Bilgi, fikir ve sorgulayıcı akıl

Tanol Türkoğlu
Bilgi, fikir ve sorgulayıcı akıl

Eğitim sistemi veya toplumsal hayat, bireyin bir şeyi irdelemeden, sorgulamadan kabul etmemesine saygı duyuyor mu? Mesela aile içinde?

Şu söz rahmetli gazeteci Uğur Mumcu’ya aittir: “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz” – bazıları onu Kuran’dan bir ayet (Ali İmran-66) sansa da! Bilgi nerede bitiyor, fikir nerede başlıyor? Gün geçtikçe ikisi arasındaki sınır netliğini kaybediyor. Ayrıca “enformasyon”u da bu tabloya doğru yerleştirmek gerek.

Her devinim beraberinde önemli miktarda veri üretir. Bu veriler, bir mecraya kaydedilmezse, devinimle birlikte yok olup gider. İnsanlık tarihi boyunca veri önce insan beynine (sözel gelenek), yazı ile birlikte mağara duvarlarından kağıda (yazılı gelenek), en son olarak da dijital ortamlara (disk vb) kaydedilmekte. Kaydedilen veriye enformasyon denir. Müdahale edilmediği sürece veri de enformasyon da objektiftir; kişiden kişiye değişmez. Örneğin bir mitingde üç milyon kişi varsa, kayıtlara üç milyon olarak geçer; geçmelidir. “Yüz bin kişi vardı” diye açıklanırsa somut olan gerçek gölgelenmiş olur. Öyle kaydedilirse değiştirilmiş olur: Alternatifli gerçek!


İnsan yalnız değil. Zira bilgisayar da enformasyonu hangi konuda gereksinim duyuyorsa onun için “işler” ve “bilgi” üretir hale geldi. Üretilen bu bilgi, türüne göre, somut enformasyon da kişisel görüş de içerebilir. Üretilen “bilgi”yi sadece soyut bir olgu olarak değerlendirmemek gerek. Pek çok parçayı bir araya getirip onları farklı bir şekilde birbirine monte ederek üretilen bir cihaz da bu çerçevede bir tür bilgidir.

Enformasyon, bilgi tamam lakin fikir? Onun bu tabloda yeri nerede? Bilgi üretim sürecine dahil edilen objektif veri veya enformasyon miktarı azaldıkça, sonuçta üretilecek şey “bilgi”den ziyade “fikir” kutbuna doğru yaklaşacaktır. Bu modelde kişi objektif veri veya enformasyon yerine çoğunlukla iki kaynaktan beslenerek üretir. Çevresinin o konudaki “bilgisi” (gelenek, “nakil”) ve(ya) beş duyu organıyla şasi olarak algıladıkları.

Şu var ki en temel bilgi alanı matematik olmuştur; bu tür sübjektif veri kaynaklarıyla mücadelede. O nedenle muhafazakar veya tutucu toplulukların genç beyinlere matematik öğretilmesine karşı olmaları bir tesadüf değildir. Fıkradakinden farklı olarak bir artı bir (sorma amacı ne olursa olsun) iki eder. Oysa objektif enformasyona itibar edilmeyen diyarlarda bir artı birin sonucu ne arzu ediliyorsa o olacaktır (“ben dedim oldu”). İşin ilginci bu tür ben-dedim-oldu yaklaşımı giderek kişisel alandan kamusal alana taşıyor dünyada. Bu da global bir muhafazakarlaşmayı körüklüyor. Internetin yaygınlaşması bir “fikir”in somut bir “bilgi”ymiş gibi dünyanın her yanına yayılmasını kolaylaştırıyor. Bireyler inanmak istedikleri şeyleri bu sayede kolayca buluyor; böylece kendisini haklı çıkarıyor. Bozacının şahidi şıracı!

Tüm bu sürecin merkezinde ise olasılıkla insan beyninin temel bir özelliği yer alıyor: Daha az enerji ile çalışma refleksi. Tıpkı kestirme yolları tercih etmek gibi. Öte yandan eleştirel düşünce yani sorgulayıcı akıl tabanlı bir formasyon kazandırılırsa beyin bu kez de sormadan, sorgulamadan bir şeyi benimsemez hale geliyor. Artık “en kestirme yol” bu oluyor çünkü. 4-4-4, müfredatın öyle ya da böyle olması vs suyun üstünde kalan ikincil seviye dertler. Asıl nokta eğitim sisteminin, toplumsal hayatın bireyin sorgulayıcı olmasını sağlayıp sağlamadığı. Aileden başlayarak!

Tanol Türkoğlu / tanolturkoglu@gmail.com


Bu yazı HBT'nin 74. sayısında yayınlanmıştır.

Tanol Türkoglu