Ben hastaysam…

Tanol Türkoğlu
Ben hastaysam…

Çocukken şöyle düşünürdüm: Hacca sadece kurban bayramı döneminde gidiliyorsa, yılın geri kalanında orada ne yapılıyor? Sonra “umre”yi öğrendim. Konunun dini vecibe kısmı bir yana (biri farz diğeri sünnettir), hac veya umre fark etmez bu kutsal mekanları ziyaretin manevi-metafizik anlamda bireye yaşatacağı deneyim açısından bir farkı yok. Kişinin kendi nefsini-zatını bilmesi, inceltmesi, akleden bir birey olarak daha zarif hale gelmesi sürecinde, umre de hac kadar manalı, değerli ve lezzetlidir.

Bir de neyi o şekilde neden yaptığının idrakinde olmayan, şuursuzlar var. Dışarıdan bakınca bunlar da hac yapıyor, umre yapıyor. Sonra da “Ben hastaysam sen de hasta ol” diyerek kolluk kuvvetlerine tükürebiliyor mesela. İnanılır gibi değil. Daha bir kaç gün önce, dini inancının zirve ibadetlerinden birisini yapmış. Her gün beş vakit dua ettiği peygamberinin ayak bastığı toprakların üstünde dolaşmış. Vay efendim devlet beni niye karantinaya alıyor diyerek, orada görevini yapmakta olan güvenlikçiye, polise tükürerek virüs bulaştırmaya çalışıyor. Sen ne yaptın orada gerçekten? Aklın, gönlün, kalbin, ruhun neredeydi acaba? Vicdanlı bir savcının bu insanları kasten adam öldürme suçundan incelemeye alması gerekmez mi?

Tasavvufun özünü oluşturan deruni nefs yolculuğu, yedi aşamalıdır. Eğitilmemiş, ham haldeki nefsin bulunduğu birinci aşamaya nefs-i emmare denir. Yani şiddetle emredici nefs. Ne diye emrediyor şiddetle? Hep bana diye emrediyor! Önce ben, sonra ben, sonra yine ben. Hep ben. Daima ben. Böyle bir nefs. Sufiler bu aşamaları ve isimlerini işkembeden uydurmamışlar. Bunların her biri kutsal kitapta geçiyor. Nefsi emmare de Yusuf Suresi 53. ayettedir. Gördük ki etrafımız böyle bireylerle dolu!


Geçtiğimiz hafta içinde Büyük Türkiye Partisi genel başkanı Haydar Baş Kovid-19’a yenik düştü. Allah rahmet eylesin! Ben de pek çok kişi gibi “İş, Aş, Haydar Baş” sloganın ötesinde tanımazdım kendisini. Ancak vefatı vesilesiyle yapılan TV programlarında 6. Filo ve Deniz Gezmiş hakkında birinci elden, şahsen gözlemlediği şeyleri anlatışını izledim. Tüylerim diken diken oldu. O zamana dek “komünist” dediğimiz solcular 6. Filo’nun askerlerini karaya ayak bastırmamak için mücade ederken, bizim dini bütün dediğimiz bir grup sağcı genç Sarayburnu tarafında, kıbleye dönmek yerine ABD 6. Filo’nun Tophane açıklarında demirlemiş gemisine dönmüş onu kıble yaparak namaz kılıyorlardı mealindeki açıklamalarını.

Mahalle baskısı diye inceltilip yumuşatılan güçlünün hegamonyası farklı sosyo-kültürel katmanlarda farklı şekilde tecelli ediyor demek ki. Parayı elinde tutanların yaptıkları komplo teorisyenlerince bolca anlatılır da on kişinin (ya da duruma göre bin veya milyon) bir araya gelerek oluşturduğu baskı es geçilir. Malum hikayedir “Sizin allahınız şu taşın altındadır!” diyen adamı acilen linç eden köy ahalisi neden sonra gidip o taşın altına bakar ve bir kese altın bulurlar da adamın demek istediğini o zaman anlarlar!

Tanol Türkoğlu / tanolturkoglu@gmail.com


*Bu yazı HBT'nin 213. sayısında yayınlanmıştır.

Tanol Türkoglu