<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ahmet Yavuz arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/k/yazarlar/ahmet-yavuz/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/k/yazarlar/ahmet-yavuz</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Tue, 23 Jul 2024 14:10:16 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Cumhuriyet ve devrimler üzerine 1 &#038; 2</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/cumhuriyet-ve-devrimler-uzerine-1-2</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Yavuz]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Jul 2024 14:10:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ahmet Yavuz]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=31528</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yazı dizimizin sonuna geldik. En son yazı Lozan’a ilişkindi. Lozan ile ülkenin bağımsızlığı sağlanmış ve ülkenin tapusu kurtarıcılarının eline geçmişti Artık yeni bir döneme girilmişti. Yeni dönemin adı Cumhuriyet idi. Cumhuriyet fikrinin Mustafa Kemal’in zihninde oldukça erken bir dönemde, muhtemelen Suriye görevi sonrası Selanik’te henüz kolağası iken tasarımladığını ileri sürmek eşyanın tabiatına uygun olur. Bazı anılardan yola çıkıldığında ve kendi ifadelerine bakıldığında imparatorluğun yaşamayacağının bilincinde olduğunu ve gelecek tasarımı üzerine kafa yorduğunu anlıyoruz. Bunda, birçok etkeni dikkate aldığı açıktır. Milliyetçiliğin yükselmesi, egemenliğin kullanımına ilişkin yaklaşık bir yüz yıldır devam eden arayışlar, Tanzimat ve Meşrutiyet deneyimleri, geri kalmışlığa çözüm arayışları, hürriyetçi yaklaşımları sıralanabilir. Birinci Dünya Savaşı sonrası yürütülen Milli Mücadele’nin İstanbul’daki Saray’a rağmen yürütülmüş olması ve başarıya ulaşması Mustafa Kemal’e aradığı fırsatı sunmuştur. Yeni yönetsel yapı kurma zorunluluğu Saltanatın 1 Kasım 1922’de kaldırılması kararı, Ankara’da Meclis’in bir başkanı olması ve bu başkanın devlet başkanı sıfatından yoksunluğu devlet başkanlığı konusunda yeni bir yönetsel yapı kurma zorunluluğunu ortaya koymuştur. Bu durum Mustafa Kemal’e cumhuriyeti kurma olanağı sunmuştur. O da cumhuriyeti yeni yönetim biçimi olarak benimsemiş, Meclis’te de benimsenmesini sağlamıştır. Cumhuriyet bir devlet yönetim şeklidir. Egemenliğin kullanılması kavramı çerçevesinde anlam kazanır. İki soruya yanıt bulabilirsek hem cumhuriyeti hem de değerini anlayabiliriz. Birincisi, yüz yıllardır padişahlık/sultanlık gibi monarşiye dayalı bir sistemle yönetilen bir yapıda cumhuriyet nasıl mümkün olmuştur? İkincisi, cumhuriyetin kuruluş amacı nedir? Kısaca yanıt arayalım. İlk soruya şu cevabı vermek yanlış olmaz: 19. yüzyıl boyunca yaşanan gelişmeler olmasa, yani 1800’lerin başında III. Selim’in niyetlendiği ve giriştiği, II. Mahmut’un sürdürdüğü, Tanzimat ve Meşrutiyet deneyimlerinin sağladığı sosyal, siyasi, ekonomik birikim olmasa cumhuriyet 1923’te kurulamazdı. Bu çıkarım da yeterli değildir. Şunu da eklemek lazımdır: Eğer Mustafa Kemal’in kafa yorduğu gelecek tasarımı ve onun Milli Mücadele başarısı olmasaydı, yüz yıllık birikime rağmen cumhuriyet kurulamazdı. Yüz yıllık zemin ve liderin Milli Mücadele başarısı cumhuriyetin oturduğu nesnel zemine işaret ederken; Mustafa Kemal’in devrimci, dönüştürücü özelliğiyle de öznel koşulların önemini sergilemektedir. İkinci sorunun yanıtı esasen çağdaşlaşma çerçevesinde aranmalıdır. Sorunun yanıtını haftaya anlatmaya çalışacağım. Cumhuriyet ve devrimler üzerine &#8211; 2 Cumhuriyette monarşi yerini halk egemenliğine, Osmanlı kimliği yerini Türk kimliğine bırakmıştır. Bu kimlik siyasi bir kimliktir zira vatandaşı ırk ve din ayrımı gözetmeksizin hukuk önünde eşit kılmıştır. 3 Mart 1924 yasaları Cumhuriyet’in olmazsa olmazlarıdır. Be yasalar sayesinde din-devlet ilişkileri, asker-siyaset ilişkileri farklı bir zemine oturtulmuştur. Yarı şeri hukuk yerini laik hukuka bırakmış, eğitim ve üretim süreçleri yeniden şekillendirilmiştir. 1926’da yürürlüğe giren Medeni Kanun kadın-erkek eşitliğinin bütün boyutlarıyla sağlanabilmesi için maddi zemin yaratmıştır. Kurumsallaşma her alanı kapsamış, çağın gereklerine göre yapılandırılmıştır. Sonuçta cumhuriyet çağdaşlığa giden yoldur. Ülkenin bağımsızlığını, halkın egemenliğini, ki doğduğu dönemin koşulları dikkate alındığında büyük bir demokrasi adımıdır; ve bireyin özgürlüğü ile eşitliğini kalıcı kılma arayışının kendisidir. Bağımsızlık kapitülasyonların kaldırılmasıyla sağlanmış; çok partili yaşama geçişle egemenliğin halka geçmesinde ileri adım atılmış; laik eğitim ve hukuk düzeyiyle bireyin özgürlüğü ve eşitliğinin önü açılmıştır. Cumhuriyet rejiminin toprak reformunu gerçekleştirememesi, Köy Enstitülerini yaşatamaması, darbelerin öncesindeki ve sonrasındaki gelişmeler yüzünden giderek asli niteliklerinden uzaklaşmasına yol açmıştır. Cumhuriyet kuvvetler birliği ilkesi etrafında şekillendirilmiştir. 1960 Anayasası ile kuvvetler ayrılığına yönelim sağlanmıştır. 1980 Anayasası ve özellikle 2017 halk oylaması sonrasında yapılan anayasa değişikliğiyle kuvvetler ayrılığı vasfı kaybolmuştur. Son dönem adımları cumhuriyetin gerçek demokrasiyi egemen kılmayı amaçlayan özelliğini güdükleştirmiş ve sandık demokrasisine indirgemiştir. Toplumsal görev, cumhuriyetin yaratmak istediği ancak gerçekleştiremediği demokrasi boyutunu yani gerçek kuvvetler ayrılığını da içeren hukuk devletini yeniden inşa etmektir. Bu görevi ancak cumhuriyeti ve kazanımlarını benimseyenlerin örgütlü çalışması sağlayabilir. Tabii ancak millî iradenin oluştuğu egemenliğin merkezini Meclis’e egemen olarak ve kurucu atanın Medenî Bilgiler’de (s. 32) tanımladığı tarzda hareket etmeyi rehber edinmeliyiz: “Cumhuriyet’te, Meclis, Reisicumhur (cumhurbaşkanı) ve hükûmet, halkın hürriyetini, emniyetini ve rahatını düşünmek ve temine çalışmaktan başka bir şey yapamazlar.” Cumhuriyeti ve devrimleri yaşatmak aslî görevdir. Ahmet Yavuz Not: HBT’de aralıklı olarak yaklaşık dört yıldır sürdürdüğümüz Mustafa Kemal ile Anadolu’da yaptığımız yolculuğun sonuna geldik. Elbette yeni yazılar ile zaman zaman okurlara ulaşacağım.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/cumhuriyet-ve-devrimler-uzerine-1-2">Cumhuriyet ve devrimler üzerine 1 &#038; 2</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yazı dizimizin sonuna geldik. En son yazı Lozan’a ilişkindi. Lozan ile ülkenin bağımsızlığı sağlanmış ve ülkenin tapusu kurtarıcılarının eline geçmişti Artık yeni bir döneme girilmişti. Yeni dönemin adı<em><strong> Cumhuriyet</strong></em> idi.</p>
<p>Cumhuriyet fikrinin Mustafa Kemal’in zihninde oldukça erken bir dönemde, muhtemelen Suriye görevi sonrası Selanik’te henüz kolağası iken tasarımladığını ileri sürmek eşyanın tabiatına uygun olur.</p>
<p>Bazı anılardan yola çıkıldığında ve kendi ifadelerine bakıldığında imparatorluğun yaşamayacağının bilincinde olduğunu ve gelecek tasarımı üzerine kafa yorduğunu anlıyoruz.</p>
<p>Bunda, birçok etkeni dikkate aldığı açıktır. Milliyetçiliğin yükselmesi, egemenliğin kullanımına ilişkin yaklaşık bir yüz yıldır devam eden arayışlar, Tanzimat ve Meşrutiyet deneyimleri, geri kalmışlığa çözüm arayışları, hürriyetçi yaklaşımları sıralanabilir.</p>
<p>Birinci Dünya Savaşı sonrası yürütülen Milli Mücadele’nin İstanbul’daki Saray’a rağmen yürütülmüş olması ve başarıya ulaşması Mustafa Kemal’e aradığı fırsatı sunmuştur.</p>
<p><strong>Yeni yönetsel yapı kurma zorunluluğu</strong></p>
<p>Saltanatın 1 Kasım 1922’de kaldırılması kararı, Ankara’da Meclis’in bir başkanı olması ve bu başkanın devlet başkanı sıfatından yoksunluğu devlet başkanlığı konusunda yeni bir yönetsel yapı kurma zorunluluğunu ortaya koymuştur.</p>
<p>Bu durum Mustafa Kemal’e cumhuriyeti kurma olanağı sunmuştur. O da cumhuriyeti yeni yönetim biçimi olarak benimsemiş, Meclis’te de benimsenmesini sağlamıştır.</p>
<p>Cumhuriyet bir devlet yönetim şeklidir. Egemenliğin kullanılması kavramı çerçevesinde anlam kazanır.</p>
<p>İki soruya yanıt bulabilirsek hem cumhuriyeti hem de değerini anlayabiliriz.</p>
<p>Birincisi, yüz yıllardır padişahlık/sultanlık gibi monarşiye dayalı bir sistemle yönetilen bir yapıda cumhuriyet nasıl mümkün olmuştur?</p>
<p><strong>İkincisi, cumhuriyetin kuruluş amacı nedir?</strong></p>
<p>Kısaca yanıt arayalım.</p>
<p>İlk soruya şu cevabı vermek yanlış olmaz:</p>
<p>19. yüzyıl boyunca yaşanan gelişmeler olmasa, yani 1800’lerin başında III. Selim’in niyetlendiği ve giriştiği, II. Mahmut’un sürdürdüğü, Tanzimat ve Meşrutiyet deneyimlerinin sağladığı sosyal, siyasi, ekonomik birikim olmasa cumhuriyet 1923’te kurulamazdı. Bu çıkarım da yeterli değildir. Şunu da eklemek lazımdır: Eğer Mustafa Kemal’in kafa yorduğu gelecek tasarımı ve onun Milli Mücadele başarısı olmasaydı, yüz yıllık birikime rağmen cumhuriyet kurulamazdı.</p>
<p>Yüz yıllık zemin ve liderin Milli Mücadele başarısı cumhuriyetin oturduğu nesnel zemine işaret ederken; Mustafa Kemal’in devrimci, dönüştürücü özelliğiyle de öznel koşulların önemini sergilemektedir.</p>
<p>İkinci sorunun yanıtı esasen çağdaşlaşma çerçevesinde aranmalıdır.</p>
<p>Sorunun yanıtını haftaya anlatmaya çalışacağım.</p>
<p><strong>Cumhuriyet ve devrimler üzerine &#8211; 2</strong></p>
<p>Cumhuriyette monarşi yerini halk egemenliğine, Osmanlı kimliği yerini Türk kimliğine bırakmıştır. Bu kimlik siyasi bir kimliktir zira vatandaşı ırk ve din ayrımı gözetmeksizin hukuk önünde eşit kılmıştır.</p>
<p>3 Mart 1924 yasaları Cumhuriyet’in olmazsa olmazlarıdır. Be yasalar sayesinde din-devlet ilişkileri, asker-siyaset ilişkileri farklı bir zemine oturtulmuştur. Yarı şeri hukuk yerini laik hukuka bırakmış, eğitim ve üretim süreçleri yeniden şekillendirilmiştir. 1926’da yürürlüğe giren Medeni Kanun kadın-erkek eşitliğinin bütün boyutlarıyla sağlanabilmesi için maddi zemin yaratmıştır. Kurumsallaşma her alanı kapsamış, çağın gereklerine göre yapılandırılmıştır.</p>
<p>Sonuçta cumhuriyet çağdaşlığa giden yoldur. Ülkenin bağımsızlığını, halkın egemenliğini, ki doğduğu dönemin koşulları dikkate alındığında büyük bir demokrasi adımıdır; ve bireyin özgürlüğü ile eşitliğini kalıcı kılma arayışının kendisidir. Bağımsızlık kapitülasyonların kaldırılmasıyla sağlanmış; çok partili yaşama geçişle egemenliğin halka geçmesinde ileri adım atılmış; laik eğitim ve hukuk düzeyiyle bireyin özgürlüğü ve eşitliğinin önü açılmıştır.</p>
<p>Cumhuriyet rejiminin toprak reformunu gerçekleştirememesi, Köy Enstitülerini yaşatamaması, darbelerin öncesindeki ve sonrasındaki gelişmeler yüzünden giderek asli niteliklerinden uzaklaşmasına yol açmıştır.</p>
<p>Cumhuriyet kuvvetler birliği ilkesi etrafında şekillendirilmiştir. 1960 Anayasası ile kuvvetler ayrılığına yönelim sağlanmıştır. 1980 Anayasası ve özellikle 2017 halk oylaması sonrasında yapılan anayasa değişikliğiyle kuvvetler ayrılığı vasfı kaybolmuştur. Son dönem adımları cumhuriyetin gerçek demokrasiyi egemen kılmayı amaçlayan özelliğini güdükleştirmiş ve sandık demokrasisine indirgemiştir.</p>
<p>Toplumsal görev, cumhuriyetin yaratmak istediği ancak gerçekleştiremediği demokrasi boyutunu yani gerçek kuvvetler ayrılığını da içeren hukuk devletini yeniden inşa etmektir.</p>
<p>Bu görevi ancak cumhuriyeti ve kazanımlarını benimseyenlerin örgütlü çalışması sağlayabilir. Tabii ancak millî iradenin oluştuğu egemenliğin merkezini Meclis’e egemen olarak ve kurucu atanın Medenî Bilgiler’de (s. 32) tanımladığı tarzda hareket etmeyi rehber edinmeliyiz:</p>
<p>“Cumhuriyet’te, Meclis, Reisicumhur (cumhurbaşkanı) ve hükûmet, halkın hürriyetini, emniyetini ve rahatını düşünmek ve temine çalışmaktan başka bir şey yapamazlar.”</p>
<p>Cumhuriyeti ve devrimleri yaşatmak aslî görevdir.</p>
<p><strong>Ahmet Yavuz</strong></p>
<p><em><strong>Not:</strong> HBT’de aralıklı olarak yaklaşık dört yıldır sürdürdüğümüz Mustafa Kemal ile Anadolu’da yaptığımız yolculuğun sonuna geldik. Elbette yeni yazılar ile zaman zaman okurlara ulaşacağım.</em></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/cumhuriyet-ve-devrimler-uzerine-1-2">Cumhuriyet ve devrimler üzerine 1 &#038; 2</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">31528</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Sakarya Savaşı-7: Savaşın sonu</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ahmet-yavuz/sakarya-savasi-7-savasin-sonu</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Yavuz]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 Sep 2021 07:56:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ahmet Yavuz]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=24873</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir önceki yazıda Yunan Ordusunun Sakarya Nehri’nin batısına atılmasına yer vermiştik. Bu yazıda müteakip gelişmelere yer vereceğiz. 21 gün geceli gündüzlü (22 gün de denir) süren ve tarihimize subay savaşı olarak geçen Sakarya Meydan Savaşı zaferle noktalandı. Sakarya bir nevi Çanakkale idi. Geri çekilen düşmanın bir daha askerî olarak yeniden gelmeye cesaret edemeyeceği türden bir sonuç doğurdu. Sakarya aynı zamanda Türkler için 300 yıldır devam eden geri çekilmenin son, ileri atılmanın ilk durağı oldu. TAKİP HAREKÂTI Başkomutan, 13 Eylül günü, Batı Cephesi Komutanlığı’nın kendisine verdiği sonuç raporunu Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sundu: Düşman Sakarya batısına atılmış ve takip edilecekti. 5. Grup artık 5. Süvari Kolordusu idi; 8. Tümen ve Mürettep Tümen emrine verildi. Takipten sorumlu kılındı. 13 Eylül günü saat 08.15’te verilen emre göre, bütün birlikler takibe devam edecekti. Ancak etkili bir takip yapılamadı. Bunun nedeni hem yeterli birlik olmaması hem Sakarya Nehri üzerindeki köprülerin tahrip edilmiş olması (7 köprüden 6’sı tahrip edilmişti) hem de Yunan topçusunun geçiş yerlerini etkili şekilde ateş altına almasıydı. Takip emrinin verilmesinde geç kalındığını ve aşırı ihtiyatlı bir tutum içine girildiğini ileri süren görüşler de dikkate alınmalıdır. Geç emir verilmesi eleştirisi haklı olabilir ancak ihtiyatlı olunmak mecburiyeti vardı. Hızlı olarak Sakarya Nehrinden geçirilmek istenen birliklerin bir kısmının ağır zayiata maruz kaldığı olgusu dikkatten uzak tutulmamalıdır. Takip harekâtının başarısızlığında, eldeki ulaştırma vasıtalarının yetersizliği; verilen zayiatın tamamlanamamış olması; tamamlansa bile yeni katılan bütünleme personelinin eğitimsizliği; elde mevcut mühimmatın tamamına yakınının bitmiş olması ve ikmal kollarını uzatmayı sağlayacak demiryolunun düşman tarafından tahrip edilmesi başat faktörler olarak sayılmalıdır. Mürettep Tümen’in Sivrihisar bölgesine düzenlediği baskın ise övgüye değerdir. Yunan komuta kademesinin dengesini bozma konusunda özel bir yere sahiptir. Sonuç olarak Fahrettin Altay komutasında yürütülen takip harekâtının ağır olmayan baskısı altında Yunan kuvvetleri Eskişehir-Afyon hattına çekilmeyi başardı. YENİDEN TEŞKİLATLANMA ve TERTİPLENME Başkomutan, bu rapora paralel olarak, Batı Cephesi Komutanlığı’na ve Millî Savunma Bakanlığı’na iki direktif verdi: Biri takip harekâtı, diğeri ordunun yeniden teşkilatlanmasına ilişkindi. Ordunun yeniden teşkilatlanmasına ilişkin emir, özet olarak kolorduların kurulmasına ilişkindi. Her biri 3’er tümeni olan 4 kolordu kuruldu. Sırasıyla Albay İzzettin, Albay Selahattin Adil, Albay Kâzım Özalp, Albay Kemalettin Sami kolordu komutanlıklarına atandılar. 4’er alaylı 3 süvari tümeninden oluşan süvari kolordusu teşkil edildi. Komutanı Albay Fahrettin Altay oldu. Albay Halit Bey komutasında Kocaeli Grubu oluşturuldu. Genel seferberlik ilan edildi. TBMM’ye sunulan takdir listeleri aynı gün onaylandı. Başkomutan, 14 Eylül günü yayımladığı bildiride şu hususlara vurgu yaptı: Milletin hayat ve istiklâline kast eden düşman Sakarya gerisine atılmıştır. Ordu, sönmez bir azim ve yiğitlikle, vazifesini yapmaya devam etmektedir. Bu başarının ardında Anadolu halkının fedakârlığı yatmaktadır. Hür yaşamak ve saygı duyulmaktan başka kaygısı olmayan millet, meşru haklarını mutlaka elde edecektir. Ancak silahlar esas amaç gerçekleştirildikten sonra bırakılacağı için millet fedakârlığa devam etmelidir. Bu arada ilginç nokta, Yunan Ordu Komutanı Papulas’ın yaşadığı başarısızlığı başarı gibi göstermiş olmasıdır. GAZİ VE MAREŞAL Başkomutan 18 Eylül günü Ankara’ya döndü. Meclis’te 19 Eylül günü yaptığı konuşma derslerle doluydu. Öncesiyle ve sonrasıyla “Sakarya Melhamei Kübrası” yani “Büyük ve Kanlı Sakarya Muharebesi”ni özetledi. Başkomutanın konuşmasında öne çıkan diğer hususlar şöyledir: • Fevzi Paşa’ya büyük övgüde bulundu: Gayretine, isabetli ve kıymetli tedbirlerine, manevi hasletinin ferahlatıcılığına yer verdi. • İsmet Paşa’nın komutanlığın hakkını verdiğini belirtti. Zekâsına, azmine, sevk ve idare becerisine vurgu yaptı. • Grup, tümen, alay vb. komutanların fedakârlık, kahramanlık ve dirayetlerini vurguladı. • Subayların kahramanlıklarını anlatabilmek için “bu muharebe subay muharebesi” tanımlaması yaptı; kalp ve vicdanı ile takdir etti. • Erlerin kahramanlıkları için ölçü bulamadığını belirtti: “Türk neferi Anadolu muharebelerinin manasını anlamış, yeni bir ülkü ile muharebe etmiştir.” • Milli Savunma Bakanı Refet Paşa’ya da özel bir övgüde bulundu. • Harp taraftarlığı yoktu barış taraftarlığı vardı: “Şüphesiz hukukumuzu temin edinceye kadar silahımızı elden bırakmayız.” Savaş barış için yapılmaktaydı. • Müteakip adımın işaretini verdi: “Ordumuz, vatanımız dâhilinde bir tek düşman neferi bırakmayıncaya kadar takip, baskı ve taarruza devam edecektir.” Aynı gün TBMM, Başkomutanı “Gazi” ve “Mareşal” olarak ilan etti… Ahmet Yavuz *Bu yazı HBT&#8217;nin 286. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ahmet-yavuz/sakarya-savasi-7-savasin-sonu">Sakarya Savaşı-7: Savaşın sonu</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir önceki yazıda Yunan Ordusunun Sakarya Nehri’nin batısına atılmasına yer vermiştik. Bu yazıda müteakip gelişmelere yer vereceğiz.</p>
<p>21 gün geceli gündüzlü (22 gün de denir) süren ve tarihimize subay savaşı olarak geçen Sakarya Meydan Savaşı zaferle noktalandı.</p>
<p>Sakarya bir nevi Çanakkale idi. Geri çekilen düşmanın bir daha askerî olarak yeniden gelmeye cesaret edemeyeceği türden bir sonuç doğurdu. Sakarya aynı zamanda Türkler için 300 yıldır devam eden geri çekilmenin son, ileri atılmanın ilk durağı oldu.</p>
<p><strong>TAKİP HAREKÂTI </strong></p>
<p>Başkomutan, 13 Eylül günü, Batı Cephesi Komutanlığı’nın kendisine verdiği sonuç raporunu Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sundu: Düşman Sakarya batısına atılmış ve takip edilecekti.</p>
<p>5. Grup artık 5. Süvari Kolordusu idi; 8. Tümen ve Mürettep Tümen emrine verildi. Takipten sorumlu kılındı.</p>
<p>13 Eylül günü saat 08.15’te verilen emre göre, bütün birlikler takibe devam edecekti. Ancak etkili bir takip yapılamadı. Bunun nedeni hem yeterli birlik olmaması hem Sakarya Nehri üzerindeki köprülerin tahrip edilmiş olması (7 köprüden 6’sı tahrip edilmişti) hem de Yunan topçusunun geçiş yerlerini etkili şekilde ateş altına almasıydı.</p>
<p>Takip emrinin verilmesinde geç kalındığını ve aşırı ihtiyatlı bir tutum içine girildiğini ileri süren görüşler de dikkate alınmalıdır. Geç emir verilmesi eleştirisi haklı olabilir ancak ihtiyatlı olunmak mecburiyeti vardı. Hızlı olarak Sakarya Nehrinden geçirilmek istenen birliklerin bir kısmının ağır zayiata maruz kaldığı olgusu dikkatten uzak tutulmamalıdır.</p>
<p>Takip harekâtının başarısızlığında, eldeki ulaştırma vasıtalarının yetersizliği; verilen zayiatın tamamlanamamış olması; tamamlansa bile yeni katılan bütünleme personelinin eğitimsizliği; elde mevcut mühimmatın tamamına yakınının bitmiş olması ve ikmal kollarını uzatmayı sağlayacak demiryolunun düşman tarafından tahrip edilmesi başat faktörler olarak sayılmalıdır.</p>
<p>Mürettep Tümen’in Sivrihisar bölgesine düzenlediği baskın ise övgüye değerdir. Yunan komuta kademesinin dengesini bozma konusunda özel bir yere sahiptir.</p>
<p>Sonuç olarak Fahrettin Altay komutasında yürütülen takip harekâtının ağır olmayan baskısı altında Yunan kuvvetleri Eskişehir-Afyon hattına çekilmeyi başardı.</p>
<p><strong>YENİDEN TEŞKİLATLANMA ve TERTİPLENME </strong></p>
<p>Başkomutan, bu rapora paralel olarak, Batı Cephesi Komutanlığı’na ve Millî Savunma Bakanlığı’na iki direktif verdi: Biri takip harekâtı, diğeri ordunun yeniden teşkilatlanmasına ilişkindi.</p>
<p>Ordunun yeniden teşkilatlanmasına ilişkin emir, özet olarak kolorduların kurulmasına ilişkindi. Her biri 3’er tümeni olan 4 kolordu kuruldu. Sırasıyla Albay İzzettin, Albay Selahattin Adil, Albay Kâzım Özalp, Albay Kemalettin Sami kolordu komutanlıklarına atandılar. 4’er alaylı 3 süvari tümeninden oluşan süvari kolordusu teşkil edildi. Komutanı Albay Fahrettin Altay oldu. Albay Halit Bey komutasında Kocaeli Grubu oluşturuldu.</p>
<p>Genel seferberlik ilan edildi. TBMM’ye sunulan takdir listeleri aynı gün onaylandı.</p>
<p>Başkomutan, 14 Eylül günü yayımladığı bildiride şu hususlara vurgu yaptı:</p>
<p>Milletin hayat ve istiklâline kast eden düşman Sakarya gerisine atılmıştır. Ordu, sönmez bir azim ve yiğitlikle, vazifesini yapmaya devam etmektedir. Bu başarının ardında Anadolu halkının fedakârlığı yatmaktadır. Hür yaşamak ve saygı duyulmaktan başka kaygısı olmayan millet, meşru haklarını mutlaka elde edecektir. Ancak silahlar esas amaç gerçekleştirildikten sonra bırakılacağı için millet fedakârlığa devam etmelidir.</p>
<p>Bu arada ilginç nokta, Yunan Ordu Komutanı Papulas’ın yaşadığı başarısızlığı başarı gibi göstermiş olmasıdır.</p>
<p><strong>GAZİ VE MAREŞAL </strong></p>
<p>Başkomutan 18 Eylül günü Ankara’ya döndü.</p>
<p>Meclis’te 19 Eylül günü yaptığı konuşma derslerle doluydu. Öncesiyle ve sonrasıyla “Sakarya Melhamei Kübrası” yani “Büyük ve Kanlı Sakarya Muharebesi”ni özetledi. Başkomutanın konuşmasında öne çıkan diğer hususlar şöyledir:</p>
<p>• Fevzi Paşa’ya büyük övgüde bulundu: Gayretine, isabetli ve kıymetli tedbirlerine, manevi hasletinin ferahlatıcılığına yer verdi.</p>
<p>• İsmet Paşa’nın komutanlığın hakkını verdiğini belirtti. Zekâsına, azmine, sevk ve idare becerisine vurgu yaptı.</p>
<p>• Grup, tümen, alay vb. komutanların fedakârlık, kahramanlık ve dirayetlerini vurguladı.</p>
<p>• Subayların kahramanlıklarını anlatabilmek için “bu muharebe subay muharebesi” tanımlaması yaptı; kalp ve vicdanı ile takdir etti.</p>
<p>• Erlerin kahramanlıkları için ölçü bulamadığını belirtti: “Türk neferi Anadolu muharebelerinin manasını anlamış, yeni bir ülkü ile muharebe etmiştir.”</p>
<p>• Milli Savunma Bakanı Refet Paşa’ya da özel bir övgüde bulundu.</p>
<p>• Harp taraftarlığı yoktu barış taraftarlığı vardı: “Şüphesiz hukukumuzu temin edinceye kadar silahımızı elden bırakmayız.” Savaş barış için yapılmaktaydı.</p>
<p>• Müteakip adımın işaretini verdi: “Ordumuz, vatanımız dâhilinde bir tek düşman neferi bırakmayıncaya kadar takip, baskı ve taarruza devam edecektir.”</p>
<p>Aynı gün TBMM, Başkomutanı “Gazi” ve “Mareşal” olarak ilan etti…</p>
<p><strong>Ahmet Yavuz</strong></p>
<p><strong><em>*Bu yazı HBT&#8217;nin 286. sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ahmet-yavuz/sakarya-savasi-7-savasin-sonu">Sakarya Savaşı-7: Savaşın sonu</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">24873</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Sakarya Savaşı-6: Yunan Ordusu Sakarya Nehri’nin batısına atılıyor</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ahmet-yavuz/sakarya-savasi-6-yunan-ordusu-sakarya-nehrinin-batisina-atiliyor</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Yavuz]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 16 Sep 2021 11:08:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ahmet Yavuz]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=24673</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir önceki yazıda 6 Eylül gününün dönüm noktası olduğunu, artık taarruz sırasının Türk Ordusuna geldiğini yazmıştık. Bu yazıda kısaca müteakip gelişmelere yer vereceğiz. Yunan Ordusu genel olarak birliklerini yeniden teşkilatlandırma gayreti içindeydi. Belli ki, Atina’dan emir bekleniyordu. Başbakan da Bursa’ya davet edilmişti. Bu arada Papulas ile 1. Kolordu Komutanı Kondilis yaptıkları görüşmede, 3. Kolordu’yla Polatlı-Ankara istikametinde taarruz etme, diğer iki kolorduyla sağ yandan kuşatma yapma konusunda görüş birliğine vardılar. Başbakan Gunaris, müteakip hareket tarzını soran Ordu Komutanı Papulas’a, “Siyasi fikirlerin ve güdülen gayenin etkisi altında kalmaksızın yalnız askerî gereklere uygun olan kararlarınızı hazırlayınız” şeklinde cevap verdi. Demek ki, Ankara’yı işgale ilişkin siyasi irade ortadan kalkmıştı. Başbakanın kararı hem gerçekçi hem de asker-siyaset ilişkilerinin ruhuna uygundu. Yukarda belirtilen taarruz yapma düşüncesi gelişmeler üzerine gerçekleştirilemedi. Bulunulan hatlarda savunma yapılacaktı. Gruplar 6/7 Eylül gecesi bütün cephede keşif ve baskın faaliyetleri yürüttüler. Edinilen izlenim düşmanın geri çekilme hazırlığı yaptığını göstermekteydi. Gündüz yapılan hava keşfi de bu verileri doğrulamaktaydı. TAARRUZ KARARI Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa, bu durumu doğru olarak görmüştü. Mürettep Kolordu bölgesinden karşı taarruz yapılmasının uygun olacağını değerlendirdi. Maksat, Sakarya dirseğinin batısındaki birlikleri doğusundaki birliklerden ayırmak, mümkünse ayrı ayrı imhasını sağlamaktı. Bu maksadın gerçekleştirilmesi için 23. ve 15. Tümenlerin Polatlı kuzeyine intikalinin uygun olduğunu Batı Cephesi Komutanı’na yazdı. Batı Cephesi Komutanı daha ihtiyatlı bir tutum içindeydi. Birliklerine verdiği emir, “Mevzilerin elde bulundurulması, tahkimata devam edilmesi, 23. , 15. ve 41. Tümenlerin bulunduğu bölgelerde kalmaları, 57. Tümen’in ise cephe gerisine alınması” şeklindeydi. Ancak daha sonra karşı taarruz için hazırlıklara girişildi. Esasında elde yeterli birlik olsa bir genel karşı taarruz yapmak ve Yunan Ordusunu kendi vatanına geri göndermek mümkün olurdu. Oysa bunu yapacak askeri güç elde mevcut değildi. Hatta birlikler öyle zayıflamıştı ki düşmanı Sakarya Nehri’nin batısına atabilmek bile başarı sayılacaktı. Bütün keşif çabalarına rağmen Yunan kuvvetlerinin çekildiğinden emin olunamadı; çünkü yapılan cebri keşifler esnasında bazı bölgelerde dirençle karşılaşıldı. Cephe hattının yüksek kesimlerinde de emniyet kuvvetleri görüldü. Ancak çeşitli lojistik unsurlarının Sakarya batısına aktarıldığı belirlendi. Gerçek durumu tespit amaçlı keşiflere devam etmek, mümkün olduğu kadar çok esir almak maksadıyla faaliyete devam kararı alındı. 9 Eylül günü 23. ve 15. Tümenler Mürettep Kolordu emrine girdi. 57. Tümen ihtiyat olarak görevlendirildi. Bu intikallere paralel olarak bazı topçu birlikleri de Mürettep Kolordu bölgesine sevk edildi. Başkomutan, Genelkurmay Başkanı ve Batı Cephesi Komutanı, bir kısım karargâh subayıyla öğleden sonra Karapınar’da bulunan Mürettep Kolordu komuta yerinin yakınına geldi. Saat 20.00’de Cephe Komutanlığınca genel karşı taarruza ilişkin olarak 40 Numaralı cephe emri verildi. Buna göre genel hedef Sakarya Nehri’ne kadar olan bölgeyi düşmandan temizlemekti. TAARRUZ BAŞLIYOR Türk Ordusu 10 Eylül sabahı Mürettep Kolordu ve 4. Grup düşmanın sol kanadına, 3. Grup Komutanının komutasındaki 1. , 2. ve 3. Grup, Demirözü deresi bölgesinde tali taarruza girişti. Polatlı batısındaki taarruzlar gelişti. Dua Tepe düştü. Doğuda ise 5. Grup, Mangal Dağı bölgesini kontrol altına aldı. 12. Grup gösteri taarruzu yaptı. Papulas, 11 Eylül günü için 3. Kolordu’dan bölgesini savunmasını ve Dua Tepe’yi geri alması istendi. Bu maksatla başlatılan karşı taarruzlar başarılı olamadı. Bunun üzerine daha erken bir zaman diliminde çekilmeye kalktı. 12/13 gecesi birliklerine Sakarya batısına çekilme emri verdi. O gece büyük bir karışıklık içinde 7. Tümen’i hariç tüm Yunan ordusu Sakarya Nehri batısına geçti. 13 Eylül günü imha olanlar dışında bütün Yunan birlikleri Sakarya batısına geçti. CILIZ TAVUK Dua Tepe’nin geri alınmasını kutlamak maksadıyla düzenlenen yemekte ziyafet sofrası birkaç cılız tavuk ve dört-beş dilim siyah ekmekten ibaretti. Sofraya oturulmuştu. Başkomutan, Mürettep Kolordu Komutanı Albay Kâzım Bey’e (Orgeneral Özalp) erlere yiyecek olarak ne verildiğini sordu. Kâzım Bey de Kurmay Başkanı Hayrullah Bey’e (Fişek) aynı soruyu yöneltti. Hayrettin Bey’in, “Dün sabah tedarik ettiğimiz buğdayı kavurmaları için birliklere dağıtmıştık!” yanıtı üzerine, Mustafa Kemal Paşa tavuğa el sürmeden ayağa kalktı ve gitti. Tabii o akşam kimse tavuğa el sürmedi&#8230; Asım Gündüz, aynı günlerde Başkomutan’ın “Yunanlılar da bize döndü. Onları da bize benzettik. Onlar da aç ve sıkıntıda. Biz, böylece zafere gideriz. Onlar erirler” dediğini yazmaktadır. Haftaya devam edeceğiz. Ahmet Yavuz *Bu yazı HBT&#8217;nin 285. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ahmet-yavuz/sakarya-savasi-6-yunan-ordusu-sakarya-nehrinin-batisina-atiliyor">Sakarya Savaşı-6: Yunan Ordusu Sakarya Nehri’nin batısına atılıyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir önceki <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ahmet-yavuz/sakarya-savasi-5-yunan-taarruzlari-durduruluyor">yazıda</a> 6 Eylül gününün dönüm noktası olduğunu, artık taarruz sırasının Türk Ordusuna geldiğini yazmıştık. Bu yazıda kısaca müteakip gelişmelere yer vereceğiz.</p>
<p>Yunan Ordusu genel olarak birliklerini yeniden teşkilatlandırma gayreti içindeydi. Belli ki, Atina’dan emir bekleniyordu. Başbakan da Bursa’ya davet edilmişti.</p>
<p>Bu arada Papulas ile 1. Kolordu Komutanı Kondilis yaptıkları görüşmede, 3. Kolordu’yla Polatlı-Ankara istikametinde taarruz etme, diğer iki kolorduyla sağ yandan kuşatma yapma konusunda görüş birliğine vardılar.</p>
<p>Başbakan Gunaris, müteakip hareket tarzını soran Ordu Komutanı Papulas’a, “Siyasi fikirlerin ve güdülen gayenin etkisi altında kalmaksızın yalnız askerî gereklere uygun olan kararlarınızı hazırlayınız” şeklinde cevap verdi.</p>
<p>Demek ki, Ankara’yı işgale ilişkin siyasi irade ortadan kalkmıştı. Başbakanın kararı hem gerçekçi hem de asker-siyaset ilişkilerinin ruhuna uygundu.</p>
<p>Yukarda belirtilen taarruz yapma düşüncesi gelişmeler üzerine gerçekleştirilemedi. Bulunulan hatlarda savunma yapılacaktı.</p>
<p>Gruplar 6/7 Eylül gecesi bütün cephede keşif ve baskın faaliyetleri yürüttüler. Edinilen izlenim düşmanın geri çekilme hazırlığı yaptığını göstermekteydi. Gündüz yapılan hava keşfi de bu verileri doğrulamaktaydı.</p>
<p><strong>TAARRUZ KARARI </strong></p>
<p>Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa, bu durumu doğru olarak görmüştü. Mürettep Kolordu bölgesinden karşı taarruz yapılmasının uygun olacağını değerlendirdi. Maksat, Sakarya dirseğinin batısındaki birlikleri doğusundaki birliklerden ayırmak, mümkünse ayrı ayrı imhasını sağlamaktı. Bu maksadın gerçekleştirilmesi için 23. ve 15. Tümenlerin Polatlı kuzeyine intikalinin uygun olduğunu Batı Cephesi Komutanı’na yazdı.</p>
<p>Batı Cephesi Komutanı daha ihtiyatlı bir tutum içindeydi. Birliklerine verdiği emir, “Mevzilerin elde bulundurulması, tahkimata devam edilmesi, 23. , 15. ve 41. Tümenlerin bulunduğu bölgelerde kalmaları, 57. Tümen’in ise cephe gerisine alınması” şeklindeydi. Ancak daha sonra karşı taarruz için hazırlıklara girişildi. Esasında elde yeterli birlik olsa bir genel karşı taarruz yapmak ve Yunan Ordusunu kendi vatanına geri göndermek mümkün olurdu. Oysa bunu yapacak askeri güç elde mevcut değildi. Hatta birlikler öyle zayıflamıştı ki düşmanı Sakarya Nehri’nin batısına atabilmek bile başarı sayılacaktı.</p>
<p>Bütün keşif çabalarına rağmen Yunan kuvvetlerinin çekildiğinden emin olunamadı; çünkü yapılan cebri keşifler esnasında bazı bölgelerde dirençle karşılaşıldı. Cephe hattının yüksek kesimlerinde de emniyet kuvvetleri görüldü. Ancak çeşitli lojistik unsurlarının Sakarya batısına aktarıldığı belirlendi. Gerçek durumu tespit amaçlı keşiflere devam etmek, mümkün olduğu kadar çok esir almak maksadıyla faaliyete devam kararı alındı.</p>
<p>9 Eylül günü 23. ve 15. Tümenler Mürettep Kolordu emrine girdi. 57. Tümen ihtiyat olarak görevlendirildi.</p>
<p>Bu intikallere paralel olarak bazı topçu birlikleri de Mürettep Kolordu bölgesine sevk edildi.</p>
<p>Başkomutan, Genelkurmay Başkanı ve Batı Cephesi Komutanı, bir kısım karargâh subayıyla öğleden sonra Karapınar’da bulunan Mürettep Kolordu komuta yerinin yakınına geldi.</p>
<p>Saat 20.00’de Cephe Komutanlığınca genel karşı taarruza ilişkin olarak 40 Numaralı cephe emri verildi. Buna göre genel hedef Sakarya Nehri’ne kadar olan bölgeyi düşmandan temizlemekti.</p>
<p><strong>TAARRUZ BAŞLIYOR </strong></p>
<p>Türk Ordusu 10 Eylül sabahı Mürettep Kolordu ve 4. Grup düşmanın sol kanadına, 3. Grup Komutanının komutasındaki 1. , 2. ve 3. Grup, Demirözü deresi bölgesinde tali taarruza girişti. Polatlı batısındaki taarruzlar gelişti. Dua Tepe düştü. Doğuda ise 5. Grup, Mangal Dağı bölgesini kontrol altına aldı. 12. Grup gösteri taarruzu yaptı.</p>
<p>Papulas, 11 Eylül günü için 3. Kolordu’dan bölgesini savunmasını ve Dua Tepe’yi geri alması istendi. Bu maksatla başlatılan karşı taarruzlar başarılı olamadı. Bunun üzerine daha erken bir zaman diliminde çekilmeye kalktı. 12/13 gecesi birliklerine Sakarya batısına çekilme emri verdi. O gece büyük bir karışıklık içinde 7. Tümen’i hariç tüm Yunan ordusu Sakarya Nehri batısına geçti. 13 Eylül günü imha olanlar dışında bütün Yunan birlikleri Sakarya batısına geçti.</p>
<p><strong>CILIZ TAVUK </strong></p>
<p>Dua Tepe’nin geri alınmasını kutlamak maksadıyla düzenlenen yemekte ziyafet sofrası birkaç cılız tavuk ve dört-beş dilim siyah ekmekten ibaretti. Sofraya oturulmuştu. Başkomutan, Mürettep Kolordu Komutanı Albay Kâzım Bey’e (Orgeneral Özalp) erlere yiyecek olarak ne verildiğini sordu. Kâzım Bey de Kurmay Başkanı Hayrullah Bey’e (Fişek) aynı soruyu yöneltti. Hayrettin Bey’in, “Dün sabah tedarik ettiğimiz buğdayı kavurmaları için birliklere dağıtmıştık!” yanıtı üzerine, Mustafa Kemal Paşa tavuğa el sürmeden ayağa kalktı ve gitti. Tabii o akşam kimse tavuğa el sürmedi&#8230;</p>
<p>Asım Gündüz, aynı günlerde Başkomutan’ın “Yunanlılar da bize döndü. Onları da bize benzettik. Onlar da aç ve sıkıntıda. Biz, böylece zafere gideriz. Onlar erirler” dediğini yazmaktadır.</p>
<p>Haftaya devam edeceğiz.</p>
<p><strong>Ahmet Yavuz</strong></p>
<p><strong><em>*Bu yazı HBT&#8217;nin 285. sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ahmet-yavuz/sakarya-savasi-6-yunan-ordusu-sakarya-nehrinin-batisina-atiliyor">Sakarya Savaşı-6: Yunan Ordusu Sakarya Nehri’nin batısına atılıyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">24673</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Sakarya Savaşı-5: Yunan taarruzları durduruluyor</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ahmet-yavuz/sakarya-savasi-5-yunan-taarruzlari-durduruluyor</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Yavuz]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 09 Sep 2021 08:29:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ahmet Yavuz]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=24564</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir önceki yazıda 23 Ağustos’ta başlayan muharebelerin yaklaşık ilk 10 gününde yaşananlara yer vermiştik. Kaldığımız yerden devam edeceğiz. Ancak önce 31 Ağustos günü yaşananlara yeniden değinmeliyiz. Cepheyi Çal Dağı bölgesinden yarmayı tasarlayan Yunan Ordusu iki kolordusunun gücünü bu alanda yoğunlaştırma gayreti içine girdi. Cephe Komutanlığı Çal Dağı’nın savunma sorumluluğu bütünüyle 3. Grup Komutanı’na verdi. Grup emrindeki 24. ve 15. Tümen, Çal Dağı’nın batısından ve güneyinden karşı taarruz icra etti, Çal Dağı’nın batı sırtları hariç Yunan birliklerinden temizlendi. Çarpışmalar çok kanlı geçmişti. 57. Tümen’in 37. Alay’ının sevk ve idaresi iki subaya kalmıştı. 8. Tümen’in 135. Alay’ında ise ancak iki-üç bölük kadar kuvvet kalmıştı. Subay kaybı ileri düzeydeydi. Sakarya Savaşı’na boşuna subay savaşı denmemiştir… Çal Dağı blokunu savunan birlikler müstakil bir komutanlığa dönüştürüldü. 4. Grup’la 3. Grup arasına 15. ve 24. Tümenlere komuta etmek üzere Çal Dağı Grubu oluşturuldu. Komutanlığına 15. Tümen Komutanı Albay Şükrü Naîli Bey getirildi. Bu birliklerin artık sadece isimleri tümendi. İyice küçülmüşlerdi. Ancak bu yüzden araziyle çok uyumluydular. Seri bir biçimde yeni göreve intibak edebiliyorlardı. Başkomutan o gün bu bölgede muharebeleri yakından izledi. Hatta taarruza sevk edilen 24. Tümen’in askerlerine hitap ederek onları motive etti. Belki de en kanlı muharebeler 1 Eylül günü yaşandı. Çal Dağı düşüyor Ancak 2 Eylül günü artık süngü hücumlarıyla Çal Dağı’nı elde tutmak mümkün olmadı. Alınan bütün önlemlere rağmen saat 23.00 sularında Çal Dağı düştü. Çeşitli kaynaklardan bugüne kadar Yunan Ordusu’nun 20.000 ile 30.000 arası kayıp verdiği; 1 Yunan tümeninin Tekirdağ’dan Gemlik’e çıkarıldığı ve İzmit bölgesini Türklerden temizlemek için ilerlemeye başladığı öğrenildi. 1. Grup Komutanlığı’nca kendi cephesinden Yunan Ordusu’nun birlik çektiği saptandı. Bunun üzerine Batı Cephesi Komutanlığı’nca, 12. Grubun cephe sorumluluğunu 1. Gruba bırakması ve yeni görev bölgesine intikal etmeye hazır olması emri verildi. 12. Grup üçüncü defa yer değiştirmekteydi. Grup Komutanı Albay Halit Bey’in lakabı “deli” idi. Belli ki önümüzdeki günlerde delilere ve deliliklere çok ihtiyaç olacaktı! Aslında Başkomutan, Halit Bey’in cephenin kritik kesiminde görev almasını ilk olarak 30 Ağustos’ta Fevzi Paşa’ya iletmişti. Ancak gelişmeler tam bir gereklilik göstermediği için değişiklik yapılmamıştı. Bütün mesele Haymana’nın düşmesini engellemekti. Yunan Ordu Komutanı için artık tek umut, Çal Dağı-Haymana bölgesinden cephenin yarılmasıydı. Meclis’in Kayseri’ye taşınma düşüncesi Çal Dağı’ndaki başarısızlığın Ankara’ya yansıyabileceği kaygısı taşıyan Başkomutan, hükümet merkezinin Kayseri’ye taşınmasına başlanmasını bildirdi. Kendi Emir Subayı Binbaşı Salih Bozok’u, belgelerini toplamak üzere Ankara’ya yolladı. Bu durum Ankara’da bozgun havası estirdi. Başkomutan aynı gün Fevzi Paşa ile bir görüşme yaptı. Bu görüşmede Genelkurmay Başkanı’nın önerisi, “savunmaya devam etmek” oldu. Yunan kuvvetlerinin durumunun da iyi olmadığını değerlendiren Fevzi Paşa’nın, “Bize yağmur yağarken düşmana güneş doğmuyor” deyimini kullandığı anılarda yer etmiştir. Yaradılışı gereği Başkomutan’ın daha tez canlı davrandığı, Fevzi Paşa’nın daha sakin kaldığı ileri sürülebilir. Mustafa Kemal’in askerî başarılarının tamamında muhtemel gelişmeleri kestirme ve önceden önlem ve bu maksatla hızlı karar alma özelliği baskındır. Bu meseledeki kararını da bu çerçeve içinde değerlendirmek gerekir. Savaşı yöneten merkez, düşmana asla terk edilemezdi. Dönüm noktası: Taarruz azmini kaybetmek Nitekim Yunan Ordu Komutanı, 3 Eylül günü için birliklerini dinlendirmek yerine taarruza devam iradesi göstermiş olsaydı her şey farklı gelişebilirdi. Savaşın kırılma noktalarından birisi Yunan komutanın verdiği dinlenme kararı oldu. O gün taarruza devam edilseydi cephe yarılabilir ve her şey farklı olabilirdi. Ancak Yunan kuvvetlerinin büyük cephane ve yiyecek sıkıntısı çektiği ve erlerinin isyan duyguları içinde bulunduğu dikkate alındığında, onlar için de Ankara’nın kolay ulaşılabilir bir hedef olmadığı anlaşılmaktadır. Yunan Ordusu 3 Eylül’ü ele geçirdiği hatlarda savunma düzeni almak ve dinlenmek maksadıyla geçirdi. Yeni takviyeler alan Çal Cephesi 12. Grubun emrine verildi. Birlikler yeni mevzilerine yerleşti, tahkimat ve keşif faaliyetlerini sürdürdü. 4 Eylül günü Yunan Ordusu taarruzlarına planlandığı gibi başladı ancak Haymana Kuzey batısı bölgelerindeki hedeflerine ulaşamadı. Bugün Batı Cephesi’nde Yunan kuvvetlerinin verdiği resim, zihinsel olarak bir bitişi yansıtmıştı. Sakarya Savaşı’nın sonu görülmüştü. Yunan Ordu Komutanı Papulas’ın da aynı kanıda olduğu Savaş Bakanlığı’na gönderdiği rapordan anlaşılmaktadır. 5 Eylül ve takip eden günlerde Yunan Ordusu yeni bir siyasi kararın beklentisi içindeydi. 6 Eylül günü Sakarya Muharebelerinde önemli bir eşikti. Gece, o eşiğin atlandığı gece oldu. Türk Ordusunun keşif faaliyetlerini sürdürdü sırada taarruz hazırlıkları vardı. Haftaya Türk Ordusunun karşı taarruzunu işleyeceğiz. Ahmet Yavuz *Bu yazı HBT&#8217;nin 284. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ahmet-yavuz/sakarya-savasi-5-yunan-taarruzlari-durduruluyor">Sakarya Savaşı-5: Yunan taarruzları durduruluyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ahmet-yavuz/sakarya-savasi-4-hatti-mudafaa-yoktur-sathi-mudafaa-vardir">önceki yazıda</a> 23 Ağustos’ta başlayan muharebelerin yaklaşık ilk 10 gününde yaşananlara yer vermiştik. Kaldığımız yerden devam edeceğiz. Ancak önce 31 Ağustos günü yaşananlara yeniden değinmeliyiz.</p>
<p>Cepheyi Çal Dağı bölgesinden yarmayı tasarlayan Yunan Ordusu iki kolordusunun gücünü bu alanda yoğunlaştırma gayreti içine girdi.</p>
<p>Cephe Komutanlığı Çal Dağı’nın savunma sorumluluğu bütünüyle 3. Grup Komutanı’na verdi. Grup emrindeki 24. ve 15. Tümen, Çal Dağı’nın batısından ve güneyinden karşı taarruz icra etti, Çal Dağı’nın batı sırtları hariç Yunan birliklerinden temizlendi.</p>
<p>Çarpışmalar çok kanlı geçmişti. 57. Tümen’in 37. Alay’ının sevk ve idaresi iki subaya kalmıştı. 8. Tümen’in 135. Alay’ında ise ancak iki-üç bölük kadar kuvvet kalmıştı. Subay kaybı ileri düzeydeydi. Sakarya Savaşı’na boşuna subay savaşı denmemiştir…</p>
<p>Çal Dağı blokunu savunan birlikler müstakil bir komutanlığa dönüştürüldü. 4. Grup’la 3. Grup arasına 15. ve 24. Tümenlere komuta etmek üzere Çal Dağı Grubu oluşturuldu. Komutanlığına 15. Tümen Komutanı Albay Şükrü Naîli Bey getirildi.</p>
<p>Bu birliklerin artık sadece isimleri tümendi. İyice küçülmüşlerdi. Ancak bu yüzden araziyle çok uyumluydular. Seri bir biçimde yeni göreve intibak edebiliyorlardı.</p>
<p>Başkomutan o gün bu bölgede muharebeleri yakından izledi. Hatta taarruza sevk edilen 24. Tümen’in askerlerine hitap ederek onları motive etti. Belki de en kanlı muharebeler 1 Eylül günü yaşandı.</p>
<p><strong>Çal Dağı düşüyor </strong></p>
<p>Ancak 2 Eylül günü artık süngü hücumlarıyla Çal Dağı’nı elde tutmak mümkün olmadı. Alınan bütün önlemlere rağmen saat 23.00 sularında Çal Dağı düştü.</p>
<p>Çeşitli kaynaklardan bugüne kadar Yunan Ordusu’nun 20.000 ile 30.000 arası kayıp verdiği; 1 Yunan tümeninin Tekirdağ’dan Gemlik’e çıkarıldığı ve İzmit bölgesini Türklerden temizlemek için ilerlemeye başladığı öğrenildi.</p>
<p>1. Grup Komutanlığı’nca kendi cephesinden Yunan Ordusu’nun birlik çektiği saptandı.</p>
<p>Bunun üzerine Batı Cephesi Komutanlığı’nca, 12. Grubun cephe sorumluluğunu 1. Gruba bırakması ve yeni görev bölgesine intikal etmeye hazır olması emri verildi. 12. Grup üçüncü defa yer değiştirmekteydi. Grup Komutanı Albay Halit Bey’in lakabı “deli” idi. Belli ki önümüzdeki günlerde delilere ve deliliklere çok ihtiyaç olacaktı!</p>
<p>Aslında Başkomutan, Halit Bey’in cephenin kritik kesiminde görev almasını ilk olarak 30 Ağustos’ta Fevzi Paşa’ya iletmişti. Ancak gelişmeler tam bir gereklilik göstermediği için değişiklik yapılmamıştı.</p>
<p>Bütün mesele Haymana’nın düşmesini engellemekti.</p>
<p>Yunan Ordu Komutanı için artık tek umut, Çal Dağı-Haymana bölgesinden cephenin yarılmasıydı.</p>
<p><strong>Meclis’in Kayseri’ye taşınma düşüncesi </strong></p>
<p>Çal Dağı’ndaki başarısızlığın Ankara’ya yansıyabileceği kaygısı taşıyan Başkomutan, hükümet merkezinin Kayseri’ye taşınmasına başlanmasını bildirdi. Kendi Emir Subayı Binbaşı Salih Bozok’u, belgelerini toplamak üzere Ankara’ya yolladı. Bu durum Ankara’da bozgun havası estirdi.</p>
<p>Başkomutan aynı gün Fevzi Paşa ile bir görüşme yaptı. Bu görüşmede Genelkurmay Başkanı’nın önerisi, “savunmaya devam etmek” oldu. Yunan kuvvetlerinin durumunun da iyi olmadığını değerlendiren Fevzi Paşa’nın, “Bize yağmur yağarken düşmana güneş doğmuyor” deyimini kullandığı anılarda yer etmiştir.</p>
<p>Yaradılışı gereği Başkomutan’ın daha tez canlı davrandığı, Fevzi Paşa’nın daha sakin kaldığı ileri sürülebilir. Mustafa Kemal’in askerî başarılarının tamamında muhtemel gelişmeleri kestirme ve önceden önlem ve bu maksatla hızlı karar alma özelliği baskındır. Bu meseledeki kararını da bu çerçeve içinde değerlendirmek gerekir. Savaşı yöneten merkez, düşmana asla terk edilemezdi.</p>
<p><strong>Dönüm noktası: Taarruz azmini kaybetmek </strong></p>
<p>Nitekim Yunan Ordu Komutanı, 3 Eylül günü için birliklerini dinlendirmek yerine taarruza devam iradesi göstermiş olsaydı her şey farklı gelişebilirdi. Savaşın kırılma noktalarından birisi Yunan komutanın verdiği dinlenme kararı oldu. O gün taarruza devam edilseydi cephe yarılabilir ve her şey farklı olabilirdi.</p>
<p>Ancak Yunan kuvvetlerinin büyük cephane ve yiyecek sıkıntısı çektiği ve erlerinin isyan duyguları içinde bulunduğu dikkate alındığında, onlar için de Ankara’nın kolay ulaşılabilir bir hedef olmadığı anlaşılmaktadır.</p>
<p>Yunan Ordusu 3 Eylül’ü ele geçirdiği hatlarda savunma düzeni almak ve dinlenmek maksadıyla geçirdi.</p>
<p>Yeni takviyeler alan Çal Cephesi 12. Grubun emrine verildi. Birlikler yeni mevzilerine yerleşti, tahkimat ve keşif faaliyetlerini sürdürdü.</p>
<p>4 Eylül günü Yunan Ordusu taarruzlarına planlandığı gibi başladı ancak Haymana Kuzey batısı bölgelerindeki hedeflerine ulaşamadı.</p>
<p>Bugün Batı Cephesi’nde Yunan kuvvetlerinin verdiği resim, zihinsel olarak bir bitişi yansıtmıştı. Sakarya Savaşı’nın sonu görülmüştü.</p>
<p>Yunan Ordu Komutanı Papulas’ın da aynı kanıda olduğu Savaş Bakanlığı’na gönderdiği rapordan anlaşılmaktadır. 5 Eylül ve takip eden günlerde Yunan Ordusu yeni bir siyasi kararın beklentisi içindeydi.</p>
<p>6 Eylül günü Sakarya Muharebelerinde önemli bir eşikti. Gece, o eşiğin atlandığı gece oldu.</p>
<p>Türk Ordusunun keşif faaliyetlerini sürdürdü sırada taarruz hazırlıkları vardı.</p>
<p>Haftaya Türk Ordusunun karşı taarruzunu işleyeceğiz.</p>
<p><strong>Ahmet Yavuz</strong></p>
<p><strong><em>*Bu yazı HBT&#8217;nin 284. sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ahmet-yavuz/sakarya-savasi-5-yunan-taarruzlari-durduruluyor">Sakarya Savaşı-5: Yunan taarruzları durduruluyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">24564</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Sakarya Savaşı-4: Hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ahmet-yavuz/sakarya-savasi-4-hatti-mudafaa-yoktur-sathi-mudafaa-vardir</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Yavuz]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Aug 2021 06:32:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ahmet Yavuz]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=24377</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir önceki yazıda Yunan Ordusunun taarruz, Türk Ordusunun savunma için tertiplenmesine temas etmiş ve kuvvet mukayesesine yer vermiştik. Bu yazıda muharebelerin ilk on gününde meydana gelen kritik gelişmelere yer vereceğiz. Yunan Ordusunun taarruzu 23 Ağustos 1921 tarihinde başladı. Maksat Türk ordusunu sol yanından kuşatmaktı. İlk gün Yunan 1. Kolordusu, Sakarya dirseğinin doğusunda Mangal Dağını ele geçirdi. Mangal Dağı’nı savunan 2. Gruba bağlı 5. Tümen, bölgesini savunmada başarısız oldu. Hava saat 17.00’den itibaren bozmuştu. Fırtına vardı. Savunma yapan birlikler ve topçu durumdan olumsuz etkilendi. Gözetleme imkânı ortadan kalkmıştı. Bu durum, Yunan birliklerinin ilerlemesini kolaylaştırdı. Sonuçta 2. Grup Komutanı Albay Selahattin Adil, 5. Tümen’in ileri hattaki birliklerini akşam 21.30’da geri çekti. Çekmesine çekti ama kıyamet de koptu. 5. Tümen komutanı ertesi gün görevden alındı. Başkomutan çok kızmıştı ama günü geldiğinde her iki komutanı da terfi ettirerek ödüllendirmekten geri durmadı. 24 Ağustos günü 2. Grup cephesi daraltıldı. İhtiyattaki 1. Grup emrine verilen 4. Tümenle cephenin sol yanındaki bölgeyi savunmakla görevlendirildi. 25 Ağustos günü Yunan Ordusu 3. ve 1. Kolordularıyla taarruza devam ederken cephenin sol yanından 2. Kolorduyu da muharebeye soktu ancak geç verilmiş bir karar olduğunu söylemek mümkündür. İki kolordunun harekâtı koordineliydi ve ilerleme istikameti Haymana’yı işaret etmekteydi. Türk Ordusu 1. Grupla karşı taarruz yaptı ancak geri çekilmek durumunda kaldı. Süvari birlikleri de düşmana yan ve gerisinden tacizlerini sürdürdü. İlk büyük kırılma 26 ve 27 Ağustos günlerini birlikte değerlendirmek lazım zira en kanlı muharebeler 26’sında yaşandı. Cephenin yarılması tehlikesi ortaya çıktı. Birkaç gündür tümenler açılan gedikleri kapatmaktaydı. Ancak Polatlı güneyinde bulunan 12. Grup yerinden sökülerek Haymana bölgesine kaydırıldı. Cephede gelişen durumun ciddiyeti nedeniyle muharebelerin seyri kritik kararların verilmesini gerekli kıldı. Başkomutan bugün derin bir ikilem yaşadı. Soru şuydu: Ankara’nın boşaltılması gerekli mi değil mi? Başkomutan önce aşırı tedbirli hareket ederek Meclis ve Hükümet’in önce Keskin’e, gerektiğinde de Kayseri’ye taşınmasını Savunma Bakanı Refet Paşa’ya emretti. Ancak ardından gönderdiği mesajda taşınma için 27 Ağustos öğleden sonrasının beklenmesini buyurdu. Esasında böyle bir gelişme yaşanabileceği öngörülmüştü. Fevzi Paşa bir ay önce Meclis’te yaptığı konuşmada bunun gerekliliğine değinmiş, ardından büyük tartışma çıkmıştı. Diyap Ağa’nın karşı çıkması ve “Buraya savaşmaya mı yoksa kaçmaya mı geldik!” demesi tartışma sona erdirmişti. Damar Arıkoğlu anılarında, gerekirse Sivas’a kadar çekilebilineceğini aktarmaktadır. Tarihi emir Sakarya Muharebeleri yeni bir evreye girmişti. Farklı bir tarzda sevk ve idareyi sürdürmek gerekliydi. Başkomutan bu tarzı şu emirle açıkladı: “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh, bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla sulanmadıkça, terk olunamaz. Onun için küçük büyük her birlik, bulunduğu mevziden atılabilir. Fakat küçük büyük her birlik, ilk durabildiği noktada tekrar düşmana karşı cephe teşkil edip muharebeye devam eder. Yanındaki birliğin çekildiğini gören birlikler, ona tabi olamaz. Bulunduğu mevzide nihayete kadar sebat ve mukavemete mecburdur.” Esasen bu emir Başkomutan’ın 20 Ağustos’ta verdiği uygulama emriyle paralellik barındırmaktadır. O emrin biraz daha keskin halidir. Komutanın iradesini ve her seviyedeki askere tanıdığı inisiyatifi yansıtmaktadır. Tek er bile hayatını buna göre düzenleme ve tereddüt yaşamaksızın düşmanın üstüne atılma hakkını elde etmiştir. O dönemde Genelkurmay karargâhında kurmay subay olarak bulunan Cevdet Kerim İncedayı, savunmanın başarısını bu uygulamaya bağlamıştır. Başkomutan’ın bu emri verirken, bir gün önce Fevzi Paşa’nın İsmet Paşa’ya söylediği, “Adım, adım savunmayla başarıya varacağız” sözünden esinlendiği ileri sürülmüştür. Sonuç olarak karşı karşıya kalınan durumdan sıra dışı bir karar ve emir doğmuş ve Sakarya muharebelerinde uygulanmıştır. Takip eden günlerde düşman cepheyi yarmaya odaklanacaktır. Ahmet Yavuz *Bu yazı HBT&#8217;nin 283. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ahmet-yavuz/sakarya-savasi-4-hatti-mudafaa-yoktur-sathi-mudafaa-vardir">Sakarya Savaşı-4: Hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ahmet-yavuz/sakarya-savasi-3-taraflar-nasil-hazirlik-yapti">önceki yazıda</a> Yunan Ordusunun taarruz, Türk Ordusunun savunma için tertiplenmesine temas etmiş ve kuvvet mukayesesine yer vermiştik.</p>
<p>Bu yazıda muharebelerin ilk on gününde meydana gelen kritik gelişmelere yer vereceğiz.</p>
<p>Yunan Ordusunun taarruzu 23 Ağustos 1921 tarihinde başladı. Maksat Türk ordusunu sol yanından kuşatmaktı. İlk gün Yunan 1. Kolordusu, Sakarya dirseğinin doğusunda Mangal Dağını ele geçirdi.</p>
<p>Mangal Dağı’nı savunan 2. Gruba bağlı 5. Tümen, bölgesini savunmada başarısız oldu. Hava saat 17.00’den itibaren bozmuştu. Fırtına vardı. Savunma yapan birlikler ve topçu durumdan olumsuz etkilendi. Gözetleme imkânı ortadan kalkmıştı.</p>
<p>Bu durum, Yunan birliklerinin ilerlemesini kolaylaştırdı. Sonuçta 2. Grup Komutanı Albay Selahattin Adil, 5. Tümen’in ileri hattaki birliklerini akşam 21.30’da geri çekti. Çekmesine çekti ama kıyamet de koptu. 5. Tümen komutanı ertesi gün görevden alındı. Başkomutan çok kızmıştı ama günü geldiğinde her iki komutanı da terfi ettirerek ödüllendirmekten geri durmadı.</p>
<p>24 Ağustos günü 2. Grup cephesi daraltıldı. İhtiyattaki 1. Grup emrine verilen 4. Tümenle cephenin sol yanındaki bölgeyi savunmakla görevlendirildi.</p>
<p>25 Ağustos günü Yunan Ordusu 3. ve 1. Kolordularıyla taarruza devam ederken cephenin sol yanından 2. Kolorduyu da muharebeye soktu ancak geç verilmiş bir karar olduğunu söylemek mümkündür. İki kolordunun harekâtı koordineliydi ve ilerleme istikameti Haymana’yı işaret etmekteydi. Türk Ordusu 1. Grupla karşı taarruz yaptı ancak geri çekilmek durumunda kaldı. Süvari birlikleri de düşmana yan ve gerisinden tacizlerini sürdürdü.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter wp-image-24467 size-full" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2021/08/adsz-26.png" alt="" width="597" height="716" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2021/08/adsz-26.png 597w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2021/08/adsz-26-250x300.png 250w" sizes="(max-width: 597px) 100vw, 597px" /></p>
<p><strong>İlk büyük kırılma </strong></p>
<p>26 ve 27 Ağustos günlerini birlikte değerlendirmek lazım zira en kanlı muharebeler 26’sında yaşandı. Cephenin yarılması tehlikesi ortaya çıktı. Birkaç gündür tümenler açılan gedikleri kapatmaktaydı. Ancak Polatlı güneyinde bulunan 12. Grup yerinden sökülerek Haymana bölgesine kaydırıldı.</p>
<p>Cephede gelişen durumun ciddiyeti nedeniyle muharebelerin seyri kritik kararların verilmesini gerekli kıldı.</p>
<p>Başkomutan bugün derin bir ikilem yaşadı. Soru şuydu: Ankara’nın boşaltılması gerekli mi değil mi? Başkomutan önce aşırı tedbirli hareket ederek Meclis ve Hükümet’in önce Keskin’e, gerektiğinde de Kayseri’ye taşınmasını Savunma Bakanı Refet Paşa’ya emretti. Ancak ardından gönderdiği mesajda taşınma için 27 Ağustos öğleden sonrasının beklenmesini buyurdu.</p>
<p>Esasında böyle bir gelişme yaşanabileceği öngörülmüştü. Fevzi Paşa bir ay önce Meclis’te yaptığı konuşmada bunun gerekliliğine değinmiş, ardından büyük tartışma çıkmıştı. Diyap Ağa’nın karşı çıkması ve “Buraya savaşmaya mı yoksa kaçmaya mı geldik!” demesi tartışma sona erdirmişti. Damar Arıkoğlu anılarında, gerekirse Sivas’a kadar çekilebilineceğini aktarmaktadır.</p>
<p><strong>Tarihi emir </strong></p>
<p>Sakarya Muharebeleri yeni bir evreye girmişti. Farklı bir tarzda sevk ve idareyi sürdürmek gerekliydi. Başkomutan bu tarzı şu emirle açıkladı: “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh, bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla sulanmadıkça, terk olunamaz. Onun için küçük büyük her birlik, bulunduğu mevziden atılabilir. Fakat küçük büyük her birlik, ilk durabildiği noktada tekrar düşmana karşı cephe teşkil edip muharebeye devam eder. Yanındaki birliğin çekildiğini gören birlikler, ona tabi olamaz. Bulunduğu mevzide nihayete kadar sebat ve mukavemete mecburdur.”</p>
<p>Esasen bu emir Başkomutan’ın 20 Ağustos’ta verdiği uygulama emriyle paralellik barındırmaktadır. O emrin biraz daha keskin halidir. Komutanın iradesini ve her seviyedeki askere tanıdığı inisiyatifi yansıtmaktadır. Tek er bile hayatını buna göre düzenleme ve tereddüt yaşamaksızın düşmanın üstüne atılma hakkını elde etmiştir. O dönemde Genelkurmay karargâhında kurmay subay olarak bulunan Cevdet Kerim İncedayı, savunmanın başarısını bu uygulamaya bağlamıştır.</p>
<p>Başkomutan’ın bu emri verirken, bir gün önce Fevzi Paşa’nın İsmet Paşa’ya söylediği, “Adım, adım savunmayla başarıya varacağız” sözünden esinlendiği ileri sürülmüştür.</p>
<p>Sonuç olarak karşı karşıya kalınan durumdan sıra dışı bir karar ve emir doğmuş ve Sakarya muharebelerinde uygulanmıştır. Takip eden günlerde düşman cepheyi yarmaya odaklanacaktır.</p>
<p><strong>Ahmet Yavuz</strong></p>
<p><strong><em>*Bu yazı HBT&#8217;nin 283. sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ahmet-yavuz/sakarya-savasi-4-hatti-mudafaa-yoktur-sathi-mudafaa-vardir">Sakarya Savaşı-4: Hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">24377</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Sakarya Savaşı-3: Taraflar nasıl hazırlık yaptı?</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ahmet-yavuz/sakarya-savasi-3-taraflar-nasil-hazirlik-yapti</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Yavuz]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 26 Aug 2021 07:51:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ahmet Yavuz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=24339</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir önceki yazıda Sakarya doğusunda yapılacak savaş için yapılan Başkomutanın seferberlik anlamı taşıyan kararlarına ve Ordunun takviye edilmesine yönelik adımlara değinmiştik. Bu yazıda iki tarafın muharebeler öncesindeki son durumlarına göz atacağız. Yunan Ordusu geri bölgede bıraktığı birlikler hariç ilerleyen kuvvetlerini 3 kolordu halinde tertiplemişti. Sivrihisar bölgesinde karşılaştıklarının emniyet kuvvetlerimiz olduğunu görünce Türk Ordusunun asli kuvvetleriyle Sakarya doğusunda tertiplendiğini anlamakta gecikmedi. Ankara istikametinde ilerlemesini sürdürdü. Polatlı batısında kısmi bir kuvvet bıraktıktan sonra ana kuvvetiyle doğuya doğru yöneldi. Esas maksadı, Sakarya doğusunda tertiplenen Türk Ordusuna güneyden taarruz etmekti. Bu maksatla en solda Polatlı karşısında 7. Tümeni bıraktı. Geri kalan üç kolordusuyla 18 Ağustos’ta güneye doğru yöneldi. Daha sonra batıdan doğuya doğru bir hat üzerinde 3. Kolordu, 1. Kolordu ve 2. Kolordu olacak şekilde taarruz için tertiplendi. Türk Ordusu cephesini hem merkezden yarmaya hem de sol yanından kuşatmaya girişecekti. Komutanların muhakemesi Komutanlar, başlangıçta batı-doğu istikametinde bir taarruz beklentisi içindeydi. Ancak Yunan kuvvetlerinin güneye doğru çark etmesi üzerine taarruzun güney-kuzey istikametinde yapılacağını kestirmekte geç kalmadılar. Buna uygun düzenlemeler yapıldı. Batı Cephesi Komutanı 19 Ağustos’ta yaptığı değerlendirmede, Sakarya’ya cepheden yapılacak taarruzu önemsemekle birlikte, esas taarruzun cephenin sol kanadından yani güneyden yapılma ihtimalini kayda değer buldu. Bir gün sonra İsmet Paşa kuşatmanın yanı sıra merkezden de bir yarma ihtimalini yüksek gördü. 20 Ağustos’ta 2 gündür cephenin güneyinde incelemede bulunan Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa bazı yargılarda bulundu. Düşmanın geniş bir kuşatma yapma ihtimalini dikkate almakla birlikte, esas olarak yarma denemesinin Toydemir bölgesinde olacağını; kendi karargâhını da Sivri’ye taşıyacağını yazdı. Başkomutan, Fevzi Paşa’nın kesin sonuç yerinde bulunma düşüncesini “pek yerinde” buldu. Fevzi Paşa ile İsmet Paşa arasındaki yazışmalar 21 Ağustos günü devam etti. Düşmanın niyeti kavranmıştı. Cephenin solunda bir kuşatmaya girişirken merkezde de yarma yapmaya çalışacaktı. Başkomutan, bu yazışmaları okudu. Düşüncelerini aktardı. Bazı önlemler alınmasını emretti. Batı Cephesi, tertiplenmesini 22 Ağustos günü tamamladı. Muharebe sahasındaki birliklerin en uçtakilerinin bulunduğu hat Ankara Çayı’ndan itibaren Sakarya Nehri’ni önüne alarak Dua Tepe-Polatlı batısı-Yıldız Dağı-Ilıca kuzeyi-Türbe Tepe-Mangal Dağı uzanımından geçmekteydi. Atılan adım, bir ölçüde mecburiyetten de kaynaklansa, “düşmanı kendi karar ve irademize uydurmak” ilkesinin bir parçasıydı. Yani kendi seçtiğimiz ve kendimiz için uygun, düşman için uygun olmayan yerde muharebeyi kabul etmek… Bu, stratejinin kurallarına uygundu… Türk ordusunun tertiplenmesi Başkomutanlık ve Batı Cephesi Komutanlığı karargâhları Alagöz’deydi. En batıda Albay Kazım Özalp komutasında Mürettep Kolordu bulunmaktaydı. Mürettep Kolordu’nun solunda Albay Halit (Deli Halit) komutasında 12. Grup tertiplenmişti. Onun sol yanında Albay Kemalettin Sami komutasında 4. Grup mevzilenmişti. Daha solda Yusuf İzzet Paşa komutasında 3. Grup bölgesini işgal etmişti. En solda ise Albay Selahattin Adil komutasındaki 2. Grup, Türbe Tepe-Mangal Dağı hattında tertiplenmişti. Mangal Dağı, cephenin ilerisinde bir çıkıntı olarak uzandığı ve Türbe Tepe ile arasından Demirözü Deresi aktığı için kritik bir konumdaydı. Albay Fahrettin Altay komutasındaki 5. Süvari Grubu cephenin sol yanındaydı. Albay İzzettin Çalışlar komutasında 1. Grup ise Haymana bölgesinde ihtiyatı oluşturmaktaydı. Muharebe sahasının dışında Afyon ve Sakarya bölgesindeki kuvvetlerimiz vardı. Kuvvetlerin mukayesesi Türk Ordusu’nun mevcudu 129.041’di. Ancak Batı Cephesinde Sakarya doğusunda muharebeye katılan asker mevcudu 101.727 idi. Bunun 5.401’i subaydı. 54.572 tüfek, 825 makinalı tüfek, 169 top, 32.137 hayvan, 1284 araba, 2 uçak mevcuttu. Anadolu’daki Yunan askeri sayısı 183.500 idi. Sakarya’da taarruz eden asker sayısı ise 123.780 idi. Bu sayının 3.780’i subaydı. 75.900 tüfek, 2.768 makinalı tüfek, 286 top, 3.800 hayvan, 600 adet üç tonluk kamyon, 240 adet bir tonluk kamyon, 18 uçak idi. Yunanlı asker sayısının Türk asker sayısına oranı 1.2’ye 1’di. Tersine olarak subay sayısında 1’e 1.4 Türk ordusu üstündü (3.780/5.401). Yunan Ordusu Türk Ordusu’na göre tüfek sayısında 1’e 1.4; makinalı tüfek sayısında 1’e 3.4; top sayısında 1’e 1.7; uçak sayısında 1’e 9 üstündü. Silahların niteliği açısından tam bir değerlendirme yapma olanağı yoktur. Ancak Yunan ordusu İngiltere tarafından donatılmıştı. Oysa Türk ordusu farklı birçok cins ve miktarda silaha sahipti. Rus, Alman vb. ülkelerden, geçmişte temin edilmişti. Hayvan sayısı ve süvari gücü bakımından Türk ordusu bariz bir üstünlüğe sahipti. Savaşın sevk ve idaresinde bu üstünlük, karşımıza kuvvet çarpanı olarak çıkacaktır. Sonuç olarak bir Yunan tümeni, yaklaşık iki Türk tümeninden daha üstün bir güce sahipti. Ancak klasik askerî değer yargılarına göre taarruz harekâtı için öngörülen 1’ karşı 3 üstünlüğe Yunan ordusu sahip değildi. Ayrıca askerleri hem yabancı oldukları bir coğrafyada hem de alışık olmadıkları iklim koşullarında muharebe etmek gibi olumsuz bir durumla karşı karşıyaydı. Bunun yanında lojistik destek açısından da zorluklara gebe bir durum söz konusuydu. İkmal üslerinden uzak oldukları gibi, ikmal yolları üzerinde süvari üstünlüğüne sahip Türk kuvvetlerinin yaratacağı sorunlara karşı hassastı. Moral üstünlüğü bütün sıkıntılarına rağmen Türk komuta heyetindeydi. Başarılı olunacağına dair yüksek bir inanç vardı. Nitelikli, deneyimli subay ve komutanlar yanında giderek çok daha disiplinli hale gelen imanlı ve itaatkâr Türk askeri, 1. Dünya Savaşı’nın üç büyük komutanının emrinde olmanın güveni içindeydi. Milletin inancı ve coşkusu cepheye egemendi. Haklı bir kavganın doğurduğu bilinç hem vatan diye bastığı topraktan besleniyor hem de ona güç veriyordu. 10 yıla yakın süren muharebelerde karşı karşıya kaldıkları durumlarla korku duvarı çoktan aşılmış; cesaret, moral ve tecrübenin verdiği güç, yatağını arayan su gibi akmaya hazır hâle gelmişti… Başkomutanın kritik emri Başkomutan, savunmanın icrası esnasında olabilecek gelişmeleri öngören ve bunlarla nasıl başa çıkılabileceğini belirten sade bir emir verdi. 20 Ağustos 1921 tarihli bu emir, komutanlar ve askerler için rehber niteliğindeydi. Emre göre, “kuvvet ve vaziyet düşmanı mağlup etmeye elverişlidir” ve düşmanın içinde bulunduğu “müşkül durum” da lehimizedir. Muharebe sahasında bazı ileri geri hareketler muhtemeldir. Komutanlar bu durumu doğal karşılamalı, “herhangi bir kıtanın geriye doğru yerinden oynaması halinde komşu kıtalar tam bir metanetle mevzilerini muhafaza etmeli ve söz konusu kıtaya topçu ve piyade ile yardıma koşmalıdır.” Yine komutanlar, “muharebelerin şiddetlendiği anlarda vazife ve yetkilerini tam bir itidal ve sükûnetle dikkate almalı; duygusal davranarak genel durumu zora sokacak kararlar almaktan sakınmalıdır.” Mustafa Kemal demek tasarım demektir. Sanki olabilecekleri zihninde yaşamış ve askerlerine yaşatmaya çalışmıştır. Zira her şey bu emirdeki tasarıma uygun gelişmiştir. Bu emrin nasıl canla başla icra edildiğini önümüzdeki haftalarda işleyeceğiz. Ahmet Yavuz *Bu yazı HBT&#8217;nin 282. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ahmet-yavuz/sakarya-savasi-3-taraflar-nasil-hazirlik-yapti">Sakarya Savaşı-3: Taraflar nasıl hazırlık yaptı?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir<a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ahmet-yavuz/sakarya-savasi-2-duzenlemeler"> önceki yazıda</a> Sakarya doğusunda yapılacak savaş için yapılan Başkomutanın seferberlik anlamı taşıyan kararlarına ve Ordunun takviye edilmesine yönelik adımlara değinmiştik.</p>
<p>Bu yazıda iki tarafın muharebeler öncesindeki son durumlarına göz atacağız.</p>
<p>Yunan Ordusu geri bölgede bıraktığı birlikler hariç ilerleyen kuvvetlerini 3 kolordu halinde tertiplemişti. Sivrihisar bölgesinde karşılaştıklarının emniyet kuvvetlerimiz olduğunu görünce Türk Ordusunun asli kuvvetleriyle Sakarya doğusunda tertiplendiğini anlamakta gecikmedi. Ankara istikametinde ilerlemesini sürdürdü. Polatlı batısında kısmi bir kuvvet bıraktıktan sonra ana kuvvetiyle doğuya doğru yöneldi. Esas maksadı, Sakarya doğusunda tertiplenen Türk Ordusuna güneyden taarruz etmekti.</p>
<p>Bu maksatla en solda Polatlı karşısında 7. Tümeni bıraktı. Geri kalan üç kolordusuyla 18 Ağustos’ta güneye doğru yöneldi. Daha sonra batıdan doğuya doğru bir hat üzerinde 3. Kolordu, 1. Kolordu ve 2. Kolordu olacak şekilde taarruz için tertiplendi. Türk Ordusu cephesini hem merkezden yarmaya hem de sol yanından kuşatmaya girişecekti.</p>
<p><strong>Komutanların muhakemesi </strong></p>
<p>Komutanlar, başlangıçta batı-doğu istikametinde bir taarruz beklentisi içindeydi. Ancak Yunan kuvvetlerinin güneye doğru çark etmesi üzerine taarruzun güney-kuzey istikametinde yapılacağını kestirmekte geç kalmadılar. Buna uygun düzenlemeler yapıldı.</p>
<p>Batı Cephesi Komutanı 19 Ağustos’ta yaptığı değerlendirmede, Sakarya’ya cepheden yapılacak taarruzu önemsemekle birlikte, esas taarruzun cephenin sol kanadından yani güneyden yapılma ihtimalini kayda değer buldu. Bir gün sonra İsmet Paşa kuşatmanın yanı sıra merkezden de bir yarma ihtimalini yüksek gördü.</p>
<p>20 Ağustos’ta 2 gündür cephenin güneyinde incelemede bulunan Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa bazı yargılarda bulundu. Düşmanın geniş bir kuşatma yapma ihtimalini dikkate almakla birlikte, esas olarak yarma denemesinin Toydemir bölgesinde olacağını; kendi karargâhını da Sivri’ye taşıyacağını yazdı. Başkomutan, Fevzi Paşa’nın kesin sonuç yerinde bulunma düşüncesini “pek yerinde” buldu.</p>
<p>Fevzi Paşa ile İsmet Paşa arasındaki yazışmalar 21 Ağustos günü devam etti. Düşmanın niyeti kavranmıştı. Cephenin solunda bir kuşatmaya girişirken merkezde de yarma yapmaya çalışacaktı. Başkomutan, bu yazışmaları okudu. Düşüncelerini aktardı. Bazı önlemler alınmasını emretti.</p>
<p>Batı Cephesi, tertiplenmesini 22 Ağustos günü tamamladı. Muharebe sahasındaki birliklerin en uçtakilerinin bulunduğu hat Ankara Çayı’ndan itibaren Sakarya Nehri’ni önüne alarak Dua Tepe-Polatlı batısı-Yıldız Dağı-Ilıca kuzeyi-Türbe Tepe-Mangal Dağı uzanımından geçmekteydi.</p>
<p>Atılan adım, bir ölçüde mecburiyetten de kaynaklansa, “düşmanı kendi karar ve irademize uydurmak” ilkesinin bir parçasıydı. Yani kendi seçtiğimiz ve kendimiz için uygun, düşman için uygun olmayan yerde muharebeyi kabul etmek… Bu, stratejinin kurallarına uygundu…</p>
<p><strong>Türk ordusunun tertiplenmesi </strong></p>
<p>Başkomutanlık ve Batı Cephesi Komutanlığı karargâhları Alagöz’deydi. En batıda Albay Kazım Özalp komutasında Mürettep Kolordu bulunmaktaydı.</p>
<p>Mürettep Kolordu’nun solunda Albay Halit (Deli Halit) komutasında 12. Grup tertiplenmişti. Onun sol yanında Albay Kemalettin Sami komutasında 4. Grup mevzilenmişti. Daha solda Yusuf İzzet Paşa komutasında 3. Grup bölgesini işgal etmişti. En solda ise Albay Selahattin Adil komutasındaki 2. Grup, Türbe Tepe-Mangal Dağı hattında tertiplenmişti. Mangal Dağı, cephenin ilerisinde bir çıkıntı olarak uzandığı ve Türbe Tepe ile arasından Demirözü Deresi aktığı için kritik bir konumdaydı. Albay Fahrettin Altay komutasındaki 5. Süvari Grubu cephenin sol yanındaydı.</p>
<p>Albay İzzettin Çalışlar komutasında 1. Grup ise Haymana bölgesinde ihtiyatı oluşturmaktaydı.</p>
<p>Muharebe sahasının dışında Afyon ve Sakarya bölgesindeki kuvvetlerimiz vardı.</p>
<p><strong>Kuvvetlerin mukayesesi </strong></p>
<p>Türk Ordusu’nun mevcudu 129.041’di. Ancak Batı Cephesinde Sakarya doğusunda muharebeye katılan asker mevcudu 101.727 idi. Bunun 5.401’i subaydı. 54.572 tüfek, 825 makinalı tüfek, 169 top, 32.137 hayvan, 1284 araba, 2 uçak mevcuttu.</p>
<p>Anadolu’daki Yunan askeri sayısı 183.500 idi. Sakarya’da taarruz eden asker sayısı ise 123.780 idi. Bu sayının 3.780’i subaydı. 75.900 tüfek, 2.768 makinalı tüfek, 286 top, 3.800 hayvan, 600 adet üç tonluk kamyon, 240 adet bir tonluk kamyon, 18 uçak idi.</p>
<p>Yunanlı asker sayısının Türk asker sayısına oranı 1.2’ye 1’di. Tersine olarak subay sayısında 1’e 1.4 Türk ordusu üstündü (3.780/5.401).</p>
<p>Yunan Ordusu Türk Ordusu’na göre tüfek sayısında 1’e 1.4; makinalı tüfek sayısında 1’e 3.4; top sayısında 1’e 1.7; uçak sayısında 1’e 9 üstündü.</p>
<p>Silahların niteliği açısından tam bir değerlendirme yapma olanağı yoktur. Ancak Yunan ordusu İngiltere tarafından donatılmıştı. Oysa Türk ordusu farklı birçok cins ve miktarda silaha sahipti. Rus, Alman vb. ülkelerden, geçmişte temin edilmişti.</p>
<p>Hayvan sayısı ve süvari gücü bakımından Türk ordusu bariz bir üstünlüğe sahipti. Savaşın sevk ve idaresinde bu üstünlük, karşımıza kuvvet çarpanı olarak çıkacaktır.</p>
<p>Sonuç olarak bir Yunan tümeni, yaklaşık iki Türk tümeninden daha üstün bir güce sahipti. Ancak klasik askerî değer yargılarına göre taarruz harekâtı için öngörülen 1’ karşı 3 üstünlüğe Yunan ordusu sahip değildi. Ayrıca askerleri hem yabancı oldukları bir coğrafyada hem de alışık olmadıkları iklim koşullarında muharebe etmek gibi olumsuz bir durumla karşı karşıyaydı.</p>
<p>Bunun yanında lojistik destek açısından da zorluklara gebe bir durum söz konusuydu. İkmal üslerinden uzak oldukları gibi, ikmal yolları üzerinde süvari üstünlüğüne sahip Türk kuvvetlerinin yaratacağı sorunlara karşı hassastı.</p>
<p>Moral üstünlüğü bütün sıkıntılarına rağmen Türk komuta heyetindeydi. Başarılı olunacağına dair yüksek bir inanç vardı. Nitelikli, deneyimli subay ve komutanlar yanında giderek çok daha disiplinli hale gelen imanlı ve itaatkâr Türk askeri, 1. Dünya Savaşı’nın üç büyük komutanının emrinde olmanın güveni içindeydi. Milletin inancı ve coşkusu cepheye egemendi. Haklı bir kavganın doğurduğu bilinç hem vatan diye bastığı topraktan besleniyor hem de ona güç veriyordu. 10 yıla yakın süren muharebelerde karşı karşıya kaldıkları durumlarla korku duvarı çoktan aşılmış; cesaret, moral ve tecrübenin verdiği güç, yatağını arayan su gibi akmaya hazır hâle gelmişti…</p>
<p><strong>Başkomutanın kritik emri </strong></p>
<p>Başkomutan, savunmanın icrası esnasında olabilecek gelişmeleri öngören ve bunlarla nasıl başa çıkılabileceğini belirten sade bir emir verdi. 20 Ağustos 1921 tarihli bu emir, komutanlar ve askerler için rehber niteliğindeydi. Emre göre, “kuvvet ve vaziyet düşmanı mağlup etmeye elverişlidir” ve düşmanın içinde bulunduğu “müşkül durum” da lehimizedir. Muharebe sahasında bazı ileri geri hareketler muhtemeldir. Komutanlar bu durumu doğal karşılamalı, “herhangi bir kıtanın geriye doğru yerinden oynaması halinde komşu kıtalar tam bir metanetle mevzilerini muhafaza etmeli ve söz konusu kıtaya topçu ve piyade ile yardıma koşmalıdır.” Yine komutanlar, “muharebelerin şiddetlendiği anlarda vazife ve yetkilerini tam bir itidal ve sükûnetle dikkate almalı; duygusal davranarak genel durumu zora sokacak kararlar almaktan sakınmalıdır.”</p>
<p>Mustafa Kemal demek tasarım demektir. Sanki olabilecekleri zihninde yaşamış ve askerlerine yaşatmaya çalışmıştır. Zira her şey bu emirdeki tasarıma uygun gelişmiştir.</p>
<p>Bu emrin nasıl canla başla icra edildiğini önümüzdeki haftalarda işleyeceğiz.</p>
<p><strong>Ahmet Yavuz</strong></p>
<p><strong><em>*Bu yazı HBT&#8217;nin 282. sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ahmet-yavuz/sakarya-savasi-3-taraflar-nasil-hazirlik-yapti">Sakarya Savaşı-3: Taraflar nasıl hazırlık yaptı?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">24339</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Sakarya Savaşı-2: Düzenlemeler</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ahmet-yavuz/sakarya-savasi-2-duzenlemeler</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Yavuz]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 19 Aug 2021 12:15:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ahmet Yavuz]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=24217</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir önceki yazıda Sakarya doğusuna çekilme kararından sonraki gelişmelere ve Meclis’te yapılan görüşmeler sonucu kabul edilen Başkomutanlık yasasına yer vermiştik. Bu yazıda savaş öncesinde yapılan hazırlıklara yer vereceğiz. Yasalarla Meclis, seferberlikle millet, yeni intikal ve düzenlemelerle Ordu hazırlığın parçalarını oluşturmaktaydı. Meclis’in Kayseri’ye taşınması da bunun bir parçasıydı. Askerlerin en büyük özelliği önlerine çıkması muhtemel en kötü senaryoya göre hareket etmeleridir. Bu senaryolara göre hazırlık yapmak işin doğası gereğidir. Bu, mutlaka böyle olur anlamında değildir. Olabilir olarak değerlendirilen her şey dikkate alınır ve muhakemenin bir parçasını oluşturur. Meclis’in Kayseri’ye taşınması da, Ankara’nın elden çıkma olasılığına karşı değerlendirilmeye alınması gereken doğru bir husustu. Savaşın içinde de gündeme geldi. Hatta emir bile verilmişti. Ancak uygulanmadı. Savaşa ilişkin Başkomutanın önündeki esaslı iş: Orduyu hazırlamak ve Ordunun lojistiğini sağlamaktı. İlkini Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa yürütmekteydi. Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa çekilmeyi sağlarken Fevzi Paşa Sakarya mevziinin hazırlığına girişmişti. Öte yandan Doğu Cephesi ve Güney Cephesinden yeni birlikler ve toplar bölgeye sevk edilmekteydi. İkinci alan Ordunun ihtiyaçlarını karşılamaya yönelikti. Tekâlifi Milliye (Ulusal Yükümlülük) Emirleri bu maksada yönelikti. Bununla bağlantılı olarak da İstiklâl Mahkemelerinin kurulması sağlandı. Bu mahkemeler aynı zamanda fi rarları önlemeye yönelikti. Kamu düzenini sağlamaya katkı verdiler. Çünkü ülkede eşkıyalık kol gezmekteydi… Tekâlifi Milliye Emirleri Başkomutan 7-8 Ağustos 1921 günleri 10 emir yayınladı. O güne kadar seferberlik ilan edilmemişti. Bir anlamda seferberlik mahiyetinde olan bu direktiflerle, milletin gücüne dayalı olarak yürütülmekte olan savaşın lojistik desteğini bir üst seviyeye çıkarmak amaçlanmaktaydı. Her kazada bir komisyon kuruldu. Her hane halkı birer kat çamaşır, birer çift çorap ve çarık hazırlayıp komisyona teslim edecekti. Ordu için lazım gelen bütün ikmal maddelerinin yüzde 40’ına el koyulacak, bedeli harpten sonra ödenecekti. Nakliye vasıtalarının yüzde 20’sine el konulacak, geri kalanı ayda 1 kez 100 kilometre olmak üzere orduya hizmet edecekti. Gıda ve giyim eşyalarına el konulacaktı. Halkın elindeki silah ve mühimmat 3 gün içinde orduya teslim edilecekti. Sanatkârlar belirlenecek ve görevlendirilecekti. Bu işlerin takibi için dört İstiklal Mahkemesi, Kastamonu, Samsun, Konya, Eskişehir bölgelerine gönderildi. Biri de Ankara’da tutuldu. Bütün bunları yoluna koyan Başkomutan, 12 Ağustos’ta cephenin yolunu tuttu. Cephede yaptığı incelemeden dönerken atına binme esnasında, atın ürkmesi sonucu attan düştü. Kaburga kemiği kırıldı. Cephenin Hazırlığı Genelkurmay’ın ilk işi Sakarya’da keşif ve harita yapımı için ekip göndermek oldu. Yeni görev, Orduyu Sakarya doğusunda tertiplemekti. Bu maksatla iki kurmay subay Sakarya’ya görevlendirildi. İncelemeyi tamamlayan heyetin raporuna uygun olarak Genelkurmay Geyve bölgesinde bulunan Albay Saffet Özalp komutasındaki Kocaeli Grubunu çok gizli olarak Polatlı bölgesine intikale başlattı. Artık Mürettep Kolordu olarak adlandırılacaktı. Başkomutan 12 Ağustos 1921 cepheye gittiğinde, Genelkurmay’ın farklı bir şekilde kullanmak istediği Güney Cephesinden acil olarak getirilen ve Akşehir bölgesine bulunan Albay Selahattin Adil komutasındaki 2. Kolordunun da savunma bölgesine alınması emrini verdi. 2. Grup olarak adlandırıldı. Bu kararın ne denli gerekli ve önemli olduğu, Mangal Dağı’nın işgali ve savunması sırasında ve sonrasında anlaşıldı. Merkez Ordusu’ndan getirilen 18. Tümen ise lağvedildi. İnsan gücü ve silahları diğer tümenlerin bütünlemesinde kullanıldı. Milletvekili olan Yusuf İzzet Paşa, Meclis’ten izinli sayılarak 3. Grubun komutasını görevlendirildi. Hatırlanacağı üzere 4. Tümen Komutanı Yarbay Mehmet Nazım Bey Kütahya- Eskişehir muharebeleri esnasında şehit olmuştu. Bu müessif olayda 3. Grup Komutanı Albay Arif (Ayıcı Arif)’in hatalı olduğu belirlenmişti. Adı geçen, Mustafa Kemal Paşa’nın çok yakın arkadaşı olmasına rağmen komutanlıktan alındı. 1926’daki İzmir suikast girişimine adı karıştığı için de idam edilmiştir. Başkomutan’dan alınması gereken derslerden biri de, adamcılık yapmaması, doğru işi yapacak liyakatli adamı bulup görevlendirmesidir. Türk Ordusu Sakarya gerisine doğru çekilirken Mihalıççık- Sivrihisar bölgesine emniyet kuvvetleri bırakmıştı. Gordion’un düğümünü çözmek için Ankara’ya doğru yürüyen Yunan Ordusunu bekleyen ilk sürpriz bu emniyet kuvvetlerini asıl savunma kuvveti sanması ve esas savunmanın yeri hakkında yanılması oldu. Gelecek yazıda iki ordunun da muharebe öncesi son durumlarını inceleyeceğiz. Ahmet Yavuz *Bu yazı HBT&#8217;nin 281. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ahmet-yavuz/sakarya-savasi-2-duzenlemeler">Sakarya Savaşı-2: Düzenlemeler</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ahmet-yavuz/sakarya-savasi-1-baskomutanlik">önceki yazıda</a> Sakarya doğusuna çekilme kararından sonraki gelişmelere ve Meclis’te yapılan görüşmeler sonucu kabul edilen Başkomutanlık yasasına yer vermiştik.</p>
<p>Bu yazıda savaş öncesinde yapılan hazırlıklara yer vereceğiz. Yasalarla Meclis, seferberlikle millet, yeni intikal ve düzenlemelerle Ordu hazırlığın parçalarını oluşturmaktaydı. Meclis’in Kayseri’ye taşınması da bunun bir parçasıydı.</p>
<p>Askerlerin en büyük özelliği önlerine çıkması muhtemel en kötü senaryoya göre hareket etmeleridir. Bu senaryolara göre hazırlık yapmak işin doğası gereğidir. Bu, mutlaka böyle olur anlamında değildir. Olabilir olarak değerlendirilen her şey dikkate alınır ve muhakemenin bir parçasını oluşturur. Meclis’in Kayseri’ye taşınması da, Ankara’nın elden çıkma olasılığına karşı değerlendirilmeye alınması gereken doğru bir husustu. Savaşın içinde de gündeme geldi. Hatta emir bile verilmişti. Ancak uygulanmadı.</p>
<p>Savaşa ilişkin Başkomutanın önündeki esaslı iş: Orduyu hazırlamak ve Ordunun lojistiğini sağlamaktı. İlkini Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa yürütmekteydi. Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa çekilmeyi sağlarken Fevzi Paşa Sakarya mevziinin hazırlığına girişmişti. Öte yandan Doğu Cephesi ve Güney Cephesinden yeni birlikler ve toplar bölgeye sevk edilmekteydi.</p>
<p>İkinci alan Ordunun ihtiyaçlarını karşılamaya yönelikti. Tekâlifi Milliye (Ulusal Yükümlülük) Emirleri bu maksada yönelikti. Bununla bağlantılı olarak da İstiklâl Mahkemelerinin kurulması sağlandı. Bu mahkemeler aynı zamanda fi rarları önlemeye yönelikti. Kamu düzenini sağlamaya katkı verdiler. Çünkü ülkede eşkıyalık kol gezmekteydi…</p>
<p><strong>Tekâlifi Milliye Emirleri</strong></p>
<p>Başkomutan 7-8 Ağustos 1921 günleri 10 emir yayınladı. O güne kadar seferberlik ilan edilmemişti. Bir anlamda seferberlik mahiyetinde olan bu direktiflerle, milletin gücüne dayalı olarak yürütülmekte olan savaşın lojistik desteğini bir üst seviyeye çıkarmak amaçlanmaktaydı.</p>
<p>Her kazada bir komisyon kuruldu. Her hane halkı birer kat çamaşır, birer çift çorap ve çarık hazırlayıp komisyona teslim edecekti. Ordu için lazım gelen bütün ikmal maddelerinin yüzde 40’ına el koyulacak, bedeli harpten sonra ödenecekti. Nakliye vasıtalarının yüzde 20’sine el konulacak, geri kalanı ayda 1 kez 100 kilometre olmak üzere orduya hizmet edecekti. Gıda ve giyim eşyalarına el konulacaktı. Halkın elindeki silah ve mühimmat 3 gün içinde orduya teslim edilecekti. Sanatkârlar belirlenecek ve görevlendirilecekti.</p>
<p>Bu işlerin takibi için dört İstiklal Mahkemesi, Kastamonu, Samsun, Konya, Eskişehir bölgelerine gönderildi. Biri de Ankara’da tutuldu.</p>
<p>Bütün bunları yoluna koyan Başkomutan, 12 Ağustos’ta cephenin yolunu tuttu. Cephede yaptığı incelemeden dönerken atına binme esnasında, atın ürkmesi sonucu attan düştü. Kaburga kemiği kırıldı.</p>
<p><strong>Cephenin Hazırlığı </strong></p>
<p>Genelkurmay’ın ilk işi Sakarya’da keşif ve harita yapımı için ekip göndermek oldu. Yeni görev, Orduyu Sakarya doğusunda tertiplemekti. Bu maksatla iki kurmay subay Sakarya’ya görevlendirildi.</p>
<p>İncelemeyi tamamlayan heyetin raporuna uygun olarak Genelkurmay Geyve bölgesinde bulunan Albay Saffet Özalp komutasındaki Kocaeli Grubunu çok gizli olarak Polatlı bölgesine intikale başlattı. Artık Mürettep Kolordu olarak adlandırılacaktı.</p>
<p>Başkomutan 12 Ağustos 1921 cepheye gittiğinde, Genelkurmay’ın farklı bir şekilde kullanmak istediği Güney Cephesinden acil olarak getirilen ve Akşehir bölgesine bulunan Albay Selahattin Adil komutasındaki 2. Kolordunun da savunma bölgesine alınması emrini verdi. 2. Grup olarak adlandırıldı.</p>
<p>Bu kararın ne denli gerekli ve önemli olduğu, Mangal Dağı’nın işgali ve savunması sırasında ve sonrasında anlaşıldı.</p>
<p>Merkez Ordusu’ndan getirilen 18. Tümen ise lağvedildi. İnsan gücü ve silahları diğer tümenlerin bütünlemesinde kullanıldı.</p>
<p>Milletvekili olan Yusuf İzzet Paşa, Meclis’ten izinli sayılarak 3. Grubun komutasını görevlendirildi. Hatırlanacağı üzere 4. Tümen Komutanı Yarbay Mehmet Nazım Bey Kütahya- Eskişehir muharebeleri esnasında şehit olmuştu. Bu müessif olayda 3. Grup Komutanı Albay Arif (Ayıcı Arif)’in hatalı olduğu belirlenmişti. Adı geçen, Mustafa Kemal Paşa’nın çok yakın arkadaşı olmasına rağmen komutanlıktan alındı. 1926’daki İzmir suikast girişimine adı karıştığı için de idam edilmiştir. Başkomutan’dan alınması gereken derslerden biri de, adamcılık yapmaması, doğru işi yapacak liyakatli adamı bulup görevlendirmesidir.</p>
<p>Türk Ordusu Sakarya gerisine doğru çekilirken Mihalıççık- Sivrihisar bölgesine emniyet kuvvetleri bırakmıştı. Gordion’un düğümünü çözmek için Ankara’ya doğru yürüyen Yunan Ordusunu bekleyen ilk sürpriz bu emniyet kuvvetlerini asıl savunma kuvveti sanması ve esas savunmanın yeri hakkında yanılması oldu.</p>
<p>Gelecek yazıda iki ordunun da muharebe öncesi son durumlarını inceleyeceğiz.</p>
<p><strong>Ahmet Yavuz</strong></p>
<p><strong><em>*Bu yazı HBT&#8217;nin 281. sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ahmet-yavuz/sakarya-savasi-2-duzenlemeler">Sakarya Savaşı-2: Düzenlemeler</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">24217</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Sakarya Savaşı-1: Başkomutanlık</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ahmet-yavuz/sakarya-savasi-1-baskomutanlik</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Yavuz]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Aug 2021 09:41:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ahmet Yavuz]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=24123</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir önceki yazımızda Kütahya-Eskişehir Muharebelerini özetlemiş ve Mustafa Kemal’in Ankara’dan Eskişehir’e gelerek İsmet Paşa ile görüştüğünü ve Ordunun Sakarya doğusuna çekilmesine karar verdiğine yer vermiştik. Yedi hafta süreyle Sakarya Savaşını önü ve arkasıyla özetlemeye çalışacağız. Bu yazıda Sakarya doğusuna çekilme kararının Ankara’daki yansımaları ve doğurduğu sonuçlardan bahsedeceğiz. Yunan Ordusu Türk Ordusu’nu yenmişti. Ancak bu gerçek ve nihai bir zafer değildi. Zira Türk Ordusunu imha edememişti. Yunanlar bu durumun bilincinde oldukları için bir ikilemle karşı karşıya kalmışlardı. Ya bulundukları hatlarda kalacak ve işgal ettikleri bölgelerle yetineceklerdi ya da Türk Ordusunu imha edebilmek için doğuya doğru ilerleyeceklerdi. Yunan saldırısının geri plandaki sorumlusu Britanya Krallığı Başbakanı Llyod George’a göre de, Yunanistan artık Sevr’de kendisine verilenle yetinmemeliydi. Bu maksadı sağlamak için Türk Ordusu imha edilmeliydi. Yapılacak harekâtın siyasi hedefi , Ankara Hükümeti’ne Sevr hükümlerini kabul ettirmekti. Fizikî hedef Ankara’ydı. Bunda başarılı olunamazsa, demiryolu tahrip edilerek Eskişehir’e dönülecekti. Anafikir: Arazi terkine karşılık kuvveti muhafaza etmek Türk Ordusuna gelince… Sakarya doğusuna çekilmeyle arazi terkine karşılık kuvveti düşmana kaptırmadan elde bulundurmayı, düşmanı ikmal merkezlerinden uzaklaştırmayı, buna karşın kendi ordumuzu daha kolay desteklemeyi ve arzu edilen yerde muharebe etmeyi amaçlamaktaydı. Düşmana kuvvet kaptırılmamıştı ama firarlar Orduyu zayıf düşürmüştü. Çekilen Ordunun yaklaşık on askerinden dördü firar etmişti. Üstelik bunların önemli bir kısmı silahlıydı. Bu durum hem Ordu zayıflatmış hem de kamu düzeni tehdit etmekteydi. Mustafa Kemal ve Fevzi Paşalar çok yönlü olarak süreci yürüttüler. Bunlar esas olarak Ordu’ya ilişkin düzenlemelerle Meclis’teki görüşmeler ve yeni yasal düzenlemelere ilişkin hususlardı. Genelkurmay’ın ilk işi Sakarya’da keşif ve harita yapımı için ekip göndermek oldu. Yeni görev, orduyu Sakarya doğusunda tertiplemekti. Doğu Cephesi ve Güney Cephesinden birlikler Sakarya’ya sevk edildi. Topçu desteği artırıldı. Meclis’te sert tartışmalar Meclis çatısı altında 4 Ağustos 1921 günü yoğun tartışmalar yaşandı. Bir an önce barış yapılmasını önerenler vardı. Fevzi Paşa Eskişehir’i boşaltmanın ve Sakarya’ya çekilmenin sorumluluğunu üstlendi. Ortam biraz yumuşadı. Mustafa Kemal, yapılan gizli oturumda, olağanüstü durumlara olağanüstü tedbirler alınmasının makul bir düşünce olduğunu belirtti. Tartışmalara ertesi gün de devam edildi. Bir grup, onun Başkomutan Vekili olmasını önerdi. O, buna karşı çıktı zira bu tarz görevlendirme Osmanlı sisteminde geçerliydi. “Hakiki Başkomutan yüce Meclis’in kendisidir, manevi şahsiyetidir” tanımlamasını yaptı. Vekil olmayı kabul etmedi, ancak “Başkomutan” olması gerektiğini ifade etti. Zira Meclis’in yetkilerini geçici de olsa tam olarak kullanacaktı. Bu tayin yapılmasa da, görevi yerine getireceğini konuşmasında belirtmek gereği duydu. Yetkilerinin muharebe sahasıyla sınırlı olmasını talep edenler oldu; çünkü bunu isteyenler “topyekûn savaş” kavramından habersizlerdi. Kabul görmedi. Yetkilerinin, ordunun faaliyet alanına ilişkin olması talep edildi; bu öneri kabul gördü. Başkomutanlık Yasası kabul edildi. Mustafa Kemal teşekkür konuşması yaptı. Vatanın kurtulacağına olan inancını Meclis önünde yineledi. Başkomutanlık yetkileri Başkumandan, ordunun maddi ve manevi kuvvetini azami surette artırmak ve sevk ve idaresini bir kat daha sağlamlaştırmak hususunda Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bununla alakalı salahiyetini Meclis namına fiilen kullanmaya yetkili kılınmıştı. Başkomutanın emri kanun demekti. Orduya ve millete bir bildiride bulundu: Aldığı yetkiyi, milletin kati iradesinin kaynağı olarak kullanacak ve sonucunda Yunan Ordusu anayurdun mukaddes ocağında boğularak kurtuluş ve bağımsızlık elde edilecekti. Aynı gün yapılan seçimde Millî Savunma Bakanı Fevzi Paşa’nın Genelkurmay Başkanlığını üstlenmesi üzerine, Bakan olarak yerine Refet Paşa seçildi. Clausewitz’e göre, “Başkomutanın ne bilgin bir devlet adamı, ne tarihçi, ne de bir yazar olması gerekir; fakat onun üst düzeydeki devlet işlerinden haberdar olması, yerel akımları, heyecan yaratan çıkarları, çözümlenmesi gereken sorunları bilmesi, iş başındaki kişileri tanıması ve doğru değerlendirmesi şarttır. Büyük bir psikolog, insan karakterinin kılı kırk yaran bir izleyicisi olmasına da gerek yoktur; fakat emir ve komuta edeceği kimselerin karakterini, düşünce tarzını, adetlerini, kişisel hatalarını ve erdemlerini bilmelidir.” Yıllarca önce sanki Mustafa Kemal’i tanımlamış gibi… Gelecek yazıda savaş öncesi düzenlemelerine yer vereceğiz. Not: Bu yazı dizisi Başkomutan-Emsalsiz Lider (Kırmızı Kedi, 2021) adlı kitabımın ilgili bölümünden derlenmiştir. Ahmet Yavuz *Bu yazı HBT&#8217;nin 280. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ahmet-yavuz/sakarya-savasi-1-baskomutanlik">Sakarya Savaşı-1: Başkomutanlık</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir önceki yazımızda Kütahya-Eskişehir Muharebelerini özetlemiş ve Mustafa Kemal’in Ankara’dan Eskişehir’e gelerek İsmet Paşa ile görüştüğünü ve Ordunun Sakarya doğusuna çekilmesine karar verdiğine yer vermiştik.</p>
<p>Yedi hafta süreyle Sakarya Savaşını önü ve arkasıyla özetlemeye çalışacağız.</p>
<p>Bu yazıda Sakarya doğusuna çekilme kararının Ankara’daki yansımaları ve doğurduğu sonuçlardan bahsedeceğiz.</p>
<p>Yunan Ordusu Türk Ordusu’nu yenmişti. Ancak bu gerçek ve nihai bir zafer değildi. Zira Türk Ordusunu imha edememişti. Yunanlar bu durumun bilincinde oldukları için bir ikilemle karşı karşıya kalmışlardı. Ya bulundukları hatlarda kalacak ve işgal ettikleri bölgelerle yetineceklerdi ya da Türk Ordusunu imha edebilmek için doğuya doğru ilerleyeceklerdi.</p>
<p>Yunan saldırısının geri plandaki sorumlusu Britanya Krallığı Başbakanı Llyod George’a göre de, Yunanistan artık Sevr’de kendisine verilenle yetinmemeliydi. Bu maksadı sağlamak için Türk Ordusu imha edilmeliydi. Yapılacak harekâtın siyasi hedefi , Ankara Hükümeti’ne Sevr hükümlerini kabul ettirmekti. Fizikî hedef Ankara’ydı. Bunda başarılı olunamazsa, demiryolu tahrip edilerek Eskişehir’e dönülecekti.</p>
<p><strong>Anafikir: Arazi terkine karşılık kuvveti muhafaza etmek </strong></p>
<p>Türk Ordusuna gelince…</p>
<p>Sakarya doğusuna çekilmeyle arazi terkine karşılık kuvveti düşmana kaptırmadan elde bulundurmayı, düşmanı ikmal merkezlerinden uzaklaştırmayı, buna karşın kendi ordumuzu daha kolay desteklemeyi ve arzu edilen yerde muharebe etmeyi amaçlamaktaydı.</p>
<p>Düşmana kuvvet kaptırılmamıştı ama firarlar Orduyu zayıf düşürmüştü. Çekilen Ordunun yaklaşık on askerinden dördü firar etmişti. Üstelik bunların önemli bir kısmı silahlıydı. Bu durum hem Ordu zayıflatmış hem de kamu düzeni tehdit etmekteydi.</p>
<p>Mustafa Kemal ve Fevzi Paşalar çok yönlü olarak süreci yürüttüler. Bunlar esas olarak Ordu’ya ilişkin düzenlemelerle Meclis’teki görüşmeler ve yeni yasal düzenlemelere ilişkin hususlardı.</p>
<p>Genelkurmay’ın ilk işi Sakarya’da keşif ve harita yapımı için ekip göndermek oldu. Yeni görev, orduyu Sakarya doğusunda tertiplemekti. Doğu Cephesi ve Güney Cephesinden birlikler Sakarya’ya sevk edildi. Topçu desteği artırıldı.</p>
<p><strong>Meclis’te sert tartışmalar </strong></p>
<p>Meclis çatısı altında 4 Ağustos 1921 günü yoğun tartışmalar yaşandı. Bir an önce barış yapılmasını önerenler vardı. Fevzi Paşa Eskişehir’i boşaltmanın ve Sakarya’ya çekilmenin sorumluluğunu üstlendi. Ortam biraz yumuşadı.</p>
<p>Mustafa Kemal, yapılan gizli oturumda, olağanüstü durumlara olağanüstü tedbirler alınmasının makul bir düşünce olduğunu belirtti. Tartışmalara ertesi gün de devam edildi. Bir grup, onun Başkomutan Vekili olmasını önerdi. O, buna karşı çıktı zira bu tarz görevlendirme Osmanlı sisteminde geçerliydi. “Hakiki Başkomutan yüce Meclis’in kendisidir, manevi şahsiyetidir” tanımlamasını yaptı. Vekil olmayı kabul etmedi, ancak “Başkomutan” olması gerektiğini ifade etti. Zira Meclis’in yetkilerini geçici de olsa tam olarak kullanacaktı. Bu tayin yapılmasa da, görevi yerine getireceğini konuşmasında belirtmek gereği duydu.</p>
<p>Yetkilerinin muharebe sahasıyla sınırlı olmasını talep edenler oldu; çünkü bunu isteyenler “topyekûn savaş” kavramından habersizlerdi. Kabul görmedi. Yetkilerinin, ordunun faaliyet alanına ilişkin olması talep edildi; bu öneri kabul gördü. Başkomutanlık Yasası kabul edildi. Mustafa Kemal teşekkür konuşması yaptı. Vatanın kurtulacağına olan inancını Meclis önünde yineledi.</p>
<p><strong>Başkomutanlık yetkileri </strong></p>
<p>Başkumandan, ordunun maddi ve manevi kuvvetini azami surette artırmak ve sevk ve idaresini bir kat daha sağlamlaştırmak hususunda Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bununla alakalı salahiyetini Meclis namına fiilen kullanmaya yetkili kılınmıştı. Başkomutanın emri kanun demekti. Orduya ve millete bir bildiride bulundu: Aldığı yetkiyi, milletin kati iradesinin kaynağı olarak kullanacak ve sonucunda Yunan Ordusu anayurdun mukaddes ocağında boğularak kurtuluş ve bağımsızlık elde edilecekti.</p>
<p>Aynı gün yapılan seçimde Millî Savunma Bakanı Fevzi Paşa’nın Genelkurmay Başkanlığını üstlenmesi üzerine, Bakan olarak yerine Refet Paşa seçildi.</p>
<p>Clausewitz’e göre, “Başkomutanın ne bilgin bir devlet adamı, ne tarihçi, ne de bir yazar olması gerekir; fakat onun üst düzeydeki devlet işlerinden haberdar olması, yerel akımları, heyecan yaratan çıkarları, çözümlenmesi gereken sorunları bilmesi, iş başındaki kişileri tanıması ve doğru değerlendirmesi şarttır. Büyük bir psikolog, insan karakterinin kılı kırk yaran bir izleyicisi olmasına da gerek yoktur; fakat emir ve komuta edeceği kimselerin karakterini, düşünce tarzını, adetlerini, kişisel hatalarını ve erdemlerini bilmelidir.”</p>
<p>Yıllarca önce sanki Mustafa Kemal’i tanımlamış gibi…</p>
<p>Gelecek yazıda savaş öncesi düzenlemelerine yer vereceğiz.</p>
<p><em>Not: Bu yazı dizisi Başkomutan-Emsalsiz Lider (Kırmızı Kedi, 2021) adlı kitabımın ilgili bölümünden derlenmiştir.</em></p>
<p><strong>Ahmet Yavuz</strong></p>
<p><strong><em>*Bu yazı HBT&#8217;nin 280. sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ahmet-yavuz/sakarya-savasi-1-baskomutanlik">Sakarya Savaşı-1: Başkomutanlık</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">24123</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Bir ceviz hikâyesi</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ahmet-yavuz/bir-ceviz-hikayesi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Yavuz]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 28 May 2021 10:25:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ahmet Yavuz]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=23192</guid>

					<description><![CDATA[<p>Geride kalan yıl içinde bir başarı hikâyesi olarak Edirne’deki meşe çalışmalarımızı yazmıştım. Ardından Konya-Karapınar bölgesinde yürüttüğümüz ağaçlandırma gayretlerini… Ama bu ikincisinde iyi başlayanın pek de iyi bitmeyen bir öykü olduğuna vurgu yapmıştım. Karapınar-Hotamış yakınında kurduğumuz 17.500 meyve fidanından oluşan bahçenin öğrettiklerini daha sonra atandığım Edirne-Süloğlu bölgesinde uygulamaya koymaya karar vermiştim. Kara Kuvvetleri, 2000 yılında herhangi bir mesleği olmayan erbaş ve erlere meslek edindirme kursları düzenlenmesine yönelik emirler vermişti. Devletin diğer kurumlarıyla ortaklaşa yürütülen bu çok önemli projeyi çok değerli ve önemli bulmuştum. İçinde sanayi çarşısı ve çeşitli meslek okulları bulunan şehirlerdeki kışlalarda bunu yapmak kolaydı. Ama Süloğlu gibi küçük bir kışlada zor… Bu durum beni kışla içinde meyve yetiştiriciliği yapmaya itti. En kolayı ve uygunu buydu. Üstelik mesleği olanları da ilgilendiren bir konuydu. Kolları sıvadık. İki meyve bahçesi kurduk. İçinde havuzları, damlama sulama sistemleri olan. Narenciye hariç her şeyi yetiştirmek mümkündü. Öyle de yaptık. Bu arada bir görev gereği karayolundan Sofya’ya kadar gitmem gerekti. Yolların iki tarafında ceviz ağaçları dikkatimi çekti. Düzenli aralıklarla dikilmişti. Kendime sordum: “Biz neden yapmıyoruz?” “Cevizli tabya” Edirne’nin etrafında 1828-1829 Osmanlı-Rus Harbi esnasında şehri çevresinden savunmak maksadıyla inşasına girişilen ve Balkan Harbi esnasında kullanılan 30 civarında tabya vardır. Bunlardan birinin adı Cevizli Tabya’dır. Herhalde tabyanın kurulduğu dönemde çevresi ceviz ağaçlarıyla doluydu. İsmini bu özelliğinden almıştı. Ama ilk ziyaretim esnasında gördüm ki, içinde üç kök ceviz kalmış! Hem Bulgaristan ziyareti hem de bu isim bana ilham verdi. Demek ki ceviz bu bölgeye uygun bir bitkiydi… Bu soruyu her gün kendime sorar oldum. Kışla içinde yapmakta olduğumuz meyve bahçesinin içine olduğu gibi Cevizli Tabya’ya da ceviz fidanları diktik. Bu arada Edirne-Süloğlu’nun 30 km kadar olan karayolunun iki tarafı ya boş ya da buğday, ayçiçeği ekim alanıydı. İki taraflı olarak ceviz diksek hiç fena olmazdı! İki yerleşim yeri arasında halen olduğu gibi dört köy vardır: Geçkinli, Hacıumur, Demirhanlı ve Musabeyli. Projeyi gerçekleştirmek için halkı ikna etmemiz gerekliydi. Ziyaretlere Süloğlu’na yakın olan Geçkinli’den başladık. Ramazan ayıydı. Teravi namazından sonra köyün kahveleri doluydu. Bu köyün geçmişte askeri birlikle arazi sorunu yaşamış olması işimizi zorlaştırmıştı. Sonunda ikna oldular. Diğer üç köy de ikna olmuştu. Tarlalarının içine 10’ar metre arayla ceviz fidanı dikmemize razı oldular. Şimdi size kestirmeden sonucu yazdım ama o dönemde yanımızda bir senarist bulunsaydı çok eğlenceli bir film üretmek mümkün olurdu… Yolların kenarları dışında köylerin ortak alanlarına da ceviz fidanları diktik. Tabii, ceviz fidanı dikilen yerler saydığım yerlerle sınırlı kalmadı. Çevredeki her köy ve köy yolu nasibini aldı. Hatta bazı vatandaşların gösterdikleri taşlık alanlar temizlenerek dikim yapıldı. 12.500 ceviz fidanı dikildi Aşağıda gördüğünüz fotoğraf HBT ekibinin Ekim 2017’de Edirne’ye yaptığı ziyaret esnasında çekilmiştir. 2003 yılında Musabeyli Köyünün ortak alanına dikilen fidanların son durumunu yansıtmaktadır. Toplam 12.500 ceviz fidanı dikildi. Dönemin Edirne Valisi Fahri Yücel projeye maddi destek verdi. Ancak fidanların büyüdüğünü göremedi. Kendisini, rahatsızlığının belirmesinden kısa bir süre sonra kaybettik. Rahmetle analım. Diktiğimiz ceviz fidanları uzun zamandır meyve veriyor. Bölge halkı için örnek oluşturdu. Hatta devletin de bu konuda ciddi adımları oldu. İki yıl kadar önce ziyaretlerine gittiğim Akardere Köyü’nde çok beğendiğim bir manzarayla karşılaştım. Köyün dışında ormanlık büyücek bir alan var. Alanın bir kısmı ormanlık vasfını kaybetmiş. Bu alanların bir kısmına daha önce meşe fidanları dikmiştik. Köye yakın kısmını, devlet hane başına 60-70 fidan olmak üzere köylülere dağıtmış. Fidan da vermiş. Genişçe bir alan ceviz bahçesine dönmüş. Çok mutlu oldum. Köylülerin çayını içerken bir vatandaşımızın şu ifadesini hiç unutamıyorum: “Komutanım, sizin o zaman söylediklerinizi yapmadığım için kafamı duvarlara vuruyorum. O gün yapsaydık bugün farklı bir durumda olurduk.” Gelelim derslere… Dikilen ceviz fidanlarının hepsi yaşamadı. Vatandaş bir kısmını söküp bahçesine dikti. 2005’e kadar çok iyi düzeyde yapılan bakım sonra tavsadı. Ancak iyimser bir bakışla, yarısının yaşadığını söylemek mümkündür. Yaşayanlar bir örnek oluşturdu. Bu durum vatandaşın bilincine yansıdı. Daha sonra atılan adımlara bakılırsa devlete de… Gelinen noktada şunu söylemek mümkün: İnsanımız görmeden ikna olmuyor. Gördükten sonra da coşuyor. Bu noktanın tam da HBT’nin konularından birisi olduğunu düşünüyorum. Bilim felsefesi eğitimini yaygınlaştırmaktan başka çıkış yolu görünmüyor. Ancak günlük yaşamda doğru örnekler sunmak da çeşitli katkılar sağlayabiliyor. Ayrıca özel mülkiyet çok önemli, özellikle tarım alanında. Kişilerin gösterdiği alanlara yapılan dikimlerde hemen hemen hiç kayıp olmadı. Kışla içine yapılan iki meyve bahçesinin içinde meyve yanında sebze de yetiştirildi ve ürünler askerlerin tabağında kendilerine sunuldu. İçlerinde dikim, sulama, budama vb. konularda uzmanlaşarak yeni bir meslek edinenler oldu. Bu iki bahçe bölge halkının ziyaretlerine açıldı. Örnek oluşturdu. Bölgede benzer birçok bahçe kuruldu. Tarım ürünü çeşitlemesine katkı sağlandı. Bu projede en çok yorulanlar yaz ayları boyunca o fidanları sulayan uzman erbaşlar başta olmak üzere Mehmetçik oldu. Onlara şükran duygularımla… Artık ağaçlandırma konularına son vererek başka alanlara açılma zamanı geldi. Başka bir konuda buluşmak üzere… Ahmet Yavuz *Bu yazı HBT&#8217;nin 98. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ahmet-yavuz/bir-ceviz-hikayesi">Bir ceviz hikâyesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Geride kalan yıl içinde bir başarı hikâyesi olarak Edirne’deki meşe çalışmalarımızı yazmıştım. Ardından Konya-Karapınar bölgesinde yürüttüğümüz ağaçlandırma gayretlerini… Ama bu ikincisinde iyi başlayanın pek de iyi bitmeyen bir öykü olduğuna vurgu yapmıştım.</p>
<p>Karapınar-Hotamış yakınında kurduğumuz 17.500 meyve fidanından oluşan bahçenin öğrettiklerini daha sonra atandığım Edirne-Süloğlu bölgesinde uygulamaya koymaya karar vermiştim.</p>
<p>Kara Kuvvetleri, 2000 yılında herhangi bir mesleği olmayan erbaş ve erlere meslek edindirme kursları düzenlenmesine yönelik emirler vermişti. Devletin diğer kurumlarıyla ortaklaşa yürütülen bu çok önemli projeyi çok değerli ve önemli bulmuştum. İçinde sanayi çarşısı ve çeşitli meslek okulları bulunan şehirlerdeki kışlalarda bunu yapmak kolaydı. Ama Süloğlu gibi küçük bir kışlada zor…</p>
<p>Bu durum beni kışla içinde meyve yetiştiriciliği yapmaya itti. En kolayı ve uygunu buydu. Üstelik mesleği olanları da ilgilendiren bir konuydu.</p>
<p>Kolları sıvadık. İki meyve bahçesi kurduk. İçinde havuzları, damlama sulama sistemleri olan. Narenciye hariç her şeyi yetiştirmek mümkündü. Öyle de yaptık.</p>
<p>Bu arada bir görev gereği karayolundan Sofya’ya kadar gitmem gerekti. Yolların iki tarafında ceviz ağaçları dikkatimi çekti. Düzenli aralıklarla dikilmişti. Kendime sordum: “Biz neden yapmıyoruz?”</p>
<p><strong>“Cevizli tabya” </strong></p>
<p>Edirne’nin etrafında 1828-1829 Osmanlı-Rus Harbi esnasında şehri çevresinden savunmak maksadıyla inşasına girişilen ve Balkan Harbi esnasında kullanılan 30 civarında tabya vardır. Bunlardan birinin adı Cevizli Tabya’dır. Herhalde tabyanın kurulduğu dönemde çevresi ceviz ağaçlarıyla doluydu. İsmini bu özelliğinden almıştı. Ama ilk ziyaretim esnasında gördüm ki, içinde üç kök ceviz kalmış!</p>
<p>Hem Bulgaristan ziyareti hem de bu isim bana ilham verdi. Demek ki ceviz bu bölgeye uygun bir bitkiydi…</p>
<p>Bu soruyu her gün kendime sorar oldum. Kışla içinde yapmakta olduğumuz meyve bahçesinin içine olduğu gibi Cevizli Tabya’ya da ceviz fidanları diktik.</p>
<p>Bu arada Edirne-Süloğlu’nun 30 km kadar olan karayolunun iki tarafı ya boş ya da buğday, ayçiçeği ekim alanıydı. İki taraflı olarak ceviz diksek hiç fena olmazdı!</p>
<p>İki yerleşim yeri arasında halen olduğu gibi dört köy vardır: Geçkinli, Hacıumur, Demirhanlı ve Musabeyli. Projeyi gerçekleştirmek için halkı ikna etmemiz gerekliydi. Ziyaretlere Süloğlu’na yakın olan Geçkinli’den başladık. Ramazan ayıydı. Teravi namazından sonra köyün kahveleri doluydu. Bu köyün geçmişte askeri birlikle arazi sorunu yaşamış olması işimizi zorlaştırmıştı. Sonunda ikna oldular. Diğer üç köy de ikna olmuştu. Tarlalarının içine 10’ar metre arayla ceviz fidanı dikmemize razı oldular. Şimdi size kestirmeden sonucu yazdım ama o dönemde yanımızda bir senarist bulunsaydı çok eğlenceli bir film üretmek mümkün olurdu…</p>
<p>Yolların kenarları dışında köylerin ortak alanlarına da ceviz fidanları diktik. Tabii, ceviz fidanı dikilen yerler saydığım yerlerle sınırlı kalmadı. Çevredeki her köy ve köy yolu nasibini aldı. Hatta bazı vatandaşların gösterdikleri taşlık alanlar temizlenerek dikim yapıldı.</p>
<p><strong>12.500 ceviz fidanı dikildi </strong></p>
<p>Aşağıda gördüğünüz fotoğraf HBT ekibinin Ekim 2017’de Edirne’ye yaptığı ziyaret esnasında çekilmiştir. 2003 yılında Musabeyli Köyünün ortak alanına dikilen fidanların son durumunu yansıtmaktadır.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-23193 size-full" src="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2021/05/adsz-9.png" alt="" width="558" height="479" srcset="https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2021/05/adsz-9.png 558w, https://www.herkesebilimteknoloji.com/wp-content/uploads/2021/05/adsz-9-300x258.png 300w" sizes="(max-width: 558px) 100vw, 558px" /></p>
<p>Toplam 12.500 ceviz fidanı dikildi. Dönemin Edirne Valisi Fahri Yücel projeye maddi destek verdi. Ancak fidanların büyüdüğünü göremedi. Kendisini, rahatsızlığının belirmesinden kısa bir süre sonra kaybettik. Rahmetle analım.</p>
<p>Diktiğimiz ceviz fidanları uzun zamandır meyve veriyor. Bölge halkı için örnek oluşturdu. Hatta devletin de bu konuda ciddi adımları oldu. İki yıl kadar önce ziyaretlerine gittiğim Akardere Köyü’nde çok beğendiğim bir manzarayla karşılaştım. Köyün dışında ormanlık büyücek bir alan var. Alanın bir kısmı ormanlık vasfını kaybetmiş. Bu alanların bir kısmına daha önce meşe fidanları dikmiştik. Köye yakın kısmını, devlet hane başına 60-70 fidan olmak üzere köylülere dağıtmış. Fidan da vermiş. Genişçe bir alan ceviz bahçesine dönmüş. Çok mutlu oldum.</p>
<p>Köylülerin çayını içerken bir vatandaşımızın şu ifadesini hiç unutamıyorum: “Komutanım, sizin o zaman söylediklerinizi yapmadığım için kafamı duvarlara vuruyorum. O gün yapsaydık bugün farklı bir durumda olurduk.”</p>
<p><strong>Gelelim derslere… </strong></p>
<p>Dikilen ceviz fidanlarının hepsi yaşamadı. Vatandaş bir kısmını söküp bahçesine dikti. 2005’e kadar çok iyi düzeyde yapılan bakım sonra tavsadı. Ancak iyimser bir bakışla, yarısının yaşadığını söylemek mümkündür. Yaşayanlar bir örnek oluşturdu. Bu durum vatandaşın bilincine yansıdı. Daha sonra atılan adımlara bakılırsa devlete de…</p>
<p>Gelinen noktada şunu söylemek mümkün: İnsanımız görmeden ikna olmuyor. Gördükten sonra da coşuyor. Bu noktanın tam da HBT’nin konularından birisi olduğunu düşünüyorum. Bilim felsefesi eğitimini yaygınlaştırmaktan başka çıkış yolu görünmüyor. Ancak günlük yaşamda doğru örnekler sunmak da çeşitli katkılar sağlayabiliyor.</p>
<p>Ayrıca özel mülkiyet çok önemli, özellikle tarım alanında. Kişilerin gösterdiği alanlara yapılan dikimlerde hemen hemen hiç kayıp olmadı.</p>
<p>Kışla içine yapılan iki meyve bahçesinin içinde meyve yanında sebze de yetiştirildi ve ürünler askerlerin tabağında kendilerine sunuldu. İçlerinde dikim, sulama, budama vb. konularda uzmanlaşarak yeni bir meslek edinenler oldu.</p>
<p>Bu iki bahçe bölge halkının ziyaretlerine açıldı. Örnek oluşturdu. Bölgede benzer birçok bahçe kuruldu. Tarım ürünü çeşitlemesine katkı sağlandı.</p>
<p>Bu projede en çok yorulanlar yaz ayları boyunca o fidanları sulayan uzman erbaşlar başta olmak üzere Mehmetçik oldu. Onlara şükran duygularımla…</p>
<p>Artık ağaçlandırma konularına son vererek başka alanlara açılma zamanı geldi. Başka bir konuda buluşmak üzere…</p>
<p><strong>Ahmet Yavuz</strong></p>
<p><strong><em>*Bu yazı HBT&#8217;nin 98. sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ahmet-yavuz/bir-ceviz-hikayesi">Bir ceviz hikâyesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">23192</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Samsun ve sonrasının anahtarı: “Bilim ve ahlak”</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ahmet-yavuz/samsun-ve-sonrasinin-anahtari-bilim-ve-ahlak</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Yavuz]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 May 2020 06:54:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ahmet Yavuz]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=18606</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ulu önderimizle HBT sayfalarında çıktığımız yolculuğu sürdürüyoruz. Bilindiği gibi geçen yıl Samsun’la başlamış Ankara’da Meclis’in açılışına kadar gelmiştik. Sonrasını sürdüreceğiz. Her yılın önemli olaylarına sırası geldikçe yer vereceğiz. Ama bazen önemli yıl dönümlerinde, tekrara düşmemek adına, kendisiyle ilgili başka bir konuya temas edeceğiz. Mesela bugün O’nun bir asker olarak dünyaya bakış açısını işlemeyi seçtik. Askerler milli güvenlik konularında bütüncül bir bakış açısı edinme eğitimi aldıkları için genelde sıradan siyasetçinin meselelere yaklaşımıyla örtüşmezler. Çünkü sıradan siyasetçinin hemen her konuda tavrını belirleyen kendi dar grup ya da parti çıkarıdır. Oysa askerler, biraz fazla güvenlikçi bir bakış açısına sahip olsalar da, ülke ya da vatan kavramı ekseninde konuları ele alırlar. Tabii aralarından çıkan devlet adamları -sahici anlamda ifade ediyorum- bütüncül bir siyaseti hayata geçirmeyi ülkü edinirler. Sahip oldukları entelektüel derinlik kavrayışlarını güvenlikçi bakışın sınırlarının dışına çıkarır. Onları kalıcı kılan da budur. Çağlar sonrasına taşır. Mustafa Kemal bunun tipik örneğidir. Fransa’da de Gaulle başka bir benzeridir. Onların bakışında ulusal çıkar belirleyicidir. Politikaları gerçekçiliğe dayanır. Coğrafyayı, tarihi, sosyolojiyi, askeri gücü çok iyi bilirler. Güç analizini çok iyi yaparlar. Dolayısıyla milli güç kavramına bütün boyutlarıyla hâkimdirler. Bu, onlara, durumları ana hatlarıyla kusursuz muhakeme etme ve doğru karar verme hasleti kazandırır. Siyasetlerinin tatbikini güçlü olmakta ararlar. Başarılarının arkasında dayandıkları kuvveti doğru hesap etme yatar. Asla maceracı değillerdir. Yüksek özgüven ve muktedir yapıları, kararlarının tatbikinde zorlukların üstesinden gelmelerini sağlar. “Debisi yüksek akarsu” Bu yüzden onların verdiği kararları debisi yüksek bir akarsuya benzetirim. Suların hızla denize dökülmesi, süratle ulaşılan hedefleri çağrıştırır. Ancak devrim yapma durumunda farklı bir sürtünmeyle karşılaşmaları kaçınılmazdır. Ama buna rağmen başarıya ulaşırlar. Çünkü işe girişirken sonunu görme özellikleri gelişmiştir. Zaten sonunu gördükleri işlere girişirler. Buna genelde “sezgi yeteneği” denmektedir. Bütün bunları Atatürk için yazdım. Özellikle askeri yaşamını ve Kurtuluş Savaşı evresini yakından incelemem yazdırdı diyebilirim. O dönem, onu sadece bir asker olmaktan çıkarmış hem asker hem de politik bir figür yapmıştır. Çünkü bu devre, onun geniş bakış açısını hayata geçirmesinin zeminini oluşturmuştur. Her ne kadar Osmanlı paşaları askerlikle birlikte idari hatta bazen siyasi görevleri üstlenmiş olsalar da gerçekte merkezden aldıkları emirleri yerine getirdiklerinden siyasi kapasitelerini tam olarak dışa vuramamışlardır. Oysa Kurtuluş Savaşı milli güce dayalı bir savaştı. Hatta milli gücün çok kıymetli olarak kullanıldığı bir savaştı. Çünkü bu güç savaşın içinde yaratılmıştı. Atatürk’ün milli güce nasıl baktığını tahmin etmekle beraber, konuya doğrudan temasını bir kaynakta görmek beni heyecanlandırdı. Daha önce yüzeysel olarak varlığından haberdar olduğum bu kaynağa dayalı olarak onun yaklaşımını özetleyeceğim. “En çok kuvvetli olmak” Birinci Dünya Savaşı bitmiştir. 13 Kasım1918’de İstanbul’dadır. 17 Kasım günü Minber Gazetesi kendisiyle yapılan bir mülâkat yayımlanır. Kendisine üç soru yöneltilmiştir. Bunlar: “İmparatorluğun siyasal durumu”, “İngilizlere karşı beslediği duyguları” ve “Ülkedeki son düşünce akımlarına yaklaşımı”… İlk soruyu ayrıntılı olarak yanıtlamıştır. Cevabın bir kısmı bugün yazdığımız konuyla örtüşmektedir. Ordu-siyaset ilişkileri konusunda söylediklerini başka bir yazıya bırakalım. Bugün “en çok kuvvetli olmak” kavramına yaklaşımıyla yetinelim. Siyasete ilişkin ana düşüncesini, “her türlü siyasetin her türlü anlamıyla, en kuvvetli olmak” biçiminde özetlemektedir. “En çok kuvvetli olmak” tan kastı, yalnızca silahlı kuvvetin gücü değildir. O’na göre, “silahlı kuvvet” gerçek güç bileşkesini oluşturan etkenlerin sonuncusudur. O, kuvvetli olmak deyimiyle, “manen, bilimde, teknikte ve ahlak yönünden kuvvetli olmayı” ifade etmektedir. Şöyle devam etmiş: “Çünkü bu saydığım özelliklerden yoksun olan bir milletin bütün fertlerini/askerlerini en son teknolojiye dayalı silahlarla donatıldığını varsaysak bile, kuvvetli olduğunu kabul etmek doğru olamaz. Bugünkü insan toplulukları arasında yer alabilmek için elde silah beklemek yeterli değildir. Bana göre, kuvvetli bir ordu denildiği zaman anlaşılması gereken, her askeri, özellikle subayı uygarlığın ve teknolojinin gereklerini yerine getiren, düşünce ve hareketlerini ona göre düzenleyen yüksek ahlaklı topluluktur.” (Şerafettin Turan, Belleten, Cilt: XLVI, Sayı: 182, s. 337:346) Mustafa Kemal’in, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktığında Kurtuluş Savaşı’nı başlatma gücünün arkasında; milletini iyi tanıması ve güvenmesi yanında entelektüel birikiminin verdiği yüksek muhakeme gücü ve özgüven yatar. Bunların arka planında ise “bilim ve ahlak” bileşkesi vardı. Samsun’dan Havza’ya giderken arabası bozulduğunda “Dağ başını duman almış” marşını söyleyebilecek azim ve kararlılıkla… Başka türlü olmazdı. “Bilim ve ahlak”, Kuruluş’un da bileşkesi olacaktı… Yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor. O’na ve yol arkadaşlarına minnet duygularımızla… Ahmet Yavuz</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ahmet-yavuz/samsun-ve-sonrasinin-anahtari-bilim-ve-ahlak">Samsun ve sonrasının anahtarı: “Bilim ve ahlak”</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ulu önderimizle HBT sayfalarında çıktığımız yolculuğu sürdürüyoruz. Bilindiği gibi geçen yıl Samsun’la başlamış Ankara’da Meclis’in açılışına kadar gelmiştik. Sonrasını sürdüreceğiz. Her yılın önemli olaylarına sırası geldikçe yer vereceğiz. Ama bazen önemli yıl dönümlerinde, tekrara düşmemek adına, kendisiyle ilgili başka bir konuya temas edeceğiz. Mesela bugün O’nun bir asker olarak dünyaya bakış açısını işlemeyi seçtik.</p>
<p>Askerler milli güvenlik konularında bütüncül bir bakış açısı edinme eğitimi aldıkları için genelde sıradan siyasetçinin meselelere yaklaşımıyla örtüşmezler. Çünkü sıradan siyasetçinin hemen her konuda tavrını belirleyen kendi dar grup ya da parti çıkarıdır. Oysa askerler, biraz fazla güvenlikçi bir bakış açısına sahip olsalar da, ülke ya da vatan kavramı ekseninde konuları ele alırlar. Tabii aralarından çıkan devlet adamları -sahici anlamda ifade ediyorum- bütüncül bir siyaseti hayata geçirmeyi ülkü edinirler. Sahip oldukları entelektüel derinlik kavrayışlarını güvenlikçi bakışın sınırlarının dışına çıkarır. Onları kalıcı kılan da budur. Çağlar sonrasına taşır. Mustafa Kemal bunun tipik örneğidir. Fransa’da de Gaulle başka bir benzeridir.</p>
<p>Onların bakışında ulusal çıkar belirleyicidir. Politikaları gerçekçiliğe dayanır. Coğrafyayı, tarihi, sosyolojiyi, askeri gücü çok iyi bilirler. Güç analizini çok iyi yaparlar. Dolayısıyla milli güç kavramına bütün boyutlarıyla hâkimdirler. Bu, onlara, durumları ana hatlarıyla kusursuz muhakeme etme ve doğru karar verme hasleti kazandırır. Siyasetlerinin tatbikini güçlü olmakta ararlar. Başarılarının arkasında dayandıkları kuvveti doğru hesap etme yatar. Asla maceracı değillerdir. Yüksek özgüven ve muktedir yapıları, kararlarının tatbikinde zorlukların üstesinden gelmelerini sağlar.</p>
<p><strong>“Debisi yüksek akarsu” </strong></p>
<p>Bu yüzden onların verdiği kararları debisi yüksek bir akarsuya benzetirim. Suların hızla denize dökülmesi, süratle ulaşılan hedefleri çağrıştırır. Ancak devrim yapma durumunda farklı bir sürtünmeyle karşılaşmaları kaçınılmazdır. Ama buna rağmen başarıya ulaşırlar. Çünkü işe girişirken sonunu görme özellikleri gelişmiştir. Zaten sonunu gördükleri işlere girişirler. Buna genelde “sezgi yeteneği” denmektedir.</p>
<p>Bütün bunları Atatürk için yazdım. Özellikle askeri yaşamını ve Kurtuluş Savaşı evresini yakından incelemem yazdırdı diyebilirim. O dönem, onu sadece bir asker olmaktan çıkarmış hem asker hem de politik bir figür yapmıştır. Çünkü bu devre, onun geniş bakış açısını hayata geçirmesinin zeminini oluşturmuştur. Her ne kadar Osmanlı paşaları askerlikle birlikte idari hatta bazen siyasi görevleri üstlenmiş olsalar da gerçekte merkezden aldıkları emirleri yerine getirdiklerinden siyasi kapasitelerini tam olarak dışa vuramamışlardır. Oysa Kurtuluş Savaşı milli güce dayalı bir savaştı. Hatta milli gücün çok kıymetli olarak kullanıldığı bir savaştı. Çünkü bu güç savaşın içinde yaratılmıştı.</p>
<p>Atatürk’ün milli güce nasıl baktığını tahmin etmekle beraber, konuya doğrudan temasını bir kaynakta görmek beni heyecanlandırdı. Daha önce yüzeysel olarak varlığından haberdar olduğum bu kaynağa dayalı olarak onun yaklaşımını özetleyeceğim.</p>
<p><strong>“En çok kuvvetli olmak” </strong></p>
<p>Birinci Dünya Savaşı bitmiştir. 13 Kasım1918’de İstanbul’dadır. 17 Kasım günü Minber Gazetesi kendisiyle yapılan bir mülâkat yayımlanır. Kendisine üç soru yöneltilmiştir. Bunlar: “İmparatorluğun siyasal durumu”, “İngilizlere karşı beslediği duyguları” ve “Ülkedeki son düşünce akımlarına yaklaşımı”…</p>
<p>İlk soruyu ayrıntılı olarak yanıtlamıştır. Cevabın bir kısmı bugün yazdığımız konuyla örtüşmektedir.</p>
<p>Ordu-siyaset ilişkileri konusunda söylediklerini başka bir yazıya bırakalım. Bugün “en çok kuvvetli olmak” kavramına yaklaşımıyla yetinelim.</p>
<p>Siyasete ilişkin ana düşüncesini, “her türlü siyasetin her türlü anlamıyla, en kuvvetli olmak” biçiminde özetlemektedir. “En çok kuvvetli olmak” tan kastı, yalnızca silahlı kuvvetin gücü değildir. O’na göre, “silahlı kuvvet” gerçek güç bileşkesini oluşturan etkenlerin sonuncusudur. O, kuvvetli olmak deyimiyle, “<strong>manen, bilimde, teknikte ve ahlak yönünden kuvvetli olmayı</strong>” ifade etmektedir.</p>
<p>Şöyle devam etmiş: “Çünkü bu saydığım özelliklerden yoksun olan bir milletin bütün fertlerini/askerlerini en son teknolojiye dayalı silahlarla donatıldığını varsaysak bile, kuvvetli olduğunu kabul etmek doğru olamaz. Bugünkü insan toplulukları arasında yer alabilmek için elde silah beklemek yeterli değildir. Bana göre, kuvvetli bir ordu denildiği zaman anlaşılması gereken, her askeri, özellikle subayı uygarlığın ve teknolojinin gereklerini yerine getiren, düşünce ve hareketlerini ona göre düzenleyen yüksek ahlaklı topluluktur.” (Şerafettin Turan, Belleten, Cilt: XLVI, Sayı: 182, s. 337:346)</p>
<p>Mustafa Kemal’in, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktığında Kurtuluş Savaşı’nı başlatma gücünün arkasında; milletini iyi tanıması ve güvenmesi yanında entelektüel birikiminin verdiği yüksek muhakeme gücü ve özgüven yatar. Bunların arka planında ise “bilim ve ahlak” bileşkesi vardı.</p>
<p>Samsun’dan Havza’ya giderken arabası bozulduğunda “Dağ başını duman almış” marşını söyleyebilecek azim ve kararlılıkla… Başka türlü olmazdı.</p>
<p>“Bilim ve ahlak”, Kuruluş’un da bileşkesi olacaktı… Yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor. O’na ve yol arkadaşlarına minnet duygularımızla…</p>
<p><strong>Ahmet Yavuz</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/ahmet-yavuz/samsun-ve-sonrasinin-anahtari-bilim-ve-ahlak">Samsun ve sonrasının anahtarı: “Bilim ve ahlak”</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">18606</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
