Yüksek teknolojide niye yokuz?

Lale Akarun Y
Yüksek teknolojide niye yokuz?

Türk Telekom’u ya da bu şirketlerdeki kamu hisselerini satanlar, bu şirketlerin stratejik önemini anlayacak vizyona sahip değildi…

Geçen yazımda Türkiye’de ArGe’ye ayrılan kaynak artarken, ArGe’ye dayalı yüksek teknolojili üretimimizin bir türlü artmadığını yazmıştım. İmalat sanayisinde bilgisayar, bilişim-iletişim, uzay-uçak sanayi ve ilaç gibi yüksek teknolojili ürün oranı, tüm ürünler içinde yüzde üç oranında seyrediyor.

Bir alt bantta yer alan orta-yüksek teknolojili ürünler ise, elektrikli makine üretimi, otomobil ve diğer taşıt üretimi ve beyaz eşya üretimi. Bu alanlarda biraz daha iyiyiz: Üretimimizin yaklaşık yüzde yirmi sekizi bu alanda.


Ancak bu iki alanın toplamı, üçte birin biraz altında.

Maalesef imalat sanayimizin geri kalanı düşük teknolojili: Yaklaşık üçte bir üretimimiz plastik kalıp, gemi inşa, petrol rafinerileri, demir-çelik gibi orta düşük teknoloji alanlarındayken, yaklaşık üçte bir tekstil, gıda, mobilya gibi düşük teknoloji alanlarında.

Türkiye’nin en büyük on şirketine bakın:

Sadece iki tane orta-yüksek teknolojili sanayi şirketi var: Arçelik ve Ford Otosan. Bu şirketlerin Türkiye’de en çok ArGe yapan iki şirket olması şaşırtıcı değil. Diğer şirketler ya sanayi şirketi değil ya da düşük teknoloji alanlarında: Perakende, petrol, demir çelik. Oysa dünyaya bakarsak, en değerli on şirketin dokuzu yüksek teknoloji şirketleri: Altısı bilişim, biri telekom, biri ilaç, biri çip teknolojisi. Yüksek teknolojiye ağırlık vermeden gelişmek mümkün değil.

Neden olmuyor? Niye ArGe’ye ayırdığımız kaynağı artırsak da yüksek teknoloji alanında gelişemiyoruz? Bunun tek bir cevabı yok ama bence en önemli nedenlerden birisi vizyon eksikliği: İlaç, bilişim-iletişim ve bilgisayar teknolojisinin stratejik önemini anlayamamak, bu alanı yeterince desteklememek, bu alanda stratejik öneme sahip, belli bir birikim sağlamış kuruluşları satmak, dağıtmak; bu alana yatırım yapmamak. Ne demek istediğimi birkaç örnekle açıklayayım:

Tele iletişim devrimi

1970’lerde Türkiye’de telefon bir lükstü: Pek çok köyde; kasabada telefon hizmeti olmadığı gibi, büyük şehirlerde de herkesin evinde telefon yoktu. Eviniz için telefon hattına başvurduktan sonra, en az birkaç yıl beklemek gerekirdi. Yurtdışı arama yapmayı bırakın, başka bir şehirdeki bir aboneyi aramak için bile postaneyi arayıp numarayı söylemek, sonra bağlanması için telefon başında bazen birkaç saat beklemek normaldi.

1980’lerin ikinci yarısında bir tele-iletişim devrimi yaşandı: Sayısal telefon hizmetine geçildi: Birden telefon her eve girdiği gibi, şehirlerarası ve yurtdışı arama otomatikleşti. Bu atılımı gerçekleştiren kuruluş Türk Telekom’un atası PTT’ydi: Bir kamu kuruluşu. Aynı zamanda bu kuruluş, yurtdışı şirketlerle ortaklığa girip Netaş ve Teletaş gibi iki önemli şirketin kurulmasına ve bu dönüşümün kısmen yerli sanayi tarafından gerçekleştirilmesine de önayak olmuştu.

Bu atılımın ne kadar büyük bir ilerleme olduğunu şu şekilde açıklayayım: 1987 yılında New York şehrine doktora eğitimine başlamak üzere gittiğimde, “geldim iyiyim” diye telefon edemedim; çünkü New York telefon hizmeti bakımından Türkiye’nin büyük şehirlerinden gerideydi.

Peki sonra ne oldu? Niye Netaş gibi kuruluşlar gelişip dünya çapında yüksek teknoloji şirketleri arasına giremediler? Bunun ayrıntısını HBT yazarı Ali Akurgal’dan dinleyebilirsiniz, ancak vizyonsuzluk demekle kastettiğim bu: Türk Telekom’u ya da bu şirketlerdeki kamu hisselerini satanlar, bu şirketlerin stratejik önemini anlayacak vizyona sahip değildi. Aynı şekilde, mobil telefon hizmeti ülkede hızla gelişirken, bu alanda teknoloji üretecek şirketlere yatırım yapılmadı. Büyük sanayicilerimizden birisinin, 90 yıllarında mobil telefon girişimine yatırım yapması teklifine “ben elle tutulmayan bir şeye yatırım yapmam” diye cevap verdiği anlatılır.

1990’lar, 2000’ler bu şekilde geçti; peki şimdi durum nasıl?

“Bize üniversite mezunu değil, ara eleman lazım” diyen sanayicileri, bu istek doğrultusunda eğitimi basitleştirmeye, kısaltmaya girişen politikacıları görünce “acaba hiçbir şey değişmedi mi?” kaygısına kapılıyorum. Bir sonraki yazım da bu konuda olsun.

Lale Akarun

*Bu yazı HBT Dergi 498. sayıda yayınlanmıştır.

Lale Akarun