Hekimlikte “yeni” dönem

Mustafa Çetiner
Hekimlikte “yeni” dönem

Geçtiğimiz hafta tıbbın son söz söyleyicisi sihirli p sayısının düşünüldüğü gibi bir “son söz söyleyici” olmadığını yazmıştım.

Hafta içi bana yapılan geri dönüşleri de göz önüne alarak konuya ilgi duyanlar için önemli bir referans vermek istiyorum. Sözünü ettiğim referans “Royal Society Open Science” dergisinde yayınlanan “An investigation of the false discovery rate and the misinterpretation of p-values” isimli makale.

Vakti olmayan meraklı ve ilgililere ise kısa bir özet vereyim.


“p” değerinin p=0.05 olarak kabul edilmesi ve bu değerin altının istatistiksel olarak anlamlı sayılması yanılgı oranını %30’a kadar artırıyor.

Yani makale diyor ki; siz p değerine bakıp bu mutlaka anlamlı veya anlamsızdır diyemezsiniz. Makalenin yazarları, “significant” yani “anlamlı” kelimesinin kullanımından kaçınılması gerektiğinin altını çiziyor. Yine aynı makale “yanılgı payınızı %5’in altına indirmek istiyorsanız p değerinin anlamlılık sınırını ≤ 0.001 almanız gerekir” diyor.

Bu ne demek biliyor musunuz?

Bu zamana kadar anlamlı olarak rapor edilen, bizim istatistiksel olarak anlamlı sayıp “bilimsel doğru” kabul ettiğimiz bir çok bilginin aslında “doğru olmama” riski taşıyor olması demek.

Peki bu “p” değerinin tartışıldığı dünya nasıl bir dünya?

Her gün binlerce çalışmanın planlandığı, yüzlerce makalenin dergilere değerlendirme için gönderildiği, onlarca makalenin hakemli bilimsel dergilerde basıldığı bir dünya. Şimdi işini ciddiye alan, güncel kalmaya çalışan ortalama bir hekimi düşünün. Dünyadaki bunca değişikliği izlemesi, doğru olanla olmayanı sağlıklı bir biçimde ayıklaması, deyim yerindeyse iyi veya kötü niyetli birileri tarafından kandırılmamak için kendini koruması, edindiği bilgiyi sağlık otoritesi kural ve onayları, hastanın ekonomik durumu, yaşama bakış biçimi gibi faktörleri de göz önüne alarak uygulayabilmesi ne kadar mümkün?

Bir de bunlara akıl karıştırıcı sağlık baronları, ilaç firmaları ve alternatif yaklaşım destekçilerinin söylediği “kuşkulu” doğruları ekleyin.

Böyle bir hekimin her gün onlarcası yayınlanan bilimsel makalelerin arasından cımbızla çektiği kimi bilimsel çalışmaları okuyup konuyla ilgili bir çok başka çalışmayı görmeyip, bir de “p sayısı”, “açık erişim adaletsizliği” gibi tuzaklara düşmeden doğruyu öğrenmesi zordur.

Benim hekimliğimin ilk yıllarında bir “bilgiye erişememe” süreci vardı. Dergilere ulaşmak sorundu, ülke dışında gidip oradaki deneyimlerini bizlerle paylaşan hocalarımızı ağzı açık dinlerdik.

Şimdi tam tersi oldu, “kolayca ulaştığımız bilginin doğruluğundan kuşku duyma” dönemi yaşıyoruz.

Benim gibi hematoloji benzeri görece daha sınırlı alanlarda pratik yapan hekimler için bile bire bir aynısı geçerlidir. Daha ileri gideyim, mesela akut lösemi gibi çok daha sınırlı bir alanda çalışsanız bile tek başınıza bir hiçsiniz.

Bir de buna ülkemizdeki tıbbı, bilimi yönlendiren kişilerin daha çok para kazanmak, statü sahibi olmak gibi “kişisel” nedenlerle kendi isimleri ve egolarını öne çıkararak iş bölümü, paylaşım, kurumsal duruş gibi sadece ahlaki değil ama pratik nedenlerle de “olmaz olmaz” şeyleri yerine getirmediğini ekleyin. Bitmedi, bunlara üzerinde çalışmalar yürütülen ve hasta sayıları sınırlı, etkinlikleri sorgulanacak kadar uzun süreli denenmemiş ve yeterli hasta sayısına ulaşamamış yeni yüzlerce molekülü de katın.

Bir de ilaç sanayinin “para” eksenli baskıcı ve yönlendirici rolüne bakın.

Tıp çalışmalarının sadece yarısı yayın haline gelirken akademik kuruluşların planladığı çalışmaların sadece %11’i yayın olabiliyor. Oysaki İlaç firmalarının yayınladığı makalelerde yayınlanma oranı %68.

Özetle; bizler acımasızca eleştirilen, hata yapma şansı olmayan garip bir mesleğin zanaatkarlarıyız. Bu zanaatkarlar sadece Türkiye’de değil, dünyada da memurlaştırılmaya çalışılıyor. Yaşam zorlukları, çalışma koşullarının ağırlığı, meslek hayatına akranlarından çok daha geç başlamak zorunda kalmayı da bunlara ekleyin. Çocuğunun çoluğunun “hekim olmasını isteyen” ama aynı zamanda “hekim öldüren” insanların yaşadığı bu ülkede hekim bir köşe yazarı olarak “p” değerinden başladım, söz buralara kadar geldi, hoşgörün!..

Mustafa Çetiner / dr.m.cetiner@gmail.com

Bu yazı HBT'nin 135. sayısında yayınlanmıştır.

Mustafa Çetiner

Prof. Dr. Mustafa Çetiner 1964 yılında Kayseri'de doğdu. Halen Acıbadem Sağlık Grubu Maslak Hastanesi'nde İç Hastalıkları, Hematoloji Bölümü'nde görev yapmaktadır. Hekimliği ve öğretim üyeliği yanında Popüler bilim, etik, tıp ve tıp tarihi konularında kaleme aldığı güncel yazılarıyla tanınır.