Temassız toplum: Birlikte yalnızız

Erdal Musoğlu Y
Temassız toplum: Birlikte yalnızız

Başkaları ile bir araya gelememek, onlara dokunamamak, hemen her şeyi ekranlar aracılığı ile yapmak bana büyük bilim kurgu yazarı Isaac Asimov’un, yıllar önce okuduğum ‘Çıplak Güneş’ (The Naked Sun) adlı romanını hatırlattı. Romanın konusu, gökadamız Samanyolu’na yayılan insanlığın yaşadığı planetlerden bir olan Solaris’te işlenmiş bir cinayetin, biri robot olan iki detektif tarafından çözümüdür. Ama bir sorun vardır. Solaris’de yaşayan insanlar bir arada olamaz, birbirlerine dokunamaz, hatta doğal biçimde çocuk sahibi bile olamazlar... Tüm iletişim üç boyutlu holografik ekranlar ile gerçekleşmektedir. O zaman, kim, nasıl cinayet işleyebilir böyle bir dünyada?

Covid-19 salgınında yaşadıklarımızla, Çıplak Güneş romanının çağrışımları arasında, Fransız gazeteci François Saltiel’in yakında yayınlanan ‘Temassız Toplum’ (La Société du Sans Contact) kitabını okuyunca, günümüz toplumlarının da Solaris’dekine dönüşme yolunda olduğunu düşündüm doğrusu... Başlayalım...

Birlikte yalnızız...


Temassız toplum kitabında, yazar, insanların birbirlerine giderek daha az baktıkları, dokundukları, sarıldıkları bir topluma dönüştüğümüzü savunuyor. İnternet üzerinden birbirimizle sürekli bağlantıda olmamızın, bizi, beklenenin tam tersine, yalnızlığa ittiğini, fiziksel temasın yerini sanal dünyanın serapının aldığını ileri sürüyor. Temassız toplumda, ‘Birlikte yalnızız’ (Alone Together) kitabının yazarı Sherry Turkle’ın kitabına verdiği isim gibi, birlikteyiz ama yalnızız. Bu saptama yaşadığımız COVID-19 salgını sırasında giderek doğrulanıyor. Söz konusu sağlık krizi hepimiz için fiziksel ve sosyal mesafenin zorunlu olduğu bir ‘yeni normal’ yarattı. Pek de yeni değil aslında bu ‘normal’, epeydir yoldaydı zaten...

‘Yeni normal’de internet araçları ile uzaktan çalışılma çok yaygınlaşacak. Bu da iş ilişkileri ve aile yaşamını bugün olduğundan daha da fazla ve kalıcı biçimde değiştirecek. Yeni düşüncelere, davranışlara hatta kalıcı yaşam biçimi değişikliklerine yol açacak. İmkan bulanların şehirleri terkederek doğanın içinde, ya da birer göçebe olarak yaşamaya başlamaları gibi. Kültür ve sanatta da durum pek farklı değil. Etkinlikler giderek internet ortamında yapılıyor. Örneğin sanal müzeler gibi uygulamalar kalıcı olacağa, alışkanlıklar değişeceğe benziyor. Tüm bunlar da insan ilişkilerinin azalarak yerini internet bağlantılarına bırakmasına yol açacak.

‘Birlikte Yalnızız’ kitabında, MIT profesörü Turkle, ‘Neden birbirimizden beklentilerimiz giderek azalırken teknolojiden beklentilerimiz artıyor?’ sorusunu soruyor ve sosyal yaşamlarımızı temelden değiştiren yeni teknolojiler ile ‘oyuncakların’ gücünü inceliyor. Elektronik yol arkadaşlarımız ve sosyal ağ araçlarının dünyasında neleri aradığımız ve neleri feda ettiğimizi incelendiği kitapta, birbirimizden yalıtılma ya da ilişkide kalma arasındaki seçimi gelecek neslin yapacağı sonucuna varılıyor.

Teknoloji yararlı bir hizmetkar ama tehlikeli bir efendidir!

Yeni teknolojilerin yaşamımıza kazandırdıkları elbet ki tartışılmaz. Ama, 19 yüzyıl sonunda Norveçli tarihçi Christian Lous Lange’nin söylediği gibi ‘Teknoloji yararlı bir hizmetkar ama tehlikeli bir efendidir!’. İnterneti kitlelere açan Web’in mucidi Tim Barners Lee, epey bir süredir, yaptığı buluştan dolayı neredeyse pişman olduğunu, internetin günümüzdeki kullanım biçimini asla hedeflemediğini söylüyor ve bu olumsuz gidişe karşı çözümler arıyor.

Bizler ise, teknoloji ne kadar hızlı gelişse de uygulanması yıllar aldığından, yavaş yavaş ısıtılan tencerenin içindeki kurbağalar gibiyiz. Birileri ya da bazı olaylar bizi yerimizden sıçratmazsa teknoloji efendimiz olacak, ekranlarımız da dünyaya açılan biricik pencerelerimiz! Temassız toplum kitabı da bu ‘titreyip kendine gelme’ye katkıda bulunmak için yazılmış.

Bir beğeni almak uğruna...

Eğer Titanik yolcularının akıllı telefonları olsaydı acaba kaç tanesi gemi batarken çalmaya devam eden orkestranın önünde selfi çekerdi?! Nedir insanları göz alıcı bir fotoğraf çekmek için tehlikeye atılmaya sevkeden? Yaşamını kaybetme pahasına olabildiğince çok beğeni (like) alma arayışı mı, takdir edilme gereksinimi mi, herkesden farklı olma arzusu mu? Şu gerçek ki, günümüzde selfi çekerken yaşamını kaybedenler köpek balığı saldırısını sonucu ölenlerden çok!...

Bu ürkütücü durumlar bir yana, sosyal ağlar özel hayatımızın sınırlarını iyice dönüştürdüler. Başkalarının yaşamlarını dikkatle izliyor, kendimizinkini de keyifle sergiliyoruz. Gerçekten de, fotoğraflarımızı, duygularımızı hatta mahremiyetimizi emanet ettiğimiz akıllı telefonumuzla sürekli başbaşa olmamız özel hayatımızın yok olması anlamına gelmiyor mu? Ne kadarımız, ailemizle birlikte, doğanın güzellikleri içinde, ya da sevdiğimiz bir mekanda dostlarla iken bile adeta İçgüdüsel biçimde ekranlarımıza dalıp gidiyoruz. Ya merakla bir beğeni bekleyen siz? Telefonunuz elinizin birkaç santimetre ötesinde, değil mi?

Beğenileri bekliyoruz çünkü yukarı kalkmış o baş parmaklar beynimizde gerçek bir mükafat etkisi yaparak dopamin salgılatıyor, bize kendimizi mutlu hissettiriyor ve bağımlılık yaratıyor. Bu bağımlılığımız da internetteki veri tabanlarını besleyerek bizi her gün daha iyi tanımalarını, daha iyi hedeflemelerini sağlıyor. Selfileri çekerken bakıp durduğumuz kamera da bizi görüyor ve istenirse bizi takip ediyor. Bulunduğumuz tüm mekanlar telefonumuzun GPS’i üzerinden aktarılıp zaten kayıt altına alınıyor. Yapay zeka marifeti ile yüzler, sesler ve her türlü içerik çözümlenerek ne olduğu belirleniyor. Ama sayısal devrimin getirdikleri ve vaatleri bizleri öylesine baştan çıkarıyor ki, GAFAM’ların, Google, Apple, Facebook, Amazon ve Microsoft’un belirlediği dünyayı kabul ediyoruz. Bütün bunlar da bizi değiştiriyor, gerçek dünyadan uzaklaştırıp sanal dünya bağımlısı yapıyor.

Giderek daha yalnızız

İnternet bizleri herkesle, her şeyle sürekli bağlı tutsa da kendimizi giderek daha yalnız, daha yalıtılmış hissediyoruz. Araştırmalar internet kullanıcılarının hemen yarısının bu durumda olduğunu gösteriyor.

* Sosyal medya ilişkilerimiz daha yüzeysel ve yapmacık. Acısı ve tatlısı ile yaşamlarımızdaki gerçekleri değil yalnızca en güzel ve mutlu fotoğraflarımızı, en iyi yemeklerimizi, gezdiğimiz en olağanüstü yerleri iletiyoruz dostlarımıza, tanıdıklarımıza. Anlamlı ve yakın bir ilişkinin ancak gerçekler üzerinden kurulabildiğini unutarak. Daha da kötüsü, bu durumun biz farketmeden gerçek yaşantılara da yansıyıp insanları giderek yüzeysel ve yapmacık hale getirmesi.

* Ekranlarımız önünde geçirdiğimiz süre sosyal becerilerimizi öldürüyor. Sosyal zekamız ve empati yeteneğimiz azalıyor, karşımızdakilerin düşüncelerini, duygularını algılayamıyoruz. Günün sonunda, duyguların giderek emojilerle iletilmesi yüzyüze iletişim ile karşılaştırılabilir mi?

* Artık önemli olan nitelik değil nicelik! Ortalama bir Facebook kullanıcısının 338 arkadaşı var. Ama sosyal medyada yüzlerce arkadaşınız olması kendinizi daha yalnız hissetmenizi engellemiyor. Eski okul ve iş arkadaşlarınızla iletişim biçiminiz aileniz, yakınlarınız ile iletişiminize hiç de benzer değil. Sosyal medyada 500 arkadaş yerine 5 gerçek dost mutluluğunuz ve akıl sağlığınız açısından çok daha önemli ve gerekli.

* Akıllı telefon bağımlılığı yüzyüze iletişimi yok etme yolunda. Her ortamda burnunu telefonundan kaldırmayan, biz onunla konuşurken mesaj cevaplayan, Facebook arkadaşlarının ne yaptığına bakan kişilerin bolluğu hepinizin dikkatini çekmiştir. Ayrıca sosyal medya, hemen hepimizi, iletilerin hep acil olduğuna inandırdı. Aklımız, gözümüz, kulağımız telefonda. Eğer kendisi dakika başı titreyip zil çalmazsa biz ikide bir kontrol ediyoruz mesajlarımızı. Gerçek dünya, civarımızdaki kişiler, olan bitenler, güzellikler hep ikinci planda.

* Uzaktan çalışma yalıtılmayı artırıyor. Evet, işe gidip gelme zamanından kazanıyoruz ama meslekdaşlarımızla kahvelerimizi içerek arkadaşlık edemiyoruz. Email de bunun yerini asla tutmuyor. İş gününü nasıl geçirdiğinizi, sevinçlerinizi, başarılarınızı ve özellikle de sıkıntı ve güçlüklerinizi iş arkadaşlarınızla paylaşamıyorsunuz. Yalnızlaşıyorsunuz... Temassız bir topluma dönüşmemizin önüne geçmek olanaklı mı? Bunu da ileriki yazılarımızdan birinde inceleyeceğiz.

Erdal Musoğlu / emusoglu@gmail.com

Kaynaklar:
- ‘La société du sans contact’, F. Saltiel
- ‘The Naked Sun’, I. Asimov
- ‘Alone Together’, S. Turkle

Bu yazı HBT'nin 244. sayısında yayınlanmıştır.

Erdal Musoğlu