Güneydoğu Anadolu’nun eski tarihi, Louvre’da

Edip Emil Öymen Y
Güneydoğu Anadolu’nun eski tarihi, Louvre’da

Anadolu Hitit uygarlığının tarihteki en son dönemine (Geç Hititler) ve onların yerini alan Aramiler’e ait eserler Louvre/Paris Müzesi’nde sergilenmeye başlandı.

Geç Hititler, günümüzdeki Urfa, Gaziantep, Mardin, Diyarbakır yörelerine yerleşmiş,  onların yerini alan Aramiler ise bugünkü Suriye – Türkiye sınır bölgesinde, Habur Nehri yöresine kadar yayılmıştı. Bu kültürlere ait eserleri Alman araştırmacı Max von Oppenheim 1899’da Tell Halaf’ta keşfetti. Osmanlı yönetiminde olan Tell Halaf, bugün Ceylanpınar’ın karşısında Suriye tarafında… Eserler ise Paris’te, yaz turizminde dünyanın merak ve beğenisine sunuluyor.

Louvre’da, “Unutulan Krallıklar: Hitit İmparatorluğu’ndan Arami’lere” başlıklı sergi 12 Ağustos’a kadar açık kalacak. Bu çerçevede yapılacak yan etkinlikler arasında, dedektif romanlarıyla ünlü yazar Agatha Christie’nin bölgeye 1930’larda yaptığı ziyaretlerin “romana ve filme nasıl dönüştüğüne” dair anlatılar da var. Bu yenilikçi ayrıntıdan daha da ilginç olan ise, Hitit/Arami eserlerinin bulunuş öyküsü ve sonrası.


Geç Hititler ne demek?

En eski büyük Orta Anadolu uygarlıklarından Hititler, MÖ 12’nci yüzyıl başlarında yıkılmıştı. Bunun temel nedeni kesin değil. Ama, kuraklık yüzünden oluşan istikrarsızlık ve göçler, acaba o döneme özgü bir iklim değişikliği miydi sorusu bile soruluyor.

Canlarını kurtaran Hitit halkı ve yöneticileri, Anadolu’nun güneydoğusuna doğru göç ettiler. Oralarda beylikler kurdular. Bu döneme Geç Hitit deniliyor. Sonra, onların da yok olma sırası gelince, yerlerini “yeni göçmen” Aramiler aldı. Aramca, bölgede ve Orta Doğu’da Arapça’nın ortaya çıkmasına kadar başat dil oldu.

Geç Hitit/Arami’lerin komşusu “büyük” Asur Devleti’ydi. Zaman içinde Asur, bütün oraları yönetimine kattı. Ortada Hititler'den geriye çivi yazılı kil tabletler, gündelik çanak çömlek, saray ve tapınaklar, tanrılarına adanmış heykeller, kabartma duvar resimleri kaldı. Bunların “keşfedilmesi” ancak 19’uncu yüzyılın sonlarında mümkün oldu. İstanbul – Bağdat demiryolu yapımını üstlenen Almanlar, bir yandan bu işi yaparken, bir yandan da “varlığı tahmin edilen ama adresi bilinmeyen” eski Anadolu uygarlık merkezlerini bulmaya çalıştılar. Hitit uygarlığının “keşfi”, çivi yazısı dilinin “okunması” hep Alman (ve sonra Türk) bilimciler sayesinde 1900’lerden itibaren… İngilizler ve başkaları konuya daha sonra katıldılar.

Max von Oppenheim 1860 – 1946

Akademik arkeolog olmayan ama Truva’yı keşfeden Heinrich Schliemann ve Bergama Zeus Sunağı’nı bulup çıkartan Carl Humann kadar önemli bir Alman da, Max von Oppenheim. Köln’de kuşaklar boyunca bankerlik yapan bir ailenin varlıklı oğlu. Hukukçu olmak değil, Orta Doğu’nun gizemini merak ediyor, keşfetmek istiyordu. 1883-84’de Atina, İzmir ve İstanbul’a gitti. Sonra 1886’da Fas’a ve Kahire’ye. Arapça öğrendi. Alman Dışişleri'ne hariciyeci olmak için başvurduysa da almadılar. Ama yine de, Orta Doğu’ya dair bilgisi, kolay ilişki kurması, parasal sorunu olmaması, iyi Arapça bilmesi, Dışişleri’nin işine yarayacaktı. Alman Kayzeri İkinci Wilhelm’in emriyle ona, Kahire Büyükelçiliği’nde resmî olmayan bir görev “yarattılar.” Almanların Orta Doğu’daki her hareketini, Osmanlı’ya abartılı yakınlık göstermesini kuşkuyla izleyen (Mısır’ı fiilen yöneten) İngilizler, Oppenheim’ı hemen “Kayzer’in Casusu” diye yaftaladı. Oppenheim, Kahire’de kaldığı 14 yıl boyunca Birinci Savaş’a doğru giden yıllarda Almanya için Orta Doğu’da siyasal ve toplumsal gözlemcilik yaptı. 2 bin kilometre dolaştı. Gazeteci üslubuyla, bazısı yüz sayfayı aşan 467 rapor yazıp yolladı. 13 bin fotoğraf çekti, çektirdi. https://tinyurl.com/y6e3uup5

İstanbul’dan Bağdat’a demiryolu

Oppenheim’ın Tell Halaf’ı 1899’da keşfettikten sonra burada kazı yapabilmesi, Almanya’nın yapımını üstlendiği İstanbul – Bağdat demiryolu inşaatı sayesinde mümkün oldu.

Alman Kayzeri, İngilizlerin Mısır’da Süveyş Kanalı ve Hindistan egemenliğini tehdit amacıyla, Anadolu’yu boydan boya geçerek Bağdat – Basra’ya kadar gidecek bir demiryolu inşa etmek istiyordu.

Anadolu’daki ilk demiryolları o dönemde sadece Ege Bölgesi’nde Levanten’lerin tarım ve maden ürünlerini İzmir Limanı’na daha kolay ve hızla götürmelerini sağlamak amacıyla yapılmıştı. Önce Aydın ve yöresine, 1900’e kadar Afyonkarahisar, Soma, Konya ve Ankara’ya kadar tren ulaştı. Bir de Mersin - Adana hattı vardı. Avrupa demir ağlarla örülmüşken Anadolu’daki demiryolları bu kadardı. Kayzer, dönemin padişahı Abdülhamit’i Bağdat Hattına ikna etmek için İstanbul’u (ve bu arada Kudüs’ü) önce 1889’da, 9 yıl aradan sonra tekrar 1898’de ziyaret etti. Demiryolunu Almanların yapması için anlaşmalar bu süreç sonunda kararlaştırıldı. İstanbul’da Sultanahmet Meydanı’ndaki Alman Çeşmesi, Kayzer’in Abdülhamit’e teşekkür hediyesidir.

Varılan anlaşma uyarınca demiryolunun geçeceği hatta sağda ve solda 20 kilometrelik bölge boyunca maden çıkartma, ormanlardan yararlanma, arkeolojik kazı yapma hakkı Almanlara verildi. Bu arada, Kahire’deki “görevinden” istifa eden Oppenheim, Güneydoğu Anadolu’da Habur Irmağı yöresinde maden aramakla meşguldü. Burada keşfettiği Tell Halaf’ta kazıya ancak 1911’de başlayabildi. 1913’e kadar devam etti. Nusaybin’e doğru döşenen demiryolundan, Tell Halaf için 800 metrelik bir sapma hat da yapıldı.

Oppenheim, Osmanlı’nın izniyle 43 yük dolusu eseri Berlin’e taşıdı. Amacı, bunları Alman Kraliyet Müzesi’ne satmaktı. Ama Birinci Savaş başlamıştı. Kimsenin bu tür işlerle ilgilenecek hali yoktu. Savaştan sonra 1926’da Berlin Bergama Müzesi açılınca oraya başvurduysa da bu sefer de Almanya’nın derin ekonomik krizi engel oldu.

Tell Halaf “özel” müzesi

Oppenheim’ın yardımına Berlin Teknik Üniversitesi koştu. Şehrin batı kesiminde üniversiteye ait ama kullanılmayan eski bir tesisi ona ücretsiz tahsis ettiler. Oppenheim, kendisi ve ailesinin parasal gücüyle 1930’da burada “özel” bir Tell Halaf Müzesi kurdu. Oradan getirdiği bir kısmı gerçek, bir kısmı alçı kopya eserler büyük ilgi gördü. Savaştan sonra Tell Halaf’a geri döndüyse de Suriye Manda Yönetimi, başka akademik arkeologlara kazı izinleri vermişti artık. Yine de Halep Müzesi’nin 1931’de kurulmasında, Tell Halaf eserlerinin oraya taşınmasında, kopyalarının çıkartılmasında başrol yine onun oldu. Yeni Suriye Yönetimi, bazı eserleri daha Almanya’ya götürmesine izin verdi. Berlin’deki müzesi daha zenginleşti.

İkinci Savaş’ta Berlin’e 1943’te yapılan bir hava saldırısında Tell Halaf Müzesi de isabet aldı. Eserler parçalandı. Oppenheim’ın 42 bin kitaplık kütüphanesi yandı. Bunun üzerine, ülkenin savaştan az etkilenen Doğu şehri Dresden’e taşındı. Ama orası da 1945’te savaşın son aylarında (çok “anlamsız ve gereksiz” olduğu artık kabul edilen) bir hava saldırısına uğradı, şehir yandı. Oppenheim’ın geri kalan kütüphanesi de gitti. Oppenheim bir yıl içinde 86 yaşında öldü.

27 bin parçalı arkeolojik yapboz

Bu arada, Berlin’de on binlerce parçaya ayrılan Tell Halaf eserleri yıkıntı arasından tek tek ayıklanarak sandıklara konuldu, Bergama Müzesi’nin bodrumuna götürüldü: 80 metreküp tutan 27 bin kırık parça.

Savaş bittiğinde Berlin, artık ikiye ayrılmıştı. Bergama Müzesi ve diğer “yıldız” müzeler hep Doğu Berlin’de kalmıştı. Tell Halaf sandıkları “yabancı bir devlete ait” malzeme olarak bir kenarda 60 yıl öylece durdu: Berlin 1990’da tekrar birleşene kadar…

Ve, nihayet 2001’de bilimciler, Tell Halaf sandıklarını açarak hangi parçanın nereye ait olduğunu araştırmaya başladılar. 600 metrekarelik bir ambarda 300 masaya yayılan parçaların eşleştirilmesi 2010’a kadar sürdü. Oppenheim’ın kazılar sırasında sürekli çektiği fotoğraflar ve Alman kazı ekibi sistemli metodik bir çalışma yapmış olduğu için böylesi bir arkeolojik yapboz mümkün olabildi. Yine de 2 bin parçanın nereye ait olduğu hâlâ bilinmiyor. İşte, bugün Louvre’da sergilenen Hitit/Arami eserleri bunlar… Daha önce, 2011’de Berlin Bergama Müzesi’nde ilk kez sergilenmişti. Eserlerin toplam ağırlığı 30 tonu buluyor. 

Suriye savaşında Tell Halaf ne oldu?

Tell Halaf kazılarını sonraki yıllarda da Almanlar sürdürdü. Bergama Müzesi’nde bulunan Ön Asya Müzesi Başkan Yardımcısı ve kazıyı yürüten Alman Araştırma Vakfı (DFG) Proje Başkanı Dr. Lutz Martin’e, son durumu eposta ile sordum. Özetliyor:

“Tell Halaf kazılarını 2011’de durdurduk. O tarihten beri 2006 – 2011 bulgularımızın kazı raporlarının yayına hazırlanmasıyla meşgul olduk. Şu anda Suriye’deki durum hakkında pek az bilgim var. Resülayn’daki [Ceylanpınar’ın karşısında Suriye kasabası] kazı evimiz 2012’de talan edildi. Kazı için kullandığımız bütün araç gereç, ölçüm cihazları çalındı. Bugün Tell Halaf, Irak Kürdistan Özerk Bölgesi’nde. Başkaca önemli bir talan olduğunu duymadık. Kazıyla ilgili buluntular, [Nusaybin’in karşısında Suriye kasabası] Kamışlı’ya götürülüp depolandı.”

“Bu arada, Halep Müzesi’nde sergilenen Tell Halaf buluntuları güvenli bir yere taşındı. Müzenin giriş kapısı olarak yapılan Tell Halaf’taki [kazılarla bulunan] sarayın giriş kapısı tahta perde ve kum torbalarıyla kapatıldı. Şimdi giriş kapısı yeniden açık. Müzedeki hasar fark edilmiyor.”

Ve, Agatha Christie bağlantısı

Dedektif romanları yazarı olarak ünlenen Agatha Christie, konuları Orta Doğu’da geçen romanlarını yazmak için bizzat oralara gidip gözlem yapmıştı. Eşi Max Mallowan’ın arkeolog olarak zaten Güneydoğu Anadolu ve yöresinde kazılar yapması, Christie için mükemmel bir fırsat oldu. (Zaten Max’la yine bir kazı seyahati sırasında tanışmıştı).

1920’lerden itibaren Mısır ve İran başta olmak üzere, Orta Doğu’da ve Güneydoğu Anadolu’nun uzantısı (artık Suriye ve Irak’a ait) bölgeyi çok kez ziyaret etti. Aralarında Tell Halaf da vardı. Christie, Orta Doğu’yu dekor olarak kullanarak dört roman yazdı: Mezopotamya’da Cinayet (1936). Nil’de Ölüm (1937). Ölümle Randevu (1938). Sonunda Ölüm Geldi (1944). Bir arkeolog “eşi” olarak katıldığı kazılara dair izlenimlerini ise otobiyografik bir üslupla 1946’da yayınladı. Dört romanından sinema ve tv filmi yapıldı. https://tinyurl.com/y34m9b8g

Louvre’daki sergide Agatha Christie’nin Orta Doğu’da bizzat çektiği filmler, ayrıca konuyla ilgili konferans, film, ve sahnelenmiş anlatımlar da sunuldu.

Edip Emil Öymen

*Bu yazı 17.05.2019 tarihli Dünya gazetesinde yayınlandı.

Edip Emil Öymen