Bitkilerin Bildikleri

Kitaplar Öne Çıkanlar

Bitkilerin Bildikleri
Daniel Chamovitz
Metis Yayınları, Eylül 2018
168 sayfa

Masanızda duran bir çiçek veya ormanda yürürken yanından geçtiğiniz ağaçlar zeki olabilir mi? Tartışmalar sürüyor. Daniel Chamovitz ise “Bitkilerin Bildikleri” isimli kitabıyla bitkilerle ilgili tartışmalara farklı bir açıdan bakıyor ve bitkilerin algıları üzerine zihin açıcı bir okuma sunuyor.

Böcek yiyen bitki olarak da tanınan Venüs sinek kapanı (Dionaea muscipula) ve bitkilerin arılarla kurduğu polen ilişkisi bizi her zaman şaşırtmıştır. Bitkilerin nasıl olup da bu davranışları sergiledikleri ve nesilden nesile aktardıkları, her daim içgüdü ile açıklanıyor. Ancak durum sanıldığı kadar basit olmayabilir.

Bitki biyoloğu Jean-Baptiste Lamarck (1744-1829), evrimin edinilmiş özelliklerinin “kalıtım yoluyla” sonraki nesillere aktarıldığını düşünüyordu. Bu fenomen, bitkinin hiç de öyle sanıldığı gibi “bilinçsiz” olmadığını, daha da ileriye gidersek öğrenme yetilerinin olduğunu ve “anılarını” nesilden nesile aktarabileceklerini düşündürmeye başladı.

Günümüzde ise bitkilerin, ekolojik stres koşulları altında genetik varyasyonlar geliştirdikleri (epigenetik) ve bunu nesilden nesile aktardıklarını artık biliyoruz. Yani bitkilerin, içgüdüden daha komplike bir yapı sayesinde bilgiyi topladığı-ona göre hareket ettiği ve ilkel bir yolla da olsa hatırlayabildiği gibi bilimsel bir gerçekle karşı karşıyayız.

Dünyaya Bitkilerin Gözüyle Bakmak

Bitkilerin zekâsı olup olmadığı muamması on yıllardır tartışılıyor. Floransa Üniversitesi’nden Stefano Mancuso ile Milan Üniversitesi'nden Alessandra Viola’nın 2012 yılında yayımladıkları (Bitki Zekâsı olarak Türkçe çevirisi de bulunan) kitapla, “bitkilerde zekâ var mı?” tartışmalarının yeniden alevlendiği aşikâr. Kimisi bu tartışmayı küçümserken kimisi de bilimsel araştırmalarıyla bitkilerin zekâsı olduğunu kanıtlamaya çalışıyor.

Tartışma süredursun, bu savlar, bitkilere insan gözüyle atılan “üstten bir bakış” aslında. Biyolog Daniel Chamovitz ise (Gürol Koca’nın yetkin çevirisi ve Metis Yayınları etiketiyle raflardaki yerini alan) “Bitkilerin Bildikleri” isimli eserinde, dünyaya bitkilerin gözüyle bakıyor.

Tel Aviv Üniversitesi’nin Yaşam Bilimleri dekanı olan yazar, sorulması gereken asıl sorunun, bitkilerin zekâya sahip (zeki) olup olmadığı değil de bitkilerin “duyusal çevre farkındalığı” olması gerektiği üzerine kuruyor kitabı. Chamovitz, botanikçi Dr. William Lauder Lindsay’in 1876’da söylediği, “Zihnin insanda görülen belli veçhelerinin bitkilerde de bulunduğu inancındayım.” sözünü desteklese de farklı adaptasyona sahip bitki ve hayvanları, zekâ düzeyi açısından teraziye yerleştirmenin doğru olmadığını düşünüyor.

Chamovitz, bitkilerde anlamsal ve eylemsel bellek arayışından ziyade daha faydacı bir bakış açısıyla, hayatta kalmak için duyularını kullandıklarını, yani çevre koşullarına uyum sağlamak için en temel bilgileri toplayarak ona göre “davrandıklarını” örnekleriyle açıklıyor. Başka bir deyişle, -Tulving’in de söylediği üzere- bitkilerin dış ve iç uyaranları algılama ve tepki verme yetilerine işaret ediyor.

Darwin, yaptığı fototropizm ismi verilen deneyde bitkilerin “gözünün”, tepe kısmında olduğunu bulmuş (üstte). Bitkiler, hangi yöne eğileceklerini görebilmek için mavi ışık, gecenin uzunluğunu ölçebilmek içinse kırmızı ışıktan faydalanıyor.

Duygu değil duyulara sahipler

Bitkilerin zekâsı olup olmadığı tartışmasını bir yana bırakarak bitkilerin görme, koklama, hissetme, duyma, konum bilgisi ve hatırlama yetilerini irdelediği kitabında, bitkilerin çevresinde olup bitenleri duyumsamasına yönelik bilgileri yerinde örneklerle tamamlıyor.

Görme örneğiyle başlayalım. Don başladığında büyümesi duran bir bitki olan tütünün (Nikotiana tabacum) verimliliğinin düşmesi, çiftçiler için büyük bir sorundur. ABD Tarım Bakanlığı’nda çalışan Wightman W. Garner ve Harry A. Allard, 1918 yılında yaptıkları çalışmanın sonucunda bitkilerin maruz kaldığı ışıkla oynanarak bu sorunu ortadan kaldırmayı başardı. Çünkü bitkiler; kırmızı, mavi, uzak-kırmızı ve UV ışıkları ayırt edip ona göre adaptasyon geliştirebiliyor. Yani bitki, ne kadar ışık aldığını “ölçerek” (fotoperiyodizm) kendi büyümesini kontrol ediyor.

Bitkiler görmenin yanı sıra ısırıldıklarını veya tahrip edildiklerini anlayıp ona göre de tepki verebiliyor. Bilim insanları bu fenomeni, bitkilerin ilkel bir koklama yetisine sahip olmasıyla açıklıyor. Washington Üniversitesi’nden David Rhoades ve Gordon Orians’ın, tırtılların istilasına uğrayan ağaçlıkta yaptıkları gözlemde, bölgedeki sağlıklı ağaçların çeşitli kimyasallar salgılayarak kendilerini tırtıllardan koruduklarını görmüşler. Peki, saldırıya uğrayan ağaçlarla diğerleri arasında herhangi bir kök veya dal teması bulunmazken bu nasıl mümkün olabilir? Rhoades’e göre zarar gören ağaçlar feromon salgılayarak çevresindeki ağaçları uyarıyor. Böylelikle diğer ağaçlar, tanenli kimyasallar salgılıyor ve tırtılların ziyafetine izin vermiyor.

Bitkiler ayrıca dokunulduğunu hissedebiliyorlar. Sözgelimi, küstüm otuna (Mimosa pudica) dokunduğumuzda yaprakçıklarının kapanarak büzüştüğü görülür. Bu durum, bitkinin hücresine su basıp boşaltarak hücre duvarına basınç yapmasıyla açıklanıyor. Bitki etki alıyor ve buna tepkiyle karşılık veriyor.

Dokunmaya yönelik bir başka örnek ise, laboratuvarlarda iki ayrı saksıda yapılan deneylerde periyodik olarak dokunulan arabidopsis bitkisinin (Arabidopsis thaliana) dokunulmayan örneğe göre daha bodur kalması ve daha az çiçeklenmesi. Yazar, yıllardır tartışılan bir başka konu olan bitkilerin acı çekip çekmediği sorunsalına da değiniyor. Bitkilerin beyinleri olmadığını, dolayısıyla acı çekmeyi algılayacak bir korteks bağlantıları da olmadığını belirten Chamovitz; vejeteryan ve veganlarla dalga geçen, “bitkiler acı çekiyorsa onları da yemeyin” görüşüne sahip olanlara bir cevap niteliğinde şunları söylüyor: “Bir bitkinin çevresinin farkında olması, onun acı çekebileceğine de işaret etmez. Gören, koku alan, dokunmayı hisseden bir bitki, sabit diski bozulmuş bir bilgisayar ne kadar acı çeker hissederse ancak o kadar acı hissedebilir.” (s.132)

Kitapta odaklanılan diğer bir başlık ise bitkilerin duyma yetisi üzerine. “Klasik müzik dinleyen bitkiler pop müzik dinleyenlere göre daha çok/az büyür” gibi klişe laflardan uzak duran Chamovitz, hoparlörlerle farklı ortamlarda farklı müzik dinletilen bitkilerin gelişimlerinde pekâlâ farklılık olabileceğini ancak bu farkın Mozart dinlemekle değil, hoparlörden yayılan ısı dalgasıyla mümkün olabileceğini söylüyor. Verdiği farklı örneklerle bitkilerin duyma yetilerinden ziyade ses dalgası ve titreşimleri “hissedebildiği” üzerinde duruyor. Yaklaşık 400 bin tür bitkinin, tek bir ses bile duymadan milyonlarca yılda her habitatı işgal ettiğine de dikkat çekiyor.

Kitabın odağında bir de bitkilerin konum bilgisi farkındalığı var. Chamovitz, bu olguyu ise yer çekimiyle açıklıyor. Sözgelişi bitkiler, yer çekimini ayırt edip ona göre filizlerinin yukarıya, köklerinin aşağıya doğru büyümesini sağlayabiliyorlar. Kitap boyunca bitkilerin duyularını, insanın biyolojik özellikleriyle karşılaştırarak açıklayan yazar, insanların konum ve vücut ögelerini, iç kulaktaki “yerçekimi reseptörleriyle” algılarken, bitkilerin kök uçları ve saplarıyla algıladıklarını ifade ediyor.

Darwin’in, bitkilerin çevrelerinin farkında olduklarını ve ona göre hareket ettiklerini gösteren süs lahanası (Brassica oleracea) bitkisi gözlemi. Darwin, uyku sorunu yaşadığı saatlerde yaptığı bu gözlemde, filizin tepesine yerleştirdiği cam levhayla, tepenin dokunduğu yerleri 10 saat 45 dakika boyunca -belli aralıklarla- işaretleyerek hareketlerin tekrarlandığını tespit etti. (üstte)

Hareketsiz olarak bildiğimiz bitkiler, çevre koşullarına göre adeta dans ediyor. Bitkiler saplarını sürekli hareket ettirerek havada daireler çizerek dengesini tutturmaya çalışıyor. Ancak bunu yaparken yerçekimine de ihtiyaç duyuyor. Sözgelimi, pencere eşiğindeki bitki ışıktan etkilenip tek yönde, pencere eşiğinin güneşli kısmına doğru büyürken, yerçekimi kuvveti de onu yukarıya doğru büyümeye teşvik ediyor. (S.109) Yani gravitopizm olarak tanımlanan kuvvet toplamı sayesinde nerede olduğunun farkında olarak hangi yönde büyümesi gerektiğini de biliyor.

Bitkiler ayrıca, yaptığı hareketleri hatırlıyor ve defalarca tekrarlayabiliyor. Bitkilerin zekadan ziyade ilkel anlamda hafızaya sahip olduklarına yönelik örneklerden birisi olarak Venüs sinek kapanını veren Chamovitz, bu ilginç bitkinin kısa süreli bellek mekanizmasını şöyle tanımlıyor: “Bir tüye ilk dokunuş bir elektrik potansiyeli yaratır ve bu potansiyel hücre hücre aktarılır. Bu elektrik yükü kısa süreliğine, yirmi saniye içinde yok olana kadar, iyon konsantrasyonunda bir artış olarak depolanır. Bu süre içinde ikinci bir aksiyon potansiyeli kapanın orta bölümüne ulaşırsa, biriken yük ve iyon konsantrasyonu eşiği geçer ve kapan kapanır. Aksiyon potansiyelleri arasında çok fazla zaman geçerse, bitki ilk aksiyon potansiyelini unutur ve kapan açık kalır.” (s.115)

İki milyar yıl önce yollarımızın evrimsel açıdan ayrıldığını ifade eden Chamovitz’in de söylediği üzere ortak genlere ve algılama yetisine sahip olsak da onlara “insan” muamelesi yapmak pek de doğru bir yaklaşım değil. Bitkilerin Bildikleri bize gösteriyor ki acı hissetmiyor ve duymuyorlarsa da görüyor, kokluyor, hissediyor, hareket ediyor, konumlarını biliyor ve hatırlıyorlar. Tabii bu, salonunuzdaki çiçeğin dün akşam neler yaptığınızı hatırladığı anlamına gelmez.

Kitap incelemesi: Batuhan Sarıcan / batusarican@gmail.com