“Aşılar tartışılmalıdır” yazısındaki önemli yanlışlar üzerine…

Öne Çıkanlar Sağlık

15 Nisan 2018, Pazar günü Cumhuriyet Gazetesi'nde yayınlanan Sayın Mine Kırıkkanat’ın "Aşılar Tartışılmalıdır" başlıklı köşe yazısında yer alan bazı ifadeler ile ilgili kaygılarımı paylaşmak isterim.

“....herhangi bir konuda kuşkuyu elinin tersi ile itme...” düşüncesi elbette çağdaş bilimsel yaklaşım ile örtüşmeyen bir davranıştır. Kuşkuculuk olmadan, mutlak doğrular ile bilimsellikten bahsetmenin mümkün olmayacağı yadsınamaz bir gerçektir. Ancak bazı kanıtlanmış doğrular da, çağdaş bilimin vazgeçilmezleri olarak ortak kabul görmüş verilerdir. Bugün, “Yer çekimi var mı? Dünya yuvarlak mı?” gibi soruları ortaya atmak, “bilimsel kuşkuculuk” şeklinde savunulası fikirler değildir, olmamalıdır.

“...aşılar tartışma dışı bırakılamaz...” ifadesi kaygı verici bir yaklaşımdır. Bugün “Karşıt fikirlere saygı duyulmalıdır, aykırı ya da çoğunluğun düşünceleri ile çelişen fikirler de ifade edilmelidir” söylevi ardına sığınarak “bilim karşıtlığını” savunmak acaba saygı duyulması gereken bir bakış açısını mı yansıtmaktadır? (Tıp dışı bir alandan örnek vermem gerekir ise, gazetenizde/gazetemizde, Nuray Mert’in bir süre önce gündeme gelmiş olan yaklaşımını, gazetenin ilkelerine ters bularak ve asla ifade özgürlüğü olarak değerlendirmeyerek tepki verenlerden biri de Sayın Kırıkkanat idi. Bu konuda benim de aynen sizler gibi düşündüğümü belirtmek isterim.)

Kırıkkanat’ın verdiği referanslar, bilimsel makaleler değil, “Le Point , Le Parisien” gibi magazinsel yönü ağır basan dergi ve gazetelerdir. Belirtilen doğrultuda yaklaşımlara örneğin “Le Monde” gibi görece daha ciddi bir yayın organında rastlamak mümkün değildir. Böyle hayati bir sağlık konusu ele alınırken, hakemli dergilerde yayınlanmış makalelere dayanan kanıtlardan örnekler vermenin daha uygun olduğunu düşünmekteyim.

Hepatit B ile ilgili yanlışlar

Kırıkkanat’ın yazısında “Hepatit B aşısı, sadece ebeveynlerin birinin virüs taşıyıcısı olması şartıyla ve/veya yaşamsal ya da çalışma ortamı riskli ise 15 yaşından sonra yapılması gereken bir aşıdır” ifadesi günümüz bilimsel verileri ile tamamen çelişen ve bu virüsün bulaş yollarını dikkate almadan ya da bilmeden öne sürülmüş bir ifadedir. HBV, virüs taşıyıcısı anneden-bebeğine bulaşabileceği gibi, kontamine kan ve taşıyıcı bir kişi ile cinsel ilişki sonucu bulaştığı bilinen bir virüstür.

Ancak, HBV bulaşlarının 2/3'ü bu klasik bulaş yolları ile açıklanmakta, geriye kalan 1/3’lük bulaşlar ise “yakın temas” şeklinde ifade edilen ve tam tanımlanamayan yollardan gerçekleşmektedir. HBV sadece kanda bulunmaz, yüksek konsantrasyonda tüm vücut sıvılarında bulunmaktadır. İşte bu nedenle Afrika ülkelerinde ve ülkemizde virüs içeren tükürük ile temasın önemli bir bulaş kaynağı olduğu gösterilmiştir. Bu durumda 15 yaşına gelmeden, bebeklik çağında söz konusu virüs ile kreşlerde, ana okullarında karşılaşma olasılığı bulunmaktadır.

Kısacası, Hepatit B aşısını 15 yaşından sonra yaptırma yaklaşımı eksik ve yanlış bir yaklaşımdır. Bu aşının doğumdan sonra ilk 48 saatte uygulanması ile Tayvan gibi bir dönem enfeksiyonun çok yaygın olduğu bir coğrafyada, hepatoselüler karsinoma sıklığı, 15 yıl sonunda  0,7/100.000’den 0,3/100.000’e düşmüş, aynı ülkede HBV taşıyıcılığı %20,3’den %2,4 (kız çocuklarında) - %4,4 (erkek çocuklarında) oranına inmiş olup, artık bu aşının önemi ve gerekliliği tartışılmaz bir konu olarak klasik bilgiler arasına girmiştir. Hepatit B aşısı gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerde, DSÖ önerisi doğrultusunda, doğumdan sonra uygulanmakta olup, “Bu enfeksiyon ülkemde artık görülmüyor, her çocuk neden aşılansın ki?” düşüncesi çok riskli bir yaklaşımdır. Özellikle aşılama uygulamalarının aksadığı ülkelerden gelmekte olan sığınmacılar/göçmenler, aşılanmamış kesimler için ciddi bir risk oluşturmaktadır.

Salgından önce uygulanır, sonra değil!

“...menengokok ve kızamık aşısı gibi bazı aşıların da ancak salgın durumunda uygulanması...” fikri tamamen hatalı bir uygulama olarak değerlendirilmelidir. Bir aşı, bu örnekte kızamık aşısı, salgınları önlemek için uygulanır, salgınlar sonrasında değil... Nitekim 1998 yılında Lancet dergisinde yayınlanan Dr. A. Wakefield’in bir makalesi (Kızamık aşısının otizme neden olduğunu savunan bir makale idi) nedeniyle önce İngiltere’de, sonra diğer gelişmiş Avrupa ülkelerinde aileler çocuklarına bu aşıyı yaptırmaktan kaçınmışlar ve sonuçta 2000’li yıllarda söz konusu ülkelerde çocuklar arasında geniş çaplı kızamık salgınları görülmüştür.

Dr. Wakefield’in makalesi 2 yıl sonra bilim dışı özellikleri nedeniyle yayından kaldırılmış, kendisinin İngiltere’de hekimlik yapma hakkı elinden alınmıştır. 2017 yılı Temmuz ayında İtalya’da, Ocak 2018 döneminde ise Fransa’da çocukluk çağı aşılarının sadece öneri doğrultusunda uygulanışına son verilerek “zorunlu olarak uygulanma” kararı, yukarıda belirttiğim kızamık salgınları nedeni ile alınmıştır.

“Le Parisien’de yayınlanan aşılardaki aluminyum raporu...” bölümü ise yine hatalı ve eksik bilgiler içermektedir. Saflaştırılan aşı antijenlerinin immün sistemi uyarma güçleri (immünojenite özelliği) azaldığından bu gücü eski haline getirmek için yaklaşık 80 senedir güvenle kullanılan alüminyum bazlı adjuvanların şimdiye dek otoimmün ve nörolojik hastalıklara yol açtıklarını gösteren bilimsel bir kanıt yoktur.

Fransız toplumunda aşılara karşı duruş, yıllar öncesine dayanan tepkisel bir tavırdır; aslında Fransa’da merkezi otoriteye hemen her konuda karşı çıkış, bilinen ve bence “sağlıklı” bir yaklaşımdır. Nitekim Ocak 2018 döneminde Jean Jaurés Vakfı'nın gerçekleştirdiği bir çalışmada Fransızların %55’inin, Sağlık Bakanlığı yetkililerinin ilaç endüstrisi ile işbirliği yaparak aşılara ait olumsuzlukları gizlediklerine inandıkları saptandı. Ancak sağlık alanında merkezi otorite söylevlerine “güvenmeme” durumu bazı sorunları beraberinde getirmektedir.

Bu aşamada, 1983-85 döneminde Fransa’da “Scandal du sang contaminé” olarak tanımlanan bir sorunun
yaşanmış olduğunu anımsamak gerekir. O yıllarda HIV yönünden tarama imkanı olduğu halde test yapılmadan hemofili hastalarına uygulanan pıhtılaşma faktörleri ile yüzlerce hastaya  HIV bulaşı söz konusu olmuş; sorumlu politikacılar, kan bankaları yetkilileri mahkum olmuş ve o günden sonra Sağlık Bakanlığı yetkilileri kamuoyundaki duyarlığa aşırı özen göstererek adımlar atmaya başlamıştır. Nitekim Hepatit B aşısının Multipl skeleroza yol açması gibi bazı dayanaksız savlar Fransa’da hala gündemdedir ve sağlık yetkilileri, eleştirilerden korkarak, toplum sağlılığını ilgilendiren konularda cesur kararlar almaktan kaçınıyor.

Aşı karşıtlığı ile Bilim karşıtlığı örtüşüyor

Herkese Bilim Teknoloji dergisinin 23 Mart 2018 tarihinde yayınlanan 104. sayısında, aşılara ayrı bir dosya açmış ve konunun uzmanı kişilerin ve uzmanlık derneklerinin ayrıntılı ve çok doğru olan görüşlerine yer verilmiş idi. Bu nedenle, aşılara yöneltilen haksız suçlamaları tek tek ele almak istemiyorum. Ancak genel anlamıyla bugün yükselmekte olan AŞI KARŞITLIĞI sorununun, aslında tüm ülkelerde BİLİM KARŞITLIĞI ile örtüştüğünü; post-modern dünyada “bilimselliğe” karşı çıkarak, “ilaç firmalarının oyununa gelmemek” şeklinde oldukça iddialı bir yaklaşım olan “ucuz kahramanlığa” dikkatinizi çekmek istedim. Böyle bir yaklaşım, ülkemizde, hacamat-sülük tedavilerinin yaygınlaşıp belirli çevrelerde rağbet görmesi ile paralellik göstermektedir. Günümüzde tamamlayıcı ya da alternatif tıp olarak tanımlanan ve genel anlamda bilimsellikten uzak görüşlerin, klasik tıp uygulamalarına eleştirilerinin temelinde bu tip bir düşünce yatıyor.

Öte yandan gelişmiş Batı ülkeleri, sistematik olarak yıllardır kullandıkları aşılar sayesinde belli başlı enfeksiyon hastalıklarını (çocuk felci, kızamık, kabakulak, hepatit A ve B, kabakulak vb.) ya tamamen ortadan kaldırmışlar ya da çok alt düzeye indirmişlerdir. Sonuçta zaman içinde ender görülen bulaşıcı hastalıkların önemi toplum genelinde unutulmuş, aşılar adeta “kendi başarılarının kurbanı” olmuştur. Bu aşamada, “temiz içme suyuna erişim” ile beraber, aşıların dünya genelinde ölümleri önlemede en önemli uygulama olduğunu; ve her yıl aşılama sayesinde: 2,7 milyon kızamık, 2 milyon neonatal tetanos, 1 milyon boğmaca, 600.000 paralitik poliyo (çocuk felci) ve 300.000 kadar difteri olgusunun önlendiğini yinelemek uygun olacaktır.

Elbette çok uluslu ilaç ve aşı firmalarının kar amacı güden kuruluşlar olduğunu asla unutmadan, “bilime” ve sağlık otoritelerinin her söylediğine karşı çıkmanın ve bunu yaparken herhangi bir bilimsel kanıt göstermeden “oyuna gelmeyelim” söylevinin, çok hassas ve özenle yaklaşılması gereken bir konu olduğunu; “aşılar” gibi toplum sağlığını yakından ilgilendiren alanlarda yazıp-çizerken daha sorumlu davranılması gerektiğini düşünmekteyim.

Saygılarımla.

Selim Badur, GSK-Aşı Bölümü, Gelişmekte olan Ülkeler Bilimsel Danışmanı
selimbadur2015@gmail.com

Kaynaklar:

  1. Chang MH, You SL, Chen CJ et al. Decreased incidence of hepatocellular carcinoma in hepatitis B vaccinees: a 20-year follow-up study. J Natl Cancer Inst 2009;101:1348.
  2. Lin HH, Wang L-Y, Hu C-T et al. Decline of hepatitis B carrier rate in vaccinated and unvaccinated subjects: sixteen years after newborn vaccination program in Taiwan.  J Med Virol 2003; 69:471.
  3. François G, Duclos P, Margolis H et al. Vaccine safety controversies and the future of vaccination programs. Pediatr Infect Dis J 2005;24:953-961.
  4. Plotkin SA. Vaccines: past, present and future. Nature Med (Suppl.) 2005;11:S5.
  5. Wakefield  AL, Murch SH,  Anthony A, et al. Ileal-lymphoid-nodular hyperplasia, non-specific colitis, and pervasive developmental disorder in children. Lancet 1998; 351: 357.