Öğrenciler son sınıf yaklaşırken ne yapacaklarını düşünmeye başlarlar. Kurumsal bir şirkette mi çalışmalı? Küçük bir girişimci şirkette çalışmak daha mı öğretici? Yoksa kendi şirketini mi kurmalı? Akademisyenlik nasıl bir iş? Acaba bana göre mi?
Mühendislik programlarında staj yapmak zorunludur; onun için öğrenciler bu seçenekleri deneyimleme imkânı bulurlar. Çok kararsız olanlar da gelip danışman hocalarına sorar: Hocam siz akademisyen olmaya nasıl karar verdiniz?
Bana bu soru çok sorulduğu için epey düşündüm: Sanırım bana belli etmese de babam akademisyen olmamı çok istiyordu; çünkü kendisi İTÜ’de asistanlığa başlayacakken o dönemler mühendis olarak çalışmanın getirisine ihtiyacı olduğu için akademisyenlikten vaz geçmiş; hep içinde ukde kalmış. Yine de yüksek lisans programına başlamak, benim için bilinçli bir tercih yerine, ne istediğime karar vermeyi ertelemenin bir yoluydu. Yüksek lisansa kaydoldum; asistan olur musun dediler, tamam dedim, başladım. Başladım dediysem, çalışmaya başladım; kadro gelmesi, maaş bağlanması şimdi olduğu gibi o zaman da aylar sürüyordu. Maaş da babamın zamanında olduğu gibi piyasanın çok altındaydı.
Bir dördüncü sınıf dersine asistan oldum. Dersi alan öğrencilerin yarısı, benim sınıfımdan, mezun olmayı geciktiren öğrenciler; diğer yarısı ise bir sınıf küçük, yurtlardan, kampüsten iyi tanıdığım öğrenciler. Elektrik mühendisliği sınıfında pek kadın öğrenci olmadığını da söylemem lazım: Sınıfın tümü erkek, kalabalık bir sınıf. İlk problem saatine hazırlandım, gittim. Sınıfa girip kürsüye çıktığımda kalabalıktan bir gürültü koptu: Islıklar, yuh diye bağıranlar, in oradan aşağı diyenler. Bir an düşündüm: İçimden geleni yapar, kapıyı çarpıp gidersem, bu mesleği yapamam. Bunları susturmam, kendimi dinletmem lazım. Tam olarak ne söylediğimi hatırlamıyorum ama sınıfı susturdum. Problemleri tahtada çözerken herkes dikkatle dinledi; ben de dersin sonunda akademisyen olmaya karar verdim.
Dolayısıyla, akademisyenlik için sahneye çıkmayı, kalabalık önünde ders anlatmayı sevmek gerek. Ancak akademisyenlik ders vermekten ibaret değil: Araştırma yaparak yeni bilgi bulmayı ve devamlı okuyup yeni şeyler öğrenmeyi de sevmek, bundan heyecan duymak lazım. Heyecan iyi de, araştırma yapmak, belirsizlik içinde çalışmak demek.
Şöyle bir şaka var: “Ne yaptığımızı bilseydik, adına araştırma denmezdi”. Ne konuda araştırma yapacaksınız, belli değil. Araştırma sorusu bulmak işin önemli bir kısmı. Soruyu bulduğunuzda kaynak gerekiyor. Parayı da proje yazarak sizin bulmanız bekleniyor. Bunun için önemli bir araştırma sorusu sormak yeterli değil, inandırıcı bir araştırma yöntemi tanımlamak gerekiyor. Bunları yapıp proje yazdınız, bir plan yaptınız, proje de kabul edildi; planın yolunda gideceği, anlamlı bir şeyler bulacağınızın da garantisi yok. Size anlamlı gelen bir şeyler bulup makale yazdınız, yayınlamanız da garanti değil. Belirsizlik, belirsizlik, belirsizlik. Öte yandan, belirsizlik özgürlük demek. Kimse size ne yapacağınızı söylemediği için belirsizlik var. Ne size heyecan veriyorsa, bilgi birikiminiz, içgüdünüz ne yönü işaret ediyorsa o yönde araştırma yapmakta özgürsünüz. Sanırım bütün bunlar bana heyecan verdiği için akademisyen oldum.
Son olarak tabii ki akademisyenliğin en iyi yanı, parlak gençlerle, öğrencilerle çalışmak, onlara bu değerleri aşılamaya çalışmak. Etrafı gençlerle dolu olmak, değişen dünyayı en iyi algılama yolu. Sanırım sonuncu ve en önemli faktör bu: Öğrencilerle birlikte çalışmayı sevmek, bir şeyler öğretirken gençlerden devamlı bir şeyler öğrenmek. Niye akademisyen oldum sorusuna cevap verirken, iyi ki akademisyen olmuşum diyorum.
Lale Akarun
*Bu yazı HBT Dergi 492. sayıda yayınlanmıştır.