Hangi psikolojik faktörler oy verme davranışını ve kampanyanın gücünü etkiler?

Öne Çıkanlar Toplum
Hangi psikolojik faktörler oy verme davranışını ve kampanyanın gücünü etkiler?

Aşırı kutuplaşan Türkiye’de kutupların anlaştığı tek nokta, sanırım 24 Haziran’da Cumhuriyet tarihinin en önemli seçimini yapacak olmamız. Erken seçim kararının neredeyse kampanyaya zaman bırakmayacak kadar erken olması nedeniyle partiler vakit kaybetmeden araçlarına megafonları takıp kampanyaya başladılar. Hedef mümkün olduğu kadar çok seçmeni ikna edip, seçimde üstünlük sağlamak.

Peki hangi psikolojik faktörler oy verme davranışını ve kampanyanın gücünü etkiler? Politik psikoloji araştırmalarından bazı bulguları özetleyelim.

Oy vermek ve seçmenin yeri

Bir parti ya da lidere oy verme, özünde seçmenin statükodan (muhafazakârlık) sosyal değişime (liberalizm) uzanan politik yelpazenin neresinde yer aldığına bağlıdır. Bununla ilgili olarak, seçmenin başta dindarlık düzeyi ve ideolojik tercihi olmak üzere, değerler sistemi, sosyal ve siyasası tutumları, kişilik özellikleri, etnik kökeni ve cinsiyeti başta olmak üzere, sosyal kimliği ve kimliklere aidiyet düzeyi gibi çok sayıda etmen oy tercihini doğrudan ya da dolaylı olarak etkiler.

Ancak araştırmalar altta yatan gizil (örtük) psikolojik süreçlerin de oy tercihinde etkili olduğunu göstermektedir.

Öncelikle, politik psikoloji araştırmaları oy verme davranışının rasyonel değil duygusal bir tercih olduğunu gösterse de, bu duygusal tercih aslında yukarıda sıralanan tutumlara ve özdeşimlere olan duygusal bağlılığı yansıtır.

“En tutarlı” seçmen

Duygusal aidiyetin en güçlü göstergesi partiye bağlılıktır. Partilerin adanmış taraftarları her türlü mesajı nalıncı keseri gibi kendine yontup, yani filtreleyerek algıladığından seçimlerde nesnel değerlendirme yaparak tercih değiştirmesi pek beklenmez.

Bunun için en yaygın kullanılan psikolojik mekanizma “doğrulama ya da teyit yanlılığıdır”. Özellikle fikri sabit taraftarlar dışarıdan gelen her türlü mesajı kendi görüş ve tutumlarını doğrulayacak şekilde seçici ve yanlı olarak filtreden geçirdiğinden oy verme davranışı en “tutarlı” olanlardır.

Bir şekilde işler yolunda gitmez, krizler çıkar, sosyal çalkantılar yönetilemez hale gelir, genel memnuniyetsizlik artarsa, özellikle partisiyle özdeşimi çok yüksek olmayan seçmenlerin oy tercihi, eski aidiyetine yakın başka kanallara yönelebilir1.

Böyle durumlarda oy kaybetme korkusu yaşayan parti, genellikle keskin bir negatif kampanya ile önce taraftarlarını partisine yapıştıracak ve oyunu garantiye alacak söyleme ağırlık verir. Örneğin, “hamaset” sağ kanat partiler için en yaygın yapıştırıcıdır!

Sonucu hangi seçmen belirler?

Ancak, seçmenlerin tümünde güçlü parti aidiyeti olmadığından ve sonucu genellikle parti aidiyeti görece düşük, ama sandığa giderek fark yaratacağını düşünen, politik yetkinliği2 yüksek seçmenler belirler. Bu nedenle, demokrasilerde el değişimi genellikle stratejik oyu en başarılı kullanabilen politik yetkinliği yüksek seçmenlerin “demokratik dengeye” dönüşü kolaylaştırıcı kararıyla mümkün olur. Bu tür seçmenler kötü gidişata son vereceğine ve kendi bireysel koşullarını düzelteceğine inandığı partiye yönelirler.

Böyle bir durumda kampanyada moral üstünlüğü olan, umut veren, yeni bir “hava” yakalayan lider/parti avantaj kazanmaya başlar. Özellikle, bu yeni liderin önde olduğu kanaati yaygınlaşırsa hem kararsızların hem de politikayı periferiden (kulak arkasından) izleyen görece apolitik seçmelerin bu havaya katılarak sandığa yönelme olasılığı artar. Önde olduğu anlaşılan parti ya da liderin son haftada oyunu en az yüzde 2 puan daha artırdığına ilişkin bulgular mevcut.

Ancak, güler yüzle, gelecek umudu vererek pozitif kampanya yapan liderlerin rakiplerden gelecek negatif saldırılara karşı hazırlıklı olması gerekir. Araştırmalar özellikle son Amerikan Başkanlık seçiminde ve Brexit’te yaşanan “hakikat sonrası”3 mesaj ve komplo teorileri ile yürütülen negatif kampanyanın, özellikle kendini dışlanmış hisseden seçmenlerde önyargıları güçlendirerek dip dalgaya yol açtığını ve sonucu etkilediğini göstermiştir.

Tiksinme duygusu ve muhafazakârlık ilişkisi

Bununla tutarlı olarak, araştırmalar duygusal tercihin aslında pek farkında olmadığımız bilinçaltımıza yerleşmiş düşünceler, inançlar, önkabuller ve önyargılar tarafından yönlendirildiğini göstermektedir.

Gizil güç denilen bu bilinçaltı süreçleri yansıtan en iyi örnek tiksinme duygusu ile muhafazakârlık arasındaki ilişkiyi gösteren çalışmalardır.

Yoel Inbar ve arkadaşları4 2008’deki Obama- McCain yarışmasında da sınadıkları araştırmalarında, insanın midesini kaldıran kökü koku ya da görüntülere karşı çok hızlı tiksinme, iğrenme duygusu hissetmekle muhafazakâr görüşlere oy verme eğilimi arasında bir ilişki olduğunu gösterdiler.

Aslında tiksinme duygusu, evrimsel olarak, çevredeki tehlikelerden ve patojen kaynaklardan korunma için gelişmiş bir erken uyarı sistemi olduğundan, yaşamsal savunma duygusunu rasyonel akıldan önceye alarak otomatik hızlı tepki vermeyi kolaylaştırır. Özellikle ahlakı kuralların doğuşunda bu evrimsel kökenin önemli bir rolü vardır.

Yüksek düzeyde iğrenme duyarlığı olanlarda önyargı ile hareket etme, statükoya (ahlaki kalıplara) itaat ve daha savunucu, muhafazakâr davranma eğilimi yüksek olmaktadır.

Bu nedenle, özellikle aşırı sağcı politikacılarda rakipleri şeytanlaştırma, kötülük ve pislik kaynağı olarak gösterme ve böylece nefret ve iğrenme duygusu yaratarak taraftarlarını konsolide etme yaygın bir kampanya geleneğidir.

Dehşet Yönetimi Kuramı

Son Amerikan Başkanlık seçiminde Rusya’nın seçimlere müdahale stratejisinin de buna dayandığı iddia edilmektedir. Zaten Trump’ı destekleme eğilimi olan seçmenlere kendi muhafazakâr görüşlerini aşırılaştıracak doğrultuda özellikle İslamofobik, sahte mesajlar göndererek bir anlamda iğrenme hislerini aktive etmişler. Böylece hem muhafazakârların karşıt mesajlara erişimi psikolojik olarak engellenmiş hem de sandığa gitme ve Trump’a destek verme olasılığı artırılmış oldu.

Özellikle terör olayları vb. nedenle güvenlik kaygısı artan/artırılan seçmenlerde hayatta kalma güdüsü ile mevcut durumu koruma eğiliminin öne çıkması beklenir. Araştırmalar bilinçaltında ölüm korkusu tetiklendiğinde insanların mevcut normlara sıkı sıkıya sarıldıklarını ve değişime karşı direnç geliştirdiklerini göstermektedir.

Bu konuda sosyal psikolojinin son yıllardaki popüler yaklaşımı Dehşet Yönetimi Kuramı kapsamında yapılan araştırmalar özellikle 9/11 olayında sonra Amerika’da yapılan seçimlerde ölüm korkusunun ve korkutmanın seçmen davranışını etkilediği göstermiştir5.

Liberal ve merkez partiler önlem almalı

Araştırmalar negatif kampanyanın altta yatan gizil psikolojik süreçleri harekete geçirme eğiliminin daha yüksek olduğunu gösteriyor.

Bu nedenle genellikle pozitif kampanya yürüten liberal ve merkez partilerin buna karşı önlem almaları gerekiyor.

Negatif kampanya ile başa çıkma konusunda en başarılı girişimi Obama’nın 2012 Başkanlık seçiminde kurduğu davranış bilimcilerden (psikologlardan) oluşan gönüllü takımı Davranış Bilimcileri Konsorsiyumu (COBS: Consortium of Behavioral Scientists) yapmıştır.

Bu konsorsiyumun yönlendirmesiyle Obama ve ekibi seçim kampanyasında kullanılan negatif ve pozitif mesajların eşit ağırlıkta olmadığını ve tek bir güçlü negatif mesajın, bütün pozitif mesajların etkisini sıfırlayabileceğini dikkate alarak kampanya yürüttüler.

Pozitif mesajın galibiyeti sağlanmalı

Özellikle Müslüman Obama, Obama = Usama vb. kara propagandayı İslamofobi üzerinden yürütülen kampanya karşı etkili önlemler alarak hem “yalan” mesajların yaygınlığı engellenmiş hem de pozitif mesajlarla özellikle daha önceki seçimlerde oy kullanmamış seçmeleri sandığa taşımayı başarmışlardır.

Özellikle ırkçılık ve önyargılardan kaynaklanan gizil süreçleri çok iyi bilen uzmanlar Obama’nın merkez Amerikan değerlerine bağlılığı ile demokrat parti ilkelerine ve liberal sosyal değişime olan vurgusunu öne çıkarmışlardır. Bu sayede Obama sadece dezavantajlı grupların ve azınlıkların desteğini değil, aynı zamanda merkezdeki liberallerin de desteğini alabilmiştir.

Seçmenlerin neye inandığı önemli

Sonuçta araştırmalara göre liderlerin ne söylediğinden çok seçmenlerin neye inandığı/inandırıldığı ve politik yetkinlik duygusu sonucu belirlemektedir. Ancak, burada özetlenen araştırmaların seçimlerin adil yapıldığı yerleşik demokrasilerin olduğu Batı ülkelerinde yapıldığı unutulmamalıdır.

Adayların eşit koşullarda yarışmadığı, seçmene en temel ulaşma aracı olan basının iktidardaki partiye orantısız öncelik verdiği ülkelerde bu dinamikler nasıl çalışır pek bilmiyoruz.

Haksızlığın ve adaletsizliğin öfke ve kızgınlığa yol açarak, vicdani tepkiyle oy verme davranışına dönüşmesi de başka bir olasılık.

Prof. Dr. Nebi Sümer, ODTÜ Psikoloji, nsumer@metu.edu.tr

Dipnotlar

1Bu nedenle bir zamanlar MHP oy geçişkenliğinde Türkiye’nin en büyük ikinci partisiydi. Ak Parti biraz solunda ve CHP’nin biraz sağında yer alan muhafazakârlar partisinden memnun olmadığında MHP’yi tercih ediyorlardı. Kamuoyu araştırmaları bu özelliğin artık İYİ partiye geçtiğini gösteriyor.

2Politik yetkinlik (political efficacy) yurttaşların kendi bireysel ve kolektif davranışlarının politik sonuçları etkileme gücüne olan inancı olarak tanımlanabilir ve siyası katılımla yakından ilişkilidir. Oy verme sonucunda istediği politik sonucu alacağına inananlar yüksek politik yetkinlik duygusuna sahiptir. Örneğin, son 10 yılda Türkiye’de yapılan seçimlerde Ak Parti seçmeninde politik yetkinlik (oy attığı partinin iktidara geleceğine olan inancı) yüksekken CHP seçmeninde bu hep düşük olmuştur.

3Hakikat sonrası (post-truth): Politik arenada ve seçmenleri ikna etmede gerçek durumlara dayalı nesnel bilgiden çok öznel duygu ve düşüncelerin ve bunları yönlendiren çarpık, yanlı ve sahte bilgilerin daha etkili olması.

4Inbar Y, Pizarro D, Iyer R, Haidt J. Disgust Sensitivity, Political Conservatism, and Voting. Soc Psychol Personal Sci. 2011;3: 537–544.

5Tom Pyszczynski T. Terror management of fear, hate, political conflict, and political violence: A review Tpm - Testing, Psychometrics, Methodology in Applied Psychology. 2013, 20: 313-326.