Altamiro Mağaraları’nın düşündürdükleri – II

Mustafa Çetiner Y
Altamiro Mağaraları’nın düşündürdükleri – II

Bir önceki yazımı sorular sorarak bitirmiştim.

Sorular sormaya devam ediyorum.

Pozitif bilimler ile uğraşanların, öncü bilimsel kimlikleri nedeniyle çağına ve insanlarına karşı sorumluluk ve duyarlılıkları herkesten farklı olmalı mıdır?


Yani bilim insanları yaşadıkları toplumlara karşı diğer insanlardan daha mı çok sorumluluk taşır?

Bir Fizik profesörü laboratuvar kapısının tepesine bir at nalı asar. Şaşıran meslektaşları onun gerçekten at nalının uğuruna inanıp inanmadığını merak ederler.

Fizikçi, “hayır, benim batıl inançlarım yoktur ancak bana, inanmasam da işe yarayacağını söylediler” diye yanıt verir.

Bilim insanları işinde gücünde sıradan insanlar olma hakkına sahip midir?

Belki batılı bilim insanlarının bir ölçüde buna hakkı var. Günümüz batı dünyasında, sosyal bilimleri bir yana koyarsak, pozitif bilim toplumsal yanından oldukça arınmış ve bilim insanları da sadece yaptıkları işte uzmanlaşmış, herkes gibi bir meslek icra eden kişiler haline geldi.

Bunda bilgi birikiminin son yüzyılda inanılmaz artmasının ve bilimcilerin sadece kendi alanlarına hapis olmalarının rolü büyük.

Ama asıl büyük pay siyasi otorite ve gündelik siyasetin büyük ölçüde bilim dünyası ile çatışmayacak bir olgunluğa gelmiş olmasıdır. Bu durum bir olgunluktan çok bilim toplumunun bir gerekliliği ve olmazsa olmazıdır aslında.

Batılı bilim insanları böyle yaşamak hakkına tarihten gelen imtiyazları nedeniyle sahiptir. Onların ataları bu rahatlıkta çalışabilmeleri için yüzyıllar boyunca amansız bir mücadele verdi.

Peki, ya biz?

Şikayet etmek, haksızlığa uğramış seçkinler olarak kibirle mazoşist bir biçimde ağlamak dışında ne yapmalıyız?

Uzmanlık alanımız ne olursa olsun, cüppelerimizi ayaklar altına alanlar da, bilgisiz ve eğitimsiz insan kütleleri de dahil olmak üzere bıkmadan, usanmadan inandıklarımızı anlatmayı sürdürmek zorunda değil miyiz?

Anlatmalıyız ki;

Üniversite; tek başına bilginin aktarıldığı değil, üretildiği yerdir.

Üniversite; anne babalarımızdan öğrendiklerimizin yanlış olduğunu anladığımız yerdir…

Üniversite muhaliftir...

Üniversite özgürdür...

Üniversite kuşkucudur...

Üniversitenin rehberi akıldır...

Üniversite “bu dünya” için vardır, ötesi yoktur...

Yunanlıların dediği gibi; “yaşam için” öğrenmeye çalışır...

Üniversite meraktır...

Üniversite her şeyi öğrenebileceğimize ve evrenin sırlarını çözebileceğimize duyduğumuz inançtır...

Üniversite bilgidir...

Üniversite sakınmadan soru sorulabilen yerdir...

Üniversite mutlak doğrunun olmadığını öğrendiğimiz yerdir...

Üniversite mutlak otoritenin işlemediği yerdir...

Üniversite sorularıyla huzur bozucudur...

Peki bunu nasıl anlatacağız?

Üstelik gündelik siyasetin sarmalına takılıp kalmadan...

Bu ülkenin çıkarlarını ve gerçeklerini yadsımadan...

Anlayıp dinleyerek...

Horlamadan...

Nefret etmeden, kızmadan, gücenmeden...

Türkiye’de akademinin bu gücü var mı?

Türkiye’de üniversiteler bu hali ile bunu gerçekleştirebilir mi?

Bilmiyorum, daha doğrusu belki de bilmek istemiyorum.

Ama bildiğim bir şey var, yürünebilecek tek yol budur.

İnsanların arasına karışmaktan başka yolumuz yok.

Bıkmadan, usanmadan anlatmaktan başka yolumuz yok.

Yüzyılların üzerimize yüklediği yükü taşıyabilmemizin başka bir yolu yok.

Mustafa Çetiner / dr.m.cetiner@gmail.com


*Bu yazı HBT'nin 48. sayısında yayınlanmıştır.

Mustafa Çetiner

Prof. Dr. Mustafa Çetiner 1964 yılında Kayseri'de doğdu. Halen Acıbadem Sağlık Grubu Maslak Hastanesi'nde İç Hastalıkları, Hematoloji Bölümü'nde görev yapmaktadır. Hekimliği ve öğretim üyeliği yanında Popüler bilim, etik, tıp ve tıp tarihi konularında kaleme aldığı güncel yazılarıyla tanınır.