Post-truth (gerçek-ötesi, doğru-ötesi) erozyonunun has ifadesi!
İyi şair Hilmi Yavuz, Aralık 2024’te Medyascope.tv’de Ruşen Çakır ile söyleşirken içinde bulunduğumuz post-truth (gerçek-ötesi, doğru-ötesi) çağında felsefe yapmaya nasıl devam edilebildiğini de irdelemiş ve bu kapsamda dillere pelesenk iki ifadenin altını çizmişti: “Böyle bir şey olabilir mi?” ve “Yapacak bir şey yok!”.
İlk ifade şaşkınlık ve öfke duygularının dışa vurumu. Sebebi nesnel gerçekliğin eğilip bükülmesi. Kişisel çıkarlara, bakış açılarına, duygulara, inançlara kurban edilmesi. İkinci ifadede ise bir teslimiyet ve umutsuzluk söz konusu! Bu eğme-bükme işi öyle bir seviyeye gelmiş ki artık bunu düzeltecek-tamir edecek bir imkan kalmamış! İş işten geçmiş! Eskiden yakalanan hırsız utanırdı; şimdi “beni niye yakaladın ulan!” diye saldırıyor!
Bellidir ki “zaman varsa umut da vardır”. Mutlak bir umutsuzluktan bahsedilemez. Umutsuzluk daha ziyade birey(ler)in kendi kapasitesinin-azminin-arzusunun-motivasyonunun geçici olarak tükendiğini temsil eder! Geçicidir çünkü kişi hiç de beklemediği bir anda hiç de beklemediği bir kaynaktan fışkıran yepyeni bir umut ile o umutsuzluk halinden kendisini kurtarabilir!
Nesnelliğin, gerçekliğin geçici kişisel arzu-inanç-duygulara feda edilmesine tahammül edemeyen bireylerin bu ifadelerine karşılık, son dönemde her türlü bencilliği-kibri-kişisel arzuyu her şeyin üstünde tutan bireylerin de popülerleştirdiği bir ifade var: “Neye göre? Kime göre?” Kendisini toplum içinde (o an için ya da genel olarak) yeterince güçlü hissetmeyen bireyin dört elle sarıldığı: “Neye göre? Kime göre?” Köşeye sıkıştığında, ne yapacağını, bencilliğini nasıl meşrulaştıracağını bilemediğinde yardıma çağırdığı: “Neye göre? Kime göre?”
Bu ifadenin, o kafadaki bireyler için genel kabul görmüş bir cevabı zaten yok! Soru formundaki bu ifade aslında ona işaret ediyor! Benim, bizim gibilerin kabul ettiği genel-geçer bir merci yok ki! Ben öyle bir merci tanımıyorum ki! Bana “Gökyüzü mavidir” dediğinde “çünkü yüksek mercimiz böyle buyurmuştur” diyesin de ben de kabul edeyim!
Nesnellik bir merci değil yani! Bireyden, bireyin şahsi tercihlerinden bağımsız, her şeye ve herkese eşit mesafede duran “nesnellik” merciinin yeterince yüksek olması ne yazık ki idrak edilebilecek bir olgu olmaktan çıkmış durumda! Onun yerini bireyin basit kişisel arzuları-istekleri-inançları-duyguları almış! Yüzüne vurduğunda pişkin pişkin sırıtırken yapıştırıyor lafı: “Neye göre? Kime göre?”
O nedenle kendi başlarına geldiğinde yeri göğü inletmelerini, dini-inancı-duyguyu bir tarafa bırakıp uluslararası kabul görmüş hukuk ve etik kurallarına dört elle sarılmaktan geri kalmıyor olmalarını yüzlerine vurmak bir anlam ifade etmez! Kendisi için öyle, başkaları için böyle! Örneğin onun çocukları yurtdışında okusun, senin çocuğun cahil kalsın! O cebini haram para ile doldursun sen bir gram harama dokunma! O lüks içinde yaşasın, sen sefalet içinde! Hal böyle olunca ortalama bireye örnek olsun diye dayatılan erdem “eşitlik” ya da “adalet” olmuyor! “Sen de bir yolunu bul, kendini kurtar” oluyor! Sırf bu dünyaya insan olarak gelmiş olmanın sağladığı temel haklar ve bu hakların toplum tarafından kabul edilmesi her zamankinden çok daha önemli! Post-truth’un ruhları zehirlemekte olduğu her toplumda!
Tanol Türkoğlu / tanolturkoglu@gmail.com
*Bu yazı HBT Dergi 493. sayıda yayınlanmıştır.