Öyle görünüyor ki, Türkiye hızla sanayisizleşmeye doğru gidiyor. Tekstil fabrikalarının çoğu ya iflas etti ya da yurt dışına taşındı. Şimdi sıra, esnafta. Yakında bakkal veya manava gitmek ancak AB ülkelerinde mümkün olacak. İngiltere’de çoğu manav veya bakkal 24 saat açık olmakla ayakta duruyor. Haydi süpermarketleri şehir dışına çıkartın da, ihtiyaçlarımızı satın alacak yer kalmasın koca ülkede! Belki enflasyon bu yolla düşer.
Bu görünür daralmanın ötesinde topluma yön gösterecek olan köşe yazarları da ne yazık ki, “sanayi kafalı”. Bunlar hâlâ “varlık yoğun” ortamda kaldılar, bu köşeyi paylaştığım Müfit beyin dışında “o kadar Ar-Ge desteğine karşılık zihin yoğun sonuçlara ulaşamıyoruz” diyen pek kimse yok. Baş, “giderlerse gitsinler” dedi, ortaya çıkan boşluğu göçmenlerle dolduracağını sandı. Gidenlerin her biri 18-20 senede yetişmiş yetenekler. Onların yerini yeteneksiz göçmenler ile doldurmaya kalktığınız vakit, ne yazık ki ülke senelerce geriye gidiyor.
Durum kritik
Kendi sermayemizi yeni ürünler yapmaya yöneltemiyoruz, bunu yabancı yatırımcıdan bekliyoruz. Yan sanayi uyumsuz. Halbuki, yeni bir “teknoloji iştahı”nın oluştuğunu görüyoruz. Ama bunu yararlıya çevirmek için yan sanayiyi kepenk kapatıp gitmeden uyumlu hâle getirmeliyiz, aynı zamanda, kafaları “kurgu” mantıklı yaparak kendi teknolojisini üretecek duruma geçmeliyiz. Kurgu mantıklı kafa yapısı bulamayan yabancı sermaye sizi amele gibi kullanır, yenilikleri siz değil onlar yapar, siz ancak bunların üretimini yaparsınız. Elbette bu üretimi sizden ucuza yapabilecek başka bir ülke varsa, sermaye de oraya gider. Bu yolla, biz de giderek fakirleşiriz. Yaşadığımız tam olarak budur.
Ne yapmalıyız?
Ar-Ge teşvikleri uzun erimli kılınmalı ve ürüne dönüşme aşamasını da (gerekiyorsa devletin ortaklığı ile) içerecek şekilde genişletilmeli. İHAları, SİHAları zâten böyle yapmadık mı? Bir İHAnın uçması kaç yıl aldı? Türkiye, potansiyelini inkâr etmiyor; ancak dünya çok hızlı koşuyor. Bu örnekte, kendine görev biçen bir girişimci ve ona arka çıkan devlet yok muydu? Başlangıçta can suyu verip esas üretim aşamasında yalnız bırakmak sonuç aldırmıyor. Ar-Ge teşviklerinin uzun erimli kılınması için, bireysel girişimcilerin işi değil. Devletin “alıcı” olması gerekiyor. Bütün ülkeler, kalkınmalarını böyle elde ettiler.
Fabrikası bile olmayan tek bir Amerikan teknoloji şirketinin değeri, Türkiye’nin en büyük 10 devinin toplamının 35 katıysa, fark edemediğimiz, oyunun değiştiği. Zaman, Bayar gibi “ben de yazdım” şeklinde eserler yazmak değil, zaman yeni fikirler üretmek zamanıdır. Haydi yeni fikirler üretelim. Ama nasıl? Bilgisayarın “yeni fikirler” tuşuna basmakla (sizin bilgisayarınızda yok mu?) olmuyor bu iş. Düşünebilen zihinler gerek. Gözlemleyecek, anlayacak, yorumlayacak, sonuca bakabilecek. Var mı böylesi? Yoksa hepsi gitti mi?
Ne yazık ki işi düzeltmenin temeli çok derinde. Önce gözlemlemeyi öğrenmeliyiz. Bir dedektif, bir suç olayını nasıl gözlemliyorsa öyle. Bunun örneklerini batı kökenli polisiye diziler güzel veriyorlar. Türk dizilerinde ise çoğunlukla muhbirler öne çıkıyor. Hattâ son zamanlarda, bir de sahte muhbirler türedi. Ardından, gözlemlediklerimizden bir anlam çıkartmak aşaması geliyor. “Neden böyle yapmış?” diye kafa yormak gerekiyor. Bu bizi yorum aşamasına getiriyor. Bunların hepsini isabetli yapmışsanız, sonuca varıyorsunuz.
Sonuç
Siyaseti muhbir kanaatleri ile yönetirseniz, ekonomiyi; gözlemleyecek, gözlemlediğini anlayacak, anladığını yorumlayacak insanlara yönettirmezseniz varacağınız yer, günümüzde bulunduğumuz yer. Mevcut durumdan daha iyi duruma gidebilmek için, itibardan tasarrufa olanak tanımak ve işleri liyakatli insanlara gördürmek önemli. Böylece ülke geri gitmekten kurtulur, kendi buluşlarını kendi teknolojisini ortaya koyar ve refah geri gelir.
Ali Akurgal
*Bu yazı HBT Dergi 498. sayıda yayınlanmıştır.