Katma değerli üretim için insana değer vermek

Lale Akarun Y
Katma değerli üretim için insana değer vermek

Üç hafta önceki yazımda, süperbilgisayarlardan ve hesaplamalı mikroskopi tekniği ile nasıl kompleks moleküllerin görüntülendiğinden bahsetmiştim. Bilimin itici gücü, artık hesaplama gücüne dayalı; bu da yeni ilaçlar, teknolojik malzemeler gibi katma değerli ürünlerin altyapısı.

Tabii ki bu bilgisayarların kendileri de, çok yüksek katma değerli ürünler. Dünyanın en kuvvetli süper bilgisayarı Fugaku, Japonya’da. 1 milyar dolara mal olmuş. Geçen hafta üniversitemizde bölümlerin 2022 bütçeleri açıklandı: Bilgisayar Mühendisliği bölümüne 2022 yılı için toplam 9500 TL verilmiş. Ben de şaka yaptım: “İki milyon yıl para biriktirirsek bir Fugaku alırız”. Şaka bir yana, Boğaziçi Üniversitesinin 2022 yılı bütçesi 482 milyon TL. Geçen sene 50 milyon dolardı; şu andaki dolar kurundan 35 milyon dolardan az.

Intel’in gücü


Neyse, biz bu problemleri çözmüş ülkelere bakalım, belki onlardan ders alırız. Bilgisayarların beyni diyebileceğimiz üniteye işlemci deniyor. İşlemci, bir bilgisayar yongası. Gordon Moore’un öngördüğü gibi, bilgisayar yongalarının içine gitgide daha çok transistör sığmasıyla, paralel işlem yapan çekirdek dediğimiz işlemciler ortaya çıktı. Bir yongaya artık onlarca çekirdek giriyor. Bu yongaların ve çekirdeklerin tasarımı en katma değerli iş. Bu işi yapan şirketlerden en eskisi, 1968’de kurulan Intel. Silikon vadisinin varlığını borçlu olduğu şirketlerden.

Dünyanın ilk mikroişlemcisini Intel yaptı; kişisel bilgisayar bu sayede hayatımıza girdi. Kurucularından birisi yukarıda andığım Gordon Moore. Intel’in şu anda 110 bin çalışanı var. Yıllık geliri 78 milyar dolar; gelirinin yarıdan çoğu hala kişisel bilgisayar parçalarından geliyor; ama veri merkezi ve çeşitli başka işleri de var. Dijital ürün üretiminde dikey dediğimiz şekilde, işlemci ve çekirdek tasarımı, yonga tasarımı, yonga üretimi işlerini yapıyor; ama kullanıcının eline geçen son ürünü yapmıyor. Çin’den Malezya’ya, Hindistan’dan Kosta Rika’ya dünyanın çeşitli yerlerinde üretim tesisleri var. Şirketin değeri 213 milyar dolar olarak hesaplanıyor.

Bir yazılım devi: ARM

Intel’in en büyük rakibi, 1991’de İngiltere’de kurulmuş, nispeten küçük bir işlemci ve çekirdek tasarım şirketi. ARM, donanım tasarımı yapıyor; ama yonganın kendisini yapmıyor. Çekirdek tasarımı yapıyor. Üretim tesisi yok; İngiltere’de ofisleri var. Bu tasarımı bir yazılım kütüphanesi gibi düşünebilirsiniz; ama bu kütüphane milyonlarca, hatta milyarlarca yonganın içine giriyor. Dolayısıyla bir yazılım şirketi. Sadece yazılım ürettiği için az sayıda çalışanı var. Yakın zamana kadar 3000 olan çalışan sayısı, 2022 itibariyle 6000’e çıkmış.

ARM’ın tasarladığı çekirdekler, kullandığınız bilgisayarların, telefonunuzun, akıllı cihazların içinde. ARM, yavaş yavaş tüm bu sektörlerde Intel tasarımlarının yerini aldı. Yerini alamadığı tek sektör, veri merkezlerinde kullanılan sunucu sektörüydü. ARM, 2016’dan beri Japon şirketi SoftBank’ın. Japon yonga üreticisi Fujitsu, ARM çekirdekleri kullanan sunucu yongaları çıkardı; dünyanın en güçlü süper bilgisayarı Fugaku bunları kullanıyor. ARM, stratejik öneminden dolayı çok değerlendi: Amerikan firması Nvidia, bu yıl ARM’ı, 40 milyar dolara SoftBank’dan satın aldı.

Niye anlatıyorum bunları? ARM’ın fabrikası var mı? Yok. Değerli madenler, bulunamayacak stratejik öneme sahip yarı mamuller kullanıyor mu? Hayır. Peki ne kullanıyor? Nitelikli, eğitimli insan gücü. Entellektüel sermaye.

ARM’ın en önemli buluşlarını yapan kişilerden birisi, Sophie Wilson. 1975’te Cambridge Üniversitesi’nden mezun olup 1978’de ARM’a katılmış. O zamanlar Roger Wilson olarak biliniyormuş. 1994’te cinsiyet değiştirip Sophie adını almış. ARM işlemcinin mucidi olarak tanınıyor. Çok çeşitli ödülleri var; içinde olduğu toplumun çok saygın, değer verilen bir üyesi.

Türkiye’nin de üniversiteleri var; değerli, eğitimli insan kaynağı var. Üniversiteye, eğitime ve insana değer vermeyi öğrenirsek belki biz de bir gün katma değerli üretim yapabiliriz.

Lale Akarun / akarun@boun.edu.tr

Bu yazı HBT'nin 306. sayısında yayınlanmıştır.

Lale Akarun