayan olan ise bilim insanlarının böylesi insanlığın kaderini belirleyen durumları değerlendirmeleri için etik, biyo-etik gibi dersler almaları gerektiğini söylemesi. Tüm topluma bunun anlatılarak ortak bir konsensüs varmadıkça teknolojinin hastalıkların tedavisinde kullanılmasını fakat insan tohum hattının düzenlenmemesi gerektiğini söylüyor. Hatta yazılar yazıyor, konferanslara katılıyor, yani işin etik boyutunu da üstlenmiş. Bilim tarihçisi değilim ama bu sorumluluğu fazlasıyla üstlenerek laboratuvarından çıkan kaç bilim insanı var bilmiyorum. O halde sizi felsefi bir kriz ile baş başa bırakıyorum: 1) Henüz karar hakkı dahi olmayan gelecek nesillerin varlığına müdahale etme etik dışıdır. Doğanın yasaları ve insan onurunu ayaklar altına alır. 2) Asıl kusurlu bir yazılımı düzenleyerek mükemmelleştirip gelecek nesilleri azaptan kurtaracak teknolojiye sahip olduğumuz halde bunu yapmamak etik dışıdır. Gattaca’da olduğu gibi. Ne dersiniz? P. Dilara Çolak / pelindilaracolak@hotmail.com Bu yazı HBT&#8217;nin 340. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/p-dilara-colak/yaratilistaki-catlak">Yaratılıştaki çatlak</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>1997 yapımı bir film var, Gattaca. Hikayeye göre 21.yüzyılda aşırı ilerleyen genetik mühendisliği sonucunda süper insan nesilleri yaratmak öylesine iyi sonuçlar vererek yaygınlaşmış ki, gen düzenlemesi ile tasarlanmayan “inanç çocukları” görece azınlıktır. Genetiği düzenlenmiş süper insanlar kadar yetenekli ve güçlü olmadıkları için toplumsal yaşamda ayrımcılığa uğruyorlar. Hatta pek çoğu varoluşsal vasatlıklarından dolayı kimlik belirleme programlarında kayıtlı bile değiller.</p>
<p>Filmde evli bir çift öncelikle romantik davranarak genetiğine müdahale edilmemiş bir inanç çocuğu istiyor. Fakat doğumundan hemen sonra onun çok fazla hastalığı olduğunu ve muhtemelen 30 yaşını görmeden öleceğini söylüyor doktorlar. Bu azaba katlanamayacağını düşünen aile ise oğullarının güçlü yedeğini üretir gibi, genetiği tasarlanmış ikinci bir oğul dünyaya getiriyorlar.</p>
<p>Filmi anlatmaya gerek yok, iki kardeşin birlikte büyümesi evresini siz düşünün. İnanç çocuğu olan Vincent’in hayallerine ulaşabilmesi için kendi doğasını olabildiğince geliştirme, aşma çabasını izliyoruz. Kimse Vincent’e nasıl doğmak istersin diye sormamıştı elbette. En büyük hayalinin uzaya gitmek olacağını ama bu yüzden genetiği tasarlanmış insanlarla yarışabilecek kapasitede olması gerektiğini, doğal bir çocuk meydana getirmeyi seçen ailesi de bilemezdi. Filmden bahsetmemin sebebi şu, muhtemelen gerçekleşmesine en yakın olduğumuz distopik bilim kurgu Gattaca. Çünkü yayınlanmasından sadece 23 sene sonra, 2020 yılında, gen dizilimine müdahale edebilen CRISPR adlı aracı geliştiren bilim insanları Nobel kimya ödülünü aldı. Haliyle film, kötü bir gelecek senaryosu değil sadece. Bizi gen dizilimine müdahalenin ne ölçüde kullanılması gerektiği ve bu muazzam güç ile ne yapacağımızı sormaya zorluyor.</p>
<p><strong>Jennifer Doudna’nın kitabı </strong></p>
<p>Geçenlerde bu teknolojinin kaşifi biyokimyacı Jennifer Doudna’nın bir kitabını okudum. Kitabın adı pek güzel: “Yaratılıştaki Çatlak: Gen Düzenlemenin Evrime Hükmeden İnanılmaz Gücü”.</p>
<p>Şöyle diyor Doudna, “Milyarlarca yıldır yaşam Darwin’in evrim kuramına göre ilerledi: Organizmalar bir dizi rastgele genetik çeşitlenme vasıtasıyla gelişiyordu. Bu çeşitlenmelerin bazıları hayatta kalma, rekabet, üreme açısından üstünlük bahşediyordu. Şimdiye kadar kendi türümüzü de bu süreç şekillendirdi; aslında, yakın zamana dek ekseriyetle bu sürecin insafına kalmıştık&#8230;”</p>
<p>Ama artık sadece kendimizin değil, gelecek nesillerin de kaderini tayin edecek güce sahibiz. CRISPR teknolojisi bu kör süreci insan denetimi altına soktu. Genomlar bir metin düzenler gibi düzenlenebilir hale geldi. Bu teknoloji sayesinde kimi körlük biçimleri, bağışıklık yetersizliği, musküler distrofi, kistik fibroz, orak hücreli anemi gibi hastalıklar tamamen tedavi edilebilir. Sonuçta kimi hastalıklar milyarlarca harflik dizilimdeki tek bir harfin yanlışlığından kaynaklanıyor. Doğa hiç adil değil&#8230;</p>
<p>Peki sorun ne? Doudna bu teknolojinin ne şekilde kullanılacağına dair kaygılı. Çünkü bu teknolojinin iki yönü var: Birincisi, ortaya çıkan hastalıkları iyileştirme iken ikincisi, insan tohum hattına müdahale. Yani nesilleri birbirine bağlayan genetik bilgi akışını tadil etmek için kullanılması. Kalp hastalığı, Alzheimer, kanser riskini azaltmak için doğmamış çocukların genlerini düzenlemeye başlamalı mıyız? Diyelim ki hastalığa sebep olan mutasyonu bildiğimiz her hastalığı ortadan kaldırdık, bu fikir kulağa hiç fena gelmiyor. Peki fiziksel kuvvet, bilişsel yetenekler, fiziksel görünümlerin değiştirilmesine de gidecek miyiz? Tıpkı Gattaca’da olduğu gibi süper insanlar tasarlamak varken neden doğanın kör insafına kalalım? (!)</p>
<p><strong>Felsefi bir kriz </strong></p>
<p>Doudna kitabında bu teknolojinin gelişimi ile insan türünün evrimini kontrol etmenin aklında olmadığını yazmış. Bu noktada takdire şayan olan ise bilim insanlarının böylesi insanlığın kaderini belirleyen durumları değerlendirmeleri için etik, biyo-etik gibi dersler almaları gerektiğini söylemesi. Tüm topluma bunun anlatılarak ortak bir konsensüs varmadıkça teknolojinin hastalıkların tedavisinde kullanılmasını fakat insan tohum hattının düzenlenmemesi gerektiğini söylüyor. Hatta yazılar yazıyor, konferanslara katılıyor, yani işin etik boyutunu da üstlenmiş. Bilim tarihçisi değilim ama bu sorumluluğu fazlasıyla üstlenerek laboratuvarından çıkan kaç bilim insanı var bilmiyorum.</p>
<p>O halde sizi felsefi bir kriz ile baş başa bırakıyorum:</p>
<p>1) Henüz karar hakkı dahi olmayan gelecek nesillerin varlığına müdahale etme etik dışıdır. Doğanın yasaları ve insan onurunu ayaklar altına alır.</p>
<p>2) Asıl kusurlu bir yazılımı düzenleyerek mükemmelleştirip gelecek nesilleri azaptan kurtaracak teknolojiye sahip olduğumuz halde bunu yapmamak etik dışıdır. Gattaca’da olduğu gibi.</p>
<p>Ne dersiniz?</p>
<p><strong>P. Dilara Çolak / <a href="mailto:pelindilaracolak@hotmail.com">pelindilaracolak@hotmail.com</a></strong></p>
<p><strong><em>Bu yazı HBT&#8217;nin 340. sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/p-dilara-colak/yaratilistaki-catlak">Yaratılıştaki çatlak</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">28168</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Neden felsefe tarihi okumalıyız?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/p-dilara-colak/neden-felsefe-tarihi-okumaliyiz</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[P. Dilara Çolak]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 23 Sep 2022 12:18:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[P. Dilara Çolak]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=27999</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye’deki bir tarikat liderini eleştirdiğim tweetlerimin altına bir kişi &#8220;filozoflara tapanlar, onları eleştirmeyenler x hocaya y z diyor&#8221; şeklinde bir savunu yapmıştı. Hakikaten filozoflara adeta bir peygamber, şeyh gibi tapındığımızı sananlar var. Oysa gerekirse favori filozofum Spinoza’yı bile yerden yere vurarak eleştiririz. Filozoflar bütün yaşamlarını, öğretilerini doğrudan kabul edip ezberlediğimiz liderlerimiz değil. Hatta pek çoğunun takdire şayan hayatlar yaşamadığını da kabul etmek lazım. Fakat bu kişiler düşünmenin ustaları. Felsefe tarihini ezberlemek veya ortamlarda bilgi satmak için öğrenmiyoruz, büyük sorularımızı yanıtlama girişiminde tarihin büyük dehalarından ilham alıyoruz. Dahası günlük pratikleriniz Antik Yunan’da yaşamış bir bireyden çok farklı gözükse de, aslında bugün konuştuğumuz problemlerin pek çoğu o zaman da tartışılıyordu, adalet, özgürlük, algılar, bedeninin sonluluğu, ölümden sonra ne olacağı, yaşamın anlamı&#8230; 2500 senedir aynı konuları konuşuyoruz, felsefe ilerlemiyor demiyorum. Bu fikre katılmıyorum. Bugün kimse evrenin arkhesi sudur demediğine göre demek ki gelişmelere paralel olarak düşünce tarihindeki bazı fikirler geçerliliğini yitiriyor. Ama bu durumda dahi Thales’ten öğrenecek bir şey var, doğayı doğanın kendisinde kalarak açıklama girişimi. Sonucu her ne olursa olsun, felsefe tarihindeki filozofların sorgulama biçimleri bizim farkına dahi varmadığımız detayları görünür hale getiriyor. Bu yüzden felsefe tarihi okumak eleştirel, sorgulayıcı düşünme modelini geliştiren, daha iyi ve tutarlı argümanlar üretmenizi sağlayan bir süreç. Aristoteles’in dediği gibi, ev yapa yapa mimar, kitara çala çala kitaracı olursak şayet, düşüncede ustalaşmanın yolu, elbette felsefi düşünme pratikleri olacak. Bu pratiklerde kim bize filozoflardan daha iyi rehberlik edebilir? O yüzden konu Kant’ın günlük yaşamı değil aslında, Kant’ın düşünme modelinin bizde yeni kapılar açması vesilesiyle bildik problemlere, örneğin neyin iyi ve ahlaki bir eylem olduğu gibi, bilmedik ufuklar yaratmak. Gün içerisinde yaşadığınız kaygıdan ve acıdan, ilişkilerinizde takındığınız tavırlara, politik yaşantınızdan bilimsel meraklarınıza insanı insan yapan tüm entelektüel faaliyetlerde felsefe tarihinin söyleyeceği en az bir (genellikle 100 civarında oluyor) şey vardır. Sen aslında nesin? Bu hayatı nasıl yaşamak istiyorsun? Tüm bunların anlamı ne? Bu soruları felsefe tarihi okumadan da düşünebilir ve yanıtlamaya çalışabilirsiniz fakat hâlihazırda 2500 senelik gelişen bir düşünce varken, sıfırdan başlamanın, tekerleği yeniden icat etmeye çalışmanın anlamı yok. Öncelikle bence konuşulması gereken şey felsefe ile ilişki kurma biçimimiz, yani felsefeye olan ilginizin motivasyonudur. 2500 senelik felsefe tarihindeki tüm metinleri okumaya imkân yok. Bu yüzden felsefeyle kurduğumuz ilişki de, kendi aradığımız soruya yanıt verenler kümesini tespit ederek başlamak olmalı. Felsefeyle yakından ilişki kurmak istemenizin altında yatan temel sebep ne? Hangi soru uykularınızı kaçırıyor? Ya da neyin önemli olduğunu düşünüyorsunuz? gibi sorular, başlamak için iyi bir yer. Çünkü felsefe, kapalı kutuda gizli tek bir hakikat ve biz onun üstündeki örtüyü kaldırıyoruz herkes birden bire aydınlanıyor türevi bir etkinlik değil. Bir düşünme pratiği, kendisini eyleminde tanımlıyor. Haliyle bu pratiğin nereden nereye doğru kullanılacağını düşünmek gerek. Her metin, bir karşılaşmadır. Nasıl ki sokakta kara düzen karşılaştığınız birini dinleyerek saatlerinizi harcamak istemezseniz aynı şeyi metinler içinde söyleyebiliriz. Bir kitaba yaklaşırken ben hangi soruya yanıt aramak için bu kitabı açıyorum sorusunu kendinize sormazsanız felsefi bir metnin içerisinde kaybolmanız işten bile değil. Bu yüzden böylesi çok katmanlı metinlerde sizi tekrar o anlamlı yere getirecek bir sorunuz olmalı. Çünkü zihnimiz içerisine her şeyi atarak bodrum kata bıraktığımız ıvır zıvır kutusu değil. Nasıl ki önüme çıkan herkesin anlattığı şeyi dinleyip saatlerimi harcamıyorsam aynı şekilde her metne de bu zamanı harcamak istemem. Aristoteles’in bir sözü vardır: “Bilginin amacı bilgi bile değildir, eylemdir.” Bilgi edinmekteki amacımız nedir? Bu soru tüm merak ve okuma pratiklerimize yol gösterebilir. P. Dilara Çolak / pelindilaracolak@hotmail.com Bu yazı HBT&#8217;nin 337. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/p-dilara-colak/neden-felsefe-tarihi-okumaliyiz">Neden felsefe tarihi okumalıyız?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’deki bir tarikat liderini eleştirdiğim tweetlerimin altına bir kişi &#8220;filozoflara tapanlar, onları eleştirmeyenler x hocaya y z diyor&#8221; şeklinde bir savunu yapmıştı. Hakikaten filozoflara adeta bir peygamber, şeyh gibi tapındığımızı sananlar var. Oysa gerekirse favori filozofum Spinoza’yı bile yerden yere vurarak eleştiririz. Filozoflar bütün yaşamlarını, öğretilerini doğrudan kabul edip ezberlediğimiz liderlerimiz değil. Hatta pek çoğunun takdire şayan hayatlar yaşamadığını da kabul etmek lazım. Fakat bu kişiler düşünmenin ustaları.</p>
<p>Felsefe tarihini ezberlemek veya ortamlarda bilgi satmak için öğrenmiyoruz, büyük sorularımızı yanıtlama girişiminde tarihin büyük dehalarından ilham alıyoruz. Dahası günlük pratikleriniz Antik Yunan’da yaşamış bir bireyden çok farklı gözükse de, aslında bugün konuştuğumuz problemlerin pek çoğu o zaman da tartışılıyordu, adalet, özgürlük, algılar, bedeninin sonluluğu, ölümden sonra ne olacağı, yaşamın anlamı&#8230;</p>
<p>2500 senedir aynı konuları konuşuyoruz, felsefe ilerlemiyor demiyorum. Bu fikre katılmıyorum. Bugün kimse evrenin arkhesi sudur demediğine göre demek ki gelişmelere paralel olarak düşünce tarihindeki bazı fikirler geçerliliğini yitiriyor.</p>
<p>Ama bu durumda dahi Thales’ten öğrenecek bir şey var, doğayı doğanın kendisinde kalarak açıklama girişimi. Sonucu her ne olursa olsun, felsefe tarihindeki filozofların sorgulama biçimleri bizim farkına dahi varmadığımız detayları görünür hale getiriyor. Bu yüzden felsefe tarihi okumak eleştirel, sorgulayıcı düşünme modelini geliştiren, daha iyi ve tutarlı argümanlar üretmenizi sağlayan bir süreç. Aristoteles’in dediği gibi, ev yapa yapa mimar, kitara çala çala kitaracı olursak şayet, düşüncede ustalaşmanın yolu, elbette felsefi düşünme pratikleri olacak. Bu pratiklerde kim bize filozoflardan daha iyi rehberlik edebilir?</p>
<p>O yüzden konu Kant’ın günlük yaşamı değil aslında, Kant’ın düşünme modelinin bizde yeni kapılar açması vesilesiyle bildik problemlere, örneğin neyin iyi ve ahlaki bir eylem olduğu gibi, bilmedik ufuklar yaratmak. Gün içerisinde yaşadığınız kaygıdan ve acıdan, ilişkilerinizde takındığınız tavırlara, politik yaşantınızdan bilimsel meraklarınıza insanı insan yapan tüm entelektüel faaliyetlerde felsefe tarihinin söyleyeceği en az bir (genellikle 100 civarında oluyor) şey vardır.</p>
<p>Sen aslında nesin? Bu hayatı nasıl yaşamak istiyorsun? Tüm bunların anlamı ne? Bu soruları felsefe tarihi okumadan da düşünebilir ve yanıtlamaya çalışabilirsiniz fakat hâlihazırda 2500 senelik gelişen bir düşünce varken, sıfırdan başlamanın, tekerleği yeniden icat etmeye çalışmanın anlamı yok.</p>
<p>Öncelikle bence konuşulması gereken şey felsefe ile ilişki kurma biçimimiz, yani felsefeye olan ilginizin motivasyonudur.</p>
<p>2500 senelik felsefe tarihindeki tüm metinleri okumaya imkân yok. Bu yüzden felsefeyle kurduğumuz ilişki de, kendi aradığımız soruya yanıt verenler kümesini tespit ederek başlamak olmalı. Felsefeyle yakından ilişki kurmak istemenizin altında yatan temel sebep ne? Hangi soru uykularınızı kaçırıyor? Ya da neyin önemli olduğunu düşünüyorsunuz? gibi sorular, başlamak için iyi bir yer. Çünkü felsefe, kapalı kutuda gizli tek bir hakikat ve biz onun üstündeki örtüyü kaldırıyoruz herkes birden bire aydınlanıyor türevi bir etkinlik değil. Bir düşünme pratiği, kendisini eyleminde tanımlıyor. Haliyle bu pratiğin nereden nereye doğru kullanılacağını düşünmek gerek.</p>
<p>Her metin, bir karşılaşmadır. Nasıl ki sokakta kara düzen karşılaştığınız birini dinleyerek saatlerinizi harcamak istemezseniz aynı şeyi metinler içinde söyleyebiliriz. Bir kitaba yaklaşırken ben hangi soruya yanıt aramak için bu kitabı açıyorum sorusunu kendinize sormazsanız felsefi bir metnin içerisinde kaybolmanız işten bile değil. Bu yüzden böylesi çok katmanlı metinlerde sizi tekrar o anlamlı yere getirecek bir sorunuz olmalı. Çünkü zihnimiz içerisine her şeyi atarak bodrum kata bıraktığımız ıvır zıvır kutusu değil. Nasıl ki önüme çıkan herkesin anlattığı şeyi dinleyip saatlerimi harcamıyorsam aynı şekilde her metne de bu zamanı harcamak istemem.</p>
<p>Aristoteles’in bir sözü vardır: “Bilginin amacı bilgi bile değildir, eylemdir.” Bilgi edinmekteki amacımız nedir? Bu soru tüm merak ve okuma pratiklerimize yol gösterebilir.</p>
<p><strong>P. Dilara Çolak / <a href="mailto:pelindilaracolak@hotmail.com">pelindilaracolak@hotmail.com</a></strong></p>
<p><strong><em>Bu yazı HBT&#8217;nin 337. sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/p-dilara-colak/neden-felsefe-tarihi-okumaliyiz">Neden felsefe tarihi okumalıyız?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">27999</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Evrim teorisi felsefeyi nasıl değiştirdi?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/p-dilara-colak/evrim-teorisi-felsefeyi-nasil-degistirdi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[P. Dilara Çolak]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Sep 2022 12:01:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[P. Dilara Çolak]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=27884</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu köşede bilim ve felsefe arasındaki ilişkiye odaklanıyorum. Fakat bu defa meseleyi biraz farklı bir açıdan ele alacağım. Felsefenin bilime olan pozitif etkilerinden ziyade bilimsel teorilerin 2500 senedir süren metafizik tartışmalarda nasıl dönüştürücü ve hatta kanıtlayıcı bir etkisi olduğunu evrim teorisi örneğinden yola çıkarak düşüneceğim. Nörofelsefe adlı çağdaş ekolün önemli temsilcilerinden biri olan Daniel Dennett, Darwin’in Tehlikeli Fikri adlı kitabında evrim teorisini evrensel bir aside benzetir. Nitekim o geleneksel çoğu görüşü içerisinde eriterek ya onların ortadan kalmasına yol açtı (örneğin preformasyonizm, katastrofizm gibi) ya da mevcut görüşlerin yapılarını kaçınılmaz bir şekilde dönüştürdü. Tüm felsefe tarihi varlığın ne olduğu, nasıl ortaya çıktığı, mevcut düzenini nasıl sağladığı gibi başlangıçta fizikten pek de farklı olmayan amaçlar barındırıyordu ki, tam da bu sebeple ilk Yunan filozoflarını aynı zamanda doğa filozofları olarak anarız. Onlar da evrenin kaos yerine kozmos olmasının, yani bir düzen içermesinin altında yatan ilkeyi, nedeni, aklı arıyorlardı. Daha sonra evreni düzenleyen bu akıl, orta çağ ile tanrıya dönüştü. Haliyle uzun bir süre canlı çeşitliliğinin de yaratılmış olması gerektiğini, sürecin kendisini düzenleyemeyeceğini, onun içindeki bu aklın ya da onda gördüğümüz bu düzenin Tanrının varlığının emaresi olduğu düşünmüştük. Felsefe açısından Darwin’in en büyük etkisi tam da bu noktada açığa çıkıyor bence, ben önemini içkinlik-aşkınlık metafiziği bağlamındaki yer değiştirme ile okuyorum. Fakat önce içkinlik-aşkınlık nedir; ne kastediyorum biraz bunu açmam gerekiyor. En temelde varlığın ne olduğuna dair düşünme demek olan metafizik iki şekilde yapılabilir: Ya siz bu metafiziği yani varlığa ilişkin sorgulamanızı varlığın kendisini aşan bir nedene bağlı olarak açıklarsınız ya da bu sürecin herhangi bir aşkın varlığa referans vermeden kendi kendisini organize ettiğini söylersiniz ve bu noktada bu içkinlik dediğimiz anlayışa döner. Darwin’in mevcut evrim teorilerine katkısı süreci açıklayan bir mekanizma sunması idi; burada süreci yöneten ilkenin, aklın ve düzenin kendisi sürece ait. Evrim aşkın bir nedene dayanmaksızın işleyen bir sürecin, yani mümkün içkinliğin muazzam bir örneği. Kendisine ait bir akıl mı var? Burada ilgi çekici ikinci bir durum daha var felsefe açısından, aslında felsefe tarihinde oluşun ve sürecin içerisinde kendisine ait bir logosu (aklı) olduğundan söz eden bazı filozoflar vardı. Bu açıdan Darwin’in teorisi daha önce hiç konuşulmamış bir şeyi gösterdi diyemeyiz. Örneğin 17. yüzyılda yaşayan Baruch Spinoza, yukarıda bahsettiğim içkinlik metafiziğinin ünlü temsilcilerinden biriydi. Fakat Spinoza bir rasyonalist (akılcıydı), yani böylesi bir sonuca salt rasyonel süreçlerden yola çıkarak varmıştı. Böylesi koltuktan kalkmadan yapılan felsefeye spekülatif felsefe de denir. Gündelik konuşmada spekülasyon yapmak, olmayan bir şeyi iddia etmek anlamıyla olumsuz bir çağrışım barındırsa da felsefede bu deney gözleme dayanmayan düşünsel kurgu olarak ele alınabilir. Immanuel Kant, spekülatif felsefenin bir nevi entelektüel görü olduğunu söylemişti. Bu güzel bir vurgu, çünkü bir açıdan felsefenin bilimsel etkinliğe olası katkılarından biri bu anlamıyla spekülasyon imkânı da denilebilir. Bu spekülasyonların, yani henüz deneyle kanıtlanmamış varsayımların ufku genişletmek bağlamında olumlu bir etkisi olabilir. Ama bu yazıda göstermek istediğim sürecin iki taraflı işlediği. Kimi zaman başta sadece spekülasyon niteliğindeki felsefi görüşler, bilimsel gelişmelerden faydalanır ve deney gözlem aracılığıyla bilimsel bir doğruluk kazanır. Sürecin kendi kendisini organize edebiliyor olması birkaç yüzyıl önce çok anlaşılır bir fikir değil iken, Spinoza gibi içkinlik metafizikçisi düşünürlerin söyledikleri başta gündelik sağduyu açısından sorunlu iken zamanı geldiğinde bilimsel gelişmeler de felsefenin gelişimine katkıda bulunuyor. Bu yüzden elbette Darwin bize varlık hakkında her şeyi açıklamamış olsa da, ki amacı zaten bu değildi, süreçlerin geleneksel olarak düşündüğümüzden başka türlü olabileceğine dair ilham verdi. Ve böylelikle eski içkinlik metafiziğinin tamamen spekülasyondan ibaret olmadığına dair kuvvetli bir kanıt oldu. P. Dilara Çolak / pelindilaracolak@hotmail.com Bu yazı HBT&#8217;nin 334. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/p-dilara-colak/evrim-teorisi-felsefeyi-nasil-degistirdi">Evrim teorisi felsefeyi nasıl değiştirdi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bu köşede bilim ve felsefe arasındaki ilişkiye odaklanıyorum. Fakat bu defa meseleyi biraz farklı bir açıdan ele alacağım. Felsefenin bilime olan pozitif etkilerinden ziyade bilimsel teorilerin 2500 senedir süren metafizik tartışmalarda nasıl dönüştürücü ve hatta kanıtlayıcı bir etkisi olduğunu evrim teorisi örneğinden yola çıkarak düşüneceğim.</p>
<p>Nörofelsefe adlı çağdaş ekolün önemli temsilcilerinden biri olan Daniel Dennett, Darwin’in Tehlikeli Fikri adlı kitabında evrim teorisini evrensel bir aside benzetir. Nitekim o geleneksel çoğu görüşü içerisinde eriterek ya onların ortadan kalmasına yol açtı (örneğin preformasyonizm, katastrofizm gibi) ya da mevcut görüşlerin yapılarını kaçınılmaz bir şekilde dönüştürdü.</p>
<p>Tüm felsefe tarihi varlığın ne olduğu, nasıl ortaya çıktığı, mevcut düzenini nasıl sağladığı gibi başlangıçta fizikten pek de farklı olmayan amaçlar barındırıyordu ki, tam da bu sebeple ilk Yunan filozoflarını aynı zamanda doğa filozofları olarak anarız. Onlar da evrenin kaos yerine kozmos olmasının, yani bir düzen içermesinin altında yatan ilkeyi, nedeni, aklı arıyorlardı. Daha sonra evreni düzenleyen bu akıl, orta çağ ile tanrıya dönüştü. Haliyle uzun bir süre canlı çeşitliliğinin de yaratılmış olması gerektiğini, sürecin kendisini düzenleyemeyeceğini, onun içindeki bu aklın ya da onda gördüğümüz bu düzenin Tanrının varlığının emaresi olduğu düşünmüştük.</p>
<p>Felsefe açısından Darwin’in en büyük etkisi tam da bu noktada açığa çıkıyor bence, ben önemini içkinlik-aşkınlık metafiziği bağlamındaki yer değiştirme ile okuyorum. Fakat önce içkinlik-aşkınlık nedir; ne kastediyorum biraz bunu açmam gerekiyor.</p>
<p>En temelde varlığın ne olduğuna dair düşünme demek olan metafizik iki şekilde yapılabilir: Ya siz bu metafiziği yani varlığa ilişkin sorgulamanızı varlığın kendisini aşan bir nedene bağlı olarak açıklarsınız ya da bu sürecin herhangi bir aşkın varlığa referans vermeden kendi kendisini organize ettiğini söylersiniz ve bu noktada bu içkinlik dediğimiz anlayışa döner.</p>
<p>Darwin’in mevcut evrim teorilerine katkısı süreci açıklayan bir mekanizma sunması idi; burada süreci yöneten ilkenin, aklın ve düzenin kendisi sürece ait. Evrim aşkın bir nedene dayanmaksızın işleyen bir sürecin, yani mümkün içkinliğin muazzam bir örneği.</p>
<p><strong>Kendisine ait bir akıl mı var?</strong></p>
<p>Burada ilgi çekici ikinci bir durum daha var felsefe açısından, aslında felsefe tarihinde oluşun ve sürecin içerisinde kendisine ait bir logosu (aklı) olduğundan söz eden bazı filozoflar vardı. Bu açıdan Darwin’in teorisi daha önce hiç konuşulmamış bir şeyi gösterdi diyemeyiz. Örneğin 17. yüzyılda yaşayan Baruch Spinoza, yukarıda bahsettiğim içkinlik metafiziğinin ünlü temsilcilerinden biriydi. Fakat Spinoza bir rasyonalist (akılcıydı), yani böylesi bir sonuca salt rasyonel süreçlerden yola çıkarak varmıştı. Böylesi koltuktan kalkmadan yapılan felsefeye spekülatif felsefe de denir. Gündelik konuşmada spekülasyon yapmak, olmayan bir şeyi iddia etmek anlamıyla olumsuz bir çağrışım barındırsa da felsefede bu deney gözleme dayanmayan düşünsel kurgu olarak ele alınabilir. Immanuel Kant, spekülatif felsefenin bir nevi entelektüel görü olduğunu söylemişti. Bu güzel bir vurgu, çünkü bir açıdan felsefenin bilimsel etkinliğe olası katkılarından biri bu anlamıyla spekülasyon imkânı da denilebilir. Bu spekülasyonların, yani henüz deneyle kanıtlanmamış varsayımların ufku genişletmek bağlamında olumlu bir etkisi olabilir.</p>
<p>Ama bu yazıda göstermek istediğim sürecin iki taraflı işlediği. Kimi zaman başta sadece spekülasyon niteliğindeki felsefi görüşler, bilimsel gelişmelerden faydalanır ve deney gözlem aracılığıyla bilimsel bir doğruluk kazanır. Sürecin kendi kendisini organize edebiliyor olması birkaç yüzyıl önce çok anlaşılır bir fikir değil iken, Spinoza gibi içkinlik metafizikçisi düşünürlerin söyledikleri başta gündelik sağduyu açısından sorunlu iken zamanı geldiğinde bilimsel gelişmeler de felsefenin gelişimine katkıda bulunuyor. Bu yüzden elbette Darwin bize varlık hakkında her şeyi açıklamamış olsa da, ki amacı zaten bu değildi, süreçlerin geleneksel olarak düşündüğümüzden başka türlü olabileceğine dair ilham verdi. Ve böylelikle eski içkinlik metafiziğinin tamamen spekülasyondan ibaret olmadığına dair kuvvetli bir kanıt oldu.</p>
<p><strong>P. Dilara Çolak / <a href="mailto:pelindilaracolak@hotmail.com">pelindilaracolak@hotmail.com</a></strong></p>
<p><strong><em>Bu yazı HBT&#8217;nin 334. sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/p-dilara-colak/evrim-teorisi-felsefeyi-nasil-degistirdi">Evrim teorisi felsefeyi nasıl değiştirdi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">27884</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
