Bir atlı süvâri

Ali Akurgal
Bir atlı süvâri

Lise yıllarında sıkça kullandığımız bir söz dizisi vardı: “Bir atlı süvâri, Bâb-ı âli kapısından, mürûr edip geçerken” diye başlardı. Aslında, dilimize çoğu Arapçadan taşınmış sözcüklerin Türkçeleriyle birlikte sanki farklı şeylermiş gibi yanlış kullanımına işaret ederdi.

Süvâri, atlı demek. Atlı süvâri yanlış. Bâb, kapı demek. Mürûr etmek, geçip gitmek demek. Ya biri ya öbürü. İkisi birden olunca bilmezliğiniz yüzünüze vuruyor. Sözü getireceğim yer, araştırma üniversitesi. Üniversite araştırma yapılan yer. Tüm bildiklerinizden şüphe etmek, doğruları bulmak için sormak, sorgulamak, gerekirse deneyler yapmak için bulunulan yer. Yani, üniversitede araştırma yapılır. O zaman “araştırma üniversitesi”, kusura bakmayın, olmuyor. Tıpkı “bir atlı süvâri”…

Ancak; gerçek üniversite olarak nitelenebilecek öğrenim yerleri ile; araştırmayı değil, diploma vermeyi önde tutan öğrenim yerlerini de bir diğerinden ayırmak gerek. Bana göre adı yanlış olmasına karşılık, nasıl adlandıracağımıza saplanıp kalmadan bu ikisinin arasındaki farka bakalım. Kendimden örnek vereceğim.


Sene 1969, ODTÜ Elektrik lisans’ta son yılım. Ertesi sene yüksek lisansa başlayacağım. Bize mesleğimizi öğreten hocalar, ODTÜ’nün “baraka” zamanındaki ilk öğrencileri. Yurtdışına gitmiş, doktoralarını tamamlamış, üniversitelerine dönmüşler. Rahmetli Hakkı hoca (Oranç), “beni babana götür” dedi. Eve geldik. Benim bir sene sonra çalışmaya başlamak gibi bir mecburiyetim olup olmadığını sordu, babamdan “beş sene de sürse, yüksek lisans çalışmasını desteklerim” sözünü aldı. Sonra bana bir tez konusu verdi: PCM. Günümüzde, ses iletişimi dediğiniz her şeyin içinde ya o ya da türevleri çalışıyor. Ama o sırada daha nasıl olacağı belli değil, “araştırma aşamasında” (uluslararası karar, 1976’da yayınlandı). Kitaplarda yok, makalelerde belli özelliklerine değiniliyor, ama tanımı yok.

Kütüphanede yayın taraması yaptım, bulabildiklerimi uç uca eklesem, Frankeştayn onların yanında dünya güzeli kalır! Mecburen “kafayı çalıştırdım” (işte üniversite bu). İki buçuk senede, çalışan ve içinden sayısal ses geçen bir model kurdum. Laboratuvarın iki masası büyüklüğündeydi. Ama meslek yaşamımın ilk 20 yılında ben hep PCM yaptım. Öncü idim.

125 kişi başladığımız sınıf, yüksek lisansa 86 kişi olarak devam etti ve benimki gibi öncü yalnızca 7 tez konusu vardı. Hakkı hoca, beni bunlardan biri için seçti. TEOG’un yerine nasıl bir seçme sistemi koysak, üniversite seçmelerini nasıl yapsak diye düşünenlere duyurayım: üç sene okuttuğu öğrencinin ne yapıp ne yapamayacağını en iyi okutanı bilir. Ona sorun. Bir de evini yoklayın. Bir üst öğrenimin altından ailece kalkabilecekler mi?

Bilmek ya da bilmemek işte bütün mesele bu

Emin Çapa anlatıyor: ARGE’ye yapılan harcama ile alınan patent sayılarını kıyaslarsanız, Türkiye’de bir patent Kore’dekinden on kat daha pahalıya mal oluyor. Demek ki, çoğumuz ARGE niyetine ürün tasarlıyoruz, bir buluş yapıp patent almaya çalışmıyoruz. İşte o zaman “araştırma üniversitesi” olarak adlandırılan, amacı diploma vermeyi değil, bilim yapmayı ve sonunda ya bir temel yetkinlik ya da bunun bir ileriki aşaması (uygulaması) olan patent ortaya çıkartmayı hedefleyen yerleri çoğaltmalıyız.

Aman dikkat, bu iş, ithal edivermekle olmuyor. Aman dikkat, bu kültürün bir mayalama oranı var; eldeki mayayı çok süte katarsanız, yoğurt elde edemezsiniz. Yıllık %10-12 büyüme, mayanın tutması, sağlıklı büyümesi için iyi bir oran. Daha hızlandırırsanız, sulandırırsanız, yozlaşma olası. Yozlaşınca, biri ARGE yapıyorum diye zararlı bir yapay zekâ üretip ortalığa salıverirse, belki o yapay zekânın yok edilmesi, beraberinde insanların önemli bir bölümünü de götürebilir.

Ali Akurgal / ali@akurgal.com

Bu yazı HBT'nin 80. sayısında yayınlanmıştır.

Ali Akurgal