Akademi ve bilim (36) – Onlar ve biz…

Mustafa Çetiner
Akademi ve bilim (36) – Onlar ve biz…

Son bir kaç haftadır Türkiye kazan ben kepçe kongrelerde dolaşıyorum.

İnsan yaşlandıkça daha az şaşırır sanıyorum ancak hiç öyle olmuyor. Bu ülke beni her zaman şaşırtmaya devam ediyor.

Bu süreçte ilk deneyimimi bir kadın hastalıkları ve doğum kongresinde yaşadım. Bir konferans değil, bir paneldi aslında. Yani insanların çok da formal olmayan bir ortamda karşılıklı sorunları dile getirdikleri bir ortamdı.


Tartışmanın sonlarına doğru söz alan bir akademisyen söze “oraya oturmuşsunuz güncel literatüre bile bakmamışsınız” gibi bir şeyler söyleyerek başladı, başta tam anlamadım, kime söylediğini de bilemedim. Tartışmayı yöneten ve tartışmacı arkadaşların tümü alanında oldukça iyi bilinen kişilerdi, tartışılan konunun da öyle çok derin akademik tartışmalara yol açacak bir yanı yoktu. Rehberler çok belliydi ve mesaj bir kaç cümlelik kısa ve kesin bir mesajdı.

Önce bu öfke neden anlamadım, sanırım sonrasında ben de öfkelendim ama kendimi tuttum, neler söyleyeceğini dinlemeyi tercih ettim. Konuşması sürdükçe bir tuhaflık olduğunu fark ettim, konuşma bambaşka bir laf kalabalığına doğru evrildi, moderatör katılımcının konuşmasını kesmek zorunda kaldı, bu arada etrafımdakiler benden yanıt vermememi istediler, bu duruma alışkın olduklarını, tatsızlık olmamasını söylediler, ben de sustum, can sıkıntım içime aktı ve konu kapandı.

Bu hikayeyi neden anlattım?

Amacım ne polemik yaratmak, ne de kalemimin gücünü orantısız biçimde bir karalama için kullanmak. Beni tanıyanlar bilirler, asla böyle bir şey yapmam. Asıl amacım iletişim biçimimizin ne kadar “hastalıklı” olduğunu anlatabilmek.

Bu ülkede akademisyen ünvanı almış, kuşku, hoşgörü örneği olması gereken biri; kürsüde konuşan birine, kendisine doğru gelmeyen bir şey söylemiş bile olsa tepkisini bu kadar kişiselleştirerek gösterme hakkına sahip midir?

Hiç öyle olmadığı görülüyor ama varsayın ki bu alanda çok yetkin biriydi, bilgi ve görgüsünü kendisinden sonra gelenlere, meslektaşlarına aktarmanın yolu bu mudur?

Daha da kötüsü, bu durumun hep tekrarlanır bir olay olduğu meslektaşlarının toplantı sonrası tepkilerinden de anlaşılıyor, öyleyse bu insanları akademik dünyanın içinde tutmanın kime ne faydası var.

O kongre sonrası Konya’da Tıbbi genetik Derneğinin toplantısına katıldım. Orada yüzyılımıza damgasını vuracağına emin olduğum kanser genetiği ve yeni tedaviler ile ilişkili konuları tartıştık. Tıbbi Genetik Derneğinin gerçekten de katkı ve desteğe gereksinimi var, bir avuç cansiperane çalışan bilim insanının çabaları yetmeyebilir ve Türk genetik dünyası çağın hızla ilerleyen genetik bilgi ve teknolojisine ayak uydurmakta zorlanabilir.

Son olarak EuroAsia Hematoloji Onkoloji Kongresindeydim. Ülkemizde çok sayıda yabancı katılımcının ve son derece seçkin bir yabancı konuşmacı grubunun katıldığı önemli bir toplantıydı. Her yıl olduğu gibi bu yıl da dünyanın en önemli kanser merkezlerinden biri olan MD Anderson Kanser Merkezinden Dr. Garcia Manero ve Dr. Elias Jabbour İstanbul’daydı.

Akşamı onlarla ve Acıbadem Tıp Fakültesi’nden son sınıf öğrencisi iki gençle geçirdim, tabii konu Miyelodisplastik Sendrom olunca sevgili kızım da bizimleydi.

İki gün önce yaşadığımın aksine, bu iki uzman, üstelik Miyelodisplastik Sendrom konusundaki güncel literatürün neredeyse üçte birinde kendi imzaları olan bu iki bilim insanı, son derece mütevazi, söylenen her şeyi büyük bir dikkatle dinleyen ve önemseyen bir tutum içindeydi. Sanki iki arkadaş kadar yakındılar gençlere. Düşünün şimdi, bir yanda kürsüde konuşana “oku da gel” diye sataşan biri, diğer yanda “acaba ne demek istiyor” diye düşünen, karşısındakilere değer veren, kendilerini önemli, değerli hissettiren, alanının en büyüklerinden ikisi.

Hangisinin yanında daha kolay bilim insanı çıkar? Hangisinin yanında araştıran, sorgulayan, özgür beyinli insanların yetişme şansı daha çoktur? Dedim ya, çok iyi bir kongreydi EuroAsian Kongresi, keşke tüm hematolojinin üyeleri, genç hematoloji uzmanları veya araştırma görevlileri katılabilseydi. Ama bünyesinde tam 18 dernek bulunduran, darmadağın bir camianın beraber hareket etmesini beklememek lazım. Bu ayrı bir yazı konusu.

Bu arada ilaç sektörünün aldığı pozisyonda var, o konu da başka bir âlem. Tek yazıya sığmaz, onu da sonra yazacağım.

Akademinin büyük çoğunluğunun “gerçeğin algılanması” ve “gerçekten var olmak” ile ilgili sorunları var. Yaşamlarını hep “miş” gibi yaşıyor ve ne yazık ki kişisel çatışmalar ve kimlik sorunlarıyla hem kendilerini, hem de çevresindeki genç insanları tüketiyorlar.

Mustafa Çetiner / dr.m.cetiner@gmail.com

Bu yazı HBT'nin 186. sayısında yayınlanmıştır.

Mustafa Çetiner

Prof. Dr. Mustafa Çetiner 1964 yılında Kayseri'de doğdu. Halen Acıbadem Sağlık Grubu Maslak Hastanesi'nde İç Hastalıkları, Hematoloji Bölümü'nde görev yapmaktadır. Hekimliği ve öğretim üyeliği yanında Popüler bilim, etik, tıp ve tıp tarihi konularında kaleme aldığı güncel yazılarıyla tanınır.