Düşün(e)meyenler

Ali Akurgal Y
Düşün(e)meyenler

Yapay zekâ giderek egemen oluyor. Ama herkese değil, düşünemeyenlere. Düşünseler, yapay zekâ onlara biat edecek, onlar önde gidecek ve yapay zekâ ikinci sırada kalacak. Çukurova’dan yazan okurum Sertaç bey 10 sene önceki Pakistan ile günümüz Türkiye’sini karşılaştırınca bu sonuca varıyor. Doğru.

Yapay zekânın kötü bir yanı da var. Ona bağımlı oluyorsunuz. Yapay zekâ sizin yerinize bir sonuca varmış ise, onu vazgeçilmez doğru olarak alıp ona sarılıyorsunuz, başka doğru olamazmış gibi ona bağlanıyorsunuz. Bu eski deyişle “fasit daire”; içinden çıkılması zor bir durum. Kabuğunuzu kırıp feraha ve de refaha kavuşmanız gerekiyor. Bu durum, aynı zamanda, (fasit daire) refah düzeyimizin ilerlemesine de engel oluyor, çünkü insanlarımız düşünmeye üşeniyorlar.

Okurum diyor ki, “ekonomik gelir düzeyi düşünce, adalet yok olunca, insanlar ipin ucunu bırakıyorlar”: Haklı. Ne okuyan ne de çalışan gençlerin yüzdesi nüfusun %21ini geçmiş bizde de. Ama bu insanlar bu ülkede yaşamaktalar. Demek ki durumları kötü de olsa, bu ülke onları ölmeden ayakta tutabiliyor. Peki, ya alınan borçlar ödenemezse? Hâlâ bu ülke onları hayata bağlayabilecek mi?


Düşün, düşün...

Gençken çok sık kullandığımız bir deyişti. Şimdi günün tanımı, târifi oldu. Bir kısım düşünmeyi bırakmış olanlar, bir kısım da “düşüneceksin de ne olacak?” diyenler. Her ikisi de düşünmüyorlar. O kadar ki, ülkeyi yönetenler ne derse onu kabul ediyorlar. Düşün(e)memek böyle bir şey işte. Sorarsan “neye kafa yoracakmışım?” yanıtını alıyorsunuz.

Yapmadığımız: kafa yormak

Sokak dilinde, kafa yormak düşünmekle eşdeğer. Ama bitkin bir ulus olduk. Tek düşünebildiğimiz, akşam evde ne pişirileceği. Mevcut yönetim, (doğuran ve yemek pişiren) kadını erkeğin gölgesinde ve güdümünde saydığı için olsa gerek, akşam evde ne pişeceği sorunu da erkeğin sorunu oluyor. Bakınız “eksik etek”leri babalarından kalan mirastan kısmen mahrum etmeyi bile dile getirdiler. Yemeği kimin pişireceğine de baksak, kadını dışlasak, aç kalacağız.

Kafa yoran ve kendileri için istediklerini toplumun her bireyi için isteyenlere bakarsanız, ardında yatan adalet ve kardeşlik duygularını görürsünüz. Ne yazık ki, ülkemizde son senelerdeki kutuplaşma sayesinde adalet bir partinin adında, kardeşlik de hikayelerde sıkışıp kalmış durumda. Şimdi asıl buna kafa yormak gerek. Ne yapsak da toplumu, birbirine saygı duyan, iyi davranan insanlar hâline dönüştürsek?

Biat üstüne kurulu sistemle ülke yönetmeye çalışan iktidarlar, özgürlüğün tadını almış kadınları eve hapsedip doğurmaya ve yemek pişirmeye görevli kılamazlar. Tarihte örneği yok. Toplumun o kesimini ezerek büzerek varacakları nokta, doğurganlığın hızla düşmesi, toplumun küçülmesi ve ufalanması olacaktır. Bunu da yaşayarak öğreniyoruz. Zorlarsanız, “anam belli ama babamı bilmiyorum” diyen kuşaklar yetiştirirsiniz.

Düşünüyorum, öyleyse varım

Rodin’in meşhur “düşünen adam” heykeli (Dante) cehenneme bakıyor, onu inceliyor olabilir. Ama bizim ülkemize bakmamız ve onu incelememiz için (yakında o da olacak ama) ülkenin bir cehenneme dönüşmesi gerekmez. Toplumu oluşturan bireylerin “düşünüyorum, öyleyse varım” demesi yeterli. Hele, düşüncelerini teknoloji üzerine odaklarlar yeni ve ileri teknolojilere merak salarlarsa, milli geliri artırıcı ve dağılımını adaletli kılıcı adımlar atılmış olur.

Bu uğraşta en önemli katkı, kuşkusuz, doğru ve kuvvetli bilimsel bilgi, analitik düşünce yöntemi, eleştiriye açık olmak, kavga etmeden tartışabilmek, başkalarının görüşlerini de almak alışkanlıklarından gelecektir. Bunlardan ne kadar uzak olduğumuzu sizlerin değerlendirmelerinize bırakıyorum. Düşünmeye buradan başlayabilirsiniz. Muhtaç olduğunuz kudret damarlarınızda asil kanda mevcuttur.

Ali Akurgal

*Bu yazı HBT Dergi 486. sayıda yayınlanmıştır.

Ali Akurgal