Entelektüel boşluktan köleliğe düşmeyelim!

Doğan Kuban Y
Entelektüel boşluktan köleliğe düşmeyelim!

Biz şimdi geri kalmadık, 500 yıldır geriden geliyoruz. Bugünü anlamak için kendi tarihimizi safsatadan kurtarmak gerek. 1453'te Konstantinopolis’i fethedip imparatorluk kurduğumuz zaman geri kalmaya başladık.

Osmanlı sultanlarının en zeki ve dünyaya açık olanı II. Mehmet (Fatih Sultan Mehmet) idi. Hristiyan ve Ermeni kiliselerinin devamına izin veren bu sultanın akıl hocalarından biri Bizanslı Amirutzes idi. Vezirlerini Bizanslılar'dan seçen, Roma’yı ‘Kızıl Elma’ olarak hedefleyen, İtalya’ya işgal için asker çıkartan, Constantinopolis’e ‘Konstantiniyye’ diyerek Araplar'ın verdiği adı değiştirmeyen oydu. Bizanslı tarihçi Michael Kritovoulos’un tarihini yazdığı ve kimi Bizanslı'nın Basileus (Grekçe İmparator) adını verdiği Fatih Sultan Mehmet, olasılıkla bir Rum ananın da oğludur.

Kendi portresini Rönesans’ın en ünlü ressamlarından Gentile Bellini’ye yaptıran Fatih, Rönesans’ı benimsemedi. Ordu restitüsyonu dışında, medreseden başka okul açamayan imparatorluk sonunda tükendi. 1930’larda Einstein Genel Görelilik Kuramı'nı çoktan keşfetmişti. Ülkenin Osmanlı’dan kalmış Darülfünun’u da üniversite niteliği taşımadığı için kapatılmıştı.


Darülfünun’da dersler sadece konferans niteliğindeydi. Medreselerde olduğu gibi ders veren hoca ile ders alan öğrenci vardı. Diyalog, yani soru sorup tartışmak yoktu. Bu yetersizlik bu konuda rapor hazırlayan İsviçreli profesör Albert Malche’nin raporunda vurgulanmıştır.

Darülfünun'da öğretim, medrese öğretimi gibi, sadece ezbere dayanıyordu. Sorgusuz sualsiz, diyalogsuz uygulama, çağdaş öğretimin amacına uygun değildi. Çünkü kritik, insan aklının, Kant’tan bu yana, temel işaretiydi.

 Kritik varsa gelişme var

Bilimin amacına ulaşması ve insanın gelişmesine yardımcı olması kritiğin varlığına bağlıydı. Din ile bilim arasındaki çekişme; çok eskiden başlamış olmasına karşın, Avrupa felsefesinin gelişmesine paralel olarak, Kant’ın yapıtlarıyla sadece felsefeye değil, bilimsel gelişmeye de destek olmuştur.

Osmanlı öğretiminde değil Kant, İbni Sina, İbni Rüşt bile, Al-Kidi, Farabi gibi İslam filozofları da, Rönesans’ta önem, önemli bir entelektüel statüleri olmasına karşın, Osmanlı kültüründeki Arap kökenli medrese tutuculuğunun kurbanı olmuştur. Osmanlı kültür tarihinde felsefe yoktur. Osmanlı medrese ve sarayının tutuculuğu, Osmanlı kültürüne felsefi düşünceyi ve onunla birlikte bilimi sokmamıştır.

Dünya felsefe tarihinde bir Osmanlı filozofu yoktur. Oysa İslam ortaçağında Hikmet (Felsefe) İslam dininin düşünceye karşı olmadığını kanıtlamaktadır. İslam filozofları Eflatun, Aristo, Plotinus gibi antik filozofların izleyicisi ve kritiği idiler. Avrupa Rönesans’ında felsefenin ve  matematiğin varlığı bugünkü yaşamın bilim ve teknolojiye dayalı uygarlık düzeyini saptar. Avrupa ve onun çocuğu olan Amerika’ya dünya egemenliğini sağlayan bilim ve teknolojidir.

Bedeli tarihten silinmek oldu

Tartışmaya gerek olmayan bu gerçekleri 1453’ten sonra anlayamayan ve toplumun eğitimini çökerten Osmanlı, bu büyük hatayı tarihten silinmekle ödemiştir. Bu büyük boşluk, emperyalist güçlerin etkisi ile 1950’den sonra da devam etmiş, bugüne kadar dolduramadığımız bir düşünce ve üretim boşluğu yaratmıştır.

Osmanlı tarihinde, sultanların ilgi duydukları tek bilimsel olgu astronomi, daha doğrusu, sultanların dili ile ‘İlm-i Nücum’ du (Yıldızlar İlmi). 3. Murat’ın Şamlı astronom ve matematikçi Takıyüddin’i bu amaçla İstanbul’a getirdiğini biliyoruz. Uluğ Bey’in Kuşçubaşı’sının oğlu Ali Kuşçu’nun Semerkant’tan 70 yaşında İstanbul’a gelmesinin nedeni, sultanın daveti olabilir. Fakat dünya tarihinde yeri olan bir Osmanlı matematikçi ve astronomu yetişmemiştir.

Osmanlı yok oluşu, Avrupa’nın bilimsel ve teknolojik gelişmesine katılmamış ve ona bağımlı kalmış olması sonucudur.

I. Dünya Savaşı öncesinde İngiltere’ye ısmarlanıp parası ödendiği halde teslim edilmeyen iki adet dretnot (bir çeşit savaş gemisi) nedeniyle, Almanya bundan yararlandı, Goeben ve Breslau’ı (Yavuz, Hamidiye) İstanbul’a gönderdi ve İmparatorluğu kendi tarafında savaşa soktu. Bu olay teknolojik geri kalmanın politik ve hatta yok edici sonuçlarını kanıtlar.

Dünyada eşi olmayan devrim

Atatürk’ün öldüğü 1938’e kadar, öğretimi örgütlemek, bilimleşmek alanında çok büyük bir atılım yapan Cumhuriyet, bilimsel toplumu yetiştirmek için, İslam dünyasında hala eşi benzeri olmayan bir devrim yaptı. 1950’den sonraki yıllar, Batılılar'ın İslam dünyasındaki programları ve Müslüman ülkelerin iç yapılarındaki boşluklar, Batılı ekonomik sömürü sistemini bertaraf etmeye yetmedi. Müslüman ülkeler, bilimleşme ve sanayileşme çağına ulaşamadılar. Bu geri kalmanın kölelik basamağına yaklaştık.

İslam dünyasında en gelişmiş ülke Türkiye’dir. Ne var ki kentlere yığılmış halk, Osmanlı’nın geri kalmışlık mirasının göstergesi olan entelektüel yetersizlik ve teknolojide geri kalmanın büyük sıkıntılarını çekiyor.

Geri kalmanın en göze batan işareti öğretim alanındadır. Ulusal öğretimin sorunlarını çözemezsek, Batı'nın büyük bir incelikle, İslam dünyası için hazırladığı ekonomik sömürge statüsü derinleşecektir. Bu komplo ve sabotaj olarak yorumlanabilir. Aslında politik baskılar nedeniyle son 45 yılda çok hırpalanmış ve çökertilmiş üniversite sisteminin, yönetim ve öğretimdeki iflası sonucudur.

Öğretimdeki çöküntünün nedeni

Politika ve ekonomi uzmanları bunun kurumsal ve sayısal nedenlerini araştıra dursunlar, bir deneyimli akademisyen olarak, çağdaş Türk toplumunun Osmanlı’dan kalan kültür mirasının, ve yüzlerce yıl dışlanan Avrupa kültürünün bugün hala anlaşılamamış olmasının, öğretimdeki çöküntünün nedeni olduğuna inanıyorum.

Bunu hükümetlerin öğretim politikalarına bağlamak yeteri kadar aydınlatıcı değildir. Halkın yetersiz eğitimi bürokrasiye de uzanıyor. Entelektüel mirasın bilim insanları ve politikacılar tarafından nasıl paylaşıldığını bilimsel bir araştırma konusu olarak incelemek gerekiyor. Türkiye’de akademinin 80 yılda ulaşabildiği bilimsel araştırma düzeyi, özel durumlar dışında, çok düşüktür. Bu özelikle niteliksel olarak da utandırıcıdır. Bunda öğretim üyesi yetiştirmeden üniversiteler açmanın büyük hatası var. Bilimsel içeriği olmayan ve üniversite yayınlarını gazetecilik düzeyine indiren yapıtlar akademik çalışma diye yayınlanıyor.

Üst derecede bir akademik performans örneği olarak James Ackerman’ın Rönesans mimarisini konu alan 550 sayfalık Distant Points (Uzak Noktalar) adlı kitabından söz etmek istiyorum. 1991’de yayınlanan kitapta şunlar ele alınıyor: Kritik kuram, bilim ve sanat, Rönesans mimarisinden örnekler, Alberti ve Leonardo, Milano Katedrali'nin gotik tasarımı, Milano Rönesans’ı, İtalyan Rönesans villaları, mimari uygulama, Tiziano çağında Venedik mimarisinin jeopolitiği, Toskan nizamı, Mimarlığın metaforik dili, Roma’da Capitol Meydanı, Roma Gesu Kilisesi tasarımı makalelerini bir araya getiriyor.

Osmanlı mimarisini bu derinlikte tartışacak bir sanat tarihçisi henüz yetiştiremedik. Akademisyenler, turistik kılavuz hazırlar gibi, eleştirel ve estetik yorumlar içermeyen ciltler yayınlıyor. Ackerman gibi uzmanlar, Batı'yla ölçüşebilecek bir sanat kültüründen çok uzak olduğumuzu kanıtlıyor.

Dünya kültürünün açılımlarını kendi tarihimizin parametreleri içinde değerlendiremezsek sırf araba, telefon, televizyon kullanarak çağdaş dünyaya ortak olamayacağız.

Doğan Kuban

Doğan Kuban