
İstanbul’un en kritik içme suyu kaynaklarından biri olan Ömerli Barajı’nın koruma havzasına dev bir organize sanayi bölgesi kurulması planlanıyor. Üstelik uzmanlara göre proje yalnızca çevresel değil, aynı zamanda hukuki ve yaşamsal bir risk taşıyor. Prof. Dr. Derin Orhon’a göre, 160 sanayi kuruluşunu ve 20 binden fazla nüfusu barındırması öngörülen bu yapılaşma; İstanbul’un su güvenliğini tehdit eden, geri dönüşü olmayabilecek bir kırılma anlamına geliyor. “Bir vananın yanlışlıkla açılması bile toksik maddelerin baraja ulaşmasına yetebilir” diyen Orhon, mevcut ÇED raporunu ise “bilimsel olarak yok hükmünde” sözleriyle eleştiriyor. Tartışma artık yalnızca bir çevre meselesi değil; milyonlarca insanın gelecekte suya erişim hakkı meselesi!
Prof. Dr. Derin Orhon / orhon@itu.edu.tr
Ömerli havzasında bir sorun olduğunu duyduğum zaman bir site ya da bir fabrikadan bahsedildiğini düşünmüştüm; ama sorunun hayal sınırlarımı zorlayacak kadar büyük olduğunu öğrenince, bıkkınlık hissi veren büyük bir üzüntüye kapıldım: Havzaya devasa bir Organize Sanayi Bölgesi yapılacaktı. İstanbul’u zaten kısıtlı olan kaynaklarını ve titizlikle korunması gereken çevre zenginliklerini hedef alan bu tahribat takıntısı ne zaman durulacaktı!
Tuzla Biyoteknoloji Vadisi adını seçtikleri bu İhtisas Organize Sanayi Bölgesi’nin Ömerli Barajı’nın koruma havzası içinde 262.5 hektar gibi bir alan kaplayacağı ve 20.000’den fazla bir nüfusu istihdam edeceği öngörülüyor; bunlar korkutucu büyükler!
Resmi kaynaklardaki bilgilere göre bu nüfus ülkemizdeki 750 ilçe ve kasabadan daha kalabalık bir yerleşimi temsil ediyor; bununla da bitmiyor: Daha dehşet verici yanı, bölgenin değişik biyoteknoloji alanlarında faaliyet gösterecek tam 160 sanayi kuruluşunu içerecek düzende planlanmış olması… İnsanın hemen aklına bu denli kirletici özelliklere sahip bir sanayi kümeleşmesi için Ömerli koruma havzası dışında bir yer bulamadınız mı sorusu geliyor!
Ömerli Barajı’nın hayati önemi
Sözü edilen gelişmenin vahametini daha iyi kavrayabilmek için İstanbul’da talep edilen içme ve kullanma suyu temini düzenine ve bu düzen içinde, Ömerli Barajı’nın sağladığı hayati desteğe, yakından bakmak gerektiğini düşünüyorum. Bilindiği gibi, İstanbul doğal kaynakları kısıtlı olan bir şehirdir, bu tespit en fazla su kaynakları için geçerli. Yakın bir geçmişe kadar, toplam hacmi 866 milyon m3 olan göl ve barajlarda toplanabilen yağmur suyu İstanbul için yegâne su kaynağı idi. Yağışın kısıtlı olduğu 1990’lı yıllarda Terkos Barajı’na Karadeniz’den su takviyesi yapıldığı dönemleri hatırlarım. Ömerli Barajı başta doğal yapısı itibarı ile çok önemli, çünkü 235 milyon m3’lük hacmi ile, toplam yağmur suyu biriktirme kapasitesinin %27’sini sağlıyor.
Nüfus baskısı ile su ihtiyacı artınca Melen Çayı, Yeşilçay gibi dış kaynaklardan su temini zorunlu hale geldi; 2016 yılında kullanılan su miktarı yılda 998 Milyon m3 iken 2025 yılında, %17 artış ile 1.173 Milyon m3’e yükseldi; yani, İstanbul’da günde ortalama 3.2 Milyon m3 su tüketiyoruz. Suyu olmayan bir şehir için son derece yüksek bir miktar! Aynı yıl dağıtılan suyun %40’ı Melen’den, %8’i de Yeşilçay’dan temin edilmiş, yani toplanabilen yağmur suyu ihtiyacın sadece %52’sini sağlayabilmiş. Temin edilen suyun tamamı arıtıldıktan sonra bizlere ulaşıyor.
İstanbul’daki su yönetiminde dikkate alınması gereken asıl önemli husus Avrupa bölgesinin çok daha kalabalık olması dolayısıyla, temin edilen suyu %65’ine (2.1 Milyon m3) ihtiyaç duyması. Oysa, su kaynakları ağırlıklı olarak Asya kesiminde; bu ihtiyacın yaklaşık yarısı Boğaz’daki alt geçitlerden iletilerek karşılanıyor.
Ömerli Barajı işte bu sürece hayati destek sağlıyor: Ömerli kendi su potansiyeli yanında, Melen ve Yeşilçay’dan temin edilen günde ortalama 1.55 Milyon m3 su debisi için biriktirme ve dengeleme merkezi olarak çalışıyor. Barajın beslediği Ömerli ve Cumhuriyet su arıtma tesislerinden geçen 1.92 Milyon m3/gün (701 Milyon m3/yıl) suyun gereken bölümü Boğaz alt geçişlerinden Avrupa kesimine aktarılıyor.
Açıkça görülüyor ki, İstanbul su yönetiminin öncelikli kaygısı Ömerli Barajı’nın korunması olmalıdır! Aşırı kirlenme nedeniyle Ömerli’nin devre dışı bırakılması durumunda ,Avrupa yakasına transfer edilen suyun ana toplanma ve arıtma merkezi yok olacağı için, şehir nüfusunun büyük bir kısmı kalıcı susuzlukla karşı karşıya kalacak!
Yürürlükteki koruma mevzuatı
Bu çerçevede, uyulması gereken ilk mevzuat, halen yürürlükte olan 15.06.2009 tarihli İstanbul Çevre Düzeni Planıdır. Bu belgede “koruma öncelikli” bir planlama yaklaşımının oluşturulduğu ve bu yaklaşımın özellikle “Çevresel Sürdürülebilirlik Açısından Kritik Öneme Sahip Alanlar” için uygulandığı görülmektedir. Ömerli Su Toplama Havzaları da bu kapsamda korunması gerekli alan olarak açıkça belirlenmiştir.
İSKİ’nin İçme Suyu havzaları Yönetmeliği uygulanması gereken koruma usul ve esasları tanımlayan daha belirleyici bir yasal belgedir. Yönetmelik havzayı, hidrolojik bölge yani, yüzeysel (yağış) sularının toplandığı bölgenin tamamı olarak tanımlamış ve bu bölgede dört koruma alanı (bandı) belirlemiştir. İnceleme konusu Organize Sanayi Bölgesi’nin Ömerli’nin uzun mesafeli koruma alanı içinde yer alması öngörülmektedir. Yönetmeliğin 6.9.d.4. maddesinde ismen tanımlanan çok sayıda sanayi faaliyetine yer verilemeyeceği belirtilmiştir. Yasaklanmış olan faaliyetler arasında, imalatından sanayi suyu kaynaklanan kimyasal madde üretim tesisleri, zirai mücadele ilacı imal ve dolum tesisleri, kimyevi madde depoları gibi tesislerin Organize Sanayi Bölgesi için tanımlanmış olan sanayi faaliyetleri ile doğrudan çakıştığı görülmektedir.
Aynı şekilde, İSKİ Atık Suların Kanalizasyona Deşarj Yönetmeliğinin 9.ç.1. maddesinde de “İSKİ İçme Suyu Havzaları Yönet-meliğinin (yukarda değinilen) “6.9.d.4. maddesinde yasaklanan faaliyetlere izin verilemez” hükmü bulunmaktadır. Yönetmeliğin 10. Maddesi, bu tür faaliyetler için, Belediyeden alınacak Çalışma Ruhsatı için esas teşkil edecek olan, Deşarj İzin Belgesi (DİB) verilmeyeceği de anlaşılmaktadır.
ÇED Faciası
Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) uygulamaları, ilgili yönetmelik 1993 yılında yayımlanarak yürürlüğe girdikten bir süre sonra bir Yanlışlıklar Komedyasına dönüştü; yedi defa revizyona uğradı, teftiş fırçası haline geldi. Ben faaliyet başladıktan çok sonra hazırlatılan ÇED raporlarını hala hatırlarım. Türkiye’de halen yatırımcı ÇED çalışmasını yürütecek firmayı seçiyor, uygun gördüğü şartlara göre sözleşme yapıyor; Çevre Bakanlığı sadece firmanın yetkili olup olmadığını ve raporun uygunluğunu denetliyor. Böyle bir ÇED raporundan hayır gelir mi? Gelişmiş ülkelerde yatırımcının, bırakınız firma seçmeyi, firmanın çalıştığı binaya yaklaşması bile mümkün değildir. Meslek hayatımda çok ÇED faciasına şahit oldum; bunlardan en önemlisi Kanal İstanbul için hazırlanan ÇED Raporu idi; bu konuda yazmış olduğumuz kitap gerçek ÇED çalışması yeniden ortaya koydu [*]. İkinci ÇED faciası ise, kanımca incelediğimiz tesis için hazırlanmış olan rapor…
Başta raporun ÇED ile ilgisi yok: Çevre sadece raporun baş-lığında yer alıyor; hiçbir etki dikkate alınmamış ve maalesef herhangi bir bilim kırıntısı ve teknoloji kaygısı içeren değerlendirmeye rastlamak mümkün değil. Okuduktan sonra raporu hazırlayanlar adına İstanbullulardan özür dilemek ihtiyacını hissediyorum.
Düşünün lütfen… Yasal mevzuata bakınca bir çıkış yolu bulamamışlar; o nedenle, olumlu görüş verebilmek için organize sanayi bölgesi tanımının yasaklanmış faaliyetler listesinde bulunmadığı iddiasından medet ummuşlar!.. Yani, bazı sanayi faaliyetleri yalnız başına zararlı ve yasaklı ama üçü beşi, hatta inceleme konusu bölgede planlanmış olduğu gibi onlarcası bir arada olunca zararlı etkileri ortadan kalkıyor, öyle mi?.. Bu görüşe o bölgede tünemiş olan kargalar bile kahkahalarla güler…
Ayrıca, yasal mevzuat ötesinde, ÇED çalışmasında değerlendirmenin somut ve gerçek verilerle yapılması zorunludur; Koruma mevzuatında istenmeyen faaliyetlerin ismen belirtilmiş olmasının bir gerekçesi de budur, çünkü kapasite bilindiğinde gerekli tüm özellikleri ortaya koymak mümkün olmaktadır. Oysa, inceleme konusu Organize Sanayi Bölgesi bünyesinde yer alacak sanayi tesisleriyle ilgili kullanılabilecek hiçbir veri bulunmamaktadır; üretilecek atık suyun, yapılacak arıtmanın, arıtmadan çıkacak çamurun, oluşacak tehlikeli atıkların tür, miktar ve özellikleri bilinmemektedir. Rapor endüstriyel atıksu debisini, hiçbir veriye dayanmadan 8.000 m3/gün olarak vermektedir, yani tesis başına 50 m3/gün; bu değer 500 ya da 1.000 m3/gün olarak da gerçekleşebilir. Dolayısıyla yüzlerce sahifeden oluşan raporun içi boştur… Sonuç “Öngörülen yapılaşma ile ilgili değerlendirmeye esas olabilecek veri bulunma-maktadır, ayrıca geçerli yasal mevzuat ile uyuşmamaktadır” ifadesini taşıyan tek sahifelik bir yazı ile özetlenebilir. Bilimsel olarak yok hükmündeki bu raporun Çevre Bakanlığı tarafından onaylanmış olmasına hayret etmediğimi de üzülerek belirtmek isterim.
Bu tesis kurulmalı mı, kurulacak mı…
Kesinlikle kurulmamalı! Yasal mevzuattan bilimsel esaslara kadar her yol bunu açıkça ortaya koyuyor. Deniyor ki “biz arıtmamızı yapıyoruz, her türlü tedbirimizi de alıyoruz, neden bizi engelliyorsunuz”. Sebebi çok basit; bu tesis kabul edilmesi mümkün olmayan bir risk yaratıyor!.. Tesis havza içinde yani, yağmur sularının Ömerli Barajına aktığı bölge içinde; Tesis içinde de yağmur sularını toplayacak bir kanal ağı bulunacak; her türlü kaza ile, saçılma ile, arıtma tesisinin arızası, bakımı sırasında, şiddetli yağmurlarda atık havuzlarının taşması ile, kimyasal depolarından oluşacak sızmalar ile ve daha basiti, bir vananın yanlışlıkla ya da kasıtlı açılması ile, toksik kimyasallar ve tehlikeli atıklar yağmur suyu kanallarından baraja ulaşacak. Ölü balıkların sahile vurduğu göllerin, simsiyah akan akarsuların görüntüleri gözünüzde yeniden canlansın… İstanbul’un su düzeni bu riski kaldıramaz; koruma amaçlı yasaklamaların anlamı bu!..
Orta okul öğrencilerinin bile kolaylıkla anlayabileceği bu büyük tehlikeyi yatırımcılara ve özellikle ülkemizde çevreyi koruma sorumluluğunu, kâğıt üzerinde de olsa, yüklenmiş olan kurumlara anlatmanın, onları ikna etmenin mümkün olmadığını biliyorum.
Bilimin sesi ve İstanbul’un kaygısı tamah ve cehalet duvarını aşamıyor. O nedenle, mesleki tecrübem beni aldatmıyor ise bu tesis yapılacaktır. Eminim bu tür bir gelişme için gerekli hazırlıklar yapılmış ve çarklar dönmeye başlamıştır. Ama bu kadar masrafa ve çabaya gerek yok; kurulması öngörülen tarım biyoteknolojisi sanayi tesisleri yerine, birkaç varil tarım ilacının dökülmesi(!) Ömerli Barajında aynı ölçüde tahrip etkisi yaratabilir!
Ömerli’de son durum: Proje durdu mu, devam mı ediyor?
İstanbul’un en önemli içme suyu kayaklarından biri olan Ömerli havzasında kurulması planlanan “Tuzla Biyoteknoloji İhtisas Organize Sanayi Bölgesi (BIOSB)” projesiyle ilgili süreç hâlâ tartışmalı biçimde devam ediyor. Proje; yaklaşık 202.5 hektarlık bir alanda 160 tan fazla sanayi kuruluşu, yüzlerce KOBİ ve start-up’ı kapsayan dev bir biyoteknoloji yerleşimi olarak planlandı.
ÇED raporlarında bölgede ilaç, tarım ilacı, antibiyotik, biyomedikal ürün ve çeşitli biyoteknolojik kimyasalların üretileceği belirtiliyor.
Süreçte önemli dönüm noktaları yaşandı:
- Proje için yer seçimi 2020 yılında Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı tarafından onaylandı.
- Çevre, Şehircilik ve iklim Değişikliği Bakanlığı 2022’de “ÇED Olumlu” karan verdi.
- Ardından OSB resmen tescil edildi ve plan değişiklikleri askıya çıkarıldı.
Ancak meslek odaları, çevre örgütleri ve uzmanlar projeye sert tepki gösterdi.
İSKİ raporlarında bile, alanın Ömerli içme suyu havzası açısından “ciddi risk” taşıdığı ve olası kirlenmenin İstanbul’un su sisteminde telafisi mümkün olmayan sonuçlar yaratabileceği vurgulandı.
2025 yılında ise kritik bir gelişme yaşandı. İstanbul’daki idare mahkemeleri, projeye ilişkin bazı plan değişiklikleri hakkında “yürütmeyi durdurma” ve “iptal” kararlan verdi. Mahkeme kararlarında; bölgenin içme suyu havzası olması, üst ölçekli çevre planlarına aykırılık ve kamu yaran açısından taşıdığı riskler gerekçe gösterildi.
Buna karşın proje tamamen ortadan kalkmış değil. Hukuki süreç sürüyor ve yatırımcı taraf ile ilgili bakanlıkların projeyi farklı plan revizyonlarıyla yeniden gündeme taşıma ihtimali bulunuyor. Bu nedenle Ömerli havzası üzerindeki tartışma, yalnızca bir çevre polemiği değil; İstanbul’un gelecekteki su güvenliği açısından stratejik bir mücadele olarak görülüyor.
[*] Orhon, D., Sözen, S, Görür, N. “Kanal İstanbul – Çok disiplinli bilimsel değerlendirme”, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, 2020.