Ortak akılla KOVİD-19’e bir yeni maske üretimi için okurlara çağrı

Ali Akurgal Y
Ortak akılla KOVİD-19’e bir yeni maske üretimi için okurlara çağrı

Bakmayın siz hükümet açısından “seçimle gelen tek kişinin yönetimi” şekline geçtiğimize, özellikle teknoloji alanında, günümüzde sorunlar, tek kişinin altından kalkabileceği boyutu çoktan geride bıraktı. Sorunlara etkin çözümler arıyorsak, birçok insanın aklını ortak olarak kullanmak gerekiyor. Bu yönteme el attığımızda aklını kullandığımız insanlara “paydaş” derdik ama, günümüz Türkiye’sinde bu yöntem de bu deyiş de neredeyse unutuldu.

Bu yazı dizisinde sizlere güncel bir örnekle -maske- ve bizzat sizlerin katılımı ile ortak akıl kullanmanın bir örneğini sergilemeyi amaçlıyorum. Umarım başarırım. Başarı, sizlerin katkılarıyla olacak. Ama önce yakın geçmişin ve günümüzün bir fotoğrafını çekmek gerek.

Ortak akıl


Ortak akıl, kullanmaya bir dönem niyet ettiğimiz, ama kısa sürede unutup gittiğimiz bir olgu. Toplumumuz, herhalde Osmanlı’nın padişahlık sistemiyle yönetildiği dönemden, kültür yolu ile intikal eden kabullenmişlik ile, sorunların hep bir yetkili tarafından çözülmesini bekliyor. Bir çözümün asla bir komisyon tarafından ortaya konulamayacağına inanıyor.

Zâten toplumun düşüncelerinde, çözümü istenmeyen sorunların “komisyona havale edilmesi” tekniği yer etmiş. Üstelik, “her kafadan başka bir sesin çıktığı” durumda sonuç alınamayacağı kanısı da kemikleşmiş. Halbuki, atasözlerimiz arasında “bir elin nesi var, iki elin sesi var” diye akılları birleştirmeye yönelik deyişler var. Bu deyişlerin ortaya çıktığı zamanlarda daha mı akıllıydık daha mı bilinçliydik yoksa?

Ortak akıl için karmaşadan sonuç almaya geçişte, bir “moderatör”e ihtiyaç var. Çok sayıda insanın beyin fırtınasında bir orkestra gibi ahenkli ve uyum içerisinde çalması beklenmez. İnsanları bir şefin orkestrasını yönettiği gibi yönetmeye kalksanız, yapılan beyin fırtınası olmaz. Ortak akıl en iyi sonuçları bir beyin fırtınasında veriyor. Çünkü, aykırı sesleri çıkartanlar, fırtına süresince kendi düşüncelerini gözden geçirmek olanağına sâhipler. Ya dikkat etmedikleri bir hususu görüp düşüncelerini güncelliyorlar, ya da görüşlerinde ısrar edip, gruptan ayrı kalıp, sonradan “tekerlek kırılırsa” bilgiç bir eda ile “ben size demiştim” diyorlar.

Beyin fırtınasında ortaya konulan ve her biri kendi penceresinden bakıldığında doğru ve gerekli olan düşüncelerin, ayrık durmaması, bir diğerini tamamlayacak şekilde birleştirilmesi, kaynaştırılması (füzyon) için bir çaba gerekir. Bunu yapan kişinin, ister istemez araya yapıştırıcı olarak kendi “harcını” koyması da kaçınılmaz. Bu kişiye “tümleştirici” diyelim.

Aslında, bir patron, etrafındaki danışmanlarına fikir sorup düşüncelerini aldığında aşağı yukarı bunu yapıyor. Ama patronun danışmanlarını azletme veya atama yetkisi olduğundan, beğenmediği sesleri kesmesi mümkün. Ortak akılda “tümleştirici”nin, böyle bir yetkisi olmadığından o sesler duyuluyor.1990lı yıllarda benim çalıştığım şirkette üstlendiğim görev, işte bu kaynaştırmayı yapmak idi.

Şimdi, HBT’nin 236ncı sayısında yaptığım çağrı ile böyle bir tümleştiricilik görevine tâlip oldum.

Okuyucularımdan isteyenlerin katılabileceği bir ortak akıl platformu çağrısı ile, günümüzün en önde gelen sorunu KOVİD-19 bulaşmasını en aza indirecek bir maske üzerine beyin fırtınası çağrısında bulundum. Yazı yayınlanalı 10 gün oluyor, birçok okurumdan katkı geldi. Bunları ve bir hafta daha gelecek katkıları kaynaştırmaya çalışacağım. Bu işi son yaptığımdan bu yana 20 yıl geçmiş. Umarım mahcup olmam. O yazımı okumamış olanlara akıllarına gelen her şeyi, kendilerine “alakasız” bile gelse bana yazmalarını (ali@akurgal.com) rica ediyorum. Gelen katkıların her biri bulmacanın bir yerinde kendine yer buldu. Kaynaştıramadıklarımı (ki şimdilik yok), ayrıca duyuracağım, belki ortak akla katkıda bulunanlar kaynaştırabilmek için benim göremediğimi görebilirler. Çağrımın ana hatlarını da bugüne kadar gelen katkıları da aşağıda bulacaksınız.

Maske

Sıfırdan bir ürünün tasarımı için ilk adım o ürünün ne işe yarayacağının tanımı.

KOVİD-19 hastalığı SARS-CoV-2 virüsünün insandan insana nefes yolu ile bulaşmasıyla yayılmakta. Daha düşük oranda da gene hasta birinin nefesindeki virüslerin, bir yere yapışması, sonra bunların, başka biri tarafından temas ile alınarak nefes yolu ile içine çekilmesiyle bulaşıyor. Tıp, SARS-CoV-2 virüsü için ne bir tedavi edici ilaç, ne de önleyici bir aşıya sâhip değil (henüz). Gerçi, elde yaygın kullanımına geçilmemiş ilaçlar (Trump’a verildiği belirtildi) ve insan denemeleri aşamasına geçmiş aşılar (Türkiye’de de deneme başladı) var ama, gidip aşı olabileceğiniz ve etkisine güvenebileceğiniz, yan tesiri olmayan bir aşı henüz yok, Trump’a verilen ilacın yan tesiri olup olmayacağını da göreceğiz. Bir kısım firmaların aşı ve ilaç açısından “önde” olmaları, onların SARS-CoV-2 için değil ama benzer mevsimsel grip virüsleri için çalışıyor olmalarından kaynaklanıyor. Ufak değişiklikler ile ellerinde araştırması tamamlanmış yöntemleri SARS-CoV-2’ye uyarlıyorlar. Yoksa sıfırdan başlansa, aşı veya ilaç 6-7 sene sonra gelecek.

Şimdilik, bir insanın virüs yayıp yaymadığını ölçecek bir cihaz da yok. Gerçi, Ared Pontioğlu’nun yazısı ile HBT okurları bir grafen transistorun uygun “reseptör” ile donatıldığında trafik polisinin alkol muayenesi için üflettirdiği cihaz gibi cihazların yapılabileceğini öğrendiler, ama henüz bu da yok. Virüs taşıyan birinin nefesiyle havaya saldığı virüslerin, sizi hasta edecek yoğunlukta size ulaşmasını ve sizin de bunları nefesinizle ciğerlerinize çekmenizi fark etmenin olanağı yok. Ama önlemenin iki yolu var. Biri ikinci el havadan (başkasının kullanılmış nefesi) uzak durmak. Diğeri bu hava size ulaşıyorsa bile, bunun taşıdığı virüsleri öldürmek veya yakalamak.

Uzak durmak bence en etkili yol. Ama sosyal hayatınızın neredeyse ortadan kalkması demek bu. Ne kadar uzak? Kimi 1 metreyi yeterli görüyor, kimi 2 metre diyor. Bu kişilerin durağan mı hareket halinde mi olduğuna rüzgârın esip esmediğine esiyorsa sizden ona doğru mu ondan size doğru mu estiğine bağlı. Ben bir ölçüt vereyim: eğer karşınızdaki insan sigara içtiğinde o sigara kokusunu alabiliyorsanız, o kişinin ciğerlerinden çıkan ikinci el hava size ulaşıyor demektir. Eğer o kişi virüs yayıyorsa da siz o virüslere “maruz” kalıyorsunuz anlamına geliyor bu. Neyse ki, birkaç virüse maruz kalmak, insanı hasta etmiyor. Havada metreküpte binlerle ifade edilecek sayıda virüs olması ve bu virüslerden ne kadarını içinize çektiğiniz bir ölçüt. Hastalığı kapma açısından bu ölçütte kesin bir eşik yok. Üstelik olsa bile her insanın kapma eşiği farklı. Benim tanıdığım bir karı-kocanın biri KOVİD-19 hastası oldu, aynı evde yaşayıp ilişkileri üst düzeyde olmasına karşılık hastalık diğerine bulaşmadı.

Dahası, uzmanlar, ufak dozlarda alınacak virüsün, karşı önlem almak için insanın bağışıklık sistemini harekete geçirip “antikor” üretmesine neden olacağını da anlatıyorlar. “Sürü bağışıklığı” (insanlar için toplum bağışıklığı) bu esasa dayanıyor. Bedenin baş edebileceği kadar (bu miktar kişiden kişiye değişecektir) virüsü, makul aralar ile almak ve onunla savaşmayı öğrenmek. Aşı da aslında bunu yapıyor. Dış görünüşü itibarıyla SARS-CoV-2 olan ama KOVİD-19 hastalığı yapmayan bir nesneyi (canlı bile diyemiyorum) size enjekte ediyorlar, bağışıklık sisteminiz onu yok etmeyi öğreniyor. Bunun sonucu, esas virüs bedeninize girerse, en azından hastalığı hafif geçiriyorsunuz, çünkü bağışıklık sisteminiz bir ölçüde hazırlanmış oluyor.

Maske ise, size ulaşan virüsleri, nefesiniz ile burnunuza, genzinize ve ciğerlerinize çekmekte önleyici olarak işe yarıyor. Her maskenin önleme oranı değişik, üstelik kullanım şekline göre de ayrıca farklılık gösteriyor. Muska gibi boyuna asılan bir maskenin virüsü engelleme oranı “0” (sıfır). Maske bulundurmak yetersiz, maskeyi işlevini getirecek şekilde takmanız da şart. Örneğin, gözlükleriniz nefesinizden buğulanıyorsa, yanlış takmışsınız anlamına geliyor. Buradan hava kaçağı var ki, gözlüklerinizde buğulanma yapıyor. Ben, maskeyi telini şekillendirerek burnumun etrafına yapıştırıyorum, gözlüğümü de üzerine bastırıyorum. Yukarıdan hava kaçağı olmuyor. Aşağıda da “keçi sakalı” var, oradan bir kaçak olsa, virüsleri sakal yakalayacak. Sağ ve sol da yanaklar da tam kapalı, maske, işlevi için iyi konumlandırılmış durumda.

Eski iş arkadaşım (şimdi ABD’de yaşıyor) Serdar Kıykıoğlu ile kararlaştırdık, bir beyin fırtınası çağrısı yaptım. Katkılarınızı birlikte değerlendireceğiz. Serdar bey tıp elektroniği üzerinde çalıştığından, bir kısım konularda derin bilgi sâhibi. Hareket noktamız, virüsü yakalayan maskenin yeterli olmadığı, virüsü hastalık yaratamayacak şekilde bozan bir mekanizma olması gerektiği üzerine. ABD’li bir firma, uzun yıllardır gazlı bez yapıyor. Bu beze küçük noktalar halinde çinko ve gümüş tanecikleri yerleştirmiş. Bunlar, üzerine konuldukları yaranın hava alarak iyileşmesine olanak tanırken, dediklerine göre aralarında yarattıkları doğal elektrik alanı ile, yaraya ulaşabilen mikropların “mikropluk etme” gücünü kırıyorlarmış. Firma, bu gazlı bez ürününü hemen maskeye dönüştürmüş. KOVİD-19’a neden olan virüsün de bulaşı yaratmasını engelliyormuş maske[1].

Ama çözüm bu kadar basit değil. Maske, bilemediniz 1mm kalınlığında. Bunun 10cm2sinden  (2x5cm) nefes alıp veriyoruz. Her nefes almak 2 saniye sürse ve 1 litre soluyor olsak, cm2ye 100cc hava düşüyor, havanın hızı 50cm/saniye ve havanın bir zerresinin maske içinde geçirdiği süre 0,002 saniye = 2 milisaniye gibi kısacık bir süre. Bu sürede virüse zarar verebilmek zor. Bu bilimsel olarak kanıtlanmış bir bulgu değil. Benim kişisel kanaatim. Eğer bu çalışmayı sonunda ticari bir ürün elde etmek için yapıyor olsaydık, akademik bir çalışma ile bir virüs, tarif ettiğimiz gibi bir elektrik alanında ne süreyle kaldığında bulaştırıcılığını kaybeder?” sorusunun yanıtını bulur, yola öyle devam ederdik. Ama, sırf beyin fırtınasının işlerliğini göstermek için yaptığımız bu deneyde, benim bu kanaatimi gerçek varsayalım. O zaman, virüse zarar verecek kadar zaman kazanmak üzere, havanın ciğerlerimiz ile burun ve genizdeki virüsün yuvalanacağı reseptörlere gidene kadar geçirdiği süreyi yolu uzatarak artırmalıyız. Bu iş için gümüş ve çinko tanecikleri içeren bir kremi burnun içine ağzına sürmeyi önerdim.

Ama, gümüş ve çinko taneciklerinin mikrobu öldürecek bir elektrik alanı oluşturabilmeleri için iyon alış-verişinde bulunmaları gerekiyor. Bunlar krem gibi bir nesne içine gömülü ise bu mümkün değil. O zaman sofra tuzu esaslı jel elektrolit kullanılabilir, fakat bu sefer de elektrolit iletken olduğu için elektrik alanının bunun içinden çıkması ve mikrobu etkisizleştirmesi mümkün değil. Demek ki, açık havada bir çözüm bulmalıyız. Aslında Ertuğrul hoca bunu yapmış: Peki, bu gümüş ve çinko taneciklerini, bir burun “sprey”i gibi burnumuza sıksak? İşte beyin fırtınası. İşte her kafadan bir ses çıkıyor. Derken bir çekince geliyor, editörümüz Orhan beyden: “metal tozları burundan ciğerlere, sindirim sistemine hattâ beyne giderse ne olacak?” Serdar bey, “Gümüş bileşiklerinin 1990larda içme suyunu bakterilerden arındırmada kullanıldığını, ama bu suyu tüketenlerin derilerinde kalıcı metalik bir görüntü oluştuğunu hatırlatıyor. Çinko oksit’i yüz yıldır “pişik kremi” olarak kullanıyoruz. Bunda da bir sağlık sorunu olacağını düşünmüyorum.

Katkılarınız

Okurlardan bugüne kadar gelen katkıları özetle alırsak; Necdet bey, çevreyi genişletip daha fazla fikri harmanlamamızı öneriyor.

Adaşım Ali bey, nefes yolu ile bulaşma yanında teması ve temasın etkisini azaltıcı yöntemleri sıralayıp bunları da dikkate almak gerektiğini belirtiyor. Maskenin yapısı üzerine ise, düşüncelerini paylaşan İlkfer bey virüsü etkisiz duruma getirecek nesneler ile havanın temas miktar ve süresini uzatacak kılcal boru demetleri öneriyor. Dr. Celal bey, belli bir karışımda omega-6/omega-3 yağ takviyesi ile yoğun bakım gereksinmesinin azaltılabileceğine değiniyor, Dr. Bülent bey UV kaynağı veya bakır elementi taşıyan maskelerden söz ediyor. Beri yanda Dr. Ertuğrul beyin iyonik nano gümüş spreyler ile denemeleri var. Dr. Perihan hanım iki katkıda bulundu, biri alveol epitelindeki ACE2 reseptörlerine bağlanan virüsün yarattığı etkiler üzerine, diğeri antiviral kremleri buruna sürmek. Recep bey ise, günlük hareketlerimizden enerji hasat ederek elektronik maskeleri pil bağımsız yapabileceğimizi öneriyor.

Görüleceği üzere, her biri sorunu bir başka tarafından yakalayan, ayrı bir yönüne kafa yormuş öneriler. Bir diğerini tamamlıyorlar. Ortak akıl bu işte!

Beklenti

Ekim’in 22sine kadar göndereceğiniz katkılardan, “arama konferansı” teknikleri ile ortak aklımızın bize gösterdiği bir yöntem ve bir de ürün tanımı çıkartmaya çalışacağım. Ama görünen, tek bir noktadan değil birçok noktadan virüsün üzerine gitmemiz gerekeceği. Düşünceleriniz dışarıda kalmasın, katkılarınızı bekliyorum.

Ali Akurgal / ali@akurgal.com

[1] https://spectrum.ieee.org/the-human-os/biomedical/devices/using-weak-electric-fields-to-make-viruskilling-face-masks

Ali Akurgal