Üniversiteye girdiğim yıl, yani 1980’de Türkiye’de 18 üniversite varmış. Şu anda üniversite sayısı 208’e çıkmış durumda. Bu artışın aşamaları var: YÖK’ün kurulması ile artıyor; sonra 1992’de, YÖK başkanı Prof. İhsan Doğramacı’nın istifası ile artıyor; ancak en büyük artış 2002’den sonra görülüyor: Artık her ilde bir üniversite, neredeyse her ilçede bir yüksekokul var.
Bunun sonucu olarak tabii ki Türkiye’de üniversiteleşme, yani üniversite mezunu sayısında çok büyük artışlar oluyor. 2008’e baktığımızda, 25-34 yaş arası çalışma çağındaki genç nüfusun %13,5’i üniversite mezunuyken, şu anda %45’i üniversite mezunu olmuş durumda. Kalite her yerde aynı olmasa da bu çok büyük bir başarı. Artık üniversite mezunu olmak bir ayrıcalık değil: Yurdun ücra bir köşesindeki bir öğrenci, bir genç kadın evinden çok uzağa gitmeden üniversite okuyabiliyor.
Genç kadın dememin nedeni, bu imkânın en büyük farkı kadınlar için yaratması. TÜİK’in 2025 yılı gelir istatistiklerine bakıldığında, tüm eğitim seviyelerinde kadınların erkeklerden daha düşük gelir elde ettiğini görüyoruz: Eğitimsiz kadınlar, eğitimsiz erkeklerin % 55’i kadar gelir elde ediyorlar. Lise eğitimli kadınlar, lise eğitimli erkeklerin %61’i kadar gelir elde ediyorlar. Yüksek öğrenim gören kadınlar, yüksek öğrenimli erkeklerin %73’ü kadar gelir elde ediyorlar. Kadınlar daha çok eğitim gördükçe dezavantajlı konumları azalıyor; daha çok gelir elde ediyorlar; toplumda saygı görüyorlar.
Bunun sonucu olarak, kadınlar eğitime daha çok önem veriyor. Eğitim görmelerinin önünde pek çok engel olsa da, bu engelleri aşıyorlar. YÖK’ün öğrenci istatistiklerine bakıldığında, yükseköğrenimdeki tüm öğrencilerin %53’ü kadın. Üstelik kadınlar lisansüstü programlarda da çoğunluktalar ve akademik kariyer yapmaya yatkınlar. Akademide kadın-erkek dengesine bakınca şöyle: Profesörlerin % 35i, doçentlerin %43ü, yardımcı doçentlerin %48i, Araştırma görevlilerinin %55’i kadın.
Kadınların eğitim alması, işgücüne katılması, ülkenin gelişmesi yolunda büyük bir başarı. Üniversiteleşme oranının artması, araştırma geliştirmeye dayalı, yüksek katma değerli sanayisinin gelişmesi açısından çok olumlu. Tabii ki kalitenin daha yukarılara çekilmesi gerekiyor: YÖK bunun için var; YÖK bünyesinde bir kalite kurumu var. Bu gibi konulara kafa yormaları beklenir. Bunun yerine, eğitim süresini kısaltmaya, öğrencileri ara eleman olarak çalışmak üzere meslek okullarına yönlendirmeye çalışmaları anlaşılamaz bir muamma. Hele de ortaya konulan gerekçeler, anlaşılır gibi değil: Uzun eğitim süreleri, gençlerin evlenip çocuk sahibi olmasını engelliyormuş. Sanki üniversitelerde kadın ve erkek yurtlarını ayrı kampüslere koyan onlar değil, başkası. Madem gençlerin evlenmesini istiyorsunuz; üniversitelerde evli öğrencilerin kalabileceği yurtlar yapın. Üniversitemizde lisansüstü öğrenciler için böyle bir yurdu zar zor yaptıktan sonra, uygulamaya son verildi; bu yurt erkek yurdu haline getirildi.
Kadın başına çocuk oranının azalması, tüm dünyada geçerli bir eğilim. Tüm gelişen ülkelerde görülüyor. Bunu tersine çevirmek kolay değil; hele hele kadınların evde oturup üçer beşer çocuk bakması, onlar büyüyünce de anne babalara bakması ham bir hayalden başka bir şey değil. Şu anda konulan teşvikler ve düşünülen politikalar bu hayale dayandığından başarılı olma şansları az: Teşvikler esas olarak üçüncü çocuğa veriyor; ancak bir ve ikinci çocuğu olmayan kişilerin oraya nasıl geleceği düşünülmemiş. Bunun yerine, gençleri desteklemek, onların en iyi eğitimi alırken çift olarak birlikte oturabilecekleri ucuz çözümler geliştirmek, kaç çocukları olursa olsun çocuk bakımı imkanlarını geliştirmek çok daha akılcı. Çalışmayacak politikalar uğruna tüm yükseköğretimin altüst edilmesi ise akıl dışı.
Lale Akarun
*Bu yazı HBT Dergi 508. sayıda yayınlamıştır.