Sol bacaklarımız için

Tanol Türkoğlu
Sol bacaklarımız için

Düşünmüş: “#neslicantay kızımız çok çile çekti ama ümidini kaybetmedi, Ölümle yüzleşebilseydi #ölümbilinci ne sahip olsaydı, seküler dünyanın dünyasallaşma rüzgârına kapılmasaydı dinlerin #hayataanlamkatma ve #teselligücü nden faydalanabilseydi hastalığı düşman gibi görmezdi”

Gelen tepkiler üzerine, on yıl önce kanserden kaybettiği eşinin vefatı karşısında ölüm bilinci geliştirerek ve “mindfulness tekniği” ile rahatlamayı başarmış birisi olarak yazdıklarının iyi niyetli olduğunu açıklamış ve yüksek bir güce inanmayı, hayata anlam katma ve teselli etme gücünü yazmayı laiklikle ve bilimdışılıkla tanımlayanları yadırgamış. Kendisi 67 yaşında. Demek ki eşi vefat ettiğinde 57 yaşındaymış ve anlaşılıyor ki o yaşında bile daha ölüm bilincine sahip değilmiş. Ki ancak bazı tekniklere başvurarak üstesinden gelmeyi başarmış. Oysa tepki çeken mesajında 20 yaşındaki bir genci bu bilince sahip olmadığı için eleştiriyor, suçluyor, ayıplıyor ya da yukarıdaki tümceyi okuduğunuzda siz hangi fiili uygun buluyorsanız onu yapıyor gibi görünüyor.

Konuyu laiklikle veya bilimdışılıkla irtibatlandırmaya sevk eden yine kendi kullandığı kelimeler: “seküler dünyanın dünyasallaşma rüzgârı”, “hastalığı düşman görmezdi”. Eğer konu metafizik boyutta, İslam tasavvufu referansı ile ele alınacaksa şunun altını çizmek gerekir: Tasavvufun özünü oluşturan yedi mertebeli seyri süluk’un ancak beşinci mertebesinde kişiden “Allah'tan razı olması” beklenir. Değil bugünkü yozlaşmış döneminde altın çağını yaşadığı 13. yüzyılda bile bu mertebeye ulaşmak kolay değildi.


Öte yandan bu aşağılık yer (dünya) seküler olduğu için aşağılık bir hale gelmemiştir. Ontolojik olarak aşağılıktır. Tüm dünyanın Allah’ın dini ile yönetildiği zaman gelince (ki biraz mürekkep yalamış her sufi için bu her daim böyleydi, böyledir ve böyle olacaktır) o zaman bu dünya aşağılık olma halinden kurtulmuş mu olacak? Hayır. O zaman da aynı özelliğini sürdürecek. Çünkü hadistir, geçicidir; o nedenle de hükmü yoktur. O halde oradaki “seküler” lafı fazladır; konuyu saptırmakta ve polemik malzemesi haline getirmektedir. Hastalığın düşman olarak nitelendirilip nitelendirilmemesi de ancak metafizik boyutta ele alındığında (her şey Allah’tan) değerlendirilebilir. Oysa bu aşağılık dünyada her şey bir sebep sonuç ilişkisi ile birbirine bağlıdır ve neden öyle bağlı olduğunu ancak Allah bilir. Ayrıca aynı mantıkla şunu da irdelemek gerekir. O zaman bu mesaja gelen eleştirel tepkileri de “düşman görmemek”, onlardan faydalanmak gerekir; nefsi geliştirmek için!

Kısaca, bu derin ızdıraba karşı iyi niyetle yazılmış gibi görünse de bu mesaj islami gelenekteki pek bilinmeyen altıncı şart ile çelişmektedir. Yani haddini bilmek ile. Keza gelen tepkileri de yine pek bilinmeyen yedinci şartı anımsayarak değerlendirmek gerekir. Haddini bilmeyene haddini bildirmek!

Abdülkadir Geylani’ye atfedilen menkıbeyi (gavs olup olmadığını sorana verdiği cevapla ilgili) herkes huşu içinde dinler de bu aşağılık dünyada ulaşılmış olan herhangi bir dünyevi sıfat (doktor, profesör, mühendis, dekan, rektör, genel müdür, başkan vb) nasıl olur da kişide “hatasız kul mertebesi”ne ulaştığı şuuru oluşturur? Akıl ve hikmetten ileri bir mürşit var mı? Başvur mürşidine değerlendirsin seni. Tabii nefsin hiç değilse mutmaine mertebesine gelebilmişse!

Tanol Türkoğlu / tanolturkoglu@gmail.com

Bu yazı HBT'nin 183. sayısında yayınlanmıştır.

Tanol Türkoglu