Şinasi sendromu – II

Mustafa Çetiner
Şinasi sendromu – II

Şinasi Sendromu diye adlandırdığım ve rahmetli Serol Teber’in yazdıklarından esinlendiğim yazıya gösterdiğiniz ilgi için teşekkür ederim. O yazımda Şinasi sendromunu “çaresizlik, sosyal medya veya dost sohbetleri gibi sınırlı ortamlarda kızgınca yapılan eleştiriler, sıradan insanları hırçınca ama sessizce aşağılama isteği, kendini yaşadığı toplumdan soyutlama, yalnızlaşma, yalnızlaştıkça artan kibir, sorunun bir parçası olmaktan çıkıp kader kurbanı olduğuna inanış” olarak tanımlamıştım.

Teber’in dediği gibi; “otoriter toplumlarda yaşayan demokrat entelektüellerin gösterdiği bir çeşit reaktif paranoid sendrom...”

Okurlarım “peki, tamam da, ne yapmalı” diye sordular hafta boyu. Aslında yazının sonunda bir çıkış yolu gösteriliyordu  ama daha da açmak lazım onu. Soruyu yanıtlamadan Şinasi Sendromu dediğim durumun üzerinde biraz daha düşünmek gerekir. Bir önceki yazımda yaptığım tanımlama aklımda biçimlenen Şinasi Sendromunu tek başına tam olarak anlatmıyor çünkü.


Şimdi bir düşünün.

İyi eğitimli biri, orta sınıftan, diyelim ki orta halli bir Anadolu kentinden ve Atatürk Cumhuriyetinin ona sağladığı imkanları kullanarak bir zamanlar anlamı olan bir Anadolu Lisesinden mezun olmuş. Çok çabalamış, iyi bir üniversite, sonra da diyelim ki, bir kaç yıllık bir Türkiye dışı eğitim ve çalışma deneyimi. Türkiye’de emek ile kazanılmış bir statü ve belki para, batılı anlamda bir yaşam biçimi.

Sabah evden çıkıyor, arabasının önüne park edilmiş bir araç, araç sahibi bekleniyor dakikalarca. “Ne var yani park ettiysek...” havasında arabasını çeken adam, yol boyu sıkışık trafik, emniyet şeridinden üzerlerinde yanar döner lamba ile seyreden, nereden çıktığı belirsiz ve trafiği takmayan araç sahipleri, şehrin bitmeyen inşaat terörü, iş makinaları, toz toprak, tutulamayan döviz kurları, çocuklar için her yıl değişen eğitim müfredatları, metafiziğin kucağında bir eğitim, eğitimlileri değersizleştiren, emeği küçümseyen bir anlayış, siyasi belirsizlikler, patlayan bombalar, kızgın insan yüzleri, iş zorlukları.

Abi ben önümü göremiyorum, artık ben tekrar ülke dışında yaşamaya karar verdim.” Bu tepki anlaşılabilir bir şey mi, bilmiyorum.

Şinasi bir gün saçkıran oldu. Hastalık saçlarına sıçramasın diye doktorlarının önerisiyle sakalını kesmek zorunda kaldı. Bu durum dedikodulara neden oldu, Şinasi sorgusuz sualsiz devlet memurluğundan atıldı. Bu durumu kabul edemedi, daha sonra affedilmesine rağmen o görevine hiç geri dönmedi.

Şinasi’nin şansızlığı (!) Fransa’yı görmesiydi. Fransa’ya ait değildi ama İstanbul’dayken oraları özlüyordu. Paris’e de ait değildi, Paris’teyken İstanbul burnunda tütüyordu. Uzun yıllardır ABD’de yaşayan ve neredeyse her anında Türkiye’yi özleyen bir arkadaşım “okyanusu bir  kez geçmeye gör, bu dünyada sana huzur yok” demişti.

İşte Şinasi sendromunun bir başka yüzü daha...

Aidiyet duygusunun olmaması, yaşadığın ortama, mahalleye, işe, ülkeye kendini uygun görmeme hali. Bir çeşit korkak ama kibirli, çok bilmiş ama çaresiz bir yalnızlık.

Serol Teber’in deyimiyle tam bir “tutunamama” hali.

Yazımın başında da değindim, okurlarım, “peki ne yapmalı” diye soruyor.

Önce karar vermek lazım, nereye ait hissediyorsun kendini ?

Bence çözüm için ilk adım bu soruya verilecek olan samimi yanıttır.

Hayır, ben buraya ait değilim” diyen biri zaten benim için üzerinde kafa yorulacak biri olmaktan çıkar.

Evet ben buraya ait biriyim” diyenlerle benim işim.

İnsan vatanını neden sever? Ait hissettiği için, gideceği başka bir yer olmadığından. Şinasi Sendromunu aşmanın ilk adımı “aidiyet” yerinin belirlenmesidir bence, sonrası gelir

İnsan gücünü bilim, bilgi, analitik akıl ve düşünme becerisinden alır. Ama yetmez, empati, cesaret, hoşgörü, sabır ve sevgi de gerekir.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Anadolu aydınlanmasını başlatırken yola çıktığı halkın aynı halk olduğunu hep anımsamalıyız. Çankaya’nın uykusuz soğuk gecelerinde kim bilir kaç kez yalnızlık duygusu, anlaşılamama endişesi ve korkuyla yattığı odanın tavanını seyretmiştir saatlerce.

Daha çok konuşulur bu konuda...

Mustafa Çetiner / [email protected]

*Bu yazı HBT'nin 45. sayısında yayınlanmıştır.


Mustafa Çetiner

Prof. Dr. Mustafa Çetiner 1964 yılında Kayseri'de doğdu. Halen İç Hastalıkları ve Kan Hastalıkları uzmanı olarak VKV Amerikan Hastanesi Hematoloji Bölümü'nde görev yapmaktadır ve Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyesidir. Hekimliği ve öğretim üyeliği yanında Popüler bilim, etik, tıp ve tıp tarihi konularında kaleme aldığı güncel yazılarıyla tanınır.