İsveç ve biz…

Mustafa Çetiner Y
İsveç ve biz…

Bayram boyunca Stokolm’deydim, Avrupa Hematoloji Kongresi’ne katıldım.

Kişi başına geliri yıllık 60.000 dolara yaklaşan bir ülkede insanların “mütevazi”, gösterişten uzak yaşamlarına hayran oldum.

Kongreden vakit bulduğumda Nobel Müzesini ziyaret ettim.


Nobel’in edebiyat ve barış ödüllerini hep şaibeli bulmuşumdur. Ama bilim ödülleri öyle değil.

Müzenin içinde “bilime saygı” yürüyüşünde insanlığın çok şey borçlu olduğu bilim insanlarının önünden geçtim. Bunların arasında en popüleri hiç kuşkusuz “fotoelektrik etkisi kanunu” ile Nobel Fizik Ödülü kazanan Albert Einstein’dır.

Albert Einstein dendiğinde aklıma ilk İsmet İnönü’ye yazılan mektubu gelir.

Yıllar önce Orhan Bursalı bu mektubu ilk kez kamuoyu ile paylaştığında “Türkiye Cumhuriyetinin insanları bu mektubu bu kadar geç mi öğrenmeliydi” diye düşünmüştüm.

Kendi değerlerimizden o kadar uzakta ve “yalan” ile yaşıyoruz ki.

Bir dönem bu sütunun okurları hatırlar, Ordinaryüs Prof. Dr. Süreyya Tahsin Aygün’ün yaşamını yazmıştım.

Tepki hep aynıydı, biz neden bu insanları tanımıyoruz.

Mesela modern İç Hastalıkları Kliniğinin ülkemizde kurulmasında öncü rolü olan Prof. Dr. Frank’ı kaç kişi bilir?

Oysa Dr. Frank, yıllar sonra Türk vatandaşı olmak için başvurmuş ve bir Musevi olmasına rağmen Türk mezarlığına gömülmek istemiştir. 1950’li yıllarda onu ABD’de çalışmak üzere davet edenlere “1937’de neredeydiniz, ben bana o yıllarda kucak açan Türkiye’yi bırakamam” diye yanıtlamıştı.

Kişi başına ulusal gelirin 60.000 dolara ulaştığı İsveç’te sokaklar, evler olduğu gibi korunurken, her şey bu derece sade iken bizim ülkemizdeki bu debdebe, bu lüks merakı neden ola ki?

Onlar o kadar geçmişlerine sahipken bizler neden geçmişimizi “düzeysiz” TV dizilerinden ve hurafelerden öğrenmek zorunda kalıyoruz.

Doğduğunuz kente gidiyorsunuz, çocukluğunuza ait hiçbir ize rastlayamıyorsunuz, öğretim gördüğünüz okulları ve çevrelerini tanıyamıyorsunuz.

Ankara, benim çocukluğumun ve ilk gençliğimin Ankara’sı değil, her şey inanılmaz bir hızla değişiyor. Geçmişimiz ile ilgili tüm bağlantımız sanki yok ediliyor.

Fransız’ların siyasi hoşnutsuzluk dönemlerinde “devrimi zaten biz yaptık, bir daha yapabiliriz” dedikleri bilinir. Bu söylem aslında onların tarihleri ile olan sıkı bağının ifadesidir. Geçmişi biliyor olmak onların toplumsal özgüvenini arttırır.

Türk bilim yaşamına damgasını vurmuş önemli isimleri bilemeden, bu cumhuriyet kurulurken onun yönelimlerini ayırt edemeden uygarlık yolunda ilerlemek olanaksız. İnsanoğlu karşılaştırma noktaları olmadan değerlendirme yapamaz. Bu ülkenin kurulmasındaki temel dinamikleri bilmeden bugün içinde bulunduğumuz durumu tam anlayamayız.

Geçmiş ile bağlarımız yok olduğunda onun yerini sanal mekânların sanal kahramanları, TV dizisi “survivor birincileri” alıyor, bugün yaşadıklarımızı doğru anlayamıyoruz.

Geçmiş ve gelecekten kopuk hep anındalığı yaşamaya olan tutkumuz bizi ait olduğumuz coğrafyadan ve tüm değerlerimizden uzaklaştırıyor.

Jean-Claude Barreau ve Guillaume Bigot’un yazdığı “Tarih öncesinden günümüze bütün dünya tarihi” isimli kitabın önsözüne yazdıkları ne kadar doğrudur.

“Çünkü çıraktan ustaya bu sorgulama olmadan, ustaların yeni gelenlere bir aktarımı olmadan uygarlık sürmez ama barbarlık sürer.”

Mustafa Çetiner / dr.m.cetiner@gmail.com

Bu yazı HBT'nin 117. sayısında yayınlanmıştır.

Mustafa Çetiner

Prof. Dr. Mustafa Çetiner 1964 yılında Kayseri'de doğdu. Halen Acıbadem Sağlık Grubu Maslak Hastanesi'nde İç Hastalıkları, Hematoloji Bölümü'nde görev yapmaktadır. Hekimliği ve öğretim üyeliği yanında Popüler bilim, etik, tıp ve tıp tarihi konularında kaleme aldığı güncel yazılarıyla tanınır.