George Orwell, bilim üzerine neden yeniden düşünmemizi istiyordu?

Öne Çıkanlar Toplum
George Orwell, bilim üzerine neden yeniden düşünmemizi istiyordu?

II. Dünya Savaşı’nı bilimsel bilgi ve mühendislik kazanmıştı ama George Orwell şu soruyu soruyordu: Daha fazla bilim insanına mı, yoksa daha bilimsel düşünen insanlara mı ihtiyacımız var? Atom bombasının gölgesinde yazdığı bu metinler, bilimi bir araç değil, bir düşünme biçimi olarak savunuyor ve bugün hâlâ geçerliliğini koruyan bir uyarı bırakıyor.

1945 sonbaharında, savaş yeni bitmişti. Avrupa harap haldeydi, milyonlarca insan ölmüş, şehirler yerle bir olmuştu. Ama bir şey çok açıktı: Bilim ve mühendislik savaşı kazanmıştı. Radar, Spitfire uçakları, şifre kırıcılar, atom bombası… Bilim artık yalnızca laboratuvarlarda değil, tarihin merkezindeydi.

İşte tam bu atmosferde, Tribune dergisinin okurlarından biri, George Orwell’e bir mektup yazdı. Talep basitti ve dönemin ruhunu yansıtıyordu: Daha fazla bilim eğitimi.


Ama Orwell bu çağrıya beklenmedik bir yanıt verdi.

Bilim Kazandıysa, Neden Kaygılanalım?

Orwell’in itirazı bilime değildi. O bir bilim düşmanı ya da romantik bir anti-modernist değildi. Tam tersine, bilimin gücünü çok iyi görüyordu. Hatta atom bombasının yarattığı tehdidi, henüz kimse bu kadar açık konuşmazken dile getirmişti.

Onun korkusu şuydu: Bilim büyüdükçe, onu elinde tutan devletler de büyüyor ve sertleşiyordu.

Orwell’e göre, ne kadar “bilimsel” silahlar üretilirse, onları kontrol eden devlet de o kadar otoriter hale geliyordu. Ve bu devletler arasında, onun ilk kez “soğuk savaş” diye adlandırdığı, kırılgan ama kalıcı bir gerilim doğuyordu. Bu gerilim, eninde sonunda “düşünülemez olanın” gerçekleşmesiyle sonuçlanabilirdi.

Bu yüzden Orwell, “daha fazla bilim eğitimi” çağrısını sorguladı. Ne tür bir bilimden söz ediyorduk?

Daha Fazla Bilim İnsanı mı, Daha Bilimsel İnsan mı?

Orwell, mektubu yazan okura basit ama rahatsız edici bir soru sordu: Laboratuvarlarda daha fazla beyaz önlüklü bilim insanı mı istiyoruz, yoksa toplumun tamamında daha bilimsel bir düşünme biçimi mi?

Eğer mesele yalnızca daha fazla kimyager, fizikçi ya da mühendis yetiştirmekse, bunun neden herkesin yararına olacağı varsayılıyordu?

Neden daha fazla tarihçi değil? Daha fazla yazar, filozof ya da iktisatçı neden daha az değerliydi?

Orwell’e göre, savaş sırasında bilim insanları da diğer herkes kadar milliyetçi, çıkarcı, politik olarak kör ve yanılgılara açıktı. Birkaç milyon bilim insanı daha yetiştirmek, dünyayı daha iyi bir yer yapmayabilirdi, hatta daha kötü hale bile getirebilirdi.

Onun ünlü cümlesi çok nettir: “Gerçek şu ki, bir ya da birkaç kesin bilim dalında eğitim almak, ne kadar üstün yetenekle birleşirse birleşsin, insancıl ya da kuşkucu bir dünya görüşü için garanti değildir.”

Atom bombası üzerinde harıl harıl çalışan fizikçiler bunun canlı kanıtıydı.

Orwell’in Savunduğu Bilim Ne Tür Bir Bilimdi?

Buna rağmen Orwell, bilimi tümüyle reddetmedi. Aksine, bilimi bir düşünme biçimi olarak sonuna kadar savundu.

Onun tanımı yalındı: Bilimsel düşünce; akılcı, kuşkucu ve deneysel bir zihinsel alışkanlıktı.

Ve en önemli itirazı şuydu: Bu alışkanlık yalnızca bilim insanlarına özgü değildi.

Orwell’e göre, okuma yazma bilmeyen bir köylü bile kendi dünyasında son derece akılcı, kuşkucu ve deneysel düşünebilirdi. Hava durumunu gözlemleyerek, toprağı deneyerek, sonuçları karşılaştırarak…
Ama kimse ona “bilim insanı” demezdi.

Öte yandan, bir laboratuvarın başındaki ünlü bir akademisyen, bilimsel unvanına rağmen bu zihinsel alışkanlıklardan yoksun olabilirdi.

Orwell’in asıl korkusu şuydu: Bilimsel düşünce fikri rafa kaldırılacak, onun yerine “daha fazla fizik, daha az edebiyat” anlayışı yerleşecekti. Bu da düşüncenin daralması anlamına geliyordu.

Bilimin “Nimetleri” ve Distopya

Bu kaygılar, Orwell’in gençlik yazılarında bile görülür. Eton’da öğrenciyken yazdığı kısa bir hikâyede, “bilimin nimetleri” adına okulu bir terör rejimine çeviren çılgın bir profesör anlatır. Hikâye, bilimin mutlak otoriteye dönüşmesinin bir karikatürüdür.

Yıllar sonra yazdığı 1984 romanında ise bu kaygı doruğa çıkar. Ama ilginçtir: 1984 bir “bilim diktatörlüğü” hikâyesi değildir. Tam tersine, bilimin tamamen yok edildiği bir dünyayı anlatır.

Romandaki iktidar, nesnel gerçeği yok etmeye çalışır. Deney yoktur, kanıt yoktur, akıl yürütme yoktur. Yalnızca korku, manipülasyon ve yalan vardır. İki kere iki beş eder, çünkü parti öyle söylüyordur.

Bilimsel düşüncenin yerini, mutlak itaat almıştır.

“Olduğu Gibi Görmek”

Orwell kendini bir bilim insanı olarak görmezdi. İstatistiklerle ya da deneylerle yazmazdı. Ama yazma nedenlerinden biri her zaman şuydu: “Şeyleri oldukları gibi görmek.”

Bu, bilimsel yönteme çok yakındır:
Gerçekleri ayıklamak, açıkça akıl yürütmek, kuşkucu olmak ve alternatifleri düşünmek.

Orwell’in kişisel kütüphanesi bilim kitaplarından çok edebiyatla doluydu. Ama o, kendi deyimiyle, “içindeki okuma yazma bilmeyen köylü” gibi düşünürdü. Bahçesinde toprağa bakar, havayı koklar, deneyimle ölçerdi.

Sonunda şunu çok iyi biliyordu: Sözcükler bir sanattır, bilim değildir.
Ama gerçeğe yönelme arzusu, ikisini de birbirine bağlar.

Kaynak:  https://theconversation.com/george-orwell-called-for-a-new-way-of-thinking-about-science-274447