Doğa aklı nasıl çalışıyor? Bize ne öğretiyor?

Gezegenimiz Öne Çıkanlar
Doğa aklı nasıl çalışıyor? Bize ne öğretiyor?

İbrahim Ortaş / Çukurova Üniversitesi / iortas@cu.edu.tr

Ekosistem aklı: Doğanın bize bütüncül işleyişi üzerinden anlattıkları

Prof. Dr. Ahmet Çınar hoca “Ekosistem Aklı, Monokültürden Dijital Monokültüre” paylaşımı ile ekoloji bilgisinin bilinmesinin önemini vurgulamış oldu. Yıllardır, bitki ekoloğu Prof. Dr. Cengiz Darıcı hocaya ekoloji konusunu anlaşılır bir şekilde yeniden yazmasını isterim. Asıl sorun ekoloji bilgisi ve biliminin yeterince geniş kesimlerce anlaşılmamasından kaynaklanıyor.


Bilindiği gibi, dünyamızda yaşam formları kurulduğundan günümüze kadar ekosistem işleyişi bu şekilde devam etmektedir. Doğada bütün canlı sistemlerin yaşamda fonksiyonel işbirliği içinde işlevsel oldukları görülüyor. Ekosistemin parçaları, karşılıklı etkileşim ve işbirliği içinde varlıklarını sürdürerek gıda güvenliğini mümkün kılmaktadır. Aksi durumda sistem kilitleniyor ve bitkilerin besin elementlerinden yararlanması engellenmektedir.

Toprak biliminde (diğer bilim alanlarında da) arkadaşlarımız tek tek bilim alanlarını öne çıkardıkları zaman, birtakım olgular zihnimde toprak biyokimyası ile toprak fiziği ve toprak kimyası arasında doğrudan ilişki olduğunu, birinin varlığının diğerinin varlığına bağlı olduğunu hissettirdi.

Bu bağlamda artık toprağın bütün unsurlarının birlikte işlemesi durumunda toprak sağlığını ve buna bağlı olarak diğer canlıların sağlığını koruduğunu daha iyi görüyoruz. Diğer bir ifadeyle, ekosistemin her bir bileşeni ancak bütünsel yapı içerisinde işlevsel ve anlamlı hâle gelmektedir. Yoksa bir anlam ifade etmez ki doğada anlamsız bir şey de yoktur. Ekosistem bütünlüğünü anladıkça görüyoruz ki doğada çoklu işleyiş, karşılıklı bağımlılık ve fonksiyonel işbirliği uzun zamandır devam etmektedir. Parça-bütün ekseninde bakınca, doğanın tam bir ekosistem mühendisliği içinde işlediği görülmektedir.

Monokültür Değil, Pelikültür İşleyişini Hayatın Her Alanında Yaşatmak Gerekir

Ahmet Çınar hoca, yazısında “1970’li yıllarda Çukurova’da ova neredeyse tamamen pamukla kaplıydı. 1974’te bir zararlı beyazsinek (Bemisia tabaci) salgını çıktı. Sinekler bulut gibi gökyüzünü kaplıyordu. Bir sezonda 18–19 ilaçlama yapılıyordu. Bu üç dört yıl sürdü. Sorun ilaç eksikliği değildi. Sorun sistemin kırılgan olmasıydı. Çözüm kimyada değil, yapıda bulundu. Polikültüre geçildi,” diyor.

Ahmet Hoca’nın verdiği örnek bir dönem bereketli Çukurova topraklarında akaltın, pamuğun bölgede yetiştirilmeyeceği kaygısı çiftçileri ve ekonomi çevrelerini tedirgin etmişti. Beyazsinek mücadelesi içinde öğrenilen bilgi ve fark etme olgusu ekosistem bilincimizin gelişmesine önemli katkı yapmıştı. İnsanlığın ilk kültürel dönüşümü olan tarım ve sonrasında evirildiği endüstriyel, şimdi de dijital tarım teknikleri beklentisi ağırlıklı olarak verim artışı eksenine oturuldu.

İnsanın tarım yapmasıyla birlikte başlayan verim ve daha çok üretim anlayışı sonunda, doğal yapı doğanın aleyhine bozuldu. Zaman içinde teknolojideki gelişmeler ile insanın kontrolünün artması ile doğanın bozunumu artık günümüzde taşınamaz duruma geldi. Günümüze kadar küresel tarım şirketleri, halen ABD’deki geniş tarım alanlarında uyguladıkları yüksek verim ve kârlılık için pestisit, inseksit, kimyasal gübre kullanımını savunmaktadırlar. Ekolojinin bozulması, çevre sağlığı ve gıdanın güvenliği ve güvencesi kavramları hiç akla gelmiyor.

Artık her şeyde olduğu gibi tarımsal üretim ve sunumunda, küresel şirketler tek yönlü ekim, dikim ve kimyasal kullanımını en yüksek düzeyde sürdürüyor. Çok ciddi reklam ve güvenceler ve de kamusal desteklerle kimyasalları artan miktarda satmaya devam etmektedirler. Ancak nafile, çünkü artık doğa taşıyamaz, durma gelmiştir. Bilim kuruluşları, çiftçiler ve duyarlı kesimler doğayı korumak ve kimyasal girdilere dayalı iflas etmiş sisteme dur demeleri gerekir. Yoksa doğanın kendini yenileme ve dengeleme kapasitesi ciddi biçimde zayıflamıştır ve bozulan dengeyi onarmaya gidecek yeteneklerini kaybediyorlar.

Biyolojinin Yasaları Süreklilik İçinde Devam Etmektedir, Kaosu Sevmez

Doğada bozulan toprağın ve bitkinin biyolojisidir. Biyoloji kaosu ve düzensizliği sevmez. Milyonlarca yıllık bir genetik sürdürülebilirlik ve işleyişi bulunmaktadır. Bu işleyişin kendi iç ve dış dinamikleri bütüncül bir yapı içinde işlemektedir. Dışarıdan yapılacak her girdiye karşın bir tepki geliştirmektedir. Bu tepkiler kimyasal denge esasına göre işlemektedir. Denge eksenli sürdürülebilirlik bozulduğu zaman, yoğunluk uygulayan taraf hep daha baskın çıkacaktır.

Bu bağlamda önce her canlı yapının her yönüyle doğasını ve işleyişini anlamak gerekir. Halen bilmediğimiz biyoçeşitliliğin unsurlarına tek taraflı olarak uyguladığımız doğanın işleyişine uygun olmayan girdiler ne yazık ki biyoçeşitliliği önemli ölçüde zayıflattı. Bereket, halen ekolojinin var olan unsurları ile bulunduğu ortamda yapıyı onarmaya çalışıyorlar, ancak bizim yoğun girdi ve müdahalelerimiz yer yer baskın geliyor.

Tarımda tek yönlü verim eksenli müdahalelerin yaratacağı tahribat, aynı şekilde zincirleme olarak ekonomik-sosyal alanlarda çeşitliliğin daraltmasına neden olacağından, sonunda canlıların kendi ekolojilerine uygun alanlara göç etmesine neden olur. Örneğin, iklim değişimleri sonucunda yaşanan insan ve diğer canlıların göçleri gösterilebilir.

Doğa Ortak Akıldan Yana Çalışmaktadır

Yalnızca doğada değil, sosyal yaşamda da bu müdahale bugün siyasi, sosyal ve ekonomik monopol durumunu oluşturmuş, polikültürün/çeşitliliğin ne yazık ki artık etkisini kaybetmektedir. Doğanın bu gerçekçiliğini dikkate alarak, polikültürün zayıflaması yalnızca doğada, tarlada ve toprakta değil, sosyal hayata, düşüncede de tek sesliliğe yol açacaktır. İnsanın tarımsal faaliyetleri ve sonrasında oluşan üretim artışı ve ticarete, siyasete ve yönetim organizasyonlarında monopolleşmesi ile tek taraflı müdahaleleri ile ortama hâkim olma anlayışı, o toplumları geliştirmemiş, tersinden, bağımlı yapmıştır.

Oysa ekosistem aklı, doğada nasıl sağlıklı işleyiş gerektiriyorsa, sosyal hayattada çoklu ortak akla önem verilmesi toplumların esenliği için önemlidir. Oysa ekosistem aklı, tam da doğanın işleyişine kulak verilmesini işaret ediyor. Ekolojik aklı bize çoklu akılların birlikte çalışmasını gösteriyor.

Ekoloji Okuryazarlığı Önemsenmeli

Bu bağlamda Prof. Darıcı Hoca hep “Doğadaki canlılar arasında her zaman sinerjetik ve antagonistik etkilerle birbirlerinin varlığını da kontrol edebiliyorlar” der. Aynı ekosistemde çoğu bitki aynı ekolojik toleransa sahiplerse, yan yana, birinin varlığı bir başkasının çoğalmasına ve gelişmesine yol açıyor, ekolojik sınır toleransına göre bazen bir diğerini engelliyor ve bu durumda ekolojik dengeyi sağlayan kadar devam ediyor. Bazen aynı ortamda bitkiler çok fazla çoğalır ve gelişirlerse, güneşten ve besin elementlerinden yararlanmak için kendi kendilerini de sınırlayabiliyorlar. Böylece sürdürülebilir mekânın dengesini sağlamaya çalışıyorlar. Ekolojinin aklı burada hem ekonomik hem de ekolojik dengeyi korumak için ekolojik işleyişe göre yönetilmeyi gerektiriyor.

İşin aslı, belirttiğiniz gibi, bütün bilimlerin mekanizması tekçi değil, çoklu işleyişten geçiyor. Ekosistem akıl, doğanın ve yaşamın sürdürülebilirliği için kaçınılmaz bir zorunluluk. Hayatın her alanında tek akıl değil, çoklu akılların birlikte sürece katkıda bulunma durumu üzerinde durmamız gerekir. Biyoçeşitlilik ve peliküldür bilgisi, bilinci olmadan sürdürülebilirlik kelimesi yalnızca bir slogandan öteye gidemez. Biyoçeşitlilik okuryazarlığı olmadan ekolojik akıl devreye girmezse, korkarım, daha başımıza çok sorun açarız. İlgi duyanlar, karıncaları, arıları ve diğer toprak canlılarını gözlemelerini öneririm. Ekolojik akıl, acil olarak ekosistem yaşını sürdürülebilir kılmak için gerektiriliyor. Eğitim sistemine ciddi bir biyoçeşitlilik-ekoloji okuryazarlığı dersi kazandırılmalı. Hem de, hemen şimdi.

Ben de toprak ekosisteminin öğrettikleri üzerinden, araştırma konularımı, son yıllarda onarıcı ekosistem mühendisliği eksenli toprak çalışmaları yürütüyorum. Prof. Dr. Tuncay Tükel hocamız, ekosistem mühendisliği kitabı ile canlıların doğaya ortak tutumla ne denli katkılar sunduğunu belirtiyor. Bu arada, liyakat sahibi hocaların gözlemlere dayalı tecrübeleri, bilgi birikimleri ve öğretileri bilginin kümülatif etkisinin önemini göstermektedir.

Bu bağlamda üniversitelerde bilimsel yöntem sahibi insanların bulunmasının önemi bir kez daha ortaya çıkıyor. Bilgi ve tecrübeye saygı ile.

İbrahim Ortaş / Çukurova Üniversitesi / iortas@cu.edu.tr