Düşünce özgürlüğü ve hukuk

Doğan Kuban Y
Düşünce özgürlüğü ve hukuk

Düşünce özgürlüğü konusunda hukukçuların yaptıkları bir seminere konuşmacı olarak çağrılmıştım. Sosyal bilimler ve Hukuk konusunda bir uzmanlığım yok. Sanat ve Kültür tarihçisiyim. İslam Kültürü üzerinde çok uzun zamandan buyana çalışan biri ve İslam dünyasını da 1970’lerden bu yana yakından tanımak olanağını bulan bir gözlemci olarak, İslamın şu anda geleceği en karanlık toplumlarından biri olduğuna inanıyorum.

Batı kapitalizminin bundan sonraki geleceğini, bu 1,5 milyar büyüklüğündeki cahil ve fakir pazarının varlığı üzerine kurduğunu da düşünüyorum. Çünkü Doğu Asya’yı elden çıkardıktan sonra, daha büyük, kolayca yönlendirilen, hatta dayak atılan bir dünya ülkesi – bölgesi kalmadı.

Temelde bu sorunlara geçmişin artık etkinliğini yitirmiş ideolojik perspektiflerinden bakmanın anlamı da kalmadı. Artık modası geçmiş, politik yaşamın cahil gevezeliğine indirgenmiş İslamcı söylemin, zavallı Müslüman halkları birbirinin katili haline getiren, utandırıcı gündemi de konu olarak ele almanın pratik faydası olduğuna da inanmıyorum.


Kanımca İslam dünyasının çıkmazı Batı dünyasının ağzına zorla sıkıştırdığı sakızı çiğnemekten vazgeçip, tükürüp atması gerekliliğidir.

İslam tarihinin sonunda sömürge olarak biten 20 yüzyıl tarihi, Batılılar onu parçalamaktan ya da sömürmekten vazgeçmedikleri için, günümüzde de birincil tehlike olarak devam ediyor. Endonezya’dan Fas’a kadar, Türkiye’yi de 1950’den sonra programlarına katarak, dünya politik tarihinin gelişmesini, ağzınıza zorla sokulan aptal sakızı çıkararak, inceleyin.

Hem birikim yok hem yanlış yönlendirme var

Bu noktada İslam dünyası birden şaşırıyor. Çünkü son 65 yıllık gelişmeleri inceleyecek bilgi birikimi bu toplumlarda yok. Ve olması gereken bilgi ve ilgisini de Batılı emperyalistlerle ortaklık yanlış yönlendirmiş. Bu kargaşa İsrail’in Filistin topraklarında kurulmasından sonra sistematik olarak yapılmış ve yapılmakta devam ediyor. Sistematik temeli ‘ötekileştirme’dir. Kendisini hor gören, köle kafalı için, en kolay sapılacak yoldur. Etrafınıza bakmak yetişir.

Bu rasyonel bir değerlendirmedir. Ateş bizim ülkemize de sıçradı. İslam dünyasının en çağdaş ülkesi olan Türkiye’de bile halkın cehaletini onun yalanlarından, aldatmasından kurtaramıyoruz. Kurtarabilirdik, ama İkinci Dünya Savaşından sonra, Batılılar ve onların ortakları bu olasılığı yok ettiler.

Bu sonucu görmek için bilge olmağa hacet yok. 1984’te yayınlanan Dictionary of Modern Culture adlı, 20. Yüzyılın ünlü yazar ve düşünürlerinden 320 kişinin görece ayrıntılı biyografilerini içeren güzel bir kültür biyografisi kitabında hiç Türk yoktu. Aynı yazarın 19. Yüzyıl için yazdığı sözlükte de hiç Türk yoktu. ‘The Scientists’ adlı Cambridge Üniversitesi’nin 1994’te yayınladığı ünlü sözlükte de 1500 kişi arasında 3 Müslüman vardı. Hiç Türk yoktu.

Sevgili Okuyucular,

Türkiye’de kendilerini çağdaş dünyanın parçası sanan sözde aydınları ve okumuşları da dahil, bir kültürel şok tedavisine gereksinimi var. Biz modern sanayinin müşterisiyiz ama, düşünce yapımız Ortaçağdan öteye geçmiş değil.

İslamın etkili olduğu zamanlar

İslamın, Bağdat’taki Bayt al-Hikma’dan sonra, yani 11. Yüzyıldan öteye, Dünya düşünce tarihinde kültüründe yeri yok! Fakat Eski Yunan ve Hellenistik yazın, bilim ve felsefeninin Arapçaya çevrılmesi üzerine dayalı bir Abbasi Hümanizması vardı. 17. Yüzyıla kadar Avrupa Rönesansı üzerine etkili olmuştu. İslam düşüncesininin tutucu olmadığının kanıtlandığı zaman dilimi 9-12. yüzyıllardır.

Bu etki, Gazali’nin felsefe düşmanı ünlü kitabından sonra, Selçuklu ve Moğol göçerlerin fetih darbeleriyle ortadan kalktı. Grek antikitesinin 900’den fazla yapıtını Arapçaya çeviren Abbasi halifeleri, sonradan Sicilya’ya ve İspanya yolu üzerinden Avrupa düşünce ortamına Grek hümanizmasının, özellikle Eflatun ve Aristo vurgusu üzerinde, örnek olmuşlardı.

Farabi, İbni Sina (Avicenna), İbni Rüşt (Averroes) ortaçağ ve Rönesansın Müslüman temsilcileridir. Bunlara Harezmi gibi bir matematikçiyi, İbn-ül Haysam gibi bir fizikçiyi, İbni Sina’nın Tıp Ansiklopedisini de katabilirsınız.

Peki İstanbul’un fethini, bundan 250 yıl sonra gerçekleştirmiş olan Osmanlı’nın Bilim ve Felsefesi nerede? Osmanlının bilimsel dünya görüşü oldu mu?

Sorun, bu noktada başlıyor. Bugün de Türkiye’yi kendilerine göre planlamakla meşgul olanların dünya görüşleri Abbasi Rönesansını yıkan Türk ve Moğol göçerleri düzeyinde.

İstanbul Üniversitesi ve Fatih Medresesi

Türkiye’de cahillik akut ve inatçı bir zihinsel hastalıktır. İstanbul Üniversitesi hala ‘Bizim ilk kuruluşumuz Fatih Medresesidir’ der. Kendinizi böyle aldatmağa başlarsanız, bugün varacağınız demokrasi kavramı da bu kadar olur.

Cambridge Üniversitesi Oxford’tan bir kaç yıl sonra 1225 yıllarında kurulmuştur. İlk üç yıl Latince gramer, retorik ve mantık okunurdu. Bugünkü lisansa tekabül eder. Lisansüstü 4 yıldı. Aritmetik, geometri, musiki ve astronomi okunurdu. Teoloji, hukuk ve tıp bunlardan sonra okutulurdu.

Cambridge, Fatih Mederesesi'nden 225 yıl önce açılmıştır.

Fatih Medresesi sadece din adamı yetiştiren orta öğretim düzeyinde bir bir okuldu. Hiç değişmeden günümüze kadar geldi. Bu toplum ya kördür, ya da özel aptal yetiştirmektedir.

12. yüzyıldan bu yana felsefe, bilim, sanat alanlarında bir şey üretmemiş, yani var olmayan bir İslam ve Türk düşünce tarihinin yokluğu üzerinde, ifade özgürlüğü konusunda konuşmanın ne anlama geldiğini düşündüm.

Elektrik tesisatı tamir etmek, evlenme ya da satış akti imzalamak gibi bir teknik sorun olarak hukukçular için de, doktorlar, mühendisler için de spesifik teknik sayısız sorun olduğu açık. Fakat bunların sizi çağdaş yaşama paralel bazı etkinliklere götürmesi, toplumun düşünce yapısının ortaçağı aştığını kanıtlamıyor. Osmanlı İmparatorluğunun nüfusu kadar öğrencimiz var.

Yaşamsal sorunumuz ne?

Türkiye gibi İslam ülkelerinin yaşamsal sorunu nedir? Bizim gibi geri kalmışlığı tasdikli ülkeleri içine düştükleri kaostan çıkaracak sorunların neresinden başlayacağız?

Bu bağlamda hiç bir şey üretmemiş Türk düşünce tarihinin gelişmemiş olma nedenleri üzerinde konuşmağa başlayınca, Avrupa örneklerini çok kimse anımsıyor.

Ne var ki, bu bilgi, toplumsal yaşamı etkileyen bir davranışsal dürtüyü harekete geçirmiyor,

Voltaire 18 yüzyılda ünlü ‘Candide’ romanını yazmıştı. Bu roman, büyük Lizbon depreminde deprem, su baskını, deniz faciası nedeniyle ölen on binlerce insanın başlarına geleni anlatarak, Alman Filozofu Wilhelm Leibniz’in ‘Bu dünya olabileceklerin en iyisidir’ düşüncesiyle alay etmek için yazılmştır.

O zamandan bu yana hala buradaki ironiyi kavramamış, Avrupa düşünürlerinin kiliseye karşı süren iki yüz yıllık savaşını vermemiş bir toplumun, düşünce özgürlüğü bağlamında tartışma açması, kuşkusuz bir savaş değildir. Acaba ifade özgürlüğünün pratikte olanaksız olan uygulamasından önce, toplumun koyun sürüsünden ne farkı olduğunu sorgulasak?

Anne, baba, çocuktan oluşan ilk toplumsal sistemden, çağdaşa devlete ulaşmak için binlerce yıl geçti. Sistem’in uygarlığın ilk basamağı olduğunu bilen insanlardan mı konuşuyoruz?

Doğan Kuban

*Bu yazı HBT'nin 46. sayısında yayınlanmıştır.


Doğan Kuban