<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mustafa Çetiner arşivleri - Herkese Bilim Teknoloji</title>
	<atom:link href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/k/yazarlar/mustafa-cetiner/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/k/yazarlar/mustafa-cetiner</link>
	<description>Türkiye&#039;nin günlük bilim, kültür ve eleştirel düşünce portalı</description>
	<lastBuildDate>Mon, 27 Feb 2023 12:04:51 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Deprem ve kan bağışı</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/deprem-ve-kan-bagisi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Çetiner]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 27 Feb 2023 11:22:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mustafa Çetiner]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<category><![CDATA[acil]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[kan bağışı]]></category>
		<category><![CDATA[kan vermek]]></category>
		<category><![CDATA[kırmızı hücre]]></category>
		<category><![CDATA[kızılay]]></category>
		<category><![CDATA[plazma]]></category>
		<category><![CDATA[tromobosit]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=29023</guid>

					<description><![CDATA[<p>Asla azalmayacak, asla dinmeyecek bir acının ortasındayız. 1999 büyük depreminden beri hiçbir şey biriktirmediğimiz, hiçbir önlem almadığımız çok acı bir şekilde ortay çıktı. Dünyanın en şiddetli depremlerinden biri, belki de dünyanın en hazırlıksız ülkesini vurdu. Şaşılası bir sivil toplum refleksi, hiç ama hiç hazır olmayan bir devlet gördük. Asıl büyük hırsızları unutup marketlerden çocuğuna süt çalanlara, belki de aç çocuğuna, “ateş aç” emri vermeye hazırlananları gördük. Ama bu sefer sorumluları ne yaparlarsa yapsınlar unutmayacağız. Her detayı hafızamıza kazıyoruz. Yine de şimdi öfkemizi yüreğimizin bir köşesine saklama vakti, şimdi topyekûn dayanışma ve artık gerçek yaşamla ilgisini tamamen kaybetmiş iktidar ve yandaşlarına aldırmadan tek vücut olma zamanı. Kan bağışı bu tür büyük felaketlerde çok yaşamsal bir rol oynuyor. Kan vermeliyiz, ancak kan ihtiyacının birkaç ay içinde bitmeyeceğini unutmamak gerekiyor. Daha uzun bir süre Kızılay’ın kan stoklarının dolu olması lazım. Bu nedenle kan bağış noktalarını, Kızılay’ın yönlendirmelerini takip etmek gerekiyor. Kan bağışı işlemi için harcamanız gereken zaman yarım saati geçmiyor. İşlemin kendisi, yani kan verme işlemi, 8-10 dakika sürüyor. Kan merkezine başvurduğunuzda üç formu okuyup imzalamanız gerekir. İlki bir bilgilendirme formu, ikinci form ise kayıt formudur. Üçüncü form uzun bir ankettir ve sağlığınız hakkındaki soruları içerir. Bu son form son derece kritiktir ve buradaki soruları formalite olarak görmeden ve açıklıkla yanıtlamak gerekir. Bu formda yazdıklarınız gizlidir. Alıcı ve verici güvenliği açısından bu form çok önemlidir. Bir ünite kan 450 ml’dir. Vericiden alınan bu yarım kiloya yakın kan vücudumuzdaki kanın 1/13’üdür ve hızla yerine konur. Sadece işlem sonrasında kan basıncı düşebileceği için bazı kurallara uymak gerekir. Kan verme işleminden önce hafif bir şeyler yemek, sonrasında ise bol su içmek gerekir. Özellikle ilk 4 saat içinde bu önemlidir. Alkol kullanımı bu süre içinde önerilmez. Kan verilen günlerde aktif spor yapılmamalıdır. Terlemeye neden olabilecek ve sıvı kaybını arttıracak her şeyden uzak durmalıdır. Yüksek konsantrasyon gerektiren meslek sahiplerinin kan verdikleri gün çalışmamaları önerilir. Vericilerde kısa süreli bulantı, baş dönmesi, uygulama yerinde ağrı gibi bulgular görülebilir. Kızılay, Kızıl Haç gibi kuruluşlar ve bilimsel rehberlere bakarsanız bir kişinin kan verme sıklığı 2- 4 ay arasında değişir. Erkekler 2 ay (ideal olan 3 ay), kadınlar ise 3 ay (ideal olan 4 ay)’da bir kan verebilirler. Kimi özel durumlarda kan verme sıklığı 1 ay inebilir. Yılda 6 defadan fazla kan verilmemelidir. Kan vericilerin ideal olarak 50 kg üstü olması gerekir. Vericilerin yaş aralığı 18-65 yaştır. Hekim izniyle ve genel durum iyi olduğu koşulda 70 yaşa dek verici olunabilir. Vericilerin kan vermelerine engel bir sağlık sorunu olduğunda bunların bilinmesi gerekir. Yukarıda andığım değerlendirme anketi bu nedenle kritik önem taşımaktadır. Vericiden alınan ve hastalara rutin olarak kullanılan kanın 3 bileşeni vardır. Bunlar; kırmızı küreler, trombositler ve kan hücrelerinin içinde yüzdüğü plazmadır. Bu bileşim içinde yer alan beyaz küre hücreleri çok nadiren kullanılır. Plazma da aslında çok önemli bir biyolojik üründür ve birçok klinik durumda kullanılır. Vericinin kanı alındıktan sonra tam kan bileşenlerine ayrılır ve hastalarda kırmızı kan düştüğünde kırmızı kan, pıhtılaşmayı sağlayan trombositlerin sayısı düştüğünde trombosit verilir. Plazma da “taze donmuş plazma ve kriyopresipitat” dediğimiz ürünlere dönüşür ve gerekli durumlarda kullanılır. Bu büyük felaketi yaşadığımız şu günlerde çok önemli noktalardan biri bu kan ürünlerinin raf ömürleri ve saklanma koşullarıdır. Eritrosit yani kırmızı kan hücrelerinin uygun koşullarda (2-6 derece) saklanma süresi 42 gündür. Ancak ne kadar taze kullanılırsa o kadar iyidir, benzer durum trombositler için de aynıdır. Ancak onların saklanma süresi sadece 5 gündür ve ideal sıcaklık 20-24 C’dir. Plazma ise (-)18 C’de uzun süre saklanabilir. Bu günlerde Kızılay’a bağış için koşup devamını bırakmak yapılacak en büyük hatadır. Daha uzun süre kan bağışına gereksinim duyulacaktır. Bu büyük felakette hiçbir şey yapamıyorsanız, ne olur kan bağışı yapın!.. Mustafa Çetiner</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/deprem-ve-kan-bagisi">Deprem ve kan bağışı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family: Arial, sans-serif;"><span lang="tr-TR">Asla azalmayacak, asla dinmeyecek bir acının ortasındayız. 1999 büyük depreminden beri hiçbir şey biriktirmediğimiz, hiçbir önlem almadığımız çok acı bir şekilde ortay çıktı. Dünyanın en şiddetli depremlerinden biri, belki de dünyanın en hazırlıksız ülkesini vurdu.</span></span></p>
<p><span style="font-family: Arial, sans-serif;"><span lang="tr-TR">Şaşılası bir sivil toplum refleksi, hiç ama hiç hazır olmayan bir devlet gördük. Asıl büyük hırsızları unutup marketlerden çocuğuna süt çalanlara, belki de aç çocuğuna, </span></span><span style="font-family: Arial, sans-serif;"><span lang="tr-TR">“ateş aç” emri vermeye hazırlananları gördük.</span></span></p>
<p><span style="font-family: Arial, sans-serif;"><span lang="tr-TR">Ama bu sefer sorumluları ne yaparlarsa yapsınlar unutmayacağız. Her detayı hafızamıza kazıyoruz. Yine de şimdi öfkemizi yüreğimizin bir köşesine saklama vakti, şimdi topyekûn dayanışma ve artık gerçek yaşamla ilgisini tamamen kaybetmiş iktidar ve yandaşlarına aldırmadan tek vücut olma zamanı. </span></span></p>
<p><span style="font-family: Arial, sans-serif;"><span lang="tr-TR">Kan bağışı bu tür büyük felaketlerde çok yaşamsal bir rol oynuyor.</span></span></p>
<p><span style="font-family: Arial, sans-serif;"><span lang="tr-TR">Kan vermeliyiz, ancak kan ihtiyacının birkaç ay içinde bitmeyeceğini unutmamak gerekiyor. Daha uzun bir süre Kızılay’ın kan stoklarının dolu olması lazım. Bu nedenle kan bağış noktalarını, Kızılay’ın yönlendirmelerini takip etmek gerekiyor.</span></span></p>
<p><span style="font-family: Arial, sans-serif;"><span lang="tr-TR">Kan bağışı işlemi için harcamanız gereken zaman yarım saati geçmiyor. İşlemin kendisi, yani kan verme işlemi, 8-10 dakika sürüyor. </span></span></p>
<p><span style="font-family: Arial, sans-serif;"><span lang="tr-TR">Kan merkezine başvurduğunuzda üç formu okuyup imzalamanız gerekir. İlki bir bilgilendirme formu, ikinci form ise kayıt formudur. Üçüncü form uzun bir ankettir ve sağlığınız hakkındaki soruları içerir. Bu son form son derece kritiktir ve buradaki soruları formalite olarak görmeden ve açıklıkla yanıtlamak gerekir. Bu formda yazdıklarınız gizlidir. Alıcı ve verici güvenliği açısından bu form çok önemlidir. </span></span></p>
<p><span style="font-family: Arial, sans-serif;"><span lang="tr-TR">Bir ünite kan 450 ml’dir. Vericiden alınan bu yarım kiloya yakın kan vücudumuzdaki kanın 1/13’üdür ve hızla yerine konur. Sadece işlem sonrasında kan basıncı düşebileceği için bazı kurallara uymak gerekir.</span></span></p>
<p><span style="font-family: Arial, sans-serif;"><span lang="tr-TR">Kan verme işleminden önce hafif bir şeyler yemek, sonrasında ise bol su içmek gerekir. Özellikle ilk 4 saat içinde bu önemlidir. Alkol kullanımı bu süre içinde önerilmez. Kan verilen günlerde aktif spor yapılmamalıdır. Terlemeye neden olabilecek ve sıvı kaybını arttıracak her şeyden uzak durmalıdır. Yüksek konsantrasyon gerektiren meslek sahiplerinin kan verdikleri gün çalışmamaları önerilir. Vericilerde kısa süreli bulantı, baş dönmesi, uygulama yerinde ağrı gibi bulgular görülebilir. </span></span></p>
<p><span style="font-family: Arial, sans-serif;"><span lang="tr-TR">Kızılay, Kızıl Haç gibi kuruluşlar ve bilimsel rehberlere bakarsanız bir kişinin kan verme sıklığı 2- 4 ay arasında değişir. Erkekler 2 ay (ideal olan 3 ay), kadınlar ise 3 ay (ideal olan 4 ay)’da bir kan verebilirler. Kimi özel durumlarda kan verme sıklığı 1 ay inebilir. Yılda 6 defadan fazla kan verilmemelidir.</span></span></p>
<p><span style="font-family: Arial, sans-serif;"><span lang="tr-TR">Kan vericilerin ideal olarak 50 kg üstü olması gerekir. Vericilerin yaş aralığı 18-65 yaştır. Hekim izniyle ve genel durum iyi olduğu koşulda 70 yaşa dek verici olunabilir. Vericilerin kan vermelerine engel bir sağlık sorunu olduğunda bunların bilinmesi gerekir. Yukarıda andığım değerlendirme anketi bu nedenle kritik önem taşımaktadır.</span></span></p>
<p><span style="font-family: Arial, sans-serif;"><span lang="tr-TR">Vericiden alınan ve hastalara rutin olarak kullanılan kanın 3 bileşeni vardır. Bunlar; kırmızı küreler, trombositler ve kan hücrelerinin içinde yüzdüğü plazmadır. Bu bileşim içinde yer alan beyaz küre hücreleri çok nadiren kullanılır. Plazma da aslında çok önemli bir biyolojik üründür ve birçok klinik durumda kullanılır. Vericinin kanı alındıktan sonra tam kan bileşenlerine ayrılır ve hastalarda kırmızı kan düştüğünde kırmızı kan, pıhtılaşmayı sağlayan trombositlerin sayısı düştüğünde trombosit verilir. Plazma da “taze donmuş plazma ve kriyopresipitat” dediğimiz ürünlere dönüşür ve gerekli durumlarda kullanılır. Bu büyük felaketi yaşadığımız şu günlerde çok önemli noktalardan biri bu kan ürünlerinin raf ömürleri ve saklanma koşullarıdır.</span></span></p>
<p><span style="font-family: Arial, sans-serif;"><span lang="tr-TR">Eritrosit yani kırmızı kan hücrelerinin uygun koşullarda (2-6 derece) saklanma süresi 42 gündür. Ancak ne kadar taze kullanılırsa o kadar iyidir, benzer durum trombositler için de aynıdır. Ancak onların saklanma süresi sadece 5 gündür ve ideal sıcaklık 20-24 C’dir. Plazma ise (-)18 C’de uzun süre saklanabilir. </span></span></p>
<p><span style="font-family: Arial, sans-serif;"><span lang="tr-TR">Bu günlerde Kızılay’a bağış için koşup devamını bırakmak yapılacak en büyük hatadır. Daha uzun süre kan bağışına gereksinim duyulacaktır. </span></span></p>
<p><span style="font-family: Arial, sans-serif;"><span lang="tr-TR">Bu büyük felakette hiçbir şey yapamıyorsanız, ne olur kan bağışı yapın!.. </span></span></p>
<p><strong>Mustafa Çetiner</strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/deprem-ve-kan-bagisi">Deprem ve kan bağışı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">29023</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Asker kalbi&#8230;</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mustafa-cetiner/asker-kalbi</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Çetiner]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 13 Oct 2022 12:45:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mustafa Çetiner]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=28151</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ülkemiz şehit haberleri ile sarsıldı geçtiğimiz hafta. 36 genç insan, bu ülkenin 36 evladı İdlib’deki çatışmalarda yaşamını yitirdi. Acı bu sefer öylesine derine işledi ki, hareketsiz kalakaldık. Barış zamanları çocuklar babalarını toprağa verir, savaş zamanları babalar çocuklarını derler. İşte öylesi derin bir acıydı. Bilgisayar oyunlarındaki gibi olmuyor kahramanlıklar. Sosyal medyadaki savaş çığlıklarına benzemiyor elbet. Bunu en iyi, en büyük askerler bilir, Gazi Mustafa Kemal Atatürk mesela. Ulu Önder o nedenle tam bir savaş karşıtıydı. Orta Doğuda fitili ateşleyen büyük güçlerin en büyüğü ABD’nin eski Adalet Bakanı Ramsey Clark, Birinci Körfez savaşından yıllar sonra şunları söyledi. “Körfez Savaşı’nda 42 gün içinde 11.000 sorti yapıldı, 88.000 ton bomba atıldı; bunlardan sadece % 7’si güdümlü, % 93’ü ise gelişigüzel atılan bombalardı. En az 125.000 asker, 130.000 sivil öldürdük…” Savaşın baş mağduru elbette siviller ama kazananlar bile mağdur aslında. Ramsey Clarke’ın sözünü ettiği o Körfez savaşı sırasında 50.000 İngiliz, Kanada ve ABD askeri nefes açlığı, halsizlik, aşırı uyarılma (irritabilite), başağrısı, uyku bozuklukları, unutkanlık, konsantrasyon bozukluğu, el ve ayaklarda uyuşma, kas ve eklem ağrıları, cilt döküntüleri, depresyon, göğüs ağrısı gibi yakınmalar ile hekimlere başvurdu. Bu askerlerin %70’i askeri nöbetlerini tutamamakta veya tamamlayamamaktaydı. Savaş sonrası ülkelerine döndükten sonraki beş yıl içinde bu 50.000 askerin sadece 1/6’sında yukarıda sözü edilen yakınmaların düzeldiği görüldü. Yapılan çalışmalar, yaralanma ve zehirli gazlara maruz kalma korkusunun, oluşan bu emosyonel sakatlıkta belirleyici rol oynadığına işaret ediyordu. Bilim insanları bu klinik tabloya “Savaş Sendromu” ismini veriyor. Bu sendromun görülme sıklığı %5-15 olarak bildiriliyor. Savaş Sendromunun daha çok psikososyal bir fenomen olduğuna inanılıyor. Bununla beraber, savaş sırasında askerlere uygulanan veba ve şarbon aşılarının neden olduğu sitokin salınımlarının nöroimmünolojik etkiler yarattığı ve bu durumun söz konusu klinik tablonun gelişiminde rol oynadığı da ileri sürülüyor. Savaş sırasında gelişen bazı infeksiyonların da bu klinik tabloya neden olabileceğini iddia eden çalışmalar var. Sendromun esas ismi “Akut çarpışma stresi sendromu“ aslında. Bu sendrom ilk kez Amerikan İç Savaşında “Da Costa Sendromu” ismiyle tanımlanmıştı. Amerikan İç Savaşının sürdüğü yıllarda Philadelphia Askeri Hastanesinde görevli Dr. Costa, 300 asker üzerinde yaptığı çalışma sonrası askerlerin önemli bölümünde nefes darlığı, çarpıntı, özellikle eforla ortaya çıkan göğüs ağrısı, yorgunluk, başağrısı, uyku bozuklukları, ishal, baş dönmesi gibi bulgular olduğunu, bu bulguların %35 askerde, askeri nöbet sırasında ortaya çıktığını saptıyor. Özellikle “sıla” özlemi çeken genç askerlerde, belirgin apati (kişinin çevresel uyarılara ilgisiz kalış, hissizlik, kayıtsızlık, uyuşukluk) , iştah kaybı hatta yüksek ateş gibi yakınmalar da tabloya ekleniyor. Benzer durum, “Asker kalbi” “ efor sendromu” gibi isimler altında Birinci Dünya Savaşında da yaşanmış. Savaş sırasında 44.000 İngiliz askerine sağlık izni verilmek zorunda kalınmış ve bu askerler savaşmaya devam edememişler. Birinci Dünya Savaşından beş yıl sonra da yılda ortalama 601 İngiliz askeri söz konusu yakınmalar nedeniyle sağlık izni kullanmaya devam etmiş. Benzer sorunlar İkinci Dünya Savaşı, Kore ve Vietnam Savaşıları sırasında da sürmüş. Bir çok İngiliz pilot kalp ağrısı nedeniyle uçamamış. Ben bir siyasi analist değilim, savaşın gerekli olduğu durumlarda kaçınılmaz bir araç olduğunu biliyorum. Ancak savaşın herkes için gözyaşı, hastalık, sakatlık, fakirlik anlamına geldiğini de biliyorum. Yaşam, klavyenin başına oturduğunuzdaki gibi sanal değil çok ama çok sahici. En azından bizim için ölenlere saygı için bunu unutmayalım. Tüm şehitlerimize rahmet, ailelerine başsağlı diliyorum. Umarım hafızası iyice balıklaşan bu ülkede kolayca unutulup gitmezler. Mustafa Çetiner / dr.m.cetiner@gmail.com Bu yazı HBT&#8217;nin 206. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mustafa-cetiner/asker-kalbi">Asker kalbi&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ülkemiz şehit haberleri ile sarsıldı geçtiğimiz hafta. 36 genç insan, bu ülkenin 36 evladı İdlib’deki çatışmalarda yaşamını yitirdi.</p>
<p>Acı bu sefer öylesine derine işledi ki, hareketsiz kalakaldık.</p>
<p>Barış zamanları çocuklar babalarını toprağa verir, savaş zamanları babalar çocuklarını derler. İşte öylesi derin bir acıydı.</p>
<p>Bilgisayar oyunlarındaki gibi olmuyor kahramanlıklar. Sosyal medyadaki savaş çığlıklarına benzemiyor elbet. Bunu en iyi, en büyük askerler bilir, Gazi Mustafa Kemal Atatürk mesela. Ulu Önder o nedenle tam bir savaş karşıtıydı.</p>
<p>Orta Doğuda fitili ateşleyen büyük güçlerin en büyüğü ABD’nin eski Adalet Bakanı Ramsey Clark, Birinci Körfez savaşından yıllar sonra şunları söyledi.</p>
<p>“Körfez Savaşı’nda 42 gün içinde 11.000 sorti yapıldı, 88.000 ton bomba atıldı; bunlardan sadece % 7’si güdümlü, % 93’ü ise gelişigüzel atılan bombalardı. En az 125.000 asker, 130.000 sivil öldürdük…”</p>
<p>Savaşın baş mağduru elbette siviller ama kazananlar bile mağdur aslında.</p>
<p>Ramsey Clarke’ın sözünü ettiği o Körfez savaşı sırasında 50.000 İngiliz, Kanada ve ABD askeri nefes açlığı, halsizlik, aşırı uyarılma (irritabilite), başağrısı, uyku bozuklukları, unutkanlık, konsantrasyon bozukluğu, el ve ayaklarda uyuşma, kas ve eklem ağrıları, cilt döküntüleri, depresyon, göğüs ağrısı gibi yakınmalar ile hekimlere başvurdu. Bu askerlerin %70’i askeri nöbetlerini tutamamakta veya tamamlayamamaktaydı.</p>
<p>Savaş sonrası ülkelerine döndükten sonraki beş yıl içinde bu 50.000 askerin sadece 1/6’sında yukarıda sözü edilen yakınmaların düzeldiği görüldü. Yapılan çalışmalar, yaralanma ve zehirli gazlara maruz kalma korkusunun, oluşan bu emosyonel sakatlıkta belirleyici rol oynadığına işaret ediyordu.</p>
<p>Bilim insanları bu klinik tabloya “Savaş Sendromu” ismini veriyor. Bu sendromun görülme sıklığı %5-15 olarak bildiriliyor.</p>
<p>Savaş Sendromunun daha çok psikososyal bir fenomen olduğuna inanılıyor. Bununla beraber, savaş sırasında askerlere uygulanan veba ve şarbon aşılarının neden olduğu sitokin salınımlarının nöroimmünolojik etkiler yarattığı ve bu durumun söz konusu klinik tablonun gelişiminde rol oynadığı da ileri sürülüyor. Savaş sırasında gelişen bazı infeksiyonların da bu klinik tabloya neden olabileceğini iddia eden çalışmalar var.</p>
<p>Sendromun esas ismi “Akut çarpışma stresi sendromu“ aslında. Bu sendrom ilk kez Amerikan İç Savaşında “Da Costa Sendromu” ismiyle tanımlanmıştı.</p>
<p>Amerikan İç Savaşının sürdüğü yıllarda Philadelphia Askeri Hastanesinde görevli Dr. Costa, 300 asker üzerinde yaptığı çalışma sonrası askerlerin önemli bölümünde nefes darlığı, çarpıntı, özellikle eforla ortaya çıkan göğüs ağrısı, yorgunluk, başağrısı, uyku bozuklukları, ishal, baş dönmesi gibi bulgular olduğunu, bu bulguların %35 askerde, askeri nöbet sırasında ortaya çıktığını saptıyor. Özellikle “sıla” özlemi çeken genç askerlerde, belirgin apati (kişinin çevresel uyarılara ilgisiz kalış, hissizlik, kayıtsızlık, uyuşukluk) , iştah kaybı hatta yüksek ateş gibi yakınmalar da tabloya ekleniyor.</p>
<p>Benzer durum, “Asker kalbi” “ efor sendromu” gibi isimler altında Birinci Dünya Savaşında da yaşanmış.</p>
<p>Savaş sırasında 44.000 İngiliz askerine sağlık izni verilmek zorunda kalınmış ve bu askerler savaşmaya devam edememişler. Birinci Dünya Savaşından beş yıl sonra da yılda ortalama 601 İngiliz askeri söz konusu yakınmalar nedeniyle sağlık izni kullanmaya devam etmiş. Benzer sorunlar İkinci Dünya Savaşı, Kore ve Vietnam Savaşıları sırasında da sürmüş.</p>
<p>Bir çok İngiliz pilot kalp ağrısı nedeniyle uçamamış.</p>
<p>Ben bir siyasi analist değilim, savaşın gerekli olduğu durumlarda kaçınılmaz bir araç olduğunu biliyorum. Ancak savaşın herkes için gözyaşı, hastalık, sakatlık, fakirlik anlamına geldiğini de biliyorum.</p>
<p>Yaşam, klavyenin başına oturduğunuzdaki gibi sanal değil çok ama çok sahici. En azından bizim için ölenlere saygı için bunu unutmayalım.</p>
<p>Tüm şehitlerimize rahmet, ailelerine başsağlı diliyorum. Umarım hafızası iyice balıklaşan bu ülkede kolayca unutulup gitmezler.</p>
<p><strong>Mustafa Çetiner / <a href="mailto:dr.m.cetiner@gmail.com">dr.m.cetiner@gmail.com</a></strong></p>
<p><strong><em>Bu yazı HBT&#8217;nin 206. sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mustafa-cetiner/asker-kalbi">Asker kalbi&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">28151</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Enfeksiyonlar ve kanser</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mustafa-cetiner/enfeksiyonlar-ve-kanser</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Çetiner]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 03 Oct 2022 12:26:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mustafa Çetiner]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=28056</guid>

					<description><![CDATA[<p>Coronavirus salgını birçok kişiyi enfeksiyon hastalıkları konusunda oldukça bilgilendirdi ve enfeksiyon sağlık gündeminin baş köşesine kuruldu. Aslında enfeksiyonların tarihi ile insanlık tarihi at başı gider. Yüzyıllar öncesinin Veba salgınlarını hatırlayın. Sadece sağlığı değil, tüm yaşam biçimlerini, inançları, bilimi aklınıza ne gelirse her şeyi etkiledi. HIV, 30 yıl önce insanlığı o kadar korkutmasaydı, viroloji bugün bu kadar gelişmiş olmazdı. Tarih boyunca, insanın ortalama yaşam süresini kısaltan en önemli faktör enfeksiyonlardı. İnsanlığı enfeksiyonların boyunduruğundan kurtaran ve yaşam süresini uzatan iki önemli etken aşıların ve antibiyotiklerin keşfidir. Enfeksiyonlar günümüz dünyasında hala önemli olmaya devam ediyor. Örneğin kanser gelişiminde sigara ve aşırı şişmanlıktan sonra en önemli sebep enfeksiyonlar olarak gösteriliyor. Lancet Global dergisinde Aralık 2019 yayınlanan bir makale, tüm kanserlerin %13’ünün enfeksiyonlar ile ilişkili olduğunu rapor etti. Bu yılda 2,2 milyon enfeksiyon ilişkili kanser demek. Yani her yüz bin kişiden 25’i enfeksiyon ilişkili bir kansere yakalanıyor. Aslında enfeksiyon kanser ilişkisi, yayınlanan bu makaleden önce de çok iyi biliniyordu. 2008 yılında yapılan bir başka çalışma, bir yıl içinde saptanan 12.7 milyon kanserli hastanın iki milyona yakınının enfeksiyon ile ilişkili olduğunu gösteriyordu. Peki kanser yapan mikroorganizmalar neler? Bu enfeksiyonlardan en bilinenleri; Helikobakter Pilori (HP), Human papilloma virüs (HPV), hepatit B ve hepatit C virüsleridir. Yayınlanan bu çalışma, enfeksiyon ilişkili kanserlerin üçte ikisinden fazlasının (%38) Çin’de görüldüğünü gösteriyor. Helikobakter Pilori ilişkili tüm kanserlerin %42’si, Hepatit B ilişkili kanserlerin ise %69’u Çin’de görülüyor. Hani derler ya, “coğrafya kaderdir” diye, bölgelere göre infeksiyon ilişkili kanser sıklığı da bu sözü doğruluyor. Doğu Asya bu konuda başı çekiyor. Enfeksiyon ilişkili kanserler bu bölgede her 100.000 kişinin 40’ında görülüyor. Afrika’da bu oran yüz bin kişide 37, Kuzey Avrupa’da yüz bin kişide 13 olarak bildiriliyor. Ülkemizin de içinde bulunduğu Batı Asya’da ise her yüz bin kişiden 14’ü infeksiyon ilişkili bir kansere yakalanıyor. Enfeksiyona bağlı ortaya çıkan kanserlerin büyük bölümü mide, karaciğer ve rahim ağzı kanserlerinden oluşuyor, ancak kanserler sadece bu organlarla sınırlı kalmıyor. Daha birçok başka organda da enfeksiyon ilişkili kanserler ortaya çıkabiliyor. Helikobakter Pilori, MALT ismi verilen bir çeşit lenfomaya neden olabiliyor. Öyle ki lenfomanın erken dönemlerinde sadece antibiyotikler ile bile hastalık tamamen tedavi edilebiliyor ve lenfoma ortadan kalkabiliyor. Helikobakter Pilori ilişkili lenfoma ile baş etmek görece daha kolay ancak bakterinin neden olduğu mide kanseri (gastrik adenokarsinoma) gerçekten de büyük sorun yaratabiliyor. Helikobakter ülkemizde çok yaygın ve HP (+) olan kişilerde kanser olur muyum korkusu yaratmak istemiyorum. Ama bu kişilere Helikobakter Pilori tedavisi almalarını ve kendilerini bu mikroptan kurtarmalarını önermek şart. HP (+) olan her 100.000 kişiden 9’unun mide kanserine yakalandığını unutmamak gerekiyor. Hepatit B ve C virüsü kanser açısından büyük risk oluşturuyor. Karaciğer kanserinin %78’inin bu iki virüs ile ilişkili olduğu söyleniyor. Human Papilloma Virüs (HPV), kansere neden olan bir başka virüs. HPV taşıyan her 100.000 kadından 8’inde serviks, yani rahim ağzı kanseri oluyor. HPV ilişkili rahim ağzı kanseri daha çok sosyoekonomik düzey düşük toplumlarda daha sık görülüyor. HPV ilişkili kanserlerin %80’i rahim ağzı kanseri ve %90’ı kadınlarda görülüyor. Bir çoğumuz HPV’yi sadece rahim ağzı kanseri ile ilişkili görürüz. Ama anüs ve başka genital kanserler ve baş boyun kanserleri ile de ilişkili olabiliyor. Bu saydıklarım dışında Epstein Bar virusunun Burkitt lenfoma ve bazı başka lenfomalarla, HTLV-1 ve bazı herpes virüslerinin Kaposi sarkomu ile ilişkili olduğu biliniyor. HIV’de bağışıklık sistemini baskıladığından kanser gelişimine zemin hazırlayabiliyor. Yazının başında belirttiğim gibi enfeksiyonlar, sigara kullanımı ve aşırı şişmanlık ile beraber kanser için değiştirilebilir risk faktörlerinden biridir. Yapılan çalışmalar, bu üç faktörün kontrolü ile kanser riskinin %50 azaltılabileceğini göstermektedir. Mustafa Çetiner / dr.m.cetiner@gmail.com Bu yazı HBT&#8217;nin 205. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mustafa-cetiner/enfeksiyonlar-ve-kanser">Enfeksiyonlar ve kanser</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Coronavirus salgını birçok kişiyi enfeksiyon hastalıkları konusunda oldukça bilgilendirdi ve enfeksiyon sağlık gündeminin baş köşesine kuruldu.</p>
<p>Aslında enfeksiyonların tarihi ile insanlık tarihi at başı gider. Yüzyıllar öncesinin Veba salgınlarını hatırlayın. Sadece sağlığı değil, tüm yaşam biçimlerini, inançları, bilimi aklınıza ne gelirse her şeyi etkiledi. HIV, 30 yıl önce insanlığı o kadar korkutmasaydı, viroloji bugün bu kadar gelişmiş olmazdı.</p>
<p>Tarih boyunca, insanın ortalama yaşam süresini kısaltan en önemli faktör enfeksiyonlardı. İnsanlığı enfeksiyonların boyunduruğundan kurtaran ve yaşam süresini uzatan iki önemli etken aşıların ve antibiyotiklerin keşfidir. Enfeksiyonlar günümüz dünyasında hala önemli olmaya devam ediyor. Örneğin kanser gelişiminde sigara ve aşırı şişmanlıktan sonra en önemli sebep enfeksiyonlar olarak gösteriliyor.</p>
<p>Lancet Global dergisinde Aralık 2019 yayınlanan bir makale, tüm kanserlerin %13’ünün enfeksiyonlar ile ilişkili olduğunu rapor etti. Bu yılda 2,2 milyon enfeksiyon ilişkili kanser demek. Yani her yüz bin kişiden 25’i enfeksiyon ilişkili bir kansere yakalanıyor.</p>
<p>Aslında enfeksiyon kanser ilişkisi, yayınlanan bu makaleden önce de çok iyi biliniyordu. 2008 yılında yapılan bir başka çalışma, bir yıl içinde saptanan 12.7 milyon kanserli hastanın iki milyona yakınının enfeksiyon ile ilişkili olduğunu gösteriyordu.</p>
<p>Peki kanser yapan mikroorganizmalar neler?</p>
<p>Bu enfeksiyonlardan en bilinenleri; Helikobakter Pilori (HP), Human papilloma virüs (HPV), hepatit B ve hepatit C virüsleridir.</p>
<p>Yayınlanan bu çalışma, enfeksiyon ilişkili kanserlerin üçte ikisinden fazlasının (%38) Çin’de görüldüğünü gösteriyor. Helikobakter Pilori ilişkili tüm kanserlerin %42’si, Hepatit B ilişkili kanserlerin ise %69’u Çin’de görülüyor.</p>
<p>Hani derler ya, “coğrafya kaderdir” diye, bölgelere göre infeksiyon ilişkili kanser sıklığı da bu sözü doğruluyor. Doğu Asya bu konuda başı çekiyor. Enfeksiyon ilişkili kanserler bu bölgede her 100.000 kişinin 40’ında görülüyor.</p>
<p>Afrika’da bu oran yüz bin kişide 37, Kuzey Avrupa’da yüz bin kişide 13 olarak bildiriliyor. Ülkemizin de içinde bulunduğu Batı Asya’da ise her yüz bin kişiden 14’ü infeksiyon ilişkili bir kansere yakalanıyor. Enfeksiyona bağlı ortaya çıkan kanserlerin büyük bölümü mide, karaciğer ve rahim ağzı kanserlerinden oluşuyor, ancak kanserler sadece bu organlarla sınırlı kalmıyor. Daha birçok başka organda da enfeksiyon ilişkili kanserler ortaya çıkabiliyor.</p>
<p>Helikobakter Pilori, MALT ismi verilen bir çeşit lenfomaya neden olabiliyor. Öyle ki lenfomanın erken dönemlerinde sadece antibiyotikler ile bile hastalık tamamen tedavi edilebiliyor ve lenfoma ortadan kalkabiliyor. Helikobakter Pilori ilişkili lenfoma ile baş etmek görece daha kolay ancak bakterinin neden olduğu mide kanseri (gastrik adenokarsinoma) gerçekten de büyük sorun yaratabiliyor. Helikobakter ülkemizde çok yaygın ve HP (+) olan kişilerde kanser olur muyum korkusu yaratmak istemiyorum. Ama bu kişilere Helikobakter Pilori tedavisi almalarını ve kendilerini bu mikroptan kurtarmalarını önermek şart. HP (+) olan her 100.000 kişiden 9’unun mide kanserine yakalandığını unutmamak gerekiyor.</p>
<p>Hepatit B ve C virüsü kanser açısından büyük risk oluşturuyor. Karaciğer kanserinin %78’inin bu iki virüs ile ilişkili olduğu söyleniyor.</p>
<p>Human Papilloma Virüs (HPV), kansere neden olan bir başka virüs. HPV taşıyan her 100.000 kadından 8’inde serviks, yani rahim ağzı kanseri oluyor. HPV ilişkili rahim ağzı kanseri daha çok sosyoekonomik düzey düşük toplumlarda daha sık görülüyor. HPV ilişkili kanserlerin %80’i rahim ağzı kanseri ve %90’ı kadınlarda görülüyor.</p>
<p>Bir çoğumuz HPV’yi sadece rahim ağzı kanseri ile ilişkili görürüz. Ama anüs ve başka genital kanserler ve baş boyun kanserleri ile de ilişkili olabiliyor.</p>
<p>Bu saydıklarım dışında Epstein Bar virusunun Burkitt lenfoma ve bazı başka lenfomalarla, HTLV-1 ve bazı herpes virüslerinin Kaposi sarkomu ile ilişkili olduğu biliniyor. HIV’de bağışıklık sistemini baskıladığından kanser gelişimine zemin hazırlayabiliyor.</p>
<p>Yazının başında belirttiğim gibi enfeksiyonlar, sigara kullanımı ve aşırı şişmanlık ile beraber kanser için değiştirilebilir risk faktörlerinden biridir. Yapılan çalışmalar, bu üç faktörün kontrolü ile kanser riskinin %50 azaltılabileceğini göstermektedir.</p>
<p><strong>Mustafa Çetiner / <a href="mailto:dr.m.cetiner@gmail.com">dr.m.cetiner@gmail.com</a></strong></p>
<p><strong><em>Bu yazı HBT&#8217;nin 205. sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mustafa-cetiner/enfeksiyonlar-ve-kanser">Enfeksiyonlar ve kanser</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">28056</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Acı yemek iyidir&#8230;!</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mustafa-cetiner/aci-yemek-iyidir</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Çetiner]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 19 Aug 2022 07:40:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mustafa Çetiner]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=27776</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kristof Kolomb ve arkadaşları, Amerika’yı ilk keşfettiğinde çok acı meyveleri olan bitkinin karabiber olduğu zannetmiş ve geldikleri yerin karabiber tarımının en yoğun yapıldığı Güney Hindistan olduğunu düşünmüşlerdi. Aslında Kristof Kolomb’un keşfettiği karabiber değil, bildiğimiz acı biberdi (chili pepper). Acı tüketimi, kültürel bir özellik olup ülkeler arası büyük farklılıklar gösterebiliyor. Tayland, Filipinler, Hindistan ve Malezya, baharat ve acı kullanımının en çok olduğu ülkeler. İsveç, Finlandiya ve Norveç ise listenin sonundaki yer alıyor. Türkiye’de bu listede oldukça yukarılarda bulunuyor. Ülkemizde günde ortalama 86,5 gram acı biber tüketiliyor. Peki acı yemek sağlığımızı nasıl etkiliyor? Bu kritik soruya yanıt olarak, geçtiğimiz yılın Aralık ayında, Amerikan Kardiyoloji dergisinde İtalyan araştırmacılar, acı tüketiminin sağlık ve özellikle ölüm riski üzerindeki etkilerini gösteren yeni bir çalışma yayımladı. Çalışmada yer alan 23.000 denek, ortalama 8 yıl boyunca takip edilmişlerdi. Çalışma sonucunda, haftada 4 veya daha fazla öğünde acı tüketenlerde, acıyı hiç tüketmeyen ya da nadir tüketenlere göre, tüm nedenlerden ölüm riskinin yaklaşık %23 azaldığı gösterildi. Kalp hastalıklarına bağlı ölüm riski %34 daha düşüktü. Acı tüketiminin kansere bağlı ölümler üzerindeki etkisi ise gösterilemedi. Düzenli acı biber tüketiminin kalp hastalıkları ve inmeye bağlı ölüm riskini azalttığı ve bu etkilerin özellikle hipertansiyon hastası olmayanlarda daha belirgin olduğu belirtildi. Aslında bu makale, acı yemenin sağlığımız üzerine etkileri ile ilgili ilk çalışma değil. 2015 yılında British Medical Journal’da Harvard Üniversitesi’nden Çinli bir araştırmacının yaptığı başka bir çalışma yayınlanmıştı. Bu çalışmada Çin’de 10 farklı bölgeden 30-70 yaş arası yaklaşık 500.000 kişinin acı yeme alışkanlığı sorgulanmış ve 7 senelik takip süresi boyunca acı yiyen ve yemeyenlerin kanser ve kalp hastalığına bağlı erken ölüm oranları karşılaştırılmıştı. Çalışma sonucunda haftada 6 veya 7 defa acı yiyenlerde; haftada 1 veya daha az acı yiyenlere göre tüm nedenlere bağlı ölüm oranının 14%; kalp hastalıklarına bağlı ölüm oranının ise %22 daha düşük olduğu gösterilmişti. Tabii ki bu çalışmaların gözlemsel çalışmalar olduğunu, diğer risk faktörleri olabildiğince dışlanmış olmasına karşılık acı yemenin dışında birçok farklı etkenin de sonucu etkileyebileceğini unutmamak gerekiyor. Acı yemenin vücut üzerindeki olumlu etkilerinin acı biberde bulunan Kapsaisin molekülü ile ilişkili olduğu biliniyor. Acı yemeklerle alınan bu molekülün, öğün başına 50-100 kalori daha fazla harcamamıza neden olduğu bildiriliyor. Kapsaisin’in, bazal metabolizma hızını uyararak ve yağ yakımını kolaylaştırdığı, kilo vermeye yardımcı olduğu da iddia ediliyor. Acı yiyeceklerin Kapsaisin derivesi olan ve fenol adı verilen moleküller içerdiği ve bu grup moleküllerin anti-inflamatuar etkisinin olduğu bildiriliyor. Bu etki nedeniyle bazı burun spreylerine kapsaisin ekleniyor ve bu durum kronik burun akıntısı ve tıkanıklığının tedavisine yardımcı oluyor. Acı biber ayrıca B1, B2, C vitamini ve antioksidan da içeriyor. Bünyesindeki karetonoid pigmentleri ise görme yeteneğimiz ve bağışıklık sistemimizin çalışmasına katkı veren ve havuçta bulunan alfa ve beta-karoten ile benzerlik gösteriyor. Özellikle sıcak iklime sahip bölgelerde acı ve baharatlı yiyeceklerin daha çok tüketildiği biliniyor. Acı ve baharat insanı terleterek buharlaşma nedeniyle vücudu serinletip ısı dengesini koruyor. Acı biberde bulunan Kapsaisin’in beyinden endorfin hormonu salgılanmasını arttırdığı ve buna bağlı olarak vücutta iyilik halinin oluştuğu ve acı hissini azalttığı da belirtiliyor. Hatta bu özelliği nedeniyle sedef, romatoid artirit ve nöropati gibi birçok dermatolojik ve romatolojik hastalıkta, ilaçların ve kremlerin içine ekleniyor. Ayrıca acı biberde bulunan Kapsaisin molekülünün prostat, pankreas ve deri kanserinin tedavisinde kullanılabileceğini destekleyen çalışmalar da var. Acı yemenin genel olarak bir zararı yok ancak aşırı tüketimi tansiyon ilacı veya kan inceltici ilaçlarla etkileşime yol açabilir. Ayrıca aşırı miktarda fazla tüketiminin bulantı, kusma, karın ağrısı veya yakıcı tarzda ishale neden olabiliyor. Mustafa Çetiner / dr.m.cetiner@gmail.com Bu yazı HBT&#8217;nin 200. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mustafa-cetiner/aci-yemek-iyidir">Acı yemek iyidir&#8230;!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kristof Kolomb ve arkadaşları, Amerika’yı ilk keşfettiğinde çok acı meyveleri olan bitkinin karabiber olduğu zannetmiş ve geldikleri yerin karabiber tarımının en yoğun yapıldığı Güney Hindistan olduğunu düşünmüşlerdi. Aslında Kristof Kolomb’un keşfettiği karabiber değil, bildiğimiz acı biberdi (chili pepper). Acı tüketimi, kültürel bir özellik olup ülkeler arası büyük farklılıklar gösterebiliyor. Tayland, Filipinler, Hindistan ve Malezya, baharat ve acı kullanımının en çok olduğu ülkeler. İsveç, Finlandiya ve Norveç ise listenin sonundaki yer alıyor. Türkiye’de bu listede oldukça yukarılarda bulunuyor. Ülkemizde günde ortalama 86,5 gram acı biber tüketiliyor.</p>
<p>Peki acı yemek sağlığımızı nasıl etkiliyor?</p>
<p>Bu kritik soruya yanıt olarak, geçtiğimiz yılın Aralık ayında, Amerikan Kardiyoloji dergisinde İtalyan araştırmacılar, acı tüketiminin sağlık ve özellikle ölüm riski üzerindeki etkilerini gösteren yeni bir çalışma yayımladı. Çalışmada yer alan 23.000 denek, ortalama 8 yıl boyunca takip edilmişlerdi.</p>
<p>Çalışma sonucunda, haftada 4 veya daha fazla öğünde acı tüketenlerde, acıyı hiç tüketmeyen ya da nadir tüketenlere göre, tüm nedenlerden ölüm riskinin yaklaşık %23 azaldığı gösterildi. Kalp hastalıklarına bağlı ölüm riski %34 daha düşüktü. Acı tüketiminin kansere bağlı ölümler üzerindeki etkisi ise gösterilemedi.</p>
<p>Düzenli acı biber tüketiminin kalp hastalıkları ve inmeye bağlı ölüm riskini azalttığı ve bu etkilerin özellikle hipertansiyon hastası olmayanlarda daha belirgin olduğu belirtildi. Aslında bu makale, acı yemenin sağlığımız üzerine etkileri ile ilgili ilk çalışma değil.</p>
<p>2015 yılında British Medical Journal’da Harvard Üniversitesi’nden Çinli bir araştırmacının yaptığı başka bir çalışma yayınlanmıştı. Bu çalışmada Çin’de 10 farklı bölgeden 30-70 yaş arası yaklaşık 500.000 kişinin acı yeme alışkanlığı sorgulanmış ve 7 senelik takip süresi boyunca acı yiyen ve yemeyenlerin kanser ve kalp hastalığına bağlı erken ölüm oranları karşılaştırılmıştı. Çalışma sonucunda haftada 6 veya 7 defa acı yiyenlerde; haftada 1 veya daha az acı yiyenlere göre tüm nedenlere bağlı ölüm oranının 14%; kalp hastalıklarına bağlı ölüm oranının ise %22 daha düşük olduğu gösterilmişti.</p>
<p>Tabii ki bu çalışmaların gözlemsel çalışmalar olduğunu, diğer risk faktörleri olabildiğince dışlanmış olmasına karşılık acı yemenin dışında birçok farklı etkenin de sonucu etkileyebileceğini unutmamak gerekiyor.</p>
<p>Acı yemenin vücut üzerindeki olumlu etkilerinin acı biberde bulunan Kapsaisin molekülü ile ilişkili olduğu biliniyor. Acı yemeklerle alınan bu molekülün, öğün başına 50-100 kalori daha fazla harcamamıza neden olduğu bildiriliyor. Kapsaisin’in, bazal metabolizma hızını uyararak ve yağ yakımını kolaylaştırdığı, kilo vermeye yardımcı olduğu da iddia ediliyor.</p>
<p>Acı yiyeceklerin Kapsaisin derivesi olan ve fenol adı verilen moleküller içerdiği ve bu grup moleküllerin anti-inflamatuar etkisinin olduğu bildiriliyor. Bu etki nedeniyle bazı burun spreylerine kapsaisin ekleniyor ve bu durum kronik burun akıntısı ve tıkanıklığının tedavisine yardımcı oluyor.</p>
<p>Acı biber ayrıca B1, B2, C vitamini ve antioksidan da içeriyor. Bünyesindeki karetonoid pigmentleri ise görme yeteneğimiz ve bağışıklık sistemimizin çalışmasına katkı veren ve havuçta bulunan alfa ve beta-karoten ile benzerlik gösteriyor. Özellikle sıcak iklime sahip bölgelerde acı ve baharatlı yiyeceklerin daha çok tüketildiği biliniyor. Acı ve baharat insanı terleterek buharlaşma nedeniyle vücudu serinletip ısı dengesini koruyor.</p>
<p>Acı biberde bulunan Kapsaisin’in beyinden endorfin hormonu salgılanmasını arttırdığı ve buna bağlı olarak vücutta iyilik halinin oluştuğu ve acı hissini azalttığı da belirtiliyor. Hatta bu özelliği nedeniyle sedef, romatoid artirit ve nöropati gibi birçok dermatolojik ve romatolojik hastalıkta, ilaçların ve kremlerin içine ekleniyor.</p>
<p>Ayrıca acı biberde bulunan Kapsaisin molekülünün prostat, pankreas ve deri kanserinin tedavisinde kullanılabileceğini destekleyen çalışmalar da var.</p>
<p>Acı yemenin genel olarak bir zararı yok ancak aşırı tüketimi tansiyon ilacı veya kan inceltici ilaçlarla etkileşime yol açabilir. Ayrıca aşırı miktarda fazla tüketiminin bulantı, kusma, karın ağrısı veya yakıcı tarzda ishale neden olabiliyor.</p>
<p><strong>Mustafa Çetiner / <a href="mailto:dr.m.cetiner@gmail.com">dr.m.cetiner@gmail.com</a></strong></p>
<p><strong><em>Bu yazı HBT&#8217;nin 200. sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mustafa-cetiner/aci-yemek-iyidir">Acı yemek iyidir&#8230;!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">27776</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Grip aşısı tartışması – III</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mustafa-cetiner/grip-asisi-tartismasi-iii</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Çetiner]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 27 Jul 2022 07:42:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mustafa Çetiner]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=27618</guid>

					<description><![CDATA[<p>Grip aşılarını konu alan yazılarımın sonuncusunda kimleri aşılamalıyız ve grip aşılarının yan etkileri nelerdir sorularının yanıtlarını vermeye çalışacağım. Önceki iki yazımı okuyanlar, grip aşılarının koruyuculuk oranlarının yıllara göre değiştiğini ve en çok yüzde 60’lara kadar yükselebildiğini, bazen bu oranların %10’lara kadar düşebildiğini anımsayacaklardır. Ancak grip aşıları, ihmal edilebilir yan etkileri göz önüne alındığında, tüm eleştirilere rağmen her yılın Ekim ayı sonunda, risk gruplarına uygulanmalıdır. Aşılama gereken risk gruplarını şöyle sıralayabilirim: Altı ay – 5 yaş arası çocuklar, 50 yaş üstü bireyler, kronik akciğer hastalığı (astım), kalp, böbrek, karaciğer ve şeker hastalığı olanlar, grip mevsimi boyunca hamile kadınlar, 18 yaşına kadar aspirin alan çocuklar, bakım evleri huzur evleri gibi yerlerde toplu yaşayan kişiler, AIDS hastaları gibi bağışıklık sistemi yetersizliği olan hastalar, vücut kitle indeksi 40’dan yüksek olan aşırı kilolu kişiler&#8230; Geçtiğimiz eylül ayında Amerika’da yapılan bir çalışmada, katılımcılara neden grip aşısı yaptırmadıkları soruldu. Alınan yanıtların en sık olanları; grip aşılarının etkili olmadığına inanıyor olmak, yan etkilerinden ve aşı olunca daha şiddetli grip olmaktan korkmak idi. Aşıların içinde bulunan kimi katkı maddeleri büyük tartışmalara ve korkuya yol açıyor. Bunun en iyi bilinen örneklerinden biri aşılarda bakteri üremesini önlemek amacıyla eklenen cıva bileşiği timerosal ve alüminyum. Fakat tek kullanımlık, tek doz grip aşılarına 1990’lı yılların sonundan beri timerosal eklenmiyor. Kaldı ki, timerosal bileşiği, yapısı nedeni ile vücuttan çok hızlı atılıyor. Şu ana kadar yapılan çalışmalarda, timerosal ve alüminyumun insan sağlığına zararlı olduğu ve özellikle de otizme yol açtığı gösterilemedi. Aşılarda bulunan virüsler genellikle yumurta içinde yetiştirildiğinden yumurta alerjisi olan kişilerde alerjik reaksiyon yapabileceğinden korkuluyor. Oysa Amerikan rehberlerinde yumurta alerjisi bulunan kişilerin güvenle aşı yaptırabileceği yazıyor. Sadece ciddi derecede alerjisi bulunan kişilerde olası risklere karşı aşının hastane ortamlarında yapılması öneriliyor. Ayrıca aşının uygulanmasından sonra aşı yapılan yerde geçici kızarıklık ve şişlik görülebileceğini de hatırlatmalıyım. Şimdi bir de son olarak şu otizm işini konuşalım. 1998 yılında bir İngiliz olan Dr. Wakefield ve 12 arkadaşı ünlü Lancet dergisinde kızamık, kabakulak ve kızamıkçık karma aşısı ile ilişkili bir makale yayınladılar. Makale, aşı yapılan çocukların otizme yakalanma riski taşıdıklarını bildiriyordu. Aslına bakarsanız yazı kontrol grubu olmayan ve sadece 12 örnekten yola çıkan sığ bir yazıydı ve çocuklardaki otistik bulguların aşının uygulamasını takiben 6.3 gün sonra ortaya çıktığını ileri sürüyordu. Makalenin yankısı, makalenin bilimsel değerinin hak ettiğinden çok daha büyük oldu. Yazının yayınlanmasından sonra aşı satışlarında büyük düşüşler yaşandı. İnsanlar çocuklarına bu aşıyı yaptırmaktan kaçınmaya başladılar. İngiltere, Kanada ve ABD’de anne ve babaların çocuklarına aşı yaptırmaktan kaçınmaları yüzünden kızamık vakaları arttı. Yazının yayınlamasından sonra, büyük epidemiyolojik çalışmalar başlatıldı ve aşılamanın otizm sıklığını arttırmadığı gösterildi. Nihayet, 2010 yılında Lancet dergisi Wakefield’ın yazısını geri çekti, yani hiç yayınlanmamış kabul etti. İngiltere’deki “General Medical Council”, Dr. Wakefield’i dürüst ve etik olmayan bilim insanı ilan etti. Gerçekten de Wakefield’ın çalışmasındaki olguların yanlı ve yanlış değerlendirilmesinden tutun, onun ilaç firmalarına karşı dava açan avukatlardan aldıkları paralara kadar bir çok şey süreç içinde gün ışığına çıktı. Peki sonunda ne oldu? Bilim dünyası, Wakefield’ın uydurduğu bu çalışmanın doğru olmadığını kanıtlamak için epidemiyolojik çalışmalara milyonlarca dolar akıttılar, çocuklar en azından 10 yıllık o sürede daha fazla kızamık oldular. Bu üç haftalık grip aşısı serisine burada nokta koyuyorum. Umuyorum grip aşısını konu alan bu üç yazı, ülkemizde kimi zaman akıl ve bilim sınırlarını aşan tartışmaların arasında yitip gitmez ve konuya sağlıklı, alçakgönüllü bir katkı sağlar. Mustafa Çetiner / dr.m.cetiner@gmail.com Bu yazı HBT&#8217;nin 197. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mustafa-cetiner/grip-asisi-tartismasi-iii">Grip aşısı tartışması – III</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Grip aşılarını konu alan yazılarımın sonuncusunda kimleri aşılamalıyız ve grip aşılarının yan etkileri nelerdir sorularının yanıtlarını vermeye çalışacağım. Önceki iki yazımı okuyanlar, grip aşılarının koruyuculuk oranlarının yıllara göre değiştiğini ve en çok yüzde 60’lara kadar yükselebildiğini, bazen bu oranların %10’lara kadar düşebildiğini anımsayacaklardır.</p>
<p>Ancak grip aşıları, ihmal edilebilir yan etkileri göz önüne alındığında, tüm eleştirilere rağmen her yılın Ekim ayı sonunda, risk gruplarına uygulanmalıdır.</p>
<p>Aşılama gereken risk gruplarını şöyle sıralayabilirim: Altı ay – 5 yaş arası çocuklar, 50 yaş üstü bireyler, kronik akciğer hastalığı (astım), kalp, böbrek, karaciğer ve şeker hastalığı olanlar, grip mevsimi boyunca hamile kadınlar, 18 yaşına kadar aspirin alan çocuklar, bakım evleri huzur evleri gibi yerlerde toplu yaşayan kişiler, AIDS hastaları gibi bağışıklık sistemi yetersizliği olan hastalar, vücut kitle indeksi 40’dan yüksek olan aşırı kilolu kişiler&#8230;</p>
<p>Geçtiğimiz eylül ayında Amerika’da yapılan bir çalışmada, katılımcılara neden grip aşısı yaptırmadıkları soruldu. Alınan yanıtların en sık olanları; grip aşılarının etkili olmadığına inanıyor olmak, yan etkilerinden ve aşı olunca daha şiddetli grip olmaktan korkmak idi.</p>
<p>Aşıların içinde bulunan kimi katkı maddeleri büyük tartışmalara ve korkuya yol açıyor. Bunun en iyi bilinen örneklerinden biri aşılarda bakteri üremesini önlemek amacıyla eklenen cıva bileşiği timerosal ve alüminyum.</p>
<p>Fakat tek kullanımlık, tek doz grip aşılarına 1990’lı yılların sonundan beri timerosal eklenmiyor. Kaldı ki, timerosal bileşiği, yapısı nedeni ile vücuttan çok hızlı atılıyor. Şu ana kadar yapılan çalışmalarda, timerosal ve alüminyumun insan sağlığına zararlı olduğu ve özellikle de otizme yol açtığı gösterilemedi.</p>
<p>Aşılarda bulunan virüsler genellikle yumurta içinde yetiştirildiğinden yumurta alerjisi olan kişilerde alerjik reaksiyon yapabileceğinden korkuluyor. Oysa Amerikan rehberlerinde yumurta alerjisi bulunan kişilerin güvenle aşı yaptırabileceği yazıyor. Sadece ciddi derecede alerjisi bulunan kişilerde olası risklere karşı aşının hastane ortamlarında yapılması öneriliyor.</p>
<p>Ayrıca aşının uygulanmasından sonra aşı yapılan yerde geçici kızarıklık ve şişlik görülebileceğini de hatırlatmalıyım.</p>
<p>Şimdi bir de son olarak şu otizm işini konuşalım.</p>
<p>1998 yılında bir İngiliz olan Dr. Wakefield ve 12 arkadaşı ünlü Lancet dergisinde kızamık, kabakulak ve kızamıkçık karma aşısı ile ilişkili bir makale yayınladılar. Makale, aşı yapılan çocukların otizme yakalanma riski taşıdıklarını bildiriyordu. Aslına bakarsanız yazı kontrol grubu olmayan ve sadece 12 örnekten yola çıkan sığ bir yazıydı ve çocuklardaki otistik bulguların aşının uygulamasını takiben 6.3 gün sonra ortaya çıktığını ileri sürüyordu.</p>
<p>Makalenin yankısı, makalenin bilimsel değerinin hak ettiğinden çok daha büyük oldu.</p>
<p>Yazının yayınlanmasından sonra aşı satışlarında büyük düşüşler yaşandı. İnsanlar çocuklarına bu aşıyı yaptırmaktan kaçınmaya başladılar. İngiltere, Kanada ve ABD’de anne ve babaların çocuklarına aşı yaptırmaktan kaçınmaları yüzünden kızamık vakaları arttı. Yazının yayınlamasından sonra, büyük epidemiyolojik çalışmalar başlatıldı ve aşılamanın otizm sıklığını arttırmadığı gösterildi.</p>
<p>Nihayet, 2010 yılında Lancet dergisi Wakefield’ın yazısını geri çekti, yani hiç yayınlanmamış kabul etti. İngiltere’deki “General Medical Council”, Dr. Wakefield’i dürüst ve etik olmayan bilim insanı ilan etti. Gerçekten de Wakefield’ın çalışmasındaki olguların yanlı ve yanlış değerlendirilmesinden tutun, onun ilaç firmalarına karşı dava açan avukatlardan aldıkları paralara kadar bir çok şey süreç içinde gün ışığına çıktı.</p>
<p>Peki sonunda ne oldu?</p>
<p>Bilim dünyası, Wakefield’ın uydurduğu bu çalışmanın doğru olmadığını kanıtlamak için epidemiyolojik çalışmalara milyonlarca dolar akıttılar, çocuklar en azından 10 yıllık o sürede daha fazla kızamık oldular.</p>
<p>Bu üç haftalık grip aşısı serisine burada nokta koyuyorum.</p>
<p>Umuyorum grip aşısını konu alan bu üç yazı, ülkemizde kimi zaman akıl ve bilim sınırlarını aşan tartışmaların arasında yitip gitmez ve konuya sağlıklı, alçakgönüllü bir katkı sağlar.</p>
<p><strong>Mustafa Çetiner / <a href="mailto:dr.m.cetiner@gmail.com">dr.m.cetiner@gmail.com</a></strong></p>
<p><strong><em>Bu yazı HBT&#8217;nin 197. sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mustafa-cetiner/grip-asisi-tartismasi-iii">Grip aşısı tartışması – III</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">27618</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Grip aşısı tartışması – II</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mustafa-cetiner/grip-asisi-tartismasi-ii</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Çetiner]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 18 Jul 2022 10:31:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mustafa Çetiner]]></category>
		<category><![CDATA[Y]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=27543</guid>

					<description><![CDATA[<p>Grip aşılarını konu alan geçen haftaki yazımda grip aşılarının koruyuculuk oranlarının kimi yıllarda gerçekten çok düşük olabileceğini ve aşı tartışması yapılırken bu noktanın önemine vurgu yapmış ve sözü ilaç sektörüne getirerek yazıyı bitirmiştim. Kaldığım yerden devam edeyim. İlaç firmalarının temel amacı “kar etmek” isteğidir. Burada en ufak bir tartışma yok. Tıpkı diğer tüm sanayi kollarında olduğu gibi yani. Ne bir eksik ne de bir fazla&#8230; Ama burada insan sağlığı söz konusu olduğundan ilaç sektörü daha hassas ve daha çok tartışılan bir sektör, hepsi o. Otomobil üreticisi bazı firmaların emisyon skandallarını bilmeyen yoktur. İlaç firmalarının bazen yaptığı etik dışı işler de aynı. Otomobil firmaları nasıl yaptığı yanlışlardan döndürüldü ve bedelleri ödetildiyse, ilaç firmalarının da benzer biçimde yaptıkları yanlış uygulamaların bedelleri ödetilmelidir, ödetiliyor. Telefon firmalarının yaptıklarından kimi zaman nasıl hiç hoşlanmıyorsak, ilaç firmalarının kimi yaptıklarından da böyle hoşlanmıyoruz, hepsi o. Otomobilsiz, cep telefonsuz yaşayamıyorsak, ilaçsız da yaşayamayız. O sektörlerde nasıl kirli insanlar varsa ilaç firmalarında da var. Ama nasıl otomobil ve telefon firmalarının teknolojilerini ve insanlığa katkılarını görmezden gelemezsek ilaç firmalarının katkılarını da görmezden gelemeyiz. Yani siz nasıl otomobil üreticilerine kızıp işe ata binip gitmeyi düşünmüyor, düşünseniz bile bu düşüncenizi gerçekleştiremiyorsanız, grip aşılarının koruyuculuk oranlarına bakıp karaciğer kanserine ve siroz gelişimine karşı koruyuculuğu tam olan hepatit aşılarını, tetanoz ve kuduz aşılarını tartışamaz, halk sağlığı açısından çok önemli bu aşıları “yaptırmıyorum, yaptırmayınız” diyemezsiniz. Nasıl kendi arabamızı, cep telefonumuzu üretelim, uluslararası tröstlere teslim olmayalım diyorsanız, bu konuda da ancak “kendi aşımızı biz yapalım” diyebilirsiniz, ve sonuna kadar da haklı olursunuz, o kadar. Önemli nokta şu: Kimi sorumsuz kişilerin peşine takılıp, aşılar konusunda toptancı bir yaklaşıma girmemek gerekir. Kimi aşılar tama yakın koruyucudur ve halk sağlığı için olmazsa olmazdır, kimi aşıların ise koruyuculuk oranları düşüktür ve etkinliklerini “aşı satıcılarının” köpürtmelerine aldanmadan değerlendirmek gereklidir. Son yıllarda aşı karşıtlığının ve özellikle sosyal medyada dezenformasyonun yaygınlaşması ciddi sağlık sorunlarına neden oluyor. Örneğin, tüm dünyada sayıları hızla artan kızamık olguları çok dikkat çekici. Dünya sağlık örgütünün 2018 raporunda dünyada yaklaşık 10 milyona yakın kızamık olgusu ve 142.000 ölüm bildirildi. Bu rakamlar çok yüksek rakamlar ve aşı karşıtlığının geldiği korkutucu noktayı da gözler önüne seriyor. Eğer sadece grip aşılarına karşı olunursa bunun bir rasyoneli ve tartışılabilirliği var belki ama yukarıda andığım diğer aşılara karşı olmak bilim dışı olmakla eşdeğerdir. Aşı karşıtlığı ne yazık ki, her geçen gün biraz daha artıyor. Sadece Avustralya’da temel aşıları yapılmamış 40.000 çocuk olduğu tahmin ediliyor. ABD’de 18 eyaletin 12’sinde aşı zorunluluğu bulunmuyor. Oysaki Dünya Sağlık Örgütü raporu, aşılamanın her yıl 2-3 milyon çocuğun yaşamını kurtardığını, 1990 yılı ile karşılaştırıldığında 2016 yılında çocuk felcine yakalanan sayısının 6 milyon azaldığını, kızamık gelişme riskinde %30’luk bir düşüş olduğunu gösteriyor. Avrupa’da aşı karşıtlığına karşı artan tepki büyüyor. Örneğin, İtalyan Hükümeti, çocukların okula kaydedilmeleri için temel aşıların yapılmasını şart koydu. İngiltere bu yıl grip aşı yaptırma yaygınlığının artırılmasına yönelik bir kampanya başlattı. İngiltere sağlık otoritelerinin yaptığı açıklamalarda, 10-11 yaş arası 600.000 ilkokul çocuğu başta olmak üzere tam 25 milyon kişiye ücretsiz grip aşısı temin edileceği belirtildi. İngilizler akılsız değil, bu kampanyanın sadece halk sağlığı değil sağlık ekonomisi için de iyi olacağını düşündüklerinden bunu yapıyorlar. Hastane yatış süreleri, tedavi masrafları, iş gücü kayıpları yani yarar/maliyet dengesi mutlaka göz önüne alınması gereken bir nokta çünkü. Devam edeceğim&#8230; Mustafa Çetiner / dr.m.cetiner@gmail.com Bu yazı HBT&#8217;nin 196. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mustafa-cetiner/grip-asisi-tartismasi-ii">Grip aşısı tartışması – II</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Grip aşılarını konu alan geçen haftaki yazımda grip aşılarının koruyuculuk oranlarının kimi yıllarda gerçekten çok düşük olabileceğini ve aşı tartışması yapılırken bu noktanın önemine vurgu yapmış ve sözü ilaç sektörüne getirerek yazıyı bitirmiştim.</p>
<p>Kaldığım yerden devam edeyim.</p>
<p>İlaç firmalarının temel amacı “kar etmek” isteğidir. Burada en ufak bir tartışma yok. Tıpkı diğer tüm sanayi kollarında olduğu gibi yani. Ne bir eksik ne de bir fazla&#8230; Ama burada insan sağlığı söz konusu olduğundan ilaç sektörü daha hassas ve daha çok tartışılan bir sektör, hepsi o.</p>
<p>Otomobil üreticisi bazı firmaların emisyon skandallarını bilmeyen yoktur. İlaç firmalarının bazen yaptığı etik dışı işler de aynı.</p>
<p>Otomobil firmaları nasıl yaptığı yanlışlardan döndürüldü ve bedelleri ödetildiyse, ilaç firmalarının da benzer biçimde yaptıkları yanlış uygulamaların bedelleri ödetilmelidir, ödetiliyor.</p>
<p>Telefon firmalarının yaptıklarından kimi zaman nasıl hiç hoşlanmıyorsak, ilaç firmalarının kimi yaptıklarından da böyle hoşlanmıyoruz, hepsi o.</p>
<p>Otomobilsiz, cep telefonsuz yaşayamıyorsak, ilaçsız da yaşayamayız.</p>
<p>O sektörlerde nasıl kirli insanlar varsa ilaç firmalarında da var.</p>
<p>Ama nasıl otomobil ve telefon firmalarının teknolojilerini ve insanlığa katkılarını görmezden gelemezsek ilaç firmalarının katkılarını da görmezden gelemeyiz. Yani siz nasıl otomobil üreticilerine kızıp işe ata binip gitmeyi düşünmüyor, düşünseniz bile bu düşüncenizi gerçekleştiremiyorsanız, grip aşılarının koruyuculuk oranlarına bakıp karaciğer kanserine ve siroz gelişimine karşı koruyuculuğu tam olan hepatit aşılarını, tetanoz ve kuduz aşılarını tartışamaz, halk sağlığı açısından çok önemli bu aşıları “yaptırmıyorum, yaptırmayınız” diyemezsiniz.</p>
<p>Nasıl kendi arabamızı, cep telefonumuzu üretelim, uluslararası tröstlere teslim olmayalım diyorsanız, bu konuda da ancak “kendi aşımızı biz yapalım” diyebilirsiniz, ve sonuna kadar da haklı olursunuz, o kadar.</p>
<p>Önemli nokta şu: Kimi sorumsuz kişilerin peşine takılıp, aşılar konusunda toptancı bir yaklaşıma girmemek gerekir. Kimi aşılar tama yakın koruyucudur ve halk sağlığı için olmazsa olmazdır, kimi aşıların ise koruyuculuk oranları düşüktür ve etkinliklerini “aşı satıcılarının” köpürtmelerine aldanmadan değerlendirmek gereklidir.</p>
<p>Son yıllarda aşı karşıtlığının ve özellikle sosyal medyada dezenformasyonun yaygınlaşması ciddi sağlık sorunlarına neden oluyor. Örneğin, tüm dünyada sayıları hızla artan kızamık olguları çok dikkat çekici. Dünya sağlık örgütünün 2018 raporunda dünyada yaklaşık 10 milyona yakın kızamık olgusu ve 142.000 ölüm bildirildi. Bu rakamlar çok yüksek rakamlar ve aşı karşıtlığının geldiği korkutucu noktayı da gözler önüne seriyor. Eğer sadece grip aşılarına karşı olunursa bunun bir rasyoneli ve tartışılabilirliği var belki ama yukarıda andığım diğer aşılara karşı olmak bilim dışı olmakla eşdeğerdir.</p>
<p>Aşı karşıtlığı ne yazık ki, her geçen gün biraz daha artıyor. Sadece Avustralya’da temel aşıları yapılmamış 40.000 çocuk olduğu tahmin ediliyor. ABD’de 18 eyaletin 12’sinde aşı zorunluluğu bulunmuyor.</p>
<p>Oysaki Dünya Sağlık Örgütü raporu, aşılamanın her yıl 2-3 milyon çocuğun yaşamını kurtardığını, 1990 yılı ile karşılaştırıldığında 2016 yılında çocuk felcine yakalanan sayısının 6 milyon azaldığını, kızamık gelişme riskinde %30’luk bir düşüş olduğunu gösteriyor.</p>
<p>Avrupa’da aşı karşıtlığına karşı artan tepki büyüyor. Örneğin, İtalyan Hükümeti, çocukların okula kaydedilmeleri için temel aşıların yapılmasını şart koydu. İngiltere bu yıl grip aşı yaptırma yaygınlığının artırılmasına yönelik bir kampanya başlattı. İngiltere sağlık otoritelerinin yaptığı açıklamalarda, 10-11 yaş arası 600.000 ilkokul çocuğu başta olmak üzere tam 25 milyon kişiye ücretsiz grip aşısı temin edileceği belirtildi.</p>
<p>İngilizler akılsız değil, bu kampanyanın sadece halk sağlığı değil sağlık ekonomisi için de iyi olacağını düşündüklerinden bunu yapıyorlar. Hastane yatış süreleri, tedavi masrafları, iş gücü kayıpları yani yarar/maliyet dengesi mutlaka göz önüne alınması gereken bir nokta çünkü.</p>
<p>Devam edeceğim&#8230;</p>
<p><strong>Mustafa Çetiner / <a href="mailto:dr.m.cetiner@gmail.com">dr.m.cetiner@gmail.com</a></strong></p>
<p><strong><em>Bu yazı HBT&#8217;nin 196. sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mustafa-cetiner/grip-asisi-tartismasi-ii">Grip aşısı tartışması – II</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">27543</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Grip aşısı tartışması &#8211; I</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mustafa-cetiner/grip-asisi-tartismasi-i</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Çetiner]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 13 Jul 2022 10:04:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mustafa Çetiner]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=27513</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir kaç hafta önce aşıları konu alan yazıma gösterdiğiniz ilgiye teşekkür ederim. Yazımda şunları yazmıştım. “Bu aşı karşıtlığı tartışmasının temel nedeni belli ki grip aşıları. Çünkü grip aşılarının koruyuculuk oranları tartışmalı. Ama tartışma bu noktada kalmıyor, çocuk felcinden, hepatit aşısına, tüm aşılar zan altına giriyor. Tartışma bununla da bitmiyor, bilimi kirletenlerin yerine bilimin kendisi tartışılmaya başlıyor. Tartışmayı tapınak şövalyeleri, Rockefeller düzeyine indirdiğinizde – bu etkiyi küçümseyen biri değilim – vardığınız nokta koca bir “bilim dışılık” oluyor..” Geçen süre içinde birçok kişi bana neden “grip aşıları” bu işin merkezinde diye sordu, benim için de grip aşılarından bahsetmek şart oldu. Çünkü grip aşıları üzerindeki kuşkular, diğer aşılara ve bilime inanca doğru yayılabiliyor. Bilim yolundan ayrılmadan sorunu doğru ortaya koymak gerekir. Grip önemli bir sağlık sorunu. Dünya Sağlık Örgütü, tüm dünyada her yıl 3-5 milyon hastane yatışı gerektiren ciddi grip olgusu ve 300.000-500.000 arası gribe bağlı ölüm olduğunu rapor ediyor. Sadece Amerika’da gribe bağlı ölümlerin sayısı geçen yıl 80.000 civarındaydı. Grip aşılarında tartışılması gereken en önemli konular aşının değişken etkinliği, koruyuculuk yüzdeleri ve ilaç sektörünün rolü. Öncelikle şunu belirteyim, aşıların koruyuculuk oranları her yıl değişiyor. Koruyuculuk oranlarındaki değişikliklerin nedeni o yıl hangi virüs tipinin salgına yol açacağını önceden kesin bilemiyor olmak. Grip aşılarının hazırlanması için en az 6 ay süre gerekiyor. Bu yüzden grip aşıları, grip mevsimi başlamadan önce genellikle gelecek mevsimde salgın yapma ihtimali en yüksek virüs tipleri tahmin edilerek üretiliyor. Ayrıca grip virüsleri stabil değil ve sürekli olarak mutasyona uğruyorlar. Eğer salgın yapma ihtimali olan virüsler doğru tahmin edilemezse grip aşısının etkinliği o yıl için düşük oluyor. Doğru tahmin edilse bile virüs salgın sırasında mutasyona uğrayabileceğinden yine koruma oranları düşebiliyor. Örneğin 2014-2015 yılında kullanılan grip aşısı o yıl salgına yol açan virüs tipi ile eşleşmediğinden aşının koruyuculuk oranı sadece yüzde 13’de kaldı. Geçtiğimiz yıl üretilen aşının koruyuculuk oranı yüzde 40 civarındaydı. Eğer virüs türleri aşılar hazırlanırken doğru tahmin edilirse koruyuculuk oranı yüzde 60’lara kadar yükselebiliyor. Ancak daha yüksek koruma oranlarına ulaşmak günümüzde pek mümkün görünmüyor. Yani grip aşısı bizi gripten yüzde 100 korumuyor ve dananın kuyruğu da burada kopuyor. Grip aşısı yaptıracak kişinin bu durumdan bilgisi olması gerekir. Ancak bu bilgiye sahip bir kişi “ben aşı yaptırdım yine de hasta oldum, hatta daha beter hasta oldum” benzeri saptamaların ne anlama geldiğini anlayabilir. Konuyu bireysel olarak değil, genel halk sağlığı açısından değerlendirmek gereklidir. 2010 yılında yapılan bir meta-analiz çalışmasında, grip aşıları ile ilişkili yapılmış 50 farklı çalışmanın verileri değerlendirilmiş ve grip aşısı olanlarda gribe yakalanma sıklığının yüzde 1.2, aşı yaptırmayanlarda ise yüzde 3.9 olduğu bulunmuş. Yani her 37 kişiyi aşıladığınızda ancak 1 kişinin gribe yakalanmasına engel olabiliyorsunuz. Bu oranlara bakıp grip aşısının pek işe yaramadığını düşünebilirsiniz ancak toplum sağlığı açısından bakarsanız bu fark önemsiz değildir. Milyonlarca kişiyi göz önüne aldığınızda “her 37 kişiden biri” çok önemli bir sayıdır. Grip olanların iş gücü kayıpları, hastane masrafları filan derseniz sağlık ekonomisi açısından aşılamanın bir önemi olduğu ortadadır. Yani aşılamazsanız, aşılara harcanan paralardan çok daha fazlasını harcamak zorunda kalabilirsiniz. Ancak tartışmayı böyle noktalamak yeterli değildir. Burada aşı karşıtlarının işaret ettiği ilaç endüstrisinin temel olarak kar amacı güden bir sektör olduğu gerçeğini de hesaba katmak gerekir. Devam edeceğim&#8230; Mustafa Çetiner / dr.m.cetiner@gmail.com Bu yazı HBT&#8217;nin 195. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mustafa-cetiner/grip-asisi-tartismasi-i">Grip aşısı tartışması &#8211; I</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir kaç hafta önce aşıları konu alan yazıma gösterdiğiniz ilgiye teşekkür ederim. Yazımda şunları yazmıştım.</p>
<p>“Bu aşı karşıtlığı tartışmasının temel nedeni belli ki grip aşıları. Çünkü grip aşılarının koruyuculuk oranları tartışmalı. Ama tartışma bu noktada kalmıyor, çocuk felcinden, hepatit aşısına, tüm aşılar zan altına giriyor. Tartışma bununla da bitmiyor, bilimi kirletenlerin yerine bilimin kendisi tartışılmaya başlıyor. Tartışmayı tapınak şövalyeleri, Rockefeller düzeyine indirdiğinizde – bu etkiyi küçümseyen biri değilim – vardığınız nokta koca bir “bilim dışılık” oluyor..”</p>
<p>Geçen süre içinde birçok kişi bana neden “grip aşıları” bu işin merkezinde diye sordu, benim için de grip aşılarından bahsetmek şart oldu. Çünkü grip aşıları üzerindeki kuşkular, diğer aşılara ve bilime inanca doğru yayılabiliyor.</p>
<p>Bilim yolundan ayrılmadan sorunu doğru ortaya koymak gerekir.</p>
<p>Grip önemli bir sağlık sorunu. Dünya Sağlık Örgütü, tüm dünyada her yıl 3-5 milyon hastane yatışı gerektiren ciddi grip olgusu ve 300.000-500.000 arası gribe bağlı ölüm olduğunu rapor ediyor. Sadece Amerika’da gribe bağlı ölümlerin sayısı geçen yıl 80.000 civarındaydı.</p>
<p>Grip aşılarında tartışılması gereken en önemli konular aşının değişken etkinliği, koruyuculuk yüzdeleri ve ilaç sektörünün rolü.</p>
<p>Öncelikle şunu belirteyim, aşıların koruyuculuk oranları her yıl değişiyor. Koruyuculuk oranlarındaki değişikliklerin nedeni o yıl hangi virüs tipinin salgına yol açacağını önceden kesin bilemiyor olmak.</p>
<p>Grip aşılarının hazırlanması için en az 6 ay süre gerekiyor. Bu yüzden grip aşıları, grip mevsimi başlamadan önce genellikle gelecek mevsimde salgın yapma ihtimali en yüksek virüs tipleri tahmin edilerek üretiliyor.</p>
<p>Ayrıca grip virüsleri stabil değil ve sürekli olarak mutasyona uğruyorlar.</p>
<p>Eğer salgın yapma ihtimali olan virüsler doğru tahmin edilemezse grip aşısının etkinliği o yıl için düşük oluyor. Doğru tahmin edilse bile virüs salgın sırasında mutasyona uğrayabileceğinden yine koruma oranları düşebiliyor.</p>
<p>Örneğin 2014-2015 yılında kullanılan grip aşısı o yıl salgına yol açan virüs tipi ile eşleşmediğinden aşının koruyuculuk oranı sadece yüzde 13’de kaldı.</p>
<p>Geçtiğimiz yıl üretilen aşının koruyuculuk oranı yüzde 40 civarındaydı. Eğer virüs türleri aşılar hazırlanırken doğru tahmin edilirse koruyuculuk oranı yüzde 60’lara kadar yükselebiliyor. Ancak daha yüksek koruma oranlarına ulaşmak günümüzde pek mümkün görünmüyor.</p>
<p>Yani grip aşısı bizi gripten yüzde 100 korumuyor ve dananın kuyruğu da burada kopuyor.</p>
<p>Grip aşısı yaptıracak kişinin bu durumdan bilgisi olması gerekir. Ancak bu bilgiye sahip bir kişi “ben aşı yaptırdım yine de hasta oldum, hatta daha beter hasta oldum” benzeri saptamaların ne anlama geldiğini anlayabilir.</p>
<p>Konuyu bireysel olarak değil, genel halk sağlığı açısından değerlendirmek gereklidir.</p>
<p>2010 yılında yapılan bir meta-analiz çalışmasında, grip aşıları ile ilişkili yapılmış 50 farklı çalışmanın verileri değerlendirilmiş ve grip aşısı olanlarda gribe yakalanma sıklığının yüzde 1.2, aşı yaptırmayanlarda ise yüzde 3.9 olduğu bulunmuş. Yani her 37 kişiyi aşıladığınızda ancak 1 kişinin gribe yakalanmasına engel olabiliyorsunuz.</p>
<p>Bu oranlara bakıp grip aşısının pek işe yaramadığını düşünebilirsiniz ancak toplum sağlığı açısından bakarsanız bu fark önemsiz değildir. Milyonlarca kişiyi göz önüne aldığınızda “her 37 kişiden biri” çok önemli bir sayıdır.</p>
<p>Grip olanların iş gücü kayıpları, hastane masrafları filan derseniz sağlık ekonomisi açısından aşılamanın bir önemi olduğu ortadadır. Yani aşılamazsanız, aşılara harcanan paralardan çok daha fazlasını harcamak zorunda kalabilirsiniz.</p>
<p>Ancak tartışmayı böyle noktalamak yeterli değildir.</p>
<p>Burada aşı karşıtlarının işaret ettiği ilaç endüstrisinin temel olarak kar amacı güden bir sektör olduğu gerçeğini de hesaba katmak gerekir.</p>
<p>Devam edeceğim&#8230;</p>
<p><strong>Mustafa Çetiner / <a href="mailto:dr.m.cetiner@gmail.com">dr.m.cetiner@gmail.com</a></strong></p>
<p><strong><em>Bu yazı HBT&#8217;nin 195. sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mustafa-cetiner/grip-asisi-tartismasi-i">Grip aşısı tartışması &#8211; I</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">27513</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Protein tozları – II</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mustafa-cetiner/protein-tozlari-ii</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Çetiner]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 05 Jul 2022 14:34:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mustafa Çetiner]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=27452</guid>

					<description><![CDATA[<p>Geçtiğimiz hafta protein tozlarından bahsetmeye başlamıştım, bu haftada kaldığım yerden devam edeceğim. Protein tozları bir dönem proteinden zengin zayıflama diyetlerinde de kullanılmıştı. Çünkü daha önce yapılan bazı kısa dönem çalışmalarda yüksek protein ve düşük miktarda karbonhidrat içeren diyetlerin kilo kaybına yardımcı olduğu ve daha uzun süre tokluk hissi yarattığı gösterilmişti. Ancak bunun tersini de söyleyen çalışmalar var. Bir başka çalışma, protein diyetleri sonrası kilo kaybının insülin direnci ve şeker hastalığı riski üzerinde olumlu etki yaratmadığını gösterdi. Dahası kimi çalışmalarda, yüksek protein tüketiminin şeker hastalığı riskini arttırdığı bile söylendi. Genel olarak aminoasitlerin kanda insülin benzeri bir etki gösterdiği, bu durumun uzun vadede insülin direnci oluşmasına ve tip 2 diyabete neden olabileceği söyleniyor. Bir diğer çalışma, düşük miktarda karbonhidrat ve yüksek oranda protein içeren diyetlerin altı haftada böbreklerde ciddi oranda asit birikimine, kalsiyum dengesinin bozularak kemik kaybının hızlanmasına neden olduğunu gösterdi. Bu çalışmalar, yüksek miktarda protein tüketiminin böbrekler üzerinde fazladan yük oluşturarak böbrek hastalıklarına ve böbrek taşı oluşumuna zemin hazırladığını ortaya koyuyor. Protein tozlarının, kaslara hasar veren egzersizlerden önce tüketilmeleri halinde, kas ağrılarını azaltmada etkili olduğunu ileri sürenler var. Ancak protein tozlarının kas yapıcı etkisinin aslında plasebo olduğunu söyleyenlerin de olduğunu hatırlatmak gerek. 2016 yılında BBC ve Glasgow üniversitesinden Dr. Stuart Gray’in birlikte yürüttüğü çalışmada, 20-67 yaş aralığındaki 24 gönüllü 8 haftalık ağırlık programına dahil edilmiş. Katılımcıların yarısına peynir altı suyu tozu veya daha yaygın bilinen ismiyle “whey” proteini, diğer yarısına da plasebo olarak karbonhidrat verilmiş. Sekiz hafta sonunda tüm katılımcıların kas gücü ve performansı artarken, plasebo ve protein tozu grupları arasında anlamlı bir fark çıkmamış. Çalışma sonunda spor yapanlarda protein tozlarının kas gelişiminde veya kütlesinde olumlu etkisi olduğu gösterilememiş. Protein tozlarının aslında uzun dönem etkileri net olarak bilinmiyor. Kullanımdan 10-15 yıl sonra vücudumuzda nasıl değişikliklere yol açacağını kestiremiyoruz. Aynı zamanda protein tozlarının uzun dönem kas kütlesini korumadığı da biliniyor. Bazı araştırmacılar, yüksek protein tüketiminin hücre bölünmesini hızlandırdığını ve bu yüzden kanser riskini artırabileceğini iddia ediyor. Kimi gözlemsel çalışmalar ise yüksek protein tüketiminin kanser ve kalp hastalıkları riskini arttırdığını göstermişti. Örneğin; yaklaşık 6400 kişinin katıldığı bir çalışma sonucunda, 50-65 yaş arası yüksek protein alımı olan bireylerde kansere bağlı ölüm riskinin 4 kat daha fazla olduğu bildirildi. Tabii ki bu çalışmaların gözlemsel çalışmalar olduğunu unutmamalıyız. Ayrıca tam tersi kanser riskini azalttığını savunan çalışmaların da olduğunu, bu yüzden kesin bir sonuca tam anlamıyla varamayacağımızı belirtmek gerekiyor. Hangi marka protein tozu kullandığınız, yeterince saf olup olmadığı ve nereden aldığınız da önemli. Clean Label Project (Temiz Etiket Projesi) isimli bir sivil toplum kuruluşu, 2018’de yaptığı bir araştırmada 52 markadan 134 protein tozu ürününü incelemiş, test edilen ürünlerin büyük bölümünde arsenik, kurşun ve kadmiyum gibi ağır metallerin varlığı tespit edilmişti. Sonuç olarak, eğer sağlıklıysanız ve dengeli bir beslenme düzeniniz varsa protein tozlarını kullanmamalısınız. Sadece kırılgan, zayıf kişiler ve yaşlılarda ve yeterli miktarda beslenmeyenlerde geçici bir süre kas kütlesini korumak ve artırmak amacıyla kullanmak akıllıca görünüyor. Bunun dışında protein tozu kullanmak hem sağlığınız için zararlı, hem de paranızı boşa harcadığınız anlamına geliyor olabilir. Mustafa Çetiner / dr.m.cetiner@gmail.com Kaynaklar 1-https://www.health.harvard.edu/staying-healthy/the-hidden-dangers-of-protein-powders 2- https://www.theguardian.com/lifeandstyle/2017/feb/01/protein-supplements-shakes-real-food-which-is-better-for-you 3- https://www.nytimes.com/2016/12/06/well/eat/can-you-get-too-much-protein.html 4- https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC4045293/#B1 5- https://www.cleanlabelproject.org/protein-powder/ 6- https://www.jci.org/articles/view/1326 7- https://www.ajkd.org/article/S0272-6386(02)00039-2/fulltext Bu yazı HBT&#8217;nin 194. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mustafa-cetiner/protein-tozlari-ii">Protein tozları – II</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Geçtiğimiz hafta protein tozlarından bahsetmeye başlamıştım, bu haftada kaldığım yerden devam edeceğim.</p>
<p>Protein tozları bir dönem proteinden zengin zayıflama diyetlerinde de kullanılmıştı. Çünkü daha önce yapılan bazı kısa dönem çalışmalarda yüksek protein ve düşük miktarda karbonhidrat içeren diyetlerin kilo kaybına yardımcı olduğu ve daha uzun süre tokluk hissi yarattığı gösterilmişti.</p>
<p>Ancak bunun tersini de söyleyen çalışmalar var.</p>
<p>Bir başka çalışma, protein diyetleri sonrası kilo kaybının insülin direnci ve şeker hastalığı riski üzerinde olumlu etki yaratmadığını gösterdi. Dahası kimi çalışmalarda, yüksek protein tüketiminin şeker hastalığı riskini arttırdığı bile söylendi. Genel olarak aminoasitlerin kanda insülin benzeri bir etki gösterdiği, bu durumun uzun vadede insülin direnci oluşmasına ve tip 2 diyabete neden olabileceği söyleniyor. Bir diğer çalışma, düşük miktarda karbonhidrat ve yüksek oranda protein içeren diyetlerin altı haftada böbreklerde ciddi oranda asit birikimine, kalsiyum dengesinin bozularak kemik kaybının hızlanmasına neden olduğunu gösterdi. Bu çalışmalar, yüksek miktarda protein tüketiminin böbrekler üzerinde fazladan yük oluşturarak böbrek hastalıklarına ve böbrek taşı oluşumuna zemin hazırladığını ortaya koyuyor.</p>
<p>Protein tozlarının, kaslara hasar veren egzersizlerden önce tüketilmeleri halinde, kas ağrılarını azaltmada etkili olduğunu ileri sürenler var. Ancak protein tozlarının kas yapıcı etkisinin aslında plasebo olduğunu söyleyenlerin de olduğunu hatırlatmak gerek.</p>
<p>2016 yılında BBC ve Glasgow üniversitesinden Dr. Stuart Gray’in birlikte yürüttüğü çalışmada, 20-67 yaş aralığındaki 24 gönüllü 8 haftalık ağırlık programına dahil edilmiş. Katılımcıların yarısına peynir altı suyu tozu veya daha yaygın bilinen ismiyle “whey” proteini, diğer yarısına da plasebo olarak karbonhidrat verilmiş. Sekiz hafta sonunda tüm katılımcıların kas gücü ve performansı artarken, plasebo ve protein tozu grupları arasında anlamlı bir fark çıkmamış. Çalışma sonunda spor yapanlarda protein tozlarının kas gelişiminde veya kütlesinde olumlu etkisi olduğu gösterilememiş.</p>
<p>Protein tozlarının aslında uzun dönem etkileri net olarak bilinmiyor. Kullanımdan 10-15 yıl sonra vücudumuzda nasıl değişikliklere yol açacağını kestiremiyoruz. Aynı zamanda protein tozlarının uzun dönem kas kütlesini korumadığı da biliniyor. Bazı araştırmacılar, yüksek protein tüketiminin hücre bölünmesini hızlandırdığını ve bu yüzden kanser riskini artırabileceğini iddia ediyor.</p>
<p>Kimi gözlemsel çalışmalar ise yüksek protein tüketiminin kanser ve kalp hastalıkları riskini arttırdığını göstermişti. Örneğin; yaklaşık 6400 kişinin katıldığı bir çalışma sonucunda, 50-65 yaş arası yüksek protein alımı olan bireylerde kansere bağlı ölüm riskinin 4 kat daha fazla olduğu bildirildi.</p>
<p>Tabii ki bu çalışmaların gözlemsel çalışmalar olduğunu unutmamalıyız. Ayrıca tam tersi kanser riskini azalttığını savunan çalışmaların da olduğunu, bu yüzden kesin bir sonuca tam anlamıyla varamayacağımızı belirtmek gerekiyor.</p>
<p>Hangi marka protein tozu kullandığınız, yeterince saf olup olmadığı ve nereden aldığınız da önemli. Clean Label Project (Temiz Etiket Projesi) isimli bir sivil toplum kuruluşu, 2018’de yaptığı bir araştırmada 52 markadan 134 protein tozu ürününü incelemiş, test edilen ürünlerin büyük bölümünde arsenik, kurşun ve kadmiyum gibi ağır metallerin varlığı tespit edilmişti.</p>
<p>Sonuç olarak, eğer sağlıklıysanız ve dengeli bir beslenme düzeniniz varsa protein tozlarını kullanmamalısınız. Sadece kırılgan, zayıf kişiler ve yaşlılarda ve yeterli miktarda beslenmeyenlerde geçici bir süre kas kütlesini korumak ve artırmak amacıyla kullanmak akıllıca görünüyor.</p>
<p>Bunun dışında protein tozu kullanmak hem sağlığınız için zararlı, hem de paranızı boşa harcadığınız anlamına geliyor olabilir.</p>
<p><strong>Mustafa Çetiner / <a href="mailto:dr.m.cetiner@gmail.com">dr.m.cetiner@gmail.com</a></strong></p>
<p><strong><em>Kaynaklar</em></strong><br />
<em>1-https://www.health.harvard.edu/staying-healthy/the-hidden-dangers-of-protein-powders </em><br />
<em>2- https://www.theguardian.com/lifeandstyle/2017/feb/01/protein-supplements-shakes-real-food-which-is-better-for-you </em><br />
<em>3- https://www.nytimes.com/2016/12/06/well/eat/can-you-get-too-much-protein.html </em><br />
<em>4- https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC4045293/#B1 </em><br />
<em>5- https://www.cleanlabelproject.org/protein-powder/ </em><br />
<em>6- https://www.jci.org/articles/view/1326 </em><br />
<em>7- https://www.ajkd.org/article/S0272-6386(02)00039-2/fulltext</em></p>
<p><strong><em>Bu yazı HBT&#8217;nin 194. sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mustafa-cetiner/protein-tozlari-ii">Protein tozları – II</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">27452</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Protein tozları &#8211; I</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mustafa-cetiner/protein-tozlari-i</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Çetiner]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 29 Jun 2022 09:09:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mustafa Çetiner]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=27401</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsanlığın baş belası bağnazlık ve cahilliktir. Bu saptamanın doğruluğundan hiç şüphe etmemeli. İnsanoğlu hoşlanmadığı ve ezberini bozan şeyler duyduğunda anlamsız biçimde söyleneni yok sayıyor, kendi konfor alanında, yalanlarıyla yaşantısına devam etmeyi seçiyor. Dahası bir zır cahili bir yalana inandırdığınızda onu doğruya ikna etmek neredeyse imkansız hale geliyor. Geçtiğimiz günlerde YouTube kanalımda protein tozları ile ilgili bir video yaptım. Gelen yorumlara şöyle bir göz attığımda insanoğlunun “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olma” hastalığının ne kadar tedavisi zor bir hastalık olduğunu anladım. Öte yandan protein tozları hakkında bir de “Güncel Tıp” yazısı yazmak şart oldu. Protein tozu kullanımı her geçen gün daha popüler hale geliyor. Spor yapan kişiler kas ve vücut gelişimi için kullanıyor ve faydalı olduğunu söylüyor, bazı uzmanlar ise zararlı olduğunda ısrar ediyor. YouTube kanalımda sorduğum ve yanıt aradığım sorular basit bir sorulardı. Protein tozları zararlı mı, ya da yararlı mı, bu tozları kullanmalı mıyız? Protein tozları ilk defa 1950’li yıllarda vücut geliştirici Irvin Johnson tarafından kullanılmaya başlandı. Google arama motorundan bakarsanız hala bir web sitesi olduğunu ve sitede protein tozları ile ilişkili menülerin yer aldığını görürsünüz. Johnson’ın 1950 ve 1960’lı yıllarda önerdiği protein tozları, yıllar içinde hızla popüler hale geldi. 1990’lı yıllara gelindiğinde ABD’de sporculara takviye besinler ve protein tozları satan dev mağaza zincirleri kurulmaya başladı. Yapılan araştırmalar, bu ülkede kas geliştirmek amaçlı spor yapanların yüzde 73’ünün protein tozu kullandığını gösteriyor. Dahası bu grubun büyük çoğunluğunu 23-34 yaş arası erkekler oluşturuyor. Protein tozu kullanımı tam bir salgına dönüşmüş durumda. Hiç bir kontrol olmadan, sadece daha adaleli görünmek sevdasından bir çok genç bu ürünleri tüketmeye başladı. Protein tozlarının ABD’de 2019 yılında pazar değeri 6.6 milyar dolar iken, 2020 yılında bu pazarın 9 milyar dolara ulaşması bekleniyor. Protein tozları Türkiye’de de oldukça yaygın bir hale geldi. Artık protein tozlarını her yerde rahatlıkla bulmak mümkün. Proteinler hem hücrelerimizin, hem de hücrede gerçekleşen metabolik olayların yapıtaşıdır. Sadece kas gelişiminde değil, deri ve kemik gibi dokuların ve temel enzim ve hormonların üretiminde de büyük bir öneme sahiptir. Protein tozları ,özellikle peynir altı suyu gibi besinlerden proteinlerin kurutulup toz haline getirilmesi ile üretiliyor. Genellikle içine şeker, aroma maddeleri, kıvam artırıcılar, vitaminler ve mineraller ekleniyor ve bu haliyle satılıyor. Tüketimi arttırmak için bir çok farklı aroma kullanılıyor. Piyasadaki protein tozlarına bakın, ne ararsanız var, çikolatalısı, çileklisi, vanilyalısı. Hatta bu tozlar sütün içine karıştırılıyor, “smoothie” veya bar olarak tüketiliyor. Peki fazladan protein tozu kullanmamızın gereği var mı? Besinlerle günlük olarak almamız gereken protein miktarı, sağlıklı bir kadın için 46 gram, sağlıklı bir erkek için ise 56 gram. Bu miktarı tabii ki et, süt, süt ürünleri, baklagiller gibi besinlerle doğal yoldan karşılamak mümkün. Bırakın protein tozlarını, zaten alıştığımız diyet ile aldığımız protein miktarı çoğu zaman bu limitleri aşıyor. Yapılan çalışmalar, ortalama bir Amerikalının günde besinler ile 100 gr protein aldığını gösterdi. Vücudumuz günlük kullandığı protein miktarı 20-30 gr civarında. Bu miktarın yaklaşık 2 gramı kasların onarılması için kullanılıyor. Geri kalan protein ise enerji üretiminde harcanıyor. Artan miktar yağ olarak depolanıyor veya idrarla atılıyor. Profesyonel sporcu değilseniz, ağır spor yapmıyorsanız; protein tozları ile günlük önerilen miktarın çok üzerinde protein alıyorsunuz demektir. Yeterince ağır ve uzun spor yapmadığınız için de bu tozlar tam aksine kilo alımına, karaciğer yağlanmasına da yol açabiliyor. Sonraki hafta devam edelim. Mustafa Çetiner / dr.m.cetiner@gmail.com Bu yazı HBT&#8217;nin 193. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mustafa-cetiner/protein-tozlari-i">Protein tozları &#8211; I</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İnsanlığın baş belası bağnazlık ve cahilliktir.</p>
<p>Bu saptamanın doğruluğundan hiç şüphe etmemeli. İnsanoğlu hoşlanmadığı ve ezberini bozan şeyler duyduğunda anlamsız biçimde söyleneni yok sayıyor, kendi konfor alanında, yalanlarıyla yaşantısına devam etmeyi seçiyor. Dahası bir zır cahili bir yalana inandırdığınızda onu doğruya ikna etmek neredeyse imkansız hale geliyor.</p>
<p>Geçtiğimiz günlerde YouTube kanalımda protein tozları ile ilgili bir video yaptım. Gelen yorumlara şöyle bir göz attığımda insanoğlunun “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olma” hastalığının ne kadar tedavisi zor bir hastalık olduğunu anladım.</p>
<p>Öte yandan protein tozları hakkında bir de “Güncel Tıp” yazısı yazmak şart oldu. Protein tozu kullanımı her geçen gün daha popüler hale geliyor. Spor yapan kişiler kas ve vücut gelişimi için kullanıyor ve faydalı olduğunu söylüyor, bazı uzmanlar ise zararlı olduğunda ısrar ediyor.</p>
<p>YouTube kanalımda sorduğum ve yanıt aradığım sorular basit bir sorulardı.</p>
<p>Protein tozları zararlı mı, ya da yararlı mı, bu tozları kullanmalı mıyız?</p>
<p>Protein tozları ilk defa 1950’li yıllarda vücut geliştirici Irvin Johnson tarafından kullanılmaya başlandı. Google arama motorundan bakarsanız hala bir web sitesi olduğunu ve sitede protein tozları ile ilişkili menülerin yer aldığını görürsünüz.</p>
<p>Johnson’ın 1950 ve 1960’lı yıllarda önerdiği protein tozları, yıllar içinde hızla popüler hale geldi. 1990’lı yıllara gelindiğinde ABD’de sporculara takviye besinler ve protein tozları satan dev mağaza zincirleri kurulmaya başladı.</p>
<p>Yapılan araştırmalar, bu ülkede kas geliştirmek amaçlı spor yapanların yüzde 73’ünün protein tozu kullandığını gösteriyor.</p>
<p>Dahası bu grubun büyük çoğunluğunu 23-34 yaş arası erkekler oluşturuyor.</p>
<p>Protein tozu kullanımı tam bir salgına dönüşmüş durumda. Hiç bir kontrol olmadan, sadece daha adaleli görünmek sevdasından bir çok genç bu ürünleri tüketmeye başladı.</p>
<p>Protein tozlarının ABD’de 2019 yılında pazar değeri 6.6 milyar dolar iken, 2020 yılında bu pazarın 9 milyar dolara ulaşması bekleniyor.</p>
<p>Protein tozları Türkiye’de de oldukça yaygın bir hale geldi. Artık protein tozlarını her yerde rahatlıkla bulmak mümkün.</p>
<p>Proteinler hem hücrelerimizin, hem de hücrede gerçekleşen metabolik olayların yapıtaşıdır. Sadece kas gelişiminde değil, deri ve kemik gibi dokuların ve temel enzim ve hormonların üretiminde de büyük bir öneme sahiptir.</p>
<p>Protein tozları ,özellikle peynir altı suyu gibi besinlerden proteinlerin kurutulup toz haline getirilmesi ile üretiliyor.</p>
<p>Genellikle içine şeker, aroma maddeleri, kıvam artırıcılar, vitaminler ve mineraller ekleniyor ve bu haliyle satılıyor. Tüketimi arttırmak için bir çok farklı aroma kullanılıyor. Piyasadaki protein tozlarına bakın, ne ararsanız var, çikolatalısı, çileklisi, vanilyalısı.</p>
<p>Hatta bu tozlar sütün içine karıştırılıyor, “smoothie” veya bar olarak tüketiliyor.</p>
<p>Peki fazladan protein tozu kullanmamızın gereği var mı?</p>
<p>Besinlerle günlük olarak almamız gereken protein miktarı, sağlıklı bir kadın için 46 gram, sağlıklı bir erkek için ise 56 gram. Bu miktarı tabii ki et, süt, süt ürünleri, baklagiller gibi besinlerle doğal yoldan karşılamak mümkün. Bırakın protein tozlarını, zaten alıştığımız diyet ile aldığımız protein miktarı çoğu zaman bu limitleri aşıyor. Yapılan çalışmalar, ortalama bir Amerikalının günde besinler ile 100 gr protein aldığını gösterdi.</p>
<p>Vücudumuz günlük kullandığı protein miktarı 20-30 gr civarında. Bu miktarın yaklaşık 2 gramı kasların onarılması için kullanılıyor. Geri kalan protein ise enerji üretiminde harcanıyor. Artan miktar yağ olarak depolanıyor veya idrarla atılıyor.</p>
<p>Profesyonel sporcu değilseniz, ağır spor yapmıyorsanız; protein tozları ile günlük önerilen miktarın çok üzerinde protein alıyorsunuz demektir. Yeterince ağır ve uzun spor yapmadığınız için de bu tozlar tam aksine kilo alımına, karaciğer yağlanmasına da yol açabiliyor.</p>
<p>Sonraki hafta devam edelim.</p>
<p><strong>Mustafa Çetiner / <a href="mailto:dr.m.cetiner@gmail.com">dr.m.cetiner@gmail.com</a></strong></p>
<p><strong><em>Bu yazı HBT&#8217;nin 193. sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mustafa-cetiner/protein-tozlari-i">Protein tozları &#8211; I</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">27401</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Bilim dışılığa övgü</title>
		<link>https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mustafa-cetiner/bilim-disiliga-ovgu</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Çetiner]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 27 Jun 2022 10:05:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mustafa Çetiner]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.herkesebilimteknoloji.com/?p=27383</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kaç gündür, tüm medya yeniden aşılarla uğraşmaya başladı. Bu defa aşıların yeniden gündeme gelmesinin sebebi ülkemizin saygın gazetecilerinden birinin yazdığı kitaptı. Dahası, onun sınırı biraz zorlayarak gazeteciden çok tıp insanı gibi konuşmaya başlamasıydı. Söz konusu gazetecinin mesleki değerine hiç bir söz söyleyemem ama bu süreçte ciddi bir yanlışlık olduğunu düşünüyorum. Gazeteci, uzmanlık alanı olmayan konularda ahkam kesen değil, uzmanlık alanı olmayan konularda doğru kişilere doğru soruları soran kişidir bence. Yani iyi gazeteci kanımca şöyle dememelidir; “İki yaş altı çocuklara aşı yaptırmak yanlıştır” Ama kanımca şöyle diyebilir; “Aşılar konusunda uzman olan falanca kişiye sordum, iki yaş altı çocukların aşılanmasının şu nedenlerle doğru olmadığını söyledi.” Daha iyi gazeteci ise yine kanımca, şöyle söyler; “Aşılar konusunda uzman olan falanca kişiye sordum, iki yaş altı çocukların aşılanmasının şu nedenlerle doğru olmadığını söyledi. Buna karşılık fi lanca kişi ise bu yaş grubunda aşılanmanın şu nedenlerle doğru olduğunu söyledi&#8230;” En iyi gazeteci ise kanımca der ki; “Aşılar konusunda uzman olan falanca kişiye sordum, iki yaş altı çocukların aşılanmasının şu nedenlerle doğru olmadığını söyledi. Buna karşılık fi lanca kişi ise bu yaş grubunda aşılanmanın şu nedenlerle doğru olduğunu söyledi. Ancak sağlık alanındaki otoritelerin ezici çoğunluğu aşılamayı öneriyor. Yine de bu örgütlerin falanca-fi lanca çıkar grupları ile yakın ilişkileri tartışılıyor. Kimileri bu çıkar ilişkilerinin aşılama konusunda yapılan önerilerin üzerinde etkili olduğunu söylüyor&#8230;” Bir gazeteci bunları yaptıktan sonra sonuna kendi düşüncelerini de ekleyebilir elbette. Mükemmel gazeteci ise işte bu “çıkar ilişkilerini” ortaya çıkaran kişidir. Batı dünyasında birçok örneği var bunun. İlaç sektörünün ve bazı güç odaklarının sağlık alanındaki kirli planlarını ortaya çıkaran, tüm gayretini bunların ortaya çıkarılmasına harcayan önemli gazeteciler var. Ben Goldacre ve Antony Barnett bunlardan sadece ikisi. Bu konuda benim hassasiyetimin temel noktası, “bu ülkede bilim için zaten olmayan inancın bu tür tartışmalarla tamamen ortadan kalkması” riski. Söylediklerimin başkalarının yaptığı gibi “Ortodoks” bir bilim savunuculuğu ile ilişkisi yok. Ben de bilim dünyasındaki yanlışların farkında olan biriyim. Bilim konusunda ezberlerim olmadığını anlamak için sayıları 40’a yaklaşan “Akademi ve Bilim” yazılarıma göz atmak yeter. Bu ülkenin bir çok kentinde “Bilim bizi nasıl kandırıyor” konulu konuşmalarımda her zaman bilime değil, ama kimi bilimsel yöntemlere ve tartışılan ilişkilere yönelik eleştirilerde bulundum, Hedef aldığım asla bilimin ve bilimsel yöntemin kendisi olmadı. Bu yazının amacı ülkemizin önemli gazetecilerinden birini eleştirmek değil, tam tersine onun dikkatini “bilim karşıtlığının yükseldiği bir toplumda bu sürece katkı veriyor olabilmek” riskine karşı uyarmak. Bu tartışmada çok ciddi bir üslup sorunu var. Bu ülkenin saygın bir gazetecisinin öfkeyle ve yüksek sesle sergilediği “aşı karşıtlığı” tavrının yanlış olduğunu düşünüyorum. Bu aşı karşıtlığı tartışmasının temel nedeni belli ki grip aşıları. Çünkü grip aşılarının koruyuculuk oranları tartışmalı. Ama tartışma bu noktada kalmıyor, çocuk felcinden, hepatit aşısına, tüm aşılar zan altına giriyor. Tartışma bununla da bitmiyor, bilimi kirletenlerin yerine bilimin kendisi tartışılmaya başlıyor. Tartışmayı tapınak şövalyeleri, Rockefeller düzeyine indirdiğinizde – bu etkiyi küçümseyen biri değilim – vardığınız nokta koca bir “bilim dışılık” oluyor. Tartışmayı bilim dışılığa taşıdığınızda ise zaten eğitim düzeyi malum bir toplumda, herkesin istediği her şeyi söyleyebileceği bir iklim oluşuyor. Oysa bu toplumun en büyük sorunu, bilim ve akıl yoluna giremiyor olması. Bilim değersizleştikçe bilim yapmaya çalışanlar da değersizleşiyor. O değerlilerin sesi çıkmaz olunca ve sindirilince, onların yerini daha az değerliler alıyor ve bu az değerliler “bilim yapıyormuş” gibi davranıyorlar. Bu bilime olan inancı daha da azaltıyor. Sonrasında topyekûn bilim insanlarını küçümseme hastalığı başlıyor. Bilen bilmeyen, ağzı olan herkes konuşuyor. Ortaya kocaman bir kakafoni çıkıyor. Mustafa Çetiner / dr.m.cetiner@gmail.com Bu yazı HBT&#8217;nin 192. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mustafa-cetiner/bilim-disiliga-ovgu">Bilim dışılığa övgü</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kaç gündür, tüm medya yeniden aşılarla uğraşmaya başladı.</p>
<p>Bu defa aşıların yeniden gündeme gelmesinin sebebi ülkemizin saygın gazetecilerinden birinin yazdığı kitaptı. Dahası, onun sınırı biraz zorlayarak gazeteciden çok tıp insanı gibi konuşmaya başlamasıydı. Söz konusu gazetecinin mesleki değerine hiç bir söz söyleyemem ama bu süreçte ciddi bir yanlışlık olduğunu düşünüyorum. Gazeteci, uzmanlık alanı olmayan konularda ahkam kesen değil, uzmanlık alanı olmayan konularda doğru kişilere doğru soruları soran kişidir bence.</p>
<p>Yani iyi gazeteci kanımca şöyle dememelidir;</p>
<p>“İki yaş altı çocuklara aşı yaptırmak yanlıştır”</p>
<p>Ama kanımca şöyle diyebilir; “Aşılar konusunda uzman olan falanca kişiye sordum, iki yaş altı çocukların aşılanmasının şu nedenlerle doğru olmadığını söyledi.”</p>
<p>Daha iyi gazeteci ise yine kanımca, şöyle söyler;</p>
<p>“Aşılar konusunda uzman olan falanca kişiye sordum, iki yaş altı çocukların aşılanmasının şu nedenlerle doğru olmadığını söyledi. Buna karşılık fi lanca kişi ise bu yaş grubunda aşılanmanın şu nedenlerle doğru olduğunu söyledi&#8230;”</p>
<p>En iyi gazeteci ise kanımca der ki;</p>
<p>“Aşılar konusunda uzman olan falanca kişiye sordum, iki yaş altı çocukların aşılanmasının şu nedenlerle doğru olmadığını söyledi. Buna karşılık fi lanca kişi ise bu yaş grubunda aşılanmanın şu nedenlerle doğru olduğunu söyledi. Ancak sağlık alanındaki otoritelerin ezici çoğunluğu aşılamayı öneriyor. Yine de bu örgütlerin falanca-fi lanca çıkar grupları ile yakın ilişkileri tartışılıyor. Kimileri bu çıkar ilişkilerinin aşılama konusunda yapılan önerilerin üzerinde etkili olduğunu söylüyor&#8230;”</p>
<p>Bir gazeteci bunları yaptıktan sonra sonuna kendi düşüncelerini de ekleyebilir elbette. Mükemmel gazeteci ise işte bu “çıkar ilişkilerini” ortaya çıkaran kişidir. Batı dünyasında birçok örneği var bunun. İlaç sektörünün ve bazı güç odaklarının sağlık alanındaki kirli planlarını ortaya çıkaran, tüm gayretini bunların ortaya çıkarılmasına harcayan önemli gazeteciler var.</p>
<p>Ben Goldacre ve Antony Barnett bunlardan sadece ikisi.</p>
<p>Bu konuda benim hassasiyetimin temel noktası, “bu ülkede bilim için zaten olmayan inancın bu tür tartışmalarla tamamen ortadan kalkması” riski.</p>
<p>Söylediklerimin başkalarının yaptığı gibi “Ortodoks” bir bilim savunuculuğu ile ilişkisi yok. Ben de bilim dünyasındaki yanlışların farkında olan biriyim. Bilim konusunda ezberlerim olmadığını anlamak için sayıları 40’a yaklaşan “Akademi ve Bilim” yazılarıma göz atmak yeter. Bu ülkenin bir çok kentinde “Bilim bizi nasıl kandırıyor” konulu konuşmalarımda her zaman bilime değil, ama kimi bilimsel yöntemlere ve tartışılan ilişkilere yönelik eleştirilerde bulundum, Hedef aldığım asla bilimin ve bilimsel yöntemin kendisi olmadı.</p>
<p>Bu yazının amacı ülkemizin önemli gazetecilerinden birini eleştirmek değil, tam tersine onun dikkatini “bilim karşıtlığının yükseldiği bir toplumda bu sürece katkı veriyor olabilmek” riskine karşı uyarmak.</p>
<p>Bu tartışmada çok ciddi bir üslup sorunu var. Bu ülkenin saygın bir gazetecisinin öfkeyle ve yüksek sesle sergilediği “aşı karşıtlığı” tavrının yanlış olduğunu düşünüyorum. Bu aşı karşıtlığı tartışmasının temel nedeni belli ki grip aşıları. Çünkü grip aşılarının koruyuculuk oranları tartışmalı.</p>
<p>Ama tartışma bu noktada kalmıyor, çocuk felcinden, hepatit aşısına, tüm aşılar zan altına giriyor. Tartışma bununla da bitmiyor, bilimi kirletenlerin yerine bilimin kendisi tartışılmaya başlıyor.</p>
<p>Tartışmayı tapınak şövalyeleri, Rockefeller düzeyine indirdiğinizde – bu etkiyi küçümseyen biri değilim – vardığınız nokta koca bir “bilim dışılık” oluyor. Tartışmayı bilim dışılığa taşıdığınızda ise zaten eğitim düzeyi malum bir toplumda, herkesin istediği her şeyi söyleyebileceği bir iklim oluşuyor.</p>
<p>Oysa bu toplumun en büyük sorunu, bilim ve akıl yoluna giremiyor olması.</p>
<p>Bilim değersizleştikçe bilim yapmaya çalışanlar da değersizleşiyor. O değerlilerin sesi çıkmaz olunca ve sindirilince, onların yerini daha az değerliler alıyor ve bu az değerliler “bilim yapıyormuş” gibi davranıyorlar.</p>
<p>Bu bilime olan inancı daha da azaltıyor. Sonrasında topyekûn bilim insanlarını küçümseme hastalığı başlıyor. Bilen bilmeyen, ağzı olan herkes konuşuyor.</p>
<p>Ortaya kocaman bir kakafoni çıkıyor.</p>
<p><strong>Mustafa Çetiner / <a href="mailto:dr.m.cetiner@gmail.com">dr.m.cetiner@gmail.com</a></strong></p>
<p><strong><em>Bu yazı HBT&#8217;nin 192. sayısında yayınlanmıştır.</em></strong></p>
<p><a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/mustafa-cetiner/bilim-disiliga-ovgu">Bilim dışılığa övgü</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.herkesebilimteknoloji.com">Herkese Bilim Teknoloji</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">27383</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
